Küçük Dünyam

SUNUŞ
11 yaşında bir çocuktu, ilkokulu bitirmiş ve din eğitimi yapan bir müessesenin eleme imtihanını kazanarak kaydını yaptırmıştı...
ilkokul öğretmeninin ona karşı ayrı bir ilgi ve alakası vardı. O da öğretmenini seviyordu. Belki de ilk defa öğretmeninin isteğine uymamıştı. Buna u-yamamıştı demek daha uygun olurdu. Öğretmeni yatılı okula gitmesini isterken, biraz da ailesinin zoruyla Kur'an kursu hüviyetindeki bir müesseseye kaydını yaptırmış, orada okumaya niyetlenmişti.
Oysa ilkokul öğretmeni onu hangi telkinlerle yetiştirmişti. 'Sen büyük bir adam olacaksın' onun alışageldiği iltifatlardan sadece birisiydi. Ama şimdi o, büyüklüğe giden bütün yolları kendi eliyle tıkamıştı... 'Yobaz' ve 'Gerici' yetiştiren bir yerde okuyacaktı...
Son görüşmesinde öğretmeni ona buna benzer laflar söylemişti...
Sanki havada birkaç ıslık çalmış ve ardından gelip onun okuma hevesinin üzerine saklamıştı... Yaralanmıştı çocuk... Büyük olma yolunun tıkandığına cam sıkılmış ve sebep olanlara kin duymaya başlamıştı...
Yatılı okulu kazanmış olmasına rağmen gidememek içine iyice işlemişti. Bir gün öğretmenine içini döktü... Ondan üniversiteyi bitirinceye kadar destek olacağı garantisini aldı... Artık ailesi karşı çıksa da önemli değildi... Öğretmeni ona her türlü desteği verecekti..
Kur'an kursundan kaçtı. Zor da olsa ailesini ikna etti. Ama kimliği, ilkokul diploması kursta kalmıştı. Onlarsız okula kaydolması imkansızdı.
Kursa gitti. Talebeler dersteydi. Kimseye görünmeden ikinci kata çıktı. Burası kursun yatakhanesiydi. Kimliği ve diploması bavulundaydı. Kurstan kaçarken dikkat çekmesin diye bavulunu yanına almamış, kimliğini ve diplomasını almayı da unutmuştu.
Acele acele alacaklarını aldı, bavulunu kapatıp eski yerine koydu. Nasıl olsa daha sonra gelir alırım, diye düşündü.
Merdivenlerden indi. Dış kapıdan çıktığı an iş bitmiş, hürriyetine kavuşmuş olacaktı.
Yüreği heyecandan bir güvercin yüreğine dönmüştü. Koşar adımla dış kapıya doğru yürüdü. Tam kapıdan dışarıya adımını atacaktı ki, ensesine bir
el yapış iverdi. Çırpınışları fayda vermedi, ensesindeki elden kurtulamadı. Biraz sonra 'Hoca'sının huzuruna çıkarıldı. Meğer Hocası emir vermiş 'Gören yakalasın ve bana getirilmeden bırakılmasın' demiş. Görevli de vazifesini yapmış ve onu elinden tutup hocasının yanına götürmüştü.
Talebe, kendini buradan nasıl kurtaracağını düşünüyordu. Sonunda kararını verdi. Hocasına karşı alabildiğince küstahlaşacak, o da böyle küstah talebe işe yaramaz diyecek ve onu kovacaktı. Böylece kurtulmuş olacaktı.
Düşündüğü gibi de yaptı. Hocanın karşısındaki sandalyeye kuruldu, burnunu havaya dikip olurdu.
Uzun bir sessizlikten sonra Hoca, birkaç kere tepeden aşağıya süzdüğü talebeye 'Burada okumak istemiyor musun?'diye sordu. Mağrur talebe, haşin bir sesle 'istemiyorum' dedi. ikisi de sustular. Hocası sordu: 'Nerede okumak istiyorsun?'
'Yatılı okulda' diye cevap verdi talebe bu soruya.
Hocası sorusunu değiştirdi: 'Ne olmak istiyorsun?' diye sordu. 'Cumhurbaşkanı ' dedi talebe.
- 'Peki kaç sene yaşayacağını düşünüyorsun?' diye bir başka soru sordu hocası... 'En fazla yüz sene'karşılığını verdi.
- 'Yüz sene yaşadın diyelim, bunun kaç senesi uykuda geçer?'
- 'Yaklaşık yarısı'
- 'Kaç sene Cumhurbaşkanlığı yaparsın?'
- "Yedi sene. Ama millet isterse bir yedi sene daha'(O zaman öyleydi.)
- 'Peki 14 sene diyelim. Bunun kaç senesi uykuda geçer, insan uykusunda da Cumhurbaşkanı olmaz ya?'
- '7' senesi.
- 'Yani en fazla yedi sene Cumhurbaşkanlığı yaparsın değil mi?'
- 'Evet'
- 'Ama Cumhurbaşkanı olman garanti de değil'
- 'Elbette'
- 'Peki ya daha sonra?'
Bu son soru kafasına balyoz gibi inmişti. Küçük bir çocuktu. Ama dindar bir ailede yetiştiği için 'sonra'nın ahirete yönelik bir tarafı olduğunu da biliyordu. Dememişti, açıklamamıştı ama hocası bunu ima etmişti.
Sanki ona önemli olan Cumhurbaşkanı olmak değil, insan olmaktır, demek istemişti.
Kendisinin bir tahta kulübesi olduğundan bahisle, fakat ben hayatımdan o kadar memnunum ki, şu anda bana Cumhurbaşkanlığı teklif etseler burayı bırakıp gitmem, demişti.
Talebenin zihni önce allak-bullak oldu. Sonra karanlık sis bulutlarından aydınlığa kayıyor gibi hissetti kendini. Hocasının bir büyükle konuşur gibi o-nu karşısına alıp konuşması, bütün küstah davranış ve sözlerine rağmen ga-
yet hoşgörülü ve müsamahakâr davranması, içine ılık bir sevginin akışına sebep olmuştu...
Kararını verdi, burada kalacak, burada okuyacaktı.
Bu vak'a aynen vakidir. Çünkü o talebe bendim.
Şimdi maziye bakıyorum. Aradan yirmi sekiz sene geçmiş Fethullah Gülen Hocaefendi ile aramızda cereyan eden bu anekdotun üzerinden. Acı tatlı ama mutlaka neticesi itibariyle öğretici, yol gösterici hatıralarla dolu yirmi sekiz sene. Sadece çetelesi bile bir kitap tutacak o hatıraları burada aktarmam imkansız. Ama onlar arasında bir tarih örgülendiği muhakkak. Vuzuhu göz kamaştıran bu gerçeği bugün ifade ancak malumu ilam. Dünyayı aşmış-lık içinde dünya ile entegre bir sistematik çağa uygun süratle mekiğini dokuyor. Bu sosyolojik vakaya göz kapamak realitelere göz kapamakla eşdeğer. Hızla değişen dünyada merhale katetmelerin rekoru kırılıyor. Ama bu doku i-çinde değişmeyen sabit değerler var. Ve onlar kıyamete kadar değişmeyecekler. İhlas gibi, samimiyet gibi, yaşatma zevkiyle yaşama gibi, her türlü beklentiden uzak kalmak gibi, Allah'la irtibatı kavi tutmak gibi, varatılmışı yara-dandan ötürü sevmeyi bayraklaştırmak gibi, kine, nefrete, düşmanlığa geçil vermemek gibi, insanlardan bir insan olmayı ve öyle de kalmayı her türlü makam ve mansıba yeğlemek gibi, hoşgörü gibi. müsamaha gibi, milli, dini ve insani değerlere birinci elden sahip çıkmak gibi...
Olanlar ileride olacakların işaretleri. Bugün dünyanın dört bir yanına u-laşmış kültür seferberliği önümüzdeki çeyrek asırda semeresini hem de en olgun şekilde vereceğe benziyor. Ulaşılan hiçbir noktada geri adım atmama, i-lerleme sürecinin kader-denk çizgisiyle örtüştüğünü gösteriyor. Bu işin içtimai coğrafyası bütün dünya. Ve bu işin ruh mimarı seviyesinde günümüz temsilcisi, kendisinden önceki temsilcilerin hakkı her zaman mahfuz kalmak şartıyla Fethullah Gülen Hocaefendi. "Küçük Dünyam "in bu zeminde misyonu ise, yeni oluşumun başlangıç noktasını tesbit.
Bu mütevazı ismin muhtevasını hazırlamak benim için hiç de kolay olmadı. Aylarca süren ısrarlı talep yine aylarca süren doküman hazırlıkları.. Günlerce devam eden görüşmeler, konuşmalar, sohbetler.. Küçük Dünyam -ki o zaman ismi de yoktu- tarihe ilk elden malzeme sunmak gayesiyle hazırlandı. Sorular, sorgulamak değil hatırlatmak ve anlatımı kolaylaştırmak gayesiyle soruldu. Daha sonra bu soruların pek çoğu ayıklanarak yazıya dökülmedi ve konunun bütünlüğü böylece temin edilmeye çalışıldı. Bütün bu yoğun çalışmaların neticesi elbette elinizdeki eser değil. Şimdilik yayınlanmasında fayda görülmeyen büyük bir kısım buraya alınmadı.
"Küçük Dünyam", rüşeym haline gelmiş çekirdeğin dışla ilk teması. Şimdilerde görülen ve ileride daha da serpilip gelişeceğe benzeyen diğer temaslar ise onun bir uzantısı. Küçük Dünyam fanteziden uzak, zaruret kaynaklı bir çalışma. Ne var ki, hem önem hem de ağırlığı bakımından sorumluluğu-
nun şuurunda. Onu, ferdiyeti itibariyle belli bir şahsı öne çıkarma gayreti şeklinde yorumlamak eksik bir yaklaşım. Bana göre Küçük Dünyam, kolektif şuur anlayışının mayalanış serüveni. Ve beni cezbeden de meselenin bu yanı. Gaye çapında değere sahip bu yana kıyasla kişisel hak ve sorumluluklar bahane kabilinden saikler.
Küçük Dünyam, daha önce Zaman Gazetesi'nde yayımlandı. Lehinde, a-leyhinde çok şeyler söylendi, yazıldı. Burası ne lehte yazanlara teşekkürün ne de aleyhte yazanlara cevabın yeri. Ancak yayın sırasında bazı yanlışlıkların olduğu da bir gerçek. Şimdi biz bu tür yanlışları tashih, yanlış anlaşıldığından dolayı yanlış yorumlara sebep olan kısımları da çıkararak eseri yeni baştan ele almış bulunmaktayız.
Küçük Dünyam'ın bu orijinal nüshası kitaplaşmak üzere ve ilk defa Milliyet Yayınlan 'na verildi. Diğer baskılar veya fotokopilerle çoğaltmalar bizim bilgimizin ve iznimizin dışındadır. Dolayısıyla bizi bağlayan tarafları da yoktur. Bu vesile ile başta Yalvaç Ural Bey olmak üzere bütün Milliyet Yayınlan yetkililerini tebrik eder, eserin hazırlanmasında emeği geçen bütün dost ve arkadaşlarıma da yürekten teşekkürlerimi bildiririm.
Latif ERDOĞAN

İslam, Anadolu'ya Ahlat'tan Girdi
Ahlat, Türk-İslam tarihinin dibâcesidir. O, doğudan iç Anadolu'ya ve batıya geçişte sanki bir köprü gibidir. Umumi bir geçit ü-zerinde olması ve lacivert bir gözü andıran Van Gölü'nün çevresinde siyah bir kaş gibi durması Ahlat'a ayrı bir cazibe, ayn bir güzellik verir. Onun içindir ki, büyüklü küçüklü nice devletler bu dilbere sahip olmak istemiş ve Ahlat çeşitli devletlerin elinde el değiştirip durmuştur. Ancak Ahlat Müslüman Türk'ün eline geçtikten sonra mutludur. Zira şu anda Ahlat'ın gözbebeğinde Müslüman Türk'ün tarihi ve bu tarihin simgesi durumundaki mimarisi bir sevinç kıvılcımı halinde parıldayıp durmaktadır. Van Gölü'nün büyüleyici güzelliği, Ahlat'la efsane haline gelir ve Ahlat'a ilk gelen kendini yaşanan bir efsaneye girmiş zanneder.
Ahlat'ta zaman yekparedir; ancak hep mazidir. Orada hayat yaşanmaz, sadece hatırlanır. Ahlat, mazi oluşunu bir iffet gibi korur. Hiçbir yenilik bu bekarete el uzatamaz, kem gözle bakamaz ve Ahlat'ı hal yapamaz.
O, bu durumuyla ve bu konumuyla daima cazibeli ve daima güzeldir. Rahatlıkla söylenebilir ki, istanbul'u topuyla, tüfeğiyle güç
ve kuvvetiyle fetheden askerdir ve o askere kumanda eden Fatih'tir; fakat istanbul'a ruh üfleyen ve onu bir Osmanlı şehri haline getiren daha doğrusu İstanbul'u Bizans kültürünün elinden kurtarıp islamlaştıran, Ahlat'tır. Çünkü islam bütün Anadolu'ya olduğu gibi istanbul'a da bu kapıdan girmiştir. Ve oradan geçen bütün Türk boylarının iliklerine kadar islam kültürü burada sinmiştir.
Ahlat, coğrafi yer itibariyle de diğer şark yörelerinden farklılık arzeder. O, gölün, insanın içine inşirah veren en güzide yerindedir. Bu coğrafi durum Ahlat insanına o kadar tesir etmiş veya Ahlat insanı bu coğrafi durumla o kadar bütünleşmiştir ki, ekseriyetle asabi ve müteheyyiç olan şark insanına kıyasla Ahlat'ın insanı "inşirah Suresi" okur gibidir, istikrarlı hareket Ahlat'lının mümeyyiz vasfıdır.
Ahlat'ta, masum bir zafer ihtirasının ışıktan izleri vardır. Bu izlerdir ki, her devrin ışık ordusunu kendine cezbetmiş ve onları dünya cennetinde bir müddet misafir ettikten sonra ebedi cenneti kazansınlar diye yola salıvermiştir. Saltuklan, Oğuzları Ahlat'a çeken bu cazibedir. Ancak Ahlat'ı bizler için ölümsüz bir belde yapan ve içimizde ona karşı bir medyuniyet duymaya bizi zorlayan husus onun eda ettiği ve tamamen ruhani olan fonksiyonla ilgilidir. Ondan dolayıdır ki, "Ruhaniyatlı şehir" diye anılma hakkı Bur-sa'dan evvel Ahlat'ın hakkıdır.
Esasen Bitlis yöresi bütünüyle öyledir. Emevi ve Abbasi zulmünden kaçarak Arap Yarımadası'nı terkeden ve sığınacak bir yer arayan Ehli Beyt ve onları sevip destekleyenler ekseriyetle kendilerine sığınak ve melce olarak Bitlis ve yöresini tercih etmişlerdir.
insanlık tarihinin yaşadığı en büyük trajedilerden biridir Allah Resulü'nün ciğerparelerine karşı işlenen utanç verici zulüm ve işkenceler... Beşeriyetin yüzaklan diyebileceğimiz Patıma neslinin bu seçkin evlatlarının üzerine Emevi ve Abbasi zulmü kara bir bulut gibi çökmüştür. Değil onlardan bir ferd olmak onları uzaktan seviyor olmak dahi o devrin hışmına uğramaya yeterli bir sebeptir. Öyle ki, hutbelerde Ehli Beyt'e sövmek ibadet kabul edilmektedir. Şekavet ve terörü devletin temsil ettiği bir zaman ve zeminde, dağlardaki vahşi hayvanlara rahmet okutacak hunharlıklar, o günün bu asil ve seçkin insanlarını öyle zorlar ki, onlar dağ başlarında ve yüksek tepelerde yaşamayı, böyle insanların arasında bulunmaya tercih ederler. Onlar için şehirden uzaklaşmak, yaşamak şansına a-dım adım yaklaşmak demektir. Onun için mümkün olduğu kadar uzaklara gitmeyi tercih etmektedirler. Ancak, Anadolu'da başka yerlere gitmeleri de mümkünken Bitlis ve civarının seçilmesi de manidardır.
işte bütün bunları düşündük ve Hocamıza ilk sorumuzu şöyle sorduk:
- Bilebildiğimiz kadarıyla ecdadınız Erzurum'a Ahlat'tan geldiler. Ahlat tarihi bir belde. Asırlarca Anadolu'ya geçiş yapan Türk'lere konaklık yapmış. Bir yönüyle Selçukluyu ve Osmanlıyı ilk defa o misafir etmiş. Bu tarihi misyonu itibariyle Ahlat'ı değerlendirir misiniz?
- Bitlis yöresinin seçilmesi kaderin garip bir cilvesidir. Geylâni-lerin ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru, ancak Selçukluların Anadolu'ya gelip yerleşmesinden sonra olmuştur. Kar kış kalkmış, köhne Bizans hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da Emevi ve Abbasi zulmünden emin olunmuş ve bu seyyidler soyu, belli tarikatlann içinde ve başında kar çiçekleri gibi açmaya başlamışlardır, işte Bitlis'e bakarken böyle bakmak lazım. Bir Bediüzza-man'ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerde zuhuru, yani o şecerenin, menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyyen tesadüf değildir. Hizan ve Nurs yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potansiyel güç meydana getirmiştir.
Meseleyi bir başka açıdan düşünecek olursanız: islam'a yeni a-çılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. asırda kitleler halinde islam'a girmiştir. Bunlar, adab, ahlak ve kültür adına ve Islamî akide hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, Saltuklar, Karamanlar ve Anadolu'ya yerleşen bütün Oğuz boylan, dediğimiz hususlarda desteklenmelidir ki, islam adına yapacakları fetihler istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin.
Sâdât ve onlann sempatizanları, dine cibilli olarak bağlıdırlar.
Adeta bu yöre "Mülteka'l Bahreyn" olmuş. Yani, esas devletteki gücü temsil eden Türk boylan ile Islamî ruhu bütün hakikatıyla temsil eden mana ve hakikat erleri sâdât birleşerek bir derya meydana getirmişler. Ve fizikî olarak bu deryayı Van Gölü temsil etmektedir.
Bu iki deryanın birleşmesi Türk tarih yazarlarınca da çok ö-nemli görülmektedir. Mesela Fuad Köprülü, Ortadoğu'da, Uzakdoğu'da yeni Türk tekevvünlerini anlatırken bunların arkasında hep böyle mana erlerinin bulunduğundan bahseder.
Anadolu'da, Türk boyunun eda edeceği nice fonksiyonlar vardır. Denilebilir ki, Türk boylan için tarihindeki geçmiş dirilişlerinin yanında islam'la yeniden dirilişe erme, islam'ın en yakını sayılan Ehli Beyt'le olmuştur. Buna bir manada telkih denebilir. Sanki Bitlis ve özellikle Ahlat, o aşılmaz dağ ve vadilerini, Ehli Beyt düşmanlanna karşı bir silah gibi kullanmış; ve zulümden kaçan veya islam'la bütün mana erlerine de bağnnı, sinesini alabildiğine açmış ve onlan koruma altına almıştır. Bitlis ve yöresi, mana adına öyle münbit bir toprağa sahiptir ki, Anadolu'yu ışık hüz-meleriyle yönlendirecek bütün seçkin insanlar burada yetişmiş, boy atmış ve dalbudak salmıştır.
Saltuklar, Ahlat'ta uzun müddet kaldıktan sonra Hasankale'ye gelir yerleşirler. Bu da enteresandır. Bu yönüyle Bitlis, Ahlat ikinci firar yeri denebilir. Burası islam'ın hameleleri için bir sığınaktır ve bu sığınak kendinden beklenen fonksiyonu hakkıyla eda etmiştir. Bitlis'i derinlemesine tetkik edip incelediğiniz zaman ne kadar antik eseri bağnnda sakladığını görürsünüz. O dağlann arasında sıkışmış bu küçücük şehir, ihtiva ettiği eserler itibariyle batıda payi-tahtlık yapmış nice büyük şehirlere denktir.
Değişik dönemlerde islam Kültür ve Medeniyetine beşiklik yapması itibariyle de bu yörenin kendine göre bir ağırlığı vardır. Ve Ahlat, istihale görmüş, yani Islamlaşmış haliyle, Cenabı Hakk'ın O'nun mahiyetine koyduğu bir kısım esaslı nüvelere teşne bulunmaktadır.
Ahlat için söylenebilecek diğer önemli nokta da şudur:
Nasıl doğuda Malazgirt bir başlangıç ve mukaddimedir. Selçuklular, Malazgirt'i fethettikten sonradır ki, ayaklannı yere basarlar ve senelerce yine bir Türk yurdu olacak olan Anadolu'yu istismar eden köhne Bizansla hesaplaşırlar. Öyle de Güneydoğu'dan gelen Türk boylan için de Ahlat aynı durumdadır. Ahlat, şarktan Anadolu'ya açılan bir kapıdır ve şarktan çok Anadolu'dan sayılmalıdır.. Tabii ki bütün bu söylediklerimiz, coğrafi konum itibariyledir. Yoksa şarkıyla garbıyla vatan bizim için bölünmez bir bütündür.."
- Ecdadınızın böyle bir beldeyi terk edip Erzurum'a gelmelerinin sebebi nedir?
- Bizim sülale bir namus meselesi yüzünden karşı tarafla silahlı çatışmaya girer. Halil Dedem'in kız kardeşi kaçınlmıştır. Vuruşma esnasında karşı taraftan biri ölür. Ve devlet meseleye el kor. Halil Dedem çok suçlu görülmez ki, sadece sürgün edilir. Önce Hasankale'ye sonra da Korucuk Köyü'ne yerleşir.
Halil Dedem, hep Ahlat'a geri dönme düşüncesiyle yaşamıştır. Onun içindir ki, Ahlat'taki mal varlığına dokunmamış, sadece taşınabilir mallanyla bu sürgün edildiği Hasankale'ye oradan da Ko-rucuk'a gelmiştir. Ancak hiçbirine bir daha Ahlat'a dönmek nasip olmayacaktır.
Halil Dedem'in çocuklan buradaki gayri menkulleri 80 bin altına satarlar ve aralannda paylaşırlar..
Korucuk bugün de 70-80 hanelik bir köydür. Bu hanelerden en az ellisi bizimle akrabadır. Köy günümüzde bakımsızdır. O eski, mamur ve zümrüt yeşili köyden bugün eser kalmamıştır. Bağnnda bir kutsal emanet gibi sakladığı büyüklerin mezarlan istisna edilecek olursa, köyde eski ruh saffetinin ve iman heyecanının da olduğu söylenemez.
- Dedeleriniz hakkında neler biliyorsunuz?
- Halil Dedemin oğlu, Hurşid Ağa'nın iki oğlu vardır. Bunlardan biri Süleyman Efendi, ikincisi, Molla Ahmed'tir.
Molla Ahmed benim dedem, Şamil Ağa'nın (Gülen) babasıdır: Molla Ahmed ilim ve takvasıyla temayüz etmiş müstesna bir insandı. Hayatının son otuz senesinde ayağını uzatıp yatmamış, daha doğrusu sırtı yatak yüzü görmemiştir. Denildiğine göre uykunun a
ğır bastığı anlarda sağ elini alnına koyar ve biraz kestirir, işte onun bütün uykusu, alnı eline dayalı bu kestirmeden ibarettir. Vaktinin diğer kısmını hep çalışarak ve ibadet ederek geçirir. Pehlivan yapılı, uzun boylu mehabet dolu fiziği görünümünün yanında onun bu surete denk bir de sîreti ve ruhî yapısı vardır. Riyazatı ömrü boyunca terk etmemiştir. Onu tanıyanlar, günde birkaç zeytinle iktifa
ettiğini söylemektedirler.
O'nun zühd ve takvası dillere destandır. Çünkü o varlık içinde bir zahid hayatı yaşamıştır. Zira, babalarından kalan mirası iki kardeş pay ederken, altınları tas tas paylaşmışlardır. Teker teker saymak çok vakitlerini alacağı için böyle yapmışlardır. O devirlerde onların bu miras bölüşme keyfiyetleri de çok meşhur olmuş
bir hadisedir.
Süleyman Efendi, hep dünyaya açık yaşamış, her geçen gün malına mal katmış ve ticaret hayatına atılmış, muvaffak da olmuştur. O'nun evlat ve torunlarında da bu yön ağır basmıştır. Molla Ahmed ise tamamen bir ukba insanıdır. Tarlada çalışır, kitap okumaya düşkündür ve ibadetle meşgul olmayı hayatının gayesi haline getirmiştir. Babam Ramız Efendi, dedesinin bu davranışım biraz fazla bulur ve tenkid ederdi. Çünkü ona göre, Molla Ahmed kendisi yaşadığı ölçüde, evlatlarının dinî hayaü hususunda hassas davranmamıştır. Babamın, dedesini gördüğünü zannetmiyorum. Sanırım o da başkalarından duyduğu kadarıyla onu tanıyordu.
Dedem Şamil Ağa'nın babasına benzer yönleri vardı. O da bir ukba adamı gibiydi. En şiddetli dönemlerde bile sarıksız gezdiğini
görmedim.
Sarığını Osman Gazi Hazretleri gibi sarardı.
Çok ciddi bir insandı. Belki tebessüm ettiğini görmüş olabilirim, hatırlamıyorum, fakat güldüğünü hiç görmedim. Onun bu ciddiyet ve vakan köy halkının üzerinde bir mehabet ve korku tesiri yapardı. Bütün köylü ondan korkar aynı zamanda ona çok ciddi saygı duyarlardı.
Şamil Dedemin hakiki ulemaya çok saygısı vardı. Fakat, o gerçek veliyi babası Molla Ahmed'in şahsında görmüş, tanımıştı. Molla Ahmed ki, yemez içmez, kimseden hediye dahi kabul et-
mez, sabahlara kadar namaz kılar, bir zeylinle yetinir, günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi, işte dedeme göre velinin tarifi buydu. O, bu tarifin dışında kalanları meşayıhtan kabul etmez ve "Bunlar şeyh değil pilavcı takımı" derdi.
Kendi çevresinden olup da kabullendiği insanlar da vardı. Mesela, Korucuk Köyü'nde otuz kırk sene imamlık yapmış, sâdâttan olma ihtimali olan Mehmed Efendi adındaki zat bunlardandı. Hatta dedem bu zat ile ilgili olarak şöyle bir hadise anlatmıştı:
"Cihan Harbinden evvel çok şiddetli bir zelzele olmuştu. Köyde yıkılmadık bina kalmamıştı. Herkes harman yerinde yatıyor, evlerine gidemiyordu. Halbuki kış bastırmıştı ve kar da yağmıştı. Bir gün ben de harmana gidiyordum. Karşıma Mehmed Efendi çıktı. Bana "Şamil Ağa! Nereye gidiyorsun?" diye sordu. "Harmana" diye cevap verdim. "Git evinde yat! Bir tek taş dahi düşerse getir o-nu benim kafama çal" dedi. "Hoca niye?" dedim.
Bana şunları söyledi: "Bu gece bu köye Fahri Kâinat Efendimiz geldi. Arkasında Raşid Halifeler vardı. Hz. Ali'nin elinde ise bir çok kazık bulunuyordu. Ben hemen koştum ve yanlarına vardım. Efendimiz bana dönerek:
-Molla Muhammedi Bu köy senin mi? diye sordu. Ben de "E-vet ya Rasulallah! benimdir" dedim. Bunun üzerine Fahri Kainat Efendimiz Hz.Ali'ye döndü ve "Ya Ali! Bu köye de bir kazık çak, bir daha bu köy de sallanmasın" dedi. O da elindeki kazıklardan birini oraya çaktı.." Dedem Şamil Ağa, bu hadiseyi çok defa anlatmıştı. Her defasında da "işte manaya açık, ruh insanı bir tek şahıs var. O da Mehmed Efendi'dir" derdi. Yani, dedemin manaya inanmama gibi bir durumu yoktu. Fakat babasında gördüğü gerçek mana eri olma gibi durumu başkalarında göremediğinden veya onları babası ölçüsünde bulamadığından itimadında bir sarsılma vardı.
Dedem, babam ölçüsünde olmasa bile, Vehbi Efendi'yi de takdir ederdi. En azından başkaları için söylediği o yukarıdaki cümleyi Vehbi Efendi için söylemezdi.
Şamil Dedem gaddar görünürdü. Güldüğünü gören olmadığı gibi ağladığını da gören olmamıştı. Sadece bir defa ağladığını gördüm:
Babam Ramiz Efendi Âlvar Köyü'ne imam olunca ailece biz de yanında gittik. Ben sekiz dokuz yaşlarındaydım. Aradan bir hafta kadar bir müddet geçmişti ki, babam beni köye gönderdi. "Git bizim bahçedeki kavaklardan getir de evin önüne dikelim" dedi. Köy burnumda tütüyordu. Uçarak gittim. Öyle sevinçliydim. Bahçede dedemi gördüm. O da beni görmüştü. Yanıma geldi. Beni bağrına bastı. Sonra da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bana bu ağlayışı bir dağın ırgalanması gibi gelmişti. Hayret etmiştim. Demek ki, Şamil dedem de ağlıyordu. Hayretim geçince ben de ağlamaya başladım. Bu arada dedemin dudaklarından dökülen şu mısraları da hayatım boyunca hiç unutmadım. Hem ağlıyor hem de: "Gitti gül gitti bülbül ister ağla ister gül" diyordu.
Dedem gerek bana, gerekse diğer torunlarına karşı sevgisini a-çıkça belli etmezdi. Dernek bana sarılıp ağladığında bütün tahammül cidarlarını zorlamış, fakat hepsi bir bir yıkılınca boynuma sa-rılıp ağlamıştı. Sert bir insandı. O'nun için ondan gelen küçük bir iltifat bizler adına unutulmaz bir mazhariyet oluyordu. Bazan bizi dövdüğü de olurdu. Hatta babamı dahi dövdüğünü hatırlıyorum. Şu kadar var ki, torunları arasında bana karşı ayrı bir alaka duyduğunu hissettirirdi. Çünkü, beni iki-üç defa hafifçe sevmişti.. Ve o-nun bu iltifatları beni onunla öyle bütünleştirdi ki, dedemden ayn bir dünyayı düşünemez hale geldim. O benim için, saygı duyulması gereken bir abide şahsiyetti...
Şamil Dedem'le alakalı olarak unutamadığım bir hatıram da şudur:
1968 senesinde, Kestanepazarı'nda bulunuyordum. Hacca gide-memek, Ravzai Tahire'ye yüz sürememek benim için hicranların en ızdırap vericisiydi. O güne kadar niceleri hacca giderken hep onları gıpta ile seyretmiş ve bazan da tanıdıklarımın eline bir name tutuşturup bunu parmaklıkların arasından içeriye atmasını söylemiştim. Çünkü dayanamayacağım ölçüde özlemiştim. Ama imkanım olmadığı için de gidemiyordum. içim cayır cayır yanıyordu. Bazan kalbim duracak hale geliyordu. Hasretimi bir iki satırlık mektupla dile getirmeye çalışıyor ve Allah Rasulünün hayatta olacağı mülahazasıyla mektubumu ona gönderiyordum.
Belki bana bir vesile eliyle uzanır ve beni de huzuruna kabul e-der, diye ümitleniyordum.
O sene, şimdi ismini hatırlayamayacağım talebelerden biri bana: "Hocam hacca gitmeyi düşünmüyor musunuz" dedi. Yarama öyle bir tuz basmıştı ki dayanılacak gibi değildi.
"Ben kim, oralar kim?" dedim ve ağlayarak sınıfı terk ettim. Müdür odasında başımı masaya dayadım ve duygularımı masanın camına döktüm. Zaten camın altında Ravzai Tahire'ye ait çeşitli resimler bulunuyordu. Ben de hicranımı doğrudan oraya anlatıyordum.
Aradan kaç saat geçti bilmiyorum. Bildiğim ve hatırladığım gözyaşlarımın bir türlü dinmek bilmeyişiydi. Ben bu vaziyette o-tururken idareci arkadaşlardan biri içeriye girdi ve "Hocam, sizi telefondan istiyorlar" dedi. "Kim?" diye sordum. '"Galiba Lütfi Doğan" cevabını verdi.
Lütfi Doğan o sırada Diyanet işleri Reis Muaviniydi. Hemen telefona koştum. Karşıda hakikaten Lütfi Doğan vardı ve o tatlı, yumuşak sesiyle bana hitaben şöyle diyordu:
"Arkadaşlarla kararlaştırdık, bu sene, hacıların durumunu kontrol için Diyanet adına üç kişiyi hacca göndereceğiz. Biri Denizli Müftüsü ibrahim Değirmenci, ikincisi Eskişehir Müftüsü Ahmed Baltacı, üçüncüsü de siz."
Kendimi bir ara rüyada zannettim. Biraz evvelki hicranım neydi, şimdi neler duyuyordum...
Hemen Ankara'ya gidip muameleleri tamamladım. Orada anladım ki, bu zemini Yaşar Hocaefendi (Tunagür) hazırlamış. Ona da çok dua ettim.
Gittiğim bu ilk hacc, benim için çok bereketli oldu. Tabii ki Cenabı Hakk'ın rızası ölçüsünü bilemem. Fakat iç âlemim itibariyle bu haccdan çok istifade ettim.
Bir iki defanın dışında Beytullah'tan hiç ayrılmadım. Gece gündüz orada kalıyor, sadece abdest almaya çıkıyordum. Açlığım dayanılamayacak dereceye varırsa hurma veya bisküvit gibi şeylerle açlığımı yatıştırıyor ve yine ibadetime devam ediyordum. Her gün üç umre yapıyordum. Tabiiki o sırada gençlik de var. Buna güç yetirebiliyordum.
Efendimiz'den başlayarak sırasıyla Raşid Halifeler için umre yaptım.
Benim gibi birinin yaptığı umre onlar namına olur mu olmaz mu bunu düşünmedim. Çünkü ben her şeyimi onlara borçluydum ve kendimi onlar için umre yapmaya mecbur hissediyordum. Bu mecburiyet hissinin zorlamasıyla cesaret ediyor ve yaptığım umrelerin sevabını onlara bağışlıyordum. Bu arada kendi yakınlarım için de umre yaptım. Başta üstadım için sonra da annem, babam, ninem ve dedelerim için umre yaptım.
Enteresandır; Şamil Dedem için umre yaparken birden bire bende bir hal değişmesi oldu. Safa ile Merve arasında gidip gelirken ayaklarım yerden kesiliyor ve ben, ruhanî bir atmosferde adeta havada uçuyordum. Vücudumdan raşeler dökülüyordu.
Her insanda olduğu gibi bende de bazan fevkaladeden haller olmuştur.
Belki de bu gibi durumlar Efendimiz'in "Li zamanün" dediği hallerden biridir. O andaki konsantreyi ve kazanılan durumu başka zaman yakalamak mümkün olmaz. Müsbet manada beni çıldırtacak derecede yaşadığım haller vardır. Fakat Şamil Dedem için umre yaparken elde ettiğim durum bunların hepsinin üstünde ve ö-tesinde bir durumdur ve tarifi mümkün dedildir.
O günü tarihiyle tesbit ettim. Zaten unutmam mümkün değil. Daha sonra Erzurum'a geldiğimde validem gördüğü bir rüyasını anlattı. Şamil Dedem'i, melekler gibi bulutlar üstünde yüzüyor görmüştü. Rüyanın görüldüğü tarih, benim o hali yaşadığım tarihti.
Rahmetli Ömer Kirazoğlu da bana yazdığı bir mektupta: "Sizin için umre yaparken, Beytullah'ın kenarında birden bire başkalaş-tım" demişti.
Demek ki, bizahr'il gayb yapılan tavaf ve umreler çok ciddi dualar nevindendir ki, Cenabı Hakk böyle bir hal ihsan etmektedir.
işte Şamil Dedemin bende unutamadığım böyle bir hatırası da vardır.
- Bu hal niçin Şamil Dedenizle ilgili umrede oldu?
- Bir yönüyle böyle bir hal yapılan umrenin kabul edildiğini gösterir. Ben öyle bir kabule layık olmasam dahi, Rabbimin lütfü
ve keremi çok engindir, îkinci olarak, bu bir frekans mevzuudur. Ruh haleti itibariyle benim gönderme yaptığım bir yerde onun almacı bunu almaya müsaitmiş, ikimiz de aynı ruh halini paylaşıyor-muşuz.
Üçüncüsü de, dışa karşı çok kapalı gibi duran dedem, torunlarından birine çok ciddi alaka duyuyormuş ve adeta her ikisi bir biriyle bütünleşiyorlarmış...
- Sîzin üzerinizde validenizin mi babanızın mı daha çok tesiri olmuştur? Ve çevrenizde size tesir eden başka kimler vardır?
- ikisinin de kendisine göre tesiri vardır. Bunlar gayri şuurî, gayri idrakidir. Eğer bir tesirden bahsedilecekse, benim üzerimde büyükannemin (Munise Hanım) daha çok tesiri vardır.
Büyükannem, çok az konuşan ve haliyle islam'ı bütünüyle aksettirmeye çalışan bir kadındı. Ağlayan, düşünen, büyüklere, ulemaya, meşayıha saygı duyan müstesna bir durumu vardı. Bana karşı duyduğu alaka ve ilgi ise kelimelerle anlatılmayacak ölçüdeydi. Bütün beraberliğimiz müddetince bir defaya mahsus dahi bana kaşlarını çattığını hatırlamıyorum. Zaten tabiat itibariyle çok yumuşaktı.
Babamın, anneme bir defa kızdığını hatırlıyorum. Kaşlarını çatmış annemin üzerine yürüyecekti. Derhal büyükannem araya girdi ve "Ramiz, sütümü emeğimi sana haram ederim" dedi. Öyle melek gibi bir kadındı.
Tekrar ederek söyleyeyim ki, eğer üzerimde bir tesirden bahsedilecekse, ben babamdan annemden önce büyükannemi idrak ettim, onu tanıdım. O'nun öyle sessiz, durgun deryalar gibi derinliği benim üzerimde büyük bir tesir bıraktı, inanmayı ve Allah'la irtibatı onda gördüm. Belki eskiden gülmüştür, mütebessim bir kadındı, ama ben, öyle kahkaha attığım hiç görmedim. Çok onurluydu.
ikinci olarak babamın tesiri de az değildi. Babam dikkatli yaşardı. Namazlarına çok dikkat ederdi. Onun da gözü yaşlıydı. Vaktini hiç zayi etmezdi. Tarladan eve geldiğinde, ayağının çan-ğıyla, yemek hazırlanıncaya kadar, hemen bir kitap açar ve okurdu. Onda kitap okuma bir zevkti. Yolda gidip gelirken de ağzı boş durmaz, ya Kur'an okur ya da yeni ezberlediği Arapça veya Farsça
bir beyti tekrar ederdi. Ben Kasidei Bürde'yi önüme alarak ezberlediğimi bilmem. Onu babamın okuyuşlarından kaparak ezberle-mişimdir. Diğer Farsça beyitleri de hep babamın vaazlarda okuduklarından ezberledim. Babam, her dakikasını mutlaka hayırlı ve bereketli bir işle dolduran ve düşünceye ehemmiyet veren insandı. Boş yaşamaya kapalıydı.
Nükteleri vardı; fakat bu nükteler onun kıvrak zekasından kaynaklanan nüktelerdi. O hep ciddiyet aleminde dolaşır dururdu.
Babamı en iyi idrak ettiğim dönemlerde o otuz beş yaşlarınday-dı. Onu başındaki sangıyla tanıdım. Ve onu hiçbir zaman sarıksız görmedim.
Babam Kur'an'ı otuz yaşlarında öğrenmiş. Doğum tarihi 1905 olduğuna göre, o boş dönemleri idrak etmiş ve boş dönemlerde yetişmiş. Bir de muhaceretler, gitme gelme derken okuma yazma dönemi geçmiş. Zaten sonra da harf inkılabı oldu ve latin harfleri
geldi.
Gayretliydi. Okuma-yazmayı kendi şahsi gayretleriyle öğrenmişti.
Askerde de başkalarına okuma yazma öğretmek üzere çavuş yapılmış. O dönemler, hususiyle bazı yerlerde Türk toplumunun askıya alındığı, boşluğa salındığı dönemlerdir. O dönemde hemen hemen mükemmel yetişen hiç kimse yok gibidir. Ancak babamın bir yönü vardı ki, şayanı takdirdi. O da ulema ve meşayyhı çok sevmesiydi. isterdi ki, her gün ev dolsun, evde mutlaka bir misafir bulunsun. Zaten evde, hemen her gün misafir eksik olmazdı.
Her evde, şarka mahsus olmak üzere, ahır ve han odaları vardır. Yani odanın birinde atlar bulunurdu. Diğer oda da bunun tabii sıcaklığı ile ısınırdı ki, burası da oturma odası olarak kullanılırdı. Bazan soba kurulduğu da olurdu. Fakat, bizim ocak dediğimiz şöminelerin kullanılması daha çoktu. Kahvedanlık, cezve ve fincanlar, daima ocağın kenarında hazır bulunurdu. Gelen misafirler, hemen gideceklerse, en azından onlara bir kahve yapılırdı. Hele kış geceleri -ki Erzurum'da dokuz ay kış olur bu odalar dolar dolar
boşalırdı.
Meşayıh ve ulema bizim evde apayrı bir alaka görürdü. Evimi-
ze sık sık gelenler arasında Alvarlı Mehmed Lütfi Efendi, onun kardeşi Vehbi Efendi; Taği şeyhlerinden Sim Efendi, Şehabeddin Efendi gibi çevrenin en maruf, tanınmış ve sevilen insanları vardı. Hocalar da gelirdi. Evimizin onlarla da ciddi bir münasebetleri vardı.
Hatta imam evleri bize ait arsalar üzerine yapılmıştı. Ve bizim ahırda, ağzı hayvanın kıçıyla kapatılan bir delik bulunurdu. Oradan imamın evine geçilirdi. Kur'an öğrenmenin ve öğretmenin yasak olduğu dönemlerde bizim bu ahır çok ciddi hizmetler görmüştü.
Ben dört veya beş yaşlanındaydım. Evimize, herkesin hürmet ettiği, iyi molladır, dediği Halil Efendi Hoca namında bir zat gelmişti. Babam onun dizinin dibinden hiç ayrılmazdı, ihtimal babam Kur'an okumayı ondan öğrenmişti. Kıraati daha sonra Süleyman Efendi adında bir zattan öğrendiğini hatırlıyorum.
Halil Hoca, Korucuk'tan ayrılıp Maslahat köyüne gidince babam da yanma gitti. Biz iki sene kış aylarında babasız yetim gibi kaldık. Babam bu iki sene zarfında Arapça ve Farsça okudu ve ilmini ilerletti, ilme karşı çok şiddetli merakı vardı. Babamın bu durumunun benim üzerimde de tesiri büyük oldu. Onun o yaşta i-lim adına katlandıkları adeta beni de olgunlaştırdı.
Ben, çocukluk ve gençlik dönemlerimde, hiçbir zaman kendi emsalim ve yaşıtlarımla oturup çocukluk ve gençlik yapmadım. Daima büyüklerle bareber oturma ve onlann anlattıklarını dinleme bende bir ahlak haline geldi. Bunda da şüphesiz babamın, çok büyük tesiri oldu. O sohbetlerde göz ve kulak doldurucu şeyler anlatılırdı. Bilhassa Alvar imamı'nın sohbetlerine doyum olmazdı. Belki anlatılanları bütünüyle anlayamazdım, fakat hepsinin hafızamda kaldığını söyleyebilirim. Çünkü sonradan gelir dinlediklerimi satır saür, anneme, büyükanneme ve amcalarımın hanımlarına anlatırdım. Bu bana apayn bir zevk verirdi.
Evimize gelip kalan hocalardan biri de Harun Efendi idi. Bu zat Karadeniz yöresinden alim ve takva sahibi bir insandı. Evimizde o kadar alaka görmüş ve bu alaka onu o derece memnun etmiş ki, evine döndüğünde hep bizden bahsetmiş.. Seneler sonra Erzu-
rumlu Salih Efendi yanında birisiyle gelmiş ve o şahsa beni göstererek, "Bu senin babanı misafir eden Ramiz Efendi'nin oğludur" demiş ve beni öyle tanıtmıştı. Oğlu da babasının bizi nasıl sitayişle anlattığını söylemiş ve o devreye ait bu hatıra bir dostluğun daha kurulmasına sebep olmuştu..
Babam çok terbiyeli bir insandı. Hatta bir gün Mehmed Kırkıncı Hoca'nın bana, babamı kastederek şöyle dediğini hatırlıyorum:
"Hayret ediyorum bu adama! Bir köyde yetişmesine rağmen enderun terbiyesi almış bir asilzade gibi terbiyeli insan. Nerede nasıl ve ne ölçüde konuşulur; bunu bilmek hakikaten apayrı bir ahlak ve terbiye ister.."
Babamın kıvrak bir zekası vardı. Hafızası da çok kuvvetliydi. Otuzbeş yaşından sonra kendini bir ilimadamı gibi yetiştirebilmesi bunu gösteriyor.
Hafızlık yaptığım sıralarda, beni teşvik için oturur benimle beraber o günkü dersi ezberlerdi. Ben onun bu davranışından ayn bir enerji alır ve ezberimi ondan evvel yapmaya çalışırdım.
Sohbetlerini mutlaka, ya birinden duyduğu ya da kendi bulduğu bir nükteyle süslerdi.
Onun bana tesir eden yönlerinden biri de asla bizlerle perdeyi yırtmaması; ister sevgisinde isterse öfkesinde hep bu perdeyi korumuş olmasıdır. Mesela beni çok severdi. Fakat bu sevgisini başkasının yanında izhar etmezdi. Eğer oturduğumuz odada bir başkası yoksa ben oturacağını zaman altıma minder atar, eğer bir başkası varsa bunu göstermeden yapardı.
14-15 yaşlarında idim. Bir ay kadar sigara içtim. Hatta pipo içmeye başladım. Babam bunun farkına varmış. Beni karşısına alıp
da bir şey demedi.
Sadece yastığımın altından aldığı paketi cebinden çıkardı. A-yak ayak üstüne attı. Ve benim çakmağımla sigarasını yaktı. Çok utandım. Yer yarılsa da içine girsem diye temenni ettim. O kadar terlemiştim. Ve bu hadise benim derhal sigarayı bırakmama sebep oldu..
Babam, hiç olmazsa Erzurum'da neş'et etseydi daha farklı bir ufku olurdu, diye hep düşünmüşümdür. Ciddi bir okuma imkanı
olsaydı, büyük ve derin bir tahlil insanı olurdu, Müsbet tenkid ruhu olan kritiğe açık bir insandı.
Sahabeye muhabbet
Sünniydi, Sünnilik yanı çok kuvvetliydi. Bütün imamlara sonsuz saygı duyardı. Sahabe Efendilerimize cinnet derecesinde bir sevgisi vardı.
Onun sahabeden bahseden kitapları hep aşınmış ve yer yer yırtılmıştır.
Kimbilir her birini kaç defa okumuştur. Diyebilirim ki, sahabe sevgisini bana ve kardeşlerime babam aşıladı. Biz, küçüklüğümüzden beri, onları kendi aile ferdlerimizden birer parça gibi kabullendik ve öyle de sevdik. Babam sahabeden bahsederken, gözleri hep bir meçhule doğru kayar ve anlattığı sahabenin hayaline dalar giderdi..
O. çok şey olmaya müsait bir tohum gibiydi. Fakat kuvvei im-batiyesi sağlam bir zemin bulamamış; o da bulunduğu yerde yeşermeye boy atıp meyve vermeye çalışmıştı..
Validem
Benim ilk Kur'an hocam Validemdir. Kendi anlattığına göre bana dört yaşımda Kur'an okumayı öğretmiş. Bir ay içinde de hatmettiğimi söyler. Ben, hatmettiğimi hatırlamıyorum. Ancak bütün köylüye yemek verdiler. Birisi de bana "Senin düğünün oluyor" dedi. Utandım, ağladım. O günden hatırımda kalan sadece bu hatı-
ra var..
O devirde Kur'an okutmak yasak olduğu için annem beni gece yansı uykudan kaldırır ve bana Kur'an öğretirmiş. Zaten bütün köyün kadın ve kızına Kur'an'ı validem öğretmişti. Babasından gelen bir terbiye ve Kur'an aşkı o en sıkıntılı ve zor dönemlerde dahi validemin Kur'an öğretmesine mani olamamıştı. Esasen tek başına bir kadının, 15-20 kişinin sofraya oturduğu bir evin bütün işlerini yaptıktan sonra bir de Kur'an öğretmeye vakit bulabilmesi hakikaten zor bir meseledir. Hem o günkü kadına ait işler, sadece ev işleriyle de sınırlı değildir. Davarların sağımını yaptığı
gibi, kadınlar tarla ve bahçede de çalışırlardı, işte bir taraftan idarî baskı, diğer taraftan kendine ait yapması gereken zor işler; buna rağmen gündüz boş vakitlerinde köyün kadın ve kızına, geceleri de bana Kur'an öğretmesi, hakikaten şaşılacak bir gayret ve çalışma örneğidir.. Annem'in bu örnek davranışı, Kur'an öğretmekteki hassasiyet ve aşkı, ibadetindeki kusursuzluğu ve hayatım hep ızdı-raplı geçirmesi çocukluk ihsaslarımla o gün anlamamış olsam dahi bu gün çok iyi anlıyorum ki bana tesir eden en mühim hususlardandır.
Ben bildim bileli annemin hayatı çileli geçmiştir. Bir kere, onun bel ve ayaklarının ağrımadığı hiç bir devreyi ben hatırlamıyorum. Ayrıca tifo dahil birçok ağır hastalık geçirmişti. Ve yine bildiğim kadarıyla, belli bir devrede vücudunun tamamını Hz.Eyyüb gibi yara bere sarmıştı. Bütün bunların yanında bakım ve görümünü yapması gereken, hayatta kalmış sekiz çocuğun anasıydı. Bütün bunlar da elbette onu fiziki olarak yıpratıp sarsmıştı.
Hele Alvar Köyü'ne gidince annem tamamen yanlız kalmıştı. Büyükannem ablamı yanında alıkoyduğu için ev işlerinde ona yardım etme yükü bana düşmüştü. Çünkü evin en büyüğü bendim.
Yaşım dokuz veya ondu. Bir taraftan hıfzımı tamamlıyor, diğer taraftan da anneme yardım ediyordum. Hamur yoğurur, yemek yapar, bulaşık ve çamaşır yıkamada yardımcı olurdum. Tabii ki yine de anneme düşen çok iş kalırdı. Bu arada koyun ve ineklerin sağımını da o yapıyordu. Velhasıl anamın hayatı bütünüyle çileydi, işte bütün bunlara rağmen bizlerin yetişmesi için de amansız mücadele vermişti.
Bu da bana tesir eden ve hayatımın bazı dönemlerinde yapmam gereken işlerde beni yönlendiren ve benim için süreklilik arzeden tesirler arasındadır, diyebilirim.
Alvar İmamı
Bu arada ailenin dışında Alvar Imamı'nın da tesiri çok büyüktür.
Hüsnü teveccühte bulunmam için lazım gelen bütün şartlar hazırdı. Dayım, adeta o ismi besmelesiz ağzına almıyordu. Teyzem o iklimin delisiydi.
Babamın, annemin ciddi bir bağlılığı vardı. Benim o zatla bütünleşmem için bütün sebepler ortadaydı.
Sözün tesiri için bu çok önemlidir. Onun için, Alvar imamı'nın ağzından çıkan her kelime bana, başka bir âlemden akıp gelen ilhamlar şeklinde görünüyordu. Yani, o konuşurken biz, şimdiye kadar yere inmemiş bir kısım semavi şeyler dinliyor gibi kulak kesiliyor ve böyle bir atmosfer içinde dinliyorduk. Belki bu söylediklerim o gün için, tesir yönüyle bu kadar netleşmemişti ve ben çocukluğumda bu kadar net bir düşünceyle onu dinlememiştim. Fakat vicdanım bir lahutilik karşısında olduğunu her zaman hisset-mişimdir.
Alvar imamı Hazretlerini ne zaman tanıdığımı söyleyemeyeceğim. Zira hayata gözlerimi açtığım zaman, O'nun ağzının şerbetine susamış pek çok gönül gibi, peder ve validemi de o dupduru kaynağın başında buldum. O'nu idrak ettim diyemem; çünkü O, ötelere göç ettiği zaman, ben hayatımın henüz, onaltıncı yılının yamaçlarında dolaşıyordum. Buna rağmen ilk şuur ve ilk ihsaslarıma seslenen bir ruh olması itibariyle, benim o idrake kapalı yaşım, başım ve istidatlarımdan daha ziyade, O'nu yine O'nun tenezzüllerinde yakaladığımı, tanımaya çalıştığımı ve bugünkü, seziş, duyuş ve hissedişlerimi o günkü ihsaslarıma borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. O'nu, soyunun ismetini, mana ve ruh kökünün a-saletini aksettiren mehib bir sima olarak tanıdım ve o çocukluk ihsaslarımla, aydınlık çehresinden aslına ait çizgileri ayıklamaya çalıştım: Acaba bu vakar, ciddiyet ve mehabet insanı, hangi yanlarıyla daha çok, o şerefi nevi insan ve feridi kevn u zaman (Aleyhi ek-melüt tahaya) Efendimiz'e benziyordu.
Kaşıyla mı, gözüyle mi, yüzüyle mi?.. Bu deruni hisler içinde O'na hayranlık duyar, O'nu kendi ötesinde arar ve O'nu hakikati insaniyesi içinde yakalamaya çalışırdım. Bunlar bende bir kısım çocuksu hislerdi..
O'nun cazibei kudsiyesi ve benim şuuraltı müktesabaüm sık sık kesişir, kuşaklaşır ve bana rengarenk anlar yaşatırlardı.
O'nun, çocukluğumun başına konmuş büyük bir iltifat sayacağım 'Talebem" sözüyle her başımı okşadıkça, o günkü inişlerimle kendimi sağlam bir emniyet noktasına dayamış hisseder, ruhumu bir inşirahın sardığını duyardım. Aradan bunca zaman geçmiş ol-
masına rağmen, hâlâ O'nun ipekten ellerini kulaklarımda hisseder, hâlâ "Kulaklarını biraz yumuşatayım da zekan açılsın" dediğini duyar gibi olurum.
Hususiyle O'nun aydınlık ikliminden ayrılıp Arapça okutan bir başka Hocaefendinin yanına gitmeye karar verdiğim zaman, huzuruna celbedip, kendine mahsus, insanın içine ürperti salan, o lahuti soluklarıyla "Gitseydin vallahi de, billahi de, tallahi de parça parça olurdun" dediğim hâlâ ruhumun derinliklerinde duyar ve ir-kilirim. O sahabet nedendi? Niçin öyle demişti? Neden o zattan u-zak kalmam mevzuunda bu kadar şiddetli tembihlerde bulunmuştu? Bunları bugün dahi vuzuhuyla anlamış değilim. O, anlayabildiğim ölçüler içinde büyükçe yaşadı; ama katiyyen debdebeye düşmedi, Hakka kurbiyet dairesinde dönüp durdu; fakat hiç mi hiç ihtişama ve alayişe yüz vermedi. Adeta bir huma kuşu gibi gölgesi vardı kendisi yoktu.
O, akıl gözünü doğru düşünce ile birleştirmeye muvaffak olmuş ve kalb kafa izdivacı gibi çok az talihlinin ulaşabildiği bir noktada Kutup bir insandı.
Burada söylemeden geçemeyeceğim bir isim de Vehbi Efen-di'dir. Yaş olarak Alvar İmamı'ndan büyüktür ve onun öz kardeşidir. Ancak onda sükutilik daha hâkimdir. Derya bir insandı. Baş okşamalarından değişik şekildeki latifelerine kadar onun da insan ruhunda meydana getirdiği dalgalanmalar olurdu?..
- Öğrendiğimize göre ailenizde bir iki defa göç olmuş?
- 93 Harbi'nde dedem Molla Ahmed ve ailesi Korucuk'u terk ederek Sivas dolaylarına gelip yerleşirler. Tekrar döndüklerinde köyde taş üstünde taş kalmadığını görürler. Zaten bu arada hep hazırdan götürdüklerini yiyip bitirmişlerdir. Şamil Dedem o sıralarda küçük bir çocuk veya gençlik basamaklarına tırmanmaya hazırlanan bir delikanlıdır. Bu göç aileyi maddî yönden iyice sarsmıştır.
Korucuk'a döndükten 8-9 sene kadar sonra, yani 1890 yılı civarında, Molla Ahmed vefat eder.
Sıfırdan başlayıp yeniden malmülk edinirler, imkanları tekrar genişler. Ancak bu sefer de Birinci Cihan Harbi gelir çatar. Erzu-
ram tekrar bir hicrete sahne olur. Korucuk'ta ya hiç kimse kalmaz ya da çok az aile kalır. Şamil Ağa, yüklediği beş altı kağnı arabası eşyası ve yiyeceğiyle bütün aile fertlerini de alır, Yozgat'a bağlı Yerköyü'nün köylerinden birine yerleşir. Birkaç sene orada kalırlar. Cihan Harbinin sarsıntısı geçince tekrar Korucuk'a dönmeye karar verirler. Ancak getirdikleri her şeyi bu zaman zarfında bitirip tüketmişlerdir. Dönerken sadece iki merkepleri vardır. Çocuklardan yürüyemeyecek kadar küçük olanı, babaannem kucağına alıp merkebe biner. Diğer aile fertleri başta Şamil Ağa olmak üzere o kadar yolu hep yaya yürürler. Köy harabeye dönmüştür. Evler yıkılmış, ahırlar yerle bir olmuş ve ortada gezinen birkaç cılız koyun ve keçiden başka davar namına da bir şey kalmamıştı. Köyü yeniden kurup inşa etmeleri gerekmektedir. Aç susuz günler geçirirler. Yolduk ve sefaletle mücadele ederler. Ancak Şamil Dedem azminden bir şey kaybetmez. Bir zamanlar kapısında ırgatların çalıştığı bu hane fertleri kendi işlerinde birer ırgat gibi çalışırlar. Zaten hiçbiri çalışmaya yabancı değildir,.
Samil Dedemin biri kız olmak üzere yedi çocuğu olur. Kızın ismi Dürdane'dir. Erkek evlatlarına ise şu isimleri verir: Rainiz, Ra-sim, Nureddin, Enver, Sefer ve Seyfullah..
Bu yedi kardeşin birbirlerine bağlılıkları, aralarındaki hürmet ve saygı, akrabalık bağlarım korumadaki hassasiyetleri hakikaten dillere destan olacak çaptadır.
Ahmed dedem de zahiddi, abiddi. Sünnet neyse onu harfîyyen yaşayan bir insandı. Osmanlı sangı sarardı. Bembeyaz sangıyla Molla gibiydi. Şehirde de, köyde de sangını çıkarmazdı. Şehirle sıkı alakalan olduğu halde -ki anası özbeöz Kurt ismail Paşa'nın kızıdır fazlaca şehire gitmezdi. Annemden eski yıllarda 3 günde veya 7 günde bir Kur'anı Kerim'i hatmettiğim duymuştum. Bütün hayatı böyleydi.
Ahmet dedemi iyi tanıma imkanım oldu. Çocukluğumda uzun bir müddet dayımların yanında kaldım. Hatice ninem, annemin an-nesidir. Her halde verem olduğundan dolayı erken ölmüş. Edirne Müdafii Şükrü Paşa sülalesinden gelme. O da Sığırlılıdır. Onunla alakalı annemden dinlediğim enterasan bir hadise var.
Hadise şu:
Bir gün Hatice ninem bayılır. Bizim oralarda buna kan tutması denir.
Koma gibi bir hal. Bir müddet sonra ayılır ve kendisine gelir. Daha sonra da anneme şunu anlatır: Ben o halde iken iki adam geldi. Bunun dilinin derisini yüzmemiz lazım dediler ve dediklerini yapmaya başladılar. Dilimin derisini yüzdüler. Annem bu hadiseyi anlatır ve sözüne şöyle devam ederdi: "O güne kadar annemin sağa sola uygunsuz sözler söylediği olurdu. Mesela: Allah canını alsın.. Allah cezam versin., gibi laflar ederdi. Bu hadiseden sonra bir daha ağzından böyle sözler çıkmadı." Daha sonra da veremden ölmüş. O zamanlar çaresi bulunamadığı için verem tutunca götürüyor,
- İki ailenin tanışması nasıl olmuş?
- O sülalede bir Ziya Efendi vardı. Babamın amcazadesi sayılır. Annemin teyze çocuklarından Ayşe teyzemiz -ki ilk defa Koru-
cuk'a o gelmiş Şükrüpaşazadelerden almışlar. Ayşe teyzem annemi onlara tavsiye edince erkek tarafı Sığırlı'ya gidip anneme talip olmuşlar.
- Evlenme görmeden mi oluyor?
- Görmeden salıklamışlar. Büyükler de gitmiş, istemişler. Zaten bizde adet böyledir.
Teyzem annemin büyüğüydü. Dayım da hepsinin büyüğüydü. Teyzem de dindar biriydi.
Alvar İmamı'na çok bağlıydı. Dilinden hiç tespih eksik olmazdı.
Ailesi üzerinde çok otoriterdi. Çocuklar, o öleceği ana kadar kendinden korktular. Hamarat bir kadındı. Ölmeden 3 gün evvel bile harmana gidip çalışmıştır.
Dedem de, dayım da Ehli Kur'an'dır. Bana hacca gitmemden sonra hep "Hacı Efendi" derdi. Öyle saygı duyardı. Babamdan bir sene sonra kanserden öldü. Oldukça zeki bir insandı. Çok güzel Kur'an okurdu. Ben önüne geçmeye utanırdım. Eskiden oraya bir Hasan Efendi diye tabur imamı gelmişti. Taburda imamlık yapan binbaşı mı oluyor, yarbay mı oluyor bilemeyeceğim. O zat orada
kaldığı sürece kıraat okutmuş. Benim sonraları Hasankale'de kıraat okuduğum Hacı Sıtkı Efendi de bu Hasan Efendi'den kıraat o-kumuş.
Kanser olduğu zaman dayım bana "Hacı Efendi, bir şeye çok üzgünüm. Cenabı Hakk bana bu Kur'an'ı verdi. Ben, dünya işleriyle uğraştım, onu kimseye öğretmedim" dedi. Öğretebilecek kadar ağzı düzgün idi. Kur'an'a çok vakıftı. Şakır şakır okurdu Kur'an'ı. Veli hassasiyeti yoktu ama; namazında, niyazında dini hassasiyeti olan biriydi.
Hastahaneden getirdiler. Yemek borusu bir tümörle kapanmıştı. Yüzüne baktım. Bakınca da çok zeki olduğu için endişelerimden yakaladı beni.
(Hatta o sırada yanımda bulunan Zafer Bey, "Hocam, bunun da bakışları tıpkı rahmetli pederiniz gibi" demişti.)
"-Ne var Hacı Efendi?" dedi. Ben de :
"Dayı, yemek borusunda bir ur var" dedim. Bir kahkaha bastı.
"-Allah Allah! Desene sonunda ben acımdan öleceğim, bir şey yiyemeyeceğim" dedi.
Ben birinden duymuştum. Çekirdekli zeytin yutturulursa Zeytinin ifraz ettiği asit bu türlü tümörleri evvela parçalıyor, sonra da tedavi ediyor, diye.
Dayıma 5-6 tane zeytin yutturdum. Fakat yemek borusundan aşağıya gitmemiş, yığılmış kalmış orada. O süre zarfında bir iki kaşık çorba içilmişler.
Tümör her gün biraz daha büyüyordu. Dayım kanser olduğunu sezince gidiyor, her kapıyı çalıyor. Açıyorlar ki Abdurrezzak Efendi kapının önünde: "Ben gidiciyim, hakkınızı bana helal edin" diyor. Bu vaziyette bütün komşuları geziyor. Ve geliyor yatağa düşüyor ve kalkamıyor. Alvar İmamı'nın oğluna çok bağlıydılar. Başında Seyfeddin Efendi duruyor.
- Fizyonomi olarak siz dayınıza mı benzerdiniz?
- Dayıma benzerim. Özellikle gözlerim dayıma benzer. Dedem de dayıma biraz benzerdi. Fakat dedemin burnu biraz daha mu-kavvesti. Teyzem de öyleydi.
- Her iki ailenin de seyyid olduğu söyleniyor. Siz ne dersiniz?
- Olabilir, öyle diyorlar. Ancak bu mezvu bizim aile içinde ne annem ne de babam tarafından konuşulmazdı. Ben annemden iki defa böyle bir merbutiyetten bahis duydum. Her ikisi de şerecenin kaybolduğundan bahsederken oldu. Babam daha da dikkatliydi. Ahmed dedem de bu mevzuda bir şey anlatmazdı. Zaten çok az konuşurdu. Ben daha çok bu tür konuşmalara yakın akrabalarımızda muttali oldum. Ancak, şu anda şecere var mıdır, yok mudur onu da bilmiyorum. Onun için kesin bir şey söylemem mümkün değil...
- Biraz da bize talebelik döneminizden ve bu döneme ait hatıralarını/dan bahseder misiniz?
- Benim ilk hocam daha önce de belirttiğim gibi validemdir. O sıralarda köyümüzde ilkokul yoktu. Okul daha sonra açıldı. Şu anda da mevcud olan caminin bitişiğindeki medreseyi, sınıf olarak kullandılar.
Gündüzleri çocuklara, geceleri de yaşlı erkek ve kadınlara o-rada okuma-yazma öğretiyorlardı. O yaşlı başlı insanların durumunu pencereden seyrederek, gülerdim. Bana halleri çok tuhaf gelirdi. Yaşını tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula gittiğimde yaşım yine tutmuyordu; fakat devam ettim, 2 veya üç sene okula gittim.
Öğretmenlerden birisi aşın din düşmanıydı. Benim teneffüslerde dahî namaz kılmamı hazmedemezdi. Ancak ben, yine bir sıranın üstüne çıkar ve namazlarımı kılardım. Adımı molla koymuştu. Bütün sebep de namaz kılmanı.
Benim namazım çok erkendir. Sonra bir kısmım yanlış kılmı-şımdır diye kaza ettim. Ama zannediyorum, namaza dört yaşında başladım ve bir daha hiç aksatmadım. Öğretmenin baskılarına ve benimle istih/.a etmeye çalışmasına rağmen o devrede de namazımı hep kıldım.
Okulda bir de Belma öğretmen vardı. Bana çok iltifat ederdi. Ba/.an sınıfta, bana bakar ve "Bir gün Galata Köprüsü'nde genç bir teğmen dolaşacak ve ben onu şimdiden seyrediyorum" derdi. Kendisi istanbulluydu. O'nunla ilgili unutamadığım bir hatıram vardır. Bir gün her nasılsa sınıfta gürültü edenler arasına ben de karışmıştım. Diğerlerini dövdü. Sıra bana gelince kulağımdan tut-
tu ve sadece "Sen de mi?" dedi. Bu bir çift söz bana yetmişti, îki buçuk sene kadar okuduktan sonra okuldan ayrıldım.
Babam, imam olarak Alvar'a gittiği için biz de ailece oraya taşındık. Bir daha da okula gitmedim. Bir ara Korucuk'a gelmiştim. Belma öğretmen beni görmüş ve "Ben seni dördüncü sınıfa geçirdim" demişti. Fakat onun bu jesti de fayda etmedi. Okula gitmedim, ilkokulu daha sonra, Erzurum'da dıştan imtihanla bitirdim.
Alvar'da babamın isteği üzerine hafızlığımı takviye ettim. Bu arada ineklerimizi, koyunlarımızı gütme bana düşüyordu. Sıbğa-tullah benden üç yaş küçüktür. Demek ben dokuz yaşımda isem, o altı yaşlarında falandı. Onun için evin bütün ayak işleri de bana kalıyordu.
Boş vakitlerimi kitap okuyarak geçiriyordum. Nasıl öğrendim bilmiyorum; ama kendimi bildim bileli Osmanlıca'yı iyi okurdum. Babama ait ne kadar kitap varsa bu arada okudum. Babamdaki sahabe hayranlığı bana da geçmişti. Onlara ait hayat hikayelerini işte o yaşlarda adeta ezberlemiştim.
îlk Arapça hocam, babam oldu. Bana Emsile ve Binadan bir miktar okuttu. Fakat daha sonra bazıları babama, bana hafızlık yaptırmasını söylediler. Babanı biraz tereddüt geçirdi; fakat iki-üç çocukla beraber beni de hafızlığa başlattı.
Ev işlerinden ve hayvanları gütmekten vakit bulabildiğim ölçüde ezber yapabiliyordum. Buna rağmen iyi çalıştığım günler yarını cüz kadar ezberleyebiliyordum. Zaten yazın vakit bulmam mümkün değildi. O kış hıfzımı tamamladım, İlkk defa o yaz, okumam için ev ve tarla işlerinden muaf tutuldum. Çünkü babam beni, Hasankale'de Hacı Sıdkı Efendi diye bilinen bir zatın yanına talim ve tecvid okumak üzere götürüp teslim etmişti. Ancak Hasan-kale'de kalacak yerim olmadığı için her gün Alvar'dan gidip gelmem gerekiyordu. O sırada on yaşlarındaydım; ve her gün 7-8 kilometrelik yolu yaya olarak gidip gelme zorundaydım.
Hacı Sıdkı Efendi bezzazdı, manifatura işleri yapardı, işinden boşaldığı anlarda bizimle ancak meşgul olabiliyordu. Dükkanında bir-iki talebe olurduk. Öğlenleri evinden yemek getirtir ve bize ik-
ram ederdi. Bizi sırf Allah rızası için okuturdu. Karşılığında bir şey almazdı.
Bir müddet babam, benim durumum hakkında karar veremedi. O düşünme ve teemmülünün sebebini bilemiyorum. Ben bu arayı yine çeşitli kitaplar okumakla geçirdim. Daha sonra Alvar imamı babama "Bunu mutlaka okutalım" demiş. Ve beni Alvar İma-mı'nın torunu, yaşça benden 5 veya 6 yaş büyük Sadi Efendi'nin yanına verdiler.
Sadi Efendi temiz ve mazbut bir insandı. Ancak yaşı çok gençti ve tecrübesizdi. Beni baştan başlattı. 2,5 ay içinde Emsile, Bina ve Merah'ı metin ezberleyerek okudum. Daha sonra İzhar'ı bitirdim. Kafiye okutmaya lüzum görmedi ve benden bir sene önce gelmiş talebelerle Molla Camiye başlattı.
Bu arada Alvar'a da gidip geliyordum. Hatta bir defasında Alvar imamı'nı ziyarete gitmiştim. Yanında eşraf ve zenginlerden sekiz-on kişi vardı. Onlara "ben şimdi talebeme sorular soracağım; eğer hepsini bilirse onar lira vereceksiniz" dedi. Sonra da Molla Camiden hep bildiğim yerleri sordu. Bu Alvar İmamı-nın bir kerametiydi. Sonra da oradakiler bana onar lira verdiler. Tabii ki o sıralar bu büyük para. Bir Reşad Altını'nın yirmi lira olduğu devreler. Alvar İmamı bana kaç liram olduğunu sordu. Ben miktarı söyleyince, o kendine mahsus tebessümüyle "O para çok. Ben o parayı Osman Efendi'ye vereyim de Medreseye yiyecek alsın" dedi. Bana hiç para kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum..
Ancak, burada anlatmadan geçemeyeceğim ve beni iyice sarsan bir hadise vuku buldu. Herhalde Meran okuduğum dönemdi. Medresede arkadaşların, benden gizlemeye çalıştıkları ve aralarında konuşurken muttali olduğum acı bir haber duydum. Dedem ve ninem vefat etmişti. Dünya başıma yıkılmıştı. Çok sarsıldım. Dersi okuduktan sonra yola çıktım. Tabii ki cenazelerine yetişememiş-tim.. Günlerce ağladım. Gece gündüz "Ya Rabbi! Ne olur beni de öldür, dedeme nineme kavuşayım" diye dua ettim. Onların vefatını bir türlü kabullenemedim. Şu anda dahi bu hicrana alışabilmiş değilim. Dedem ve ninem ne zaman aklıma gelse, yüreğimde bir
kor tutuşur ve burnumun kemiği sızlar. Ama elden ne gelir. Realist olmak gerekiyor.
Bu kadar sarsıntı geçirmem biraz da bizim aile fertlerinin birbirlerine çok aşın tutkun olmasından kaynaklanmaktaydı. Kardeşler arasında da bu tutkunluk vardı. Mesela ben Edirne'ye gittiğim günden itibaren Mesih tek kelime konuşmamış. Ve bu durum, ben askerden izinli olarak gelinceye dek sürmüş. Halbuki ben Erzurum'a döndüğümde aradan tam dört sene geçmişti.
Ve yine çocukluğumda bir kardeşim vefat etti. Ben senelerce o-nun kabrinin başında gözyaşı döktüm. O küçük ellerimi kaldırıp, "Allahıın ne olur beni de öldür; kardeşimi göreyim" diye nice defalar yana yakıla dua ettiğimi hatırlıyorum. Şamil Dedem ki, benim hayatınım bir parçasıydı; Munise Ninem ki, onsuz yaşamak nasıl olur, hayal bile edemiyordum. Fakat şimdi her ikisi de hem de bir saat arayla vefat etmişti. Ben bu ızdıraba nasıl dayanacak, bu hicrana nasıl tahammül edecektim!.
Bu ızdırap dolu sarsıntılı günler ne kadar sürdü bilmiyorum. Fakat, epey bir zaman geçtiğini hatırlıyorum. Sonra istemeye istemeye Erzurum'a eski medreseme döndüm.. Derslerime intizamlı çalışırdım. Çok az uyur, gecelerimi ders çalışarak geçirirdim. O sırada başka imkan da olmadığı için aydınlanma işini ancak mumla temin edebiliyordum. Hoca, ben farkında olmadan, gelir geceleri beni kontrol edermiş. Ve beni hep böyle ders başında gördüğünden de memnun oturmuş.. Zaten aile olarak Alvar imamı ve onun oğlu Seyfeddin Efendi bizi severlerdi Alvar imamı babama "Evladını" bana da "Talebem" derdi. Tabii ki, Alvar İmamı'ndan gördüğümüz bu iltifat, ona ne kadar yakın kabul edildiğimizi de ortaya koyuyordu. Fakat Sadi Efendi'yle aramızda bir huzursuzluk oldu ve medreseden ayrılmak zorunda kaldım...
Alvarlı'nın Vefatı
Hayatımın en sarsıcı hadiselerinden biri de Alvar İmamı'nın vefatıdır. Alvar İmamı Erzurum'da vefat etti. Hatta bir gün evvel babanı beni Erzurum'a ziyarete gelmişti. O gün babamın teyzesi Tayyibe Hanım'ın evinde misafir olduk. Ben sabah namazından
sonra biraz uzanmıştım. Birden "Efe öldü" diye bir ses duydum. Hemen giyinip Kurşunlu Dershanesine gittim. Baktım, herkes mendil tutmaca ağlıyordu. Anladım ki, Efe Hazretleri vefat etmişti. Dünya, yeri doldurulamayacak bir boşluk daha görecek ve Efe'nin ölümüyle bu yaşlı ana bir defa daha inleyecekti. inleme ve ağlamalar günlerce aylarca sürdü. Sessiz ağlayışımız ise hâlâ devam etmektedir.
Seyfeddin Efendi
Alvar İmamı'nın hatıralarıyla süslü o beldeden babamın ayrılışı benim çok ağırıma gitti. Babam bir kere imam olmuştu. Yeniden köye dönmesi, rençberlikle uğraşması uygun olmazdı. Mecburen Artuzu diye bir küçük köye gitti ve orada imamlık yaptı. Daha sonra da Erzurum'a yerleşti. Babamın irdelenmesini, yadırganmasını, hazmedilememesini içimden atamadım. Halbuki babamı Al-var'da herkes severdi.
Seyfeddin Efendi'nin bacanağı Hamid Ağa -ki Alvar köyünün ileri gelen zenginlerindendi. Gırtlak kanserine yakalanmış ve gırtlağı delinmişti. Gırtlağında gümüşten bir boru vardı. Elini oraya koymazsa konuşamazdı. Çok olgun bir insandı bir gün köyün içinden bir imam göç halinde geçerken birdenbire ağlamaya başlıyor. Babam da "Ağabey niçin ağladın" diyor. O da "Ramiz Efendi, senin bir gün böyle bir şeye maruz kalacağın gözümün önünde tül-lendi" cevabını veriyor. Babam, her zaman bu keramet ehli insanı hasret dolu hisle anardı.
Sadi Efendi, Erzurum Kurşunlu Camii medreselerinde okutuyordu. Bu medrese, tavanı ahşap, küçük bir medresedir. Aşağı yukarı iki kilim boyu kadar bir yerde beş-altı insan kalırdık. Babam beni ilk defa oraya vermişti. Kolumda bir sandık vardı, ve bütün eşyam da bu sandıktan ibaretti.
O Günler...
Bir gaz ocağımız vardı. Yemeğimizi yattığımız aynı yerde kendimiz yapar yerdik, imkanı" olanlar, gerektiğinde, Kırk Çeşme Hamamlarına gider yıkanırlardı. Bazı fakir talebelere de fiş verirlerdi;
onlar da bu fişleri kullanırlardı. Bunların parasını bazı zenginler karşılıyorlardı.
Olmadığı zaman bir hayli sıkıntı çekilirdi. Ben de o sıkıntıyı çekenlerden biriydim. O soğuk kış günlerinde helalarda çok yıkanmışımdır.
Ayaklarım buzlara yapışırdı. Bir ayağımı yıkar, sonra onu yere kor, diğerini de öyle yıkardım. Başımdan aşağıya döktüğüm soğuk suların hatırasını hiç unutamam. Ciddi mahrumiyet içindeydik.
Babam bütün bütün köyden alakasını kesmişti. Fazla imkanları da kalmamıştı. O kadar çocuğun içinde bana bir ekmek parasını ancak verebiliyordu. Ve ben onu harçlık olarak kullanıyordum. Çok sıkıntılı günler geçirdim..
Sadi Efendi'nin yanından ayrılınca Kemhan Caminin yanındaki medreseye gittim. Zaten eşya olarak sadece bir sandığım vardı. Bu medresede isimleri aklımda kalan bir Halis'le Muhyiddin var. Halis bize çok iyiliği dokunan Alvar ağalarından birinin oğluydu. Yine beş-altı arkadaş kalıyorduk. Eğer birinin misafiri gelirse, yatacak yerimiz kalmazdı. Çok dar bir yerdi. Burada unutamadığım bir hatıram da şudur:
Yatmak istediğimde baktım ayağımı arkadaşlardan birine doğru uzatmam gerekiyor; saygısızlık olur düşüncesiyle ona doğru ayağımı uzatmadım. Diğer tarafta kitaplarımız duruyordu. Kitaplara doğru da ayaklarımı uzatmam mümkün değildi. Beri taraf kıbleye denk geliyordu. Ayağımı uzatabileceğim tek yön vardı; orası da Korucuk istikametini gösteriyordu. Ve ben babam Korucukta olabilir ve ona karşı saygısızlık etmiş olurum düşüncesiyle o tarafa da ayağımı u-zatamadım. Birkaç gece böylece hiç uyumadan oturdum.
Saygı Anlayışı
Burada unutmadan şunu da ilave edeyim ki, ben hayatımda bir defaya mahsus dahi babama doğru yani onun doğduğu ve şu anda medfun bulunduğu Korucuk'a doğru ayağımı uzatıp yatmadım. Benim ebeveyne karşı saygı anlayışım budur.
O daracık yerde altı ay kadar kaldık. İçimizde en büyük Muhyiddin adındaki arkadaştı. Bunlar caminin müezziniyle anlaşmış-
lar, o gitmeye karar vermiş, müezzin de bu odayı kendi evine katmaya. Tabii ki bize de ordan ayrılmak düştü.
Taş mescide gittim. Oranın imamı da Cemal Efendi. Bu zat aynı zamanda Seyfeddin Efendi'nin ikinci bacanağı. Benim medreseye girip çıktığımı görünce, orada kalanlara "Bu Ramiz'in oğlu buraya niçin girip çıkıyor, sakın onu medreseye almayın" demiş.
Oradan da ayrılmak zorundaydım. Çaresizlik içinde kendime bir yer aramaya başladım. Erzurum'da bekara ev vermeleri mümkün değildi. Herkes bunu ar ve namus meselesi olarak görürdü. Bir ayakkabı tamircisi vardı. Onun askere gideceğini duymuştum. Küçük bir barakası vardı. Ayakkabı tamiri yapıyordu. Ancak oturarak durulabilecek bir yerdi. Bu kadarcık dahi olsa bir yerim olsun diye orayı kiralamak istedim. Aylığı beş liradan anlaştık.
Sevinerek medreseye gittim. Sandığımı alıp döndüm. Fakat a-dam fikir değiştirdiğini, kiraya veremeyeceğini söyledi. Elimde sandık, yolun ortasında donup kaldım. Gidecek yerim de yoktu.
Camideki Odacık
Murat Paşa Camiinin yanında Ahmediye Camii vardı. Cami yıkılmak üzere, içeride biraz hızlı bağırsanız, kubbeden taşlar dökülüyor. Mihrap kısmı biraz fazlaca girintili. Birisi o-rayı kontraplakla bölmüş ve kendine yer yapmış; sonra da orayı öylece bırakıp gitmiş. Burayı görünce sevincimden uçacak hale geldim. Hemen Zinnur adında o esnada hafızlık yapan benden bir iki yaş küçük arkadaşımı çağırdım. Amcamdan gördüğüm nazari duvar örme bilgimle oraya bir duvar ördüm. Tek yardımcım Zinnur'du. Altı metre yüksekli-
ğinde ördüğümüz bu duvarı kalın tellerle ayrıca tavana da rabtet-tik. Bir de kapı uydurduk. Sobayı da bulup yakınca dünyalar bizim oldu. Artık kimsenin karışamayacağı, kendi el emeğimizle yaptığımız başımızı sokacak bir yerimiz vardı. Herkes, burası yıkılır diye bi/.i ikaz ediyordu; ancak biz aldırış etmedik. Bütün talebelik müddetimin geri kalanını burada geçirdim. Hatta bizden sonra senelerce orada kalan talebeler oldu.. Sonradan antik eser diye bizim yaptığımız duvarı yıkmışlar; fakat yeri belli oluyor.
Osman Hoca
Sadi Efendinin yanından ayrılınca Osman Bektaş Hocanın yanına gittim. Osman Hoca fıkıhta hakikaten üstaddı. Zaten müftülüğe bir müstefti (fetva sormak isteyen) gelirse, o sırada müftü olan Sadık Efendi kapıcıyı gönderir ve Osman Hoca'yı müftülüğe çağırırdı. Meşguliyeti fazla olan bir insandı, imkanları da iyiydi.
Osman Hoca beni izhardan başlattı. Bir iki ders okuduktan sonra "Molla Fethullah! Seni bu derslerle meşgul etmeyelim. Sen de Cami oku" dedi. O sırada bizimle beraber derse devam edenlerden hatırımda kalan isimler: Mehmed Kırkıncı, Cemaleddin Kaplan, Cevdet Bilican.. Cevdet, ivrindi müftüsüydü. Bir trafik kazasında vefat etti. Çok sevdiğim bir insandı..
Mehmed Kırkıncı Hoca, bizden evvel de başka yerlerde okumuştu; ancak Osman Hoca'dan aynı dersi takip ederdik.. Cemaleddin Hoca da yaşça benden büyüktü. Ciddi şekilde bizi Osman Hoca okuttu diyebilirim. Bütünüyle iki sene kadar okudum. Fakat çok istifadeli oldu. Bu arada Camiyi ve Telhis'i metin olarak ezberledik. Kendimizden sonra gelenlere ders mütalaa ettirmemiz çok faydalı oluyordu. Bitirdiğimiz kitabı okutacak haldeydik. Fıkıh ve Usul-ü Fıkıhı da yine aynı hocadan okuduk. Daha sonra da zaten Edirne'ye gittim..
Tekke ve Medrese
Ben medreseye devam ederken de tekkeyi ihmal etmezdim. Alvar imamı hayatta iken hep onun yanına gidip geldim. Zaten ilk gözümü açtığım, ruhumu mayaladığım yer tekkedir. Bende
tekke ve medresenin izleri hep aynı ritmi dokuyarak devam etmiştir.
Alvar İmamı'nda gördüğüm açık kerametler, çocukluk ihsaslarımla beni böyle bir bütünlüğe götüren ilk basamaklar olmuştur.
Alvar İmamı'nın vefatından sonra Rasim Baba adında bir Kadiri şeyhine devam ettim. Bu şeyhin Mehmed adında bir oğlu vardı. O da Osman Bektaş Hoca'dan okurdu.
Rasim Baba, yaşım çok genç olmasına rağmen beni hemen sağında oturturdu, îlgi ve alakası son derece fazlaydı. Fakat müritler arasında bir laf dolaşmaya başladı; Şeyhin beni kendisine damat yapmak istediğinden bahsediliyordu. Bu söylenti soğumama sebep oldu. Bir daha o tekkeye gitmedim.
Çok enerjik bir insandım. Hareketliydim. Kültürfizik yapmayı ihmal etmezdim. Ancak bu potansiyeli hep müsbet yöne kanalize etmeye gayret ettim. Allah'a çok şükür gençliğin en tehlikeli anlarını salim atlattım.
Geceleri geç vakitlere kadar Erzurum'daki bütün türbeleri geziyor ve onlara Yasin okuyordum. Erzurum'dan ayrılacağım ana kadar da bu adetimi sürdürdüm.
Gözüm karardı. Buna aşın cesaret de denebilirdi. Kurşunlu Camiine gelen su yolunda hiç fütur getirmeden gider gelirdim. Halbuki orada yürümek her an ölümle selamlaşmak demekti. Çünkü devamlı göçük olurdu.
Yine Kurşunlu Camiinin önündeki yüksek kavak ağacına göz a-çıp kapayıncaya kadar tırmanır ve etrafı oradan seyretmeyi severdim. Minare şerefesinin üzerinde yürümek ise çok hoşuma giderdi. Halbuki o esnada beni seyredenlerin kalpleri sıkışır ve çok kere de bana bakamazlardı.
Giyimime de çok dikkat ederdim. Tertemiz ve biraz da o güne göre lüks giyinirdim. Günlerce aç kaldığım olurdu da ütüsüz pantolon, boyasız ayakkabı giydiğim hiç görülmemiştir. Ütü bulamadığım zaman, pantolonumu yatağın altına koyar ve pantolon bu a-ğırlık altında ütülü gibi olurdu.
Bazan arkadaşlarım benim bu hallerimi yadırgarlardı. Tekke ile bu kadar alakalı olmama rağmen, bu kadar cevval, hareketli dışa dönük ve giyimime bu kadar titiz davranmamı bir türlü birbiriyle bağdaştıramazlardı.
Hatta ütülü pantolon giydiğime kızan bir tekke arkadaşını bir-gün bana unutamayacağım şu sözü söylemişti: "Arkadaş sen biraz takva olsana!" Ben takva olmakla ütülü pantolon giymenin alakasını hâlâ anlayabilmiş değilimdir.
Sene 1941. Üç yaşlarındaydım. Damın üzerine oturmuş gelip gidenleri seyrediyordum. Bu arada askerler de gelip gidiyorlardı. Aralarında konuşuyor ve bazen de şakalaşıyorlardı. O devirde askerlerin başlarına taktıkları kep siperliydi. Fakat yeni yeni sipersiz, Amerikanvari kepler de vardı. Ben sebebini bilemediğim bir çağrışımla bu sipersiz keplere daha bir sempati duyuyordum.
ilk gördüğüm sipersiz kepin bendeki hatırasını ve derin" izini i-se hiç unutamam, îşte ben böyle damın üzerinde oturup seyre koyulmuşken, birisinin başında dediğim gibi sipersiz bir kep gördüm. Bu diğerlerinden onu ayıran en belirgin özellikti. Birden sipersiz kep giyen asker gözümde başkalaşıverdi. Bütün tecessüsümü insiyaki bir cebrilikle üzerine topladı. Sanki o anda ondan başka kimseyi gözüm görmüyordu. Neden ve niçin bu asker dikkatimi bu ka-
dar çekmişti? Fizyonomisinde bir seçkinlik mi söz konusuydu? Yoksa o asker kıyafeti tümünde diğerlerinden ayrı mıydı? Hayır. Sadece başındaki kep sipersizdi. Ve benim dikkatimi çeken de sadece bu hususiyeti olsa gerekti.. Ama bir kepteki siper meselesi niçin bu üç yaşındaki çocuğu bu kadar meşgul ediyordu. Veya siperli kepe onun bu kadar tepkisi nedendi? Bütün bunları o yaşımda çözebilmem elbette mümkün değildi. Bir ara bu ere hitaben birisi E-bu Talib, diye seslendi, işte o zaman bu er benim gözümde birden büyük bir kahraman oluverdi. Tepeden tırnağa değişmiş ve seçkin-leşmişti..
Babam evde Ebu Talib'den bahsediyordu. Ondan bahsederken hep saygılıydı. Babamın dilinde dolaşıp duran bu isim elbette büyük bir insan ve büyük bir kahraman olmalıydı. Gerçi Ebu Talib hakkında adından başka hiçbir şey bilmiyordum. Fakat babama o-lan saygım, Ebu Talib'e de saygımı besliyordu.
Evet, demek ki babamın bahsettiği o büyük insan Ebu Talib işte benim karşımda duran bu adam, diye düşündüm. Elbette Ebu Talib'in ön dört asır evvel yaşamış olduğunu o yaşta bilmem imkansızdı. Zaten söylediğim gibi Ebu Talib'in kimliği de benim için o anda mühim değildi. Sadece hayalime yerleşmiş bir kahramandı o kadar. Meğer o kahraman yaşıyormuş hem de bizim köye gelmiş.. Ebu Talib'i görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Ve hiçbir şeyden habersiz arkadaşlarının arasında gideceği yere doğru gevşek adımlarla ilerleyen bu askere hayran hayran bakıyorum. Ve onu gözümde kahramanlaştırıyorum. Çünkü onun başındaki kep -ki ben onu bere olarak düşünüyorum bütün diğer siperli kep giyenlere karşı bir başkaldırısın ifadesiydi. Ve bu kahraman bunun kavgasını veriyordu. O anda dedem Şamil Ağa'nın başından hiç çıkarmadığı sarığı ile bu bere birbirine karışıyor. Jandarma korkusundan dolayı başına siperli şapka giyen köylülerle, dedem arasındaki farkı bu askerlere tatbik ediyorum. Babamın da daima sarıkla dolaşması bu çağrışıma ayrı bir buud kazandırıyor ve ben sarıklı ve sipersiz kep giyenlerin safında yer alıyorum.. Ve bunun liderliğine de Ebu Talib'i oturtuyorum.
Nasara!
Bir hafta içinde Emsile'yi birkaç fiille ezberlemiştim. Hocam Alvar İmamı'nın torunu olduğundan onun medresesine büyük hocalar da ziyarete gelirdi. Emsileyi yeni bitirdiğim günlerden birinde bu hocalardan biri bana "Nasara"yı sordu. Ben de heyecanla "Dövdü bir gaib er" deyince güldüler.
"Oğlum, dedi, biri, (Nasara) döverse (Darebe) ne yapmaz?" Bu çocukluk hatıramı hiç unutmam..
Talebeliğimin hepsini toplasanız iki sene ancak yapar. O devrede talebeye i'lal idgam ezberleterek vakit israf ediliyordu. Ve ciddi rehberlik yapan da yoktu. Edirne'ye gittiğimde birisiyle Buhari okudum.
Bende Kastalani vardı. Döndüğümde hocama söyledim. Bana: "Sen kim Buhari okumak kim?" dedi. Tabii, hocanın kendisi de Buhari okumamıştı. Fakat Fıkıh'ta Üstad diye bilinirdi. Herkes fetvayı ondan alırdı.
ikinci veya üçüncü defa kürsüye çıkıyordum. Bir Kurban Bayramı münasebetiyle vaaz veriyorum. As b. Vail ile alakalı hadiseyi anlatıyorum.
Hani, Efendimiz Kabe'ye giderken yolda onunla karşılaşmış. Biraz konuştuktan sonra da ayrılmış. As b. Vail'e "Kiminle konuştun?" diye sormuşlar; o da (Haşa) "Ebter'le" cevabını vermiş... Şimdi tam ben bu hadiseyi anlatacağım sırada gözüm kitaba ilişti. Bu hadiseyi Ebu Hureyre (R.A) dan rivayet eden tabiin imamlarından Ebu Salih gözüme takıldı. O andaki heyecanla Ebu'sunu da görmemişim. Ben Efendimiz'e bu uygunsuz ifadeyi söyleyenin o olduğunu zannediyorum. Ve "Salih"e yüklenmeye başladım. Kürsüde ben Salih'le yaka-paça oluyorum.
"Edepsiz Salih; küstah Salih hiç peygambere öyle konuşulur mu be sersem adam.." Ağzıma ne geldiyse söyledim.
Namazdan sonra eve geldim. Baktım babam gülmekten yerlere yıkılmış.
Meğer ben bunları konuşurken, köyde sadece bayramdan bayrama namaza gelen Salih adında bir adam varmış ve tam da benim karşımda oturuyormuş. Ben kürsüden "Salih"e atıp tuttukça adam
renkten renge giriyormuş. Şimdi ne zaman arkadaşlarla ders okurken o hadise denk gelsek, bu Salih meselesini hatırlamadan edemem..
Kırkıncı Hoca, bana, Selahaddin ve Hatem'e Bediüzzaman Hazretlerinin yanından birisi gelmiş, akşam sohbet yapacak, oraya gidelim" dedi. Teklifini hemen kabul ettik. Çünkü, Bediüzza-man'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa görecektik. Bu da bizim için çok cazib ve orijinal bir hadiseydi.
Mehmed Şergil'in terzi dükkanına geldik. Burası, iki kilimden biraz daha genişçeydi. ilk gece veya ikinci gece orada bulunanlardan aklımda kalan isimlerden bazıları, Mehmed Şevket Eygi, Esat Keşafoğlu ve Osman Demirci'dir. Şevket Eygi, yedek subaylık yapıyordu. Esad Keşafoğlu ise o sırada üsteğmendi. Bediüzzaman Hazretleri, Muzaffer Arslan'a "şark'ı bir dolaş gel" demiş o da Sivas, Erzincan ve Erzurum'u dolaşmaya gelmişti. 15 gün kadar Erzurum'da kaldı. İlk gece Hücumatı Sitte okundu. Ertesi gün Beşinci Şua'dan ders yapıldı. Bizimle gelen mollalardan bazıları, oradaki te'villere itiraz ettiler ve bir daha gelmediler. Fakat anlatılanlar beni iyice sarmıştı. Bilhassa Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti bana çok tesir etti. Ben zaten sahabe aşığı bir insandım. Onu görünce, işte aradığım insanları buldum, dedim ve bir daha da ayrılmayı düşünmedim.
Muzaffer Arslan'ın pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona göreydi. Tabii ki bu sadelik bana apayrı duygular ilham ediyordu.
Ayrıca ibadette derinlik vardı. Namaz kılışları, dua edişleri bana bambaşka görünmüştü. Derse gelip gidenlerden Çiğdem Bakka-h'nın sahibi bir Zeki Efendi vardı. Onun dua edişi de çok hoşuma giderdi. Yürekten dua etmesine bayılırdım.
Osman Hoca olsun, Sadi Efendi olsun, beni vazgeçirmek için çok uğraştılar. Bilhassa Osman Bektaş Hoca'nın gözde talebesiy-dim ve ilmine de itimadım vardı. Ancak Risaleler aleyhine konuştuğu şeyler bana hiç tesir etmemişti. Çok iyi sardırmıştım. Muzaffer Arslan orada bulunduğu müddet içinde her gün geldim. Zaten uğurlamak için tren istasyonuna beş kişi gelmiştik. Mehmed Şer-
gil, Zeki Efendi, Kırkıncı Hoca, Hatem ve bir de ben.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; fakat kısa bir müddet zannediyorum. Üstad'dan Erzurum'a bir mektup geldi. "Mektup kime hitaben yazılmıştı? Üstad bu mektubu kime dikte ettirmişti?" hatırlamıyorum. Fakat selam gönderdiği isimler vardı. Sonunda da Fethullah ile Hatem'e de selam deniyordu. Ben adımın zikredildi-ğini duyunca ayaklarım yerden kesildi zannettim; o kadar sevinmiştim. Hayatımda o derece sevindiğim çok az vakidir. Şimdi o mektup nerdedir, kimdedir, onu da bilmiyorum. Ancak bu bana yetmişti. Sohbetlere gitmeyi bir daha terk etmedim.
Bizim oralarda (Erzurum'da) 1001 hatim okunur. Yapılan her hatim için bir dua; bir de umum için bir dua yapılır. O sene yapılacak umumi dua Regaib Kandili'ne denk geldi. Hazırlandık ve Lala Paşa Camiine gittik. O gecelerde camide yer bulmak da zordur. Herkes birbirinin sırtına secde eder; cami bu kadar kalabalık olur.
Ben caminin Hünkar Mahviline çıktım. Namazdan sonra, içime bir arzu, bir iştiyak ve bir ateş düştü ki tarifi mümkün değil. Yana yakıla yalvarıyorum: "Allah'ım! Bahtına düştüm, beni de bu arkadaşların arasına kat. Onlardan biri olayım. Bu hizmetle bütünleşe-yim. Dıştan gelip giden insan olmayayım. Kendimi bu hizmete vakfedeyim.."
O gün sabaha kadar yalvardım. Hayatımda böyle bir hal içinde duaya ya bir ya da iki kere muvaffak olabilmişimdir. Çığlık oldum inledim, sabaha kadar gözyaşı döktüm. O gün sadece Rabbimden bunu istedim..
Sabah namazından önce Sadık Efendi vaaz verdi. O da çok his-sî vaaz vermişti; ekseriyetle de öyle verirdi. Efendimiz, der dudağını yalardı. Öyle bir peygamber aşığı insandı. Onun vaazı da baha çok dokundu. Vaaz süresince de hep ağladım. Yırtınırcasına yine aynı duayı yaptım. Hatim duasından sonra da camiden çıktım.
Tam caminin önünde Hatem Hoca beni arıyordu. Görünce koşarak yanıma geldi. "Bu gece rüyamda Üstad'ı gördüm. Sana "Ta-rihçe-i Hayat" taki mektubu yollamıştı. Bir de sana bir güveç dolusu ceviz gönderdi" dedi.
Ben o esnada nasıl ayakta durabildim hâlâ hayret ederim. Ak-
şamki hicran dolu gözyaşlarını, şimdi beni sevincimden ağlatacaktı. Hislerime sahip olmaya çalıştım. O sırada Alvar İmamının dediklerini dedim:
"Değildir bu bana layık bu bende Bana bu lütf ile ihsan nedendir."
Rüyada ceviz, yolculuk diye tabir edilir, iki üç ay önce gelen selam, benim bu akşamki ruh halim ve Hatem'in rüyası üst üste gelince; artık kendimi bu arkadaşlarla bütünleşmiş hissettim. Onlar nasıl kabul eder bilemem, fakat ben kendimi hep onlarla beraber bildim.
- Erzurum'dan ayrılışınız ve Edirne'ye gidişiniz nasıl oldu. Edirne'de ne kadar kaldınız? Bu devrede neler yaptınız? Ve varsa unutamadığınız hatıralarınız?
- Babam mutlaka Erzurum'dan dışarı çıkmamı istiyordu. Buna her defasında annem karşı çıktı. Fakat sonunda babamın dediği oldu. Annemin de muvafakatim alarak Edirne'ye gitmeme karar verildi. Edirne'de Hüseyin Top Hoca vardı. Bizim akrabamızdı. Bana sahip çıkar diye oraya gitmem uygun görülmüştü. 18 yaşını aşmıştım. "Seyahat Ya Rasulallah!" dedik ve Edirne'ye doğru yola çıktık. Edirne'ye giderken, yol güzergahında bazı yerlere uğrayarak gittim. Önce Ankara'da kaldım. Hacıbayram'da arkadaşların kaldı-
ğı bir ev vardı, oraya gidip geldim. Zaten Hacıbayram semt olarak beni mesteden bir yerdir. Biraz tekke kaynaklı olmamın da tesiriyle Hacıbayram Veli'ye ayrı bir merbutiyetim ve saygım vardır. Ankara'da kaç gün kaldım bilemiyorum.
istanbul'da da birkaç gün kaldım. Sirkeci'de Erzurumluların kaldığı meşhur Erzurum Oteli vardır. 3. Sınıf bir otel. Zaten şark halkı fakir; böyle bir otel onlar için ideal. Yatakları, çarşaflan işte öyle bir oteldi ve beni sabaha kadar kaşındınrdı. Çok da gürültülü bir yerdi. Ama Erzurum'dan kalkıp istanbul'a kim gitse ona bu o-tel tavsiye edilirdi. Daha sonraları da o otelde kaldım. Başkasına gittiğim az vakidir. Otelin yakınında Hocapaşa Camii var. O camide çok namaz kılmışımdır. Sami Efendi Hazretlerinin müridleri bu camiye gelirlerdi. Tabii ki ben bunu daha sonra öğrenecektim.
Ankara'da kaldığım müddet içinde bir işim de Diyanet'in açacağı vaizlik imtihanı gününü araştırmak oldu. Uzun yıllar Türk Hava Kurumu başkanlığı yapmış olan Mustafa Zeren adında bir milletvekili vardı. Bu zat babamın yakınlarındandı. O da beni bir gece evinde misafir etti. O sıralarda milletvekillerinin evleri Bah-çelievler'deydi. Tren Edirne'ye vardığında gecenin geç vaktiydi. Ben kompartmanda uyumuş kalmışım, istasyon Karaağaç'da. Sonra bizi memurlar uyardılar. Bizi, diyorum; çünkü uyuyan sadece ben değilmişim. Onlarla beraber yarım saat kadar yürüdük ve E-dirne'ye öyle vardık. Enteresandır, ilk defa geldiğim bu yerde, ilk gecelediğim yer, Üç Şerefeli Camiin karşısındaki han oldu. Daha sonra da bu camie imam olacaktım.
Sabah kalkınca gidip Hüseyin Efendi'yi buldum. Bana, kendisi müftü ile görüşene kadar geçici olarak Yıldırım Camii'nde bir yer hazırladı. O zaman müftü vekili ibrahim Efendi idi.. Hüseyin E-fendi ise, hem Yıldırım Camiinde imamlık yapıyordu; hem de vaizdi. O zaman iki vazife birden veriyorlardı.
Hüseyin Top Hoca beni ibrahim Efendi'ye götürdü. O beni biraz genç görmüş olacak ki imtihan etmesi gerektiğini söyledi. Ben kabul ettim. Şimdi hatırlayamayacağım bir kitabı rasgele açıp elime verdi ve "Oku" dedi. Bu bir fıkıh kitabıydı. Çıkan yeri okuyup mana verdim, ibrahim Efendi dışarı çıkmamı söyledi. Biraz sonra
Hüseyin Efendi dışarı çıkıp yanıma geldi. Yüzündeki sevinç ifadesinden işin müsbet gittiğini anladım. Hüseyin Efendi de içeride konuştuklarından bahsetti, ibrahim Efendi'nin "Genç ama kendini iyi yetiştirmiş" sözü benden çok Hüseyin Efendi'yi sevindirmişti.
Bir iki ay kadar Akmescid'de namaz kıldırdım, vaaz verdim. Zaten bu arada Ramazan ayı da gelmişti. O sıralarda vaizlik imtihanına girmek için Ankara'ya gittim. 15 gün kadar Ankara'da kalıp tekrar Edirne'ye döndüm, imtihan neticeleri daha sonra belli o-lacaktı. Ve bir gün Edirne Müftülüğüne Ankara'dan bir telefon gelmiş. Arayan Mustafa Zeren'dir. "Yeğenimin gözlerinden öperim, imtihanı kazandı" diye bir mesaj bırakmış. Hüseyin Top yine çok sevinmiş. Çarşı pazar beni aramaya başlamış. Nihayet beni buldu, caddenin ortasında müjde verdi, boynuma sarıldı; "imtihanı kazandın" dedi. Bir dilekçe yazdım ve Edirne Müftülüğüne talip oldum. Diyanet'ten gelen cevap olumsuz oldu. "Askerliğinizi yapmadığınız için sizi müftü tayin edemiyoruz" diyorlardı. Halbuki o esnada memuriyet almam da mümkün değil; çünkü nüfus yaşım henüz 17'yi göstermektedir.
Mahkemeye müracaat edip yaşımı büyüttüm. Artık nüfusa göre de yaşım memur olabilecek duruma geldi. Müftülük, münhal bulu-nan yerler için bir imtihan düzenledi. Bu imtihanda birinci oldum. Hakkım, Üç Şerefeli Camiine imam olmaktı. Ancak ibrahim Efen-di'nin kayırdığı bir başkası vardı. "Senin puanın fazla; o da askerliğini yapmış. Onun için sizi müsavi kabul edip kura çekeceğiz" dedi. Kura çekildi ve hak yerini buldu. Üç Şerefeli Camiine ikinci imam olarak tayin edildim. Bu benim memurluğa ilk başladığım tarihtir. Maaşın 200 lira, dediler, 30 lirasını kesip elime 170 lira verdiler.
tik işim bir ev bulmak oldu. 50 lira aylıkla bir küçük ev tuttum. Evin bir de ufak bahçesi vardı. Ev sahibi bahçedeki her şeyden istifade edebileceğimi söyledi. Fakat ev çıkmaz sokaktaydı. Bilhassa yaz günleri de olduğu için mahallenin kız ve kadınları gayet serbest bir şekilde gecenin geç saatlerine kadar vakitlerini sokak ortasında oturarak geçiriyorlardı. Evime varmak için mutlaka onların arasından geçmek zorundaydım. Her geçişte hamama girmiş gibi terliyordum. 15 gün kadar böyle gidip geldim. Ancak mahalle sa-
kinlerinden birkaç kız ben gelip geçerken laf atmaya başladılar.
Bunun üzerine sabah namazına çıktıktan sonra bir daha gece yansı olmadan eve dönmedim. Ay sonuna kadar da gidip gelmeye böyle devam ettim. Zaten sabah namazı çok erken, yatsı da çok geç olmaktaydı. Evde kalabildiğim süre topu topu iki saatti. "Günde iki saat kalabilmek için bu kadar kira vermeye ve bu kadar yol gidip gelmeye değmez" dedim. Eşyalarımı koltuğumun altına alıp Üç Şerefeli'ye geldim. Karar verdim; bundan böyle caminin penceresinde kalacaktım. Ve askere gidinceye kadar, tam iki buçuk sene pencerede kaldım.
Mal Varlığı!
Burası iki metre eninde ve bir buçuk metre derinliğinde bir pencereydi. Bütün mal varlığım da gelirken beraberimde getirdiğim iki battaniye, iki tabak, bir yemek kaşığı ve bir de çay bardağından ibaret, îşi baştan sağlama alarak kendimi rehavete götürebilecek bütün sebep ve saiklerden u-zak kalmak istiyordum. Altıma bir battaniye alıyor, üstüme bir battaniye örtüyor ve Edirne'nin o insanı donduran soğuk günlerini ve
hele gündüzün Soğuğuna
rahmet okutan gecelerini
hep böyle geçiriyordum. Zaten çok az yediğim için de çok az uyumaktaydım. Bazan günlerce bir şey yemediğim olurdu. Günlük uyku saatim da bir iki saati geçmiyordu. Bilhassa hayvani gıda almamaya azami dikkat ediyordum.
Hayriye Hanım denilen yaşlı bir kadın vardı. Emekli Albay
olan kocası vefat etmişti. Soylu, asil ve görgülü bir hanımefendiydi. O sıralarda beni bir ana gibi korumaya çalışırdı. Bir yatak getirdi ve zorla pencereye serdi. Bazen yemek getirdiği de olurdu. Ben de bu yaşlı kadını kıramaz ve getirdiklerini kabul ederdim. O devrede Edime ahlaken büyük bir yıkım içindeydi. Cami avluları dahi fuhuş yuvalan haline gelmişti. Zaten çarşı ve pazar tamamen bir Avrupa şehrine dönmüştü. Din adamlarının çoğunun dinden haberi yoktu. Müezzin veya imamın kızı, dansta birinci geliyordu. Bazı müezzinler namaz dahi kılmazlardı. Kameti getirip camiden çıkar, birkaç turist gezdirir ve imamın selâm vermesine yetişir; müezzinliğini yapar ve giderdi. Manevi hayat bu kadar derbederdi. Hele burası bir de Erzurum'a kıyas edilecek olursa, Erzurum'da doğup büyümüş benim gibi bir insanın birden karşılaştığı bu şehirde ne kadar zor durumda kalacağı daha iyi anlaşılır. Onun için ben de korunmanın tek çaresini caminin penceresine sığınmakta buldum ve riyazet kalkanını da elime aldım. Başka türlü, genç, kuvvetli, enerjik bir gencin iffetini koruyabilmesi zahiri şartlar açısından mümkün değildir.
- Peki bu derece şiddetli riyazet, bünyenizi sarsmadı mı?
- Evet, sarstı. Hele üç defa üst üste aç kalma ve bakımsızlığa bünyem daha fazla tahammül edemedi ve rahatsızlandım. Hastaha-neye yatırıldım. 15 gün kadar hastahanede kaldım. O esnada babamın rahatsız olduğunu da haber aldım. Bu da bende ayrıca bir hüzün oldu. O günlerde yazdığım şiirlerin hepsini bir defterde topladım. Bu defter şimdi bir arkadaşımızda duruyor.
- Efendim müsaadenizle ayrı bir konuya geçmek istiyorum. Edirne'de bulunduğunuz bu ilk dönemde gerek yaşantınız ve gerekse vaazlarınız sebebiyle takibata maruz kaldınız mı? Bu vesileyle hatıralarınızdan bahseder misiniz?
- Devamlı takip ediliyordum. Ayrıca Emniyette bazı kötü insanlar da vardı. O döneme ait unutamadığım şöyle bir hadise olmuştu:
Galiba mahalli bir seçim vardı. Seçim yasaklan olur. Belli bir saatten sonra konuşma yapılamaz. Halk Partisi binası tam caminin karşısındaydı. Orada kavun karpuz satan biri vardı. Adam şirret mi şirret birisiydi. Beni karşıdaki kahvede bir iki kişiyle görünce, bu-
nü vesile bilip bir komplo düzenlemişler. Güya beni seçim yasağı işledi diye içeri attırma gayretine girmişler. Ben, baş imam Salim Arıcı ile kahvede bir çay içip pencereme dönmüştüm. Birden bir patırdı. Hiç görülmedik bir şey... Cami basılmıştı. Işıklan yaktılar. Ama pencerenin içi karanlık olduğundan kitapları görmediler. Onlar sadece beni gördüler..
Emniyet amiri Resul Bey'di. Onunla ahbaplığımız vardı. Beni severdi. Fakat beni götürenler çok kötü niyetli kimselerdi. Bu her hallerinden belli oluyordu. Bana laf çarpıyorlardı. Ben de tahammülü az olan birisiyim. Onlann her lafına karşılık veriyordum. Polis beni dürtüyor: "Senin gibi alçaklarla düşe kalka biz de alçak oluyoruz" diyordu. Ben hemen cevabı yapıştırıyordum: "Benim alçak olup olmadığım mahkemede belli olur. Eğer ben alçak değilsem, o zaman bana alçak deyenler alçaktır.."
Emniyete gelince merdivenlerden yukarıya çıkardılar. Bir merdiven boşluğu vardı, insanı hafif itseler düşer ve ölür. Sistemli yapmışlar. Beni yakalayıp götürenlerin arasında topal bir hafiye vardı. Herhalde Bolu'luydu. Tekrar bana laf attı. Ben yine karşılık verdim. Tam beni aşağıya iteceği an, birden Resul Bey'in "Durun" diye bağırdığını duydum.
Aynen filmlerdeki gibi.. Hain karpuzcu da oradaydı. Allah korudu. Resul Bey gayet sert bir ifade ile bana döndü: Sen burada ne arıyorsun? diye bağırdı. Ben, "Beni yakalayıp getirdiler. Seçim yasağına uymadığımı söylüyorlar. Dediklerinin hepsi iftira" dedim. O yine aynı sertlikle "Çabuk buradan defol" diye bağırdı.
Bu Emniyetle alakalı ilk hadisem oldu. Bayağı içerlemiştim. Ü-züntü ile pencereme döndüm. Hakkımdaki şikayetlerin ardı arkası kesilmiyordu. O sıralarda valiye karşı beni himaye edecek de yoktu. Yaşar Hoca geldikten sonradır ki, himaye gördüm. O bir parça hakkımdaki menfi düşünceleri tadil etti.
Yaşar Hoca valiyle ve diğer üst seviyedeki bürokratlarla iyi görüşürdü. Onlarla hemen kaynaşmasını bildi. Selimiye'de yaptığı vaazlarda etkili oluyordu. Kısa zamanda büyük bir cemaat topladı. Edirne'nin islam'a karşı yumuşamasında onun hizmetleri inkar e-dilemez. îhtilal'den sonra sürgün olarak gelmişti. Fakat halk Yaşar
bi'ni görmüş, Osmanlı'yı idrak etmiş yaşlı kimselerdi bunlar. Mesela, Rafa'da P.T.T müdürlüğü yapmış emekli Süreyya Bey vardı. Üç Şerefeli'ye namaza gelirdi.
Sözü sohbeti seven yaşlı bir insandı. Prof. Badi Efendi'den nakiller yapardı. Burhaneddin Babayakalı da başka camide vaaz e-derdi. Ama namazlara benim bulunduğum camie gelirdi. Çok güzel vaaz verirdi. Arapçası da çok iyiydi.
O zamanlar orada kahvede oturan insanlarla ahbabhk kurar, onları camie çekmeye çalışırdım. Hatta sigarayı bırakan insanlar oldu. Bunlardan biri de Halil Amca'dır. Bir gün canına tak dedi, bıçakla paketi kesti attı bir daha da sigara içmedi.
Cami penceresinde kaldığım 2,5 sene zarfında yapılan bir şey olmadı, denebilir. Birkaç gençle tanışma fırsatı oldu. Bu arada, İs-lamî neşriyat yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Ben de bütün paramı faydalı gördüğüm kitaplara yatırıyor ve bunları karşılıksız
dağıtıyordum.
Büyük Doğu bir veya iki tane geliyordu. Beş tane getirttim ve gerisini ben kendim alıp dağıttım. Hür Adam 25 kadar geliyordu. Onu da kırka çıkardım. Gerisini yine kendim alıp dağıtıyordum. O gün için Hür Adam gazetesi haftalıktı ve Büyük Doğu ile Sebil'ür-reşad dışında Müslümanlığın tek sesiydi. Gazetenin başında Sinan Onur vardı. Damadı Kemal Sürel de gazetedeydi. Ayrıca Cevad Rıfat da bu gazetede yazardı.
Ben bazen birisine bu gazeteyi vermek için oturur evvela adama bir çay içirir ve sonra verirdim. Öyle bir vasatta bu hizmet çok zordu. Çünkü bunlar hiç duyulmamış şeylerdi. Büyük Doğu'yu Cumhuriyet Gazetesi'nin arasına sokup cebime koyar, verilmesi gereken yere öyle götürür verirdim.
Hem de kimsenin olmadığı bir yerde, gizlice verirdim. Devamlı yapabilmem için böyle hareket etmem şarttı. Basını yakından takip ediyordum. Necip Fazıl o sıralarda Ideolocya Örgüsü'nü işliyordu. Peyami Safa'nın yazılan o günün kültürüne göre ağırdı; fakat ekseriyetle onu da okurdum..
Bu arada Risaleleri de alıp dağıtıyordum. Kitapları da Mehmed Şergil'den getirtiyordum. Ankara ve istanbul'da pek tanıdığım
yoktu. Hatta bir defasında Mehmed Şergil'den acı bir mektup aldım. Dağıttığım kitapların parasını gönderememiştim. Borcumun ikiyüz liraya ulaştığını söylüyor ve ardından da "Bu nasıl kardeşlik" diyordu. O haklıydı. Fakat yaptığım diğer masraflarla aldığım aylık kafi gelmiyordu. Buna rağmen Hüseyin Efendi'den borç alıp hemen parasını gönderdim. Ona da aydan aya borcumu ödedim.
islam adına yapılan her hizmete destek olmayı en büyük vazife kabul ediyordum. Bu benim çok küçük yaştan beri adetimdi. islam'a hizmet eden kim olursa olsun içimde o şahsa karşı bir med-yuniyet hissetmişimdir. Çünkü islam'ın derdi benim hayallerimi dahi süsleyen tek idealimdir. Heyecanlı bir fıtratım. Nurları tanıdığım dönemde Kur'an'ın latin harflerle yazılması Türkiye'nin gündemindeydi. Hemen kağıt kaleme sarıldım ve "Ben de her mukaddesat sahibi gibi, içte dine tecavüz edenlere karşı içimin kükremesi ile fikrimde istihzar ettiğim birkaç sözü sunmakla bahtiyarım" diye başlayan üç sayfalık bir yazı yazdım. Arkadaşlar, bilhassa Kırkıncı Hoca hemen bu yazının Fetih Gazetesine gönderilmesini istediler.
Gönderip göndermediğimi hatırlamıyorum. Ancak babam bu yazıyı kendi defterine yazmış ve bazı yerlerde okumuştu. Avukat Sami Gobal da yazıyı beğenenlerdendi.
Yaşım 16 veya 17 olmasına rağmen, islam'ın aleyhinde gördü-düm bu düşünce beni feverana sevketmişti. Kurşunlu Camiinin ö-nünde Kafiye'yi ezberlerken sağa sola gider gelir ve dünyayı başparmağıma taksalar da çevirsem, diye hayal kurardım. Bütün bunlar ruhumda vardı. Risaleler bendeki taşkınlıkları zabt u rabt altına aldı. Çünkü o, bir sistem mesajıdır, insana makul hareket etmeyi telkin eden bir eserdir. Halbuki ruhum çok müteheyyiçtir.
27 Mayıs ihtilalini hiç hazmedemedim. Gerilimim aylarca devam etti. Parti düşüncesinden uzaktım; ama Demokrat Parti'nin Is-lamî hizmetlere az da olsa yumuşak bakması sebebiyle, onlara yapılan haksızlığı kabullenemiyordum. Kafamda kurduğum bazı planlarımı Yaşar Hoca'ya açtım. Makul şeyler söyledi ve beni yapmak istediğim şeylerden vazgeçirdi.
Hoca'ya fevkalade rağbet ediyordu. Ben Üç Şerefeli'de vaaz eder, hutbe dinlemeye Selimiye'ye giderdim.
Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşıkı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.
Yaşar Hoca, Edirne'ye Diyanet adına itibar da getirdi. Personelde de bir canlılık oldu. Vali ile benim hâkkımda aralarında geçen bir konuşmayı sonra bana şöyle anlatmıştı:
Vali ona beni nasıl tanıdığını sorar. O sırada Rakım Efendi de oradadır. Halbuki beni şikayet edenlerden birisi de odur. Yaşar Hoca Vali'ye: "Efendim, der, onu benden evvel Rakım Efendi tanır. Onun nasıl fazilet abidesi bir genç olduğunu size o anlatsın." Rakım Efendi bu emri vaki karşısında ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez. Mecburen müsbet şeyler söyler. Bu da valiye tesir eder. Zaten vali de yumuşak bir insandı. Asker kökenliydi. Âdı Sabri Sarp'tır.
Edirne'yi çok sevmiş ve Edime ile iyice bütünleşmiştim. Münzevi bir hayat yaşıyordum; benim inziva anlayışım değişikti. Onun için içtimai yönümü kesintiye uğratmıyordu. Edirne ileri gelenleriyle diyalog içindeydim. Hatta, askerlik şubesi başkanı Karadenizli bir Albaydı.
Durmadan bana "Sen, Erzurumlu olamazsın, siman bize benziyor, biz seninle hemşehriyiz der ve benimle hemşehri çıkabilmeyi cidden isterdi. Zaten Emniyet Amiri Resul Bey'le ileri derecede dostluğum vardı. Bazı hâkim ve savcılarla da içli dışlıydım.
Bütün bunlar bugün için çok basit hadiseler gibi görülse bile o günün Türkiye'sinde, bir din adamının böyle insanlarla temasta olması, daha doğrusu, onların bir din adamım meclislerine kabul etmesi, istisnai hadiselerden biriydi. Hem de bu din adamı yaş itibariyle benim gibi çok genç olursa..
Alışkanlıklarımı burada kazandım. Bu beldeyi çok beğenmiştim. O yüzden Trakya'yı özellikle Edirne'yi Anadolu'dan ayıran Boğaza bile canım sıkılır. O kadar Anadolu ile müşterek mütalaa ediyordum. Orada eskiyi iyi bilen dostlar da vardı. Balkan Har-
Ruhani Reislik
Edirne'ye ait unutamadığım hatıralardan biri de iki idamda ruhanî reislik yapmış olmamdır.
Bunlardan ilki 1959 senesinde oldu. Benim Edirne'de ilk se-nemdi. Üç Şerefeli Camiinde imamlık yapıyordum. Bir gün biri geldi ve "Gani Bey seni istiyor" dedi. Gani bey hâkimdi. Ben kendisine bazı kitaplar vermiştim, İlk önce endişe ettim. Ve yanına bu endişe ile gittim. Bana: "Bir idamlık var. Seni Ruhani Reis olarak bulundurmaya karar verdik." dedi. Esasen hassas bir insanım. Böyle bir teklife "Evet" demem mümkün değil. Ancak daha önceki endişem çıkmayınca ben gayri ihtiyarî olumlu cevap verdim. Beni tanıyıp itimad ettikleri için çağırdıklarını söylediler.
Eskiden idamlar millete ibret olsun diye açıkta yapılırdı, ihtilalden sonra açıkta idamı kaldırdılar. Gece beni gelip aldılar. Arabaya binip hapishaneye gittik, idamlığın adı Rasim Dik'di. Hücreye girdik.
Elleri bağlıydı. Herhalde saldırmasın diye bağlamışlar.
"Atatürk Gelecek"
İdam kararının Mecliste tasdik edildiğini daha önce gazeteden öğrenmiş ve şoke olmuş. Konuştukları hep hezeyan.. Ne an-lattıysam dinlemedi. Devamlı olarak: "Atatürk gelecek ve eve gideceğiz." diyordu.
Biraz sonra gelip beyaz gömleği giydirdiler. Boynuna da işlediği suçu bildiren bir yafta astılar. Karısıyla beraber birinin evine girmişler. Hem adamı hem da karısını öldürmüşler. Bahçede köpek havlamaya başlayınca onu da baltayla parçalamışlar. Sonra da cenazeleri gidip bir yere gömmüşler. Öldürdükleri adam kalaycılık yapan fakir birisiymiş. Bütün buldukları üçyüz lira para olmuş., işledikleri suç korkunçtu.
idam sehpası Üç Şerefeli'nin önüne, şimdi park olan yere kurulmuştu. Halk etrafı doldurmuş. Ortalık panayıra dönmüş. Kimisi kuru yemiş, kimi şerbet satıyor. Kimsede ibret almaya niyet yoktu. Sadece Kuşcudoğan Camiinde müezzinlik ve aynı zamanda Kur'an kursu öğretmenliği yapan, o gün elli yaşlarında bir ibrahim
Efendi vardı. Üzüntü içinde olan bir onu gördüm. Hatta bir hafta kadar da idam yapılan bu yerden geçmemişti.
Son Telkin
Ruhani Reis olarak son telkinimi yaptım. Ve sehpanın üzerine çıkardılar. Yakından görmek, o ruh halini yaşamak, şimdi canlı o-lan bu insanın birkaç saniye sonra ölü olacağını düşünmek ve bunu bizzat müşahede etmek, dinlemekten çok farklıdır. Anlatan kim o-lursa olsun, bu manzaranın dehşetini dile getiremez... Gani Bey Rasim'e yaklaşarak: Son bir arzun var mı? dedi. O yine "Atatürk gelecek, eve gideceğiz" diye karşılık verdi. Bir cellat getirmişler, adam körkütük sarhoş. Zaten adet böyleymiş. Rasim'i kıbleye çevirdi. Zorla ipi boynuna taktı. Fakat cesed tam kıblenin tersi istikamete döndü. Simsiyah kesilmişti. Rasim'in dili bir karış dışarıya sarktı. Ertesi gün öğle vaktine kadar da cesed orada asılı kaldı.. Ancak yine kimsenin ders aldığı kanaatında değilim. Sonra ipi koparıp cesedi alıp götürdüler. Nasıl gömdüklerini bilmiyorum..
Artık meşhur olduğumdan ikinci idama yine beni çağırdılar. O zaman dışarıda asmak yasaklanmıştı. Herhalde teşhirin faydasız olduğunu onlar da görmüşlerdi, îkinci idamlığın adı Mehmed'di. Ona Memo diyorlardı.
Hükümet tabibi Sofyalıydı. Ben iç avluda oturuyordum. Biraz önümde de, hâkim, savcı ve jandarma komutanı oturuyor. Daha sonra hükümet tabibi geldi. "Papaz geldi mi?" dedi. işte öyle birisiydi. Beraberce hapishaneye gittik. Benim üzerimde yine cübbe var,
Mehmed çok temiz çehreli bir gençti. Katil olacağına ihtimal vermiyorum. Bizi görür görmez ayaklarının bağı çözüldü. Felç olmuştu. Bir kanepeye oturduk. Anlatmaya başladım:
Mehmed, işte durum bu. Meclis tasdik etmiş. Bundan sonra başka çare yok. Allah'a giden bir yoldasın ve başka yollar da kapalı..
Abdest almak ister misin? diye sordum, isterim dedi. Ayaklarına gelince takati kesildi, Bugünkü gibi hatırımda. Ve bunları ben vicdanımda yaşadım. Yıkayamadı ayaklarını..
Amentü'yü okutmaya başladım. Biraz okuyor; fakat gerisini getiremiyordu. Kelimeler aklından silîniyordu. Arada da "Beni bir daha adlî tıpa verseniz" diyordu. Halbuki adlî tıpa verilse ne olacak. Yaşayacağı bir iki hafta daha. işte orada hayatın kıymetini daha iyi anladım. Sanki idama götürülecek olan o değil de bendim. Aradan seneler geçmesine rağmen hatırladıkça bu hicranı yaşarım. Mehmed'e çok acımıştım. Bir çoban öldürmüş dediler ve onun boynuna da böyle bir yafta astılar..
Cellat sarhoştu. Ayakta duramadı ve yıkıldı. O hükümet tabibi hemen sehpaya sıçradı ve cellatlığı o yaptı. Mehmed etrafına küskün küskün baktı. Sitemkâr bakıştan ciğerime işlemişti. Sonra da sehpanın itilmesine yardım eder gibi ayaklarını oynattı. Bir iki sallandı ve hemen öldü. Demek hükümet tabibi kolay ölümün nasıl o-lacağım biliyordu ki, ipi tekniğine uygun takmıştı.
Konuşma Rahatlığı
Dıştan bakınca kimseyle konuşup görüşen bir tip gibi görünmem.
Kabuğuna kapalı gibiyimdir.. Fakat bende tekke ve zaviyeden gelen bir açıklık vardır. Daha sonra kaldığım yerlerde de arkadaşlarımla münasebetlerim hep iyi olmuştur. Ayrıca, büyüklerin huzu-
randa otura otura, onların yanında konuşma hakkını elde etmiş olmam, esasen herkesle oturup konuşma rahatlığını bana kazandıran başka bir sebeptir, diye de düşünüyorum. Herkesle çok rahat oturup konuşabiliyordum. Çünkü, birçok meşayihin ve alimin yanında bulunmuş ve onlarla sohbet etmiştim. Bu da diğer insanlarla rahat diyalog kurmama yardımcı oluyordu.
Edep Dairesinde
İrşad ve teblid adına, muhatabımın içtimaî seviyesi ne olursa olsun, gidip onunla rahatlıkla görüşüyordum. Şarklılıktan kalma hicab hissim de yadırganacak şekilde yırtık olmama maniydi. O-nun için kendimden yaşça çok büyük olanlarla da edep dairesinde bir şeyler anlatmam ve onlarla uzun süre beraber olmam mümkün oluyordu. Denebilir ki, Edirne'nin kalbur üstü bütün büyükleriyle muarefem vardı; benim yaşım ise henüz yirmiye varmamıştı.
Cenabı Hakk'ın lütfettiği ölçüde his potansiyelimi müsbet yolda kullanmaya çalışırdım. Kahvede oturur büyüklerle beraber çay içer ve onlara bir şeyler anlatmaya gayret gösterirdim.
Edirne'de ilk tanıdığım insanlardan biri ismail Gönülalan'dır. Çok temiz ve nezih bir insandı. Beni, Devlet Su işlerinde çok kimseyle tanıştırdı ve değişik kimseler getirdi götürdü.
Ve yine o sırada bir lise talebesi olan Ahmed vardı. Ben ona çok adam getirip götürdüğünden dolayı Muş'ab diyordum. Esasen bugünlere kıyas edildiğinde, temas ettiğimiz insan sayısı çok azdır. Ancak o günün zor şartlarında ve Trakya gibi bir yerde bu rakam azımsanamaz. Hatta hiç unutmam: Diyarbakır'dan bir zat gelmişti. Bir gün bana: Bütün Trakya'yı dolaştım, bu havalide Müslümanlığı yaşayan iki genç gördüm. Biri sen, diğeri de Kırklareli'nde bir i-mam dedi. Demek ona da aynı şeyleri söylemiş ki, bir gün o imam beni ziyarete gelmişti. Daha sonra da ben ona gidip geldim. O dönem öyleydi. Halleşecek bir insan bulmak için dahi bîr iki saatlik yol gitmeniz gerekiyordu. Yaşar Hoca'nın gelmesiyle oradaki sertlik kırılmış, hizmete müsait bir zemin oluşmuştu.
Bir kere de ziyaretime kardeşim Sıbğatullah gelmişti. Bir gece kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum. Çünkü yatıracak yerim yoktu.
Ertesi gün, zorlanarak bir yetmiş lira buldum ve trenle geriye ancak öyle gönderebildim. Hatta bana bir cüzdan vermişti, O cüzdanı otuz sene taşıdıktan sonra, oğlu Mazhar'a verdim. Baban'm hatırasını sakla, dedim..
Edirne'de ziyaretime gelenlerden biri de Osman Kara'ydı. Osman Kara, Bediüzzaman Hazretleriyle görüşmüş ve onun iltifatlarına mazhar olmuş bir insandı. Yedek subaylık yapıyordu ve onu Salih Özcan getirmişti.
Salih Özcan, saygı duyduğum bir insandır. Seyyid'lerden olması da onu sevip saymama ayrıca tesir eden hususlardandır. Birkaç defa ziyaretime geldi. Hatta bir gece onu pencerede misafir ettim. Ben gidip dışarda bir yerde yattım. Otobüse binerken bana sarılıp "Sen bir kahramansın" demesini unutamam. Onun bu sözü, ister bendeki bir boşluk olarak değerlendirilsin, isterse Salih Özcan'm iltifatı sevmesine verilsin; fakat bana büyük bir moral vermişti.
Bulduğum Beş Lira
Günlerce aç kaldım. Bir ekmek alacak param dahi yoktu. Âb-dest için şadırvana gidiyordum. Hava da hafiften yağıyordu. Baktım ayağımın ucunda madenî bir beş liralık duruyor. Hemen onu aldım ve namazdan sonra gidip karnımı doyurdum ve maaş alıncaya kadar da parayı kullandım. Maaşımı alınca yanına bir beş lira daha koydum ve on lirayı bir fakire sadaka olarak verdim. Bulduğum o beş lira benim için çok büyük bir lütuf olmuştu..
Bayram vaazına çıkacağım. Yine günlerdir açım. Ağzıma koyacak tek lokma yok. Açlığımı biraz yatıştırır zannıyla kavanozun dibinde kalmış çok az balı parmağımla alıp ağzıma götürdüm. Meder aç karnına bal bulantı yaparmış. Kürsüde sürekli içim bulandı...
Başka Türlü Görüyordum
Riyazat yaptığım devrede, önce nefsimi bir kedi gibi gördüm ve onu kovaladım. Riyazata devam ettim. Bu arada onu ayı gibi gördüm. Kapıştık. Ben mi onu o mu beni yendi belli olmadan u-yandım. Bir müddet daha riyazat yaptım. Bu sefer de nefsimi goril
gibi gördüm. Ondan kaçarak surların üzerine çıktım. Bütün bu ri-yazatlara rağmen anladım ki nefsim beni sağ tarafımdan vuruyor. Çünkü o devrelerde başkalarını ve bilhassa oburca yemek yiyenleri hep başka türlü görüyordum; ve yer yer onlara kızıyordum. Ve anladım ki, nefis ile mücadelede insanlardan bir insan olarak hareket etmelidir, ilahi davaya omuz verme, ayağımız kaymadan yaşayabilmemizin en büyük teminatıdır. Mücadele ruhu varsa bu bir fa'li hayırdır..
îlk gidişimde Edirne'de üç sene kadar kaldım. Bunun iki buçuk senesi pencerede geçti. Daha sonra da askere çağrıldım..
- Efendim, mazur görün. Sözün burasında size çok özel bir sorum olacak? Bu devrede ve daha sonra hiç evlenmeyi düşündünüz mü?
- Edirne'de bulunduğum ilk dönemlerde Hüseyin Top aklıma i-yice girdi. Edime eşrafından, temiz ve zengin bir ailenin benimle ilgili bir taleblerinin olduğunu söyledi. Bir bayram günü ikimiz bu aileyi ziyarete gittik. Ancak ben buram buram terledim. Kaşımı kaldırıp etrafa bakamadım. Sonra da talebteki teknik bir yanlışlık-
tan dolayı canım çok sıkıldı... Hemen sarfı nazar ettim. Ve daha sonra öyle bir şeye teşebbüs etmeme karan içimde belirdi. Ondan sonra da bir kere de Yaşar Hoca'nın bir tavsiyesi olmuştu. Kalbimin derinliklerindeki gerçek niyeti ancak Allah bilir. Ama zannı tahminim o ki, hizmetin dışında gözlerimin içine başka bir hayalin girmesini istemedim.
Başka zamanlardaki aynı istekler karşısında, aynı duygu ve aynı düşüncenin ağırlığını hissetmiş olmamın yanında, aşın hassasiyet ve fevkalade titizliğimle kimsenin hayatını zehir etmeme düşüncesinin de ciddi birleşiri olduğunu söyleyebilirim.
Aynca vazife yaptığım caminin arka maksurelerinden birinde otururken, tıpkı Hz. Yusuf'a (as) olduğu gibi, birileri tarafından taarruza uğradığımı ve Rabbimin inayetiyle kendimi pencereden içeri attığımı ve mütearrizenin arzusunu yüzüne çarptığım için, pencerenin dışında "burada öyle perişaniyetinle kal, geber!" diyen birisini de hayal meyal hatırlıyorum.
Esasen bu ailelerin hepsi de iyi ve mazbut insanlardı. Ne var ki ben daha birinci teşebbüste karanını vermiştim. Kendimi İslamî hizmetlere vakfedecek ve evlenmeyecektim.
Askerden gelmiştim. Babam, annem, ablam ve bir de Enver amcam ısrarla bana evlenmem gerektiğini anlattılar. Annem, "O-ğul, hayatta iken senin başını da bağlayalım" dedi. Ben "Ana, benim ayaklarım nurlarla bağlı, siz de başımı bağlayacak olursanız ben nasıl hareket ederim" dedim. Ve ardından kesin karanını tekrar ettim. Biraz da acı konuştum.
Ben böyle diretince Enver amcam bana "Bak, dedi, şimdi biz İsrar ettik. Bir de sana otuz yaşında böyle ısrarlı bir teklif gelecek ve bir daha da teklif eden olmayacak.."
Kestanepazarı'ndaydım. Bir gün Yaşar Hocaefendi izmir'e teşrifinde birini teklif etti. Çok da ısrar etti. Ancak daha önceki kara-rımdan dönemeyeceğimi söyledim. Boynuma sanldı. "Sen de beni dinlemezsen kim dinleyecek?" dedi, ağladı. Yaşar Hoca bu teklifle geldiğinde ben tam otuz yaşındaydım. Ve Enver Amcamın dediklerim hatırlamadan yapamadım. Burada son bir hatıramı daha anlatayım.
1978 yılllarındaydı. Çamaşırlarım iyice birikmişti. Akşam yıkarken bayağı canıma tak etti. Bir ara içimden "Acaba evlense miydim?" diye geçti. Katiyyen düşünme şeklinde değil, şimşek süratinde gelip geçen bir fikir.
Ertesi gün erken vakitlerde bir arkadaş geldi ve bana şunu nakletti: Akşam rüyamda Efendimiz'i gördüm. Size selam söyledi ve "Evlendiği gün ölür ve cenazesine de gelmem" buyurdu. Bu bir rüyaydı. Rüya ile amel edilmeyeceğini de biliyordum ama şahsım a-dına bu işarete saygılı olmaya çalıştım.
Burada, Nuriye Akman'ın yaptığı röportajdan konu ile ilgili kısmı aynen aktarmakta fayda görüyorum, şöyle deniliyor (L.E.):
- Kur'an'ı hatmettiğiniz gün aileniz köylüye yemek vermiş ve size de demişti ki: "Bu senin düğünün." Çok utanmıştınız. Hiç evlenmemenizde acaba bu utancınızın izleri de var mıydı?
- Arada bir münasebet hatırlamıyorum. Böyle sübjektif şeyleri daha başka karinelerle (ipucu, kaynak) takviye ederek değerlendirdim.
- Karineniz rüyalar mıydı yoksa? Çünkü evlenme fikrinin aklınızdan şimşek gibi geçtiği bir günün ertesinde bir arkadaşınız, rüyasında peygamberimizin size selam söyledidini ve e-ğer evlenirseniz cenazenize gelmeyeceğini söylediğini nakledince çok etkilendiniz. Hz. Muhammed Müslümanlara evlenmeyi salık verirken, kendisi de buna uymuşken siz bu rüyanın şahinliğine nasıl inandınız?
- Beni yönlendiren, bağlı bulunduğum prensipler vardı. Bunla-rın tesirinde kalarak rüya ile amel esas olmadığı halde onu sadece tercih ettirici bir faktör olarak ele aldım. Kendi fıkıh telakkim içinde, bir insan kendisi şüpheli şeyleri yese içse bile başkasına, ikinci şahsa şüpheli şeyleri yedirmeye hakkı yoktur. Çünkü ben çok düşük gelirli bir memurdum, maaşım ancak bana yetiyordu. Bir başkasına bakmak çok zordur. Kendi kendime, "Acaba gayri meşru bir dairede bir kazanca tevessül eder miyim? Esas vazifemi bırakıp dünyaya talip ve ragıp (istekli) olur muyum" dedim.
Biraz Hassasım
- Peygamberimizin bu endişelerle bir kimseye "evlenme" dediği hiç vaki mi ki?
- Hayır aksine "evlenin" diyor. Bir ikinci meselede biraz hassasım, yani "Acaba bir başkasının başına dert mi olurum" diye düşündüm. "Hakkım var mı benim aileme zulüm etmeye" gibi mülahazalar da ruhumu sardı. Kendi saffetim içinde beni bilmeyen bunu anlamaz. Fakat şu benimle en yakın olan arkadaşlan, bunca za-manlık yalnızlığımın verdiği hassasiyetle, bazen rencide ederim a-ma bana çok pahalıya mâl olur. Bazen yanımda çayımı yapan, kaderim gibi olan bu insanların elini öper gibi adeta özür dilerim. "Hakkınızı helal edin, canımı size vereyim" derim. Bir fırtına gibi böyle içimde kopsa bile bazı çamları deviririm de sonra bunu tamir benim için daha ağır olur. Yani bu mantıkla hareket ettim.
- Anneniz sizin başınızı bağlamak istediğinde demişsiniz ki: "Benim ayaklarım nurla bağlı. Siz de başımı bağlarsanız nasıl hareket ederim?" Acaba bu "kendini topluma feda edişte", gerçek tevazuyu yaralayıcı bir yön de yok mu?
- Şimdi bilmem ki, hakikaten iman ve Kur'an hizmetinde Bedi-üzzaman'ı anlama, yorumlama benim için hayatımda çok önemli. Türkiye devletinin kuruluşunda ve istiklal mücadelesinde önemli misyon yüklenmiş bu büyük insanı acaba tanıtabildim mi? Bazı kimseler kendilerini bütün bütün topluma feda etmezlerse, maddi manevi füyuzat hislerinden fedakarlıkta bulunmazlarsa, herhalde yapılması gereken bazı şeyler zor olur. Bu mülahazam, benim ruh haletimde böyle kalmak tahribat yapsa bile, eğer milletin tamiri a-dma onun tutup bazı yanlarını tamir etmeye muvaffak olunabilecek ise, aileden gelecek mutluluğun üstünde bir saadet vereceğine inandığımdan dolayıdır.
Candan Dostlarım Oldu
- Peki mücadeleniz ailenin yerini doldurabildi mi?
- Yanımdaki arkadaşlarım, talabelerim bana aile fertlerinin yokluğunu hiç hissettirmediler: (Burada, Hocaefendi'nin gözleri nemleniyor; dudakları titriyor.) Çok teşekkür ederim. Çok yakın çok
candan dostlarım oldu. (Ağlıyor.) Allah razı olsun, sıkıldığım zaman evlerini, çocuklarını terk edip yanımda kaldılar. Zaten insanın bir aileyle geçirebileceği şeyler sürekli değildir. Ama dava düşüncesi ve mefkureye gelince ben hep büyük devlet düşüncesine hasret ve eski günlerin hasretiyle yanan bir insan olarak, bu yönde hizmet hülyalarıyla yaşadım. Bazıları ütopik bulabilirler. Asya haritasının son durumuna bir bakın. On beş sene evvel yanıma gelen bir arkadaşım, şu haritaya bakınca "Galiba hocam dua ediyor" demişti, iki sene evvel gelince "Galiba duanız kabul olmuş" dedi. şimdi böyle düşlerle yaşayan bir insan olarak, o türlü şeyleri düşünmeye vakit bulamadım.
îşte benim evlenmeme kararımın vak'alara ait serüveni.
- Bazı zatlarda vesvese dönemi oluyor. Ben şahsen buna billurlaşma dönemi demeyi daha uygun buluyorum. Sizin hayatınızda da böyle dönemler oldu mu?
- Evet hayatımda iki defa çok şiddetli vesvese geçirdim. Birincisi: Edirne'de ilk kaldığım yıllarda oldu. içinde yer yer Darvi-nizm'den de bahseden bir Türk yazarının romanını okuyordum.
Gerçi kültür olarak Darvinizm'e yabancı değildim. Fakat romandaki düşünceler ve anlatmadaki ustalık, ruhumu Darvinizm ile ilgili vesveselerin sarmasına sebep oldu. Acaba Darvinizm'de bir gerçeklik payı olabilir mi? diye düşünüyordum. Hamdi Yazır gibi tefsircilerin bu görüşe yumuşak bakması ve Hüseyini Cisri gibi a-limlerin, "Bu bir nazariyedir. Eğer ilmi durumu isbat edilirse, ayetlerle te'lif ederiz" tarzında beyanları içimde bir rahatsızlık uyandırdı. Dolayısı ile o türlü düşüncelerle temasım olmaya başladı. Bunlar itikad ve akideme tesir etmedi. Namazımı kılıyor, dini hassasiyetimi en küçük meselelerde dahi koruyordum; ancak içimi de bir kurt durmadan kemirip duruyordu. Ciddi rahatsızlık geçirdim. Sonra Cenabı Hakk'ın inayetiyle zail oldu..
Hafakan
İkincisi, neye dair olduğunu söyleyemeyeceğim de, çok mukaddes mefhumlara dair, o mefhumlara yakışmayacak mülahazalar şeklinde gelen vesvesedir. Bu vesveseye de askerliğim sırasında maruz kaldım, inancın esasına dair değildi bu vesvese de. Fakat beni çok sarstı. Kitaplardaki vesvese ile ilgili bahisleri bilmemin de faydası yoktu. O kadar kafama takıldı ki, mesela, namaz kılmak isteyince, hemen o mukaddes mefhumlarla ilgili çağrışımlar ruhumu sarıyordu. Çok defa içimden, namazdan kaçmak geçiyordu. Hiç olmazsa zihnimi ve vicdanımı saran o türlü düşüncelerden kurtulayım, diyordum. Ve bu arada duayı hiç bırakmadım. Gece gündüz bu durumdan kurtarması için Rabbim'e dua ettim, yalvardım. Bir aralık kendime şok vurdurmayı düşündüm. Geçmişle alakamı kesmek ve bütün düşüncelere yeni baştan başlamak istiyordum. Izdırabını tek başıma çekmek zorunda kaldığım bir illetti. Başkasına açılmam mümkün değildi. Bu durum altı ay kadar sürdü, iskenderun'da idim.
Cenabı Hakk'ın rahmeti beni bu ikinci vesveseden de kurtardı, şeytan bir iki daha denedi, aynı düşünceleri telkin etmek istedi. Güldüm ve "Beyhude yorulma, kapılar sürmeli" dedim.
Bu arada vaaz veriyordum. Çünkü vesvesem iman esaslarına müteallik değildi. Bu mesele beni çok hırpalamıştı. Öyle ki, kabur-

gam kırılıp inlediğim dönemlerde bile bu kadar ızdırap çekmemiştim. Hafakan denen şeydi bu.
- Bu iki vesvese devresinin müsbet olarak sizde ne gibi tesirleri oldu?
- Müsbet tesiri şudur: iman adına yapılacak bütün gayret, cehd ve tahşidatlar yerindedir. Bence bunu hiç ihmale uğratmamalı. 1-kinci vesvese döneminde Cenabı Hakk'a iyi inanmamış olsaydım namazı bile terk edebilirdim.
Dider meselede ise, o zaman gücüm yetseydi, kalemi elime alır ve Darvinizm'in bütün tutarsız yanlarını yazardım. Yine de daha sonra bu mevzuda vaazlar verdim, konferanslarda bu mevzuyu ele almaya çalıştım.
Belki o zamanlar bizim yaptığımız ilkti. Daha sonra konu ile alakalı sayısız eser yazıldı. Yine de günümüzde mevzu ile alakalı tahşidat yapılması taraftarıyım. Hilkatin doğrudan doğruya Allah'a raci olduğu delilleriyle, takviye edilerek yazılmalı, anlatılmalı. Aksi düşüncelere geçit ve vize verilmemeli.
Düşünün ki, böyle bir vesveseye düşmüş insan, hayaü boyunca hiç namazını terk etmemiştir. O insana bir vakit namazı kaçırma dahi dünyanın en büyük ızdırabını verir. Şimdi bu insanın vesvese sebebiyle namazı terk ettiğini düşünün; ben dünya üzerinde bundan daha korkunç bir bela ve musibet tasavvur .edemem.
işin başında sağlam bir itikadla mücehhez olunmazsa düşülecek netice daha kötü de olabilir. Hele bu insan gençse, ibahî düşünceler de onun ruh dünyasını sarıverir. Celal Nuriler, Tevfik Fikretler hep böyle gitmişlerdir. Fikret, yaşını başım aldıktan sonra vesveseye, tereddüte düşmüş. Bazıları ona hasta mizaç, diyorlar; fakat, Beşir Fuad da delirmiş. Çünkü inanmış bir insan, dalalete sürüklenince yaşaması mümkün değildir. Daha pek çokları bu durumdadır. Tarancı, Orhan Veli o hezeyanları içmekle bertaraf etmeye çalışmışlar. Onları kasıp kavuran, imansızlık, inançsızlık olmuştur. Üstad Bediüzzaman da bunları görmüş, hissetmiş ve eserlerini öyle yazmıştır. Zira başkasından duymak hiçbir zaman gözle görmek gibi olmaz..
Vesveseye esas teşkil edecek hususların doğmaması için, çok i-
yi beyin yıkamanın lüzumuna inanıyorum. Baştan vesvese hiç doğmamalı. Veya doğarken hemen ölmeli. Bu mevzuda insanlar şartlandın imalı, iman şartlandırma demek değildir. Fakat imandan sonra bu şartlandırma mutlaka yapılmalıdır, Ferdler, inanca ters o-lan düşüncelere zerre kadar dahi ihtimal vermemeliler. Her ferd böyle şartlandın imalıdır. Ve ben bunun lüzumuna inanıyorum..
Bendeki vesveselerin hepsi silinip gitti. Fakat bu işin zorluğunu ancak çeken bilir. Çünkü, o vesveselere karşı söyleyeceğiniz hiçbir şey kar etmiyor. Yedi başlı ejderha gibi bir şey. Bir yerde başım kı-rıyorsun, öbür taraftan yeniden taarruz ediyor.
Ben kurtulmak için hangi duaları okudum şimdi bilemiyorum. Sadece Cenabı Hakk'ın inayetiyle oldu. O zamanki halimi, şimdi ifade etmem mümkün değil. Kolumu kanadımı kırık hissediyordum.
imam Gazali de, Üstad Hazretleri de böyle ruh haletleri geçirmişler. Fakat bu hallerini hep gizlemişler. Necip Fazıl'ın hafakan dediği hallerdir bunlar. Fıtratı müteheyyiç insanlarda az çok hafakan olur. Eskiler böylelerine, eserliteperli insan, derlerdi. Böyle e-serliteperli insanlar,- iklim itibariyle, muhit itibariyle veya konum i-tibariyle bu türlü hallere maruz kalırlar. Her devrin şüphesi, vesvesesi başkadır. O şahsın hususi ruh durumu ve mazhariyeti itibariyle maruz kaldığı şeyler de başkadır, tşte vesveseye maruz kalmam en azından bunları anlamama sebep oldu. Eğer buna tesir denirse, böyle bir tesirden söz etmek mümkündür.
- Askerliğinizi ne zaman ve nerelerde yaptınız? Mutlaka o günlere ait hatıralarınız vardır. Duygu ve düşüncelerinizle beraber anlatır mısınız?
- Karacağaç'tan trene bindim. Geçirmeye gelenler arasında, Yaşar Hoca, Salim Arıcı, Hüseyin Top, ismail Gönülalan ve diğer bazı dostlar vardı. Salim Ancı, Üçşerefeli'nin baş imamıydı. Bana bir çıkın hazırlatıp vermişti, içinde peksimet gibi şeyler vardı. O mendili senelerce sakladım.
Çünkü ondan böyle bir jest beklemiyordum. Hatta, bana "Askerden sonra da Edirne'ye gel, beraber çalışalım" demişti. Hayretten donakaldım. Zira o güne kadar hep bana karşı soğuk davran-
mıştı. Hutbe vermeyi çok istiyordum.
İkibuçuk sene zarfında bana bir tek hutbe dahi gönül nzasıyla verdirmedi. Şimdi tam aynlacağım sırada onu böyle yumuşak görmek beni cidden sevindirmişti.. O gün Yaşar Hocaefendi de çok hislenmişti. Zaten hissî ve ince ruhlu bir insandı..
O zaman istanbul'a trenle gidiliyordu. Edirne'ye çok alışmıştım.
Erzurum'dan ayrılırken nasıl hicran, burkuntu hissettirme, E-dirne'den ayrılırken de aynı burkuntuyu hissettim.
Ankara Mamak
Ankara'ya geldiğimde Salih Özcan'ı buldum. 5-6 gün kadar teslim olmadım. Onun yanına gidip geldim. Bu gurbette, bana Salih Özcan çok büyük bir teselli kaynağı oldu.
Teslim olduğumda zannediyorum 10 Kasım'dı. Mehmed Mutlu o zamanlar üsteğmendi. Zaten yarbaylıktan da emekli oldu. Bizim bölük komutanı Yılmaz Bey, onun Harbiye'den arkadaşıymış ve gelip beni bölük komutanına lanse etti. Aynca Kurmay Başkanı Reşad Taylan'a ben de Edirne'deki bir yakınından selam getirmiştim. Hatta benimle ona badem ezmesi göndermişlerdi. Cenabı Hakk'm inayetiyle böyle korunmaya alındım.
Mamak bir garip yerdir. 1.Tabur, 1.Muharebe bölüğü.. Benden iki yaş büyük amcam da burada askerlik yapmış.
Bir gün talim yapıyoruz. Bölük komutam beni çağırarak "Hoca sen misin" dedi. "Evet" dedim, ilave etti: "Benim hanımım hasta. Getireyim de ona bir oku!" dedi. Ben "Ben öyle okuma filan bilmem. Eğer siz okumanın tesirli olacağına inanıyorsanız sizin okumanız muvafık olur" dedim. Meğer beni deniyormuş ve ben de itikadımın mükafatını gördüm. Bölük komutanı beni belli ölçüde korudu. Rahat edeyim diye de beni telsizci yaptılar. Tabii kurs görmek için dört ay daha kaldık. Ankara'da kaldığım dönem benim i-çin çok sıkıntılı oldu.
Tam istenen şekilde askerlik yapmadığım için, oranın yemeği bana helal olmaz, diye, düşünüyor ve diğer bazı mülahazalarla askeriyenin yemeğini yemiyordum. Hatta giyeceğim elbiseyi dahi, bir asker talebeden satın almıştım. Bunlara dikkat ediyordum.
Talat Aydemir
O sene Ankara'ya çok kar yağdı. Zaten kasım ayında teslim oldum.
Aralık ayında Talat Aydemir hadisesi patlak verdi. Ve Mamak 15.000 mevcuduyla bu hadiseyi destekledi.
Malum, Talat Aydemir, 27 Mayıs ihtilalini destekleyenlerden. O sırada Kara Harp Okulu Komutanı, ihtilalde Harb Okulu'nun çok büyük desteği oldu. Talebeleri sokağa döktüler, radyoevini onlarla teslim aldılar,
Ankara'da asayişi onlarla temin ettiler. Yedeksubay Okulu da o zaman Mamak'taydı. Sokağa dökülenler arasında bunlar da vardı. Hatta, Muhabere Astsubay Okulu talebeleri için de aynı şey söyleniyordu. Bir yönüyle ihtilali bunlar yapmıştı. Cemal Madanoğlu ve Sıdkı Ulay gibi sola meyilli insanlar da bu ihtilali desteklemişlerdi, ihtilalden sonra Türkeş ve arkadaşlarını çeşitli yerlere ataşe olarak gönderdiler. Nasılsa Talat Aydemir kalmış.
Talat Aydemir, 27 Mayıs'ı yapanlara karşı yeni bir ihtilal yapma teşebbüsüne girdi. O zamanlar ismet Paşa hâkim durumda. Talat Aydemir, Mussolini kafasında bir adam. Gelseydi, aynen Mussolini gibi hareket edecekti. O ve yalandan onu destekleyenler tamamen diktatör insanlardı. Dinle diyanetle alakalan yoktu. Hatta maneviyatla alay ederlerdi.
ihtilâl teşebbüsü olmadan bir ay evvelinden hazırlıklara başlandı. Bize hakiki mermi verdiler. Karda kışta, tel örgü boyu nöbet tutuyorduk. Hele son günler iyice sıkıydı. Kar altında sekiz saat nöbet tuttuğumu biliyorum. Bir de Ramazan, oruç tutuyorum. Yemek yeme fırsatı bulamıyordum. Cebime bisküvi koyar, eder içtimada subay bana doğru bakmıyorsa ağzıma bir tane atardım. Bu bazen sahur, bazan da benim için iftar olurdu. Namazlarımın çoğu nöbete denk geliyordu. Namazımı yine terk etmiyordum.
Son gece hepimiz pürheyecandık. Radyoevini bir onlar, bir bizim taraf teslim alıyordu. Önce ihtilâl ilan ediliyor, ardından asiler bastırıldı, deniyordu. 28. Tümen hükümet tarafındaymış. Tabii ki, biz bunun farkına daha sonra vardık. Üzerimize uçaklar uçmaya başladı. Niyetleri Mamak'ı ortadan kaldırmakmış. Bizim taraf teslim oldu.
Ceza
Sabah umumî bir içtima yapıldı, içtimada silahlar da yanımız-daydı. Ceza olarak silahlarımızın mekanizmalarını aldılar. Elimizde sadece boru gibi bir demir parçası kalmıştı, iki ay kadar da dışarıya çıkmama cezası verdiler, iki ay, muhabere ve temel eğitim kursları gördük.
Dışarıya çıkmadığım için, ben kendimi bütünüyle ibadete verdim. Kış geceleri uzun olduğundan erkenden mescide gidiyor ve gece geç vakitlere kadar ibadetle meşgul oluyordum. Duygu ve düşünce dünyamın iyice durulduğunu hissettim.
Bir gün bizi yine topladılar. "Size bir müjdemiz var" dediler. Hepimiz merakla bekliyoruz. "Mekanizmalarınızı iade edeceğiz," dediler. Tabii ki, pek sevinenimiz olmadı. Her sabah onları temizleyeceğiz diye canımız çıkıyordu. Yine böyle bir dönemin başlaması pek sevimli sayılmazdı.
Yüksek Sürat
Dört aydan sonra, Özmutlu'nun aracılığı ile, beni de yüksek sürate ayırmışlar. Özmutlu, beni rahat ettirmek için böyle düşünmüş, telsizci olursam, eğitime, içtimaya çıkmam ve rahat ederim, diye komutana söylemiş. Zaten imtihanı da kazanmıştım. Benden evvelkilere, Mercidabık ve Ridaniye savaşları kimler arasında olmuştur diye sordular. Onlar bilemeyince aynı soru bana da soruldu. Bildim ve imtihanı kazandım!
Böylece yüksek sürate yazıldık. Halbuki, benim kafamda Ge-nelkurmay'da kalma planı vardı. Orada bir görev istiyordum; fakat olmadı. Olmaması da hayırlı olmuş. Tabii, onu daha sonra anladım.
Dört ay yüksek süratte kaldım. Bu- arada, on parmak daktilo yazma ve bir de manipleyi kuvvetlendirme işleri vardı, işin doğrusu vuruşum iyi değildi. Fakat alışım iyiydi. Sivilde en iyi olanlar kadar alışım kuvvetliydi de, morsa vurmaya elim pek müsait değildi. Tamamen bilekle alakalı bir mesele. Falso yapardım. Alışım iyi olduğu için beni orada tutmuş olabilirler. Üç dakikada beşyüz harf yazıyorduk.
Askerlik deyince, ilk dört ayı unutmam mümkün değildir. Çok sıkıntılı günlerdi o ilk dört ay... ilk gittiğim gün, daha önce tanıdığım Turan adında bir arkadaşla yan yana yatmıştık. Yatak yoktu. Herkese sadece bir battaniye veriyorlardı. Ayakkabıları ayağımızdan çıkarmadan yatardık. Böylece donmaktan kurtulurduk.
Bir de su iktiza ettiği zaman işimiz bitikti. Bünyem çok kuvvetliydi. Tuvalette yıkanırdım. Buzlara basa basa, başımdan matarayla soğuk su döküp yıkandığım çok olmuştur.
Banyolarda askerler dikkatsiz yıkanıyorlardı. Onun için onlarla yıkanmaya da giremiyordum. Çok defa tuvalette saklanır, başımı biraz ıslatarak, sanki yıkanmış gibi yapar ve çıkardım.
Bir defasında umumi kontrol yapılacaktı. Muayeneyi çıplak yapıyorlardı. Doktor bana "Sıyır kilolunu" dedi. Ben: "Komutanım, benim dizimden yukarısını annem dahi görmemiştir" dedim. A-dam insaflı birisiymiş, "Geç" dedi ve kurtuldum.
Askerlikte insanın onurunu çok kırıyorlar. Nasıl olsa, tekrar yaptırırlar, diye kaçmadım, dişimi sıktım. Âbdest almaya gittiğim için birkaç defa çok ciddi dayak yedim.
Namaz İçin...
Bir iki dakika, namazdan dolayı geciktim diye ellerimi patlatır-casına çok dövdüler. Bir de çok hakaret yapıyorlar, insanı asker olduğuna pişman ediyorlar. Hepsi olmasa bile, bazı mukaddesata dil uzatanlar bile oluyordu. Eğer, askerlik manasındaki kudsiyete i-nanmak da imdada koşmasa, çekilecek gibi değildi.
Namaz vakitleri içtimalara denk geldiğinden, namaz kılanların sayısı bir iki kişiye düşmüştü. Bir ben, bir de Mehmed Dinçer a-dında, Urfa-Viranşehir'den bir arkadaş vardı. Beş vakit olarak sadece ikimiz kılıyorduk!
Bazen izin vermediklerinde kaçtığımız da oluyordu. Ben daha çok, Salih Özcan Bey ile Osman Yüksel Serdengeçti'yi ziyarete giderdim, ikisi de Denizciler Caddesi'ndeydi. Bir gün caminin i-mamıyla gidiyorduk. Birden karşımıza inzibatlar çıktı, imama bir yumruk vurdular, adam boylu boyunca uzandı. Bana bir tekme attı birisi, fakat isabet ettiremedi. Sonra ikimizi birbirimize bağlayarak
götürüp inzibat merkezine teslim ettiler.
O gün yirmi otuz eri daha yakalayıp getirmişler. Sonra, sanki Hz. Nuh zamanından kalmış kadar kirli ve eski ne kadar kapkacak varsa getirip, "Bunları temizleyin" dediler.
Benim de bir huyum vardır: Yaptığım işi, hakkını vererek yapmaya çalışırım. Nasıl olsa asker ocağına ait diye, kollan sıvadım, çok ciddi olarak çalışmaya başladım. Bu başçavuşun dikkatini çekmiş. Haber göndermiş. "O çok çalıştı gitsin" demiş. Ben gittikten sonra da, diğerlerinin isimlerini yazıp birliklerine göndermiş. Benim isim gelmedi ve kurtuldum.
Bir de Salih Özcan Bey'i Hacca geçirmek için gittiğimde böyle yakalanmıştım. Neticesinin ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum.
Sekiz ay sonra kuralar çekildi. Benim kuramda Erzurum çıktı. "Hoca, senin memleketin Erzurum, onun için olmaz" dediler. Bir daha çektim yine Erzurum çıktı. Yine "Olmaz" dediler. Üçüncüde Diyarbakır çıkü. "Şimdi de sana zulüm olur" dediler. Dördüncüde iskenderun çıktı, "Hoca yaşadın" dediler. Onlar kendi duygu ve düşüncelerine göre böyle demişlerdi; fakat ben çok üzülmüştüm.
Uzun bir yolculuktan sonra, iskenderun'a vardık. Deniz kıyısında, zahiren güzel bir yer. Çok sıcak olmakla beraber, çöl gibi, arası-ra denizden esinti oluyordu. Bazen de serin eserdi. Suyu da çok bol.. Askerî çevre, ekseriyet itibariyle müsbetti. Ben bu durumu öğrenince biraz daha rahatladım. Bu arada sivilden bazı kimselerle tanışma imkanı oldu. Ve yine sivil olarak bir iki cuma, iskenderun'un merkez camiinde vaaz verdim.
Komutanlarla aram iyiydi. Bir de Arif Başçavuş vardı ki, onun çok himayesini gördüm. Beni haber merkezine almıştı. Müstakil kalabileceğim bir şekilde arabayı ayarladı.
Arabanın içi, o günün en modem telsiz cihazlarıyla donatılmıştı. Bir kişinin yatıp kalkabileceği kadar da boş yer vardı. Artık tek başıma kalabilecektim. Mamak'ta çektiğim sıkıntılar kısmen hallolacaktı. Çünkü dışardan, zeytin ekmek alıp yiyebiliyordum. Küçük bir ispirto ocağım da vardı. Onunla da bazen patates haşlıyordum. Fakat arabanın içinde bulundurulması yasak olduğundan, ocağımı saklamak zorundaydım.
Nöbet Çavuşluğu
İlk iki ay, normal askerler gibi muamele gördüm. Nöbet tuttum. Biz oraya onbaşı olarak gitmiştik. Normal, nöbet çavuşluğu da yapıyorduk. Fakat beceremedim. Ne tekmil vermeyi ne de millete iş gördürmeyi becerebiliyordum.
Durumumu gören subaylar bunu yadırgadılar. Bir cihetle de beni kolladılar. Arabada kalmaya başlayınca, içtimada, nöbetten muaf tutuldum. Randevulu çalışıyorduk. Bağlantımız olan yerlerle görüşüyor, ciddi bir şeyler olup olmadığını soruyor ve sonra kendi işimize bakıyorduk.
Ben boş vakitlerimi, kitap okumak ve Kur'an dinlemekle geçiriyordum. Cihazlar çok kuvvetli olduğu için, islam âleminin çeşitli yerlerinde okunan Kur'anı Kerim'leri çekebiliyordu. Yanında bir araba daha vardı. Onda da Mehmed Yıldırım adında çok mazbut bir arkadaş kalıyordu.
Sarılık
Gıdasızlık beni yazın çok hırpalamış. Halsizlik başgösterdi. Ayakta duracak dermanım kalmadı. "Gözlerinde sanlık var" dediler. Doktora gittim. "Bir şey yok" deyip geri gönderdi. Birkaç gün sonra bütün vücudum sapsarı oldu, tekrar doktora gittim. Bu sefer de "Aman çok tehlikeli" dedi ve beni hastahaneye yatırdı. Ne kadar yattım, bilmiyorum. Fakat uzun bir müddet zannediyorum, hastahanede kaldım. Daha sonra üç ay hava değişimi verdiler.
Askere giderken Erzurum'a uğrayamamıştım. Aradan dört sene geçmişti. Hasta ve alil bir halde Erzurum'a gitmek üzere trene bindim. Arif Başçavuş bana bir çanta almıştı. Eşyalarımı ona yerleştirdim. O çantayı daha hâlâ, değerli bir hatıra olarak saklarım...
Bir ara trende koridora uzanmak zorunda kaldım. Zaten tren tıklım tıklım doluydu, iskenderun sıcak, Erzurum tarafları da çok soğuk olduğundan, ben farkına varmadan, üşütmüşüm. Uzun bir müddet de, adale ağrısı çektim. Üzerinde iskenderun'a göre diktirdiğim sivil elbiselerim vardı. Fakat Erzurum'un soğuğuna karşı
faydalı olacak durumları yoktu.
Bizim ev çıkmaz sokaktadır. Ben sokağa girince etraftan asker geliyor diye bağıranlar oldu. Kapıyı, çaldım. Annem beni tanıyamamıştı. Neden sonra ki, "Sen Fethullah mısın?" diye sordu ve boynuma sarıldı. O gün annem çok ağladı. Ben tam fizyonomik olarak değişeceğim sıralarda Erzurum'dan ayrılmıştım. Onun için annem beni birden tanıyamadı. Bir de hiç beklemediği bir zamanda, ansızın gelmiştim.. Kardeşlerimde de değişiklik olmuştu. Baktım, Mesih çok tuhaf olmuş.. Üç ay bitince şubeye gittim. Bir ay kadar da onlar idare ettiler. Dört ay kadar Erzurum'da kalmış oldum.
Ramazan ayı da bu devreye denk geldi. Çeşitli camilerde vaaz veriyordum. Bir gün islam'ın Doğuşu veya buna yakın bir isimle bir film oynatılacağını duydum. Millet, bir hafta evvelinden biletleri almıştı. Eşya misliyle temsil edilir. Dine saygısız biri sahabeyi temsil edemez. Her haliyle dinden uzak bir kadın Hz.Âişe gibi insanlığın medarı iftiharı bir kadını canlandıramaz. Bu hususu bir i-ki defa Cedid Camiinde dile getirdim, ikindileri orada vaaz veriyordum.
Erzurum'da zaten iki tane sinema vardı, insanların bütün eğlence yerleri de bu iki sinemadan ibaretti. Çoğu da bu filmi, sevap olsun diye seyredecek.
O gün çok hislendim. Duygulu konuştum ve konuşurken kendimi tutamadım ağladım. Yine ikindi vaktiydi. Cemaata "Yazıklar olsun size! Sizin dininizle, peygamberinizle alay edecekler, siz de kuzu kuzu oturup burada beni dinleyeceksiniz. Onlar ecadadımızın aziz ruhlarıyla eğlenecekler, siz de Müslüman geçineceksiniz" gibi sözler söyledim. Cemaat birden ayağa kalktı. Ben "Yok, yok, bizim sokağa dökülmekle işimiz yok. Bu meseleyi başka yoldan halletmek lazım" falan dediysem de dinletemedim. Yolda iltihaklar da olmuş. Büyük bir kalabalık sinemayı basmış. Hadise tamamen bütün Erzurumlularca benimsenmişti. Daha sonra bana anlattıklarına göre, Kanlı Fuat bile meseleye sahip çıkmış..
Kanlı Fuad
Erzurum'da meşhur Dersim Ahmed vardı. Gözünü kırpmadan beş-on kişinin içine girer hepsini yere sererdi. Güçlü kuvvetli bir kabadayı idi. Ceketini omuzuna atar, yüksek ökçeli ayakkabı giyer ve öyle dolaşırdı. Boylu, poslu, iri kemikli, oldukça da yakışıklı birisiydi. Ramazanda camiye de gelirdi. Kabadayı idi; fakat dini inancı iyiydi. Bir de onun gibi Erzurum'da meşhur Kanlı Fuad vardı. Bu akıllıydı da. Mesela, bir gün ben vaazda "I-simlerinin Ahmed, Mehmed olması bizi aldatmasın. Deccal bu i-simlerle de gelebilir" dedim. Namazdan sonra, Dersim Ahmed bana gelerek: "Bence konuşulanlar halk tarafından kabul görüyorsa, isimlerle uğraşmanın bir manası yok, faydası da yok" demişti.
Tek başlarına şehre kafa tutan insandı bunlar. Erzurum'da bunlara benzer bir iki kişi daha vardı. Ve bunlar herkes tarafından tanınan insanlardı, îşte tam millet sinemayı basmış, makina dairesini darmadağın ederken, bu Kanlı Fuad da oradan geçmektedir. Ne o-luyor burada, deyip o da sinemaya girer. Sinemacı onu görünce sevinir. Kanlı Fuad arasıra içen de birisidir. Hemen onun yanına koşar, dert yanar: "Hoca böyle demiş, halbuki filmde bir şey yok. Müftü fetva verdi.." gibi şeyler söylemeye başlar. Kanlı Fuad, benim adımı duyunca, "Hoca Söylediyse doğrudur" deyip sille tokat girer. Halk sinemayı tahrip eder, o da sinemacıyı döver. Bu hadise Erzurum'da çok meşhur oldu. Daha sonra da senelerce konuşuldu. Tabii ki, ben işin bu kadar ileriye gideceğini düşünmemiştim. Erzurumlular beni "Edirneli Hoca" diye tanıyorlardı. Ertesi sene yine Ramazanda Erzurum'daydım. Askerliğim bittiği için Erzurum'a gelmiştim.
Müftü Sakıp Efendi'ydi. Bir sene önce, bana seve seve vaaz ettirmesine rağmen, o sene, hadise çıkarıyor gerekçesiyle Sakıp E-fendi vaaz ettirmek istemedi. Fakat bu sefer de halk müftülüğün ö-nünde toplanmıştı. "Edirneli Hocayı konuşturmayacak adamı biz daha göremiyoruz" diyerek müftülüğün önünde bağırıp çağırmışlar. Bu hadise tamamen benim dışımda cereyan etmişti. Ben hadiseyi daha sonra duydum.. Ve Sakıp Efendi bana vaaz ettirmek zo-
runda kaldı. O sene de vaaz ettim.
Hasta olarak geldiğim dönemde, Halk Evine de gidip geliyordum. Güzel çalışmalar yapıyorlardı. Halk Partisi döneminde o zihniyete hizmet eden bu kuruluşlar, müsbet düşünceli insanların eline geçince yararlı hizmetler yaptı. Erzurum Halk Evinin yöneticileri, iki kişinin dışında namazlı insanlardı. Gerçi, bir kısım tuhaflıkları vardı ama inançları sağlamdı. En kötüleri dahi inanırdı,
Müşterek Nokta
Dinsizliğin moda haline geldiği bu devrede, dine bu kadarcık müsamaha ile bakan insanlar dahi bizimle müşterek bir noktada birleşebiliyorlardı.
Saçları açık bir iki kadın da vardı aralarında. Ancak onlar da diğer açık saçıklığa göre kendilerini örtülü kabul ediyorlardı. Çünkü hiç olmazsa onlar uzun etek giyiyorlardı. Halk Evinde değişik türde geceler tertip edilirdi. Bir defasında ibrahim Hakk'ı üzerine konuşmalar yapılmış, bir başka defasında da Mevlana gecesi düzenlenmişti. Bu gecede bana da bir konuşma teklif ettiler.
Mevlana'nın, Efendimiz'in sünnetine olan bağlılığını anlatacaktım. Benim irticali konuşmam, Farsça beyitlerin evvela orijinalini okuyup sonra tercüme etmem, dinleyiciler arasında ilgi u-yandırmıştı. Bir de diğer konuşmacılara göre çok gençtim. Seçkin bir topluluk vardı.
Üniversitelerden ilimadamları ve yüksek rütbeli subaylar da geceye katılmışlardı. Ne kadar faydalı oldum, bilemem; fakat konuşmacı olarak davet edildiğime sevindim. Çünkü benden evvelki konuşmacıların hepsi Mevlana'yı panteist bir insan olarak göstermeye çalışmışlardı. Benim söylediklerim en azından ora-dakilere, Mevlana'nın hakiki bir îslam Büyüğü olduğu imajını vermeye yetmişti. Yapılan ilk seçimde (Yaşım genç olduğu için) beni haysiyet divanına seçtiler. Böylece Halk Evi kadrosuna ben de girdim.
Komünizmle Mücadele
Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum'da Komünizmle Mücadele Derneği'ni açma teşebbüsümüz oldu.O güne kadar sadece izmir'de vardı, îkincisi de Erzurum'da bizim gayretlerimizle açılacaktı,
ismi Ali'ydi, bir arkadaşı izmir'e gönderip tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan sonra anons ettim ve gençlerle Caferiye Camimin önünde toplandık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti. Dernek ve cemiyet işlerinden anlayan bir akrabam vardı. O gelip bizi uyardı, bize yol gösterdi... Tabii, o gün için içimizde kanunları bilen de yoktu. Zaten Erzurum'daki arkadaşlar da, benim derneklerle bu kadar içli-dışlı olmamı biraz fazla buluyorlardı. Benim hareketlerimden rahatsız oldular. "Bu Komünizmle Mücadele Derneği" de nerden çıktı? Sen, "Nurları oku. Bundan- iyi mücadele olmaz." dediler. Daha sonra da "Meğer biz yanılmışız" diyecekler ve Komünizmle Mücadele Derneğini onlar kuracaklardı. Fakat o gün için benim teşebbüslerim yadırganıp tenkid konusu yapılıyordu.
Bir de "Deccal"ı anlatacağım diye, Ramazanın sonuna kadar a-nons ettim. Cemaat her gün pür heyecan beni dinliyordu. Ben ise mevzuyu son gün anlatmayı düşünüyordum. Mahkum edilmekten korkum yoktu. Ancak Ramazan'ın ilk gününde hapishaneye girersem vaaz edemem, düşüncesiyle Deccal hakkındaki vaazı son güne bırakmıştım. Son gün cami tıklım tıklım dolmuştu. Heyecan zirvedeydi. Vahdeddin Önayar Bey her zaman olduğu gibi yine en önde yerini almıştı. Gözü yaşlı bir insandı. Onun hıçkırıkları, sanki giriş taksimi yapar gibi bana tesir eder ve bana ilham ve güç kaynağı olurdu.
Deccal hakkında ne biliyorsam anlattım. Cami miting meydanına dönmüştü. Cemaat bazen heyecandan ayağa kalkıp oturuyordu.
Meğer istihbarat erkenden gelip kürsünün etrafını'almış ve belki de konuşulanları kaydetmişler...
'Allah Şahit ki Vazifeni Yaptın'
Ertesi gün gelip son vaazımı yaptım. Efendimizin veda hutbesinden bahsettim. Son cümleleri söyledikten sonra, sözü kendi namıma söyledim. Size bu kadar vaaz ettim, vazifemi yaptım mı? deyince Vahdeddin Bey ayağa kalktı: "Allah şahid ki sen vazifeni yaptın" dedi. O gün çok duygulanmıştım.
Sonradan öğrendim ki, Deccal ile ilgili konuşmamdan sonra, emniyet yetkililerinden bir kısmı benim tutuklanmamı istemiş; ancak delil yetersizliği göz önünde tutulduğu için sonradan vazgeçmişler...
Bütün bu hadiseler, o izinli geldiğim hasta dönemimde oldu. Bu arada tedavi de oluyordum. Galiba Enver amcam beni iki defa doktora götürdü.
O dönem çok hareketli geçti, işin bereket tarafını bilemeyeceğim; fakat Risaleleri dağıtma ve vaazlara gösterilen alakayı Risalelere imale etme gibi hususlarda gayretli olduğumu söyleyebilirim. Bilhassa civan dolaşmamız çok faydalı oldu.
Ve tekrar iskenderun'a döndüm. Bir hafta kadar teslim olmadım. Bu arada dışarda vaaz ettim. Sonra gidip teslim oldum. Ondan sonra arızasız her cuma iskenderun Merkez Camiinde vaaz et-
meye başladım. O dönemlerde pek vaaz eden de yoktu, iskenderun yöresinde vaaz eden Hilmi Bey vardı ki, güzel konuşurdu. Bir ara milletvekilliği yaptığını da hatırlıyorum.
Sivilden dostlar, her hafta çevreye de duyurarak camiyi doldu-ruyorlardı.
Tümende beni arkadan koruyup kollayanlar da vardı. Cuma günleri, caminin önündeki cadde de dolduğu için, trafik ciddi olarak aksıyordu. Fakat, takviye edici güçler zayıflamaya yüz tuttu.
Bir yaz günüydü. Babam ziyaretime gelmişti. Ancak onu yatırabilecek temiz bir otel bulamadım. Otellerin hepsinde kadın vardı. Bu bana çok dokundu. Terbiye anlayışıma çok zıd bir durumdu. Cuma günü vaazda bu hususu dile getirmeden edemedim. "Bu nasıl Müslümanlık, bu otellerin çerçevelerini indirmek lazım." gibi bir şeyler söyledim. Sert konuştum. Zaten konuşmam kanunsuzdu. Askeri elbisenin üzerine cübbe giyilmezken ben böyle bir kıyafetle vaaz ediyordum. Bir başka konuşmamda da "Devletin nizamı var, polisi var. Polis yapmazsa bu vazifeyi kim yapacak!" diye yine o-tellerdeki ahlaksızlıkla ilgili bir şeyler söyledim. Beni destekleyen komutanlar zor durumda kalmıştı. Bana: "Cemal Tural milliyetçi bir insan. Hiç olmazsa bir iki kelime ondan bahset de biz de bunu değerlendirelim" dediler.
Cemal Tural o sıralarda 2. Ordu Komutanıydı. Ve hakikaten milliyetçi görünüyordu. Barzani hareketini adım adım takip ediyordu. O günlerde, Güneydoğu'daki bazı evlerde, Barzani'nin resimleri asılıydı. Barzani her an halkı ayaklandırabilir şeklinde şayia vardı. Cemal Tural'a karşı duyduğumuz alaka biraz da Barza-ni'yi yakın takibe almasından dolayıydı. Şimdi durum ve tutumuza bakınca bir kere daha şu tuhaflıkların karşısında hayrete düşüyorum. Dünkü şaki bugün eller üstünde.
Bir vaazımda, yumuşakça bu husustan bahsettim. "Tural Paşamız milliyetçi diyorlar. Türk askeri milliyetçi olmayacak da ne o-lacak. Allah milliyetçilere uzun ömür versin" bu veya benzeri ifadeler kullandım. O gün telsiz arabasına binerken ayağımı boşluğa atmıştım. Römorkun üzerine düştüm ve kaburga kemiklerim kırıldı. Bayılmışım. Ayıklığımda, başım Arif Başçavuş'un dizindeydi.
Gözümü açar açmaz ona sitem ettim. "Bunu bana siz yaptırdınız, bana peygamber kürsüsünden kimleri sena ettirdiniz. Allah bundan razı değil" dedim. 2 aya yakın ıstırap içinde inledim, inlemelerimden dolayı namazım olmaz diye, bazan aynı namazı birkaç defa kıldığım oluyordu. Bir müddet hastanede yatırdılar. Bir şey anlayamadılar. Sonra halk arasında kınkçı-çıkıkçı dedikleri bir adamı getirdiler. Adam bir çekti, ben kendimden geçtim. Bağladı. Senelerce sol tarafıma yatamadım.
Biraz kendime gelir gelmez yine vaazlara başladım. Fakat askeriye aleyhime iyice dolmuş. Beni destekleyenlerden birkaçı da başka yerlere gidince, benden intikam almak isteyenlere fırsat doğmuş oldu,
O cuma vaazda hiç kimsenin rahatsız olmayacağı kadar yumuşak ve ortadan şeyler konuştum. Zaten çok duyguluydum. Hutbeyi de ben okudum. Ama bir askerin izinsiz vaaz etmesi dahi tevkif e-dilmesi için yeterliydi. Meğer daha önceki konuşmalarımı teker teker tesbit etmişler. Ben her günkü gibi cumadan sonra, dışarıya çıktığımda caminin dört bir yanının, silahlı askerler tarafından sa-nlmış olduğunu gördüm. Sanki eşkıya anyor gibi, camiyi basmışlardı.
Hemen birliğin başındaki komutanın yanına gittim. Selam verip teslim oldum. Komutan iyi bir insanmış. O gün kaçan diğer adi suçlularla beraber beni de inzibat merkezinde bir hücreye tıktılar. Sonra inzibat merkez komutanı geldi. Beni getiren kumandan hemen öne geçti. "Efendim, hemen geldi, selam çaktı ve teslim oldu" dedi. Buna rağmen öbürü kinini ifade etti. "Gelmeseydi..." deyip bir küfür savurdu. Beni seven komutanlardan araya girenler olmuş ki, beni ertesi gün salıverdiler. Birliğin önüne geldim. Tabur komutanım beni çok severdi. O da iyice dolmuş. Beni görünce yanıma geldi ve suratıma bir tokat vurdu. "Takip edildiğini bile bile niye gittin" dedi. Ben bir şey demeden ayrıldım.
Ertesi gün birliği toplamış. Bir çocuk gibi ağlamış ve "Ona bir babanın evladına vurması gibi vurdum. Onu ben öz evladım gibi-severim demiş." Bunları bana sonra arkadaşlar gelip anlattılar.
Bir yüzbaşımız vardı. Adam sarhoştu. Hatta bir iki defa benim
maaşımı da almış içkiye yatırmış. Haber merkezi bizim elimizde. Arkadaşlar o yüzbaşıya ait şu hadiseyi naklettiler. Mahkeme bu yüzbaşıyı da çağırmış ve beni nasıl tanıdığını sormuşlar. Verdiği cevap şu: O, bu birlikte ahlakıyla temayüz etmiş tek insandır. Eşini göstermek mümkün değil!.. Bunlar benim için hep müsbet puan oldu.
Vahdeddin Bey'in anlattığına göre, bu komployu hazırlayan bir binbaşı imiş. Ve bu adam daha sonra askeriyeden atılmış, perişan bir hâlde de ölmüş...
İkinci Menemen
Meğer, benim gidip teslim olmam hadiseyi yatıştırmış. Yoksa esas gaye orada ikinci bir Menemen Hadisesi çıkarmakmış. Askerlerden bir ikisi "Vurun şu herifi" deyince halk bağırıp çağırmaya başlamış. Hava iyice gerginleşmiş. Bunlar olurken ben caminin i-çindeydim. Çıkıp da teslim olunca yapacak bir şeyleri kalmadı. Belki az mütereddit davransaydım, beni vuracaklardı. Çünkü o binbaşı tarafından bazı askerler iyice doldurulmuş ve oraya bu gaye ile gelmişler...
Esas olan Vahdeddin Beyle Nihad Karakum'a oldu. Benimle a-lakalan olduğu için memuriyetten uzaklaştırıldılar. O günkü hadiseyi gazeteler haber olarak verdiler... Ertesi gün Askeri Mahke-me'ye çağrılacağım. Geceyi sıkıntı içinde geçirdim. Kalkıp biraz namaz kıldım. Dua ederken, iki defa sanki şimşek çakmış gibi arabayı ışık sardı.
Hakim binbaşı çok ağır laflar etti. Demediğini bırakmadı. O gün çamaşır yıkamıştım. Rütbelerimi takmamışım. Bunu dahi mesele etti. "Ulan bunları sana baban vermedi. Ulan sen asker misin soytarı mısın. Ulan git yatağım minareye ser.." Hep böyle hakaretlerle dolu bir muhakemeden sonra beni tutukladı.
Nihat Karakum ve bazı arkadaşlar, Tümen Komutanına çıkmışlar. Tümen komutanı milliyetçi bir insandı. Ona "Efendim, bu arkadaş onların dediği gibi değildir. Biz vatanımızı, milletimizi, bayrağımızı ve tarihimizi sevmeyi ondan öğrendik" demişler. Ayrıca içlerinden biri derhal Ankara'ya Genel Kurmaya gitmiş ve oradaki
bazı paşalarla görüşmüş...
Necdet Bey'in kahramanlığını hiç unutamayacağım. Binbaşıyım ş. Ben onu Yarbay zannediyordum. Göz doktoruydu. Benimle görüşmek yasak olmasına rağmen tel örgüleri atlayarak resmi elbisesiyle içeriye girdi. Boynuma sarıldı. Bir de çıkardı 20 lira verdi. Necdet Bey denizciydi. Nöbetçi askerler rütbelerini tam bilemediklerinden onu albay veya paşa zannetmişler. Kendi aralarında "Bu nasıl asker ki, albaylar, paşalar onu ziyarete geliyor" demiş ve korkmuşlar... Daha sonra görüştüğümüzde anlatmıştı. Onu da sorguya çekmişler. "Sen nasıl olur da bir ere sarılırsın" demişler. O da "O herhangi bir er değil, değil ona sarılmak, ayağını bile öperim" demiş... Onun gösterdiği bu yiğitlik unutulacak gibi değildir!.. Senelerce sonra bu zatı bulup ziyaret etmiştim.
içeriye girdim. Cezaevinde Aydınlı bir arkadaş vardı. Hemen gidip bana bir yatak buldu, getirdi. Dine karşı alakasından bunları yapıyordu. Fakat bu arkadaş, bir silah meselesinden dolayı bunalıma girmiş ve intihar etmeyi düşünüyormuş. Devamlı "Çıktığımda intihar edeceğim" diyordu. Çok da dürüst bir insandı. Sanki Ce-nab-ı Hakk, beni buraya onun için göndermiş. Uzun uzun konuştuk. Bir gün bana: "Hocam inşallah, Aydın'a gelirseniz görüşürüz" dedi. Rahatladım. Belli ki önceki fikrinden vazgeçmişti.
Bir de hapishanede tanıyıp unutamadığım Mustafa Göbek adında birisi vardı. 19 senedir askerdi... Bir gün kızından mektup geldi: "Baba, ben gelin oluyorum. Fakat sen hâlâ askerliği bitiremedin." diyordu...
Tahliye
Lehimdeki umumi baskılar mahkeme heyeti üzerinde toplanınca hâkimlerin tavırları değişti. Tümen komutanı ağırlığını koymuştu. Ankara'dan "Madem ki milliyetçi bir çocuk, bir meseleden dolayı onu niye bu kadar eziyorsunuz" mealinde telefon veya telgraflar gelmiş. Hiç beklemediğim bir anda, bana küfür yağdıran o binbaşı, elinde çanta hapishaneye geldi. Daktilosunu da yanında getirmişti. Beni de müdürün odasına aldılar. Daha önce zorla aldıkları ifadeleri bir bir değiştirip, yerine mahzursuz ifadeler yazdı. Sonun-
da da: "Bundan böyle, hapishaneye atılmasını gerektiren bir şey yok. Çıkarın, 10 gün disiplin cezası verin" dedi. Beni disiplin yerine çıkardılar. Orada elime Mehmed Akif in Safahat'ı geçti. Kaldığım müddet içinde hep onu okudum. Günü gelince de serbest bıraktılar.
Fatih'in Torunu
Bana isnad edilen suçlar çok ağır cezayı gerektiren suçlardı. Hadise, ihtilale teşebbüs ve halkı devlet aleyhine ayaklandırma, gibi inanılmayacak şeylerdi. Buna rağmen Cenab-ı Hakk'ın lütfuyla, hiçbir şey olmadı. Dosyayı da tamamen kaldırdılar. Yeni istiklal Gazetesi, haberi sürmanşet yaptı. Hatırladığıma göre de "Fatih'in torunu Fethullah" diye yazmışlardı. Diğer gazeteler de kendi duygu ve düşünceleri istikametinde haberi değerlendirdiler.
îkinci bölüğün komutanı Mahmud Mardin adında bir yüzbaşıydı. Çok sert bir insandı. Meğer o da her zaman gelip vaazları dinliyormuş. Benim haberim yoktu. Ben disiplinden çıkınca hemen yanıma geldi: "Ben seni çok dinledim. Şimdi seni evine göndereceğim. Artık askerlik bitti. Ben tezkereni arkadan gönderirim" dedi. Tabii böyle bir hadiseyi hiç beklemiyordum. Çok sevindim. Daha askerliğimin bitmesine 34 gün vardı. 24 ay askerlik yapılan bir dönemde, hava değişimi, hapishane ve bu son erken gönderme hesap edilecek olursa 17 ay kadar askerlik yaptım. Beni böylece 34 gün evvelinden saldılar, tezkeremi de arkadan gönderdiler...
Askerliğin, kendisiyle alakalı olarak belli ağırlığı vardı; fakat benim askerliğim yine de rahat geçmişti. Bilhassa iskenderun'da çok kitap okuma fırsatı buldum.Gece-gündüz Kur'an dinleyebiliyordum.
Mescid Yaptık
Bir de askerde iken mescid yaptık. Mescidimiz açıktaydı. Altına kum serdik, etrafına da çim ektik. Hayatında hiç namaz kılmamış insanlar dahi orada namaza başladılar. 200 kişilik mevcud varsa, yaklaşık 30 kişi devamlı namaz kılar hale gelmişti. O günün şartlan nazara alınacak olursa bu çok önemli bir rakamdır. Hem de
namazlarımızı açıkta ve milletin gözü önünde kılıyorduk. Sinema salonunda cuma namazı kıldırdım. Hutbe de okudum. Cemaatın hepsi, altı-yedi kişiydi. Ama, mühim olan bizim orada böyle bir şey başlatmamızdı. Farkına vardılar ve orayı eğlence yeri haline getirdiler...
Yukarıda da söylediğim gibi, babam ziyaretime gelip-gidiyor-du. Ertesi gün bayramdı. Ben bayram vaazına çıkacağım. Babam belki onbeş gündür iskenderun'da. Camiye geldim. Tıklım tıklım dolu; fakat ne babam ne de tanıdığım arkadaşlardan kimse yok. Biraz buruklaşıyorum, biraz da bu durum bana tuhaf geliyor.
Babamın Tutuklanışı
Bayram namazlarını kıldık. Etrafıma bakındım, yine bizimkilerden kimse yok. Sonra birisi yanıma gelerek, "Babanızı ve bazı arkadaşları akşam tutuklamışlar" dedi. Hemen savcılığa gittim.
Vahdeddin Bey'in evinde, akşam sohbet ediyorlarmış. Babamda, dayısının kızlarının açık olmasından rahatsız olmuş, akşam o-raya gelmiş... Esas benim de orada olacağımı düşünerek böyle bir
baskın düzenlemişler. Gayeleri beni cürm-ü meşhud halinde yaka-lamakmış. Fakat ben, ertesi gün vaaza çıkacağım için gitmemiştim. Bazı arkadaşların da yardımıyla el konulan kitapların çoğunu alıp dışarıya çıkardık, O sırada kapı aralığından babamın sorgulamasını dinledim. Hâkim soruyor: "Nerden çıktı bu nur? Nur diye bir şey mi var?" Babam: "Kur'an'da var!" O yine soruyor: "Kur'an'ın neresinde var?" Babam cevap veriyor: "Allahu nurusse-mavati vel arz"
Baktım babam gayet metin ve cesurca cevaplar veriyor. Tabii ki babamın adına rahatladım. Dışarıya çıktılar. Babam o her zaman ki kıvrak zekasıyla bir nükte daha yaptı: "Yağmurdan kaçtık doluya tutulduk!" dedi. Dayısının evinden gelişini, yağmurdan kaçmaya benzetiyordu... Birkaç gün daha kaldı ve babam Erzurum'a döndü.
11. ayda askere gitmiştim. 1. Tabur'un 1. Bölüğü'nün 11. eriydim. Yani hep birler vardı. Gösteri mangası içerisinde de bulunuyordum. Kılığıma kıyafetime çok dikkat ederdim. Birkaç defa bölüğün önüne çıkardılar ve örnek asker olarak gösterdiler. Pantolonum yamalı da olsa, muhakkak tertemiz ve ütülü olurdu.
Daha önce de ifade ettiğim gibi, askerlik müddetince, askeriyeye ait yemeği yemedim. Çünkü, ciddi askerlik yapıyor sayılmazdım. Onun için askeriyeye ait yemeğin bana caiz olmayacağını düşündüm ve yemedim. Giydiğim elbiseyi de astsubay talebelerin birinden satın almıştım. Önümde yığınla kâğıt ruleleri vardı. Fakat, yemin ederek söylüyorum ki, şahsım hesabına bir nokta konacak kadar dahi kağıt kullanmadım ve askeriyeye ait kalemden, yine şahsım için bir nokta koyacak kadar dahi istifade etmedim. Çok hassas davramyordum.
Hayatımın en kabuslu günleri sona ermişti, îki sene ihtilaller ve ihtilal teşebbüsleri ile yüzyüze yaşadığım ve "Korkulu bir rüya görüyorum, uyanınca geçecek" diyerek kendimi ikna ettiğim ve bu ikna ile sabredebildiğim askerlik artık bitmişti.
Birkaç gün iskenderun'da kaldım, iskenderun'da nakliye işi de yapan büyük bir şirketin sahibinden -ki biz onunla ciddi dosttuk-teklif aldım. Şirketin başında duracaktım. O gün için çok cazip görünen bu teklifi hiç düşünmeden reddettim. Ve Erzurum'a döndüm.
- Bildiğimiz kadarıyla Edirne'ye ikinci defa tekrar döndünüz. Sebep neydi? Niçin Erzurum'da kalmadınız? Hatıralarınızla bu devreyi de anlatır mısınız?
- Erzurum'a geldiğimde yine sıhhat durumum bozuktu. Gıdasızlığın üzerine, bir de son hadiseler beni iyiden iyiye yıpratmıştı, E-ğer bünyem güçlü olmasaydı, üst üste gelen darbeler beni yatağa serebilirdi. Aynca ilk dört senelik hasret valideme çok dokunmuştu. Onun için durmadan diretiyor ve benim Erzurum'dan ayrılmamam için elinden gelen her çareye başvuruyordu. Beni Erzurum'dan evlendirmek için bu kadar ısrar etmesinin sebeplerinden biri de belki buydu.
Erzurum'u çok seviyordum. Fakat yüreğime taş basıp ondan ayrılmaya mecburdum. Çünkü o gün de "Mukaddes Göç"te anlattıklarımın şuurundaydım. Ve bilhassa Edirne'ye ilk gidişimde kaldığım sürece bu şuur iyice yerleşmişti. Anam diretse, babam eski ısrarını terketse de, Edirne'ye veya başka bir yere mutlaka gidecektim...
Edirne'yi istememin sebeplerinden biri de Üç Şerefeli'ye olan a-şın sevgimdi. Orayı arzu ediyor ve tekrar orada vazife yapmak istiyordum. Mimar Hayreddin'in yaptığı bu cami bana Selimiye'den daha sevgili geliyordu. Bu alaka ve ilgi, daha önce orada vazife yapmış olduğumdan ve bu ulu mabedin beni bağrına basıp üç seneye yakın barındırmasından olabileceği gibi, o gün için anlayamadığım saikler sebebiyle de olabilir. Üç Şerefeli ki, mimaride, Selimiye gibi medeniyet tarihimizin en büyük medar-ı iftiharının doğumuna analık yapmış ve mimarideki bu muhteşem zafere zemin hazırlamıştır. O'nun kaderi de, islam adına kaydedilecek muhteşem zafere zemin hazırlayan Asrın Büyük Çilekeş'ine benzemektedir. Bu çizgide ikinci Murad ile de bir bütünlük vardır. Üç Şerefeliyi sevmemde gayr-i şuuri de olsa böyle kuvvetli bir saik de mevcud-dur.
Ancak, kaderin çerçevesi insanın arzu ve isteklerine göre tesbit edilmemiştir. Evet, ben Üç Şerefeli'de imam olmak istemekteydim; fakat asıl olan Allah'ın dilemesidir. O günlerde Üç Şerefeli'ye i-mam olan zat esasen benden az da olsa okumuştur. O bir mürüvvet
ifadesi olarak teklifte bulunmayınca ben de asıl arzu ve isteğimi söylemedim. Daha önceden vaizlik vesikam da olduğundan Kur'an Kursu öğreticiliğine tayinim çıktı. Bir taraftan da vaazlara devam ediyordum.
Askerde başımdan geçen hadiseler basına intikal ettiği için artık tanınmaktaydım ve o günlerde bir gazete bunu mesele yapıp haber olarak verdi. Bu sebeple Edirne'ye gidişim de bir hadise oldu. Gazete, "böyle bir adam, nasıl olur da devlet memuru" olur, demekteydi. Basının takındığı bu menfi tavır tesirini kıs zamanda gösterdi. Ve artık ben her gittiğim yere, peşinde beş on gölge ile beraber gitmekteydim; adım adım takip ediliyordum.
Bir taraftan böyle ciddi bir takip altına alınmıştım. Diğer taraftan da, Kur'an kursunun idarecilerinden bazıları tarafından pasifize edilmek için bir sürü komployla karşı karşıya bırakılıyordum. Aktif bir insan olmamı sistem hazmedemiyordu. Onlann cemaatına müntesip olmamı da bu Kur'an kursunun idaresini elinde tutanlar kabullenemiyorlardı. Dolayısıyla, hem içten hem de dıştan yoğun bir tazyik altında bulunuyordum.
Dar'ül Hadis Camii'nin imamı hastalandığı için orada fahri olarak imamlık yapmaya başladım. Caminin içinde büyük bir oda yaptırdım. Burası hem imam odası olacaktı; hem de orada talebe okutacaktım. Bu günler en bereketli günlerim oldu. Edirne'de görülmemiş bir talebe hizmeti, işte bu küçük odada başladı. Talebelerle meşgul olmak çok hoşuma gidiyordu.
Bu kursu, belli bir cemaatın insanları yaptırmış. Derneği idare edenler de onlara sempati duyan kişilerdi. Benim kursa gelip gitmem, talebelerle meşgul olmam onları rahatsız ediyordu. Önceleri yumuşak bir eda ile, talebeyle meşgul olmamamı, sadece gelip gitmemi söylediler. Teklifleri çok garibime gitmişti. Bu davranışı, ih-las ve samimiyetle bağdaştırmak mümkün değildi. Düşüncelerimi yüzlerine açık ve net bir dille söyledim. "Sizin bu tavrınızı, ihlasla, samimiyetle telif etmek mümkün değil" dedim.
Kiralık Evler
Bu arada Suat Bey de Edirne'ye müftü olarak geldi. Değişik yönlere çekilmesin diye ona ayrı bir ev tuttuk. Ben de ayrı bir evde kalıyorum. Ancak ikimizin evi de çok kötü ve hırpani idi.
Bir gün erkenden Suat Bey'i ziyarete gittim. Bana: "Bu evde çok pire var, bir türlü uyuyamadım" dedi. Ben de "iki odalı başka bir ev bulalım, odanın birinde siz, diğerinde ben kalırım" dedim. Bir ev bulduk. Yaşlıca bir kadının eviydi. Altlı üstlü iki odası var. Bir kenara da mutfak gibi bir şey sıkıştırılmış. Tam bir bülbül yuvası. Biz ikimiz gidince kadın çığlığı kopardı. "Bana bir kişi dendi, siz iki kişisiniz. Katiyyen olmaz, istemem de istemem..." Kadının bizi bir dövmediği kaldı.
Hemen yeni bir ev bulduk, ilk giriş salon gibi bir yere açılıyor. Yan yana iki odası var. Merdiven altında da bir mutfak. Helası, yukarıda oturan ev sahipleriyle müşterek ve bahçenin bir köşesinde. Kim helaya gidecek olsa, herkes tarafından görülüyor. Çok da açık bir aile. Odanın birine Suat Bey, diğerine ben yerleştim. Ben o kötü evden, Suat Bey de pireli yerden kurtulmuş olduk.
O dönemde, Risaleleri okumayı daha da sıklaştırdık. Okuyacağımız bölümü daha önce bir kağıda yazıp geliyor ve öyle okuyorduk. Sıkı bir takip içindeyiz. Kapının önünde polis nöbet tutuyor. Onların rahatsız olacağı tabirleri ve isimleri, remiz halinde yazıyoruz, okurken asli haliyle okuyoruz. Benim elimde Tecrid-i Sarih bulunuyor. Yazılan kağıdı onun içine koyup öyle ders yapıyorum. Tabii ki, hadis ve ilmihal de okuyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde dini kitap okumanın bu denli yakın takibe alındığı ikinci bir memleket gösterilemez. Dört-beş insanla yaptığımız bu sohbet bir müddet devam etti.
Güzel Rüya
Bir gün bu arkadaşlardan biri rüya görüyor. Hatice validemiz kapının dışında Efendimiz de içeride oturuyor. Ders yaptığımız dört-beş kişiyi kastederek Hatice Validemiz, Efendimize: "Ya Ra-sullallah, bunlar; 'Bizden hoşnut musun ya Rasulallah?' diye soruyorlar" diyor. Ve Efendimizden cevap geliyor: "Evet hoşnudum. Hele birisi, hele birisi!..." diyor...
Görüldüğü gibi rüyada bile Allah Rasülü'nün isim tasrih etmemesi, arkadaşların hepsinin "hele birisi" diye ifade edilen şahıs olmak için aşk, şevk ve iştiyaklarına medar oldu. Onun için bu rüya birkaç gün boyunca anlatıldı ve arkadaşlar her anlatılışında tekrar tekrar ağladılar ve ardından "Ne zamana kadar böyle dört-beş kişi devam edeceğiz" demeye başladılar. Kısa zamanda gelip-gidenle-rin ve sohbete devam edenlerin sayısı 30'u buldu. Caminin içinde bir halka çeviriyor ve kitap okuyorduk.
Bir defasında polis camiyi basacak oldu. Müdahale ettim. Eğer böyle bir şey yaparsanız "Bunlar cami basıyor" diye halk arasında yayılabilir, ben de meseleyi kürsüye getiririm, dedim. Benim bu tehdidim üzerine baskın yapmaktan vazgeçtiler...
Bayram için tebrik bastırdım. Tebliğin arkasına da Habbab b. Eret hadisini yazdım. Hadis şu:
"Habbab b. Eret (R.A) anlatıyor: Allah Rasulü, Ka'be'nin duvarının dibine oturmuş, düşünüyordu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım ya Rasullallah, dua etmez misin Allah'a bize yardım etsin,"
dedim. Bunun üzerine Allah Rasulü, kaşlarını çattı ve şu mealde konuştu:
Siz de ıstırap mı çekiyorsunuz. Allah'a yemin ederim sizden evvel insanlar, sırf inançlarından dolayı alınır, hendeklere yatırılır, demir testerelerle biçilirdi ve yine dinlerinden dönen olmazdı. Yine sizden evvelki o insanların demir taraklarla etleri kemiklerinden ayrılır da yine onlar dinlerinden dönmezdi. Allah'a yemin ederim, Allah bu dini tamamlayacaktır; fakat siz acele ediyorsunuz..."
Kızıl Kıyamet
Matbaacı, kanun gereği için bu tebriklerinden bir nüshasını savcılığa göndermiş. Derken, emniyette, adliyede kızıl-kıyamet kopmuş.
Gece vakti, hafif hafif de kar yağıyor. Dışarda bir gürültü duydum. Pencereden baktım, Rasul Bey ve yanında tayfası... Hemen baskın olacağım anladım ve onlarca mahzurlu sayılan kitapları kütüphanenin arka tarafına attım. Kapı çalındı, açtım. Her tarafi aradılar, pek bir şey bulamadılar. Öbür odayı da arayalım, dediler. Ben: "Orası Müftü Efendi'nin odası, benimle alakası yok" dedim, insaflı insanlardı, ısrar etmediler ve beni alıp emniyete götürdüler. Zaten Rasul Bey'den daha önce de bahsetmiştim. Ancak Emniyet müdürü kesin emir verince beni almaya o gelmişti.
Emniyet müdürü genç birisiydi ve mütevacizdi. Toyluluğunu çalım ile örtmeye çalışan bir tip... Beni bayram tebliği için getirdiler sandım; ancak esas sebebi orada anladım. Emniyet müdürü, Kur'an kursu mütevellisi tarafından iyice doldurulmuş. Ve esas baskını .onlar yaptırmış. Müdür bana: "Bak, Fethullah! Seni son defa ikaz ediyorum. Sen talebe ile meşgul olmayacaksın. Aksi halde buraya tekrar alır ve ne yapacağımı da bir ben bilirim bir de Allah bilir!" dedi. Ben de "Burada kuvvetlisin, yaparsın. Ama bir de bu yerin altı var. Seninle orada hesaplaşırız" dedim. Bir başkomi-ser vardı. Gece gündüz sarhoştu. O da beni hesaba çekti. Benim yazdırdığım tebriği vatana ihanet olarak vasıflandırıyordu. Aynca, Kadir gecesinde, arkadaşlarla çok samimi bir hava içinde geceyi geçirdikten sonra, birbirimize gayet içten ve yürekten sarılıp ağla-
yışlarımızın da hesabını vermek zorunda kalmıştım.
Niçin bu kadar samimi imişiz? Ve niçin hıçkıra hıçkıra ağlamışız? Evet, bunlardan dahi hesaba çekildiğimiz o günler, cidden zor günlerdi.
Bu emniyet müdürüne Suat Bey'in de bir tavrı olmuştu. Onu da unutamam. Adam telefonda: "Müftü, bana kadar bir gel!" dedi. Suat Bey de cevap olarak: "Ben makamımdayım. Çok arzu ediyorsan sen gel" cevabını verdi. O gün sarılıp alnından öpesim geldi; o kadar sevindim. Çünkü adamlar, nezaketsiz. Hep müftüyü ayaklarına çağırmaya alışmışlar. Suat Bey'den de gereken cevabı almış olmaları beni cidden sevindirdi.
Dar'ül Hadis Camiine, birkaç hâkim ve bir de savcı gelip gitmeye başladılar. Savcı Erzincanlı bir adam. Adı Selçuk. Cumadan sonra, "Selçuk Bey sizi bekliyor" dediler. Uygunsuz şeyler söyleyeceğini tahmin ettiğim için dışarıya çıkmadım. Diyeceklerini hissetmiş gibiydim. Bir bekçi gönderip beni adliyeye çağırttı. Uzun boylu konuştuk bana: "Sen korkunç bir sistem düşmanısın, isimleri açıktan söylemiyorsun; fakat ben senin konuştuklarından bunu rahatlıkla anlıyorum. Hep maziyi methediyor ve şimdiki hali kötülü-yorsun. Halbuki, sende çok güzel bir konuşma kabiliyeti var. Başkasının kağıttan okuduğunu sen irticalen konuşabiliyorsun. Aslında bu kabiliyetini müsbet yönde de kullanabilirsin. Fakat sen..." dedi. Sanki bazı şahıslan kürsüde methetmem gerekiyormuş gibi telkinlerde bulundu.
Yukarıda söylediğim tebrik hadisesi de olunca tekrar sorgu hâkiminin karşısına çıktım.
Önünüze Bakın
Hüseyin Efendi'nin ısrarıyla bazı salı günleri onun yerine kadınlara ben vaaz veriyordum. Vaaza çıkmadan bir hafta evvelinden sakalımı bırakır ve vaaza sakallı olarak çıkardım. Bir iki defa da kadınlara "Ben konuşurken, önünüze bakın, benim yüzüme bakmayın!" demiştim. Sorgu hâkimi bunu da mesele yapmış ve "Şuna bak, kadınlara, bana bakmayın, önünüze bakın" demiş, şeklinde, e-sasen din adına benim lehimde olan bir sözü, tamamen saptırarak
aleyhime bir delil gibi kullanmaya kalkmıştı. Bir de kadınlardan istihbarat adına çalışanlar olacağı o güne kadar aklıma gelmezdi, anladım ki, onlardan da istihbarat adına çalışanlar var ve bu salı vaazlarına gelip gidiyorlar...
Tebrikleri müsadere ettiler. Milleti ayaklandırmaya matuf bildiri saydılar, sorgulamadan sonra beni saldılar.
Suat Beyin isteği üzerine Bayramda Eski Camide vaaz verdim. Hutbeyi de caminin imamı Ekrem Hoca okudu. Konuştuğum şeylerde rahatsız edecek bir şey de yoktu. Biraz içki hakkında da konuşmuş olabilirim. Yalnız, şunları söylediğimi hatırlıyorum: "Genç delikanlılar, kızlar, cami pencerelerinde sevişir hale geldiler, içkiler artık cami duvarlarının dibinde içiliyor... Eğer bu gençliğe bir dur denmez ve bunlar İslami ölçüler içinde terbiye edilmezse, yalanda babalanılın kafataslarıyla şarab içerler. Ey adliyeci arkadaş, sen adaletli olursan, bir senen senelerce ibadet hükmüne geçer. Muallim arkadaş, bu milletin geleceğini bayraklaştıracak nesiller senin elinde. Onlan iyi yetiştir..." Şimdi, bu sözlerde ne var? Önce bir vak'ayı anlatıyorsun. Herhangi bir şahsı hedef alıp da söylenmiş sözler de değil bunlar. Ama gel gör ki, bütün bu sözler mahkemede karşıma çıkarıldı. "Kim babasının kafatasında şarab içmiş?" gibi manasız sorgulamalara gidildi. Bir de, benim her sınıf insana ayn ayrı seslenişim, bölücülük kabul edildi. Niçin ayn ayn; adliyeci, muallim, esnaf, tüccar, demişim!.. Allah, Allah! Bugün herkes böyle konuşuyor!..
Ekrem Hocaefendi'nin konuşmalan da benim üzerime yıkıldı. O da çok şiddetli konuşmuştu.
O gün camiye gelip vaaz dinleyenler çok rencide olmuşlar. Sadece bayram namazı için gelenlerle günlük cemaatın arasında ve söylenenleri değerlendirmesinde dahi çok büyük farklılıklar göze çarptığını bu hadise münasebetiyle daha iyi anlamış oldum. Hiç ü-mit etmediğim, daha önceden tanışıklığımız olan kişilerden bazıla-n bile o günkü konuşmalan hazmedememiş, hatta birisi "evimize yaralı olarak dönüyoruz" gibi, tarizlerde bulunmuştu...
Onbeş kadar amme şahidi gelip mahkemede aleyhimize şehadet etti. Bizi müdafaa eden şahitler de vardı. Onlardan birinin de istih-
barat hesabına çalıştığını daha sonra öğrendik. Sözde mahkemede bizim lehimize konuşuyordu. Halbuki, aleyhimize rapor hazırlayanlardan biri oydu.
Bizim lehimize konuşanlardan Rıfat Bey, diye bir şahıs vardı. Daha önceleri çok kötü bir hayat yaşayan ve daha sonra îslami hayata dönen bu zat Edirne ileri gelenleri tarafından tanınıp saygı duyulan bir kişiliğe sahipti. Mahkemede lehimize konuşması, mahkeme heyeti üzerine çok ciddi tesir etmişti.
Kendimi Buldum
O gün söylediklerinden hatırımda kalan şu sözü oldu: "Sayın hâkimler, geçmişimin nasıl olduğunu çok iyi bilirsiniz. Kale içinde içip nara attığım zaman herkesin ödü kopardı. Ben de bir devlet memuruyum. O zaman öyle idim. Şimdi de gördüğünüz gibi böyleyim. Benim bu dönüşüm bu arkadaşlar sayesinde oldu. Oraya gidip geldim ve kendimi bulup idrak ettim. Bütün kötülüklerden kurtuldum.,"
Daha önce hâkimlerle savcılarla beraber yiyip içen Rıfat Bey, bizim Dar'ül Hadis camiinde yaptığımız sohbetlere devam etmiş ve Cenab-ı Hakk da onu hidayete erdirmişti. Ondaki bu ani değişiklik bütün Edirneli tarafından ilgiyle izlenmişti. Uzun boylu, görkemli bir insandı. Tabii ki onun söyledikleri o gün için çok mühimdi. Ve daha sonra da bu sözlerin tesirini görecektik.
Usul Bilmemek
Ancak, mahkeme aleyhte konuşanların sözüne daha çok itibar ediyordu.Zaten biz de usul bilmediğimizden dolayı müdafaalarımızda çok açık veriyorduk. Ekrem Hoca'nın sert konuşmaları da o-luyordu. Mesela, bir keresinde, mahkeme heyetine: "Kansını açık saçık giydirenler domuz değil de ya nedir?" demişti. Dosya tevhid edildiğinden dolayı söylenenlerin hepsi her ikimizi de bağlayıcı durumda oluyordu. Mahkeme heyetinin bize karşı tavn çok sert ve
haşindi.
Sanat okulunun müdürü aleyhte konuşanlardan .biriydi. Sözde ben, "Şuraları basmalı, bunlara şöyle yapmalı.." gibi sözler söyle-
misim. Mahkeme heyetinden izin istedim ve "Bu şahsa sorun bakalım, şu, şu sözleri de söylemiş miyim?" dedim. Bu sözler daha ziyade huzur ve sükun adına söylediğim sözlerdi. Sorulunca adam: "Hoparlör bazan cızırtı yapıyordu, duymadım" dedi.
Ben yine kalkıp "Hoparlör hep benim aleyhime olacak sözlerde çalışıp lehimde olacak sözlerde cızırtı mı yapıyordu? Çelişkisi bu kadar açık olan bir kişinin söyledikleri dinlenemez ve itibara alınamaz" dedim. Adam kararıp kaldı ve hiçbir şey söyleyemedi. Bir hazine avukatı vardı. Çok defa teravih namazını benim arkamda kılardı. Birkaç defa de beni iftar yemeğine götürmüştü. Tanışırdık. O da aleyhime şehadet etmeye gelmişti. Hâkim, beni göstererek "Bunu tanıyor musun" diye sorunca yüzüme baktı ve "Tanımıyorum" dedi. Ardından da "Camiye girdim. Camide bir ihtilal havası vardı. Sangının ucunu yana sarkıtmış veryansın ediyordu" dedi.
Israrla söz istedim. Nihayet razı oldular. Ayağa kalktım ve şunları söyledim: "Sayın avukatın sözleri hakkında bir şeyler arzetmek istiyorum. Değerlendirmenizi ona göre yapın. Bu şahıs, senelerce benim arkamda teravih namazı kılmıştır. Bunun yüzlerce şahidi vardır. Salim Ancı ile beni kaç defa iftar yemeğine götürmüştür. Sonra hatınmda kalmayacak kadar çok sayıda bir yere oturup çay içmişizdir. Şimdi, bir insan arkasında teravih kıldığı, beraber aynı sofrada yemek yiyip aynı masada çay içtiği birini 'Ben tanımıyorum' derse, onun diğer sözlerine de ancak o kadar itibad edilir"
Ben bunları söyleyince, adam heyecanlandı, "Tanıyorum" dedi. Sonra da kaşkolünü tutup mahkeme salonunu terk etti. Bütün bu o-lanlar hep bizim adımıza zaferdi. Mahkeme uzun süre devam etti. Bana on seneye yakın bir ceza düşünülüyordu. Zaten vaizlik vesikamı da almışlardı. Artık vaaz edemiyordum. Bütün bunlar Ferit Kubat'ın başının altından çıkıyordu...
Ferid Kubat o sırada Edirne vahşiydi. Daha sonra da 12 Mart'ta içişleri Bakanlığı yapmıştı. Bana karşı dopdoluydu. Kinini gayzım kusacak yer arardı. Bir defasında bütün din görevlilerini toplamıştı. Ben de gitmiştim. Orada benim gözümün içine baka baka ve herkesin anlayacağı şekilde: "içinizde bazı aşağılık hainler var. Bunlan ezeceksiniz..." dedi.
Bu adamın hayatının sonu çok perişan geçmiştir. Kendileriyle aynı düşünceyi paylaştığı insanları kovalayıp durmuştur. Ölümü de hayatının sonu gibi son derece ibret vericidir. O bir ara izine ayrılınca bunu fırsat bilip ben de ayrıldım.
Gayem Edirne'den başka bir yere tayinimi yaptırmaktı. Çünkü Edirne benim için artık sadece bir kâbus olmuştu. Emniyet Müdürü, "Kursta talebe okutmayacaksın" dîye tazyik ediyor; vali elimden vaizlik vesikasını alarak, vaaz etmeme mani oluyor... Ve ben tek başıma bütün bunlarla mücadele etmek zorunda kalıyordum...
Ankara'ya gittim. Yaşar hoca ile karşılaştık. Kendisi o sıralarda izmir'deydi. O da bir iş için Ankara'ya gelmişti. Durumumu anlattım. Diyanette söz geçirebileceği kimse olmadığını söyledi. Özlük işleri Müdürü Yaşar Gökten Bey'di. Ona gidip durumumu anlattım. Edirne'de kalmam için ısrar etti.Ben de Kırklareli'ne gitmek istediğimi söyledim ve isteğimde ısrar ettim.
İki mucib yazdırdım. Biri alakayı kestiğime diğeri de yeni vazifeye başlamama dairdi. Onları elime alıp Edirne'ye döndüm.
Kırklareli
Ferit Kubat, Edirne'den ayrılmıştı. Nail Memik adında, Cumaları da kılan, yumuşak tabiatlı bir vali muavini vardı ve Edirne Valiliğine o vekalet ediyordu... Başından bir belayı defetmek için olsa gerek, Nail Memik Bey mucibimi imzaladı. Elimden vesikanın alınmış olmasını hiç mesele yapmadı. Ben Edirne'den ayrılayım da ne olursa olsun, razı gibiydi... Fakat kaderin cilvesi, bir müddet sonra o da Kırklareli Valiliğine tayin edildi...
Edirne'de talebe arkadaşların kaldığı iki ev olmuştu. Kırklare-li'nde de bir ev tuttum, iki odalı bir evdi. Borç iki kilim satin alıp eve serdim. Bütün eşyam bundan ibaretti. Hem Edirne'deki hem de Kırklareli'ndeki eve kira ödüyordum. Her gün bir bahane ile Edirne'ye gelip gidiyordum.
Müftü Mustafa Efendi, ihtilal olunca sakalını bıyığını kesmiş, başına da bir fötr yerleştirmişti. Altmış yaşında olmasına rağmen bıyığı dahi yoktu. Kendisini mümkün mertebe ihtilalcilerden yana göstermeye çalışıyordu. Kendisine çok hürmet gösterdim. O da be-
nim Edirne'ye gidip gelmeme ses çıkarmadı. Bir seneye yakın vaziyeti bu şekilde idare ettik. Sonra da izine ayrıldım.
Kırklareli'nde her cuma vaaz ediyordum. Ramazan'da her gün vaaz ettim. Kendiliğinden bir cemaat teşekkül etti. ilk gittiğimde, bir iki insandan başka tanıştığım yoktu. Fakat kaldığım zaman müddetince orada da epey dostlar edindim.
Yeni Soruşturma
Cumalardan birinde vaaz ederken dışarıdaki çocukların gürültüsü bana kadar ulaşıyordu. O esnada ne söylediysem, sözlerimi bu çocukların gürültü edişine bağlayıp beni şikayet etmişler. Zaten mahkemem devam ediyordu; şimdi hakkımda bir soruşturma daha açıldı. Memurin Kanununa göre, vilayet bünyesinde bir encümen teşekkül ettirildi. Emniyet müdürü bu encümenin başında bulunuyordu. Konuşulan şeylerde suç unsuru olup olmadığını encümen a-raştınyordu. Vali ve emniyet müdürü yumuşak insanlar olduğu için bu soruşturma hafif geçti, ifademi aldılar ve takipsizlik karan verildi.
Atayolu Gazetesi, mahalli bir gazeteydi. Her fırsatta benim a-leyhime yazılar yazardı. O sıralarda giydiğim siyah bir paltom vardı. Bu paltoyu, adice ifadelerine benzetme aracı yaptılar ve şu ifadeyi kullandılar: "Korkumuzdan geceleri dışarı çıkamıyoruz. Bir siyah köpek, arkasında da bir sürü köpek bizi nerede görse hırlıyor."
Necip Fazıl Kısakürek'le...
Bu dönemde Necip Fazıl Kısakürek'i de konferansa davet etmiştik. Konferans işiyle bizzat kendim meşgul oldum. O gece Necip Fazıl merhumu, arkadaşlardan birinin evinde misafir ettik. Hatta, hiç unutmam, merhum o gün biraz tutuktu. Başka günlerde olduğu gibi coşkun değildi. Yakınlarından biri "Üstad, bu gece pasiftin" dedi. O hemen, sofrada bulunanları göstererek "Hayır, dedi, pasif olan bunlardı." Böylece dinleyicilerin ilgisizliğini anlatmış o-luyordu.
Dar dairede yaptığımız uzun sohbet esnasında Necip Fazıl, had-
dünden fazla alaka gösterdi. Hatta, daha sonraki günlerde, Büyük Doğu'da üst üste iki-üç yazı yazdı ve Risaleleri methetti. Ben kendisine bir takım Külliyat vermek üzere istanbul'a geldim. Fakat, Zübeyr Abi pek taraftar olmadığı için vermeden geri döndüm.
Atayolu Gazetesi Necip Fazıl'ın aleyhine de bir yazı yazdı. Biz de o yazıyı Necip Fazıl'a gönderdik. O sayıda, Büyük Doğu'da bir karikatür çıktı. Büyük bir çomar (köpek) yanında da küçük bir fino var. Ve altına şu yazı yazılmış. "Biz koca çomarlarla uğraşıyoruz. Bu küçük fino da nerden çıktı" Bu cevap hepimizi çok memnun etmişti. Kırklareli'nde bu ve benzeri sistemli faaliyetlerimiz de oldu. O tuttuğum bülbül yuvası gibi evde her gece sohbet yapıyorduk. Her cemaatten insan eve gelip giderdi. Aramızda iyi bir kaynaşma vardı. Hamid Hoca'nın dostluğunu ise hiç unutamam...
... Ve izmir
îzine aynlıp küçük bir Türkiye seyahatine çıktım. Çeşitli yerlerdeki dostlarımı ziyaret ettim. Seyahatim kırk gün kadar sürdü. Halbuki izin sürem yirmi gündü. Ankara'ya uğradım. Yaşar Hocae-fendi Diyanet işleri Reis Muavini olarak Ankara'ya gelmişti. Ona durumumu anlattım. Geçmiş günler için rapor alınamayacağını söyledi. Meğer aklında başka bir düşünce varmış, izmir'den ayrılırken onlara kendi yerine beni göndereceğini söylemiş ve benden sitayişkarane bahsetmiş. Bana "Bir dilekçe yaz ve izmir Vaizliğini iste" dedi. Ben, aniden böyle bir teklifle karşılaşınca şaşırdım, "izmir büyük yer, beni yutar. Mümkünse beni şarkta küçük bir vilayete verin" dedim. O ısrar etti. Bir başkasına dilekçe yazdırdı, bana da zorla imzalattı. Daha sonra da kararnameyi Diyanet işleri Reisi Elmalı'ya imzalattı. Kendi imzalamadı. Bu Yaşar Hocaefendi'nin her zamanki temkinli davranışlarından biriydi.
Tekbirlerle...
Kırklareli'ne geldiğimde ilk işim müftüye tayinimi duyurmak oldu. Çünkü suçlu durumundaydım. Tayinimin çıktığını duyunca müftü suçumu unuttu ve üzüntülerini bildirdi. Kırklareli'nden ayrılışım adeta bir merasim oldu. Arabalar tuttular ve beni Edirne'ye
kadar tekbirlerle, salavatlarla getirdiler. Edirne'deki dostlarla görüşüp vedalaştırn.
- Efendim, zannedersem bundan sonra Izmir devresi başlıyor. İzmir'de nasıl karşılandınız... Kestaııepa/arı günleriniz... Oradan ayrılışınız... Bu devrede başınızdan geçen hadiseler ve hatıralarınız?
- Geleceğimden kimseye haber vermemiştim. Elimde iki çanta Kestanepazanna vardım. Faytondan indiğimde beni ilk karşılayan ismail Türe Bey oldu. Çantalarımı aldı. Daha caminin dış kapısında cemaat beni coşkun bir alaka ile karşıladılar. Eşyamı müdür o-dasına koydum. Küçük bir cam dolap vardı. Getirdiğim eşyayı oraya yerleştirdim. Gece gündüz kullandığım, açılıp kapanan bir koltuk vardı. Gündüzleri onu koltuk olarak, geceleri de yatak olarak kullanıyordum.
Bir iki Saat Uyku
İlk müşahedeme göre, devamlı olarak talebenin başında bulunmamda zaruret olduğu ka-naatına vardım. 24 saat hiç uyumamam icab ediyordu. Talebenin umumi durumu bunu gerektiriyordu. Devamlı riyazattan bünyem iyice zayıf düşmüştü. Buna rağmen bir-iki saat uyku i-le yetiniyordum. Bazan sabaha kadar beklediğim ve hiç uyumadığım olurdu. Geceleri birkaç defa banyoları, tuvaletleri ve yatakhaneleri dolaşır talebeyi kontrol ederdim. Bir taraftan talebe ile yakından ilgileniyor, diğer taraftan da gördüğüm gayr-i ni-
zami durumları düzeltmeye çalışıyordum.
O sene tedrisat döneminin bitimine iki-üç ay kadar bir müddet
vardı. Ve o sene öyle geçti,
Son sınıf talebelerinden birkaç asi çocuk vardı. Yaşlan da büyüktü. Söz dinletmek mümkün değildi. Benden evvelki idareciler tarafından şımartılmışlardı. Başka çarem olmadığını anlayınca, bunlardan bir-ikisine güzel bir meydan sopası attım. Bir kısmı o-kulu bitirip gitti, diğerleri de kuzu gibi oluverdi.
Yaşım yirmialtı veya yirmiyedi dolaylanndaydı. Onun için hem talebeler hem de hocalar benim idareci olarak gelmemi yadırga-mışlardı. Hatta hocaların içinde, hem de bana duyuracak şekilde "Yaşar Hoca, bula bula bu çocuğu mu bulup gönderdi" diyenler o-luyordu. Zaten daha önce idarecilik yapmış ve burada idareci olarak bulunmuş bir arkadaş, beni o zaman da daha sonra da kabullenemedi.
ilk gün, talebeyi toplamış ve beni onlara takdim ederken "Bundan sonra başınızda bulunacak. Yani müdür gibi bir şey" demişti. Tabii ki böyle bir takdim bana çok dokundu. Elbette ki, bu takdim şekli talebeye de menfi yönde tesir etmişti, idareyi ele alıncaya kadar epey sıkıntı çektim.
Âli Rıza Güven Bey, dernek başkanıydı. Dernekte en çok sözü geçen oydu. Gıyabımda beni takdirle yadettiğini ve bir gün idarecileri toplayarak* "Bu hoca, buranın yemeğini dahi yemiyor. Eğer onu rahatsız edici bir tavrınız olursa, hepinizi buradan atarım" dediğini, daha sonra duydum. Kısa bir müddet sonra da, gerek talebe, gerek idarecilerin büyük çoğunluğu, gerekse hocalar beni kabullendiler ve aramızda ciddi bir kaynaşma oldu.
Benden evvel, Ali Rıza Güven Bey, her sabah gelir talebeleri kontrol edermiş, îlk günler de geldi. Fakat beni hep ayakta ve talebelerin başında buldu. Bir gün "Hocam artık burası bütünüyle size emanet. Benim gelmeme gerek kalmadı" dedi. Ve ondan sonra da kontrol maksadıyla yurda hiç uğramadı.
Kulübe...
Altı ay kadar sonra, bana kalacak bir yer yaptılar. Burası tahta bir barakaydı. Eni de boyu da iki metre genişlikte bir yerdi. Ben ilk altı yedi ay, hep müdüriyette kaldım, îş oturuncaya kadar sırtı-
mı yere koymadım, diyebilirim.
Kulübemi çok seviyordum. Küçük bir yerdi. Uzansam ayaklarım duvara değerdi. Helası, lavabosu yoktu. Ellerimi dışarıdaki bir bidondan yıkıyordum. Fakat bu küçük oda, beni doyuracak seviyede hizmet veren yerlerden biri oldu. Çok mütevazı ve sade bir yerdi; fakat daha sonra meydana gelecek nice hizmetlere işte bu oda analık yapmıştı. Bir han gibi işlerdi orası... Bazan Ali Rıza Güven Bey, Sacid Bey ile beraber, bazari Saffet Solak Bey bazan da bir başkası gelirdi. Ben de hususi çay yapar ve ikram ederdim. Ali Rıza Güven Bey, o tatlı sesiyle telefon eder ve "Hocam, çay hazır mı?" derdi. Veya ben açardım telefonu "Ağabey, çay hazır" derdim. Gelirdi. Evliya gibi bir insandı.
O zaman bana, yan resmi Ege'nin her yerinde vaazetme selahi-yeti verdiler. Bir iki defa Antalya'ya gittim. Ancak tanınmamış bir insan olduğumdan ve işin temelinde o yörelerin vaaz u nasihata karşı alakasızhklanndan dolayı, sohbetlerimin çok yararlı olduğunu söyleyemem. Yine Allah (cc) bilir...
O sıralarda izmir ve Aydın yöresinde Tahir Hocaefendi tanınıyor ve alaka da görüyordu, izmir'e geldiğim ilk yıl ben Aydın'a da gitmiş hatta üç-dört gün kalıp vaaz da etmiştim. Ancak orada da bir anlayış görmedim. Onlan, bizim konuşma tarzımıza ve bizim düşüncelerimize karşı kapalı buldum.
Ödemiş ve Tire biraz daha farklıydı. Tire'ye birkaç defa vaaza gittim. Oradaki arkadaşlar da hep geliyordu. Ancak bazı kimselerde kendini her şey görme gibi marazi bir ruh hali vardı. Mesela, vaazdan sonra oturmuş sohbet ediyorduk. Ben iman ve Kur'an ha-kikatlanna dair bir şeyler söylerken, oradakilerden biri "Sen onlan bırak, sahabeden bahset, onlan biz biliriz" gibi laflar etti. Ne o zaman ne de daha sonra bu arkadaşlara mukabelede bulunmadım.
Salihli'ye de giderdim. Yakın olduğundan Turgutlu'ya gitmem daha sık oluyordu. Denizli'ye de gittim. O devrede değil ama İsparta'ya da gittim. O sene, ertesi sene, kış olmasına rağmen Simav, Gediz ve daha uzak yerlere gidip sohbet edebiliyordum.
Sıkı Program
Bir taraftan da izmir'in içinde iki-üç yerde vaaz veriyordum. Aynı zamanda gitmeye çalışıyordum. Zaten her cuma Kestanepa-zan Camii'nde vaaz veriyordum. Bunun dışındaki vaazlan mümkün mertebe cumartesi pazar günlerine sıkıştırmaya gayret ediyordum. Demek ki bünyem mukavemetli imiş, dayanabiliyormuşum. Mesela, cumartesi gidip bir yerde vaaz veriyordum. Geceyi yolda geçiriyor ve ertesi gün de bir başka yerde vaaz veriyor ve hiç dinlenmeden o akşamı da yolda geçiriyor, derken ertesi sabah derse yetişiyor talebeye ders veriyordum. Böyle sıkı bir program ve yüklü bir çalışma tempom vardı.
Önceleri gidip-gelmeleri umuma ait vasıtalarla yapıyordum. Daha sonra, Yusuf Pekmezci ve Köse Mahmud'la tanıştık. Onlann da arabalan yoktu. Ama onlar araba kiralar ve gideceğimiz yerlere öyle giderdik.
Köse'yi Aksekili diye, Ali Rıza Güven Bey getirip tanıştırdı. Gayesi de bunların Kestanepazan'na yardım etmelerini temin idi. Aradan iki üç sene geçince, üç-dört taksilik insan olduk ve gidişlerimizi konvoy halinde yapmaya başladık...
Nur Talebeleri
Bana ilk sahip çıkan Mustafa Birlik Bey oldu. Yusuf Pekmezci Bey ise, dıştan bir insan, cami cemaatından biri olarak yanıma gelir giderdi. Çok samimi bir insandı. Her konuşmadan sonra, ağlayarak sarılır ve alnımdan öperdi. Mehmed Metin, Hüseyin Çağdır, Sami Bey de alaka gösterdiler. Sami Bey kısa bir müddet, Güzel-yalı'daki yurtta da idarecilik yaptı. Bunlar eski Nur talebelerinden-di ve iman hizmetine yürekten gönül vermiş hasbilerdi.
izmir'e ilk geldiğim günlerde Sungur Ağabey de gelmişti. Bana: "Fethullah kardeş, burada hiç evimiz yok. Bir ev açalım, izmir büyük bir yer" demişti.
"İlkler..."
Mustafa Birlik Bey'in evinde salı ve cumartesi günleri sohbet
yapılıyordu. Aslında o sıralarda izmir, talebe potansiyeli bakımından çok zayıf durumdaydı.
ilk defa, Mehmed Metin Bey'in odasına, ertesi sene veya daha sonraki sene beş-on talebe gönderdim. Burası ufak bir odaydı. Hatta ihtilalden sonra da o odayı görmeye gitmiştim. Talebeleri gönderdikten sonra, ne olur ne olmaz diye arkalanndan gittim. Gördüğüm manzara beni çok sevindirdi. "Elhamdülillah" deyip Rabbime hamdettim.
Bu talebelerle ders başladı. Talebelerin hepsi Kestanepazan ta-lebelerindendi. O zamanlar tesbihatı kimse bilmiyordu. Nasıl yapıp da öğretsem, diye düşünmeye başladım. Kafamda hep bunu düşünüyordum. Adeta içime ıstırap olmuştu.
Bir diğer husus da bunlan itaata alıştırmaktı. Talebeler disipline girsinler, evrada, ezkara alışsınlar diye, caminin ışıklarını söndürüp hatme-hacegan yaptığım da oluyordu. Onlann ruhen yoğrul-malannı istiyordum...
Bazı istidatlı gördüklerimi caminin mahfiline çıkarır orada hususi kitap okuturdum. Fakat bir kısım su-i niyetli kişilerin kötü
görmesi karşısında onu da terk ettim. Gençlik ve feveran olmasına rağmen, bu işin sessiz ve zarar gelmeden yürümesini arzu ediyordum.
1968 yaz döneminde kamp yaptık. Hepimiz yetmiş kadardık. Kamplardan önceki devrede ise dört talebeyi Edirne'ye göndermiştim.
Uykum Gelmesin Diye
Tehzib-i ahlak derslerine giriyordum. Çocuklar hüngür hüngür ağlıyorlardı. Bir gün yatakhaneleri gezerken Halil Mezik Bey'i gördüm. Kendini boynundan üst kanepeye bağlamış. Ne yaptığını sordum. "Dünkü anlattıklarınızı düşünüyordum. Uykum gelmesin diye de kendimi bağladım" dedi. Gözümü doldurmuş bir talebe idi. Böyle olanlardan biri de İbrahim Kocabıyık'ü. Her ikisi de hazırlık okuyordu.
Bunlarla birlikte Abdullah Aymaz ve Mehmed Binici'yi, dördünü, Edirne'ye gönderdim. Dernekten izin almıştım. Harçlıklarını da verdiler. Dedim ki "Bunlar istanbul'u Edirne'yi gezsinler. Gözleri gönülleri açılır, ufukları inkişaf eder." Aynlah beş gün olmuştu ki aklıma bir şüphe düştü. Ya bunları niçin gönderdiğimi, niyetimi, maksadımı, maksadımdaki inceliği bilmezler de bunlarla alakadar olmazlarsa, diye endişe etmeye başladım. Isındıralım derken sakın bunları soğutmayalım, dedim ve ben de izin alıp arkalarından E-dirne'ye gittim, iyi ki gitmişim. Korktuğum başıma gelmişti. Yürekten alakadar olan olmamış. Bir miktar orada, bir miktar da istanbul'da kaldılar.
istanbul'da Zübeyr Ağabey vardı. Onların kendi yanında kalmalarını temin »etti. Zannederim üç-beş gün orada kaldılar. Ve bu onlar için çok faydalı oldu. Halil Mezik'le Mehmed Binici'nin durumu iyi idi. Abdullah Aymaz, o yıllarda daha derli toplu, daha ü-mit vaadediciydi. Mehmed Binici biraz futbolcuydu, ibrahim ile Halil Beyler yaşça küçüktü. Bu seyahat onları meselelerimize ısındırdı. Zaten içlerinde nüve de vardı.
İlk Kamp
Kampa çıkmaya karar verdiğimizde aradan iki sene gibi bir zaman geçmişti, ismail Büyükçelebi Bey o zamanlarda tanıdı. Çok ciddi ve gayretliydi. Hatta şu sözlerini hiç unutamam: "Abdullah Ağabey, bu meseleleri biliyormuş da bana hiç söylememiş. Yazıklar olsun, iki elim yakasında kalsın!"
Kamp meselesi beni iyiden iyiye düşündürüyordu. Finansman meselesi çok önemliydi, ihtiyaçları nasıl karşılayacaktık? Sonra çadır almak icap ediyordu. Bu günlere kıyas edilirse, bunlar çok cüz'i paralar gibi görünebilir. Fakat o gün o kadarcık imkanı bile bir araya getirmek zordu. Benim kaldığım çadırı bin liraya yaptırmıştık. Büyük çadırlar ise 2500'er liraya yapılmıştı.
Ankara'ya gittim. Orada tanıdığım insanlar vardı. Aklıma bir çare gelmişti. 27 Mayıs ihtilalinden sonra, askeriye milletten para toplamış, karşılığında da bono dağıtmıştı. Bu bonolar istendiği zaman paraya çevrilebilecekti. Gittim ve 3000 lira tutarında bono topladım. Bunları Kestanepazanna verdim. Onlar da bonoları paraya çevirdiler.
Böylece çadırların yapımına hızla başladık, ilk sene kampa yetmiş kişi kadar gitmiştik... ikinci ve üçüncü kamplar daha kalabalıktı. Hatta üçüncü sene her an üçyüz kadar talebe bulunuyordu. Gidenlerin yerine yenileri geliyordu. Orada birkaç gün dahi olsa kalanların sayısı belki bini bulmuştur!..
Kestanepazannda beş sene kadar kaldım. Arkadaşlarıma bir örnek olması bakımından söylüyorum, bu beş senelik zaman zarfında beş kuruş maddi istifadeyi düşünmedim. Banyoda ve abdestte kullandığım suyun parasını dahi verdim. Bugün de aynı şeyi düşünüyorum. Talebenin hakkı olan bir müesseseden bir başkasının ne surette olursa olsun istifadesi doğru değildir.
Vazifemiz: Şükür
Kendimin böyle bir hizmete layık olduğumu hiçbir zaman hayal dahi etmedim. Ömrüm boyunca "Demek ki Allah (c.c) şahısların şahsi durumunu hesaba katmadan, istediğine istediği hizmeti gördürüyor" diye düşündüm. Meseleye bu açıdan bakılırsa, bu
devrede büyük işler yapılmış sayılmaz. Eğer, Cenab-ı Hakk, bu hizmeti başkalarına değil de bize yaptırmışsa, vazifemiz sadece şükürdür. Minnet âlemlerin Rabbi olan Allah'adır.
Edirne'den gelirken dosyam dolu gelmişti. Takibe maruz idim. Peşimde daima bir sivil polis bulunuyordu. Fakat yine Cenab-ı Hakk'ın bir lütfü, bu polis îmam Hatip'in orta kısmından mezundu ve benim de hemşehrimdi, Erzurumluydu. Geldi benimle birkaç defa görüştü. Temiz bir insandı. Bana ne yaptığını, benim için nasıl bir rapor hazırladığını hiç söylemedi. Fakat, daha sonra hazırladığı raporun bir suretini Diyanette görmüştüm. Gayet müsbet bir rapordu. Daha önceki dosyamda bana atfedilen faaliyetlerin hiçbirinin bende görülmediğini söylüyordu. Belki, Kestanepazan idare heyetine de bu malumat intikal etmişti. Onun için de benim faaliyetlerime onlarca göz yumuluyordu.
İmza Taklidi
Bu arada isüdradi olarak şunu da arzedeyim: Ben tzmir'e geldiğimde Edirne'deki mahkemem devam ediyordu. Bir gün beni savcılıktan çağırdılar. Yanımda irfan Âkça ve Hacı Kemal Abi olduğu halde gittik. Meğer Edirne'de benim mahkememe bakan hâkimlerden biri değişmiş ve yerine bir kadın hâkim tayin olunmuş. Birisi de benim adımı ve imzamı kullanarak bu kadına hakaret dolu bir mektup yazmış. Mektubu benim yazıp yazmadığım tetkik olunuyordu ve savcılığa bunun için çağrılmıştım. Allah'tan mektup elya-zısıyla yazılmış. Benim yazımı aldılar ve daha sonra takipsizlik karan verdiler. Bu mektubu kim ve hangi gaye ile yazmıştı bilemiyorum. Fakat aleyhime bir komplo olduğu muhakkaktı.
Beşinci senenin sonuna doğruydu ki, Kestanepazan'ndaki idareciler bana karşı tavır koymaya başladılar. Belki istihbarat tarafından tazyik ediliyorlardı, bilemiyorum. Fakat kulağıma böyle bir söylenti gelmişti. Benim üzerime idareci getirdiler. Bana, sen talebeye karışmayacaksın, sadece derslere girip çıkacaksın, dediler, istemediğim bazı hocaları da getirmişlerdi. Sıdkı Şenbaba Bey'i müdür yaptılar. Bu zat sevdiğim bir insandı. Hatta babam geldiğinde onu alıp evinde misafir etmişti. Fakat o, idareci arkadaşların, mak-
şad ve gayelerinden habersizdi. Safiyane ve hizmet gayesiyle gelmişti. Benim refüze edilmek istendiğimden belki haberi yoktu.
Talebeler...
O sene Gediz'de bir deprem olmuştu, izmir'de toplanan eşya ve malzemeleri götürmek için birkaç arkadaşla Gediz'e gitmiştik. Günlerden pazardı. Talebe, Sıdkı Şenbaba'ya isyan etmiş; hakaret ifade eden sözler söylemişler. O da, talebenin bu antipatisini görünce bırakıp gitmiş. Bir daha da gelmedi. Fakat Rabbim şahiddir, bu olanlardan hiçbirinden benim haberim yoktu. Hadiseyi geldiğimde duydum ve cidden üzüldüm.
Öyle temiz ve samimi bir insanın, hakarete maruz kalması, talebe bunu bana olan sevgisinden de yapsa asla tasvip edilecek bir durum değildi. Fakat, hiç dahlim olmadığı halde, idareci arkadaşlar, talebenin bu ayaklanmasını da benden bildiler. Ali Şenbaba Bey'den sonra Suad Bülbül adında birisini getirdiler.
istenen belliydi. Benim Kestanepazan'nı terk etmem isteniyordu. Kalabileceğim bir ev aramaya başlamıştım. Esas istenen, talebeyi benden koparmaktı. Onun için de imam Hatip Okulu'nun yanında yapılan binaya talebeyi taşımakta ısrar ediyorlardı. Talebe ihzari kısmını ben hiç düşünmeden reddettim. Çünkü son arzum, Kestane-pazan'nın bir yerinde gömülmek ve kabrimden talebelerin gürültüsünü dinlemekti. Evet, dünyada bütün arzu ve isteğim buydu.
Bazı hocaefendiler çoğu itibariyle, benim düşündüğüm hizmet şekline muhalifti. Orada kaldığım beş senelik zaman zarfında, her gün adeta ağzımda kaktüs çiğniyor gibi olurdum. Bana taraftar olmalarını zaten beklemiyordum. Tek istediğim muhalefetlerindeki dozun biraz hafif olmasıydı. Ancak, yine de hep şiddetli bir muhalefetle karşı karşıya bulunuyordum. Buna rağmen, hizmet her şeyden önemliydi. Selden kurtarabildiğim kârdır, diyordum. Cemaatımızdan da gördüğüm bir tek kelimelik teşvik yoktu. Hiçbir şey yapmasalar dahi, sadece, bu hizmetine devam et, deseler benim i-çin bu da yeterli, insan yapayalnız kaldığında ancak bu kadarcık bir ilginin bile ne büyük bir şey olduğunu anlayabilir. Yalnız kalmak çok zordur. Elden ne gelir ki, bu da bizim kaderimizdir.
"Hizmet"
Hatta, bazı yakın çevremde sinsi sinsi kıskançlıklar seziyordum. Ben kendimi, yapılan hizmetler açısından bu işin ehli olarak asla görmedim ve hâlâ da görmüyorum. Fakat, bu bana ait olması gereken düşünceyi, bana bir başkasının söylemesi asla doğru değildir. Bu tür ifadeler de beni ayrıca rahatsız ediyordu. Şunu kasemle temin edebilirim ki, ben "fücur" kelimesinin kendisinden dahi rahatsız olan bir insanım ve hayatımı öyle disipline etmeye çalıştım. Buna rağmen bir gün bir kitap açtım. Karşıma "Allah bu dini racul-ü facir ile de kuvvetlendirir" mealindeki hadis çıktı. Ben bunu okudum ve kendime hitap ediyor kabul ettim. Fakat orada bulunanlardan biri, bu payeyi de bana çok gördü gayet müstehzi bir eda ile: "Sen kendini hizmet ediyor mu sanıyorsun ki, dini kuvvetlendiren racul-ü facir olasın" dedi. ister istemez bu tür ifadelerden rahatsız oluyordum.
Kestanepazarı'nda bulunduğum sıralarda, üniversitelerde yapılan seminerlere katılır, konuşma yapardım. Yaşar Hocaefendi'nin izmir'e vaiz olarak tayin ettiği Kemal Solak Bey Yüksek islam Enstitüsü'nde okuyordu. Konuşma yaptığım zamanlar o da yardımcı olurdu. Ben de islam iktisadını anlatırdım. Bu gibi mevzular o camianın hoşuna gidiyordu.
Tasavvuf Dersleri
Bazen de seminer şeklinde tasavvuf dersleri olurdu. Bir keresinde Necdet Bey de bulunmuştu. Sohbetten sonra, Vahdet-i Vu-cud ve Hallac-ı Mansur hakkında çeşitli sorular da sorulmuştu. Necdet Bey bu sohbetten çok hoşlanmış ki, daha sonra yanıma gelip, bir hayli takdirkâr sözden sonra, ikili sohbet yapmamızı teklif .etmişti. Üç-beş defa biraraya geldik. Bu sırada Gültekin Sangül Bey de sohbete gelmeye başladı. Halbuki Necdet Bey, bazı çevrelerle görülmekten endişe ediyordu. Bu sebeple sohbetlere ara vermek zorunda kaldık. Sohbet günü o, bir iş münasebetiyle Ankara'ya gitti. Sohbet de yapılamadı sonra. 12 Mart Muhtırası olunca benimle de görüşmekten çekindi ve bir daha da biraraya gelmemiz mümkün olmadı.
O zamanlar, bir taraftan ülkücüler, diğer taraftan da MTTB talebe kesimine sahip çıkma yanşındaydılar. MTTB'de benim tanıdığım müsbet insanlar da vardı. Hatta onlardan bazıları her hafta beni dinlemeye gelir ve sohbetlere katılırlardı. Çok samimi bir hava içindeydik. Daha sonra particilik ortaya çıkınca onlar parti tarafını iltizam ettiler.
Sokaklara Yazı
Solcular da gemi azıya almışlardı. Sokaklar yazıdan geçilmiyordu. Müslümanlardan bir grup da onların yazısına yazı ile cevap vermeye çalışıyordu. Sokaklara yazı yazma veya silmenin hiçbir faydası olmayacağını söylediğimden dolayı bu kesim de benden rahatsızlık duymaya başladı. Fakat yine de ben onlarla irtibatı ko-parmamaya çalıştım. Mesela, Çanakkale günü olunca onlarla beraber bir araba da biz tutuyor ve beraber gidiyorduk.
Kur'an'ın fen ve tekniğe bakan ayetlerini izah sadedinde birçok konuşma yapmıştım. Bu ayetleri izah ederken, o günlerde de kanaatim tayin ve tahsisin doğru olmadığı yolundaydı, ille şu ayet şuna delalet eder dememeli, daha şümullü düşünmelidir. Aksi halde isabetsizlik olur. Bu tür konuşmalardan sonra, bu kanaatimi da izhar ederdim.
Mantık ve Muhakeme
O sıralarda bir hafta konferans verilir, diğer hafta da bu konferansın kritiği ve tenkidi yapılırdı. Benim yaptığım konuşmanın kritiği yapılırken Dr. Baha Kitapçı Bey ve bazı arkadaşların takdirkâr ifadeleri olmuştu. Dr. Baha Kitapçı Bey, zaten herkesi takdir eden bir insandı. Bazı arkadaşlar, camide his ve heyecan burada mantık ve muhkeme, diyerek takdirlerini bildirdiler. O gün itiraz edenlerden biri Süleyman Karagülle Bey idi. "Niçin ilme karşı tavır alınıyor? Kur'an her şeyi sarih olarak anlatmıştır.." gibi sözler söyledi. Yine itiraz edenlerden biri de bir avukat arkadaştı. O da, ayetleri çeşitli alternatiflerle ele almamın, bu ayet sadece buna işaret eder demeyişimin karşısında olduğunu söylüyordu. Bir de yan meczub bir ilahiyatçı vardı. Onun teklifi ise, Kur'an'daki fen ve tekniğe ait
meseleleri, o sahanın uzmanlarına anlattırmalı, şeklindeydi. Süleyman Karagülle Bey'in münferid dersleri oluyordu. Onu bir konferans haline getirip anlattığı da olmuştu. Vakit buldukça bu konuşma ve sohbetleri dinlemeye de gidiyordum. Fakat, gün geçtikçe hizmet alanımızın genişlemesinden dolayı, daha sonraları oralara gitmeye zaman ayıramaz oldum...
Diriliş Derneği
Beyler Sokağı'nda, Diriliş Derneği'ni açmıştık. Üyeleri, üniversite talebeleri ve üniversite mensubu bazı kişilerdi. Hatırımda kalanlardan bazılan Zafer Ayvaz, Isa Saraç ve Kemal Solak Beylerdir. Başta Sezai Karakoç Bey'in kitapları olmak üzere îslami yayın bulundurulur ve okunurdu. Ufuk oldukça geniş sayılırdı. Bu sefer de arkadaşlar arasında fikir ayrılıkları başladı. Herkes gelip konuşuyor, konferans veriyordu. Ben de birkaç konuşma yapmıştım.Fa-kat ne "konuşmalarda ne de düşüncede belli bir çizgiyi tutturmak mümkün olmuyordu. Bu durumdan rahatsızdım.
Bir yaz günü, çok insan olmadığı bir zamanda, yanıma Yusuf Pekmezci Bey'i ve bir-iki arkadaşı alıp gittim. Kitapları kolilere doldurduk. Rafları da söküp aşağıya indirdik. Yeri de sahibine teslim ettik. Tam eşyaları arabaya yükleyeceğimiz sırada îsa ile Zafer Beyler geldi. Rahatsızlık izhar ettiler; ancak yapacakları bir şey yoktu. "Bizim yerimiz kendi evlerimiz" dedik ve bütün gayretlerimizi o türlü çalışmalara teksif ettik.
Kestanepazan'nda bulunduğum devreye ait hayırlı teşebbüslerden biri de îmam Hatip ve Yüksek islam Enstitülerinin şu anda bulundukları yerleri alma çalışmaları oldu. Ali Rıza Güven, Dr. Dursun Bey ve ben, üçümüz, o arsalara beraber bakmıştık. Daha sonra da arsalar alındı ve bina yapıldı. Turgutlu'ya para toplamaya gittiğimizde ise, bir de bize Hacı Bekir katılmıştı.
Himmet
Varlıklı insanların, para vermeyişleri çok tuhafıma giderdi. Bir fabrikatör, çıkarıp elli lira vermişti, bunu çok garipsemiştim.
Böyle dolaşmakla bir yere varılamayacağını anladım. Para iste-
yeceğimiz insanları biraraya toplayalım ve birbirlerini teşvik etsinler, dedim. Bu teklifim kabul edildi ve Hacı Ahmed Bey'in mağazasının üstünde toplandık.
On kişi kadardık. Hatırladıklarım arasında, Konyalı Hacı Mustafa, Ali Rıza Güven, Hacı Ahmed Tatari ve ismail Alkan Beyler vardı. Ben bir şeyler söyledim. Ali Rıza Güven Bey de bir şeyler anlattı. Daha sonra da para toplandı. Ahmet Tatari l (K) bin lira verdi. Ali Rıza Güven Bey elli bin lira ile onu takip etti. Herkes bir miktar söyledi, ismail Alkan ise 2500 lira verdi. Halbuki çok zengin bir insandı. Verirken de "Herkes inandığı kadar yapar" dedi. Bu sözü hiç unutmadım.
İnıunı Hatipler
Bu arada imam Hatip Okulu'nun yapımına başlandı. Taban döşemelerini toplamaya Ali Rıza Güven Beyle ikimiz gittik, istemediğim halde bir kadınla da muhatap olmak zorunda kalmıştık. Hatta Ali Rıza Bey, dönüşte bana şöyle demişti: "Hocam, sizi çok takdir ettim. Prensipleriniz, dini düşünceleriniz... Fakat burada yaptığınız fedakarlık.... Doğrusu bizi çok mütehassis etti"
Fakat ben imam Hatip Okulu hatırına o gün bana zor gelse de prensibimden taviz vermiştim. Bu da Ali Rıza Bey'i duygulandır-rruştı. işin garibi o kadından hiçbir şey alamamıştık...
imam Hatip ve Yüksek islam Enstitüsü'nün faaliyetlerinde içinde bulunmaya çalıştım. Her açılış ve kapanış merasimlerine mutlaka iştirak etmeye gayret ettim.
Bu müesseselerin her zaman fayda ve yararına inandım. Bugün de kanaatimi değiştirmiş değilim. Buralarda yüzde yüz çok mükemmel insan yetişmeyebilir. Ama bu nesil belli bir boşluktan gelmiştir. Değişik istihalelerle özünü bulma yolundadır. Ve gelecekte de inşallah tarihi vazifesini eda edecektir.
- Bu yıllara ait bir vak'a da İttihad Gazetesinin çıkarılması. Sizin bu mevzuda katkınız ne oldu? Gazete istenen ölçüde hizmet verebildi mi?
- Gazete Müslümanların geç tanıdıkları bir silahtır. Has dairede de böyle olmuştur. Arkadaşlar, belli dönemlerde haftalık, aylık ba-
zı gazeteler çıkarmış iseler de, takip, tazyik ve imkansızlık yüzünden devam ettirilememiştir. Salih Özcan Beyle tanışıklığımız çok eskilere dayanır. Sık sık izmir'e gelip giderdi. Bu esnada böyle bir duygu belirdi, olgunlaştı, pekişti ve merhum Zübeyr Ağabey'in te'yidiyle de gazete çıkarıldı. Gazete haftalık olarak çıkıyordu. Âdı
"İttihad Gazetesi" idi.
1968 hac mevsiminde gazete Türkçe-Arapça olarak oldukça fazla miktarda basıldı ve arkadaşlar Mina'da, Müzdelife'de ve Mekke'de sattılar. Gazete adına o yıl bereketli bir yıl olmuştu.
Gergin Hava
Sonra Salih Özcan Bey gazeteden ayrıldı. Her şeyde beraber olduğum için, ayrılmadan evvel beni de istanbul'a çğırdalar. Hacı Kemal, Mustafa Birlik Bey ve ben üçümüz istanbul'a gittik. Florya Oteli'nde görüştük. Zübeyr Ağabey'in dışındaki bütün büyükler o-radaydı. O gelmemişti. Havanın gerginliğinden, hiç de hoş olmayacak bir hadisenin vukuunu sezmiştim. Ayrıca Zübeyr Ağabey'in toplantıya gelmeyişi kuşkumu daha da arttırmıştı. Bir ittifak ve ayrılık seziyordum ve bu da beni çok üzüyordu.
Bu arada Abdülvabid adındaki bir arkadaş bana "Zübeyr Ağabey sizinle görüşmek istiyor" dedi. Gittim, görüştüm. Şahsım adına vifak ve ittifakın ancak, bu işin dışında kalmakla mümkün olacağına inandım ve aktif planda bir şeye karışmamaya karar verdim.
M. Polat Bey
Gazete günlük çıkmaya başladı. Mustafa Polat Bey onların yanında kalmıştı. Ben, Mustafa Polat Bey'i çok severdim. Çocukluk arkadaşımdı. Babıali'de bugün bile onun gibi gazeteci az bulunur. Mesela çok usta bir mizanpajcıydı. Yazı yazarken müsvedde yazdığını hiç görmedim. Kış gününde bile terler, ayaklarını bir leğene sokar, önüne daktilosunu alır, yazar "Bunu gazeteye koyun" derdi. Çok istidatlı ve çekirdekten gazeteciydi. Zaten babası da Hür Söz gazetesinin sahibiydi. Gazete, Erzurum'da mahalli olarak çıkıyordu. Mustafa Polat Bey, minnacık çocukken, notlarını steno ile alır-
dı. Menderes Erzurum'a geldiğinde, onu kürsünün önünde not alırken görmüştüm. Gazetecilerin en genci oydu. Bu manzarayı da hiç unutamam. Ittihad Gazetesi'nin başına onu getirdiler. Gazete hakikaten kaliteli çıkıyordu.
O günlerde Mehmed Şevket Eygi Bey, Bugün Gazetesini çıkarıyordu. Gazetenin tirajı 100 binin üstündeydi. En çok satan gazetelerin 120 bin tiraja ancak ulaştığı bir devrede Bugün Gazetesi'nin 100 bin satması hiç de küçümsenecek bir hadise değildir.
Ittihad, kendi çizgisinde hizmetlerini sürdürürken; bir kısım hazımsızlıklar olmaya başladı. Ben her iki gazete arasında neler geçtiğini teferruatıyla bilemiyorum. Fakat, Bugün Gazetesi'nin islam'ı Türkiye'de temsil eden tek gazete olduğu imajı vardı. Ittihad gibi o da yararlı oluyordu ve arkadaşların hepsi meşrepler üstü hareket etme gayreti içindeydiler. Fakat, yine de bir hayli rahatsız olan vardı. Bu arada, dengenin tam korunup korunmadığını bilemeyeceğim. Mustafa Polat Bey ve bazı arkadaşların yazılarından rahatsız olanlar vardı. Bu durum beni çok rahatsız etmeye başladı. Bir
gün, hiç unutamıyorum, Mustafa Polat Bey'i telefonla aradım. Neler konuştuğum bütünüyle hatırımda değil. Fakat şunları söylediğimi zannediyorum: "Sağa, sola durmadan tecavüz ediyorsunuz. Ben bunu Bediüzzaman'ın mesleği ile telif edemiyorum." Ben bunları söyleyince Mustafa Polat "Ağabey, onlar da bize hücum ediyor" dedi. Ben de "Onlar bize on defa hücum etseler, biz onlara bir defa karşılık versek, yine biz zulmetmiş oluruz. Çünkü bizim elimizde yol gösterici düsturlar var. Eğer bu tutumunuzda devam ederseniz, işi tamir için bizim de anlatacağımız değişik şeyler olabilir" dedim ve ahizeyi kapattım. Daha sonra bu konuşma benim için bir hicran oldu. Çünkü o aziz ve çok kıymetli dostum ve kardeşim Mustafa Polat Bey, bu konuşmamızdan kısa bir müddet sonra elim bir trafik kazası sonucu vefat etti. Ve ben ona "Hakkını helal et" diyememiştim. Cenaze namazında bulundum; fakat son görüşmemizin bu şekilde söylenen sözlerle bitmiş olmasının üzüntüsünü hâlâ yaşarım. Mustafa Polat, tertemiz, pırıl pırıl asil ve seçkin bir insandı. Ce-nab-ı Hakk onu firdevs cennetiyle mükafatlandırsın. Ve dostluğumuzu ebedi kılsın. (Âmin)
- Zannederim ilk ev de bu devrede tutuldu?
- Evet, 1968 senesi hac dönüşüne îzmir Müftüsü Ahmed Karakullukçu bir imam arkadaşla Ankara'ya beni almaya gelmişlerdi. O zamanlar üniversiteli arkadaşların kaldığı evler vardı. O akşam 35 kadar üniversite talebesi sohbet için toplnmışlar bizi de davet etmişlerdi. Ahmed Karakullukçu Bey ile beraber gittik. O zamanlar bu kadar üniversite talebesinin böyle evlerde kalması ve kendilerini bu şekilde dindar yetiştirmeleri çok büyük bir hadise idi. Ve Ahmed Karakullukçu, onları bir arada görünce çok duygulanmış, son derece memnun olmuştu. Yolda gelirken bana, "Biz de böyle bir ev açalım, izmir'e gidişte ilk işimiz bu olsun. Siz bir ev tutun, istediğiniz talebeleri de yetiştirin, kirasını ben ilim Yayma Cemiye-ti'nden temin ederim" dedi. Böylece Tepecik tarafındaki ilk evi tutmuş olduk.
Ahmed Karakullukçu'nun bu hizmeti unutulacak gibi değildir. O bunları söyleyince dünyalar benim olmuştu. O gün için 500 liraya tuttuğumuz bu evin bir sene kadar kirasını ilim Yayma Cemiye-
ti'nden alarak o ödedi. Ve izmir'de bu türlü hizmetlerin başlamasına ilk nüve bu evle atıldı...
Burası iki katlı bir binaydı. Üstünde de bir çekme kat vardı. Fırsat buldukça ben de bu eve gidip geliyordum. Abdullah Aymaz, A-li Candan, Mehmed Atalay ve Hüseyin Rençber Beyler devamlı kalan arkadaşlanmızdı.
Orası mahalle olarak çok kötü bir mahalleydi. Fakat bu evde hikmetini bilemediğim bir ruhanilik vardı. Gece geç vakitlere kadar kalırdım ve ayrılmak bana çok zor gelirdi. Ancak Kestanepaza-n'ndaki mesuliyetim sebebiyle dönmek zorundaydım.
"Ey Habib-i Şefik"
Bu evde unutamadığım bir hatıram oldu. Mübarek gecelerden biriydi. Arkadaşlarla Işaret'ül l'caz kitabını okumaya başladık. Gece geç vakit bazı arkadaşlar yattılar. Muazzam Bey'le okumaya devam ettik. Tam, "Ey Habib-i Şefik! Ey Şefik-i Habib" ifadesini o-kurken evin duvarlarından inilti sesleri gelmeye başladı. Ben beş defa aynı iniltili ve hicran dolu sesi duydum. Ses "Of! Of!" diyor ve duvar adeta vuslat hasretiyle inliyordu. Muazzam Bey, ben üç defa duydum, dedi. Ben ise beş defa aynı iniltiyi duymuştum.
12 Mart Muhtırasından biraz evvel Buca ve Bornova'da da ev açıldı. Bornova'daki evi Mustafa Birlik Bey alıvermişti. Babasından kalma dükkanları sattı, eline 85 bin lira para geçti. 15 bin lira da başka arkadaş verdi ve 100 bin lira ile ev alındı. Birliklerin henüz ciddi bir evleri yoktu.
Yine o dönemlerde 18 bin liraya bir yer daha alınmıştı. Ben hacda iken orası satıldı. Oradan alınan paraya biraz daha ilave yapılarak Fettah'taki ev alındı. Fettah'ın elli metre karelik bir salonu vardı. Orada çok sayıda insan toplanıp sohbet yapabiliyorduk. Fakat daha sonra burası Hyde Park'a döndü. Önüne gelen, gelip nutuk atmaya başladı. Hayr-ı kesir için şerr-i kalil irtikap edildi ve satıldı.
Bizi içeriye aldıklarında arkadaşlara orayı satın, diye rica ettim. Çünkü artık oranın hizmet vereceğine inanmıyordum. Sağolsun, arkadaşlar beni kırmadılar. Ben içerde iken orasını sattılar. Daha
sonra da o para ile Hatay'daki ev satın alındı.
Kestanepazan'ndaki gerginlik gün geçtikçe artıyor, azalmıyor-du. Güzelyalı tarafında bir ev bulmuştum. Bir gece eşyalarımı topladım ve talebelerin de yardımıyla bir arabaya yükledim. Ve gözyaşları içinde, gönlüm hicranla dolu olarak Kestanepazarı'ndan ayrıldım... Beni beş sene barındıran tahta kulübemi çok özleyecektim. Uzuvlarım vücudumdan koparılmış gibi oldum. Ben kulübemle, Kestanepazan'yla ve onlardan da önemlisi canım kadar sevdiğim talebelerimle öylesine bütünleşmiştim...
Kamplar...
Kestanepazan yıllarına ait en unutulmaz ve en bereketli faaliyetlerden birisi de hiç şüphesiz kamplardır. Üst üste üç sene, yaz aylarında gerçekleştirilen bu kamplar, yer olarak Buca ile Kaynaklar Köyü ortasında etrafı tarlalarla çevrili küçük bir çamlıkta kurulmuştur. Kampın bulunduğu yerde, suyu daha sonraki yıllar kifayet etmemeye başlayan bir kuyu ve küçük bir de peynir imalathanesi vardı. Etrafta, kendi tarlalarındaki tütünleri işleyen köylülerin kaldıkları minik çardaklardan başka da meskun saha yoktu. Sessiz, havadar ve o günkü imkanlar içinde güzel bir yerdi. Kamplarla, talebenin yaz günlerim değerlendirilmesi hedeflenmişti. Yani talebe, köyüne, kentine gidip dağılmasın, derslerinden uzaklaşmasın; aklı, kalbi, ruhu disipline edilsin ve bu arada dini duygu, dini düşünce adına da derinleşsin istenmişti. Biz, kamplarla alakalı düşündüklerimizi gerçekleştirip gerçekleştiremediğimizi bilemeyeceğim ama, Ali Rıza Bey ve destek olan diğer arkadaşların samimiyetlerinden hiç kuşkum olmadı.
Kamplarda Zaman
Kamplarda geçen aylan, haftaları, günleri değil; bir tek gün, bir tek saati dahi anlatmaya kalkışsak anlatamayız. Nasıl anlatabiliriz ki, o, bütün benliğimize sinen, derinlemesine ruhlarımızda yaşanan ve uhrevî bazlarıyla tasavvurlarımızı aşan hayatın tam cennetçe-siydi.. Bahar bulutlan gibi üzerimizden gelip geçen her dakika başımıza geçmişten hatıralar yağdınr bizler de, bu mavi hülyalar i-
cinde kendimizi geleceğin aydınlık yamaçlanna atar... Şanlı mazideki günleri, kendilerine has ışık, renk, desen, kostüm ve şivesiyle en canlı şekilde bir kere daha yaşar... Zaman zaman halihazırdaki güzellikleri; hatıralann renkleri, ideallerin ışıklarıyla daha da derin hisseder, hatta bazen birkaç dakika gibi en dar zaman dilimi içinde, duygu ve düşüncelerimizi sonsuzluğun, sınırsızlığın sardığını duyabilirdik...
Her gece seherin bağnnda ve üns esintileri içinde, su sesi, yaprak hışırtısı, kuş cıvıltısı, bazen de tatlı bir meltemle uyanır; ah u enin dinlemeye teşne seccadelere koşar ve berzah koridoru için hazırlayıp, gecenin koyulaştığı demlerde ışığına koştuğumuz meş'a-leyi bir kere daha lebriz eder (hazırlar) sonra da imanlı gönüllerin kabirde haşri bekledikleri gibi, güneşin doğuşunu beklemeye koyulurduk.,..
Her sabah güneş, ağaçların dallan arasından sızarak, altın ve yakuttan çubuklanyla yapraklann cümbüşünü başlanmızın üstüne salar... Gözlerimizin içine sokar; derken, en tatlı esintilerle, güneşli, neşeli pml pml bir yeni gün çadır ve çardaklarımızın içine dolar; dolar da bizleri en başdöndürücü rüyalar âleminde yaşatırdı.
Kuşluktan sonra o olgun ve herkesi kendi ruhuna çeken sımsı-cak, oldukça ağır saatler bastınr ve hepimizi çamlann, çınarlann bağnna iterdi. O incelerden ince rüzgarlann dokunmasıyla ses veren yaprak hışırtılan arasında, çağnşımlann (tedailerin) sergilediği zaman dilimlerinde dolaşır, yer yer sıcağın rahatsızlığından mınl-danan nefsin diliyle "Bu sıcakta harb u darbe çıkmayın!" vesvese-leriyle sarsılır ve arkasından da "Ne olurdu, cehennem ateşinin daha sıcak olduğunu anlayabilselerdi!" soluklanyla irkilir, toparlanır, kendimize gelir ve adeta sabahın serin, mavimtırak saatleri içinde bir başka alem, bir başka derinliklere açılır gibi olurduk.
Böyle anlarda dünya ve dünyanın ukbaya bakan yamaçlannı mırıldanmak için şair, içice bu güzellikleri resmedip ebedileştirmek için ressam ve "tın tm" ahengiyle sermest olduğumuz tabii koroları duymak, onlara ses katmak için de musikişinas olmayı kimbilir kaç defa arzulamış, sonra da inlemişizdir...
ikindi sonrası o mavimtırak saatlerde, güneşin altın ışıklan ya-
vaş yavaş erimeye yüz tutar.. Bizler de daha içli, daha derin akşamların mor saatlerini hissetmeye başlardık. Güneş elindeki san mendilini, çamların, çınarların üstünde bize sallarken, gurubu bütün tahassürüyle duyar, ürperir ve yavaş yavaş solan her şeyin çehresinde fena ve zevalin o titrek damgasını görür, tam "Ben batıp gidenleri sevmem" mülahazasıyla sarsılıp yıkılacağımız an, "Ben, boyun eğip, gözümü, gönlümü gökleri ve yeri yaratan Allah'a çevirdim" nefesleriyle yeniden toparlanır ve gecenin, insanları derin mülahazalara salan iklimlerinde dolaşmaya hazırlanırdık.
Akşamla beraber, her zaman tatlı tatlı esen rüzgarlar biraz sertleşir bazen de poyraz gibi iliklerimize işlerdi. Ve bu esnada, ağaçlara taht kurmuş gündüzlerin bütün gazelhanları susar, onların yerine gece bülbüllerinin sesleri duyulmaya başlardı, ileri saatlere doğru daha da koyulaşıp tatlılaşan renkler, daha tesirli, daha büyüleyici bir hal alırdı ki, çok defa kendi kendimize "yolu bu kadar zevkli olunca, acaba cennet nasıldır" der, tahayyürden düşüncelere
dalardık.
Lambaların bütün bütün fersizleştiği bu alaca karanlık içinde, her şey ve hepimiz olduğumuzdan daha farklı görünür ve hakikatin hayale karıştığı bu büyüleyici atmosferde, zaten herbiri birer veli namzedi olan kamp sakinleri, daha çok ruhanileri andırmaya başlar ve bu masmavi iklim bir çay gibi içimize akar dururdu.
Yatma zamanı gelince, bir iki küçük kandilin dışında bütün i-şıklar söner... Faniliğini hatırlayan ve bu yolda düşünmeye yelken açan gavvas ruhlar; ayrı ayrı dillerle semaların kapılarını zorlar ve saadet asrı insanının iniltilerine benzeyen çığlıklarla gönüllere bir başka ürpertiler salarlardı...
Hele, günün belli vakitlerinde müşterek namaz, müşterek teşbih ve müşterek duaların aramıza bir inişi vardı ki, onlarla beraber, onları indiren meleğin yumuşacık, incelerden ince ve pırıl pırıl ellerini adeta başımızın üzerinde hissederdik... Namaz ve dualar, o inanılmaz tılsımları ve ifade edilememiş manalanyla ruhlarımızın en derin yerlerine kadar girer ve hadakalanmıza semavi hayatın haritalarını sererlerdi.
Kamp bence, arkadaşlarımızın sevimli mevcudiyetinin, onlara
şefkat ve muhabbetin tatlı tatlı esip durduğu bir mübarek bucaktı. Hepimiz orada, bir ruh kovanındaki anlar gibi, bir elimiz çiçeklerde, bir elimiz de peteklerde, çiçek özü ve bal arısı gelip giderdik. Bu duygu ve düşünce ruhumuzla öyle kaynaşıp bütünleşmişti ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, ben hâlâ, o günleri bütün kalbimde bütün canımda, bütün benliğimde dipdiri hissetmekteyim.
Kamplarda geçirdiğimiz o alabildiğine duygulu ve alabildiğine aydınlık dakikalar; bilhassa, ibadet, sohbet ve ders müzakareleri esnasında öylesine renklenir, öylesine derinleşirdi ki, hepimiz adeta uhrevilerle kucaklaşır gibi olurduk. Cennet, ceddimizin esas yurdu olması itibariyle, ruhlarımızda kendisini bir sıla hasreti içinde hissettirdiği gibi, biz de kamptaki saat ve dakikalan, ahiretin o olgun, ciddi, yumuşak iklimini ve bizi kullukta istihdam eden Zat'ın bize olan vaadlerini tahakkuk ettireceğini bir nur, bir ziya tayfları içinde duyar ve kendi kendimize "işte hayat böyle olur" derdik...
Berzahi Haritalar
Ben, böyle nurlu ve bereketli bir geçmişin ziyan olacağına i-nanmak istemiyorum. Zira, o günler, dar bir zaman dilimi içinde geçip gitse de, bizim için bütün bir geçmişi rasat etme kuşağı ve bütün bir geleceğin de rüyalannın görüldüğü berzahi haritalar olmuştur.
Şimdi, ruhumdaki her hatırayı karıştırdıkça görüyorum ki, o yumuşak, şefkatli, sihirli, şiirli günler, hâlâ içimde dipdiri ve mevsim tanımadan tomurcuk tomurcuk açılan güller gibi, hiç durmadan solar solmaz hemen yeniden açılıyor, ruhumda en romantik duygulan tutuşturuyor ve zaman zaman hatıralan öyle canlandırıyor ki, kendimi hâlâ o üfül üfül ağaçların altında, ağustos böceklerinin sesleriyle, nur soluklu talebelerin, teşbih, temcid ve ilahî sa-dalanmn birbirine kanştığını ve farklı bir koro teşkil ettiğini içimin derinliklerinde duyuyor ve burkuntu kanşımı bir hazla tal'ime tebessüm ediyorum.
Kimbilir kampların bize açmadığı daha nice sırlar vardı! Biz
onlardan düşünce ve tahayyül kuşağımıza girenleri yakaladık ve tank dökük arz etmeye çalıştık. Yine de onlar, benim için sonsuza kadar hayatın en renkli dakikaları olarak kalacaklardır.
Eğer ötelere seyahatımızda, herkese birer hatıra götürme fırsatı verilseydi, şüphesiz ben, ilklerinden başlayarak, kampların o bahar çiçeklerine benzeyen pırıltılı, tılsımlı, hülyan mavi hatıralarını alır götürürdüm.
O günleri bizimle beraber yaşamayanlara, kampların hülyah iklimini anlatmanın çok zor olduğunu bildiğim halde, yine de anlatmak istedim... Karabilir, belki de bendeki bu anlatma hissi, anlatma kabiliyetimin yetersizliğini görüp de, o günleri gerçek buudlanyla dile getirebilecek istidadan, kamplan araştırmaya sevketmek için olmuştur. O kadarcık olsun, yararlı olduysam kendimi bahtiyar sayanın.
ilk kampta iki büyük çadır bir de benim küçük çadınm vardı. Aynca mevcud bir binayı da mutfak olarak kullanıyorduk. Vasıtamız yoktu. Rahmetli Ali, motoguzisiyle gelir gider ve bazı işlerimizi görürdü. Şaban Hoca da Arapça okutmaya gelip gidiyordu.
O sene imkanlar dardı. Bazı geceler fırtına çıkardı. Hasırları diker ve gemici feneriyle içinde kitap okumaya devam ederdik. Kitaplar gruplar halinde okunurdu, îlk kamp, tam gönlüme göre bir şey oldu. Herkes tesbihatı gürül gürül ezberledi. Talebenin bu halini gördükçe, kamplara olan ihtiyacı daha iyi hissettim; kamp düşüncemizin isabetine bir kat daha inandım.
Tesbihatm açıktan ve koro halinde yapılması o günlerden kalma bir adettir. Tabiatın bağnnda ve tabiata karşı tesbihat cehri, kalb ve gönle karşı da hafi ve gizli olmalıdır, diye istidlal ediyordum.
tik kamp öylece fakirane ve gayet sade olarak ihya edildi. Gelenler de hep beğendiler. Ali Rıza Güven Bey geldi. Kendi yanında çalışan adamları da hep gönderdi. Harem-i Şerifin Emiri, Mahmud Mahdum Hocaefendi de geldi. Çok beğendi. Ertesi sene yine geldi. Fakat biz kendine has urbası dikkat çeker düşüncesiyle geri çevirdik. Hacı Kemal Bey, darıltıp gücendirmeden, münasip bir dille durumun nezaketini anlatmış, o da bize hak vererek geri dönmüş-
tu. Hacı Ahmed Tatari Bey de kampı sevenlerdendi.
Üç ay kadar orada kaldık. Bir gün de Mustafa Birlik Bey yanında rahmetli M. Polat Bey'le gelip misafirimiz olmuştu. Bir defa da Hulusi Ağabey ile Sungur Ağabey de kampa gelenlerdendi.
Kamptaki bütün işler bana bakıyordu. Ders okuturdum. Sonra da kalkar yemeklere bakardım. Bazen sütlaç da yapıyordum. Dağıtımını da yine kendim yapıyordum. Onun bile kendince bir zevki vardı. Sandalyaya oturur, kepçeyi elime alır, herkes elindeki taşıyla gelir, sıraya geçer, ben de "Bir kepçe halib, salli alel Habib" derdim. Sütlacını alan giderdi.
Sağlam Beden Sağlam Düşünce
Kamplarda, ruh ve düşünce cimnastiğinin yanında, gece gündüz müsait olduğu ölçüde kültür-fizik de yapılırdı. Bazen de derste onları "U" şekline sokar ve anlatılacakları anlatırdım. Ideal bir nesil, hem fizik hem de kültür yönünden mükemmel olmalıdır, düşüncesiyle böyle yapıyordum.
Tabii ki, o zamanlar, yapacağımız şeylerde bugünkü kadar hür değildik. Bir şey yapılacaksa, en yakınımdakiler bile "Bu hizmetimizde var mı?" diye soruyorlardı. Bunlar da bende ciddi sarsıntı meydana getiriyordu. Bazı arkadaşlann tesiri altındaydık. Ve atacağımız her adımda, yapacağımız işin yüzde yüz isabetliliğine kanaat getirsek bile "Acaba ne derler?" endişesini üzerimizden atamıyorduk. En azından bu mevzuda mülahaza dairesini açık tutmamız gerekiyordu.
îlk kamp benim için biraz sıkıntılı oldu. Çünkü hemen her şey üzerimdeydi. Çadır kurmadan yemek yapmaya, ondan bir şey bozulursa onu tamir etmeye kadar. Kuyunun pompası çok bozulurdu. Onu hep kendim tamir ederdim. O sene elektrik yoktu. Ertesi sene 3 kw'lık küçük bir jeneratör bulduk. O da sık sık anzalamrdı. Tabii ki tamir işi yine bana kalırdı.
Daha sonralan da çok kamp yaptık. Fakat bu ilk kamplar, duyduğum haz ve ruhani zevkler açısından fevkalade bereketli olmuşlardı. O kamplan hiç unutamayacağım.
Belki, sır ve hafa planında, bu kamplarda nefsanilik de olmuş
olabilir, bilemeyeceğim. Yani, sır ve hafa planında içimde dolaşan düşünceleri her zaman kontrol altında tutamamış olabilirim ve belki o yönüyle rahat ve rehavet için oraları sevmiş bulunabilirim; ancak, hayalimden her zaman düşüncem şu olmuştu: Yetiştireceğimiz nesil, bir asker gibi disiplinli olmalıdır. Ve kamplar da askerî kışlalara benzemelidirler. Ancak ruhani zevklere açık yönleri de bulunmalıdır. Bu yönüyle de kamplar bir tekkeye benzemelidir.
Tesbihat, Cevşen ve Evrad-ı Kudsiye'nin cehri olarak okunması ayrı bir güzellik buudu teşkil ediyordu. Ancak, kalbin yanında kafanın da işlettirilmesi gerekiyordu ki, kamplarda okunan kitaplar ve Arapça tedrisat, orayı adeta bir medreseye çeviriyordu. Durum böyle olunca, kamplarda askeriyenin disiplini, tekkenin edebi ve medresenin ilmi bütünleşiyor ve hayallerimizde renk ve çizgileri bütün güzellik ve netliği ile mevcut olan dünyaya ilk adım atılmış oluyordu.
îşin doğrusu, mecbur kalmadan kamptan ayrılıp şehre gelmeyi hiç düşünmüyordum. Sadece cuma günleri vaaz için izmir'e geliyordum. Ertesi sene izin aldım ve kamptan hiç ayrılmadım. Üçüncü sene ise, yine vaaz için cuma günleri gelip gittim.
Geceleri kalkıp ibadet etme, o kısa gecelerde erkenden kalkıp sabah namazına hazırlanma, geceleri geç vakte kadar kitap okuma, hakikaten yeryüzünde olmayan bir hayat buuduydu. Ben, kamplardaki, bilhassa bu kamplardaki hissimi, bir manzumede çok seviyeli olmasa da yine de dile getirmeye çalışmıştım. Hislerimi olduğu gibi ifade ettim diyemem; fakat duyduğum ledünnî haz ve zevki anlatmaya gayret etmiştim.
Bir inayet ve bir koruma altında olduğumuz apaçıktı. Umumi teveccüh ekseriyetteydi. Davanın içinde ayrılık gayrılık düşüncesi yoktu. Arkadaşlarımız, Türkiye'nin her tarafından istedikleri talebeleri gönderiyorlardı. Urfa'dan, Diyarbakır'dan bile talebe geliyordu. Komünizmin gemi azıya aldığı bir dönemde ona karşı, hem de böyle nizamî bir mücadele, geleceğin milliyetçi ve maneviyatçı tarihçilerini derin derin düşündürecektir...
ikinci ve üçüncü kamplara, gücümüz yettiği ölçüde müracaat e-den her talebeyi almaya çalıştık. Bu arada, ziyaret maksadıyla bir
iki gün kalanlar da eksik olmuyordu.
Şuur ve irademiz, tam taalluk etmese bile, zannediyorum cebren bir işin içine itilmiştik ve içine itildiğimiz bu iş, milletimizin u-yanışı ve kültürü adına büyük hizmetler vaad ediyordu.
Evet, iman hizmetleri adına, bütün Türkiye'deki hizmete denk hizmet edildiği söylenebilir bu kamplarda. O gün, herkes her yerde bu kampları solukluyordu. Kamplar adeta dillere destan olmuştu.
Bazen Kaynaklar Köyü'ne, hatta daha ilerlere gittiğimiz oluyordu. Bir iki defa da suyun başına çıktık. Köylü bizi cidden seviyor ve ellerindeki imkanlarla destekliyordu. Gidişattan Kestanepazan idarecileri de memnundu. Herhangi bir rahatsızlık izhar etmiyorlardı, ikinci sene talebe sayısı iki yüze yükseldi. Üçüncü sene ise üç yüze çıktı. Tabii ki, bu her gün orada bulunanların mevcudu. Bazıları beş-on gün kalıp gidiyor, yerine başkaları geliyordu. Kamp bir sevkiyat ocağı gibi çalışıyordu.
Sayı arttıkça zorluklar da artıyordu. Bilhassa üçüncü sene ciddi su sıkıntısı çektik. Uzak mesafelerdeld civar kuyulardan araba ile su taşıyordum. Hem araba kullan, hem su taşı, hem de ders ver; bütününe güç yetirmek hakikaten beni zorluyordu. Ama yetişmeye çalışıyordum.
En Lezzetli Anlar
Jenaratör çok eskiydi. Her gün söküp tamir etmek zorunda kalıyordum. Adeta bir jenaratör ustası olmuştum. Bir ara kuyuyu da biraz eşmemiz gerekti. Kazma-kürekle aldık, arkadaşlarla beraber onu da hallettik. Tuvalet ve banyo binalarımızı da kendimiz yaptık. Hela çukurlarını da kendimiz kazdık.
Sakın bunları mesele edindiğimden anlattığım sanılmasın. Sadece hayatımın en lezzetli anlan olduğu için anlatıyorum. Hatta, arkadaşlardan biri daha sonraları bana şöyle bir hatıra anlatmış ve o gün için böyle bir davranışı çok garip karşıladığını söylemişti. Hadise şuydu: Ben elimde kazma hela çukuru kazıyorum. Talebelerden biri de "Hocam iki kazma da şuraya vur" diyerek bana bazı yerler gösteriyor...
Hadiseyi bana anlatan arkadaşa bu durum çok garip gelmiş; hal-
buki ben o gün yaptıklarımı bir vazife olarak yapmıştım. Davranışlarım başkalarına örnek olsun diye bir düşünce de taşımıyordum... Yaptığım her işi zevk alarak yapıyordum. Tabii bu [ sıkıntı yoktu manasına gelmez. Elbette çok sıkıntılı günlerimiz oluyordu.
Mahmud Mahdum Ho-caefendi'nin dediklerini hâ-lâ unutamıyorum. Şöyle demişti: "Şu anda, Kabe de dahil, yeryüzünde bu kadar ruhaniyatın hâkim olduğu bir yer yoktur. Böyle bir hayat, bir kere Asr-ı saadette yaşanmıştır, bir de şimdi burada sizler tarafından yaşanmaktadır..."
Aradan seneler geçecek ve ben Ravza-i Tabire'de birkaç kişinin, hiç istemediğim halde bana karşı hürmetkar davranışlarından ötürü gidip karakolda hesabını verecektim. Ve o zaman daha iyi anlayacaktım ki, serbestlik adına, bizim kamplarda yaşadığımız hayatı oralarda dahi yaşamak mümkün değildir. Ve Mahmud Mahdum Hocaefendi'ye daha çok hak verecektim...
Disiplinli ama ruhaniyatlı insanlar yetiştirme tek gaye ve hede-fimizdi. Bunun için kitaplann okunması, tesbihatın gürül gürül icrası, Sünnet-i Seniyye'nin yaşanması, namazların ta'dil-i erkanla kılınması gibi hususlara dikkat ediyor; aynı zamanda onları disipline alıştırıcı bazı temrinatta bulunuyordum. Gece yürüyüşleri, gündüzleri koşular, yat-kalklar hep bu hedefe yönelikti. Bütün davranışlarda kalbî ve ruhî hayat aranıyor, ona ulaşmanın yolları araştı-nlıyor ve bütün bu işler bir disiplin içinde yapılıyordu.
Üç aya yakın bir müddet kampta kalacaktık. Halbuki talebelerin şevklerini her zaman zinde tutmamız gerekiyordu. Bu bir kamp için uzun sayılırdı ve kampın güzelliklerinin ülfetle kaynayıp gitmesinden endişe ediyordum. Onun için, şevki tazeleyecek yeni yeni şeyler bulmamız gerekiyordu. Çeşitli müsabakalar tertip ediyor, onlan gruplara ayıryor, bazen güreştiriyor, bazen çeşitli hedeflere koşturuyor, bazen taş attınyor... Böylece günlerimiz şevkli ve bereketli geçiyordu...
Son kamp benim için çok zor olmuştu. Çünkü ikinci kampta arkadaşların tedbirsiz hareketleri, her gün akın akın insanların toplu halde kampa geliş-gidişleri çevreyi rahatsız etmeye başlamıştı. Kestanepazan kampa soğuk bakmaya başladı. Yerin sahipleri de o-rada kamp yapmamızı istemediler. Bir-kaç kişi bizi ellerinde nacaklarla karşıladı ve gözdağı vermeye çalıştılar. Bir kötülük yapabilirler diye ben de kampın başka yerde olmasını istiyordum. Ça-talkaya'da, Nif Dağlannda tam bir ay dolaştım ve bir kamp yeri a-radım. O dağlan avucumun içi gibi bilirim. Fakat uygun bir yer bulamadım. Üçüncü sene yine aynı yerde kamp yapmamız tamamen başka yer bulamayışımızdan oldu. Yoksa orayı düşünmüyordum.
«Her şeyi göze aldık ve üçüncü sene de kampı aynı yere kurduk. Fakat Kestanepazan bütün desteğini çekti. Arkadaşlarımız da müzahir olmasa idi, durumumuz çok müşkülleşecekti.
Kamplarda şoför olmadığı için arabaları ben kullanıyordum. Müftülüğün minibüsünü emanet olarak almıştık. Buca'dan talebeleri alıp, kampa getiriyordum. Arabayı devirdim. Nasıl dışarıya çıktım, farkında değilim. Koca Yusuf ayaklanman altında yatıyordu. Müftülükte kâtiplik yapan Mevlüd Bey'in oğlu Sacid'in başı yanlmıştı. Üç-dört bin liralık masraf açılmıştı. Durumu Mevlüd Bey'e telefonla bildirdim. Oğlunun yaralandığını söylediğimde hiç unutamayacağım şu cevapla karşılaştım: "Hocam, dedi, benim oğlum gibi yüzlercesi sana feda olsun. Sana bir şey olmadı ya..."
Üçüncü sene arkadaşlar bir Skoda almışlardı. Onu da yine ben kullanıyordum. Zaten başka bilen de yoktu. Sadece Hacı Muammer yeni yeni araba kullanmasını öğreniyordu. Yanımda İsa Bey
oturuyordu. Buca'ya gidip üniversite talebelerini kampa getirecektik. Teybe bir Kur'an bantı koydum. Onunla uğraşırken araba yuvarlandı. Yine bir sürü masraf açıldı.
İlk Kaza
Askerde de böyle bir kaza yapmıştım. Meseidde oturuyordum, ibrahim adında çok mazbut, hafız bir arkadaşım vardı. O da arabayla oradan geçiyordu. Bana "Arabaya biner misin?" dedi. Kabul ettim ve şoför mahalline oturdum. Hayatımda hiç araba kullanmamıştım. İbrahim bana kısaca araba kullanmayı tarif etti. Arabayı çalıştırdım; fakat hâkimiyeti kaybettim. Sanki araba altımda oynuyor gibiydi. Araba başını almış süratle gidiyordu. Haber merkezinin önüne doğru gidiyoruz. Orada bütün cihazları çalıştıran yüksek gerilim haltı var. Bundan nasıl kurtuluruz diye düşünmeye başladım. Direksiyonu hafif çevirsem kurtulacağız. Fakat ben direksiyonun çevrileceğini bilmiyorum, ibrahim de heyecandan bir şey demiyor. Arabayı durdurmak da aklıma gelmiyor. Zaten nasıl durdurulacağını da bilmiyordum. Kışlanın içinde adeta hiçbir şey bırakmadım, hepsini devirdim. Sağa-sola vura vura ilerliyoruz. Derken diğer arabaların bulunduğu yere doğru gitmeye başladık.
Çekin Şu Arabaları
Aklımdan, birisi şu arabaları çekse de rahatça geçsem, diye geçiriyorum. Tam onlara da çarpıp büyük bir kazaya sebebiyet vermek üzereydim ki, ibrahim frene basmayı akıl etmiş ve araba durdu. Cenab-ı Hakk, beni büyük bir mesuliyetten korumuştu. Hadiseyi gören bir Nahid Başçavuş vardı. Daha sonra beni gördükçe "Şu arabaları çekin de rahatça geçeyim" der gülerdi. Üçüncü kazayı da yapınca anladım ki, hissiyatım, reflekslerim şoförlüğe müsait değil. Müteheyyic bir fıtratım var. Bir böyle düşündüm. Bir de, o zaman ruhumu saran şeyleri çocuksu hevesler kabul ettim. Cenab-ı Hakk'ın benim araba kullanmama rızası olmadığı kanaatına vardım. Bu arada Cahid Efendi'nin söyledikleri de bana tesir etti. Şöyle demişti: "Hocam, Allah (c.c) sizi başka işler için yaratmış. Bırakın şu araba kullanmayı..." Bir-iki zaruri halin dışında bir daha a-

raba kullanmadım.
Son kampa Mustafa Polat da gelmişti. Zaten beş-altı ay sonra da vefat etti. O tam bir dava adamıydı. Vefatı, bütün dostlarını olduğu gibi beni de çok üzmüştü.
İlk Hacc ve Unutulmayan Hatıralar
-tik hacca 1968 yılında gittiniz. Şüphesiz mukaddes yerlere yaptığınız bu ilk yolculuk sizde silinmez izler bırakmıştır. Bu hatıralarınızı anlatır mısınız?
- Sizin de dediğiniz gibi ilk hacca 1968 yılında gittim. O sırada bilindiği üzere Kestanepazan'ndaydım,
Hacca gidişime vesile olan hadiseleri daha önce de aktarmıştım.
Kabe'yi ve Ravza'i Tahire'yi ilk gördüğümde öyle bir ruh haline burundum ki, tarifi mümkün değildir. Hani, benim gibi birine olmaz; ama farz-ı muhal, o anda cennetin bütün kapılan ardına kadar açılsa ve cennete davet edilseydim, herhalde oralardan ayrılıp cennete gitmeyi arzu etmezdim. Harem-i Şerifte ve Ravza-i Tahire'de bulunmak bana öyle ledünni bir haz ve lezzet vermişti...
Kestanepazan'ndaki talebelere hep apayrı bir gözle paktım, islam Alemine ait büyük kurtuluşun hiç olmazsa bir bölümünü onların temsil ettiğine inanıyordum. Hacca giderken onların isim listelerini yanımda götürmüştüm. Hepsine orada teker teker dua ettim. Ayrıca tanıdığım birçok kimseye de ismen dua ettim. O sırada bütün Türkiye çapında tanıdıklarımın sayısı bugünle kıyas edileme-cek ölçüde azdı. Onun için hepsini ismen zikredebilmiştim. Bu ilk haccda unutamadığım hatıralarımdan biri de şudur: Harem-i Şerifte, bilhassa cemaatla namaz kılarken, renk renk çiçekleri andıran cemaatların topluca rüku ve secdeye varışlarını seyretmek bana apayrı duygular ilham ediyordu. Orada, her renkten insan, kendine has urba ve giysileri içinde renk renk açmış nadide çiçekler gibiydi. Harem-i Şerif bunlarla, bağrında her mevsimin çiçeğini bitiren bir çiçek bahçesine benziyordu. Bu manzarayı seyretmek için rüku ve secdelere biraz gecikerek gidiyordum. Ve kendimi böyle yapmaktan alıkoyamıyordum.
Şeytan'ın Sesi
Bir gün sabah namazı için yine ikinci kat mahfile çıkmıştım. Sabah namazını aynı duygular içinde kıldım. Namazdan sonra ev-rad ve ezkar ile meşgul oluyordum. Ansızın, kendini görmedim fakat sesini bütün baskısıyla vicdanımda duydum, şeytan bana: "Hele buradan aşağıya bir kendini at" diyordu. Israrla birkaç defa bana "Kendini buradan at" dedi. Ben: "Kendimi buradan atmamın ne faydası var ki?" dedim. "Olsun, sen at" diye cevap verdi, "iyi ama niçin?" diye tekrar sordum. O yine, "Zararı yok, sen kendini buradan at" diye ısrar etti. Ne olur ne olmaz, düşüncesiyle geriye çekildim. O esnada benden elli metre kadar ilerde Hacı Kemal'in de geriye çekildiğini gördüm. Zaten hacc müddetince birbirimizden ayrılmamıştık. Daha sonra kendisine başımdan geçen hadiseyi naklettim. Bana, "Hocam, aynı anda. ben de aynı şekilde bir baskıya maruz kaldım. Onun için geriye çekilmiştim" dedi. Demek ki. ikimizde aynı zamanda, aynı atmosfere bürünmüştük. Veya şeytandan gelen sinyaller, ruhlarımızın almacıyla aynı anda alınmıştı.
O sene azmetmiştim. Bütün talebe ve dostlarıma küçük de olsa birer hediye götürecek ve mutlaka onlara zemzem ikram edecektim. Cenab-ı Hak, bu niyetimde beni muvaffak kıldı. Bilhassa her talebeye bir gümüş yüzük hediye getirdim. Bazılarına hurma ve zemzem de ikram ettim. Bu o gün için bana çok büyük mutluluk veren bir hadiseydi. Çünkü talebelerimi çok seviyordum...
- Kestanepazarı'ndan ayrıldıktan sonra nerede kaldınız? Bu arada ne gibi faaliyetler sürdürdünüz? Zaten bir müddet sonra 1971 muhtırası verildi. Bu arada siz de tutuklandınız. Bütün bunlar nasıl oldu. Türkiye böyle bir zemine nasıl çekildi?
- Kestanepazarı'ndan ayrılınca Güzelyalı'da bir eve taşındım. Günler geçmek bilmiyordu. Sanki saniyeler sene olmuştu. Halbuki, talebelerimin arasında bulunduğum günlerde; vaktin arkasından koşturuyor ve adeta zamanla yarışıyordum. Yapacağım işler ve yapmam gerekenler günün yirmi dört saat olması gerçeğine karşı pervasız bir meydan okuyuş içindeydi. Başka türlü bu kadar işi bu kadar dar zamana sığdırmak nasıl mümkün olurdu ki? Halbuki şimdi vaktimin büyük kısmını okumaya ayırabiliyorum.
Gerçi, standartlaşmış bazı insanlar için benim şu andaki programım da çok yüklü sayılırdı. Bir kere bütün gecelerimi ev sohbetlerinde geçiriyordum. Haftanın bir-kaç gününde vaaz veriyor, dersler yapıyordum. Meşgul olunan üniversite talebelerinin sayısı gün geçtikçe artıyor ve onlarla meşguliyetim de yine vaktimi alıyordu. Fakat, yine de Kestanepazan günleri bir başka bereketliydi. Hele o küçücük tahta kulübede verilen hizmet, bütün Türkiye sathında, hizmet adına gösterilen gayrete denk neticeler veriyordu.
Kime Bırakıyorsun?
Unutamıyordum o günleri ve tahta kulübemi. Unutacağa da benzemiyordum. Nasıl unutabilirdim ki, ben bu kulübeyle adeta ruhumun en mahrem sırlarını paylaşmıştım. Hele gözümün önünde tüllenen talebelerim. Onları son gördüğümde nasıl da mahzunlaş-mış ve adeta o masum bakışlarıyla bana "Bizi kime bırakıyorsun?" diye yalvarmışlardı. Ah keşke, hiçbirini bırakmadan hepsini yanıma alabilseydim; fakat o zaman bu mümkün değildi.
Fakat bütün sıkıntım Kestanepazan'ndan ayrılmadan ibaret değildi. Cemaat arasında esen tefrika fırtınası beni ciddi şekilde sarsıyor ve üzüyordu. Hemen hemen bütün Müslüman cemaatların durumu birbirinden pek farklı değildi. Hepsi veya ekserisi bir iç çöküntü geçiriyordu. Ve bu durum da beni ciddi şekilde mahzun e-diyordu.
Hadiselerin kendine göre bir dili vardır. İçtimai hayatı anlamak isteyenler bu dili çok iyi bilmelidirler. Mazide meydana gelen ve ciğerleri parçalayan nice hadiseler -var ki, yeniden tekerrür etmeye başlamıştı. Bu tekerrürün getireceği neticeleri kestirmek asla kehanet sayılmazdı. Türkiye günden güne bir askeri darbenin eşiğine doğru kayıyordu. 27 Mayıs'ı görmüş olanlar için, görünen tablo pek de iyimser değildi.
Sokaklar Arena
Çarpık zihniyetlerin paradokslanyla budala haline gelmiş solcu gençler gemi azıya almış ve Türkiye'yi bir ihtilale çekmeye çalışıyorlardı. Sokaklar arenalaşmıştı. Kim kimin canına ve niçin kıydı-
ğını bilmiyordu, insanlar birer slogan kesilmişti. Ve cemiyet bu sloganlarla idare ediliyordu, işçi ve talebe hareketleri iyice çığırından çıkmıştı. Belki yollar aşınmıyordu; ancak zinde güçlerin ve halkın sabır !taşı iyice aşınmıştı. Şüphesiz iç ve dış mihrakların tesiri de büyüktü.
Sağ cephenin insanları ihtilaf illetine tutulmuş ve cemaatlar birbirinden uzaklaşmıştı. Gönüller buz parçası kesilmişti. Tebessümün yapmacık olanına bile rastlanmıyordu. Solun slogancılık hastalığına bazf sağcı gruplar da tutuldu. Duvarlar yaz-boz tahtasına dönmüştü. Herkes aklına geleni yazıyordu. En mukaddes mefhumlar, en pest ifadelere duvarlarda komşuluk yapıyordu. Ve her iki cephe de bunu kendi düşünceleri adına bir zafer telakki ediyordu. Ne solun insanlarına ne de kendi cephemizin insanlarına; bu türlü davranışlarla hiçbir neticeye varılamayacağı hususu anlatılamıyor-du. Söylenen sözler ve yapılan tavsiyeler, korkaklık ve pasiflik yaftalanyla söyleyenin ağzına tıkılıyordu.
Kitleler kendi iç bünyelerini değiştirmedikçe, Allah (c.c) onlan değiştirmez. Bu müsbet yönde de menfi yönde de böyledir. Halbuki şimdi iç bünyede baş döndürücü değişiklikler oluyordu. Demek ki herkesi sarsacak bir değişiklik söz konusu olacaktı.
Bütün bu olanları görüyor, muhakkak ve mukadder neticeyi hadiselerin çehresinde okuyor ve yakın arkadaşlarıma, yanıma gidip gelen dostlarıma hep itidal ve tedbir tavsiye ediyordum.
Bir kere katiyyen idareyi zor duruma düşürecek kitle hareketlerine girilmemeliydi. Ayrıca en masum sohbet ve toplantılar dahi çok az sayıda insanın bir araya gelmesiyle yapılmalıydı. Gerçi bu sohbetlerde siyasi hiçbir gaye ve hedef yoktu. Fakat yine de hadiseyi kitlevi göstermekten kaçınılmalıydı.
Tefrikaya götürücü bütün sebep ve saiklerin en kısa zamanda ö-nü alınmalıydı. Bunu da evvela herkes kendi hayatını disipline e-derek yapmalıydı. Kışkırtıcı ve tansiyonları artırıcı şeyler konuşmamalıydı. Velev ki söylenenler doğru bile olsa. Çünkü her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir. Bilhassa üniversite gençliği çok dikkatli ve, uyanık olmalıydı. Hiç kimsenin tahrikine kapılmamalı ve neticesi şüpheli serüvenlere asla yanaşmamalıydı.
Sol tamamen hedefine vardığına inanıyordu. Ordu içinde bir cuntanın var olduğunu yayıyorlardı. Öyleyse düşündüklerini gerçekleştirmelerine pek mani kalmamıştı. Eğer çabuk davranır ve darbeyi gerçekleştirebilirlerse, sivil kesim de destek verecek ve böylece bütün şartları yerine getirilmiş bir ihtilal yapılmış olacaktı. Solcu gençler ve bilhassa üniversite gençliği buna tamamen inan-dırılmıştı.
Sağ cephenin serüvene açık bazı grupları da, esas aksiyoner hareketten kaymış ve tamamen reaksiyoner bir tavır içine girmişlerdi. Sol kesim ne yaparsa bunlar da aynı şeylerle mukabelede bulunuyorlar ve bir kısır döngü devam edip gidiyordu. Yapılan hareketlerin hiçbiri, ileriye matuf değildi. Tabii ki bu durum solun işine fazlasıyla yarıyordu. En azından yaptıkları en azgın hareketleri meşru göstermelerine zemin hazırlıyordu. Çünkü onlara da aynı şekilde mukabele ediliyordu...
Emniyet Kuvvetleri
Bu durumda devletin emniyetiyle ilgili güçler, karşılarında bütünüyle bir sol hareket varken ve devleti yıkmaya yönelik hareket ve eylemler tamamen soldan gelir sağdan gelen cılız mukabeleleri bahane edip hakem pozisyonuna giriyordu. Halbuki onlar solun hedefi durumunda bulunuyorlardı. Bir kısım emniyet ve diğer güç mensupları ise zaten sol ile dirsek teması içindeydi. Nitekim daha sonra Ziverbey soruşturması bütün bu hakikatleri ortaya çıkaracaktı.
Ben burada 12 Mart Muhtırası'nı tafsilatıyla mevzu edecek değilim. Çünkü o başlı başına işlenmesi gereken bir konu. Zaten yeterince de işlenmiş durumda. Söylenenler son söz müdür? Elbette hayır. Fakat hiç olmazsa fikir verme açısından yeterli çalışmalardır. Nitekim harekatın içinde aktif görev almış bir kısım paşaların daha sonra yayınladıkları hatırlan da mevzu ile ilgili birçok ipucu vermekte. Olanların hepsi, -anlatılanlar değil elbette- fakat anlatılanlar dahi insana ürperti vermekte...
ikbal hastalığına tutulmuş bir kısım maceraperestlerin Türkiye'yi sürükledikleri uçurum bugün daha açık ve net bir şekilde görülmektedir. Sabah erken kalkanın içine düşen ilk heves ihtilal
yapmak olduğu görünümü insanı utandıracak mahiyettedir.
Cunta içinde cunta... Aynı şahıs bazen dört cuntayla temas halinde. Hangisi neticeye varacak olursa ondan görünecek ve ikbalini garanti edecek... Milletin düşeceği badire kimsenin umurunda değil. Ordu girdaplaşmış. Kuvveti elinde tutanlar kelle istiyor. Niçin ve neden, diyebilen yok. Çünkü cevap malum nakarat: Türkiye elden gidiyor.
îttihad Terakki hoyratlığının sızıntılarından beslenen bu zihniyet on senede bir hortlatılarak devletin her sahadaki hamle gücü kınlıyor ve ülke her müdahale sonunda bilmem kaç sene geri gidiyor... Ama kimin umurunda... Nihayet üç-beş senelik fani dünya. Otur sen de bir koltuğa, rahatına bak. Dünyaya bir daha gelecek değilsin yal işte hayat felsefesi bu olan insanların yaptıkları ve yapacakları!..
Burada, asker-sivil milletimizin mümtaz şahsiyetlerini ve hakiki vatanperver evlatlarını -ki onlar kahir bir ekseriyettedir- tenzih ve tebrie ederim. Benim ifadelerimi sahiplenmesi gerekenler, hangi devirde olursa olsun sola çanak tutup onlarla işbirlikçilik yapanlardır. Zaten ileri görüşlülüğü müsellem o günün büyükleri, derhal bu tür insanları tesbit etmiş ve emekliliğe sevketmişlerdir. Ne var ki bütün görmeleri gereken ceza sadece bu olmamalıydı. Ancak ordunun yara almasından endişe edildiği için bu kadar ceza yeterli görülmüştü.
Tağmaç
27 Mayıs sol güdümlü bir harekettir. 12 Mart da öyle olsun isteniyordu. Fakat ihtilale beş kala hadiseye el koyan Memduh Tağmaç ve arkadaşlan muhtıranın macerasını birilerinin güdümünden kurtardı. Ondan böyle bir atak beklemeyen solcular ne yapacaklarını şaşırdılar. Onlarda görülen 12 Mart aleyhtarlığı, biraz da yetişemediğine ekşi diyenin durumu gibi bir tavır. Eğer 9 Mart'ta yapılmak istenen harekata mani olunmasaydı, yapılacak ihtilal çok başka olacak ve "Devrim Anayasası" adıyla hazırlanan taslak yürürlüğe girecek, Türkiye isim olarak olmasa bile sistem olarak tam bir komünist ülke haline getirilecekti... Bu solcu güçler ve onların
akıl hocalığını yapan devrimbaz sivillerin ortak arzusuydu. Nitekim Ziverbey soruşturmasında hepsinin maskesi düşmüş ve menfur düşünceleri bir bir ortaya çıkmıştır.
12 Mart, bir ihtilal ve darbe değildir. Hükümeti belli konularda uyaran bir ikazdır. Elbette askeri olması yönüyle tasvip edilemez. Hür iradeyi güç kullanmak suretiyle dize getirmenin tasvip edilmesi mümkün değildir de ondan. Fakat, çok daha kötü bir hareketi önlemesi bakımından bu harekete iyimser bakmak mümkündür. Yani, kötüdür ama çok daha kötüye göre o kadar kötü değildir.
Muhtıra
12 Mart 1971 Cuma günü saat 13'de radyodan okunan bildiri ü-zerine Muhtıra resmen verilmiş oldu. Asker devreye girmişti. Sol panik içinde, sağ mütevekkil olacakları bekliyordu..
Muhtıradan kısa, bir müddet sonra tutuklamalar başladı. Solun liderliğine soyunanların birçoğu müstehak oldukları için, Müslümanlardan birçoğu da sırf denge için tutuklanmış ve gözaltına alınmışlardı. Ve tutuklamalar devam ediyordu..
12 Mart Muhtırasının bize ait yönüne geçmeden evvel bu muhtıraya zemin hazırlayan bir-iki hususun tahlili daha gerekmektedir. Şöyle ki: Biz bir iç değişikliğine uğramadan Cenab-ı Hakk verdiği nimetleri değiştirecek değildir. Kur'an'la anlatılan bu külli kaide o gün de kendisini gösterdi. Devletler planında birbirine düşen islam dünyasındaki devletçiklerin başına-ki daha önceki devrelerde de bu kaide değişmemiş sadece musallat olanlar değişmiştir- batıyı musallat etmiş ve islam ülkeleri ciddi şekilde tazyik altında kalmıştır.
Allah bir zamanlar Cengiz, Hülagu ve Timurlenk'in eliyle hırpaladığı ve ikaz ettiği islam Alemini bugün de Batılılar vasıtasıyla hırpalayıp ikaz etmektedir. Ta ki Müslümanlar kendilerine gelsin ve ruh köklerine dönsünler. Devletler çapında görülen bu durum Türkiye'de Müslüman cemaatler arasında vardı. Dolayısıyla Müslümanlar böyle bir sarsıntıya, kendi iradeleriyle müstehak olmuşlardı. Fikir ve düşünceler çarpışıyor ve Müslüman cemaatler her geçen gün birbirinden uzaklaşıyordu.
Meselenin bir de hususi olarak kendimizle alakalı yönü vardır. Gıybet islam'ın en çok üzerinde durduğu hususlardan biridir. Kur'an gıybet etmeyi mü'min kardeşinin etini çiğnemeye teşbih etmektedir. Durum böyle olmasına rağmen o devrede gıybet revaçtaydı. Herkes birbirinin arkasından hiç de yakışmayacak şeyler konuşabiliyordu.
Söz dinlememeye güzel bir kılıf bulunmuştu: "Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid tavrım takınamaz" deniyor ve herkes kendi bildiğine hareket ediyordu. Bilhassa, tedbir ve dikkat hususunda söylenenleri hiç kimse dinlemiyordu. Hatta bazı kesimler, akıllarına yatmış olsa da sırf bana muhalefet olsun diye aksini söylüyor, aksini yapıyordu. Bu durum mahkemelerde de böyle devam etti. Ben ılımlı konuşulsun, onların isnad ettikleri şeyleri kimse sahiplenmesin, diyorum. Muhalif gruptan birisi bana Deniz Gezmiş'i misal veriyor ve onun gibi davranılması gerektiğini söylüyordu. Solu destekleyen güç odaklan bizler için söz konusu muydu? Bu düşünülmüyordu. Hem solcular hakikaten bir eylem içindeydiler ve onlara isnad edilenler birer vakıa idi. Halbuki bize isnad edilenlerin hiçbiri vaki değildi. Öyleyse onların kabullendiği gibi bizim de bize isnad edilenleri kabullenmemiz nasıl birbirine kıyas edilebilirdi? Hem onlar da kendilerine isnad edilenleri bütünüyle kabulleniyor değillerdi. Bütün bunları anlatıp izah ediyorduk; ancak bir iki arkadaşın dışındakilere söz anlatmam mümkün olmuyordu.
Muhtıra Türkiyede'ki umumi anarşiye karşı verilmişti. Fakat herkesin kendine ait bir hissesi vardı. Kader açısından bunu böyle bilmekte fayda vardır.
Tutuklamalar başlayınca arkadaşlarla teker teker görüştüm. Onlara Amerika'da cereyan eden ve daha sonra basına yansıyan bir mahkemeden misal verdim. Kadın mahkemeye çıkarılmış. Adı Leydi. Hâkim soruyor: "Adın ne?" "Leydi" cevabını veriyor. Ardından hâkimin sorduğu bütün sorulara "Adım Leydi" diye cevap veriyor. Amerikalı Leydi, "var"ın sorgulanmasında bir şey konuşmamak suretiyle yakasını sıyıracaktı ama biz senelerden beri devam eden bir "yok"un istintakından kurtulamayacaktık...
Bekliyordum...
Muhtıra verildiği tarihlerde ben Güzelyalı'daki kiralık bir evde kalıyordum. Yanıma gelip gidenler oluyordu. 31 Mart günü gece geç vakitlerde, gelen misafirlerle sohbet ediyorduk. Tam o sıralarda bir arkadaş geldi ve Karşıyaka baskınını haber verdi. Böyle bir-şey istemiyordum; fakat itiraf edeyim ki bekliyordum. Bu kadar dikkatsizlik böyle bir netice getirir, diyordum. Hemen kalkıp Sko-daya bindim. Ne ehliyetim var ne de ciddi şoförlüğüm. Fakat arabayı kullanacak bir başkası da yok. Doğru Mustafa Birlik'in evine gittim. Onu yanıma alıp Karşıyaka'ya vardık. Osman Kara Bey'i yatağından kaldırdık ve üçümüz karakola gidip Emniyet Amirini bulduk. Durumu anlattık.
Çok yumuşak bir insandı. Bizi dinledikten sonra "Ben, dedi, hanımla sinemaya gitmiştim. Gelip beni sinemadan aldılar. Operasyonu beraber düzenledik. Nefi Akyazıl Bey'in apartmanı üzerinde ayin yapılıyor, dediler. Ve orada bulduklarımızı alıp götürdüler.." Ve adam ilave etti: "Ben böyle bir iş olduğunu bilseydim, onlara daha önce haber verirdim..."
Fakat olan olmuştu, iş bizim düşündüğümüz kadar basit değildi. Demek ki mesele Karşıyaka Karakolundan kaynaklanmıyordu. Üstten veya istihbarattan bir emir gelmişti.
Emniyet amirinin yapabileceği bir şey yoktu. Mesele onu aşıyordu. Daha fazla vakit kaybetmenin yaran olmazdı. Hemen oradan aynldık ve başka çareler aramaya başladık.
îş ağırlaşıyordu. Arkadaşlan emniyetten çıkarabil menin bir çaresini bulamadık. Savcılığa intikal ettiğinde de çare bulmak mümkündü. Fakat arkadaşlan o hususta da ikna edemedim. Zaten benim imkanlarımla olacak iş değildi.
Bir kısmını salıverdiler, diğer kısmını ise tutukladılar. Yakın daireden davaya bakan insanlar vardı; ancak ben buna karşı çıktım. Onların bu davaya girmesi, mevhum suçu tescil etmek olurdu. Başka avukat, ortadan insanlar bulalım, davayı onlar takip etsinler, dedim. Ancak bu sözümü dinletemedim.
Ve onların girmesiyle mahkeme tamamen arkadaşların aleyhine işledi. Mahkeme Hava Kuvvetleri bünyesinde kuruluyordu. Bilin-
diği gibi o zaman Muhsin Batur Hava Kuvvetleri Komutanı. Derken iş büyüdükçe büyüdü ve çaresizliğe girildi. Arkadaşlardan biri Ahmed Avcı'yı tanıyordu. Onun girişimleri de bir netice vermedi.
Daha sonraları bazı hususlarda arkadaşları ikna etmiştim. Fakat bunun için geçen zaman hep aleyhe işlemiş ve bazı hususların ö-nünü almak mümkün olmamıştı. Gecem gündüzüm arkadaşların kurtulması için çare aramakla geçiyordu. Belki de benim dışanda çektiğim sıkıntıyı onlar içeride çekmiyorlardı
l Mayıs 1971. Babamın çantasını kendi elimle hazırladım. Biraz sonra Dr. Mustafa Asutay geldi. Onun arabasıyla babamı garaja götürüp Ankara'ya yolcu ettik. Dönüşte, bazı arkadaşların evlerine uğradım. Sizi götürüp kitaplarınızı da müsadere edebilirler, dedim. Bornova'dan dönerken yolda siyah bir köpeğe çarptık. Köpek öldü.. Bunu, bir şeye toslama diye tefeül ettim.
Mustafa Birlik Bey'in evine ikiyüz metre kadar kalmıştı ki, Mustafa Asutay Bey'e arabayı durdurmasını söyledim. Onun oğlu Rıdvan'a -ki o sıralarda ilkokula gidiyordu- "Sen gidip bir bak. Evde yabancı kimseler var mı?" dedim. O koşarak eve gitti. Biraz sonra da yine aynı şekilde koşarak geldi. "Evde bir sürü insan var. Her tarafı arıyorlar" dedi. tş anlaşılmıştı. Mustafa Birlik Bey'in evi
aranıyordu.
Doktor Bey'e "Bizim eve gidelim" dedim. Yolda yine bir köpeğe çarptık. Ben, "Bizi evde bekliyorlar, herhalde" dedim. Eve girdiğimde siyasî polislerin bütün eşyaları didik didik edip evin ortasına yığdıklarını gördüm..
Evde Sabahattin Atalay vardı. O sıralarda henüz talebeydi. Hafta sonlarında gelir, benim yanımda kalırdı. O gün ben gittikten sonra gelmiş. Pilav yapmış, benim gelmemi bekliyormuş.. Ben i-çeriye girince polisler "Hoşgeldin" dediler. Aramaya devam ettiler.
Kitaplığın bir tarafında Mevdudi'nin eserlerinden biri duruyordu. Vakıa alıp götürüyorlar diye evde hiç Risale bırakmamıştım. Cübbemi Mevdudi'nin kitabının üzerine koydum. Ben biraz sıkıştım, tuvalete gideceğim" dedim. Cübbeyle beraber kitabı da aldım ve tuvalete gittim. Sonra tuvaletin penceresinden uzanarak kitabı çatıya koydum. Daha sonra o kitap ne oldu bilemiyorum.. Zaman
zaman Kur'an-ı Kerim'in bile suç sayıldığı günleri yaşamıştık. Bu kadarcık heyecan çok görülmemeli.. Gayem onları suç sayabileceği bütün delilleri ortadan kaldırmaktı. 40 kadar kitap aldılar. Fakat içlerinde hiçbiri suç unsuru sayılabilecek eserlerden değildi, insaflı davrandılar ve takım halinde olan kitaplann takımını bozmadılar. Hatta arama esnasında pencereleri kapamışlar, perdeleri çekmişlerdi. Etrafa karşı ayıp olur, demeyi de ihmal etmemişlerdi. Zaten ev sahibesi, ihtiyar vehimli bir kadındı. Arama yapıldığını duysaydı fenalık geçirebilirdi. Daha sonra duyup duymadığını da bilmiyorum.
Görevlilere "Geç kalır mıyım? Bir şeyler yiyeyim mi?" dedim. Gayem hem biraz açlığımı yatıştırmak hem de esas niyetlerini öğrenmekti. Bana "karnını doyur. Ne zaman döneceğin belli olmaz" dediler. Bir iki lokma pilavdan aldım. Biraz sonra Tepecik inzibat merkezine götürülmek üzere yola çıktık.
Beni Tepecik inzibat Merkezine getirdiler. Saçımı bıyığımı kestiler. Ben kaşlarımı da traş ederler zannediyordum. Fakat yapmadılar. Sonra sağdan, soldan, arkadan ve önden fotoğraf çektiler. Götürecekleri yere götürmeden evvel "Bana biraz su getiriniz, abdest alacağım" dedim. Şimdi ismini hatırlayamadığım başçavuş temiz mi kirli mi bilmiyorum ama bir teneke su getirdi. Abdest alarak dışanda namazımı kıldım. Böylece yatsı namazımı eda etmiştim. Hiç olmazsa sabaha kadar namaz kaçırma tehlikesi yoktu. Rahatlamıştım.
Beni alıp hücre gibi bir yere tıktılar. Bir de ne göreyim, benden evvel aynı yere Şaban Düz, Harun Reşid Tüylü, Mustafa Birlik ve ülkücülerden de bir arkadaş getirilmiş..
Fıkralı Gece
Hepsi de melül, mahzun oturuyorlar. Durumları benden farklı değil. Saçları, bıyıkları traşlanmış. Tabii Şaban Hocaefendi'nin sakalını da kesmişler.. Biz diğer arkadaşlarla oturduk. Geceyi sohbet ederek geçirdik. Onlara bir sürü fıkra anlattım. Hayatımda geçirdiğim en neşeli gecelerden biri oldu.
içeriye girerken her şeyimi almışlardı. Kur'an ve Cevşen yoktu.
Kur'an'ı ezberimden okuyordum da cevşeni ezbere okumam mümkün olmuyordu. Cevşeni ezberlemediğime ilk defa o kadar üzüldüğümü hatırlıyorum. Herhalde, keşke onu da ezberleseydim, diye hayıflandım durdum.
Ertesi gün bir iki ülkücü daha getirdiler. Onların ardından, î-mam-hatip hocalarından Nizameddin Bey ile matematik hocası Recep Bey'i getirdiler. Recep Bey, Komünizmle Mücadele Derne-ği'nde bizimle beraberdi. Ateşîn bir insandı. Bütün suçu anti komünist olmasıydı. Nizameddin Bey ise iyiden iyiye sarsılmıştı. Zaten kalbi de vardı. Recep Bey'in kızı intihara kalkmış. Haber ulaşınca bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladığını hatırlıyorum. Hepimiz onu teselliye çalışıyorduk..
Cevşenim...
Daha nezaret dönemindeyiz. Kaldığımız yerin sadece tavanda küçük bir penceresi vardı. Depo gibi yerdi, içerdekilerin sayısı çoğalınca bizi yemekhane gibi bir yere çıkardılar. Artık burada kalacaktık. Buranın hiç olmazsa pencereleri vardı, hava alabiliyorduk.
Bir gün de Dr. Kahid'i getirdiler. Dört ülkücü ve diğerleri bizim arkadaşlar epeyce bir kalabalık olduk.. Ben ismail Büyükçelebi'ye el altından haber gönderdim. Cevşenimi getirmesini tembih ettim. O gün ikindiye doğru îsmail Hoca geldi. Cevşenimi de getirmişti. Hiç konuşmadan cevşenimi açtım, doya doya, ağlaya ağlaya okudum. Öyle zevkli cevşen ancak birkaç defa okumuşumdur. Daha sonraları okunacak başka kitaplar da getirtmiş olabiliriz, hatırlamıyorum.
Henüz tevkif edilmemiştik... Burada bir hayli zaman kaldık. Günler acı fakat ümit dolu, biraz buruksu fakat renkli geçiyordu. Askerlikten on sene sonra yeniden asker olmuştuk. Bir astsubay vardı. Kısa boylu bir şeydi. Gider gelir bize çatardı. Mustafa Birlik -ki onun babası yaşındaydı- O'na: "Ulan sen askerlik yapmadın mı? Benimle nasıl yatarak konuşuyorsun?" derdi. Sonradan öğrendik ki dinden rahatsızmış ve bize olan düşmanlığı da ondanmış.
Yemekhanede yirmi gün kadar kaldık. Okuyor, ibadet ediyor ve kurtuluş yollan araştırıyorduk. Ülkücü arkadaşlardan bir ikisi namaza başladı. Diğerlerinin biraz rahatsızlığı oluyordu ama itiraf etmek gerekir ki mert çocuklardı. Daha sonra ben solculardan dinlemiştim. Halil Kol adındaki ülkücü arkadaş beş-on komünistin arasına girip hepsinin hakkından gelecek kadar bileği ve yüreği olan birisiymiş.
Ali Rıza Hafızoğlu askeri savcıydı. Ülkücü arkadaşların salıverilmesinde dahil olup olmadığını bilemiyorum. Recep Bey ile Nizameddin Bey de ilk duruşmada bırakıldılar. Kala kala, Harun Ho-caefendi, Mustafa Birlik Bey, Kahid bir de ben kaldık. Bizi de mahkemeye götürdüler. Baktım Osman Kara salonda dolaşıp duruyor. Kendisini şahitlik için çağırmışlar. Ama daha sonra onu da tevkif edip arkadan gönderdiler. Harun Hocaefendi, Mustafa Birlik Bey, Kahid Bey ve Şaban Hocaefendi'yi tutuklamışlar. En son beni çağırdılar.. Ben onların tevkif edildiklerini duyunca, hakkımda verilecek kararı anladım. Ben de tevkif edilecektim. Onun için de savcının dediklerine hiç aldırış etmedim. Nasıl olsa, ne söylesem netice değişmeyecekti. Savcının önünde, bana gönderilmiş mektup ve tebrikler vardı. Masanın üstü doluydu. Bana gelen mektupların
hepsi açılmış, birer fotokopisi alınmış ve bana öyle verilmiş,. Tabii benim söylediğim veya yazdığım hiçbir şey yok.
Evet, işin enteresan tarafı bana gelen bunca mektup ve tebrike cevabi hiçbir mektup fotokopisi mevcut değil. Aklımda kalan mektuplardan biri mealen şöyle:
"Muhterem Hocam, Bizim beldede hainin haini bir müftü var. Bu adam nur düşmanı. Bu alçağı, Diyanet'e aracı ol da attır gitsin.." Şimdi bu mevzuda benim iki kelimelik bir şeyim yok ama bu mektup bana gelmiş. Zaten benden giden tek bir mektup yok. Binlerce defa telefon konuşmam olduğu halde demek onlarda bile menfi tek konuşmam olmamış.
Savcı uzunca bir masanın üstüne bütün bu mektupları sermiş ve benden cevap bekliyor. Hangi birini izah edeceksin, mümkün değil.
Sonra katıldığım bütün sohbetleri kaydetmişler, ama suç unsuru ne? Bu dokümanlarda benim adım büyük harflerle en başa yazılmış. Bir de bütün arkadaşlar ifadelerinde beni nazara vermişler, o yapıyor, o ediyor, demişler.. Şaşırdım kaldım. Savcı "Bütün bunlara ne diyorsun?" diye sordu. Ben de gayet soğukkanlı ve ciddi bir teslimiyet içinde "Vallahi, istihbarat memurlarına iş lazımmış, o-turmuş bütün hayal güçlerini kullanarak bunları yazmışlar" dedim.
Savcı öfkelendi. Teker teker ifadeleri okudu. Okuduğu ifadelerin altındaki imzalara baktım, imza var ama kime ait? insan ne diyeceğini bilemiyor, işte o esnada, vicdanımda hesap gününün ağırlığını bütün baskısıyla hissettim, ifadelerdeki bütün sözler atf-ı cürümdü.. O ana kadar konuşanlardan hiçbiri lehime bir tek kelime konuşmamış. Yine de "Sizin bu dediklerinizden ben hiçbir şey anlamadım. Mevzu bana çok karışık geldi." dedim.
Canım iyiden iyiye sıkılmıştı. Zaten buraya gelmeden önce inzibat karakolunda tam sekiz saat ifade vermiştim. Bu sekiz saatlik zaman zarfında verdiğim ifade bir sahife bile değildi. Zira sorular vehimdi ve konuşulacak bir şey yoktu. Ancak arkadaşların ifadesi çok bağlayıcı oluyordu. Yazıp imzalatmışlardı.
Sabahaddin, Naci ve Ferdi adındaki Emniyete mensup kişiler i-fademizi almışlardı, ifade alırken çok zorladılar. Ancak, arkadaşlar
zorlamaları kale almamış. Hakkı konuşmuşlardı ve ifadede tenakuz yoktu. Bir sürü isim saydılar. "Bunları tanıyor musun? Nereden tanıyorsun?" diye. Bazı isimler üzerinde durmuşlardı. Ben de hizmet icabı tanıdığım mesela Ali Rıza Güven Bey, Ahmed Tatari Bey, Hacı Bekir Bey gibi zatlar tanıdığımı, söylemiştim. Çünkü Kestanepazarı Derneğinin idarecileriydiler. Şaban Hocaefendi'yi tanıdığımı söyledim. Aynı kursta ikimiz de hocaydık. Faziletli bir insandır, diye de ekledim. Harun Hocaefendi'yi sorduklarında "Öyle değerli bir arkadaşı tanıma fırsatı verdiğiniz için size teşekkür e-derim" dedim. Çünkü onu nezarette tanımıştım..
Tanımamak..
Yine sordukları bazı isimleri "Bazen camiye gelirdi, görüşürdük" diye söyledim. Diğer bazılarını hatırlayamadığım için mühlet istedim. Sordukları ismi bir miktar düşünüyor, sonra da iyi tanıyorsam söylüyordum. Ve o isimlerin çoğunu şer'i ve hakiki manada sahiden tanımıyordum. Verdikleri ifadelerle de benim onları tanımadığımı ispat etmişlerdi, insan tanıdığı hakkında nasıl olur da öyle ifadeler verebilirdi.. Demek ki ben onları tanıyamamıştım ve tanımıyordum.
Risaleleri okuyup okumadığımı sordular. Bir din adamına sorulması kadar komik tasavvur edemeyeceğim bu soruyla da muhatap oldum. Kısmen okuduğumu söyledim. Neleri okuduğumu sordular. Ben de bazı kitaplar okuduğumu söyledim. Mesela, 23. Söz'ü okudum.. Haşir Risalesini okudum vs. gibi. Söylediğim kitapların hepsi elli defa mahkeme görmüş ve ellisinde de beraat etmiş kitaplardı. Onlar "Başka hangisini okudun?" diye soruyorlar, ben de masum kitapların birer birer isimlerini söylüyordum. Bu fasıl da epey uzun sürmüştü. "Artık aklıma hiçbir kitabın adı gelmiyor" dedim, onlar da kitap ismi sormaktan vazgeçtiler.
Suç unsuru yok
Esasen verdiğim ifadede bulabilecekleri tek suç unsuru yoktu. Fakat yukarıdan gelen emirle bizi tutuklayacakları muhakkaktı. Ve nitekim de öyle oldu.
Savcı Nureddin Soyer ifademi aldıktan sonra mahkemeye şevketti. Zaten mizansen baştan hazırlanmıştı. Mahkeme tutuklayacaktı. Vazifesi tutuklama kararını okumaktan ibaret gibi bir şeydi. Mahkeme Heyetinde bulunanlardan biri Kemal Yağcıydı, efendi bir insandı. Bir de ismini şimdi hatırlayamayacağım bir Binbaşı vardı. Hakkımdaki iddiaları okudular ve "Mahkeme tevkifini düşünüyor" dediler. "Ben: "Mahkemenin hakkımda vereceği karara razıyım" dedim. Neticede tevkif edildik. Beklediğim netice olduğu i-çin bende bir değişiklik olmadı. O akşam bizi Abdullah Çiftliği'nin biraz ilerisindeki Bademli'ye götürdüler, inzibat merkezinde 21 gün kalmış oldum..
Fakat oraya geçmeden önce bu hadiselerle münasebeti bakımından gördüğüm bir rüyayı anlatayım:
Ben Kestanepazan'ndan ayrılınca, Güzelyalı'da bir camide I-mam Hatip ve Yüksek islam Enstitüsü talebeleriyle hadis okumaya başladık. Dersler ikindiden sonra olduğu için de iştirak fazla o-luyordu.
Efendimiz (sav) Neden Üzgündü?
Bu dersler bir müddet devam etti. Son gün bir rüya gördüm. Rüyamda ben bu camide ikindi namazı kıldırıyorum. Sağ tarafıma selam verince baktım ki, Efendimiz de orada bulunuyor. Ancak mübarek yüzü yağmur yüklü bulut gibi dopdolu.. Ben içimden " A-caba Efendimiz'i üzen bir şey mi oldu" diye geçiriyorum ve uyanmışım.
Bu rüyayı gördükten sonra bir daha o camide hadis dersi yapmamız mümkün olmadı. Anladım ki, Efendimizin mahzun olmasının manası buymuş.
- Efendim, tutuklu kaldığınız döneme ait hatıralarınızı da istirham edebilir miyim?
- Estağfirullah, arzedeyim. Mahkeme tevkifimize karar verince bizi inzibat merkezine geri getirdiler. Akşam da Abdullah Çiftliği'nin ötesinde Bademli'ye götürdüler.. Tutuklu kaldığımız dönemin ilk 21 gününü inzibat merkezinde geçirmiştik. Son bir ayını da Şirinyertleki askeri hapishanede geçirdik. 6.5 ayın diğer kısmını i-
se hep Bademli'de geçirmiş olduk.
Hapishanenin üç koğuşu vardı. Birinde kadınlar kalıyordu. Diğer ikisinde de solcularla biz kalıyorduk. Önceleri solcularla karma şekilde kaldık. Daha sonra bizim arkadaşlar çoğalınca sokulan yanımızdan ayırdılar ve biz hep bir arada kalmaya başladık.
Her Gün Bir Arkadaş...
Karşıyaka'da tutuklanan arkadaşları -ki bir kısmını önceden bırakmışlardı- son mahkemeye çıkaracakları gün bizim yanımıza getirdiler. Bunun çok faydası oldu. Zira kendilerine çok yanlış şeyler söylettirilmişti. Ve hepsi, haklarında denilenleri kabullenmiş ve o-nu müdafaa eder bir vaziyet takınmışlardı. Halbuki bu tavır hepimizi bağlayıcı durumdaydı, ikna oldular. Zaten ertesi gün de onları bıraktılar. Sadece Necdet Başaran Bey evsahipliği iddiasıyla alıkonulmuştu. Bırakıldıkları tarih 3 Eylül'dü. Demek ki 5 ay tutuklu kalmışlardı.
Her gün bir arkadaş geliyordu. Bir gün Mustafa Asutay Bey'i getirdiler. Bir gün Gültekin Bey'i. Gültekin Bey'in saçlarını da kesmişlerdi. Başka bir gün de Bekir Berk Bey geldi. Yanında çok vefalı arkadaşlarından biri vardı. Bizim Paşa'yı da getirdiler. Hasan Aktunç ve Izzeddin Hocaefendi de getirilenler arasındaydı.. Hepimiz 55 kişi olmuştuk. Fakat daha sonra bir-iki kişiyi salmışlardı.
Hapiste Kalma
Mesela, Dr. Kahid Bey için sefirlere aracılık yaptığından onu bırakmışlardı. Şunu hemen kaydedeyim ki, Dr. Kahid Bey'i çok mert gördüm. Yabancı bir ülkede, yabancı uyruklu bir insan.. Bir de sıkıntıdan hanımının çocuk düşürdüğü haberi geldi. Ama bütün bunlardan o hiç sarsılmadı. Abide gibi ayakta durdu. Şen, şakrak ve de neşeli.. Demek ki insanlar imtihan olmadan belli olmuyorlar. Ben, Hz. Ömer Efendimizin bir insanı tanımada ölçü birimi olarak koyduğu üç kaideye bir dördüncüsünü ilave ettim: Hapishanede beraber kalma.. Hapishane psikozlarım paylaşma, oradaki tafralara göğüs germe ve bu arada kardeşliği devam ettirme meselesi.
Şaban Hocaefendi hastalandı ve yatağa düştü. Sağolsun Kahid
Bey onunla yakından ilgileniyordu. Bademli'de yirmiüç gün kadar kaldı. Arasıra sitem eder ve "Yazıklar olsun yarım milyon İzmirli'ye" derdi. O türlü şeyler hiç görmemiş. Evinde Risaleler varmış. Onları da almışlar. Bu mübarek Hocaefendi bütün bütün zulmen buraya getirilmişti ve haklı olarak bir kısım endişeleri vardı. Hatta, Mektubat-tan bana bir yer sormuş ben de bir şeyler söylemiştim. O da kitaptaki o yere bir not düşmüş. "Burayı Fethullah Hoca'ya sordum, şöyle dedi" demiş. Şimdi ondan da endişeliydi. Ya o ifadeleri bulurlarsa, diyordu. Bunlar karşısına çıkarsa durumu cidden zor olurdu.
Bir gün Şaban Hocaefendi'yi mahkemeye çağırdılar. Ben de koğuşta sırtüstü yatıyorum. Şaban Hocaefendi giderken, başının üstünde bir beyaz kelebek vardı. Uçtu ve pencereden dışarıya çıktı. Ben "Şaban Hoca'yı bugün salacaklar" diye tefeül ettim, ilmi, dini bir yanı olmasa da bir tefeüldü. O gün Şaban Hocaefendi'yi salmışlar. Geldi, eşyalarını aldı ve gitti. Ondan sonraki günlerde hep iyi düşüncelerine şahit olduk. Zaten öyle faziletli bir insandan da başkası beklenemezdi..
Harun Reşid Hocaefendi'yi de salmışlardı. Bir Albay onun için tavassutta bulunmuş. Giderken kendisine, ne pahasına olursa olsun bizim için de tavassutta bulunmasını rica ettik. Harun Reşid Hocaefendi durumu Albay'a bildirmiş, o da gidip yetkililerle görüşmüş. Fakat, onların durumu çok ağır, cevabını alınca aracılıktan vazgeçmiş...
Asgari Müşterekten Askeri Müşterek'e
Harun Reşid Hocaefendi, neşeli bir insandı. Bilhassa inzibat Merkezinde olduğumuz günler kendisiyle bol bol sohbet ederdik. Bir sözünü hiç unutamam: "Asgari müştereklerde birleşemedik, Allah da bizi askeri müştereklerde birleştirdi.." derdi.
Harun Hocaefendi'nin uhuvvet anlayışı da çok iyiydi. Çok kere şu sözü tekrarlardı. Bu işler bizim elimizde olsa, çok güzel anlaşır ve birleşirdik.. Kendisiyle böyle yakın tanışmamız kaderin bir cilvesi olarak hapishanede gerçekleşmişti. Ve böyle birini tanıdığıma . çok memnundum.
Kahverengi Kelebek Dışarı Uçacak mı?
Bir gün bizi de mahkemeye çağırdılar. Niçin çağırdıklarını bilemiyorum. Yine sırtüstü uzanmış "Acaba bizi de salacaklar mı, diye aklımdan geçerken gözüme tavanda kahverengi bir kelebek ilişti. Acaba uçup pencereden çıkacak mı diye çok bekledim. Heyhat, o, tavanda bir leke gibi kalakaldı. Orada kaldığımız müddetçe de hep orada kaldı. Bu da hapishaneye ait unutamadığım bir hatıra..
Böyle birer birer herkes tahliye olunca, hapishanede sadece solcularla biz kaldık. Onlar sayı itibariyle bizden çok fazla idiler. Yüz kişi kadar vardılar. Her türlü yumuşak davranmamıza rağmen, tahkir, tezyif ve laf çarpmalar eksik olmuyordu.
Önceleri içeriye kitap sokamıyorduk. Sonraları değişik vasıtalarla kitap sokmamız mümkün oldu. Tabandan bir tahta söktük. Altı biraz çukurcaydı. Kitapları oraya saklıyorduk. Çıkıncaya kadar kimse farkına varmadı. Küçük kitapları ise ben ceplerimde koruyordum. Tabii cildleri değiştirilmişti.
Unutamadığım bir sima da oldukça saf bir albaydı. Ara sıra gelir, "Kur'an-i Şerifimiz de böyle diyor" der, ondan sonra birkaç şey konuşur giderdi. Meşhur laflarından biri buydu. Bir de her defasında tekrarlamaktan bıkmadığı bir sözü vardı: "Sağ, sol ve seks yok" derdi. Yani sağa ait, sola ait bir de seks kitapları okumak yasak, demekti bunun manası.
Dışarıya çıkıp da hava almaya can atardık. Tuvaletler koğuşun dışındaydı. Akşam saat dokuzda kapılar kapanır, sabah altıya, yediye kadar açılmazdı. Bu müddet zarfında ızdıraplı da olsa idrarınızı tutmak zorundasınız, ishal de olsanız kanun değişmez. Zaten ihtiyacınızı görecek başka yer de bulmanız mümkün değil. O bakımdan ilk bir-iki günümüz çok sıkıntılı geçti. Daha sonra ben yiyip-iç-meme dikkat ettim, ikindiden sonra bir şey içmiyordum. Yemek vaktimi de ona göre ayarladım. Ama bize göre yaşlı olanların durumu daha zordu. Mesela, Mustafa Birlik ve Mustafa Asutay Beyler bizlere göre yaşlıydılar ve bu yüzden de çok zorlanıyorlardı.
Zaruret insanı kâşif yaparmış. Hemen arkadaşlar yeni keşiflerde bulundular. Naylon torbalar ve şişeler tedarik ettiler. Artık geceleri, idrar ihtiyacını bu seyyar tuvaletlere yapıyorlardı, sonra da
onları pencerenin önüne diziyorlardı. Pencerenin önü, eczane vitrinine dönüyordu. Bu hem acı, hem utandırıcı, hem de çok komik o-luyordu. Mahmud Albay bazan bu durumu görür: "Böyle yapmayın" derdi. Ama kime söz dinletecek. Millet kasıklarını tutup sağa sola koşturmaktan bir kere kurtulmuştu... Daha sonra da bu torbalar dışarı atılıyordu. Allah'a şükür benim böyle şeyler kullanmaya hiç ihtiyacım olmuyordu.
Bekir Bey ise "dazdaz" dediği bir ördek getirtmişti. En nezaketlisi de onun yaptığıydı. Gündüzleri götürüp onu tuvalete dökebiliyordu. Diğerleri ise çok kere naylonları ve şişeleri camdan atı veriyorlardı. Sıkıntının birisi tuvaletti, ikincisi ise, banyo meselesiydi. Onlan haftada bir hamama götürüyorlardı ama mecburi durumlarda yıkanmak katiyyen mümkün olmuyordu. Namaz kılan insanlar için bunun ne büyük bir ızdırap olduğunu, bilmem izah etmeme gerek var mı? Tek çare tetikte yatıp kalkma veya geceleri hiç uyu-mamaktı..
Gardiyan
Bahtiyar adında bir gardiyan vardı. Bazan "Hafız" da derlerdi. Küstah birisiydi. Bekir Bey'e hitap ederken "Len Bekir" derdi. O-nun bu kabalığına çok canım sıkılırdı.
Bir gün yumurtadan zehirlenmiştim. Benimle beraber solculardan Güneri adında mimar bir arkadaş da zehirlenmişti. Onu dışarıya çıkarıp hava almasını temin ettikleri halde beni çıkarmadılar. O tamamen bayılmış, kendinden geçmişti. Ben de bir ara bayılmışım. Merhum Osman Kara Hocaefendi kendi anlattığına göre bana istif-rağ ettirmiş ve ondan sonra kendime gelmişim. Ölüp gitsen bir tavuk kadar değerin yok. Bahtiyar ertesi gün gayet müstehzi, "Akşam gidiyordun.." dedi. Sanki "Sen daha hala ölmedin mi?" der gibi.. Ne hastahaneye kaldırdılar ne de bir doktor çağırdılar.
Vizite
Alerjim azmıştı. Göbeğimden diz kapağımın biraz üstüne kadar olan her yerim yara içindeydi, içeriye girerken ilaçlarımı da almışlardı. Çok zor durumdaydım. Bir gün viziteye çıktım. Baktım, da-
ha sonra Manisa'da trafik kazasında ölen Dr. Hakkı; ve şimdi profesör olan Doktor Yusuf Bey. Onlan görünce sevindim. Üsteğmen durmadan halimi hatırımı ve bir ihtiyacım olup olmadığını soruyordu. Ondan sonra rahmetlik her vizetede mutlaka benim adımı yazıyor ve beni viziteye çıkarıyordu. Bir de nizamiye'de bir teğmen vardı. O da mert ve dürüst bir insandı. Zannederim Gaziantepliydi. O terhis olunca acaba yerine kim gelecek, diye merak e-diyorduk. Gele gele bizim Mustafa Kavurmacı Bey gelmesin mi! Aman Allah'ım ne kadar sevinmiştik. Bunların hepsi Cenab-r Hakk'ın sonsuz birer lütfü.. Unutulacak gibi değildi.
Çöpleri dökmek sırayla idi. Her gün çöp dökme sırası birine geliyordu. Fakat herkes nöbet vaktim dört gözle bekliyordu. Çünkü i-şin içinde dışarıya çıkmak ve çok kısa bir süre dahi olsa hapishanenin dışında bulunmak, hava almak vardı.
Kafesteki Arslan Gibi...
Bir gün sıra Bekir Bey'indi. Aniden "Çöpçüler" diye bağınldı. O nasıl olsa yatıyor diye ben hemen yataktan fırlayıp koştum. Gayem, Bekir Bey'e laf işittirmemekti. Ben dışan çıkınca duruma muttali oluyor ve çok canı sıkılıyor. Zannediyorum ona ait işi yapınca o kristaller kadar ince ve narin insanın onuruna dokundu.
Rahmetli Bekir Bey hassas bir insandı. Bir gün bana şöyle demişti: "Benim bu hafakanlarım var ya! Biliyor musun neye benziyorum. Bir arslana.. Hani tutar kafese kapatırlar. Hiç bir şey yapamaz.. Sağa döner Mırrr..., sola döner Mırrrr"
Yer yer arkadaşlar arasında da huzursuzluk oluyordu. Aslında her arkadaşın iyi bir yanı vardı. Mesela Gültekin Bey oldukça sabırlıydı. Cahid Efendi'nin hiç tafrası yoktu. Her şeyi gülerek karşılardı. Gültekin Bey bazen kulunçlannı tuttururdu. Gazdan da şikayeti olduğunu söylerdi. Hasan Aktunç hep fıkra anlatırdı. Nükte-dandı. izzet Hocaefendi de iyiydi. Necdet Başaran Bey de çok i-yiydi.
Bu arada Bekir Bey'in şayanı takdir çalışmaları olurdu. Müdafaaları hazırlarken gece gündüz uyumazdı. Mahkemeye gideceğimiz günler de bile, bir saat ya uyur ya uyumazdı. Sabahlara kadar
kitaplar okur, şerhleri karıştırır ve hâkimleri bağlayacak hususlar bulmaya çalışırdı. Çok defa da orjinal bir şey bulursa muhakkak gelir beni gecenin yansında kaldırır ve bulduğu şeyleri bana okur ve "adamların anasını ağlattım" derdi. Okuduğu kitaplarda bazen satırların üstünü on kere çizmiş olurdu.
O bir heyecan ve aksiyon adamıydı. Çok gayretliydi. Fakat aşın hassasiyeti sebebiyle bazen bana "Ben sahabeden kime benziyorum" diye sorduğunda, bilhassa Hz. Ömer dememek için gayret e-der ve başka isimler söylerdim. Bunca letafetine rağmen daha önce de onun da katıldığı bir istişari toplantıda böyle bir tatsızlık olmuştu. Benim bu toplantıya katılmam tamamen izmir'de bulunuşumla alakalıydı. Yoksa o toplantıya ben çağrılmıyordum. O gün de söz arasında "Bu toplantılara, Elazığ'dan Hulusi Ağabey, Kastamonu'dan Mehmed Feyzi Efendi ve Hüsrev Abi gibi zatlan da çağır-sanız iyi olur, iştira güç kazanır..." dedim. Bana içlerinden birisi gayet soğuk bir şekilde "Herkes haddini bilsin, başkasının vazifesine karışmasın.." dedi.
Ve yine böyle bir sohbette Bekir Beyle bir başkası arasında huzursuzluk olmuştu, ikisi de birbirinden dert yanıyor ve herbiri diğerinin kendi gıybetini yaptığını söylüyordu. Bunlar hep insani ve kardeşlik çizgisinde cereyan ediyordu. Ben de "Kardeşinin gıybetini yapan birisinin yüzüne çakıl saçmak lazım" dedim. Bu sözümle de kimseyi kasdetmiş değildim. Söylediğimi mücerred bir söz olarak söyledim. Fakat Bekir Bey, benim bu sözümü kendisine söylenmiş kabul etti. Ve kardeşin kardeşe tavrı Ölçülerinde "ben ondan bunu beklemezdim, benim için bir taneydi.." gibi sitemli sözler etmişti. Kendisine mektup yazdım. Ve mektubumda şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Ben Nur'un kahraman bir müdafii hakkında böyle düşünmedim. Buna rağmen hala eski düşüncenizde ısrar ediyorsanız, bu mevzuda Allah huzurunda hesap vermeye hazmm.," Ben bu mektubumun cevabını o zaman alamamıştım ama o, sonraları hiçbirşey olmamış gibi davranacaktı.
Hakk'ın Adaleti
Bunlan şunun için anlattım, işte Bekir Bey Bademli'ye getiril-
diğinde aramızdaki münasebet bu şekildeydi. Zaten Cenab-ı Hakk'ın adaleti, hep aralan böyle olanları orada bir araya getirdi.. Bekir Bey'e tazim ve hürmette kusur etmemeye çalıştım. O da hakikaten bana iyi davranırdı.
Benim başka türlü davranmam da mümkün değildi. Zira onu ilk tanıdığım günden itibaren hep Hakk'ın müdafii olarak gördüm ve bildim. O, bir avukat değildi; o, mazlum ve mağdur sesi ve soluklarıydı.
Hapishanede bazı arkadaşların bazılanna karşı, az da olsa anti-patileri vardı. Ve bu, medrese-i Yusufiyye'nin kendine has tadını, lezzetini kaçınyordu. Mevkuf kaldığımız süre zarfında, gördüğümüz her tahkir, tezyif ve horlamalara karşı, tek tesellimiz din adına, orada geçirilen günlerin, saatlerin, dakikaların sevab ve uhrevi hayatımız hesabına, onlar, yüzler, binler katlanıp defterimizin hasenat hanesine kaydolması ve bu iman ve kazancın sinelerimizde meydana getirdiği huzur ve itmi'nan esintileriydi.
Oysa ki, bu ruhani haz ve ledünni zevki, içte ve dıştaki bazı menfî esintiler inkitaa uğratıyor, bulandırıyor ve en azından tadını kaçırıyordu.
Keşke, her yanıyla uhrevi tüten ve bir ucu gidip cennet yamaç-larına dayanan o tevkifhaneleri dolu dolu değerlendirebilseydik! Yine de, Rahmet-i Sonsuz'un öyle kabul buyuracağı ümidini besliyoruz.
işin doğrusu, bu tül perde, zaman zaman değişik anzalarla delindi. Ve ümidlerimiz de, inkisarlanmızın alünda kalıp ezildi. O-lanlan aşabilir miydik; gelecekte bunlan değerlendirenler aşamadıklarımızı söyleyecekler. Öyle de olsa, biz işte bu kadanz...
Yakınımızda, hatta bir manada aynı düşünceleri paylaşanlar a-rasında müsamahasız, herkesi kabul edemeyen, kendi bildiklerinin dışında doğru tanımayan, dar görüşlü bir hayli insan vardı. Bu insanlar arasında, sebep ve saiki ne olursa olsun, birbirine antipati duyanlar da mevcuttu. Her türlü kine, adavete ve nefrete açık bu potansiyel hal, en küçük hadiseleri bile çok ciddi birer tutuşturma maddesine dönüştürebiliyor ve gönüllerimizin firdevsi yamaçlann-da gayyalardan esintiler meydana getirebiliyordu.
Hapishane psikozu, değişik buudlardaki baskı ve horlamaların ruhlarda hasıl ettiği zaaf, inkisar ve öfkeye bir de yarım düzine meczupla beraber bulunma inzimam edince işte o zaman "Bademli" tam dört buudlu bir zindan oldu.
Hazımsızlık
Tevkifhaneye alındığımızın üzerinden henüz üç ay geçmemişti ki, bizim bulunduğumuz koğuşa, bir grup meczup getirip koydular. Ve işte ondan sonra idi ki, bir kere daha çok acı bir tarihi tekerrür yasandı.
Tarihte Hz. Ali (ra) muhabbetiyle başı dönmüş, dengesiz, kitap ve sünnet ölçülerini bilmeyen heva ve heveslerini dini kaynak zanneden Karmatiler'den Râfizilere kadar bazı cemaatler gibi, bunlar da aslında önemli ve büyük bir zatın muhabbeti ile meşbû bulunuyorlardı ama; "Minhac-ı Muhammediyye"ye yabancılıklarından ötürü, kendilerinden başka herkese karşı bir yabancılık ve bir vahşet hissediyorlardı.
işte, bundan sonra bizler, bu insanlarla oturup kalkacak, onlarla aynı masada yemek yiyecek ve aynı namazgahda namaz kılacaktık. Yemek, oturup-kalkma ne ise, namaz nasıl olacakü? Onlar bizi belki Müslüman bile kabul etmediklerine göre arkamızda namaz kılmayacaklardı. Biz de onların arkasında namaz kılmayınca ifti-rak olacaktı.
Biz cemaat olmaya katlanabilirdik; katlanabilirdik diyorum; zira "Kevser" suresini dahi yanlış okuyorlardı. Namazın diğer şart ve rükünlerini de sıhhatli eda ettikleri söylenemezdi. Ama herşeye rağmen ben arkalarında namaza duruyor, zayi olan namaz rükünleri karşısında burkuluyor, hırpalanan Kur'an ayetlerini dinlerken iki büklüm oluyor ve fevt ettiğim cemaat sevap ve namazından dolayı da inim inim inliyordum..ama, yine de kılıyordum. Zira, fitne her-şeyden daha eşeddir. Kılıyor, ondan sonra da münasib bir yerde namazımı eda ediyordum.
Her arkadaşımız bunu böyle yapamadı, yapamazdı da. Onun i-çin de koğuşumuzda namazlar iki cemaatla ayrı ayrı eda edilmeye başladı. Bu durum gerginliği daha da artırdı. Hatta o güne kadar
bir işe yaradığım zannettiğim mudârat ve mumâşaatımın hiçbir şeye yaramadığım gördüm. Yaramazdı da, zira karşı tarafın dini hiçbir kıstası yoktu: "Kitab" desen yüzünü ekşitiyor, "Sünnet" desen sana aval aval bakıyor., hasılı, ümmehât adına hiçbir şey bilmiyorlardı. Sabahtan akşama kadar "Cin" deyip oturuyor, "Cin" deyip kalkıyorlardı.
Cin Faslı
Bunların cinlerle alakalan, hapse girmeden önceki zamana da-yanıyormuş. 12 Mart Muhtırası verilmeden evvel veya o günlerde, her sabah erkenden kalkar kalkmaz radyonun başına koşuyor ve cinlerin idareye el koyup, koymadıklarını öğrenmeye çalışıyorlardı. Bu tuhaf ve ümitsizce bekleyiş haftalar ve aylar sürüyor. Birgün idareye vaziyet etme işinden ümitlerini kesince, teselli için, bizi kastederek "Cinler bu işi tahakkuk ettireceklerdi ama, içimizdeki bu insanların yüzünden ettiremediler" demiş ve radyo dinlemeden vazgeçmişler., tutukevinde de benzeri hikayeler sürüp gitti:
Muhit ismindeki cin, kırk milyonluk ordusu ile Eskişehir'den Ankara'ya doğru hareket etti ve ediyor.. Atılgan ismindeki daha büyük bir cin, kırk milyarlık bir ecinni taifesi ile şimdi falan yerde otağını kurdu., harekete emir bekliyor., yakında bütün muhaliflerin işi tamam vesaire... Bir türlü bitmeyen bu hikayeleri defaatle dinledik; dinledik ve islam adına bu hezeyanlarla kim bilir kaç kere sarsıldık, kaç kere öfkemizi yuttuk ve inledik... Dinlememek elimizden gelmezdi; çünkü aynı koğuşta kalıyor, aynı masada oturuyor ve sabah-akşam beraber oluyorduk.
Onlara doğruyu anlatmaya, yanlışlarını tashih etmeye de gücümüz yetmezdi. Zira bize inanmıyorlardı. Yüzüme "köpek" dediklerini bugünkü gibi hatırlıyorum. Ben öyle, diğer arkadaşlar da beni taklid eden maymunlar. Ve bu hakaretler, aynı zamanda birer iddia da değil; onların müşahedesine veya cinlerin ihbarına dayanan, tevil götürmeyen muhkemât.. (!) Birinci semayı sank deposu, ikincisini misvak atelyesi gören bu zihniyetteki insanlarla bir arada bulunmanın verdiği ızdırabı, bilmiyorum anlatmaya gerek var mı...?

Kavga
Bu arada, bizden bazı arkadaşların aşın hassasiyeti de işi bütün bütün şirazeden çıkarıyordu. Ve bir gün bardağı taşıran bir durum oldu. Onlardan ayrılma Mehmet ismindeki birisi, solculardan islam'a biraz sıcak bakan bir arkadaşını bizim koğuşa getirdi., bu daha önce de olmuştu. Bizim koğuşa gelip îzzet Hocaefendi'den îman ve Kur'an'a dair bazı şeyler öğreniyorlardı. Gel gör ki, bazı mübarek ve muhterem arkadaşlarımız bu işin içinde çaşıtlık dönüyor diye, böyle bîr şeyin yapılmasını istemiyorlardı. Derken, o gün öğle yemeği sonrası, tam Kur'an öğrenme ve öğretme başlayacaktı ki, birden bire karşılıklı laf çarpmalara girildi., hava elektriklendi ve birkaç saniye içinde, Avukat Bekir Bey, yerinden kalktı. Mehmet'e hafif vurdu. Meğer meczuplar grubu, pusuda bu pozisyonu bekliyorlarmış. Hepsi birden yataklarından fırladı ve Bekir Bey'in üzerine çullandılar. Hadiseler o kadar seri gelişmişti ki, önüne geçmek ve engellemek mümkün değildi. Önce Mustafa Birlik Bey sonra da ben, atlayıp oraya gireceğimiz ana kadar, oturakla Bekir Bey'in kafasına vurup onu yere sermişlerdi. Bir müminin diğer mümine karşı bu kadar hınçlı olacağını ve öldürme kastıyla saldıracağını tahmin edememiştik. Mustafa Birlik Bey'i de bir tarafa savurduktan sonra ben araya girmiş, onlara sağa sola atmaya çalışmıştım ama, bir sandalye de benim yemem mukadderdi., onun için ilk fırsatta pencereye koştum ve askerleri çağırdım. Böylece, Cenab-ı Hakk'ın inaye-tiyle mukadder gibi görünen bir cinayet önlenmiş oldu.
Muhit ve Atılgan'ın cinlerden birer orduları olsun veya olmasın, cinler, şeytanlar, ekrem-i mahluk olan insanları hem de çok ciddi olarak bir kere daha vuruşturuyordu.
Gardiyan Tükürüğü
Bu cin ve şeytan şokunu henüz üzerimizden atamamıştık ki, koğuşun kapısının önünde tın ün gardiyanın sesi duyuldu:
"Tuh size bir de Müslüman olacaksınız" dedi. Hiçbir zaman u-nutamayacağım bu sözlerden hem utandım, hem üzüldüm, hem de "bu kadar boş, bu kadar zayıf insanlarla ne yapılır ki?" dedim ve sarsıldım.
Hadiseden sonraki tablo şu idi: Bilerek, bilmeyerek kavgaya iştirak edenler hücreye atılmış, sebebiyet verenlere ilişilmemiş, biz de koğuşta oturup kara kara düşünmeye başlamıştık. Mikro planda dört asırlık İslam dünyasının hicranlarını, hasretlerini tedayi ettirecek şeyleri yaşıyorduk.. ve tarih bir kere daha "tekerrür" deyip yutkunuyorduk...
Onlardan bir de Arif isminde biri vardı. Daha yumuşaktı. Hapishaneden çıktıktan sonra bir gün beni Havra Sokağı'nda görmüş, hızla yanıma koşmuş, elimi sıkmış ve "Hakkınızı helal edin, size çok kötülük yaptık" demişti. Bir de Çorapçı Arif vardı. Sessiz, sakin ve çehresi de temizdi. Yumuşaktı. Fakat A. Bey ve M. Bey çok serttiler. H. Bey adındaki arkadaş ise son ikisine göre yumuşak sayılsa da, ilk ikiye göre sert sayılırdı. Mehmet'i de katarsak hepsi altı kişiydiler...
Kitaplar ferdi okunuyordu. Bütün gayretim, hiç olmazsa bazı faslı müştereklerde birleşmeyi temin edebilmekti. Ama buna katiy-yen muvaffak olamadık. Onlarla değil, çok kıymetli arkadaşlarla bile umulan seviyede diyalog sağlandığı söylenemez. Herııalde bizim hamlığımız. Mesela Harun Reşit Hocaefendi'den sonra S. E-fendi Hazretlerinin talebelerinden Enver ve Ahmet isimli pırıl pırıl iki genç arkadaşı getirmişlerdi. Onlara teklif ettim: Gelin bir işi beraber yapalım. Mesela Evrad-ı Kudsiye'yi beraber okuyalım. Okuyalım ki her an burada dua edilmiş olsun... Mezun değiliz, dediler ve benim bu en masum teklifimi kabul etmediler. Halbuki böyle bir kalbi vahdete çok ihtiyaç vardı.
Zaten önce bahsi geçen arkadaşlarla bir faslı müşterek temin e-dilemezdi. Bizden gelecek hiçbir teklifi kabul etmeyecekleri muhakkaktı.
Bunlar biraz alınan terbiye ve kültürden kaynaklanıyor, biraz da hapishanenin kendisine has havasından oluyordu.
Hapishane havası zaten sıkıcıydı.. Bir de mahkemeler, orada söylenenler ve çeşitli iddialar insanı çileden çıkarıyordu. Yalanlar tezvirler, zorla aleyhte şahitlik yaptırılanlar, oraya gelip gönüllü şahitlik yapanlar... ve büyük bir kahramanlık edasıyla kitaplardan bahsedip, ardından da bize, işte hakiki talebe böyle pervasız ve
mert konuşur deyip caka satanlar., bizi böyle konuşmadığımızdan dolayı ihanetle suçlayanlar... Orada meydan nutku attıktan sonra e-lini kolunu sallaya sallaya mahkemeden çıkıp evine gidenler,, ve mukabilinde tutukluluklarının devamı kararıyla tekrar hapishaneye gönderilenler.. Evet, bütün bunlar çok sıkıp oluyor ve ister istemez arkadaşların davranışlarına tesir ediyordu.
İnançsızlar
Solcu arkadaşlarla aramızda, bizim yumuşak huyluluğumuzdan kaynaklanan bir sulh havası hâkimdi. Yer yer tehdit edilmemize rağmen iyi geçinmeye gayret ediyorduk. Abdestimiz, namazımız, namazda dizlerimizi yere vurmamız hep tecavüz vesilesi yapılmak isteniyordu. Ama, Allah'a hamdederim, orada her zaman mü'min olmanın kazandırdığı emniyet ve güveni estirmeye çalıştık, içlerinde inanmasa dahi Savaş Al gibi mert insanlar da yok değildi. Mesela bir Menemenli çocuk vardı. O da çok mertti. Kartal bakışlıydı. Hep ona bakar bakar, şu çocuk bir hidayete erse sahabe gibi olur, derdim.
En son Bademli'ye gelenlerden Kadir Kaymaz da temiz bir çocuktu. Fakat fikren, hayalen nezih bu çocuğun gönlüne iman hiç misafir olmamıştı...
Zaman zaman dine tecavüz ettikleri de oluyordu. Bir defasında ben tuvaletteydim. Sinan adında bir teğmen vardı -ki solculuktan dolayı askeriyeden atılmıştı- Allah'a Peygambere küfretti. Ben tuvaletteyken sesi duymuş, iyice sinirlenmiştim. Ancak ben daha dışarı çıkmadan Bekir Bey hemen gidip bu adamı şikayet etmiş, beni de şahit göstermiş.. Tabii idaredekilerin bana itimadı var. Hoca da duydu deyince beni çağırdılar. Baktım teğmen yaptığını inkar ediyor. Bana sordular, "Allah'a peygambere sövdü" dedim.
Onlar yanımızdaki koğuşta kalıyorlardı. Biz namaz kılarken iki de bir duvara vururlardı. Halbuki kendileri sabahtan akşama kadar hiç durmamacasına saz çalarlar, Dadaloğlu, Köroğlu türküleri söylerlerdi. Milli duygulan tahkir edici, hafife alıcı ifadeleri ise hiç eksik olmazdı. Buna rağmen biz namaz kılarken hemen duvara vururlar "Hocalar sesinizi yükseltmeyin" diye bağırırlardı. Hele sa-
bahları abdest alırken her gün onlardan ikaz gelirdi. Uykumuzu kaçırıyorsunuz, derlerdi.
Belki de kendi dünyalarına göre haklıydılar. Çünkü yaz geceleri çok kısa. Onlar da zaten bire ikiye kadar oturmuşlar. Tam onlar yatacağı zaman biz gece namazı veya sabah namazı için abdest almaya başlıyorduk., ve derken hır-gür....
Bir gün hava almaya çıkmışlardı. Radyo, "Endonezya'da sağcılar komünistleri ezip, geçtiler" mealinde bir şeyler söyledi. Söz nasıl kaydıysa Bekir Bey, tam solcular da dışardayken "Bir fırsat düşerse burada da olur.." dedi. Tabii onun bu sözü hemen gerilimi artırdı. Solcuların planlan toptan hepimizi benzetmekmiş. Fakat Ce-nab,ı Hakk onlara fırsat vermedi. Yoksa, planladıklarını rahat yaparlardı ve idareden hiçbir tepki almazlardı. Hem fiziki olarak da bunu yapabilecek durumdaydılar. Hepsi de komando talimi görmüş insanlardı.
Bir keresinde de ben neredeyse bir hadiseye sebebiyet verecektim. Solcular kendi aralarında satranç oynuyorlardı. Güner adında bir hukukçu -ki solcuların başı durumundaydı- ona bir şaka yapayım, dedim. "Marx ve Lenin gibi" diye bir benzetme yaptım. Tabii bunu niçin dedim, şimdi hatırlamıyorum. Hemen o Güner sert bir şekilde bana döndü ve "Hoca ben de başlayayım mı?" dedi. Ödüm koptu. Allah'a, peygambere sövecek ve ben de buna sebep olmuş olacaktım. Hemen iki adım geriye attım ve uzaklaştım. Zemin çatışmaya müsait, İşi adam öldürmeye kadar götürebilirler. Kavgaya sebebiyet vermemek için elden geleni yapmak gerekiyor..
Üç aylan tevkifhanede idrak ettik. Ramazan yaklaştıkça, tahliye olma arzusu da artıyordu. Bilhassa salıverilenlerin aynlıp gitmesi, içeride kalanlann salıverilme arzusunu daha da coşturuyordu. Teselli olabileceğimiz şeyler yok değildi: Bu kadar arkadaşın bir araya gelmiş olması, bu kadar insanın çarşının-pazarın günah-lanndan uzak kalması..ve birlerle binleri yakalamak suretiyle bu kısacık hayatını ebedileştirmesi gibi hususlar, bu tesellilerden sadece bazıları.
Sinekler...
Sinekler, ah onlardan öyle rahatsızdık ki,. Pencereyi kapasan sıcaktan boğuluyorsun, açsan onların istilasına uğruyorsun,. Sineklerin çokluğu hakkında bir fikir vermek için hapishanedeki mütehammil Gültekin Bey'in sineklerle mücadele metodunu anlatabilirim: Tuvalete giderken yanında DDT filiti de götürüyor... girmeden önce orada DDT sıkıyor, sonra tuvalete giriyor ve ihtiyacını çok acele görüp çıkıyordu. Çünkü biraz daha beklese bin tane sineğin hücumuna maruz kalacak, îşte sineğin bu kadar bol olduğu bir yerde yatmak mecburiyetindesiniz. Her sabah artık sineklerin ısırmasına dayanamadığmız için uyanırsınız.
Tutuldu kaldığımız günlerin sonlarına doğruydu. Yukarıda da söylediğim gibi solcularla biz ayrı ayrı koğuşlarda kalıyorduk. Güneri ile halef-selef olmuştuk. Ondan sonra koğuş mümessilliğini bana verdiler.. Kadir Kaymaz'ı da bizim koğuşa yerleştirdiler. Ben de onu bizim ranzalara yakın bir yere yatırdım. Bazı arkadaşlar ondan da rahatsız oldular, "Onu koğuşun arkasında bir yere yatırın" dediler, zira onun da çaşıt olabileceğinden endişe ediyorlardı.
Böyle düşünülüyordu ama benim kanaatim o merkezde değildi. Çünkü bu çocuk sadece bir aletti, ideolojik bir hırsızlığa, banka soygununa alet edilmişti. Yaptıkları şey de çirkin ve adiceydi ama bunlar 19-20 yaşlarında bu çocuğun kafasında teşekkül eden şeyler değildi.
Kadir Kaymaz gelmeden, biz hadiseyi gazetelerden okumuştuk. O günün parasıyla 4,5 milyon lira Kadir'in marifetiyle çalınmıştı. Soygun esnasında Kadir kadın kılığına girmiş, peruk kullanmış. Tutuklanıp geldiğinde bazıları onunla alay etti. "Kadriye abla" dediler. Bu bizim terbiye sınırımızı aşar.
Komünistler akıl vermesin diye Kadir'i bizim yanımıza koymuşlardı. Kendisiyle beraber yakalanan başkaları da vardı; ama sadece Kadir bizimle kalacaktı.
Banka soygununu programlayanlar başkalarıydı. Ancak Kadir bankada çalıştığı için organizenin mühim kısmını o yapmıştı. Kendisinin anlattığına göre bankanın arabasını Selçuk tarafında durdurmuşlar. Yanlarındaki muhafızlara uyutucu iğne vurup onları te-
sirsiz hale getirmişler ve bütün parayı da alıp kaçmışlar. Daha sonra İzmir Güzelyalı'da büyükçe bir apartmanın dairelerinden birine yerleşmişler ve gayet lüks bir şekilde döşemişler. Sonra yanlarında kız arkadaşları da olduğu halde orada kalmaya başlamışlar.,
Bir gün polis bu apartmanda arama yapıyor. Onların bulunduğu daireye de geliyor, kapıyı kızlardan biri açıyor. Bir komiserin oğlu olan aynı ekipten birisi de kapının arkasına saklanmış bulunuyor. Polis kapı aralığından kıza: "içeride başka kimse var mı?" diye soruyor. O tam "Yok" diye cevap verdiği esnada komiserin oğlu -ki i-ri kıyım birşeydi- kımıldayınca cama gölgesi aksediyor. Polis hemen içeriye dalıyor. Ve polisle aralarında boğuşma başlıyor. Boğuşma esnasında elbise dolabına dokununca .dolabın kapısı açılıyor. Meğer Kadir de orada saklıymış. Hemen adını soruyorlar. "Kadir" diyor. "Kaymaz'ı da var mı?" diye tekrarlıyorlar. O da e-vet, deyince hepsini birden tutup karakola götürüyorlar.
Biz hadiseyi teferruatıyla olmasa bile daha önceden bildiğimiz için Kadir gelir gelmez ben kendisiyle hemen ilgilendim.
Din adına verilen bütün tembihlere karşı yumuşaktı. Hayatında bir kere dahi namaz kılmamıştı. Bizimle beraber namaza başladı, oruç tuttu. Teravih namazları uzun gelir de bıkar diye ben; "Şafii Mezhebine göre teravih sekiz rekat kılınsa da olur. Sen o kadar kıl" dedim. Ertesi gün kendisi bana "hocam bugün de teravihi Şafii'ye göre kılalım" dediğini hala tebessümle hatırlarım. Yavaş yavaş terminolojimizi anlamaya başlamıştı..
Mahkeme için dışarıya çıktıkça Kadir'e sigara alıveriyordum. Herkes benim sigara aldığımı görünce evvela taaccüb ediyor ve "Bu da yeni bir adet mi?" diye soruyorlardı. Ben de "Kadir'in sigara içtiğini ve sigaraları ona alıverdiğimi söylüyordum. Bir suç işlemişti; fakat hapishanede garipti. Kazağımı, çamaşırlarımı da ona vermiştim. Elimden geldiğince sahip çıkmaya çalışıyordum.
Beyaz Köşk!
Bademli'de son günlerimizdi. Birkaç gün sonra bizi alıp Şirin-yer'deki askeri hapishane'ye götüreceklerdi. Burası beyaz badanalı bir binaydı. Onun için oraya "Beyaz Köşk" adını vermiştik, hava-
landırma yeri 1-2 kat aşağıda, güneşin öğlen vakti ancak görülebildiği, derin ve dar bir yerdi. Yer olarak Buca'dan daha kötü de olabilir. Hücre tipi yapılmıştı. Yemekleri kapının altından veriyorlardı. Hela içerdeydi. Modern görünüşlü bir binaydı; fakat çok kokardı. O zaman su problemi de vardı.
Onların ifadesiyle solculardan Kadir Kaymaz ve mimar bir arkadaş, sağcılardan da Mustafa Birlik Bey'le ben, dört kişi aynı koğuşta, daha doğrusu hücrede kalıyorduk. Ramazan olduğu için o-ruç da tutuyoruz. Kadir de oruç tutuyor. Diğer solcular, oruç tuttuğu için onu boykot ettiler. Bahçede diğerleriyle beraber olunabili-yordu. Fakat onlar Kadirle konuşmuyorlardı. Sigara içmemesinden oruçlu olduğunu anlamışlardı.
Kadirin Yahudi asıllı bir kız arkadaşı varmış. Bir gün ziyaretine gelmiş. Onun oruç tuttuğunu öğrenince ona elini vermemiş. Kadir o gün çok sarsılmıştı. Onun için her an takviyeye ihtiyacı oluyordu. Biz Kadir gecesi çıkmıştık. Daha sonra Kadir Kaymaz'ın bir iki defa ziyaretine gittim. Hediyeler aldım, götürdüm. Benim hissiyatımı bildikleri için onu ziyaretime idare göz yumuyordu. Yoksa üzerinde ciddiyetle durulan bir suçluydu.. O devrede pişmanlık yasası yoktu; ama Kadir duyduğu pişmanlık sebebiyle solcuların bazı planlarını savcılığa herhalde söylemişti. Bunu biraz da biz teşvik etmiştik. Tabii biz çıktıktan sonra o diğer solcularla beraber kaldı. Onu tekrar iğfal edip yanlarına çekmiş olabilirler.. Daha sonra takip etmem mümkün olmadı.. Hakkında 25 yıl hapis isteniyordu.
Arkadaşlar arasında unutamadığım bir solcu daha vardı. 12 Mart öncesi terziymiş. Biz onu sağcı olarak tanıdık. Hep Dadaloğ-lu'ndan türküler söylüyordu. Çok şuurlu birisiydi, içeriye alınmasına sebep; sol ihtilale hazırlanırken sivil ve talebe kesimini asker-leştirmeyi planlamışlar. Sivillere askeri elbise giydirecek ve bunları kullanacaklar. Diktikleri elbiselerle beraber bastırılıp yakalanmışlardı. Çok müstehzi birisiydi. Sabahtan akşama kadar şen şakrak türkü söyler dururdu. Tabii biz de koğuşun önünde onu dinlemek zorunda kalırdık. Başımın çatlayacak derecede ağrıdığını hatırlanırı. Orada da solculara demokrasinin nimetleri; bize de nik-

metleri düşmüştü. Edibin ifadesiyle bütün Batı ve Batılı onların ar-kasındaydı. Edip, Semih Paşa'nın akrabası olduğunu söylerdi. Öyle veya değil; davasında şuurlu, insanlık yanlarıyla da mesafe almış birisiydi. Herkesi taklid eder, herkesi güldürür ama bir kalbi kırık görürse onu da teselli etmesini bilirdi.
Aslında idare biraz insaflı olsa ve bunların bizim istediğimiz ölçüde bilgilendirilmelerini isteseydi, bir kısım yararlı işler yapmak mümkün olacaktı. Mesela bizden iki kişi onlardan bir kişi olacak şekilde bizleri hücrelere koysalardı, arkadaşlarımız onların çoğuna tesir ederdi, işte o zaman hapishane medrese-i Yusufiye olurdu. A-ma idareden böyle bir şey elbette bekleyemezdik. Zaten adamlar, biz dışta böyle şeyler yapıyoruz diye bizi derdest edip buraya tık-mışlardı.. Ayrıca bunlar da kendilerine göre dava adamıydı. Düşüncelerinden dönmeleri zor olacaktı.
Bademli'de kaldığımız dönemin ilk günlerindeydi. Solcular kendi aralarında konuşuyorlardı. Çok üzüntülü oldukları belli oluyordu. Daha sonra gelen yeni bir haberle hepsi ağlamaya başladı, içlerinde baygınlık geçirenler dahi olmuştu. Hepsi ağlıyordu. Hatta bir ara gardiyan gelmişti, içlerinde Hoca dedikleri bir öğretmen, gardiyanı kovmuş ve "Git başımızdan, başımızda dert var" demişti. Daha sonra ranzaları kapının arkasına çektiler ve kapılan kapadılar.
Rehin Alırlar mı?
Mustafa Birlik, bir ara kulağıma eğilerek "ister misin, dedi, şimdi bunlar bizi rehin alsınlar" ben de "Bizi rehin alıp da ne yapacaklar. Bizim idarece bir değerimiz yok ki, rehin almakla onlara bir iş yaptırsınlar. Bizi öldürseler, diğerlerinin zaten canına minnet. Onun için hiç endişelenme, onlar bizi rehin filan almazlar" dedim. Ama gerilim her geçen dakika daha da artıyordu. Bir kötülük yapabilirlerdi. Daha sonra onlan bu kadar üzen meseleyi anlamıştık.
ibrahim ve Nedim adında iki kardeş -ki ikisi de onlar arasında çok sevilen ve birer rükün kabul edilen insanmış- aranmakta imişler, ibrahim istanbul'da polislerle çatışmaya girmiş ve vurularak ölmüş. Onlar Nedim'in de aynı çatışmada öldürüldüğünü duymuşlar. Bütün üzüntüler bundanmış. Daha sonra Nedim'in Bornova'da
yakalandığı duyuldu. Bir müddet sonra da Bademli'ye getirildi.
Nedim, anarşistti. Fakat çok kibar ve çok nazikti. Sorgulaması işkence altında yapılmış; ancak tek kelime konuşturamamışlar. Solcular onunla öğünüyorlardı. Hakikaten kendisine çok işkence yapılmış. Bizim gördüğümüzde ayak tabanının kemiği çıkmış ve ayağının altı lime lime edilmiş bir durumdaydı. Usturayla kesmiş ve tuz basmışlar, iki üç ay sekeseke gezdi. Bir insan olarak ona çok acıyordum..
Hepsinde de çok ciddi bir asker düşmanlığı vardı. Sabahtan akşama kadar askerlerle alay ederler, kendilerine göre tiyatro yaparlardı. Zaten bıraksalar her gün asker döverlerdi, içleri hınçla doluydu.
- Mahkemeler de mutlaka çok sıkıntılı geçmiştir, bahsetseniz?
- Mahkemeler çok sinir yıpratıcıydı. Hergün ayrı bir insanın ayrı münasebetsizliğini görüyor, işitiyor ve adeta şirazeden çıkıyor-duk.
Bir de bu esnada bir düzine ucuz kahraman zuhur etmişti. Bunlar kendilerince iki önemli husus peşindeydi:
1 - Tam bu bulanık havada, rahatsız oldukları mü'min kardeşlerini karalama, mahkum ettirme ve intikam alma.
2 - Solcuların da yaptığı gibi isnad edilen herşeyi kabullenip perdeyi yırtma. Oysa ki su-i niyetli hasım cephe bunları bizim a-leyhimize kullanacaktı. Ve öyle de oldu.
Mahkemeler başlayınca yakın ve uzak daireden o kadar çok muhbir zuhur etti ki, hepsini hatırlayıp burada zikretmem mümkün değil. Zaten böyle bir şey yapmaya îslami terbiyem de müsaade etmez. Herkes kendi ruh yapısı ve karakterine göre hareket edecektir ve etti de. Böyle her mahkemeden sonra, bu konuşmalar ve bize karşı yapılan taarruzlar ister-istemez sinir yapımıza ve moralimize tesir ediyordu.
İddianame
îlk mahkemeye iki-üç ay sonra çıkardılar, iddianameleri gördük. Tevkif edilenlerin tevkif durumlarını biraz anlamaya başladık.
Mesela benden sonra Mustafa Asutay Bey ve Hüseyin Çağdır Bey tevkif edilmişlerdi. Fakat savcı onların 141'den tevkif edilmelerim istemişti. Öyle anlaşılıyor ki işi çok ciddi tutuyorlardı. Solcular silahlarıyla yakalanıp getirildikleri halde, bizim üzerimizde daha çok duruluyordu, iddianamenin durumu bunu açıkça ortaya koyuyordu.
Savcı Ali Rıza Hafızoğlu, bir trafik kazası sonucu rapor almış ve ayrılmıştı. Onun için bizim dosyalarımızla Nureddin Soyer ilgileniyordu.
Nureddin Soyer işi çok geniş tuttu, büyüttü.. Bu ülke ve bu vatanın en samimi, en hasbi, en vefakar evladları canilerin, vatan hainlerinin, hesab verdikleri bir yüce divanda terzil, tezlil ve tenkil e-diliyorlardı.
Benden sonra tevkif edilen H. Çağdır ve M. Asutay Beyler 141. maddeye göre tevkif edilmişlerdi. Demek ki bizi cezalandırmak isteyenler, 163'le takdir edilen cezalan kafi görmüyorlardı. Bizlere karşı duyulan antipatinin sebepleri makuldü veya değildi, önemli olmayabilir, ama demokratik hak ve hürriyetler açısından bizim insan yerine konmadığımız muhakkaktı...
Herkes avukat tutuyordu. Benim param olmadığı için bir şey diyemiyordum. Av. Yılmaz Taşkan Bey, insani yanlan iyi olan birisiydi. Mustafa Birlik ile Cahid Efendi vekaletlerim ona vermişlerdi. Bana da teklif ettiler. Ben param olmadığını söyledim. Bunun üzerine, benim vekaletimi ücret almadan yapabileceğini söyledi ve dediğini de en güzel şekilde yaptı. Onun yaptığı bu insanlığı hiçbir zaman unutamam. Burkay Kaynak, ismail Efendioğullan, Ömer Lütfı Bozcalı Beyler gibi Müslümanların çok sevdiği müstesna insanlar da herbirimizin vekaletini almışlardı.
Mahkemeye ilk çıktığımız duruşmada bütün gazetelere mevzu olduk. Boy boy fotoğraflarımızı çektiler, iddianameyi dinledik, tekrar gelme günleri belirlendi. Ve gelip gitmeye başladık. Her gün iş biraz daha büyüyordu. Daha evvel sözünü ettiğim meczup grup bu isnadlarla uzaktan-yakından alakası olmayan bir kısım masum insanları da bu girdabın içine çekmişlerdi...
Anlatmak Zor
Elbetteki söylenenlerin hepsi iftiraydı. Ancak bunu anlatmakta epey zorluk çekeceğimiz muhakkaktı. Halbuki rahmetli irfan Âk-ça'nın benim vaazlarımı dinlemeye gelmekten başka hiçbir şeyle a-lakası yoktu. Neredeyse onu da içeriye alacaklardı. Neyse ki ifadesini alıp onu bıraktılar, işin içine Yaşar Hocaefendi de çekilmiş. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığınca içeriye alınmış. O da orada aylarca kalmıştı.
Daha da acısı, gerek Kestanepazarı gerekse Diyanet camiasından aleyhimizde ifade verenler vardı. Önce savcılığa ifade vermişlerdi, sonra mahkemede de bu ifadeler vicahi olarak okunmuştu. Okununca hepsi de utanıp nedamet duymuş ve tevil yollarına sapmışlardı. Meczuplardan bir-iki çocuk da aleyhimizdeki yetkililerle içli dışlıydı. Bir defasında şöyle bir hadiseye şahit oldum:
Ben abdest hazırlığı yapıyordum. Baş yetkili tuvaletlerin bulunduğu kısımda bunları çekmiş konuşuyordu. Şu sözleri kulaklarımla duydum. Onlara hitaben "Bulduğunuz şeyleri getirin de kullanalım" diyordu.. Yani aleyhimizde iki grup içli dışlı çalışıyordu. Ve böyle yapmakla tahliye edileceklerini zannediyorlardı. Halbuki da-
ha sonra en ağır mahkumiyet alanlar arasında onlar da vardı. Bizi darbelemelerinin onlara hiçbir faydası olmadı.
Her mahkemeye çıkışta bunlar karşımıza muhakkak bir problem çıkarıyorlardı. Âdeta korkulu rüyalarımız olmuşlardı. Artık biz, başkasıyla değil, meczuplarla uğraşıyor, onlarla baş etmenin çarelerini arıyorduk. Tam işler düzeldi derken, bakıyorsun yepyeni bir şey çıkarıyorlar, yine işi çıkmaza sokuyorlardı.
Mahkeme heyetini reddettik. Bu sefer daha sert bir ekip getirdiler..
Bu arada bir başka hadise daha oldu. Solcular mahkeme heye-ündekiler için hep galiz tabirler kullanıyorlardı. Mesela Kaya-Alp-kartal'ın isminden dahi rahatsız oluyor ve ona "Faşist" diyorlardı. Kemal Yağcıoğlu -ki mazbut ve terbiyeli bir insandı. Yardımcısı Necati Karakuş da öyle görünüyordu- bunlar için de ağıza alınmayacak şeyler söylüyorlardı.
Ama Nureddin Soyer'i "baba adam, bulunmaz adam" gibi sıfatlarla anıyorlardı. Nureddin Soyer ise mahkemelerde bize karşı çok sert davranıyordu. Mesela bir keresinde hiç yeri değilken ve hiçbir münasebet yokken, kalkmış "Kürt Said" demişti. Hatta "Alçak" gibi de bk laf söyledi. Bekir Bey, bütün medeni cesaretiyle ayağa fırladı ve "alçak sensin" diye gürledi. Karşılıklı atışmaya başlayınca, mahkeme heyeti her ikisini de susturdu. Fakat Bekir Berk'in bu medeni cesareti hepimizi çok rahatlatmıştı.
Tahrik
Aslında hepimizin aynı karşılığı vermesi gerekirdi. Mahkeme olan bizdik. Bediüzzaman değildi ki orada onun adı anılıyor ve hakaretler yağdırılıyordu. Bu kabil taarruzlar o kadar sık oluyordu ki nihayet bir gün mahkeme heyetinden müsaade isteyerek ayağa kalktım ve şunları söyledim.
"Müsaadenizle bir şey arzetmek istiyorum. Savcı burada hukukun ve ammenin müdafaasını mı yapıyor, yoksa kendini bize taarruz etmekle vazifeli biri olarak mı görüyor? Hem şunu açıkça soruyorum: Acaba nedendir ki, bizimle aynı hapishanede kalan solcular -ki hepsi de komünizm suçundan tutuklanıp gelmişlerdir- bü-
tün mahkeme heyetine kimine keriz, kimine faşist, kimine de odun derken sadece savcı hakkında, baba adam, eşi bulunmaz adam, diyorlar. Acaba aralarında ne gibi bir münasebet var?"
Kulakları Kızardı
Ben bunları söyleyince mahkeme heyeti şöyle bir durakladı, Nureddin Soyer ise kulaklarına kadar kızardı..
Terbiye hudutlarımı zorlayan böyle bir çıkış beni rahatsız etmedi değil; ama herşey çok tahammülüstü haline gelmişti. Yoksa maznun durumunda dahi olsak mahkeme heyetinin yanında olduğumuzu ihsas etmemiz bizim genel terbiyemizin ifadesiydi. Öyle de olmuştu. Ve bu tutum, heyeti zannediyorum biraz yumuşatmıştı.
Bir defasında mahkemeden döneceğiz. Bizi arabaya bindirdiler. Fakat meczup arkadaşlar Bekir Bey'in bindiği arabaya binmeyiz diye direttiler. Baktım onlar için ayrı bir araba gelecek, ben de onlara katıldım. Deniz kıyısında, ellerimizde kelepçe oturup sohbet ettik. Onlara verdikleri ifadelerin çok yanlış olduğunu, böyle yapmakla kimin hesabına çalıştıklarım iyi düşünmeleri gerektiğini ve zaten hepimizi mahdum etmek istemelerinin ana sebebinin müşterek duygu ve düşüncelerimiz olduğunu izah ettim. Yumuşar gibi oldular. Birisi "Zaten rüyada iki Üstad beraber görüldü. Birleşmek gerekiyor" gibi bir laf etti. Önce verdikleri yanlış ifade ve iftiralardan dönerler ümidiyle bu hezeyanları kerhen dinliyordum. Zaten o esnada bu gibi meseleleri konuşacak halde değildik.
Ben elimden geldiğince yumuşak davranmaya çalışıyordum. Sohbet koyulaştıkça bunlar açılmaya başladılar ve bu esnada keşif sahibi Hüsrev adında, havlu, çorap gibi şeyler satan birinin, mahkeme heyetini hayvan suretinde gördüğünü naklettiler. Daha sonra mahkeme heyetine de söylediğim bu meseleyi aynen onlardan duymuştum.
Orada ikna oldular. Yaptıklarının hata olduğunu itiraf ettiler. Bilhassa irfan Beyle ilgili söylediklerini -ki hepsi de iftira idi- geri alacaklarını söylediler. Böyle bir söz aldıktan sonra biraz rahatlamıştım.
Ertesi gün bunların ifadeleri yeniden okundu. Heyet "Ne diyor-
sunuz?" diye sordu. Bunlar sanki dün hiçbir şey konuşmamışız gibi, "Kendi hakkımızda söylenen şeyleri polisler kasten yazmışlar. Diğer ifadeler ise tamamen doğru" dediler.
Ben Bekir Bey'e "Bir şeyler söyleyelim" dedim. Meğer orada konuşmamız doğru değilmiş. Kemal Yağcıoğlu bana hitaben "Fet-hullah sen arkaya geç" dedi. Beni kaldırıp onların arkasındaki ü-çüncü sıraya oturttular.
Ben parmak kaldırdım. Önce iltifat etmediler. Fakat çok ısrar e-dince "Kalk" dediler. Ben de ayağa kalktım ve şu mealde bir şeyler söyledim:
Muhterem mahkeme heyeti! Bence bu arkadaşların yeri burası değil, en yakın bir psikiyatridir. Geçen gün denizin kenarında bana çok enteresan şeyler anlattılar. Müsaade buyurursanız bunları size nakletmek istiyorum. Değişik buuddan baktıklarını söylüyorlar. Çok affedersiniz. Önce mahkeme heyetini tenzih ederim.
Bu hezeyan içindeki ruhların mahkeme heyetini değişik suretlerde hikayeye devam ederek; "Efendim kadir ve kıymetleri bizce müsellemdir ama bir gerçeği belirtme mecburiyetindeyim. Bunlar sayın paşamızı "At" şeklinde görüyor, sayın savcıyı da -çok afe-dersiniz- sırtlan gibi müşahede ediyorlarmış" Rica ederim, kusura bakmayın; bunlar bana ait müşahede ve düşünceler değil, onların iddiaları.. Bunlar mahkemenin değerli hâkimim de "Öküz"e benze-tiyorlarmış. Ben sözleri bu noktaya getirince mahkeme heyetinin tavırları değişti, çehrelerinde rahatsızlık hissedilmeye başlandı. Biraz kızardılar biraz da ne diyeceklerini, nasıl cevap vereceklerini şaşırmış gibiydiler. Dinleyicilerin arkadan ne hal aldıklarını bilemeyeceğim ama sonra kendisine gelen hâkim Necati Bey, pürhe-yecan meczupların onun hakkındaki takdirlerini beklediğinde şüphe yoktu. Ben yine edebimin gerektirdiği mukaddimatı arzettim ve "bağışlayınız bendeniz bir hezeyanı naklediyorum; bunlar sayın yardımcı hâkimi de "Essek" şeklinde görüyorlarmış" diyebildim.
Son Cümle...
Müşahitler, halk ve heyet-i hâkime bundan sonra ne olacak kimi neye benzetecekler diye bekleye dursun, benim içimi bir anda
ciddi bir korku sarmıştı; ya kalkarlar da: "Hayır efendim, biz bunların hiçbirini söylemedik. Hoca uyduruyor..." derlerse, ne yaparım. Tam ben, anlattığım şeylerin muhtemel komplikasyonlarıyla mütehayyir beklerken, önde gelen bir meczup müsaade isteyip a-yağa kalktı ve "Efendim, biz bu müşahedelerimizin hepsim Kur'an'ın ayetleriyle ispat edebiliriz" dedi. Derken arkadan da hâkim Kemal Yağcıoğlu'nun gürül gürül sesi duyuldu: "Otur yerine be adam! Bizi hayvana benzetsen ne olur, benzetmesen ne olur!" Bir anda üzerimden kocaman bir yük kalkmış gibi oldu; bütün korku ve endişelerim silinip gitti.
Bize öyle geliyordu ki, mahkeme heyeti dosyayı bir kere daha gözden geçirir ve bunların ifadelerine bina edilen kanaatlerini kısmen dahi olsa değiştirir. Heyhat!..
Müthiş Senaryo
Menemenli Mahmud bizim aleyhimize konuşmuş. Cahid Efen-di'yi, Bekir Bey'i ve beni içine alacak bir kombinezon içinde senaryo yapmışlar. Adam o kadar talakatle, o kadar selis ve akıcı bir
üslupla anlattı ki ben dahi hayretler içinde kaldım. Eğer hâkim ben olsaydım, anlatılanların yalan olabileceğine ihtimal dahi vermezdim. Hiç takılmadan ve hiç kızarmadan bir sürü yalan söyledi.
Aklımda kaldığı kadarıyla şunları söylemişti: "Bunlar üçü öyle bir bütündür ki, öteden beri bilirim, hiç birbirlerinden ayrılmazlar. Ben Kestanepazarı'na gelir giderdim. Bu hoca oradaydı. Bir gün Bekir Berk oraya gelmiş. Sene 1963. Hep beraber akik yüzük almak için kalktık ve kuyumcular çarşısına giderek akik yüzük aldık. Cahid Erdoğan hanımı için de bir yüzük aldı. Daha sonra Bekir Berk'i uğurlamak için Çiğli Havaalanı'na gittik. Hatta Karşıyaka'da şerbet içtik. Paralarını da ben ödedim. Sonra Havaalanı'na gidip Bekir Berk'i uçurduk. Onun söylediklerinin hepsi kayda geçti. Bunun üzerine ben müsaade istedim ve şunları söyledim. Birincisi." "Ben sizlere "Bekir Bey, Kestanepazan'na hiç gelmedi" desem, şu anda bunu ispat edebilme durumunda değilim. Fakat ispat sadedinde söyleyeceğim tarihler var.
Sene 1963'den bahsediliyor. Halbuki ben izmir'e 1966'nın başına doğru geldim. Cahid Erdoğan'ın 1963'de hanımına yüzük aldığından bahsediyor. O 1968 yılında evlendi. Çiğli Havaalanından bahsediyor. Resmen sabittir ki, Çiğli Havaalanı 1968'de açıldı. 1963'de Cumaovası işler durumdaydı. Bu üç mesele dahi bu şahsın yalan şehadette bulunduğunu isbat etmeye yeter. Varın gerisini siz kıyas edin.
ikincisi: Ben bana yöneltilen bu şeyleri yapmadığımı nasıl isbat edebilirim ki? Bütün hayatımı bir filme almış olsaydım ve burada sizlere gösterseydim, ancak böyle bir şeye muvaffak olabilirdim. Aslında hakkımda söylenenlerin varid olduğunu sizin ispat etmeniz gerekir. Halbuki ortada böyle bir ispat sözkonusu değildir..
Ben bunları söyleyince savcı hemen kalktı: "Tarihlerde yanılmış olabilir" dedi. Çok enteresandır. Anlaşmalı oldukları aşikardı. Biraz dikkat etseler tarihleri de uydurabilirlerdi.
Savcının Suçu
Aslında bugünkü şartlarda, böyle üç kişinin bir araya gelmesi suç sayılmayabilir. Fakat o gün böyle bir araya geliş dahi suç sayı-
lıyordu ki savcı bu meselenin üzerinde hassasiyetle durmuş ve yalan şehadette bulunan birini müdafaaya kalkmıştı,
Kestanepazarı yetkililerinden ve idare heyetinden çok temiz, evliya ruhlu bazı kimseler bile aleyhimde ifade verdiler. Mahkemede ifadeleri okununca çok ezildiklerini gördüm. Hatta birisi: "Ben öyle demek istemedim de şöyle demek istedim" gibi tevillere girmek zorunda kaldı. Belli ki aleyhimize tahrik edilmişlerdi.
Bir din görevlisi çok şiddetli aleyhte ifade verdi. Ona, savcıyı kasdederek "Bu adam, dedim, senin de benim de dinimin karşısında. İslam dini için 14 asırlık köhne fikirler, diyor. Sen de tutmuş o-na yardımcı oluyorsun" Hiç tavrını değiştirmedi ve "Sizin için başka ne yapabilirim ki?" dedi.
Başka Bir İftira
Kumarhane işleten bir müezzin vardı. Adı Haydar'dı. O da aleyhime şehadette bulunmuştu. Sözde Kestanepazarı'na talebe alınırken o da yanımdaymış. Katiyyen böyle bir şey vaki olmadı. Fakat o böyle söylüyordu. Ben imtihana giren talebelerden birine mülakatta Atatürk'ü sevip sevmediğim sormuşum. Çocuk da "Sevmiyorum" demiş ve çocuğu Kestanepazan'na almamışım.. O da gidip bu durumu Kahramanlar Camii imamına söylemiş ve o da gelip diğeriyle beraber mahkemede şahitlik yapmış.. Bir kere talebe mülakatlarını belli bir heyet yapıyordu, ikincisi ben böyle çocuksu imtihanlar yapacak bir insan değildim. Üçüncüsü, kumarhaneciyle bir defaya mahsus dahi bir arada bulunmadım. Ama gel gör ki adamlar hiç yüzleri kızarmadan bu türlü ifadeler verebilmişti. Bir de aynı kadro içinde ney çalan bir imam vardı. O da aleyhte konuşanlardandı. Son olarak ilahiyatçı hemşehrim bir şahıs da aynı kadroya dahil oldu. Etrafımızı çeviren böyle bir fasid daire vardı. Yani sadece dış dünya ile değil, içimizden insanlarla da uğraşıyorduk..
Yirmi defadan fazla mahkemeye gelip gittim. Hemen her hafta geliyorduk. Bu arada istihbarat yetkilileri gelip mahkeme heyeti ü-zerine baskı yapıyordu. Bu arada unutamadığım bir hatıra da şudur: Buca'da sohbetlere bir albay getirmişlerdi. Adamın bakışları pek içime sıcak gelmedi. O gün sohbette Hizmet Rehberi'nden bir
yer okumuştum, ikinci hafta bu adamı yine getirdiler. Ben yine aynı kitaptan ders yaptım. Mahkeme ve duruşmalarda öğrendik ki, albay istihbarat elemanlarındanmış. Bir gün beni kelepçesiz olarak götürüyorlardı. O gün kelepçe almamışlar. En çok bana güvendikleri için sadece beni kelepçesiz götürmeye karar verdiler. Ben öyle ellerim kelepçesiz merdivenlerden aşağıya inerken albay da yukarıya çıkıyordu. Merdivende karşı karşıya geldik. O hemen heyecana kapıldı "Yoksa seni de mi bıraktılar?" dedi. "Allah'ın inayetiyle beni de bırakacaklar" dedim ve yoluma devam ettim.
Bir de uzun boylu bir albay vardı. Burkay Bey'in müdafaalarından dolayı rahatsız olmuş ve onun üzerine yürümüştü. Burkay Bey bizim müdafıimizdi. Ben izmir'e geldiğimden bu yana hep sahip çıktı, saygılı davrandı ve bizleri sevdi.
O devreye ait unutamadığım vakalardan biri de Ali Osman'ın küçükoğlu Hüsrev'in durumuydu. Daha ilkokula dahi gitmeyen bir çocuktu. Beni kelp, etrafımdakileri de maymun şeklinde gördüğünü söylüyordu. Diğerleri de hep onu tasdik ediyorlardı. Bir gün tel örgüden içeriye aldılar. Ali Osman oğluna sormaya başladı: "Oğlum birinci kat semayı görüyor musun?" Çocuk cevap veriyor: "Görüyorum." O yine soruyor: "Peki birinci kat semada ne var?" Cevap: "Misvak var". Ve babası "Görüyor musun nasıl bildi" manasına bana bakıyor ve çocuk ikinci kat semada da "Sank" olduğunu söylüyor. Zaten onlar da bu ikisine çok ehemmiyet veriyorlar.
Kuş Ne Demiş?
Yine bir ara tel örgüye bir kuş kondu ve birkaç kere öttü. Ali Osman oğluna kuşun ne dediğini sordu. O da "Annen seni merak ediyor, artık eve dön" diyor, dedi. Ve onu annesinin yanına gönderdiler, işte Hüsrev böyle saçma sapan şeyler söylüyordu; ama Yazıcı denilen grup bu çocuğa kesin olarak inanıyorlardı. Hatta bu çocuğun anlattıklarıyla komünistlere tesir etmeye çalışıyorlardı. Hüs-rev'i Türkeş ve Erbakan'la da görüştürmüşler.. Belki çocuğa cinler musallat oluyordu, bilemiyorum. Ama onun bir çocuk olduğunu u-nutup meseleyi bu kadar büyütenleri anlamak mümkün değildi, insan ister istemez Bekir Bey'in hafakanlarına hak veriyordu.
Esasen benim lehimde ifade veren hiç yok gibiydi. Sadece Ca-hid Efendi ile Mustafa Birlik Bey'in ifadeleri aleyhime değildi. Bekir Bey'in ifadeleri de dikkatliydi..
Kestanepazarı'ndan getirilip ifadeleri alınan çocuklar çok güzel ifade vermişler ve savcının söylediklerinin hiçbirinin vaki olmadığını ispat etmişlerdi. O küçücük çocukların böyle akıllıca ifadelerini asla unutamam.
ifadesine başvurulanlardan biri de Refet Helvacıoğluydu. O salona alındığında Emekli Albay Mehmed Çatalkaya da orada bulunuyordu. Çatalkaya salona önce girmişti. Hâkimlerden Burkay Paşa, daha önce onun yanında ve emrinde çalışmış. Albay emekli olmuş diğeri ise daha sonra paşalığa kadar yükselmiş. Albay Çatalkaya içeriye girince, diğer şahitleri ayakta tutmalarına rağmen onu oturttular ve bu arada Refet Helvacıoğlu'nu içeri aldılar..
Refet Helvacıoğlu Halk Partiliydi. Tahsilli ve kültürlüydü. Çok güzel ve inandırıcı konuşurdu. Hatta o konuşmaya başlayınca Bekir Bey, mahkeme heyetine menfi tesir eder diye epey korkmuş.. Kendisi daha sonra böyle demişti. Refet Helvacıoğlu ifadesinde mealen şöyle diyordu:
"Kampa gittim. Herkesin başında sank ve üzerinde maşlah. Sarıklar taylasanlı.. Çok garip ve esrarengiz şeyler döndüğü belli oluyordu. Zaten, Kestanepazan idare heyetine seçilirken, onun bir sözünden de şüphelenmiştim. Orada "Ben ortaya çıkarsam ân vızılü-sıyla değil top güllesiyle gelirim" demişti."Düşündüğü birtakım şeyler olduğunu anlamıştım. Talebeyi de kendi düşünceleri istikametinde evirdi çevirdi.."
Bunları söyledikten sonra bir de "Hani kendisini severim" gibi laflar da etti. Ben elimi kaldırıp müsaade istedim. Ve verilen müsaade üzerine ayağa kalkıp şunları söyledim:
"Ben, 5-6 sene bu müessesede vazife yaptım. Fakat size kasemle teminat veririm ki, bu zaman zarfında bu kişinin benimle bütün konuşması bir elin parmakları sayısınca değildir. Bunun ona göre çok ciddi bir sebebi vardır. Çünkü Ecevit'çilik damarına işlemiştir. Benim tayinim ise Demirel zamanında yapıldığı için, beni Demi-rel'ci zannetmektedir. Bu sebeple geldiğim günden beri bana anti-
patik davranmıştır. Mecbur kaldıysa bana selam vermiştir. Yoksa hususi olarak benimle tek bir sefer dahi konuşmuş değildir. Bütün söyledikleri bu adamda bir saplantıdır.."
Benim böyle konuşmam onun moralini iyice bozdu. Konuşmasındaki insicam tepetaklak oldu. Kem küm etmeye başladı. "Yok. Esasen bu arkadaşa karşı bir şey demem. Ben savcıya onun faziletli yönlerini de anlattım. Derneğimizden bir kuruş almadan çalıştı, dedim; fakat savcı bunları yazmadı. Çok sağlam bir ahlakı vardır, dedim; onu da yazmadı.." demeye başladı.
Kestanepazan idarecilerinden bazıları da mahkemeye ifade vermeye geldiler, onlar da hep aynı havada aleyhte konuştular, bütün bunlar olurken Emeldi Albay Mehmed Çatalkaya oturuyordu. Sonunda ona sen ne diyorsun dediler. Ayağa kalktı ve hepimizin gözünü yaşartan şu konuşmayı yaptı:
"Allah'tan Diliyorum Kürsüsüne Geçsin"
"O kamplar bizinıdi. Hocaefendi de orada vazifeliydi. Kampa gittim, imam ve müezzinden başkasında sank görmedim. (Daha önce bana kampa ait bir fotoğraf göstermişlerdi. Fotoğrafta bir i-mamın bir de arka safta duran birinin başında sank vardı. Bu sa-rıkları bana sorduklarında, bunlardan biri imam diğeri de müezzin, demiştim. Şimdi Albayın dedikleri beni destekler mahiyetteydi..) Geldiği andan itibaren kürsünün dibine oturdum, vaazını dinledim ve şu anda da Allah'tan diliyorum, dışarıya çıksın ve kürsüsüne o-tursun yine gidip aynı yerimde oturacak ve kendisini dinleyeceğim."
tster bunu lehte bir şahitlik sayın isterse soylu bir Türk askerine yakışır mertçe konuşma deyin.. Çatalkaya'nın o günkü mertliğini hiç unutamayacağım. Orada bana ancak o kadar sahip çıkılabilirdi, o da gücü kadar sahip çıkmıştı.
Bu tablonun ruhaniler tarafından dahi takdirle karşılanacağı ü-midindeydim. Çünkü orada sahip çıkılan benim şahsım değildi. Doğrudan doğruya beni maznun durumuna getiren meselelere sahip çıkılmış oluyordu.
Amcamın Vefatı
Bademli'de kaldığımız dönemde rahmetli babam ziyaretime gelmişti. Bir ay kadar izmir'de kaldı. Bu zaman zarfında üç-dört kere mahkemeye çıkmıştık. Tahliye olmayınca, o üzüntülü ve mahzun bir halde Erzurum'a geri döndü.
ilk ziyarete gelişi bana hicran oldu, hasret oldu. Çok ağladım. Tel örgünün bir tarafında ben, diğer tarafında babam. Elini bile ö-pemedim. Sordum:
- Baba nasılsınız, anam nasıl?
- Anan köye gitti, dedi.
- Ne var, ne oldu? diye sordum.
- Enver çok hasta, cevabını verdi. Öyle derken iki büklüm oldu. Öyle bir off dedi ki, amcamın öldüğünü anladım. Babam ağladı, ben ağladım.
Enver amcamı çok severdim. Babamdan sekiz yaş kadar küçüktü. Vefat ettiğinde altmışında yoktu. Çok yaşlı sayılmazdı. Kanserden ölmüştü.
Daha sonra köye dönünce öğrendim. Annem şöyle demişti: "Senin tevkif edildiğini duyunca etekleri ateş almış gibi eve geldi. 'Hacıyı tevkif etmişler' dedi. Sonra dertli dertli dönüp gitti. Gidiş o gidiş. Yatağa düştü, hasta oldu.."
Koğuşa döndüğümde hala ağlıyordum. Arkadaşlar hep gelip teselli ettiler. Babamın o günkü hali hiç gözümün önünden gitmez, o hali hiç unutamam..
"Sana Ağlıyorum"
Abdülkadir Hocaefendi de ziyaretime gelmişti. O da durmadan tel örgünün arkasında gözyaşı dökmüştü. "Yahu niçin ağlıyorsun?" dedim. "Sana ağlıyorum" dedi ve kendim iyice salıverdi. Çıktıktan sonra görüşemedim. Erzurum'a gitmiştim. Döndükten bir-iki gün sonra da bir trafik kazasında yanarak öldü. Onu en son görüşüm, beni ziyarete geldiği zaman olmuştu. Bu da benim büyük hicranlarımdan biridir.
Kardeşim Mesih Efendi de ziyaretime gelip gitti.
Suudi Reşad Bey o sıralarda milletvekiliydi. O da ziyaretime
gelmişti. Kendisine bir dua yazıp vermiştim, îki ay kadar sonra da hapis hayatından kurtulduk.
Hapishanede yemek yönünden hiçbir sıkıntımız olmadı. Arkadaşlar yemek getiriyorlardı. Sadece çay sıkıntısı çekiyorduk. Bilhassa Ramazanda çay sıkıntısı zor oluyordu. Çok iyi niyetli bir Başçavuş vardı. "Ben size güzel çay gönderirim" dedi ve dediğini de yaptı. Ondan sonra çay sıkıntımız da olmadı.
Sona Doğru
Beş-altı ay önce birer birer kollarımıza kelepçe vurulduğu gibi şimdi de arkadaşlarımız birer birer salınıyordu. Her mahkemeye gidiş gelişte bir iki arkadaşın bilezikleri çözülüyor ve biz, bir iki kişi eksilişle "Medrese-i Yusufîye"ye dönüyorduk. Kurtulanların kurtulma-sıyla sevinmemiz muhakkaktı ama, sayımız azaldıkça, ruhlarımızda acı-acı bir yalnızlık, bir gariplik esintisi hissedilmeye başlamıştı.
Nihayet, mesele döndü dolaştı, gelip tevkif edildiğimiz günkü noktaya ulaştı, ilk Mustafa Birlik Bey'le beni almışlardı; şimdi yine ikimiz kalmıştık. Bizi de salacaklardı ama toptan işlenilen bu tarihi hatayı, toptan telafiye güçleri yetmiyordu veya yetmeyeceğinden endişe ediyorlardı. Onun için birilerinin işlediği ciddi bir hatayı, diğerleri gidermeye çalışırken, komplikasyonlardan da endişe ediyor; aheste aheste ve kamufleli yapmaya çalışıyordu.
Günler yeniden aylar olmuştu. Zaman bir türlü bitmiyordu, dıştan gelenlerle görüşme de zorlaşmıştı. Zira, topla-tüfekle devleti devirmek isteyenlerle aynı koğuşlarda kalıyor ve aynı şartlan paylaşıyorduk, iman ve Kur'an'ın vaadettikleriyle, zaman zaman Medrese-i Yusufiye, zaman zaman da cennet ve Cemalullah deyip teselli olsak da, beşeri boşluklarımızın tesirinde kalarak oradan kurtulmayı arzu ettiğimiz daha çok oluyordu.
... Ve Tahliye
Nihayet 7. ayın içinde son bir kere daha mahkemeye çıkarıldık. Avukatımız üç aydan beri tekrar edip durduğu tahliye talebimizi ü-mitli bir eda ile mahkeme heyetine bir kez daha arz etti. O esnada, birden bire alışmadığımız bir şey oldu. O güne kadar, elli defa tah-
liye talebimize bıkmadan usanmadan elli defa "tutukluluklarına" diyen mahkeme heyetine, savcı, ayağa kalktı ve "Nasıl olsa birilerini -Av. Bekir Bey'i kastediyordu- bıraktınız; bunları da bırakın gitsinler" dedi. Hem şaşırmış hem de çok sevinmiştik.
Aslında bu son mahkemede beklentilerimiz de zaten bu istikamette idi. Bu münasebetle garip bir durumu anlatmadan geçemeyeceğim.

İki Rüya..
Hapishaneye giderken, tatlı bir burukluk içinde girmiştik. Çıkarken de öyle çıkacaktık ve çıkıyorduk da. 12 Mart'ı müteakip hadiselerin iç-içe girdaplaşıp derinleştiği, gayyalaşıp korkunçlaştığı o sisli-dumanlı günlerde -Allah-u âlem- sadık bir rüyada: Hazreti Sahip kıran, sırtında siyah bir cübbe, hapishanenin önünde durmuş, bizleri bir kaleye dolduruyor gibi birer birer tutup içeriye attığı görülmüştü.. Tahliyeden bir müddet önce de, inilmeyecek gibi alabildiğine bir zirveden, hem de umulanın üstünde bir emniyetle kayıp Kabe'ye ulaştığımız görülüyordu.

Hapishaneden Ayrılış
Akşama doğru yeniden beyaz köşke döndük. Her defasında tanıklar, karşımıza çıkar geçmiş olsun derlerdi. Yüzlerimizin beşaşe-tinden kendimizi ele vermiş olacağız ki, farklı döndüğümüz misafirhanede bugün herkes bizi farklı karşılıyordu. Kimbilir hücreye kadar kaç kişi "geçmiş olsun!" dedi ve tebrik etti. Ama belki de biz bunların çoğunu duymadık bile...
Eşyalarımızın bir kısmını cezaevine bıraktık. Herhalde Kadir Kaymaz'a da bir şeyler vermeyi ihmal etmedik. Dışarıya çıktığımızda bizi almak için gelen Sadık Bey'i gördük. Taksiye bininceye kadar bir şey hissetmemiştim ama binince gidecek bir yerim olmadığım düşündüm ve "ne yapsam ki?" diye azıcık burkuldum. Zira, ben içerdeyken ev sahibi evimi boşalttırmıştı, eşyalarımın da nerede olduğunu bilemiyordum. O güne kadar Mustafa Birlik Bey'in e-vi bana hep açık olmuştu ama bunca hasret ve hicrandan sonra onu çocuklarıyla başbaşa bırakmak daha uygun olacaktı...
- Peki, sizi karşılayan kimse olmadı mı?
- Kimsenin aklına gelmemiş olabilir, ilgisizlik de olabilir.
- Arkadaşlarınız mahkemelere gelmiyorlar mıydı?
- Mahkemelere geliyorlardı. Bazıları sağdan-soldan Bekir Bey ve diğer arkadaşlar için geliyorlardı.
- Talebeniz durumunda olan arkadaşlar da mı gelmiyordu?
- Talebe arkadaşlar geliniyorlardı. Veya çok az geliyorlardı. Belki de benimle görüşmeyi ilk planda tedbirsizlik saydılar. Gelmeme biraz endişeden, biraz korkudan. Bir de bu mevzuda saygı nedir onu bilememeden.. Belki bazılarının içinde ukde de olabilir. Bunun artık işi bitik. Bundan sonra artık ne olur gibi düşüncelere de kapılanlar olmuştur. Mesele şöyle hülasa edilebilir: Arkadaşlarımızdan bazdan eskiden bu yana bazılarının teshindeydiler. Onlarda Ağabey düşüncesi hâkimdi. Onlar ne diyorsa o doğrudur, diyorlardı. Biraz izmir'deki durumu da bizim vebalimizin, günahımızın neticesi olarak görüyorlardı. "Orada Allah onları tokatladı" kabilinden şeyleri böyle anlatıyorlardı. Bazılarının ise bizimle görüşmeleri, konuşmaları çok derin bir insani hisle yapılan görüşmeler kabilindendi. Yoksa dava adına, dava düşüncesi adına değildi..
- Daha sonra ne yaptınız?
- Derken küçük bir istirahatten sonra, 6 sene evvel elimde minik çantalarım bir garip burukluk içinde gelip misafiri olduğumuz izmir'den, yine elimde valizim bir tuhaf hislerle, "ana gibi yâr olmaz" deyip Erzurum'a doğru yola koyuldum.
Rahmetli pederim iki-üç ay izmir'de kalmış, mahkemeleri takip etmiş ve bitmeyen bu yalancı hikaye karşısında canı sıkılmış ve Erzurum'a dönmüştü. Artık onu ve diğer aile fertlerim sevindirme zamanı gelmişti.

Click or select a word or words to search the definition