Kötü ve İğrenç

MUTLU, KÖTÜ VE İĞRENÇ

Haktan Kaan İçel

“Çok okunan kötü öykülerin yazarından…”

KİTAP HAKKINDA

Bu kitap, Haktan Kaan İçel’in öykülerinden oluşmaktadır diye başlamak, bana göre çok ciddi bir başlangıç olurdu. Ben bunun tersine öykülerimin benim bakış açımdan nasıl olduklarını anlatmaya çalışacağım.
Özellikleriyle başlamak gerekirse, dikkati en çok çeken nokta öykülerin içinde pek bir mantık aranmaması gerektiği. Çünkü ben kendi öykülerimde mantığı çok kullanmaktan yana değilim. Bu benim hayal dünyam, beynimdekileri kusuyorum. Normal hayat ne kadar mantıklı ki? Mantıklı geçinen ama mantıksız insanların birbirleriyle sürtüşmesiyle yürüyor dünya. Bu yüzden de mantık en son aranacak şey olmalı.
Öykülerin içindeki bolca mizah unsurunu değerlendirirsem, size şunu söylerim: Bu benim seçimim değil! Özellikle de ben ciddi olduğumda aniden ortaya çıkıyor bu seçenek. Bunun en güzel örneği olarak eski DERGİX takipçilerinin çok tuttuğu seri öykü olan “Efendilerin Yüzükleri”. Bu serinin tamamen ciddi olarak yazıldığını düşünürsek, ortaya çıkan abzürt ortam tam anlamıyla piyango. Bunun yanında nasıl olduğunu anlamadım ama bir anda kültleşip devam bölümü isteyen bir sürü insanla karşılaşmıştım. Ancak maalesef devam etmemişti.
Bunun dışında öykülerin içinde kimi zaman bir masalın içinde oluyorsunuz. Kimi zamansa bir parodinin içinde oluyorsunuz. Öykülerin içindeki her türlü olumsuzluk, aslında olumluluk. Saçmalıklardan oluşan temellerle kurulan öyküler, içinde bilim-kurgu, korku, fantezi öğeleri bulunduran öyküler var. Kimi cümleler okunmakta zorluk çektirebilir, ancak yapılan her türlü müdahale bilinçli yapılmıştır.
Bu kitabın içindeki öykülerin bir gelişim sürecini izlediğini göreceksiniz. Belki çok gelişmiyor, ancak kendi içinde bir değişim mevcut. Bu da pozitif bir etken. Bu açıdan da inişli çıkışlı bir grafik seyrediyor. Kitabın içinde yer alan öyküler, masallar ve kısa film dokümanlarının içinde en sonunda tek bir kişiyi buluyorsunuz.
Öyküler, okunmak içindir. Sizlere okumanız için öykülerimi sunuyorum. Belki çok iyi değiller ama hepsinin içinde ayrı bir ruh var. Bu ruhu paylaşmanın gerektiğine inanıyorum.

Haktan Kaan İçel
“HKi”

BAŞLANGIÇTAN… GELİŞİME…

UCUBENİN GÖZYAŞLARI (2001)

Sabahın ilk ışıklarıydı. Gün daha ağarmamıştı fakat ağarmasına sayılı dakikalar vardı. Kuşlar, bu güzel sabahın ilk uyananlarıydı. Cıvıl cıvıl ötmeye başlamışlardı ki, Jack Dawson’ın saat 6.00’ya kurulmuş saati de gürültüyle çalmaya başladı. Jack, saatin çalışını duymamış gibi davrandı ve yatağından kalkmadı. Ancak birkaç dakika sonra saatin ısrarlı çalışlarına yanıt vermek zorunda kaldı. Banyoya gitmek için acele etmedi. Yavaş hareketlerle yatağından kalkmayı tercih etti. Yatağından kalkarken bir yandan da başını ovuşturuyordu. Gece çok içtiğini fark etti. Bir daha böyle fazla içmemesi gerektiğini düşündükten sonra banyoya ağır hareketlerle ulaşabilmişti. Aynaya baktığında kendini göremiyordu. Çünkü kendi böyle birisi değildi. Hiç bu kadar içmez, gece yarılarına kadar barlarda takılmazdı. İçinden bir ses ona bir pisliğe benzediğini söyledi. Bu pislikten kurtulması gerektiğini düşündü ve kendini derhal banyoya attı. Banyoda epey zaman geçirmişti. Kirli sakalını tıraş etti, en hoş kokulu parfümlerini sürdü ve en güzel takım elbisesini giydi. Saçları kısa olduğu için şekil almıyorlardı. Bu yüzden saçlarıyla uğraşmadı. Aynaya tekrar baktı, bu kez içindeki ses susmuştu, konuşmuyordu. Tam bir beyefendiye benzemişti. Yatak odasına gitti ve yatağının yanı başındaki masanın üstünde duran altın kol saatini eline aldı, koluna taktı. Saat sekizi geçiyordu. Saatte bozukluk olduğunu düşündü ve çalar saatine baktı. Saat doğruydu. İşine geç kalmıştı. Aceleyle sokak kapısına doğru fırladı. Az kalsın arabasının anahtarını unutuyordu. Hızlıca arabasının içine bindi ve çabuk hareketlerle arabayı sürmeye başladı. İşyerine sağ sağlim ulaşmaya çalışıyordu. Jack, bir reklam şirketinde metin yazarlığı yapıyordu. Patronla arası iyiydi, fakat geç kalanlara patronu çok kızardı. Zaman pek geçmeden işyerine ulaştı. Bu kadar çabuk ulaşacağını tahmin etmiyordu doğrusu. Neyse ki trafik açıktı. Çalıştığı reklam şirketinin adı Greendreams’dı. Greendreams’ın kapısından hızlıca koşarak asansöre yöneldi. Asansör, dördüncü kata geldiğinde nihayet ofisine ulaşmıştı. Sekreteri Bayan Roger’a doğru, "Günaydın Katie," dedi. Yakın oldukları için aralarında pek resmiyet yoktu. Bayan Roger ise hoş bir gülümsemeyle, "Günaydın Jack," diye seslendi. Daha sonra Jack, bugünkü programını öğrenmek için Katie’nin yanına gitti ve programını sordu. Katie düşünceli bir tavırla masasının çekmecesinden bir ajanda çıkardı. Jack’a yönelerek, "Bugün sadece Bay Gomes’in reklamıyla ilgileneceksin, yani bu işi çabuk halledersen erken çıkabilirsin," dedi. Jack haşarı bir gülümsemeyle, "Sağol Katie," diye cevap verdi. Bay Gomes’in işiyle ilgilenirken saatler çabuk geçmişti, vakit öğlene gelmişti. İşi de hemen hemen bitmişti. Katie’nin yanına giderek bitirdiği işin dökümanlarını ona verdi. "Ben çıkıyorum, biri ararsa not almayı unutma," dedi. Katie ise şakacı bir tavırla, "Hala öğrenemedin mi Jack? Bana bu yüzden para ödüyorlar. Hadi seni fazla tutmayayım. Özgürlüğünün tadını çıkar," deyip masasında duran Jack’in işlerine göz atmaya başladı. Jack, koşar adımlarla asansöre doğru koştu. Asansör en alt kata indiğinde kimseler yoktu. Çünkü herkes öğle yemeğine çıkmıştı. Bekçi Jim dışında. Jim, Jack’a bakarak selam verdi. Jack ise bu harekete yine aynı şekilde selam vererek yanıt verdi. Dışarı çıktığında arabasını nereye koyduğunu hatırlamaya çalıştı. Eve gitmenin çoşkusu, onu kamçılıyordu. Bir süre daha düşündükten sonra arabasını nereye koyduğunu hatırladı. Arabasının tam kapısını açacakken kapının çizilmiş olduğunu farketti. İlk önce arabanın kapısını, garaj kapısına sürttüğünü zannetti fakat çizikleri iyice incelediğinde bu çiziklerle bir şey yazılmaya çalışıldığını anladı. Çiziklerle "ÖLÜM" kelimesi yazılmaya çalışılmıştı. Binanın etrafındaki çocukların yaptığı pis bir şaka olduğunu düşündü ve arabaya binip doğru evinin yolunu tuttu. Evine doğru giderken her şey sakindi. Halbuki bu sokaklar şehrin en dolu sokaklarıydı ve her gün bir olay olurdu. Bu yüzden insanlar bu sokaklarda yürümeden önce iki defa düşünürlerdi. Apartmanın önüne geldiğinde yan komşusu Bay Writer’ın da eve yeni geldiğini gördü. Giysileri buruşuk ve düzensiz, yüzünde de iki günlük kirli sakal vardı. Sanırım yine karısıyla kavga ettiği için bütün gece barlarda takılmıştı diye düşündü kendi kendine. Merhaba demeyi de düşündü fakat Bay Writer’ın ters bir cevap vereceğini hissettiği için sustu. Zaten Bay Writer da onu görmemezlikten gelmişti. Apartmana önce onun girmesini bekledikten sonra, arkasından da kendi içeri girdi. Evinin kapısını açtığında susadığını farketti ve hemen buzdolabının kapısını açtı. Buzdolabı boştu. Alışveriş yapmayalı uzun zaman geçmişti. Buzdolabının içinde birkaç tane bira ve birkaç günlük Çin yemeği vardı. Eline bir bira alarak televizyonun karşısına geçti. Böylece kumandanın da bozuk olduğunu anladı. Bu yüzden canı sıkıldı ve televizyon seyretmekten vazgeçti. Onun yerine sıcak bir banyo iyi gelirdi. Banyoya giderek küveti doldurmaya başladı. Tam soyunacakken telefonun sesini işitti. Koşarak telefonun olduğu odaya geldi. Arayan annesi Melanie’ydi.
"Bugün ne yaptın bakalım, sevgili oğlum?"
"Her zamanki gibi işe gittim anne. Diğer günlerden farklı bir gün değildi yani," dedi Jack. Ancak arabasındaki çiziği hatırlayarak, "Aslında bir fark vardı diğer günlerden. Çocukların kötü bir şakasına kurban gittim herhalde. Arabamı çizmişler," Annesi heyecanlanarak, "Çok mu kötü çizmişler?" dedi.
"Önemsemene gerek yok. Sadece bir şey yazmaya çalışmışlar. Onu da tam becerememişler. Hafif küçük çizikler var yani, derin bir şey yok."
"Ne yazmışlar peki?"
Jack, tam o sırada ayaklarına suların geldiğini farketti. Küvet taşmıştı anlaşılan. "Anne kapatmam gerekiyor sanırım küvet taştı. Sonra seni tekrar ararım," dedi.
"Dur, kapatma! Sana aslında yarın bize gel demek için aramıştım. Akşam yemeğine çağırıyoruz seni babanla. Geç kalma olur mu?" dedi ve konuşmasını bitirdi.
Jack, buzdolabının durumunu hatırladı ve hiç düşünmeden annesinin teklifini kabul etti. Arkasından da telefonu kapattı. Banyoya koştu. Bütün banyo su içindeydi. Anlaşılan bu evde hiç rahata kavuşamayacaktı. Bütün öğlenini banyoyu temizleyerek geçirdi. Yorgunluktan yemek bile yiyememişti. Zaten yenilecek bir şey de yoktu evde. Tabii ki bozulmuş Çin yemeğinden başka. Jack’in yatağa yatmasıyla uyuması bir olmuştu. Saatler, uykunun tatlı rehavetiyle birlikte damla damla eriyordu.
Aniden bir telefon çalmasıyla irkildi Jack. Beyni durmuş gibiydi. Telefonun yanına gitti. Arayan eski dostu Randall’dı. Uzun süredir görüşmemişlerdi. Okul balosundan sonra onu sadece bir kez süpermarkette alışveriş yaparken görmüştü. Randall hep en iyi arkadaşı olmuştu. Ancak onu hep kıskanırdı. Çünkü o hem daha çok çalışkandı, hem daha yakışıklıydı, hem de daha zengindi. Fakat Randall Kanada’ya taşındığından beri onunla görüşemiyordu. Jack şaşırmış bir tavırla:
"Randall! Sen misin? Sesini duyduğuma inanamıyorum. Görüşmeyeli tam tamına..."
"...beş koca sene oldu Jack," diye Randall, Jack’in sözünü tamamladı.
"Neden aramadın beni, en iyi arkadaşım olduğunu sanıyordum," diye sitemli bir tavırla devam etti; "Yoksa paran bitti de borç istemeye mi aradın," diye espri yaptı.
"Yok sağol, para problemim hala yok. Sana benim açımdan çok mutlu bir haber vereceğim. Tahmin et ne?"
"Hamile misin yoksa dostum! Senden hiç beklemezdim ya. Ama sen Randall değil misin bunu da yapmışındır."
"Bırak şimdi dalgayı. Evleniyorum ben. Ev-le-ni-yo-rum!"
"Efendim... Duyamadım, bu telefonda bir bozukluk var galiba. Senden böyle bir şey duymadım herhalde. Ne dedin tekrarlar mısın lütfen?"
"EVLENİYORUM!!!!"
"Dostum sen ne dediğinin farkında mısın? Evlilik lafını duyduğunda midesinde çeşitli bölgesel hareketler olan sen değil miydin?"
"Bendim fakat hayat insanı değiştiriyor. Aşkı tadınca insan uçmak istiyor, uçamıyor... Koşmak istiyor, koşamıyor... Gölgede güneşin altında olduğu gibi terliyor fakat terini silmeye kıyamıyor..."
"Etkilendim doğrusu. Sen gerçekten aşık olmuşun galiba. Söyle bakalım kim bu şanslı kız?"
"Adı Lisl."
"İlginç bir ad."
"İsmi Alman kökenli galiba. Kızıl saçları var. Onlara baktığımda, sabah kalktığımda doğan güneşin yüzünü hatırlıyorum. Ailesi de gayet saygın. Tam bana göre yani."
"Tom’u davet ettin mi peki? Biliyorsun üçümüz okulda çok iyi arkadaştık. Yapışık ikizler gibiydik. Onu okuldan beri görmedim. Acaba nerde şimdi?"
"Onu bulamadım. Bir yerlerden telefon numarasını bulmuştum ama aradığımda telesekreteri falan çıktı. Daha sonra onun taşındığını duydum. Nerde olduğunu ben de bilmiyorum."
"Peki nikah ne zaman?"
"İki gün sonra. Sana bir şey sorabilir miyim?"
"Elbette"
"Sağdıcım olur musun?"
"Çok sevinirim. Merak etme nikahında olacağım."
"Yanında birini getirmeyi unutma!"
"Sende evlenmeyi unutma! Kimbilir belki nikah günü kaçarsın! Kendine iyi bak dostum"
"Bakarım hoşçakal," dedi ve telefonu kapattı.
Jack, Randall’ı çok kıskanmıştı. Okulda ilk önce Jack’in evlenmesi bekleniyordu. Çünkü evlilik konusunda çok hassastı. Tom ise her zaman Jack ve Randall’dan daha fakir olmuştu. Utangaçtı ve her zaman bu iki arkadaşın arkasında ezilmişti okuldayken. Tam o esnada midesinin guruldama seslerini duydu. Saatte 22.00’ye gelmişti. Anlaşılan bayağı uyumuştu. Buzdolabının yanına gitti ve Çin yemeğini yemeye başladı. Yemeğini bitirdikten bir saat sonra da duş alıp yattı. Gece çok güzel rüyalar görüyordu. Fakat sabaha doğru çok ilginç bir rüya görmeye başlamıştı.Randall’ı görüyordu. Bir yere koşmak istiyordu fakat sanki ayakları yere çivilenmişti. Derken kızıl saçlı çok güzel genç bir bayan, rüyanın içine girmişti. Yemyeşil ormanlık bir yerde oturuyordu. Boynunda bir kolye vardı. Kolyenin üstünde bir yazı vardı. Yazı bulanıktı fakat baş harfin "L" olduğu anlaşılıyordu. Evet... Bu Randall’ın eşi olacak olan Lisl’den başkası değildi. Ancak bu durumda bir gariplik vardı. Bembeyaz gelinliğinin üstü kıpkırmızı kana bulanmıştı. Yüzü ise gülmekten çok, acı çekiyor gibiydi. Daha sonra aniden boğazından kanlar gelmeye başladı. Randall koşamıyordu. Donmuştu. Onun gözleri önünde bedeni toprakla bütünleşiyordu. Jack daha uzaklara baktığında, yüzü yanık bir ucube, Tanrı’nın dışladığı bir yaratık gördü. Olanları izliyordu. Gözlerinden yaşlar geldiği, uzak mesafeye rağmen çok açık bir şekilde belli oluyordu. Birden Jack’i farketti ve kaçmaya başladı...
Jack, kurulu saatinin çalmasıyla uyandı. Terler içindeydi. Duş aldı ve işe doğru yola çıktı. İşler, büroda çok yoğundu. Üst üste müşteriler gelmişti. Patrondan düğün için izin almaya gitti. Patron, ilk başta çok sinirlendi fakat bugün işlerin hepsini tamamlarsa, gitmesine izin vereceğini söyledi. Böylece izini koparmış oldu. Bütün gün, verilen işlerle uğraştı. İşten çıktığında akşam çoktan olmuştu. Anne ve babasının onu yemeğe davet ettiğini hatırladı. Eve üstünü değiştirmek için gitti. Jack, annesinin evinde birbirinden güzel yemekler yedi. Annesi ona her zaman istediğinden fazla yemek yedirirdi. Oğlunun her zaman iyice doymasını isterdi. Yemekte Randall’ın düğününe gideceğinden bahsetti ve sabah erken kalkacağından eve gitmesinin gerektiğini söylediğinde annesi ona küçük bir çocuk gibi davrandı. Çeşitli tembihlerde bulundu.
Eve geldiğinde kılını kıpırdacak hali yoktu. Bu yüzden evine gelmesiyle yatması bir oldu. Karnının dolu olması nedeniyle mutlu bir şekilde uyumaya başladı. Fakat sabaha doğru yine dehşet verici bir rüya görmeye başladı. Rüyasında yine Randall ve Lisl vardı. Çok mutluydular. Bu sefer bulundukları alan bir kiliseydi. Rahip onları evlendiriyordu. Evlilik öpücüklerini verdiklerinde her şey normaldi. Müzik eşliğinde tam kiliseden çıkarken bahçede karşılarında geçen rüyada gözüken o yaralı yüzlü ucube vardı. Aniden esnek bir hareketle gelinin üzerine atladı. Elindeki bıçağı devamlı Lisl’in göğsüne saplamaya başladı. Bir, iki, üç... Devamlı, hiç durmadan, peş peşe bıçak darbeleriyle kilisenin merdivenleri kan gölüne döndü. Damat ve diğer davetlilerin tüyleri diken diken olmuştu. Ancak hiçbiri bu olaya müdahale etmiyordu, edemiyordu. Ucube son olarak gelinin boğazını kesti ve gözyaşları içinde oradan koşarak uzaklaştı...
Jack aynı sahneyi gece boyunca yüzlerce kez gördü. Hatta uyanmak istedi fakat uyanma çabaları sonuçsuz kalmıştı. Onu sadece, dün gece olduğu gibi saat uyandırabilmişti. Bu sefer dün olduğundan daha terliydi. Duşa girdiğinde yine aynı şeyleri düşünüyordu.Küçük bir bavul hazırladı ve uçak biletini almak için havaalanına doğru yol aldı. İlk uçakla Kanada’ya uçtu. Uçak indiğinde onu karşılamaya Randall gelmişti. Randall, hafiften kilo almıştı fakat yakışıklılığını kaybetmemişti. Jack’i, arabasına götürdü. Arabası eşsiz bir antikaydı. Randall’ın evine geldiklerinde Jack, büyülenmişti. Ağzı açık kalmıştı. Böyle bir malikane beklemiyordu karşısında. Daha sonra evin içine girdiler. İçerisi son derece hareketliydi. Bütün hizmetliler nikahtan sonraki kokteyle hazırlanıyorlardı. Jack bu karmaşayı görerek; "Dostum beni karşılamana gerek yoktu. Senin işlerin zaten çok yoğun görünüyor. Ben bir taksiye atlar gelirdim. Hem senin hazırlanman gerekmiyor mu?" diye sordu.
"Merak etme. Benim işim pek uzun sürmüyor. Sadece simokinimi giyeceğim. Başka yapacağım bir şey yok. Esas hazırlık gelinin tarafında."
Birden uzun bir sohbet başladı. "Tom’a ulaşabildin mi?"
Randall bir süreliğine sustu. Daha sonra ellerini yüzüne sürerek;
"Malesef buldum onu. Malesef diyorum çünkü çalıştığı yerde çok kötü bir kazaya uğramış. Bu kazadan ne yazık ki sağ çıkamamış."
Bu sözü söyledikten sonra iki arkadaş düşüncelere dalarken bir hizmetli Randall’ın yanına gelerek, "Bay Rose nikah zamanı yaklaşıyor artık giyinmeniz lazım, lütfen acele edin," dedi. Bu sözler üzerine Randall;
"Bayan Bacher, lütfen arkadaşıma konuk odasını hazırlayın. Bu gece burada kalacak," diye otoriter bir tavırla emir verdi. Bunun üzerine ikisi de hazırlanmak için odalarına çekildiler.
Öğle olduğunda ikisi birden hazırdılar. Malikanenin önünde bir limuzin bekliyordu. İki arkadaş veya başka bir deyişle damat ve sağdıcı gerçekten çok yakışıklı görünüyorlardı. Randall arabaya bindi. Jack bir dakika sonra geleceğim diyerek arka bahçede kokteylin yapılacağı yere gitti ve masadaki en keskin duran bıçağı masadan aşırdı. (Gördüğü rüyalar yüzünden, bir tedbir olarak bu bıçağı, ceketinin iç cebindeki bölmeye koydu.) Arkasından limuzine bindi. Limuzin kısa zamanda nikahın gerçekleşeceği kilisenin önüne geldi. Jack, etrafına bakındı. Ancak şüpheli hiçbir şey yoktu. Damat ve sağdıcı kilisede yerlerini aldılar. Rahibin de gelmesiyle gelin beklenilmeye başlandı. Sonunda kısa zaman sonra evlilik marşıyla beraber, gelinle damat birbirlerini dünya evine sokacak imzayı attılar. Bu mutlu sahne insanların ruhuna özel şeyler katıyordu. Bütün olanlar olağanüstüydü ve hiçbir terslik yoktu. Tören bitmişti. Gelin ile damat, bu güzel günün devamını getirmek için Randall’ın evindeki kokteyle gitmek için kilisenin kapısından tam çıkıyorlardı ki; Jack, "Duruun!" diye bağırdı. Bütün davetliler bir anda heyecanlanmaya başlamışlardı. Jack, koşarak yeni evlenmiş çiftin yanından geçti ve dışarıyı kontrol etti. Dışarısı bomboştu. Herşey rüyasında gibiydi. Hatta aynısıydı. Fakat eksik olan o ucubeydi. Kontrolünü bitirdiğinde Jack, kiliseye tekrar girdi ve, "Sorun yok. Sadece nikah hediyemi düşürdüğümü sanmıştım. Ona bakmaya çıkmıştım," dedi. Böylece davetlilerin hepsinin yüreğine su serpmiş oldu. Yeni evliler ve davetliler sırayla çıktı. Herkes arabalarına bindiğinde hiç sorun yoktu. Jack, yeni evlilerin limuzinine binmek istediğini söyledi. Araba, herkes bindikten sonra hareket etmeğe başladı. Randall ve Lisl, mutluluklarını öpüşerek gösteriyorlardı. Araba bir anda hız kazanmaya başladı. Gittikçe hızlanıyordu. Arkadaki konvoyu çok uzaklarda bıraktı. Issız bir yerde aniden şiddetli bir fren sesi geldi. Şoför kapısının açıldığı duyuldu. Arka koltuğun kapısı sessizce açıldı. Kapı açıldıkça keskin bir kasap bıçağı da beliriyordu. Lisl, çığlıklar atmaya başladı. Kapı tamamen aralandığında yüzü yanık o ucube, karşılarındaydı. Jack, bir an için bile düşünmeden cebine sakladığı bıçağı ucubenin tam kalbine fırlattı. Ucube kanlar içinde yere yığılırken, gözlerinde yine aynı hüzün, yine aynı acı vardı. Gözyaşlarını tutamıyordu. Jack ve Randall anında dışarı fırladılar. Ucubenin yüzüne acımasızca baktıklarında gördükleri tanıdık bir yüzdü. O Tom’du... Yıllarca onların iyi dostluklarının gölgesinde kalmış arkadaşları Tom’du... Yüzündeki yanıklar, onun kazadan kurtulduğunu açıklıyordu. Yanıklar, onun çok acı çektiğinin göstergesiydi. Tom, Randall ve Jack’in suratlarına bakarak son sözlerini sarfetti: "Fakir olduğum için hep gölgenizde kaldım. Eğer zengin olsaydım, berbat işlerde çalışmayacaktım ve bu yanıklarda olmayacaktı. Bunun sorumlusu sizsiniz..." dedi ve öldü...

ÖLÜMDEKİ HAYAT(2001)

Hayatın acımasız olduğunu o gün anlamıştım. Kavrulmuş hayatların, ateşin sıcaklığından eridiğini ilk kez o gün görmüştüm. Bu işlere karışmak istemememin nedeni de buydu. İnsan yaşamının ne kadar kolay bittiğini görmek istemememdi. Çıldırma noktasındaki başkalaşım geçirmiş vücutların, aslında sadece bir insan olduğunu, daha önce hiç aklımın beyaz ama saf olmayan hücrelerinden o zamana kadar yankılanışını duyamamıştım. Acıların, düşüncelerin derinliğini aşarcasına delirttiğini, o zamanlarda hissetmiştim. Tek fark ettiğim duygu, içgüdülerimin hayvanlara göre daha fazla geliştiğini anlamamdı. Kan içerek hayatta kalmak, vurgun yemiş oltalarla, alabora olmamak için çabalayan teknelerin feryadına benzediğini, gözlerimin avı aramakta olduğunu o zaman anlamıştım. Her şey bitmişti adeta. Korkma duygusunu unutuşumu, ne zaman unuttuğumu bile hatırlayamıyordum. Hatırlamak için kullandığımda beynimi, ne kadar umursamaz oluşumu hatırlıyordum. Ben bir katildim artık. Yeni körpeleşmiş bedenleri kendi ruhuma katarken, giderek gençleştiğimi bilsem de, gözlerimdeki yılların kini, yaşlılığımı belli ediyordu. Parmağım kesildiğinde artık kendi kanım akmıyordu. Benim kanım karanlıktı. Karanlığın bir parçası olmuştu boşluklarda. Uçurumların zar zor insanları kendine getirdiğini, bana söyleyecek olanlar, hayattan göçüp gitmişlerdi. Yalnız kalmıştım boş sokaklarda. Yavru köpeklerin bile benden kaçıştığını gördüğümde, fırtınanın soğukluğunun, aslında benim hiç durmadan koşuşumdan meydana gelen seslerden olduğunu anladığımda, henüz 17 yaşında bile değildim. Bu kadar genç yaşta katil olmak, hayatların son gördüğü varlık olmak, beni ölmek istemeye öyle zorluyordu ki her seferinde kendimi öldüremiyor oluşum, tüm caddelerdeki kan izlerine yansıyordu.

Biliyorum. Uzun zaman geçmişti gençlik yıllarımdan bu yana. İnsan gibi yaşamak isteyip yaşayamamamın ilk asrıydı bu. Lanetlenmiş olmam, ölümümün de gecikmesini sağlamıştı. Ağlamak istediğim her an, benim ölüşümün her saniyesiydi. Aslında yaşarken ölmek, ölmenin ne kadar kolay ve zor olduğunu anlatıyordu. Hıçkırık sesleri, benim geceleri avlanmam kadar doğal olmuştu. Delirmiş insan beyinleri, korku salan kanlı dişlerimden bile daha hissizleşmiştiler. Kalbim o kadar soğuktu ki insanlara baktığımda insanlar donmamak için yüzlerini ateşle yıkıyorlardı. Kırbaçlanan insani duygular, bilinçsizce yüreklerine hançer sokularak öldürülseler de, benim kılım bile kıpırdamıyordu.

Bugün benim doğum günüm. Uzaklaşacağım, ölümsüzlüğün han duvarlarından. Sadeleşeceğim şeytanın kanatlarında. Doğruluğa giden yolu bulmak içinse, artık çok geç. Ölümümle hırçınlaşan içimdeki canavar, özgürlüğünü başka bedenlerde devam ettirecek. Yorgun gözlerim, eskisi kadar dinç değil. Keskinleşen görüntüler, üç boyutun evreninden uzaklaşıyor. Bilinmeyene doğru ilerlerken, leşe dönüşmüş bedenim, artık o canavarı atıyor gerçek dünyaya. Sorgulanan bir mahkum gibi sonunda suçlu bulunacak. Gerçek acılar mabedine doğru yol alacak. Belki de solacak kırmızı gül taneleri gibi bahçelerde. Ağlayarak ıslatacak caddeleri. Rüzgarın karanlığına bürünecek loş ışıklar. Girdaplarda boğulacak nice kötülükle uğraşan cennet dışı varlıklar. Cehennemle özdeşecekler gerçek olan hayatta. Korkularıyla ya da utançlarıyla...

Ben de onlardan biriyim. Tanrının dışladıklarından. Karanlıkla dost olanlardan. Kırmızıyı bir renk olarak değil, bir hayat olarak görenlerden...
Yıllardır vahşi çığlıkların arasında insanlığımı arıyorum. Yeryüzünü bu amaç için tarumar ettim fakat amacımın yanından bile geçemedim. Çünkü gerçek amaç, benim içimde saklıydı. Bunu içimde öldürdüğümü fark ettiğimde ise, çok geçti. İnsanlığım kanlı ellerimde can çekişiyordu çünkü. Yaşamın kirli sayfaları, yaşlı ama diri saçlarımı ayakta tutmuştu. Fakat niye yüreğimi canlı tutamamıştı ki! Böyle canavar oluşumu zalim bir tebessümle neden izlemişti? Eğleniyor muydum ya da o mu eğleniyordu? Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Çünkü gerçek dünyayı ne yazık ki sadece kan bürümüş gözlerle gördüm.
Pis kokulu o ölü nefesim, daha fazla masum hedefi daha vuramayacaktı. Donduramayacaktı... Teşebbüs bile edemeyecekti. Doğruya giden yolu, bazen bütün hayatımı harcadıktan sonra bulduğumu düşününce, kendimden utanıyorum. Nasıl böyle güçlü, nasıl böyle dayanıklı biri, bunu bu kadar geç bulabilirdi ki!
Dişlerim... Sivri ve keskin dişlerim... Bu karanlık dünyaya kaç kişiyi daha sürüklediniz, kaç kişinin daha canına kıydınız? Bilemezsiniz tabii. Bilmeniz de mümkün değil zaten. Siz sadece hayvani iç güdülerin istediği emirleri yerine getirdiniz. Suçunuz sadece görevinizi yapmak... Görevinizi yerine getirmek... Karanlık deliğin içine yalnızlığı itmek... Sonsuza doğru bir eziyet...
Kan... Bütün her şeye sebep olan, ana madde kan... Senin esirin oldu bunca beden. Sana taptı bunca yaratık. Hayatı felç ettiler senin için. Kırdılar kanatları, kolları. Vurdular hayatları, ruhları. Direnemeyen güçsüzleri sömürdün sen. Aslında herkesi kullandın sen. Kan dediğin nedir ki dediğimde, karşımda hep aynı soruyu buldum. Cevabını aradım, ancak çabalarım yersiz kaldı, bulamadım. Senin esas yüzünü göremedim. Halbuki şeytanın ta kendisiydin sen. Sana yıllarca hizmet ettiğim için kendimden tiksiniyorum ama faydasız. Yaptığım her şey, geçmişten ibret oldu bana, şu son dakikalarımda. Tabutumda yatarken şimdi, düşünüyorum hayatımın hepsini. Ne kadar değersiz olduğumu anlıyorum bitmiş bedenimde. Ağlarımda ölümü bekleyenler bile bana acımaya başladıysa eğer, ölümün sonsuz hasreti benim için her şeye değer. Kapağı kapanıyor tabutumun. Ucubeyi andıran bedenim, aktif ölümden pasif ölüme geçiyor. Kanatlarım parçalanıyor. Gözlerim bulanıklaşıyor. Ölüme göz kırpıyorum, cennete gitmeyeceğimi bile bile. Ağlayamıyorum... Ölümün sonsuz kanatları beni almak için acele etmiyor. Bana çektirdiğim acılar kadar acı çektirmeyi deniyor, fakat beceremiyor. Çünkü ben doğduğumdan beri, kendimi o karanlık dünyaya attığımdan beri acılarla yaşıyorum. Ya da yaşadığımı zannediyorum.
Gece yarasa uçtuğunda caddelerde, sokaklarda. Etrafına bakınır ne yaptığını bilmeyerek. İç güdülerine güvenir. Anlayamaz yaşadığını, öldüğünü. Sorgulayamaz kendini. Vurgulayamaz hedefini. Ağlatamaz yalnızlığı. Çünkü zaten ağlayan yalnızlık, kendisidir. Ben de şimdi kendime baktığımda, yalnızlığı görüyorum. Aynalardaki yalnız, boş, kimsesiz görüntüyü. Belki de kendi içimdeki kin duygusunun boş boş haykırışı yansıyordu aynaya. Kendimi aynada göremediğim için ,yıllarca başkalarının görüntülerini kıskandım. Onların yerinde olmak istedim. Saf, temiz, güçsüz, sade olmak istedim. Başaramadım ve kaderime boyun eğmek zorunda kaldım. Böylece yıllarca korku dolu, o kan emici maskesine sığındım...
Vampir olarak, insanoğluna ihanet ettim. Pişmanım. Cezamı ya da ödülümü almak için gidiyorum çizgi ötesine. Ait olduğum yere. Ölümün gerçeğine. Yaşamın son durağına doğru kaldırımdan yürüyorum, önüme hiç bakmadan. Sadece kendimi düşünerek, kendime lanet okuyarak.

Ölümdü kanatlarım, hayatım. Kavuştum şimdi gerçek hayata. Öldüğümde ve öldükten sonra...

ÜRPERTİ (2001)

Sislerin içinden gelen bir çığlık, gecenin karanlık saatlerinde bütün bir ormana yayılırken, gözlerimden düşen kanlı yaşları sayıyordum. Hiç kafamda yoktu, çığlığın ürpertisi ya da soğukluğu .O gün sadece kendimle baş başa olmayı düşünüyordum. Kahvemi almıştım elime. Buram buram tütüyordu taze kahvenin dumanları. Elimde bir gazete vardı. Anlatıyordu hayatı ve olayları. Korkutuyordu kimi insanları. Rahat ve sakindim geniş koltuğumda. Uykuyu bastırıyordum düşüncelerimle. Kapının zili üç defa ardı arda, yaslı yaslı çalana dek. Postacı olamazdı, çünkü kullanmazdı benim eski kapımın zilini. Hem iki defa çalmaz mıydı postacı. Kapıya yavaş yavaş, gevşek adımlarla gitmeye başladım. Adımlarım o kadar yavaştı ki, onları sadece karıncalar duyabilirdi. Sonunda kapının yanına gelebilmiştim. Kilitleri açmaya başladım, içime hava doldurarak. Birinci kilidi, ikinci kilidi açarken içimde bir huzursuzluk oluştu aniden. Üçüncü kilidi de açarken korktum gece seslerinden. Kapı kolunu çevirmeye başladım. Kapıyı açtım. Kapının önünde kimse yoktu. Kapıyı düşünceli bir şekilde kapadım. Daha bir adım atmadan, arkamdan kapı tekrar çalmaya başladı. Huzursuzluk, kendini korkuya dönüştürmüştü. Bu durumda bir gariplik vardı. Kapıyı açtığımda şaşırtmadı beni, kimsenin kapının önünde olmayışı. Kapıyı kapattım bir kez daha arkamdan. Koltuğuma doğru gittim dosdoğru. Anlamsız çalışlar yüzünden kalbim çarpmaya başlamıştı. Çok geçmeden yine kapı çalınmaya başladı. Bu sefer korkunun da verdiği çılgınlık ötesi sinirle, kapıya doğru koşarak kapıyı açtım. Yine kimse yoktu. Bahçeye bakınmaya başladım. Taradım köşeleri, sokakları. Sisin içinden görüntü netlik kazanamıyordu. Bunda ormanlık bir yer olmasının da payı büyüktü. Bahçem dediğim aslında, ormanın tam ortasındaki evimin yanına diktiğim fidanlardan ibaret olan kısımdı. Kimsenin olmayışından duyduğum sinirle avazım çıktığı kadar bağırdım; "Kimse yok mu? Allah’ın belası neredesin? Hemen çık karşıma!!!" Evimin kapısına doğru yol alırken arkamdan bir ses duydum. Ses bulanıktı. Sinirden kafamda sesler duymaya başladığımı düşündüm. Kapıyı tam kapatacakken arkamdan, "Hey! Baksana!" diyen kalın bir erkek sesi geldi. Arkamı döndüğümde yüzüme inen bir balta ile başımdan kanlar dökülmeye başladı. Kanın kırmızı rengi, kapının aralığından, evimin odalarına yayılmaya başladı. Gözlerimdeki karanlık renk, gittikçe kırmızıdan siyaha dönüyordu. Ölümün soğuk nefesini ensemde hissetmeye başlamıştım. Kanlar içinde kalan odam gittikçe bulanıklaşıyordu. Ağzımdan aniden bir çığlık yükselmeye başladı. Çığlık, o kadar ürperticiydi ki, bunu duyan vahşi orman hayvanlarının bile tüyleri ürperdi. İşte o an anladım. Sislerin içinden gelen, gecenin karanlık saatlerinde ormana yayılan ses, benim çığlığımdı...

KORKU MABEDİ (2001)

Karanlık çöktüğünde dolaşır gözlerdeki anlamsız bekleyiş. Kırgındır kimi duygulara. Özellikle de korkuya kırgındır. Çünkü korkulu bekleyişler, onun donmayan parlak tenine zarar vermek ister. Sırıtan kırmızı ay bile korkulu bekleyişe geçer, ışıklar söndüğünde. Umamayış zorlar bedenin uçsuz koridorlarındaki kapıları. Anlamsızdır kurbana yaklaşırken. Sonrasında ise kanlarda yüzen donuk bakışlar kalır ortalıkta. Varlıklar bedensiz gezinir kaldırımlarda. Ta ki serin bir rüzgar esene kadar...
Hırpalanmıştır gözyaşları, kurbanın bedeninde. Çırpınmalar yersiz kalmıştır sokak aralarında. Kurban olan kurbanlıktan çıkmış, diğer alemlere gitme moduna geçmiştir. Başkalarıyla giderler, ruhların ümitsiz evine. Burada korkmaları için özel mabetler yapılmıştır. Diğer bir yandan Tanrının evidir burası. Kimsenin giremediği bir ev...
Kıskançtır pençeler. Dişlerin yaptığı vahşi akımı kıskanırlar. Kurbanın vücuduna yapılan şekilleri kıskanır. Ölümdeki hayatı, kendilerinin oluşturamamalarını kıskanırlar. Çünkü kendileri sadece boşluktaki bedeni, un ufak edebileceklerdir. Jiletlerin de yapabileceği bir iştir bu. Farkları diğerlerinden keskin olmalarıdır sadece. Bu da başkalarına karşı kıskandırma çabası, göstermelerini engeller.
Dişlerin yarattığı varoluşçuluk ya da yeni hayat akımı ise özeldir. Bu özelliği mabette değerli bir yer kapmasına neden olur. Özenle okşanır dişler burada. Korunurlar ya da daha iyisi beslenirler. Kuralları aşması sağlanır. Bu da zaten üstünlüğün ilacıdır kimi yerlerde.
Acıların mabedi ise sonsuzdur. Her cins buralarda acı çekmeye gelir. İsteseler de, istemeseler de... Sonuçta bunu kendileri belirleyemezler. Belirlemeleri için zorlayamazlar bile kendilerini. İzdüşüm alanları yaratamazlar boş kırbaç darbelerinde. Sadece mabette kalırlar ve kıyamete kadar acı çekerler. Seçenekler tektir burada. O da acı çekmektir. Mabede tapmaktır. Acıdan hoşlanmaktır. Sonuçta buraya mahkumdur ve kaçamaz.
Gözler bir daha görmez buraları. Görmeye cesaret edemezler. Bu yüzden mühürlerler işte, ağırlıklarını. Korkmak için de zaten, gözlere pek gerek yoktur. Korkmak içgüdüseldir. Gözler sadece korkunun yansımalarıdır. Tıpkı ayna gibi. Tıpkı tertemiz, saf bir su gibi.
Sorulmaz hiçbir sual buralarda. Anlatılmaz ya da konuşulmaz. Korkudan başka bir şey yaşanılmaz. Ancak korkuyu nasıl yaşadığına bakılmaz, sadece yaşarsın. Acılarda yüzersin, sonu olmayan dehlizlerde olduğu gibi. Sonunda boğulmak istersin ama buna izin vermezler. İşkence ve acı, her zaman daha iyi bir seçim olmuştur.
Çığlık sesleri kulakları tırmalar, duvarların ardından. Duvar ise yakınlaşır bedeninize. Hapis olmuşsunuzdur karanlığa. Karanlık ise size kardeş olmuştur. Ayrılmayan bir kardeş...
Kesişmelerle körelen bedenler, kavrulan yüzlere nazire yaparcasına ağlarlar aynaların önünde. Yumuşacık damlaları kirletirler girdapların iç boşluğunda. Alev alev yanar kıvılcımlar, köhne ve dar çukurlarda. Ya da sizin içinde olduğunuz fırınlarda.
Korku sizi araştırmaya kalkar küçük ve geniş olmayan tünel köşelerinde. Üstünüzde asit çukurları oluşturur ve kabartır bedeninizdeki kabarcıkları. Erir tırnakların parlak görüntüsü. Yerinde ise yokluk ve acı kalır.
Prangalarda demirlenmiş kül tanesi büyüklüğündeki uçsuz bucaksız yankılar, belki de sadece çaresizliğin loş ama parlak olmayan yüzüydü. Hiçbir kırık vücut tanesi, buradan sağ salim çıkamamıştı ki ağzın donuk rengindeki yankılar çıkabilsin. Buradan ancak sessizlik çıkabilirdi. Duru bir sessizlik... Kimsenin duymadığı fakat acıların işittiği sessizlik... Hayatın son sesi olan sessizlik...
Ne krallar geldi geçti buradan, ne varlıklılar geri dönemedi. Sonuçta buraya gelen bir daha geri dönemezdi. Kimsenin gücü yetmez bu mabede karşı çıkmaya. Bağımsız ama kaderci bir yerdi burası sonuçta. Buraya sadece hak edenler gelirdi ve bir daha geri dönemezlerdi. Kurallar bu yüzden eşitliğe dayanırdı.
Buraya günahkarlar gelirdi. En büyük günahları işleyenler gelirdi. İnsan öldürenler veya gaspçılar değil. İnsanlara karşı üstün olduğunu zannedip, daha sonra olmadıklarını anlayanlar gelirdi. Hepsi kibirli, öfkeli, ikiyüzlü, kalleş kişilerdi. Yani acı, onları kendisine çekmişti. Mahkumiyete çağırmıştı adeta. Onlar da reddetmediler zaten. Dolaylı yollarla gerçekliğe ulaştılar.
Kimileri ise şehvete kapıldı. Hasede kapıldı. Hep daha fazlasını istedi. Zorbalıklarla, açgözlülük yolunun kapısının anahtarlarını istediler. Güçlerini buna harcadılarsa da, kendilerine rahatça sunulunca, bu güzellikleri elleriyle ittiler. Sonlarını kendileri seçtiler. Ait olmayan, ait olmadığını söyleyemedi. Çünkü zaten hepsi aitti bu mabede. Mabede isteyerek çekildiler. Beğenmeleri, onlara verilmeyen arzular içerisindeydi.
Bazı kişiler ise hiçbir şey yapmadıkları için buraya geldiler. Gerçekten de hayatları boyunca hiçbir şey yapmadılar. Ya tembellikteydi gözleri, ya da oburluktaydı midesi ya da dişleri. Sonuçta bunlar da buraya giriş kartlarını önceden ısmarlamışlardı.
İstisnalar olmadı değil. Suçsuz yere gelenler de oldu buraya. Hata yaptı ölümün kanatlarındaki melekler. Kendilerini kirlettiler günahları seçerek. Şeytan ile işbirliğini seçtiler. Olmayan gözlerindeki ölüm duygusu ya da öldürme duygusu, alev bedenlerini adaletten saptırdı. Cezasız kalmadılar onlar da. Mabet hak ettikleri cezayı verdi ve onları insana dönüştürdü. Hata yapmalarını bekledi ve sonunda yaptılar da zaten.
Mabedin bekçileri de oldu geçmiş zamanlarda. Ancak onlar da ihanete boyun eğdiler. Birlik olup indirmeye çalıştılar mabedin kanatlarını. Ancak buna da Tanrı izin vermedi. Buranın kapanmasına izin vermedi. Çünkü burayı o yaratmıştı zaten. Kötülüklerin cezalarını bulması için burayı hep açık tuttu. En sonunda buraya girmek istenmekten çok, girilmemenin istenmesi ağır bastığını anladığında, bekçileri yaktırdı Şeytanın mahzenlerinde.
Zaman burası için önemli bir kavram değildi. Mahşere kadar açık kalacağı bilinmekteydi. Zaten o gün de her şey bitecekti. Bitmesi öngörülmüştü. Seçilmiş bir yer olan burası, bu kadar acılara rağmen kutsal bir yerdi. Cezaların eviydi. Kısaca bir yargıçtı bu mabet. İnsanları, hapishanesel bir incelikle yargılardı. Suçsuzla işi olmazdı.
Ne hayatlar gördü burası. Kimisi kötüydü, kimisi rezil. Elbet yaşanacaktı bu haklı işkencelerdeki zincir sesi. Yokluğu tatmadan anlaşılmazdı ne ölüm ne de keder. Bunu doğruluk yolunda anlatmaya değer. Sonunda bitecek bu ızdırap ve ecel. Herkes bulacak hak ettiği doğruluğu ve kaderi.
Korkmak aslında korkuları yenmektir. Ne yazık ki bunu kimse anlayamadı...
Bilin ki elbet çökecek karanlık, aydınlığın üstüne. Zamanı gelince zorbalık da gelecek. Zalimlik de yerleşecek, hainlik de. Bir süre hep böyle kalacak ve sonunda her zaman olduğu gibi aydınlığa kavuşacak. Bununla beraber kötülükler yargılanacak ve mabet korkularıyla karanlığın üstünde bir güneş gibi doğacak...

GÖRMEYEN GÖZLER (2002)

Her şey karanlıktı benim için. Hayat, insanlar, hayvanlar, bitkiler ya da dünyanın ta kendisi... O benim için pek bir şey ifade etmiyordu. Çünkü onu göremiyordum. Her yer boşluktu ve de sade. Hareketlerim ise tahminiydi. Gözlerimin önündeki karartı, benim umutsuzluğumu yansıtıyordu. Umutlu olmayı yıllar,aylar,saatler hatta bilmem kaç saniye önce unutmuştum. Karanlık altında da zamanı hesaplayamıyordum. Zaman bu yüzden benim için hiçbir şeyden ibaret başka bir ümitsizlikti. Bu durumda acaba iyimser olmak mümkün müydü ki? Mümkünse de benim olamayacağım kesindi. Bu karamsarlık ve karanlık içinde yaşamaya çalışıyordum. Tıpkı diğerleri gibi... Yani diğer insanlar gibi. Benim gibi karanlığa ve karamsarlığa mahkum olmuşlar gibi...
Hayatta kalmaya çalışıyordum. Yaşamak için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyordum. Görmediğim yerlere gidip, görmediğim yiyecekleri yiyordum. Elime ne gelirse yemek zorunda kalıyordum. Çünkü seçme şansım yoktu. Görmediğim bir dünyada, görmediğim yiyecekleri nasıl seçebilirdim ki? Dilleri yoktu ki! Onlarla konuşayım. Adlarını sorup, tatlarının nasıl olduğunu sormayı benim kadar isteyen başkası yoktur herhalde. Hatta bunu denedim de! Ancak bunu denerken beynim beni uyardı sessizce. Bunu bir daha yapma dedi. Delirebilirsin diye bana mesajlar gönderiyordu. Ama şu an bunun hiçbir önemi de yok. Belki de delirseydim bu karanlığı umursamazdım. Görmediğim yiyeceklerin tatları bazen gerçekten iyi oluyordu. Bazen de kötü ötesi oluyordu. Ancak bazen, tahmin ettiğim doğruysa, insanların duyduklarında gerçekten iğrenecekleri şeyleri bilmeden yiyiyordum. Özellikle insanların oluşturduğu dışkıları istemeden yediğimi tahmin ediyorum. Çünkü kokuları çok kötüydü. Ancak görülmemezliğin verdiği çaresizlikle açlıktan ölmemek için yemek zorunda kalıyordum. İçmek için bir damla suyun bile benim için önemi büyüktü. Çünkü suyu bulmak zor bir işti. Kokusu yoktu ve onu diğer şeylerden ayırt etmek çok zordu. Ben de yapmam gerekeni yaptım ve önüme çıkan her sıkılabilir şeyi sıktım ve çıkan sıvıyı içmeye çalıştım. İçtiğimde ise tatlarından ne olduklarını anlayabiliyordum. Özellikle içtiğim o iğrenç şeyler, hayatımda unutamayacağım kötü şeyler listesinde baş sıralarda yer alabilir. İçmediğim ne kaldı ki? Zaman zaman su da içtim, meyve suyu da ,süt de. Ancak bunlar şanslı olduğum sıralardı. Çünkü bazı zamanlar içtiğim şeylerin ne olduğunu anladığımda kendimden iğrendim. Nefret ettim insanlığımdan. O içtiğim lağım suları, insan idrarları ve kanlar... Hayattan tiksinmemi sağladı. Bazen de şanslıydım ki, çamaşır suları ve kezzap türü şeyler içmemiştim diye düşünüyorum. Kim bilir belki de hiç şanslı değildim. Çünkü yaptığım bu insanlık dışı hareketler, benim şanslı olmadığımı gösteriyor. Kan içtiğimi de göze alırsak belki de yediklerim arasında insan eti de vardı. Üstelik nüfus göze alındığında bu büyük bir ihtimal oluyor.
Bir de yattığım yerleri düşünün. Nerelerde yattığımı kendim bile bilmiyordum. Bazen çamurların içinde, bazen kan gölünde ya da artık fabrikasında artıklarla beraber. Şanslıysam belki de hayvan leşleriyle birlikte bir hayvanat bahçesinde. Bu bilinmemezlik içinde ölmemem tam bir mucize gibi. Bazen yattığım yerlerin farkında bile değildim. Belki de yanlışlıkla bindiğim bir teknede yattım günlerce. Nasıl olduğunu anlamıyorum ama sürekli uykum geliyordu ve oracıkta yığılıveriyordum ortalığa. Ne de olsa görmediğim yerden iğrenmezdim ya da korkmazdım. Yalnız bazen yattığım yerlerin yumuşaklığı beni tedirgin ediyordu. Bataklığa düştüğümü düşünüyordum. Kim bilir belki de düşmüşümdür. Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim...
Hatırladığım kadarıyla yani ne derece de gerçek olduğunu bilmiyorum ama diğer insanların hemen hemen hepsi benim gibiydi. Yani gözlerinin önünde sadece siyah bir görüntü var. Boşluk var. Çaresizlik var. Onlar belki de daha şanssızdı. Çünkü çoğu çaresizlikten ve aslında görme duyularını yitirmediklerini düşündüklerinden gözlerini sonuna kadar kurcaladılar. Ta ki gözlerini sonuna kadar aşındırana kadar ve de oyana kadar... Bazıları ise hiçbir şekilde bir şey yemeyi kabul etmediler, ben ölsem de görmediğim bir şeyi yemeyeceğim dediler. Sonları ölümdü. Belki bir yok oluştu ama belki de bir kurtuluştu... Sonunda var olduğunu bile bilmedikleri bir dünyada yaşamak tam bir çılgınlıktı. Yalnız en kötüsü bu değildi. Öldükleri yerler, daha beterdi. Tam bir sefalet öyküsüydü yattıkları bölgelerin öyküleri... Ancak onları düşünecek durumda değildim. Zaten düşünemezdim de. Çünkü sayısını bildiğimin çok üstünde bir sayıdaydı insan nüfusu.
Zamanla azalacaktı bu sayı. Kimisi intihar edecekti ve doğrudan kavuşacaktı ışığa ya da sonsuz karanlığa... Kimisi ise bilmeden bilinçsizce gözleri açılacaktı başka bir dünyada. Belki de bu görüntüye sevineceklerdi. Çünkü sonuçta gidecekleri diğer dünya, bu dünyadan kat kat üstün olacaktı. Ne de olsa ışığın var oluşu bile insanın içine huzur getiriyor. Tekinsizliği kaldırıyor ortalıktan. Korkuyu ve nefreti öldürüyor beyinlerde... Ölenlerin çoğu bilinçsizce ölümlerdi. Nedeni ise karşılarına çıkacak tehlikeleri bilmemeleriydi. Önlerinde koca bir uçurumun olduğunu, keskin aletlerin olduğu bir dükkanda durduğunu ya da sakin bir göletin içindeki refaha kapılmamayı nasıl becerebilirlerdi ki! İşte bu yüzden cehennem bile buradan güvenliydi. Buralarda bir cesede takılıp düşerek ölüm bile mevcuttu. Yani bilinmemezliğin verdiği huzur, buralarda bir anlamda kederdi.
İnsanların buralarda ihtiyaçlarını gidermeleri mümkün müydü acaba? En kolayından ele alırsak, insanların artık maddelerini boşaltmaları bile bir eziyetti. Boşaltılan yer belki bir uçurum olacaktı ve işiniz bittiğinde gittiğiniz yeri bilmeyecektiniz ve sonunda bitmek bilmeyen bir düşüş... Ya da bir hayvanat bahçesindesiniz ve uzun zamandır aç bir aslanın kafesindesiniz. Sizin kokunuzu aldığı anda parçalayacağını göz önünde bulundurursak, bu kolay işlemin bile ne kadar zor bir uğraş olduğunu anlayabiliriz sanırım. İhtiyaçlardan bir diğeri ise cinsel ihtiyaç olabilir. Ancak bu ihtiyacınızı buralarda pek düşünemezsiniz, çünkü yaşamak buralarda tek ihtiyaç halini almıştır artık. Düşünseniz bile ne olabilir ki, görmediğiniz kişileri bulmaya mı çalışacaksınız ve ya bulmaya çalışırken hayatta kalabileceğinizi zannedebiliyor musunuz? Hiç sanmıyorum. Buralara göre değil bu ihtiyaçlar...
Bu dünya tehlikeli bir dünyadır, çünkü görünmeyen şeyler her zaman tehlikedir. Bu karanlık dünyadaki amacımız bile tam belli değil aslında. Karanlıkta yaşamanın ne kadar zor olduğunu bizden başka kimse bilemez. Tabii bir de kör insanlar bilebilir. Ancak onların durumu bile bizden iç açıcıdır. Onların bu karanlığı düşünmeleri için vakitleri vardır. Fakat bizim öyle bir şansımız yok. Yaşamak için düşünmemiz gerekiyor. Yaşamak, kimi zaman düşünmemektir.
İklim şartları ise buralarda gerçekten ağırdır. Karanlıkta yağan bir yağmur kadar, soğuk ve derin ne olabilir ki! Ancak yağmur sevilecek türdendir. Su aramamıza gerek kalmaz o olunca. O bizim belki de tek dostumuzdur. O bizim banyo yapmamızı sağlar ve tertemiz olmamıza neden olur. Tüm acıları, nefretleri ya da ölümleri yarattığı kendi seli ile götürür. Ortalıktan yok eder ve temizler. Kısmen bizi bir anlamda kutsar. Yağmurdan soğuk şeyler de oldu aslında. O kar fırtınaları körlüğümüzle alay edercesine bizi günlerce felç etti ve acılarımıza acı katar bir şekilde işkence etti. Günlerce yaşamak için dayandık. Kimileri öldü. Kimileri ise ölmenin daha iyi bir şey olduğunu düşünse de, inançlarını yitirmediklerini gösterircesine anlamsızca dayandılar. Tıpkı benim gibi... Ben niye dayanmıştım ki? Bu rezil dünyayı seviyor muydum? Hayır aslında sevmiyordum ama içimden bir ses birgün kurtulacağımı kulağıma fısıldıyordu. Elbet senin de iyi günlerin olacak diyordu. Tabi benim kişisel düşüncem olarak bu Şeytanın sesiydi. Ancak Şeytan böyle düşene bilirdi. Bize işkencelerini arttırmak için bizi hayatta tutmaya çalışıyordu. Peki melekler neredeydi? Niye bize yardım etmiyorlardı? Onlara göre yeterince acı çekmemiş miydik? Belki de hayır! Bizi deniyorlardı. Bir insan hayatı, zorluklara rağmen ne kadar yaşayabilir diye bir testti bu. Sonunda test bitince bizi kutlayacaklardı ve cennete gitmemize izin vereceklerdi. Ne kadar iyimserce bir düşünce değil mi? Bu kadar iyimserlik bile karamsar hayatımın renklenmesine yardım etmiyordu. Yardım da edemezdi zaten. Bana kimse yardım edemezdi. Tanrı bile...
Karanlıkta yaşamamın ne zaman başladığını anımsayamıyorum. Çünkü karanlıkta gözlerimi açtığımda kafamdaki bellek de silinmişti. Eskiye dair en ufak bir şey hatırlamıyordum. Hatırlamak da istemezdim zaten. Yani hatırlasaydım o eskiye özlem duyabilirdim ve daha da acı çekebilirdim. Sevdiğim insanları düşünüp, onları bulamamanın çaresizliği bana acılarında ötesi gibi gelirdi. Nasıl bir şey oldu ki, bu kadar insan körlüğe mahkum oldu. Kimlere sorduysam hiçbiri cevap veremedi. Yanıtlar sanki bir yerlerde gizliydi. Ancak onu bulmak çok zordu. Onu bulana da ödül verilecek gibiydi. Bir yarışmada ölüm kalım mücadelesi vermek biraz saçmaca olsa da ben bu olayı yarışmaya benzetiyorum. Benzetecek başka bir şey de yok zaten. Hayat da bir yarışma değil mi? Yaşama savaşı da bir yarışma... Kısaca yarışmalar bizim gerçek amacımız olabilir. Ama bunu bile tam olarak bilemeyiz. Sonunca biz Tanrının unuttuğu insanlarız...
Karanlığın nedenini sorduğum kimi insanlardan da ilginç cevaplar gelmedi değil. Gelenlerden en çok dikkatimi çeken iki cevap vardı. Birisi genç çocuğun cevabıydı. Genç olduğunu yüzünün pürüzsüz kıvrımlarından anlamıştım. Ayrıca sesinin de inceliği onun bir çocuk olduğunu gösteriyordu. Bana tutuna tutuna yaklaşmıştı ve “Benden başka insanlarında görmediğini bilmiyordum” demişti. Bana sıkıca sarılmıştı ve karanlığın nedenini rüyasında gördüğünü söylemişti. Rüyasında bir alev topu geliyormuş üstüne doğru. Alev topu toprağa çarptığında, toprak havalanmış ve gökle birleşmiş. Tüm insanların gözlerinin önünde bir ışıltı parlamış. İnsanları kör edecek kadar büyük bir ışıltıymış bu. Tam bir ölüm parlaklığı. İnsanların son gördüğü şey olduğunu tahmin ediyormuş. Tabi bir rüyaya ne kadar inanılır o bilinmez. Kafama takılan diğer bir nokta ise çocuğun, çocuktan öte bir şekilde bilgelikle konuşmasıydı. Hangi çocuk bu kadar bilge konuşabilirdi ki! Belki de o çocuk değildi, sadece bir hayaldi. Bana olayları anlatmaya çalışan bir hayaldi. Çok gerçekçi olmasına karşın, çocukla konuşmamızdan sonra anlamsızca uyuya kalmıştım. Buralardaki insanların çoğuna olduğu gibi durup dururken uyuya kalıyordum.
Diğer cevap ise hafızası yerinde olan tek insandan gelmişti. O da karanlıkta yaşayanlardan biriydi. Sanırım söylediğine göre de iki bacağı kopmuştu. Sesinden anlaşıldığınca bayağı yaşlıca bir adamdı. Acı çektiğini mırıldanıyordu. Bacakları koptuktan sonra vücudunun hiçbir yerini hissetmediğini söylüyordu. Sadece beyni yaşadığı için hayattaymış. Yoksa yaşaması mucizeymiş. Adının Doktor olduğunu hatırlıyormuş. Ona devamlı tedavi olmak isteyenler geliyormuş. O da onlara ilaç sağlıyormuş. Hafıza yerindeyse bile kopuklukların oldukça fazlaca olduğu kesindi. Ailesinden karısını çok net hatırlıyordu. Devamlı onu ne kadar sevdiğini ve sadece onu bulmak için yaşadığını defalarca tekrarlıyordu. İki kızı varmış. Yalnız onları net hatırlamıyormuş. Beyninde onları bulanık görüyormuş. Bana hayatı hakkında kesin olmayan ancak gerçeğe yakın şeyler anlatmıştı. Onunla bir anlamda samimi olmuştuk. Ben de bu samimilikten yararlanıp sormuştum o soruyu. Kafamdaki tek soruyu;
“Neden karanlığa mahkum olduk? Neden görmeyen gözlerimiz var?”
“Aslında nedenini ben de pek bilmiyorum. Ancak bir dakika! Bir şeyler aklımdan hiç silinmiyor. Sanki o anı tekrar tekrar yaşıyorum. Belki de son gördüğüm şey olduğu içindir. Gözlerimin önüne bu görüntüler zaman zaman gelse de artık yaşlı bir adamım ben. Her ayrıntıyı hatırlayamam ama hatırladığım kadarıyla savaştaydık. Kadınlar ve çocuklar, bizden ayrı olarak kasabalara yerleştirilmiştiler. Savaşta üstün taraf bizdik ve bir emir geldi. Savaşta önde olduğumuz için birliklerin çoğunu evlerine yollama ve artık kontrol bizde olduğundan birlikleri azaltma kararı alınmıştı. Biz de karılarımız ve çocuklarımızla buluşmak üzere kasabalara gittik. Ailelerimizle buluştuğumuzda tüm dünyalar bizim gibiydi. Ancak aniden bir gece yarısı barışmalar yüzünden dışarı çıktık. Büyük bir alev topu bize doğru geliyordu. Ancak alev topu öyle garip bir şeydi ki, ağır hareketlerle üzerimize doğru geliyordu. Hiç kimse olaydan bir şey anlamadığı için şaşkınlıkla öylece donakalmıştı. Sonunda alev topu yere düştü ve etrafa kör edici bir ışık saçıldı. Öyle keskin bir ışıktı ki, kör olmamak mümkün değildi. Bu ışık karşısında herkes yere doğru düşüverdi. Herkes kör oldu ve kafasını yere çarpanların bazıları öldü, bazıları da travma geçirdi. Çoğu kişi de şok geçirmeye başladı. Şokun etkisiyle de insanların tamamına yakını hafızasını kaybetti. Ancak bana ne olduysa oldu ve belleğim öbür insanlara nazaran canlı kaldı. Bunun dışında geceler boyu düşündüm. Belki de gündüz de olmuştur ama ben göremedim ne yazık ki... Tahminimce o ateş topu ya bir meteor parçasıydı ya da düşmanlardan bir bombaydı. Ancak kafama takılan bir şey var. Eğer o şey meteor ve ya bomba olsaydı hayatta kalmamız mümkün olabilir miydi? İşte bunu ne yazık ki bilemiyorum. Artık tek bir isteğim kaldı bu dünyada, karımın bir elini tutup göğsüme koymak veya ona bir kerecik sarılıp kokusunu içime çekmek. Başka bir isteğim yok hayattan...” der demez gözlerini yummuştu ihtiyar. Onun adına üzülmüştüm ama benim adıma kim üzülecekti peki...? Ama o ihtiyara çok şey borçluymuş gibi hissettim kendimi. Ne de olsa hatırladığım kadarıyla sorularıma tam olarak cevap veren bir tek o vardı. Onun söylediği kadarıyla da az bir şekilde öğrendim ne yaptığımı. Ya küçük bir çocuktum o zamanlar, ya da savaştan dönen bir askerdim. Ama bunları bilsem bile neye yarar ki artık...?
Ne bu dağlar, ne de hayat artık hiç umurumda değil. Yaşamak da istemiyorum artık. Bu acılar, bu bilinmemezlik beni kaosa neden olmuş durumda. Kafamda başka bir soru yankılanıyor devamlı. Eğer o bir bombaysa tüm dünyayı etkilemiş olamaz. Birileri muhakkak güneşin altın telli saçlarını görüyordur. Peki görüyorsa neden bize hiç yardım edilmedi? Neden biz bu acıya terk edildik? İşte bu soruların yanıtlanmayacağını çok iyi biliyorum. İçimdeki ümit ise artık tükendi. Diğeri gibi belki gelecekte ışığı görebilirim umudu da uçup gitti beynimden. Geceleri yaşadığım ölüm korkusu bile beni korkutmuyor artık. Bu yüzden ölüm artık tek kurtuluşum. Belki cehenneme gideceğim ama sonuçta artık gözlerimdeki o karanlık yok olacak. Bu yüzden elveda dünya, elveda acı ve kederli insanlar, elveda eski ve yeni hayatım, elveda bilinmemezlik ve en önemlisi elveda kahrolasıca karanlık. Artık görmeyen gözler de görecek. Ama ne kadar sürecek, onu bilemem ancak sonunda özgürlüğe kavuşacağım. Her şeye rağmen teşekkürler Tanrım. Bana yardım etmesen de, yanıma gelmesen de. Şimdi artık ben yanına geliyorum...

TEORİK HİPOTEZLER (YA DA ANLAMSIZ DÜŞÜNCELER) (2002)

Kelimelerin anlamsız kaldığı zamanları bilir misiniz? Evet işte benim anlatacağım hikaye de böyle bir şey. Sonunda gerçekten pek bir şey anlaşılmasa da, hiç olmazsa ben kendimce dinlenebilir buluyorum.
Sıradan bir sabahtı. Her şey her zaman olduğu gibiydi. Hatta aynadaki görüntüm bile aynıydı. Suratımdaki hafif sakal bile neredeyse dünkü gibiydi. Gözlerim her zaman olduğu gibi kan çanağıydı. Saçlarım her zamanki gibi dağınıktı. Dudaklarım ise her zaman olduğu gibi kuruydu. Hele bakışlarım... Her zamankinden de berbattı. Yani öyle boş boş bakıyorlardı. İçlerinde ne bir anlam gizliydi, ne de bir gizem saklıydı. Öylece aptal aptal duruyorlardı. Tabi bir bakıma kendi bakışlarımı sorgulamak akıllı bir insana özgü şeyler değildi. Ancak akıllı olduğumu da söylemedim zaten. Hatta bir bakıma düşünürsek tırsak ya da başka bir deyişle pısırık bir şey olduğum bile söylenebilirdi. Kimse benimle konuşmazdı. Ben ise onlara pembe dizilerdeki diyaloglardan daha kötü diyaloglarla hitap cümleleri kurup, onların benimle konuşmamalarını daha da belirgin hale getirmeye çalışıyordum. Kısaca her şey doğru düzgün işliyordu. Ta ki evimden dışarı çıkışıma kadar... Evimden niye çıkmıştım ki! Ya da bu saçma soruyu kendime niye sormuştum? Her şey bir saçmalıktı, etrafımda dönen her düşünce. Kendimin kendim olmasını bile sorgular hale gelmem ise tam bir akıl yitirim boşluğu durumuna eşit bir haldeydi. Bunca boş konuşmamdan sonra ise aslında ilk düşüneceğim şey aklıma geldi. Yani aslında beni endişelendirecek şey aklıma geldi. Tabi bu durumda endişelenmek doğru olur muydu? Onu bilemeyeceğim ama gerçekten bir endişelenme söz konusu olduğunda bunu bilmemin gerektiği gerçekti. İşte bu hipotez ya da her neyse, bundan yola çıkarak arabamın yerinde olmadığını fark ettim. Aslında arabamın olduğundan bile şüpheliydim. Ancak işim ile evimin uzaklığını hesaba katarsak ve hayatımda hiç otobüs, metro ve ya onun gibi taşıma araçlarına binmediğimi düşünürsem aslında bir arabamın olması mantıklı gibi geldi bana. Ancak aslında bundan bile emin değilim.
Sonunda arabamın çalındığına karar verdim. Ne de olsa araba kendi kendine gidemezdi. O halde birileri onu kaçırmıştı. Belki de kaçırma karşılığı fidye isterler diye düşündüysem de, bir insana bile zar zor verilen fidyenin benim değersiz arabam için istenilemeyeceğini fark ettim. O halde genelde insanların başları sıkışınca gittikleri yere gitmeye karar verdim. Yani bir nevi baş sıkışma yeri... Ya da bilinen adıyla karakol. Neden karakol dendiğini ise düşündüysem de, ne yazık ki cevabını bulamadım. Ne yani karakol adını bulanlar karakollu muydular ya da zenciler mi buldu bu kelimeyi? İşte bu anlamsız düşünceler aslında benim bunalımda bir insan olduğumu gösteriyordu. Tıpkı menopozlu kadınlar gibi hissettim kendimi. Bu saçmalıklardan arınmak için karakol lafını bir daha düşünmemeye karar verdim. Artık karakol yerine polis diyecektim gideceğim yere. Fakat bunda da sorun çıkması muhtemeldi. Çünkü polis kelimesinin nereden geldiğini bulmaya çalışacaktım. Yani belki Yunanlılardan gelmiştir diye düşündüm. Çünkü ne de olsa adamlar her şehrin adının sonuna polis kelimesini koyuyorlardı. Yani bilmediğimi sanmayın ama sanırım polis kelimesi Yunanca şehir demekti. Yani bu durumda kendi kendime ürettiğim saçma teoriler, diğer bir saçmalıklarla cevap buluyordu. Ben ne yazık ki normal bir insan değildim. Ancak kim normaldi ki, ben anormal olayım. Yani kim mükemmel ki? Hiç kimse. Benim sorunum ise sanırım fazla düşünmemdi.
Polise gidince bana sorular sordular. Her zamanki saçma sorulardan bir kaçıydı. Yani yok arabanız ne zaman kayboldu diye sordular. Yani böyle bir soru olabilir mi? Ben herhalde ne zaman çalındığını bilsem, çalan kişileri durdurmaya çalışırdım ya da ne biliyim kaçıran kişileri bile tarif edebilirdim. Bu açıdan verdiğim ters cevaplar yüzünden beni içeri tıkmak ile tehdit ettilerse de, sabah sabah benimle uğraşmamaya karar verdiler. Tıpkı diğer insanlar gibi. Yani bana aptal muamelesi yapan aptallar gibi. Sonunda olayı araştıracağız deyip beni postaladılar ya da attılar diyebiliriz veya benim gitmemi rica ettiler de olabilir ancak o kadar da nazik değildiler.
Bu saçma sapan prosedürlerle uğraştığımdan dolayı işime bir hayli geç kaldığımı anlamıştım. Bu yüzden bir süre ayrıntısız düşünmeye karar verdim ve bunda da başarılı oldum sayılır. İşe ulaştığımda patron neden geç kaldığımı sordu. Ben de tüm olanları anlattım. Patron gayet anlayışlı bir kişi olduğundan bana geçmiş olsun dedi ve kendi odasına gitti. Sanırım bu yerde benimle gerçek diyaloglar kuran bir tek o vardı. Bu yüzden herkesin aksine ben patronumu seviyordum. Ne de olsa bir de şu açıdan bakmak lazım. İşini en iyi yapan kişi bendim ve genellikle en çok işi de ben yapardım. Üstelik bu çalışkanlığıma rağmen de burada çalıştığım sürece, hiç maaşıma zam istemedim. Bu açıdan işte ideal çalışan durumundaydım. Patronum da bana bu yönden devamlı anlayışlı davranıyordu.
Mesai saatim dolduğunda eve doğru yol alacaktım ki, aklıma yine araba geldi. Benim arabamın olduğundan emin değildim ama arabamı da benimsediğim söylenebilirdi. Bu garip ikilem sonucunda yine sonuca varamadım ama sonuçta yanlışıkla garaja geldiğim gerçeği değişmedi. Garajdan tam çıkmak üzereydim ki, arkamda bir ses bana seslendi. Ancak önce hiç tepki vermedim. Çünkü bu yerde, benimle konuşmak için pek heves edilmezdi. Bu yüzden ikinci kez bana seslenilmesini bekledim. Ancak bu olay gerçekleşmeyince de, iyi ki dönmediğimi düşündüm. Hayatımda ikinci kez binecek olduğum metroya doğru gelmiştim ve orada metronun gelmesini bekliyordum ki, yine o ses arkamdan geliverdi. Bu sefer bakmaya karar verdim. Arkamda ağzında sigara olan birisi vardı. İnce ve uzunca bir palto giyiyordu. Anlaşıldığı kadarıyla da, o paltodan başka bir şey de giymiyordu. Yani teşhirci tiplerden birine benziyordu. Kafasındaki o büyük şapka ve gözündeki güneş gözlükleri ise ona ayrı bir hava katsa da, teşhirci tipinin yanından hiç mi hiç uzaklaşamıyordu. Belki de bana göstereceği şeyler vardır diye düşündüm ve yanına gittim. Öylece kös kös baktım adamın yüzüne. Adam ise benim bu boş bakışlarıma aldırmadan konuşmaya başladı;
"Sana baktığımda bir şeylerinin eksik olduğunu anlıyorum."
"Aslında eksik olan şeyler var hayatımda. Özellikle de gerçek arkadaşlıklarım hiç olmadı."
"Bunun dışında maddi olarak da bir kaybın var."
"Bunu nasıl anladın?"
"Ben buralarda çok insanlar gördüm. Herkesin ne olduğunu bilirim. Ben artık bir insan sarrafıyım."
"Aslında maddi kaybımı kastetmiştim."
"Sadece bir tahmin."
"Seninle neden konuştuğumu bile anlamasam da maddi kaybımın ne olduğunu sana söylemek istiyorum."
"Tabi söyleyebilirsin."
"Benim bu sabah arabam çalındı. Bu yüzden az da olsa moralim bozuk. Üstelik metro ile de gitmeye alışık değilim."
"Peki şunu düşündün mü? Belki de senin araban yoktu. Sadece düşündüğün için bir araban olduğunu zannediyordun. Yani sadece beynin söylediği için mi arabanın olduğunu düşünüyorsun? Ya da belki de sen araba kullanmayı bile bilmiyorsun. Sadece bildiğini zannediyorsun."
"Bence bu söylediklerin pek mantıklı değil. Sadece boş laflar..."

Bu sözleri ben mi söylüyordum acaba. Çünkü gerçekten boş lafları konuşan kişi bendim. Belki de egom için böyle konuşuyordum. Adama baktığımda bana cevap vereceğini düşündüm. Ancak bir daha benimle hiç konuşmadı. Alınmış olabilirdi. Tam bu sırada da metro geldi. Aklımda hep o adamın söylediği kelimeler dolaşıyordu. Yani ben araba kullanmayı tabii ki biliyordum. Bu tartışılamaz bir gerçekti. Hatta nereye gitsem yanımda arabamın olduğu çok net olarak aklımda. Metrodan indikten sonra evimin önüne doğru uzun bir yürüyüşte bulundum. Bacaklarım uzun zamandır yürümek işlevini gerçekleştirmediği için dayanıksız gibiydi. Ancak arabam bulunana kadar bu gerçeğe alışmam lazımdı. Evimin önüne geldiğimde ise gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Sabah yaşadığım tüm olaylar sanki geri dönüvermişti. Ancak bu sefer tam tersi olarak. Kısaca arabam kapının önündeydi. Dün bıraktığım yerdeydi. Hemen arabanın içine girdim. İçerisi her zamanki gibiydi. Hiçbir değişiklik yoktu. Bu inanılmaz bir şeydi. Diğer bir yönden farklı bir şey olduğunu da fark ettim. Arabamın cam sileceklerinin arasında bir not vardı. Notta şu yazılıydı;
"Herkes düşündüklerine inanır. Sen de şunu düşün! Aslında araba kullanmayı biliyor musun? Bakalım gördüklerine inanabilecek misin?"

İçimden o metrodaki karşılaştığım adamı hatırladım. Belki de arabamı o çalmıştı. Bana bir oyun oynuyordu. Beni gizli bir yerden gözetliyordu ve oyunun sonunda da bana gülmekten ölecekti. Tabii önce ben onu öldürmezsem. Hemen arabamla küçük bir tur atmayı düşündüm. Böylece kafamdaki soru işaretlerine noktayı koyacaktım. Ancak araba kullanmak hakkında kafamda hiç cevap yoktu. Yani kolay bir işlemi neden bu kadar zorlaştırıyordum ki, anahtarı çevirince arabayı sürecektim işte. Anahtarı çevirdim ama aslında anahtarın olmadığını gördüm. Yani öyle bir anahtar aslında hiç hayatımda olmamıştı. Arabadan inmeye karar verdim. Tam arabadan dışarıya doğru ilk adımımı atıyordum ki aslında arabamın da olmadığını gördüm. Bu bir gerçek miydi? Aslında benim arabam yok muydu? Ben aslında deliriyor muydum ya da aklımın ortaya attığı oyunlarla baş etmeye çalışıyordum. Arabamın yok olduğu yerde sadece o not vardı. O notu kim vermiş olabilirdi ki! Sanırım o metrodaki adamdı ve ona bunu sormalıydım. Bunun için de onu bulmalıydım. Hemen metroya doğru koşmaya başladım. Yorgun bacaklarım beni rahatsız etse de bu olayların sebebini öğrenmeliydim. Koşuşturmaların ardından metroya ulaşmıştım. O adamın olduğu durağa doğru metro ile gitmeye başladım. Sonunda ulaşmıştım o durağa. Ancak yaptığım şeyin aptalca olduğunu anladım. Çünkü adamla konuşmamızdan çok uzun süre geçtiği için onu burada aramak aptallıktan başka bir şey değildi. Bunu fark etmek için de geç kalmıştım. Kısaca yaptığım her hareket hatalıydı. Tekrar evime dönmeye karar verdim. Yalnız bu sefer taksi tuttum.

Eve geldiğimde yorgunluktan direk uykunun hafifliğine doğru çeşitli yollar kat ettim. Uykum son derece derinceydi. Hiçbir ses duymadım. Hatta uykum o kadar derinmiş ki, ertesi sabah uyandım. Bu beni aslında tuhaf hissettirdi. Çünkü işime gitmeden önce bazı dosyaları gözden geçirmem gerekiyordu. Fakat şimdi onlara bakmaya kalkışırsam her halde ne zaman ulaşırım oraya diye düşündüm. Kapıdan hızlıca fırladım. Ancak içimdeki garip bir his ile evde bir şeyler unuttuğumu fark ettim. Hemen geri döndüm ve evde saatimi unuttuğumu anımsadım. Tam evi kilitliyordum ki kapının önünde duran bir kağıt parçası dikkatimi çekti. Hemen ona uzandım ve aldım. Okumaya başladım. Kağıdın üstünde bir not vardı;

"Aslında senin bir işinin olduğundan emin misin? Yoksa sadece beynin sana emrettiği için mi işe gitme gereksinimi duyuyorsun ya da aslında sen bir yerde çalışmıyorsun..."

Bu saçma not da neydi böyle diye düşündüm. Tüm saçmalıklar beni mi buluyordu. Arabadan sonra da bu ikinci saçmalık tepemin tasını attırmıştı. Hemen anayola çıkıp bir taksi buldum. Bugün metroyla gitmek istemedim işe. Hem çabuk gidersem belki göz gezdiremediğim dosyalara da bakma imkanım olabilirdi. Bu açıdan hemen bir taksiyle işe doğru yol aldım. İçeriye girdiğimde her şey değişik gibiydi. Bir günde her şeyin değişmesi hayret ediciydi. Çünkü pek değişime uğramayan bir yerdi burası. Özellikle de sezon ortasında bu kadar değişim hayra alamet değildi. Bu olayların ne olduğunu sormak için benden tiksinenler grubunun yanına gittim ve onlara sorular sordum. Öncelikle beni tanımıyor gibi davransalar da, sonrasında bana yanıt vermeye karar verdiler. Hem de bir koro gibi yanıt vermeye başladılar. Sorularıma herkes teker teker yanıt veriyordu.

"Bu değişimlerin nedeni ne sorabilir miyim? Birileri bana lütfen cevap versin. Tamam pek anlaşamıyoruz ama bir kere olsun bana cevap verin."
"Siz buraya niye gelmiştiniz ki? Yani sorunuz da oldukça garip."
"Garip mi? Hatırlıyorsam sizler benimle sizli konuşmazdınız ne oldu da böyle davranmaya başladınız? Sonunda benimle dost olmaya mı karar verdiniz?"
"Dost mu? Yeterince dostumuz var bizim. Şu ana için yeni birini dost listemize katmak istemiyoruz."
"Öyle olsun bakalım. Siz asıl ilk sorduğum soruya cevap verin. Buralardaki değişimin nedeni ne? Lütfen doğru dürüst cevap verin."
"Sizin haberiniz yok galiba. Burada son on yıldır hiçbir değişim olmadı. Ne bir personelde, ne de herhangi bir eşyanın yeri değişmedi."
"Nasıl olur? Herkesin yerleri farklı. Üstelik benim odam da nerede?"
"Sizin odanız mı? Hangisiydi ki?"
"Şu oda. Müdürün odasının iki oda yanındaki oda."
"Orası mı? Hayret orası benim buraya geldiğimden beri lüzumsuz eşyaların koyulduğu bir dolap."
"Bu bir şaka mı?"
"Ne şakası? İnanmıyorsan müdüre sor."

Bu saçmalıkları yok etmenin tek yolu gerçekten de müdür ile konuşmaktı. Müdürün kapısını çaldım ve müdürün de girmemi işaret eden bir ses tonuyla gir demesi üzerine odaya girdim. Müdür yüzüme bir kez baktı ve başını önündeki kağıtlara doğru çevirdi. Kağıtlara bakarak konuşmaya başladı;

"Evet buyrun ne istemiştiniz?"
"Efendim beni tanımadınız mı?"
"Hayır tanımadım. Ancak tanımamı istiyorsanız otuz saniyeniz var. Bunun dışında bir sorunuz yoksa lütfen beni rahatsız etmeyin."
"Efendim odanızın iki yanındaki odada çalışıyorum ben. Hatırladınız mı?"
"Hayır hatırlamadım. Ayrıca orası da fuzuli işler odası. Orası uzun süredir bu amaç için kullanılıyor. Bunun dışında bu müessese yaklaşık on yıldır hiçbir kişiyi işe almadı. Yani sizin de alınma ihtimaliniz bu açıdan yok. Kısaca şakalarınız için hiç vaktim yok. Siz mi gidersiniz yoksa ben güvenliğimi çağırayım?"
"Beni nasıl unutursunuz? Ben sizin en çalışkan elemanınızım."
"Sabrım taşıyor beyefendi."
"Tamam gidiyorum. Ancak beni kovmak için başka bir neden bulmanızı isterdim," dedim ve odayı terk ettim. Tazminatımı almak için aşağıdaki vezneye indim. Ancak ısrarla beni tanımadığını iddia etti. Tuhaftı ancak sabahki not aklıma geldi. Aslında ben burada çalışmıyordum. Bu sadece kafamdaki bir oyundu. Ben sadece burada çok çalışmayı istediğim için kafamda çalıştığımı zannediyordum. Beynimin başka bir oyunuydu bu. Başka bir not daha bulmaktan korkuyordum. Çünkü notlar tüm hayatımı bozmaya başlamıştı.
Artık kafamda bir tek eve gitmek ve oradan uzun süre dışarı çıkmamak vardı. Bunun için bir kez daha metroya binmem lazımdı. Metroya girer girmez gözlerim o adamı aradı. Ancak ortalıklarda yoktu. Metroya onu göremememin hayal kırıklığı ile bindim. Ancak belki de onu görmemem daha iyi olacaktı. Ne de olsa o adam benim gerçekleri görüp hayatımı bozmamı sağlamıştı. Gerçeklerin bu kadar acı olabileceği kimin aklına gelebilirdi ki, belki de kimsenin. Metronun içi bomboştu. Kimseler yoktu ortalıkta. Ben ise en köşedeki bir yere oturmuştum. Öylece düşünüyordum. Durakları hep boş geçiyorduk. Kimse binmiyordu metroya. Sonunda bir durukta birisi binivermişti. Adama dikkatlice baktığımda benim hayatımı karıştıran adamın olduğunu anladım. Ancak bu sefer üstünde takım elbise vardı ve saçları da jöleliydi. Yani oldukça modern bir insan görünümündeydi. O teşhirci tipinden eser yoktu. Oturduğum yerin karşısındaki yere oturdu. Elinde gazetesi vardı. O bilindik ekonomi gazetelerinden biriydi bu. Metro hareket etmeye başladığında adamı boğmak istememe rağmen, ona hiçbir kelime sarf etmemiştim. Sanki adamı arayan gözler benim değildi. Belki de bana söyleyeceği daha kötü şeylerden korkmuştum. Ancak o gazetenin ardından adam konuşmaya başladı;
"Şu borsayı anlamıyorum. Devamlı çıkıyor ya da düşüyor. Yalnız aslında bu değerlerin gerçek olup olmadığı kimsenin aklına geliyor mu? Tıpkı senin durumun gibi dostum. Aslında araban yoktu, aslında işin yoktu. Ancak sen olduğunu farz ettin. Olmadığını görünce ise pek şaşırmadın. Çünkü zaten sen bunu biliyordun. Sadece bilmemezlikten geliyordun. İşte sonunda yine benim karşımdasın."
"Sen de kimsin? Bunları nasıl biliyorsun?"
"Ben senin dostunum. Sen de benim dostumsun. Ancak tabii bunları hatırlamıyorsun değil mi? Hatırlamak istediklerini hatırlıyorsun. Tıpkı evinin olduğunu varsaydığın gibi. Aslında her gün gittiğin evinin olduğunu mu zannediyorsun. Öyle bir evin senin hiç olmadı ve olmayacak. Sadece öyle bir evinin olmasını istediğin için öyle bir evinin olduğunu zannediyorsun."
"Bu söylediklerin de ne böyle? Ne dostu! Benim senin gibi bir kişiyle ne gibi bir dostluğum olabilir ki! Bence senin bir tımarhaneye kapatılman lazım!"
Dediğimde benim ineceğim durak da gelmişti. Bu metroya son kez binmeyi ümit ediyordum. Evimden bir daha çıkmayacaktım. Belki sadece yiyecek almak için çıkabilirdim. Evimin önüne doğru yürüdüm... Yürüdüm... Yürüdüm... Evin kapısını açmak için anahtarlarımı arıyordum ki kapı açıldı. İçeri de genç ve güzel bir bayan vardı. Bana gülümseyerek;
"Buyrun ne istemiştiniz?"
"Aslında ben de aynı soruyu size soracaktım."
"Ancak ben sizin dediğinizi pek anlayamadım. Çünkü evimin önünde duran kişi sizsiniz. Bu da sanırım bana sorma hakkını tanıyor."
"Sizin eviniz mi? Bu bir şaka mı? Yani son zamanlarda fazlaca şey başımdan geçti de. Bu yüzden daha fazla şakayı kaldıramam."
"Ben şaka falan yapmıyorum. Yaklaşık dört senedir bu evde oturuyorum ve sizin yapmaya çalıştığınız şeyi anladım galiba. Bu yüzden gitseniz iyi olacak bence. Yoksa polisi çağırmak zorunda kalacağım. Üstelik kocam da gelmek üzere eve."
"Durun bayan! Burası nasıl sizin eviniz olur? Ben uzun zamandır bu evde oturuyorum. Üstelik de bu sabah da kendi evimdeydim. Dün gece bile burada uyudum."
"Siz istediniz bunu!"
Kadın içeriye doğru koştu. İçeride telefon ile polisi arıyordu sanırım. Kadını durdurmak için eve girdim. Telefonu kadının elinden alıp kapatıverdim. Kadın, tüm gücüyle bağırmaya devam ediyordu. Elimle ağzını kapatıyordum. Tamamen panik haldeydim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Tam bu esnada dışarıdan bir erkek sesi;
"Hayatım ben geldim."
Sanırım kocasıydı. Bu halde ne yapabilirdim ki? Resmen donakalmıştım. Adam içeriye doğru geçerken bizi görmemişti. Hala eşine seslenmeye devam ediyordu.
"Neredesin hayatım? Kapıyı neden açık bıraktın?" derken adamın kafasına bir anda şüphe düştü. Zaten geldiğinde bunu anlamaması salaklıktı. Hemen bizim olduğumuz oda ile göz göze geldi adam. Odaya girdiğinde beni ve karısının endişeli halini görüvermişti. Adam hemen içerdeki odaya koştu ve silahını aldı. Adam kendine söyleniyordu;
"Lanet olası pislik! Gününü göreceksin!"
Olduğumuz odaya doğru geldi. Elindeki silahı yüzüme doğrulttu ve bağırarak; "Pislik! Çabuk karıma dokunmayı bırak! Seni vurmamı istemiyorsan acele et!" Ben ise donakalmış durumdan kurtulamamıştım ve sadece adama bakıyordum. Sonra bir an için boş boş baktığım bir anda kadın, hemen kocasının yanına fırladı. Adam ise karısının yanına gelmesi ile birlikte tetiği çekiverdi. Tetiği çekişiyle birlikte çıkan mermi, yavaş yavaş göğsüme havada süzülerek saplanıyordu. Zaman o kadar yavaşlamıştı ki hiçbir sesi duymuyordum. Merminin vücuduma saplanması ile beraber ben ani bir şekilde yere düşüş sürecine geçtim. Zaman durmuştu. her şey durmuştu. Bir tek ben hareket ediyordum. Ancak ben de yavaşça hareket ediyordum. Sonunda yere düşüşle beraber kafamı evin duvarına çarpıverdim ve gözlerim kapanıverdi.
Gözlerimi açtığımda metronun geçtiği o istasyondaydım. Etrafımda çöpler vardı. Yerde yatmaktaydım ve elimde gazete kağıtlarıyla sarılı bir şarap şişesi vardı. Yanımda yatan ise bana gerçekleri gösteren o teşhirci kılıklı adam ya da aynı kişilik olan jöleli adamdı. Yani o benim gerçekten de dostumdu. Her şey yalandı. Gerçekler aslında gerçek değildi. Tüm olanlar bir ayyaşın rüyasından başka bir şey değildi. Hayallerle süslü bir plandan başka bir şey değildi. Aslında sadece hayal ettiğim şeyler vardı. Bu yokluk içinde kendimi kandırmıştım. Şarabın verdiği sarhoşluk beni hayal kurmaya zorlamıştı. Ben aslında ayyaş, işe yaramaz bir adamdım.
Bazen hayaller, gerçeklerden daha gerçektir. Her şeye rağmen aklımda tek bir soru vardı. Aslında ben ayyaş mıydım, yoksa ayyaş olduğumu mu zannediyordum..?

SUSKUN MELEKLER (2002)

"Öylece yerde yatıyorlardı. Meleklerim sessizleşmiştiler. Öylece ses çıkartmadan meleklerim susmuştu. Onlar benim suskun meleklerimdi."
***
Dudaklarımdaki o matlaşmış tadı unutalı uzun zaman olmuştu. Artık insanlaşmıştım diyebilmeyi çok isterdim. Ancak artık insanlaştığımı söylemek aslında hiç insan olmadığımı belirtmeye benziyor. Bu belirtmeler de gerçek dışı olduğundan susmak en iyisi. İhtiyaçlarımı karşılayacak ellerim de yoktu. Hepsi körelmişti. Artık o ellere, el demek ellere saygısızlık olurdu. Ben bir yaratık değildim ama gökyüzünün altındaki yaşayış birimlerinden biri de değildim. Anlatılacak bir fısıltı da değildim. Sadece bir katildim. Hem de koleksiyoncu bir katildim. Kurbanlarımın yüzük parmaklarını kesiyordum. Ancak parmakları almıyordum. Sadece yüzükleri alıyordum. Nedenini ise aslında söylemek istemiyorum ama yine de söyleyeceğim. Hep evlenmek istediğim bir kız vardı. Onu çok seviyordum. Onunla evlenmek istiyordum. Ona sorduğum soruların hiçbirini cevaplamıyordu. Hep susuyordu. Hareket bile etmiyordu. Üstelik parfümü de gün geçtikçe kötüleşiyordu. Sonunda teklifimi kabul edeceğini düşünüyordum. Ancak yine de cevap vermedi. Acaba bir derdi mi var diye düşündüm. Sonunda da ona bir doktor götürmeye karar verdim. Doktor aslında onun ölü olduğunu söyledi. Benim de psikolojik bozukluklarım varmış. Ona inanmadım ve onu öldürmek zorunda kaldım. Sağ elindeki yüzüğü gördüm. O evliydi. Ben de evli olabilirdim ama aşık ola ola bir ölüye aşık olmuştum. Kalbim kırılmıştı ve adamın parmağını kesip yüzüğü aldım. O yüzüğe saatlerce baktım. Tıpkı bir hayal gibiydi. Ancak bu benim yüzüğüm değildi. Benimkisi daha parlak ve daha güzel olacaktı. Ben evleneceğim kişiyi mutlu edecektim. Şu anda da o yüzüğü arıyorum. Benim olanı... Parlak olanı... Ancak işte bir problemim var. Yüzüğü genellikle öldürdüğüm insanların parmaklarında arıyorum. Çoğu insandan bu yüzden nefret ediyorum. Beni o kadar uğraştırmalarına rağmen hiçbir şekilde doğru yüzüğü bulamıyorum...
***
Gecenin köründe beni aramalarından nefret ediyorum. Yani polisliği bırakmamın nedenini ne zannediyorlardı. Tabii ki bu ani aramalar yüzünden bırakmıştım. Şimdi özel bir dedektif olmama rağmen hala beni uykumdan uyandıracak birilerinin olması oldukça tuhaf. Üstelik öyle saatlerde beni arıyorlar ki adamlara bildiğim tüm küfürleri iletiyorum. Her şeye rağmen şu manyak tutkumu da bırakamadım. Sapık katilleri araştırmak benim ayrı bir hobim haline geldi. Bana gelen kişilerin verdiği tüm işlerin kaybolma olayları ile alakalı olduğunu düşünürseniz oldukça sıkıcı olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden genellikle psikopatlarla uğraşıyorum. Onları araştırıyorum ve olayları çözdüğümde de polise tüm olayları anlatıyorum ama kendi ismimi vermiyorum. Özellikle de sübyancı katil Sert, psikopat travesti Tatlı veya tornavidalı manyak olaylarını ben çözdüm ama kimselere söylemedim. Şimdiler de ise şu parmak kopartıcısının peşindeyim. Adam tam bir psikopat. Öldürdüğü insan sayısı neredeyse otuzu buldu. Üstelik de hepsinin parmaklarını koparttı ve odanın bir köşesine attı. Devamlı da parmak izi bırakmasına karşın, bir türlü tespit edilemiyor. Adamın hiçbir kaydı yok. İsmini de bu yüzden bulamıyorlar. Ancak medya şimdiden ona isim taktı bile; "Parmakçı". Bu ismi pek sevmiyorum ama yinede tam bir manyak adı. Bu arada medya da bu katile romantik bir kişilik diyor. Neymiş? Her zaman yüzük parmaklarını kesmesinin nedeni, aşık olduğu birisiyle evlenemediğinden dolayı çıldırdığı için insanları öldürüyormuş. Saçmalığa bak! Adam basbayağı manyak. Romantik olsa ne olacak, olmasa ne olacak? Sonuçta senin de parmağını kopartabilir. Tek kelimeyle bu medyanın tasvirlerine şöyle denilebilir: "Komik". Yani mizah dergilerinde bile böyle komik yazılar yazılmıyor.
***
Kadınlar hassas olurmuş ne kadar saçma! Evlenme teklifine bile cevap vermeyen bir kadın ne kadar hassas olabilir ki! Bana sorarsanız hiç. Ona aldığım kimselerde olmayan ışıldayan yüzüğü bile kabul etmedi. Yok neymiş, iş arkadaşları ile ilişki kurulmazmış. Bu saçmalık değil de ne böyle? Hadi bunu unutalım diyelim. Peki diğer iş arkadaşlarıyla ilişkilerini nasıl unutuyor. Hepsiyle de, üstelik uzun süreli ilişkiler yaşadı. Yani bana gelip senden hoşlanmıyorum deseydi anlardım, sen hiç yakışıklı değilsin deseydi anlardım ya da ne biliyim bir gece benimle yatsaydı ve yatakta çok kötüsün deseydi onu da anlardım. Ancak iş arkadaşı mazereti beni tam anlamıyla çılgına çevirdi. İşte onu protesto etmek amacıyla ona aldığım yüzüğü devamlı yanımda taşıyacağım. Hatta belki de kuyumcuya gidip o yüzüğü genişletip, ben takacağım. Sonra da iş yerinde her gün gözüne sokacağım. Belki bir gün anlar da pişman olur...
***
Olayları araştırmaya genellikle kurbanların aileleriyle başlarım. Hepsi birbirinden acılıdır. Hepsinin anlatacağı bir anısı vardır. Ancak şu parmakçı katilin işlediği cinayetlerden en kötüsü bence, iki küçük kızı öldürmesiydi. Hatta o kızlar her gece rüyalarıma girmeye başladı. Neden iki küçük kızı öldürürler ki! İşte bunun cevabı da verilen ünvanda saklı. Yani psikopatlıkta saklı. Boşuna psikopat denilmiyor. Kızların babası ise oldukça yıkılmıştı. Devamlı ağlamaktaydı. Kızların öldürülme nedeni ise parmaklarındaki yüzüklermiş. Yani iki küçük kızın yüzüklerine kim dadanır ki! Adam resmen manyak! Sorunları var. Benim içimi en çok burkan sözler ise, adamın ağzından çıkan şu sözlerdi; "Öylece yerde yatıyorlardı. Meleklerim sessizleşmiştiler. Küçücük parmakları yerinde yoktu. Ortalık kana boyanmıştı. O beyaz elbiseler kıpkırmızı olmuştu. Öylece ses çıkartmadan meleklerim susmuştu. O cıvıl cıvıl sesleri yok oluvermişti. Artık onlar benim suskun meleklerimdi."
İşte bu sözlerden sonra artık her gece kulaklarımda yardım isteyen çocuk çığlıklarıyla uyanıyorum. Belki de bu sesleri susturmanın tek yolu katili bulup cezalandırmaktı.
***
Benim istediğim artık o masumiyet timsali denilen saflığı bulmak. Yani en parlak olanı bulmak. Kişiler arttıkça yüzüğümü bulmam da zorlaşıyor. Nüfus yüzünden bulunulması zorlaşan bir handikap haline geliyor. Halbuki sadece benim olanı bulmak bu kadar zor olmamalıydı. Üstelik de benim yüzüğümün, kendini diğerinden ayırt etmesi gerekirdi. Çünkü benim yüzüğümün eşi benzeri yok. Ancak bunu herkes bilmiyor ve benim olanı takmak istiyorlar. Halbuki benim yüzüğümü alıp ne kötü bir olaya bulaştıklarının bile farkında değiller. Ayrıca son günlerde sanırım ünlü olmaya başladım. Çünkü artık her gün hemen hemen her kanalda benim yüzük arayışlarım hakkında bilgi veriliyor. Belki bu benim için bir şans olabilir. Çünkü benim arayışımı duyanlar, aslında benim olan yüzüğü bana getirebilirler.
Uzun zamandır da artık gerçekten de kendimi katil gibi hissetmeye başladım. Çünkü her öldürdüğüm insandan keyif almaya başladım. Sanırım yüzüğümü bulduktan sonra da bu olaya devam edeceğim. Gittikçe bu tadı benimsiyorum. Her uykumdan uyandığımda, bu zevki yaşamayı umut ediyorum. Başka boyutlara dalmayı istiyorum. Zaten bu iş de bir tür uyuşturucu gibi. Bir kere başlayınca bir daha bırakamıyorsunuz. Sizi içine alıyor, rahatlatıyor ve huzura kavuşturuyor. Tabii riskleri de yok değil. Özellikle de o hızlı sinekler benim moralimi oldukça bozuyor. Yani sadece verecekleri bir yüzük için bu kadar sinek göndermek saçma bence. İşte artık kendileri de kaşındılar. Beni bu işin tiryakisi haline getirdiler. Artık sadece yüzüğü aramak bile bana keyif vermiyor. Yüzüğün yanında bir cinayet çok iyi gidiyor. Bu işler sanırım ben ölene kadar böyle devam edecek...
***
İşte oldu sonunda! Tam parmağıma uygun oldu. Bu kadar parlak bir yüzüğü reddedişinin sıkıntısını kendisi çeksin bakalım. Her gün gözüne sokacağım bunu. Üstelik eskisi kadar da ona yakın davranmayacağım. Başı sıkışınca bakalım bu sefer kime gidecek, kimden yardım isteyecek? Çok yanlış yaptın güzelim. Bu ince ve zarif yüzüğü bile kabul etmedin. Şimdi ise artık yüzük bile senin parmağına göre değil. Boyutları oldukça genişledi. Özellikle de üstünde duran dev elmas taşı gördükçe kendine sormayacak mısın? Ben bu hatayı nasıl yaptım demeyecek misin? Mükemmellikler nasıl bozuluyorsa, senin de yüreğindeki o ateşli kadın gün geçtikçe bozulacak ve sonunda bakalım ne yapacaksın? Bunları beni reddetmeden önce düşünecektin.
***
Araştırmalarıma bakarsak bu manyak, bir tür yüzüğün peşinde. Yani ne tür bir yüzük aradığını kendi de bilmiyor. Çünkü bilseydi, karşısına çıkan her yüzüklü insanı öldürmezdi. Bu açıdan bakarsak herhalde yüzüğün türüne baktığını zannetmiyorum ya da kaç ayar olduğunu da incelemiyor. Aradığı tek bir kıstas olması muhtemel. Bana göre göze en hoş gelen yüzüğü arıyor. Bu göze hoş gelme de bence bir elmas ile olabilir. Büyük, parlak ve keskin bir yüzük arıyor. Yani koca elmaslı bir yüzük arıyor. İşte bu yüzden çeşitli ünlü ve zengin kuyumcuların çoğuna gittim. En büyük elmaslı yüzüklerini sordum. Araştırmalar sonucunda en büyük elmaslı yüzük, bir müzede sergileniyormuş. Yani alınması neredeyse imkansızmış. Ancak bir gece tuhaf bir şekilde çalınmış. Ne bir parmak izi varmış, ne de bir başka bırakılan iz bulunamamış. Böyle bir haberi gazetelerden okuduğumu hiç hatırlamıyorum. Sanırım gözden kaçırmış olabilirim. Kuyumcuları araştırırken de bir kuyumcunun yardımcılarından biri, bir gece bir adamın tuhaf bir istekte bulunup, dev taşlı bir yüzüğü genişletmek istediğini söylemişti. Yardımcı, pek tecrübeli olmadığı için pek bir şey anlayamamıştı fakat müşteriyi kaçırmamak için de bu garip isteğe olumlu yanıt vermişti. Kendi şahsi düşünceme göre bu yüzüğü bizim manyak çalmış olamaz. Çünkü her yerde fazlaca iz bırakan bir kişiye göre bir iş değil. Üstelik bu soygun, planlı yapılmış. Şu adam oldukça şüpheli. Yani tüm bu teorileri bir noktada birleştirirsek "parmakçı", bu yüzüğün peşinde. Bu yüzüğü bulmayı nasıl becerecek onu bilemem ama dikkatini çekmenin bir yolunu bulmalıyım. Bu yüzden son araştırmalarım sonucu bu adamın adresini bulmayı başardım. Adam pek zengin birisi değil. Bu yüzden muhtemelen hırsız, bu kişi. O adamla görüşmeye gittiğimde ise pek hoş bir sohbet yaşamadık. İşte bu yüzden o adamın bu yüzüğü çaldığına bahse bile girerim. Bizim manyağın dikkatini çekmek içinse başka bir plan yaptım. Her yere ilan astırdım. "Yüzüklerde parlaklık sizin için önemli mi?" diye. Bu onun dikkatini çekebilecek türde bir ilan bence. Ayrıca bu ilanın altına da yüzüğü çaldığını düşündüğüm adamın adresini yazdım. Biraz riskli ama bunu denemek zorundaydım. Şu an için de iki tane sıkıntı mevcut. Birisi ya parmakçıdan önce hırsız bu ilanı görürse ve adresi fark ederse! Diğer sıkıntım ise şu suskun melekler... Her gece kafamda, onların çığlıklarıyla uyanıyorum. Belki de bu olayı başarıyla bitirirsem her iki sorunumdan da kurtulabileceğim.
***
- Tık tık!
- Kim o?
- Sizinle görüşebilir miyim?
- Ne hakkında?
- Bir yüzük hakkında.
- Yüzük mü? Ne tür bir yüzük?
- Dev taşlı bir yüzük.
- Polis misiniz?
- Hayır polis değilim. İsterseniz kimliğimi gösterebilirim.
- Peki yüzük hakkında niye konuşmak istiyorsunuz?
- Ben bir araştırmacıyım. Yüzüğün sizde olduğunu öğrendim. Yani dev taşlı şu yüzüğün.
- Sanırım yanlış yere geldiniz. Burada öyle bir yüzük yok.
- Peki yüzük yoksa neden benimle başından beri yüzük hakkında muhabbet ediyorsunuz?
- Sadece merak etmiştim.
- Bana kapıyı açarsanız sadece birkaç soru sorup gideceğim. Lütfen izin verin.
- Sizinle konuşacak bir şeyim yok.
- Durun! Kapatmayın kapıyı!
***
Şu karşıdaki ilan da ne böyle! Parlak bir yüzük... Parlak bir yüzük... Parlak... Belki de aradığım şey orada. Benim yüzüğüm orada. Bu adrese gitmeliyim. Gitmem gerekli. Ancak nedense içimde bir sıkıntı var. Belki de heyecanlıyım. Kendi yüzüğüme kavuşmamın heyecanı olabilir. Bundan önce rahatlamam lazım. Beni en çok rahatlatan şeyi yapmalıyım. Yani zevk dehlizlerine doğru gitmeliyim. Birazcık kan görmeliyim. Belki de o adrese bile gitmeden bulabilirim yüzüğümü. Ama önce biraz stres atmalıyım...
***
Şu anda beklemedeyim. Her an birileri bu evi ziyarete gelebilir. Ya da adam evinden çıkabilir. Bu yüzden tabancamı dolu tutmak zorundayım. Buraya gelecek olan kişinin gerçekten de "Parmakçı" olduğundan emin olmalıyım. Emin olmazsam problemler çıkabilir. Emin olduktan sonra da polislere haber vereceğim. Ancak tabi onlar gelene kadar katili oyalamam gerekecek. Hem polisler geldiğinde hırsızı da yakalatabilirim. Böylece bir taşla üç kuş vurabilirim. Katil, hırsız ve çığlıklardan kurtulabilirim. Bu dava beni oldukça da sarsmaya başladı. Hayatımda hiçbir zaman böyle sorunlarım olmamıştı. Hatta diğer bir yönden bakarsak bu kadar kişiyi öldüren de pek sık rastlanmıyordu. Üstelik o kadar parmak izine rağmen bu katilin yakalanamaması da oldukça tuhaftı. Yani adam bir anlamda da bir efsaneydi. Belki de gelecekte filmini bile çekeceklerdi.
***
Şu adamın gelişi çok tuhaftı. Yani belki de yaptıklarımı buldular. Ama emin olmak istiyorlar gibiydi. Hemen toparlanmam gerekiyor. Buralardan uzaklaşmalıyım. Belki uzak ve sıcak yerler, bana iyi gelebilir. Üstelik bu olay da zamanla unutulur bu esnada. Bu yüzden hemen bilet işlemlerini filan ayarlamalıyım. Sonrasında da hemen uçakla bu ülkeden ayrılmalıyım. Yoksa her şey kötüye gidebilir. Acaba o adam polis miydi? Keşke kimliğine baksaydım. Ancak artık çok geç. Bu yüzden gerçekten de buralardan toz olmalıyım. Yarın ilk iş olarak gitmeliyim.
***
Artık gerçekten de rahatım. İçimde bir huzur var. Sanki yüzüğüme kavuşacak gibiyim. İçimden bir his bana devamlı bunu tekrarlıyor. Dakikalar geçtikçe yüzüğüme kavuşma sevinci artıyor gibi. Tüm mutluluklar benimle olacak sonunda. Gerçekliğe doğru bir adım atmış olacağım. Yalnız ellerimdeki kırmızı kan dikkat çekebilir. Bu yüzden hemen temizlemeliyim onları. Fakat adrese göre de yüzüğümün olduğu yer, şu karşıdaki bina. Yani acele edersem hem yüzüğümü bulmuş olacağım, hem de orada ellerimi yıkayabileceğim bir yer bulabilirim. Bu yüzden ellerini arkama saklamalıyım ki görünmesinler. Attığım bu adımlar bile bana keyif verdiğine göre yüzüğü aldığımda mutluluktan uçacağım herhalde...
***
Bekleyişlerim hala devam ediyor. Şu ana kadar kimse gelmedi. Sanırım ilanları gören olmadı. Halbuki oldukça geniş bir alana asılmıştı ve ayrıca oldukça görülebilecek yerlere asıldı. Şimdiye kadar çoğu kişinin gelmesi lazımdı. Fakat bir dakika! Evet işte şuradan birisi geliyor. Bu benim aradığım kişi mi acaba? Aslında adamda masum bir yüz var. Bu olamaz diyesim geliyor ama böyle psikopatlar zaten hep böyle kişilerden çıkar. Bu olması gerçekten de muhtemel. Çünkü bizim apartmana doğru yöneliyor. Üstelik de oldukça garip yürüyor. Apartmanın da kapısı açıldı. Hayır! Bu bizim hırsız. Benim sorularımdan dolayı tedirgin oldu sanırım. Elindeki bavullara bakılırsa ülke dışına çıkmaya hazırlanıyor. Kahretsin! Bu duruma bir çare bulmam lazım. Şu masum suratlı neden ellerini saklamaya çalışıyor bir türlü anlayamadım. Polisi aramam lazım ve polis gelene kadar hırsızı oyalamam lazım. İş başa düştü.
***
"Hey! Pardon durur musunuz? Size söylüyorum."
"Yine mi siz. Benden ne istiyorsunuz? Size yüzük hakkında hiçbir şey bilmediğimi söyledim."
"Peki o zaman ellerinizi gösterir misiniz?"
"Bu ne cüret! Size ellerimi göstereceğimi nereden çıkarttınız?"
"Bana ellerinizi göstermezseniz, zor kullanmak zorunda kalacağım."
"Bu bir tehdit miydi?"
"Tehdit değildi ama ellerinizi göstermeyecekseniz tehdit olarak da algılayabilirsiniz."
"Çekilin yolumdan!" dedi ve itti detektifi. Detektif ise tabancasını çıkarttı. Tabancasının namlusunu hırsızın kafasına dayayarak;
"Beni iterek sabrımı taşırdınız. Artık ellerinizi gösterin yoksa size ateş etmek zorunda kalacağım."
Hırsız, bu hareket karşısında parmaklarını detektife doğru uzattı. Sağ işaret parmağında dev elmaslı bir yüzük vardı. Yüzük bir kadın yüzüğüydü. Detektif tüm düşüncelerinde haklı çıkmıştı. Bu hırsızın ta kendisiydi.

Tam bu olaylar olurken "Parmakçı", apartmandaki adresteki kata çıkmıştı. Ancak tüm ısrarlı kapı çalışlarına rağmen kimse açmamıştı kapıyı. Bu yüzden de içindeki öfke ve yüzüğe kavuşma ümidiyle kapıyı bir tekme ile deviriverdi. İçeriyi hızlı adımlarla araştırsa da içeride kimsecikler yoktu. Bu kızgınlıkla hızlı hızlı merdivenleri indiği sırada karşısındaki görüntü sayesinde bir anda yüzünde bir gülümseme belirdi. Gülümsemenin nedeni apaçık belliydi. Gözbebeklerinden yansıyan görüntü, dev elmaslı bir yüzük görüntüsüydü. Tıpkı aradığı şey gibi. Yüzüğe hayranlıkla bakarken aniden;
"O benim yüzüğüm, onu kimselerde görmeye dayanamıyorum!" dedi ve hırsızın üstüne doğru adeta uçarak atlayıverdi. Parmakçı seri yumruklarını hırsızın yüzüne saydırırken detektif, tabancasının namlusunu Parmakçının tam kafasının üstüne doğru dayadı. Hırsız ise bayılmıştı. Seri yumruklar sonucunda yüzü son derece ciddi bir şekilde hasara uğramıştı. Her yerinden kanlar akıyordu. Parmakçı, tabancı doğrultulunca durdu. Tabancayı doğrultan detektifin yüzüne doğru bakmaya başladı ve sevimsiz bir gülümsemeyle; "Beni böyle durdurabileceğini mi zannediyorsun? Beni yüzüğüme ulaşana kadar kimse durduramaz. Ölüm bile...!"
Dedi ve hiç düşünmeden hırsızın parmağını tek bir harekette koparıverdi. Bu ani hareket karşısında detektif de kendi bildiğini yaptı ve hiç düşünmeden tetiği çekti. Tabancadan çıkan mermi, direk olarak beynin içindeydi. Parmakçı öylece yere yığıldı. Parmakçının yere yığılmasıyla beraber elindeki parmak da yolun ortasına doğru fırlayıverdi. Bu esnada da polisler olay yerine ulaşmışlardı. Polis otolarından biri hemen motorunu durdurdu ve iki polis memuru dışarı çıktı. Detektife bakarak;
"Çabuk elindeki tabancayı yere at ve olduğun yerde yere doğru, yüz üstü, ellerin arkaya gelecek şekilde uzan."
"Fakat beni yanlış anlıyorsunuz ben detektifim."
"Ani bir hareketten kaçın ve dediklerimizi yap!"
Arkadan da diğer ekipler gelmişti. Hepsi yolun ortasında sert bir frenle duruvermiştiler. Polis memurları, detektifin yanına geldiler, kimliğine baktılar. Kimliği araştırmaları için merkezi aradılar. Birkaç dakika sonra ise kimliğin sahibinin detektif olduğu anlaşıldı. Detektif hemen ayağa kalktı ve bağırarak;
"Şu parmağı kopuk adam için hemen bir ambulans çağırın! Ayrıca bu dava ile ilgilenen kişi kim?" dedi. Bunun üzerine kalın kaşlı sivil giyinimli biri yanına geldi;
"Benim. Peki bu yerde yatanlar kim?"
"Birisi yani şu kafasından vurulmuş olan aranan psikopat Parmakçı katil, diğeri ise şu ünlü dev elmas yüzüğü çalan hırsız."
"Peki yüzük nerede?"
"Sanırım az önce gelen polis otosu onu ezdi."
Bunun üzerine derhal polis otosu geriye doğru çekildi. Arabanın altında binlerce parçalara bölünmüş elmas yüzükten kalanlar duruyordu.
***
Evet sayın seyirciler bugün şok gelişmeler yaşandı. Uzun zamandır dehşet saçan "Parmakçı" lakaplı katil, ölü olarak ele geçirildi. Zanlının parmak izleri, daha önceki olaylarda tespit edilen parmak izleriyle uyuşunca, gündemi sarsan katil olduğu anlaşıldı. Aynı zamanda diğer bir haberimiz ise ünlü dev elmas yüzüğü çalan hırsızın yakalanmasıydı. Bu iki olayı da çözen polis teşkilatına çeşitli madalyalar verildi. Polis teşkilatı dışında ayrıca kimliği açıklanmayan bir özel detektife de madalya verildiği açıklandı...
***
Böylece meleklerin çığlıkları da bitmişti. Artık onlar da huzura kavuşmuştular, ben de. Artık huzurlu bir şekilde yatağımda uyuyabilirdim. Ta ki yeni bir olaya kadar...

KARA ORMAN (2002)

Karanlık çöktüğünde sokaklarda kimse kalmazdı. Başlarına nelerin gelebileceğini bilirlerdi. Bu yüzden dışarısı geceleri sessiz olurdu. Ancak bazı geceler çığlıklar yükselirdi tam ormanın ortalarından. İnsanlar bu çığlıkları duymamazlığa gelirlerdi. Ne de olsa savaşmak hakkında hiçbir şey bilmezlerdi. Bütün köy çiftçilerden ibaretti. Daha akıllarını kaçırmamışlardı. Ya da o saatlerde dışarı çıkacak kadar akıllarını kaçırmamışlardı. Bu yüzden yabancılarla pek konuşmazdılar. Soru sormakta ısrarcı olan kişilere de cevap vermekten kaçınırlar ve evlerine kapanırlardı. Bu köy çok esrarengiz bir köydü. İnsanların yolu buraya pek düşmezdi. Yolu düşenlerin çoğu ya kaybolmuş kişilerdi ya da maceracı kişiliklerdi.
Günlerden bir gün şikayet üzerine köye bir korucu bölüğü geldi ve etraftaki köylülere sorular sormaya başladılar. Korucuların lideri sarı saçlı,mavi gözlü, kirli sakallı ve beyaz atkılı Koçyiğit ,köylülerin en yaşlısı ve en bilge kişisi olan Bilge Dede’nin yanına gitti ve sorular sormaya başladı;
“ Buralarda garip olaylar görülüyormuş. İnsanlar bu bölgenin adını duydukları zaman ürperiyorlar. Korkuları gözlerinden okunuyor. Burada neler oluyor?”
Yaşlı adam önce konuşmadı ancak daha sonra düşünür gibi kafasını kaldırdı. Ardından kısık bir sesle mırıldanmaya başladı;
“Buralar tehlikeli. Gidin buralardan! Lanetli topraklardasınız. Eğer gitmezseniz sonunuz burada olabilir.”
“Ne demek istiyorsun yaşlı adam?”
“Buralar tekin değil. Gidin buradan diyorum.”
“Birazcık daha aç konuyu ihtiyar, Kimden korkuyorsunuz? Bu köye kim saldı bu korkuyu böyle?”
“Orman... Kara orman...”
“Ormanda ne var ki?”
“Albız ormanda.”
“Albız ormanda mı?”
“Evet ormanda. Git buradan!”
“Bana albızı tarif et biraz.”
“Albız görünmez. Sadece insanların sonunu getirir. Artık sorularınız bittiyse gidin buradan.”
“Üzgünüm ama bu olayı araştırmamız gerekiyor. Ormanı araştırmamız gerekiyor. Yine de sağ ol ihtiyar.”
“Sakın ha! Ormana yaklaşmayın sonunuz olabilir!”
“Son mu ? Son diye bir şey yoktur ihtiyar. Sadece ilk vardır. İlk doğum , ilk hayat , ilk insan , ilk savaş... Son yoktur. Sadece ilk vardır. Beni anlıyor musun ihtiyar?”
“Dediğin gibi olsun evlat. Ancak söyleyeceğim öğütleri aklından hiç çıkarma!
Asla karanlık çöktüğünde ortalıklarda dolaşma!
Kimseye güvenme ve ya inanma!
Görünen her şey gerçek değildir, gözlerin seni yanıltabilir.
Onu görürsen yapacağın ilk iş kaçmak olsun. Eğer onunla konuşmaya çalışırsan ölmüşsün demektir.
Ve son olarak iyi şanslar ,inşallah hayatta kalırsın.”
“İhtiyar sen merak etme. Ben albızlarınızla ilgileneceğim,” dedikten sonra Koçyiğit ,Bilge Dede’nin evinden ayrıldı.
Hava kararmaya başlamıştı. Korucular köyün tam ortasına çadırlardan oluşan bir kamp kurdular. Saatler ilerledikçe hava kararıyordu. Sabah erkenden yola koyulacakları için hemen uyumayı tercih ettiler. Zaten yapacakları başka bir şey de yoktu.
Gece yarısını biraz geçmişti ki tam ormanın içinden çığlıklar duyulmaya başlandı. Tüm korucular birden oldukları yerde irkildiler. Çadırların içinden kafalarını bir bir çıkarttılar. Ormana doğru baktılar. Ormandan meşalelerce ışıklar saçılıyordu. Korucular ışığa doğru hareket etmek üzereydiler ki Koçyiğit;
“Durun! Oraya gitmiyoruz. Yarın sabah zaten yola çıkacağız,” dedi ve çadırına kafasını geri çekti. Diğer korucular ise susmakla yetindiler ve daha sonra onlarda çadırlarına geri döndüler. Gece boyunca çığlıklar devam ettiyse de korucular kıllarını bile kımıldatmadılar.

Gün ağarmak üzereydi. Korucular çadırlarını topladılar ve yola çıkmak için hazırlandılar. Koçyiğit ,diğer koruculara dönerek Bilge Dede‘nin söylediklerini anlattı ve arkasından Beybekir’e doğru döndü;
“Herkes tamam mı?”
“Toplam beş kişi olduğumuza göre tamamız efendim.”
“Öyleyse yola çıkma vaktimiz geldi,” dedikten sonra ormana doğru yöneldiler.
Kısa bir yürüyüşten sonra ormana ulaşmıştılar. Hava da tam olarak aydınlanmıştı. Ancak bir gariplik vardı ormanda. Orman adeta ölü gibiydi. Hiçbir ses yoktu, hiçbir kımıldama belirtisi yoktu ormanda. Aldırmadan devam ettiler yollarına. Durmadan birkaç saat yürüdüler. Ağaçlardan yapraklar dökülüyordu. Yapraklar diriydiler ancak devamlı dallarından kopuyordular. Üstelik mevsim yazdı. Ormanın içi gittikçe soğuyordu. Birkaç saat daha yürüdükten sonra mola vermeye karar verdiler. Hava iyice donmuştu. Adeta buz kesmişti. Ormanın ortalarına gelmiştiler. Koruculardan biri Koçyiğit’e dönerek;
“Efendim, size bir şey sorabilir miyim?”
“Tabi Şahingözü sor bakalım.”
“Daha ne kadar yürüyeceğiz?”
“İblisi bulana kadar Şahingözü... İblisi bulana kadar...”
Yarım saat kadar dinlendikten sonra tekrar yola koyuldular. Hiç durmadan en az altı saat kadar yol aldılar. Hava kararmaya başlamıştı ki Koçyiğit, koruculara dönerek;
“Hava kararıyor burada kamp kuralım. Yarın devam ederiz.”
Bu söz üzerine Altınkanat ;
“Efendim yarına kadar yiyeceğimizin yeteceğine emin değilim.”
“Merak etme Altınkanat. Nasıl olsa büyük ihtimal yarın işimizi bitirip buradan ayrılacağız. Eninde sonunda orman bitecek.”
Konuşmaları bitince kamp kurmaya başladılar. Soğuktan dolayı üşümemek için uyku tulumlarının içine girdiler. Koçyiğit tedirgindi. Sanki ortalıkta bir şeyler geziyormuş da o görmüyormuş gibi geliyordu ona. Korucular teker teker uyumaya başladılar. Önce Şahingözü , sonra Altınkanat ve Beybekir. Arkasından Koçyiğit uyumaya başladı. Çobanoğlu ise korkuyordu. Bir türlü uyku tutmuyordu onu. Ortalık sessizdi. Çobanoğlu çadırında öylesine, gözünü kırpmaksızın uzandı. Gözleri devamlı çadırın tavanındaydı. Bir saat kadar geçtikten sonra dışardan bir kuş sesi duyuldu. Çobanoğlu , sessizlik içinden gelen bu kuş sesini önce dikkate almadı ancak ses gittikçe daha da sıklaşıyordu. Sonunda merakını yenemedi ve dışarı çıktı. Dışarı çıktığında göz gözü görmüyordu. Karanlığın içinden yalnızca bir kuş sesi geliyordu. Çobanoğlu kuşun sesinin geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Kuşun sesi gittikçe yakınlaşıyordu. İleride bir ışık gördü. Oraya doğru koştu. Gördüğü ışığın ayın yansıması olduğu fark etti. Bu sırada kuşun sesi de kesilmişti. Kuşun sesi kesilmişti fakat kendisi tan karşıdaki kayanın üstünde duruyordu. Çobanoğlu , hiç bu kadar güzel bir kuş görmediğini fark etti. Yanına doğru yanaştı. Kuşa dokunmak istedi. Dokunmasıyla beraber kuş değişmeye başladı. Boyutu büyümeye başladı. Dişleri sivrileşmeye ,kulakları uzamaya ve rengi de koyulaşmaya başladı. Kuş bir anda bir kurda dönüşmüştü. Kurt ,Çobanoğlu’nun elini bir ısırışta koparıverdi. Adam elinin kopmasıyla beraber çığlık atmaya başladı. Arkasından kurt, Çobanoğlu’nun üstüne doğru atladı ve onu yemeye başladı. Adamın bütün vücudunu parçalar içinde bırakmıştı kurt.
Çığlıklar üzerine korucular aniden uyandılar. Çadırlardan çıktılar. Koçyiğit ,adamlarını kontrol etmeye başladı. Beybekir’e doğru bakarak;
“Çobanoğlu nerede?”
“Bilmiyorum efendim. Sanırım ormanda kayboldu.”
Koçyiğit kendi kendine biraz düşündükten sonra;
“Beybekir sen benle gel. Çobanoğlu’ nu aramaya gidiyoruz. Siz ikinizde kendinize dikkat edin.” Dedi ve Beybekir ile Çobanoğlu’nu aramaya çıktılar.
Altınkanat ile Şahingözü ise oturup konuşmaya başladılar;
“Daha yeni evlenmiştim. Bu iş de nereden çıktı böyle!” dedi Altınkanat.
“Evleneli ne kadar olmuştu?” diye sordu Şahingözü.
“Yaklaşık bir hafta oldu. Daha onunla gerdeğe bile giremedik doğru dürüst.”
“Bende de uzun zamandır işlev yok. Canıma tak etti artık. Bu iş biter bitmez ben de biriyle evleneceğim. Böylece yatağım her gece sıcak kalır.”
Konuşmaya öylece devam ediyorlardı ki bir çatırtı sesi geldi çalılıkların arkasından.
“Bir ses duydun mu?”
“Evet duydum. Bir kurt ve ya ayı olmasın sakın.”
“Olabilir.” Dedikten sonra çalılıklara doğru bağırdı;
“Kim var orda?”
Bağırmasının hemen ardından çalılıkların arasından iki tane kız çıktı. Kızlar o kadar güzeldi ki adeta peri kızlarına benziyorlardı. Kızlar anadan doğma çırılçıplaktılar. Vücutları mükemmele yakın güzellikteydi ancak tenleri çok soluktu. Beyaz yakın bir rengi vardı. Altınkanat kızları gözleriyle süzerek soru sormaya başladı;
“Sizin burada ne işiniz var?”
Kızlar olağanca cazibeleriyle seslenmeye başladılar;
“Buraya doğru gelin.” Dediler ve gülümsemeye başladılar.
Şahingözü kızlara doğru hareket etmeye başladı. Altınkanat ise tedirgin bir sesle;
“Dur gitme!” dedi. Şahingözü ise;
“Saçmalama dostum. Şans sonunda yüzümüze güldü. Bu fırsatı kaçırmayalım. Eğlenmeye bizim de hakkımız var.”
“Ama ben evliyim.”
“Bir kaçamaktan bir şey çıkmaz. Hem karın nereden bilecek. Ona kilometrelerce uzaktasın. Bak sana da iyi gelecek bu.”
Altınkanat biraz düşündükten sonra kararını verdi;
“Peki senin dediğin gibi olsun. Geliyorum.”
Dedikten sonra kızları takip etmeye başladılar. Kızlar bir süre yürüdükten sonra durdular. Koruculara sarıldılar ve öpmeye başladılar. Korucular bir hayli rahatlamaya başlamıştılar. Kısa bir öpüşmeden sonra sevişmeye başladılar. Korucular mutluluk içinde zevklerin doruklarına ulaşıyorlardı ki kızların ellerinde bir şey belirdi. Ne olduğu anlaşılmıyordu. Kızlar ellerindekini bir anda adamlara doğru saplamaya başladılar. Adamlar kan içinde kalmışlardı ve nefes alamıyorlardı. Kan içindeki adamların gözleri önünde kızlar yok oluverdiler. Adamlar çığlık bile atamadan öylece yığılıp kaldılar orada.
Diğer tarafta ise Koçyiğit ve Beybekir ellerinde tüfeklerle Çobanoğlu’nu aramaya devam ediyorlardı. Havanın karanlığı yüzünden el feneri kullanıyorlardı. Ancak el fenerinin pilleri zayıflamıştı. Fener gittikçe daha az aydınlatmaya başlamıştı. Ortalıklarda ne bir ses ,ne bir ışık yoktu. Tam o sırada ileride daha önce gördükleri ateş yumağını gördüler. Ateş yumağına doğru yaklaştıkça aslında onun bir yumak değil, bir sürü meşaleden oluşan bir grup olduğu anlaşılıyordu. Biraz daha yürüdükten sonra grubun tam karşına geldiler. En önde siyah cübbeli bir adam vardı. Yüzü görünmüyordu adamın. Ancak elindeki meşale tam olarak belli oluyordu. Koçyiğit merakla sordu;
“Kimsiniz siz? Bu köye niye korku salıyorsunuz?” dedi ancak yanıt alamadı.
Aynı soruyu birkaç defa daha tekrarladı Koçyiğit;
“Kimsiniz siz? Amacınız ne?”
Ancak sorularının hiç birine yanıt gelmemişti. Sadece adam orada dikiliyordu.
Koçyiğit sinirli bir tavırla;
“Son kez söylüyorum cevap vermezseniz ateş açacağız?”
Dedikten sonra Beybekir hiç beklenmedik bir şekilde meşaleli adamın yanına doğru gitmeye başladı. Sanki büyülenmiş gibiydi. Adam Beybekir’in kulağına bir şeyler fısıldamaya başladı. Ancak ne konuştukları hiç anlaşılmıyordu. Bir süre sonra Beybekir tekrar Koçyiğit’in yanına geldi. Koçyiğit şaşkın bir ifadeyle;
“Sana ne dediler ve onun yanına niye gittin?” diye sordu.
Beybekir’in ağzını bıçak açmıyordu. Fakat hareketlenmeye başladı. Elindeki tüfeğin namlusunu birden Koçyiğit’e doğru doğrultmaya başladı. Koçyiğit;
“Sen ne yapıyorsun böyle? Çabuk bırak şu elindeki tüfeği!” demesine rağmen Beybekir silahı indirmedi. Biraz bekledi. Öylece duruyordu. Sonra tetiği çekti. Kurşunlar doğrudan Koçyiğit’in kafasına isabet etmişti. Adam doğrudan orada hemen ölüverdi. Beybekir daha sonra tüfeği tekrar doldurdu. Namluyu bu sefer kendi ağzına soktu. Yine biraz bekledikten sonra tetiği çekti. Bir anda kafası yerler saçıldı. Paramparça kafa yerde öylece duruyordu. O anda meşaleler sönmeye başladı. Bir süre sonrada yok oldular.
Yine sabah olmuştu. Ormanı yine sessizlik kaplamıştı. Ormanın yanındaki köyde ise her zaman olduğu gibi durgunluk vardı. Bilge Dede evinden çıktı ve içinden düşünmeye başladı;
“İblis onları da yuttu. Kurallara uysalardı başlarına kötü şeyler gelmeyebilirdi belki...”
1- Asla karanlık çöktüğünde ortalıklarda dolaşma!
2- Kimseye güvenme veya inanma!
3- Görünen her şey gerçek değildir, gözlerin seni yanıltabilir.
4- Ormanda albız diye bir şey yok. Çünkü orman albızın ta kendisi...

KALPLERDEKİ MUTLULUK MASALI (2002)

Karanfillerin düştüğü gece başlamıştı bu sağanak yağış. Kırılgandı topraklar. Hemen içine çöktü düşüncesizce. Ağlamaklı bir bakış attı boynu bükük çiçek. Boş boş baktı onu izleyen diğer çiçeklere. Ancak konuşamadı diğer bitkilerle. Konuşmaya zaman bulamadı. Koptu gövdeden bedeni. Yere yavaş yavaş sarıldı ve kendini umursuzca bıraktı boşluğa. Ta ki üzerine bir ayak basana kadar. Kafası toprağa gömüldü. Nefes alamadı ölüm yatağındaki çiçek. Zaman onun için durmuştu. Düşünceleri dışında pek bir şeyi kalmamıştı. Ve gözlerini fütursuzca kapadı. Bir daha açmamak üzere...
Zaman hızla geçti. Duyulmadı ne keder ne de tasa. Aranmadı yenisi. Gübre oldu, tohum oldu. Yeniden açtı bir çiçek. Büyüdü... Her gün birazcık daha büyüdü... Serpildi, güzelleşti. Batı yakasında doğdu bir güzel prenses. Pamuktu teni. Yumuşacıktı elleri. Dokunamazdı ne anası ne de babası. Daha doğrusu dokunmaya kıyamazdılar kızlarına. Bir kerecik elma yanaklarından öpemediler. Ya da kiraz dudakları tarafından öpülmediler. Sonra da kızın masmavi deniz gözlerinin önünde eriyip gittiler. Onları bir daha ne gören oldu ne de duyan. Ama söylenenlere bakılırsa hiç ölmediler.
Belki ölmeyi düşündüler ama kızlarının gelişimini uzaktan izlemek istediler sanırım.
Kızın tavırları öyle özeldi ki, insan yanında cennette olduğu zannediyordu. Halk onun tahtın başında olmasını istiyordu. Yaşlı rahiplerin yönetimini reddediyorlardı. İsyan çıkarmak istiyorlar fakat prenses üzülür diye cesaret edemiyorlardı. Prensesin en ufak tatsızlıkta bile, kamçılanmışçasına acı çektiğini halk daha önce öğrenmişti. Bu yüzden tahta prensesi getirme çalışmalarını sessiz, yavaş ve gizli yapıyorlardı.
Rahipler, dinin gereklerini yapacaklarına devamlı halkla uğraşıyorlardı. Halka çok ağır vergiler koyuyorlardı. İnsanlar en üst düzeyde çalışsalar bile vergilerde istenen rakamlara ulaşamıyorlardı. Vergisini ödeyemeyen köylüler ise ya zindana atılıyor ya da öldürülüyordu. Rahipler bununla da kalmayıp güzel prensese adi bir şekilde suikast hazırlıyorlardı.
Tahtı ebediyen ellerinde bulundurmanın planlarını yapmak üzere geceleri gizli gizli toplantılar yapıyorlardı. Ancak bir gün toplantı yaptıkları odanın kapısını açık unuttular. Odanın önünden geçen prensesin sadık uşağı tüm planları duydu ve halkına haber verdi. Bunun üzerine halk ihtilal yapmaya karar verdi.
Sonunda rahiplerin ruhlarını bastıran iktidarı devirdiler ve gözleri kamaştıran bir güzelliği ve asilliği olan prensesi tahta geçirdiler. Kızın tahta geçmesiyle batı yakasındaki bu krallık, aniden parlamaya başladı. Kötülükten arındı. Adeta kutsandı. Meleklerin dolaştığı bir ülke halini aldı. Yalancılar en güvenilir, hırsızlar en namuslu, fakirler en zengin durumuna geldiler. Halka mutluluğun tanımı sorulduğunda halk, prensesin ülkesinde yaşamak dedi.
Bu ülkede yaz - kış hep ilkbahar gibiydi. Tarım arazileri, en verimli zamanlarını yaşıyorlardı. Hasatlar o kadar iyiydi ki, önlerindeki üç sene çalışsalar bile bu miktara ulaşamazlardı. Hele o bahçeler... Bahçelerde kimsenin görmediği güzellikte çiçekler açmaya başlamıştı. Bahçıvanlar, hayatlarında hiç görmedikleri bu çiçekler karşısında şaşkına dönmüşlerdi.
Bu yüzden bilginlere danıştılar. Bu çiçeklerin hangi tür olduğunu sordular. Bilginlerin bile bilmedikleri bu şaheserleri öğrenmek için, en eski kitaplar karıştırıldı. Büyücüler, QUENRA denilen öğrenme büyülerini kullandılar. Sonuçta bu büyük aramanın cevabı bulundu. Bu bitkiler, soyları tükenmiş tarih öncesi bitkiler olan TEMİROLLE, OPERNAS, KOLEKASMAR, LOPYU ve MERZEL ağaçlarında yetişen eşsiz güzellikteki çiçekler olduğu anlaşıldı.
Bunun dışında ağaçlarda ise her tür meyvelerin yetiştiği gözlemlendi. En tropikal bölgelerde bile bulunmayan bu meyveler halkın mideleri için önlerine sunulmuştu.
Halk mutluluk sarhoşluğu içinde yüzmeye başlamıştı. Sanki Cennet ayaklarının altındaydı. Mutsuz bir kişi bile yoktu. Her yer misler içinde kokuyordu. Ormanlar, her türlü hayvana ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Herkes eşit, herkes özgürdü.

Ancak bu kadar güzel ve mutluluk dolu ülke bazılarının hoşuna gitmeyebilirdi. Hatta gitmedi de zaten. Karanlıklar Lordu cani hükümdar ZARTEN, bu olayları duyunca çılgına döndü. Uzun zaman önce Tanrının insanlıktan dışladığı bu yaratık katliama başladı. Sırf zevk için bütün uşaklarını ve hizmet eden kişileri canlı canlı yaktırdı. Askerlerinin gözlerini oydurttu. Ülkesinde yaşayan tüm canlıları diri diri toprağa gömdü. Göklerdeki ölümsüz ruh Tiban ile bir anlaşma yaptı. Verdiği bütün kurbanlara karşılık dev bir Broter ordusu istedi. Broterler, acımasız, kaba ve zalim yaratıklardı. Kalpleri donmuştu. Sadece yıkıp yok etmeyi düşünürlerdi. Kalpleri donuk olduğundan içlerinde küçücük bile sevgi yoktu. Tiban ise bu anlaşmayı hiç düşünmeden kabul etti.
Lord ZARTEN, Broter Ordusuna mutluluk dolu Prensesin ülkesine saldırması için emir verdi. Aynı zamanda ordunun da başına geçti.
Gri iri Broter ordusu, geçtikleri bütün köyleri, ormanları, şehirleri harap etmeye başladılar. Onlara kimse karşı çıkamıyordu. Karşı çıkmaya yeltenenler de vahşi bir şekilde katlediliyorlardı. Uzun bir yolculuktan sonra dev Broter ordusu, Mutluluk ülkesi MİLİSHİA’ ya ulaşabilmişti.
Kötü kalpli ZARTEN emir verdi;
“Hepsini yok edin!!! Canlı hiç kimse kalmamalı!”
Bu emir üzerine vahşi Broter orduları gürültülü bir şekilde önüne geleni yağmalamaya başladı. Güzel yemyeşil ormanlar, ferah soğuk serin dereler ve ırmaklar, insanın gözlerine inanamadığı güzellikteki bahçeler, hasatların olduğu tarlalar. Hepsi tarumar oldular. O kadar yıkık, o kadar yığıntı bir hal almıştı ki, ülke dışından gelen bir insan buradan bir hortumun veya çekirge sürüsünün geçtiğini zannedebilirdi.
Broterler, halkı ezip geçiyorlardı. Bir insan sarraflığı gözler önündeydi. Kurtulan çok az kişi kalmıştı. Onlarda elbet öldürülecekti. Bu görüntüler ZARTEN’ in gözlerini kamaştırdı. Bir bebek gibi mutluydu. Ancak saf olmayan bir bebek ifadesi vardı yüzünde. Prensesin sarayının önlerine kadar gelmişlerdi. Saraya girdiler. Sarayda ne var ne yok her şeyi yok ettiler. ZARTEN, katliamın verdiği mutlulukla kendinden geçmişti ve Broter Ordusunun sözcüsü Trotil’e sordu;
“Hepsi öldü mü?”
“Hayır efendim. Son bir kişi daha kaldı.”
“O da kim?”
“Bütün ülkeyi baştan yaratan, güzelliklere boğan güzeller güzeli Prenses Pyla.”
“Demek sinirlerimi tepeme çıkaran lanet olası sürtük insanoğlu oydu. Şimdi nerede o şıllık?”
“Tam karşıdaki odada efendim,” dedi ve çekildi Trotil.
ZARTEN yavaş adımlarla odanın önüne geldi ve odanın kapısını açtı. Odanın içinden aniden hoş kokular gelmeye başladı. Bir ışık demeti fışkırdı odanın içinden. Orada, yatağın üstünde oturuyordu. Büyüleyici güzelliği ile ZARTEN’e bakıyordu. O kadar narin, o kadar mükemmel bir insanoğlu olamazdı. Bu güzellik karşısında ZARTEN tepkisiz kaldı. Sinirli ve sert bir şekilde bağırarak emir verdi;
“Ey göklerin ölümsüz ruhu Tiban’ın dev Broterleri, karşınızda duran bu güzelliğe aldanmayın ve öldürün onu!” dedi.
Ancak bu emirin arkasından hiçbir kımıldama veya ses duyulmadı. Broterler öylece güzel Pyla’ya bakakalmışlardı. Gözlerini kızdan ayıramıyorlardı. Donmuş kalpleri o anda prensesin sıcacık görünüşüyle aniden erimeye başladı. Aniden vücutlarının her noktası sevgiyle doldu. Prenses, Tiban’ın donuk kalpli yaratıklarını bile büyülemişti. Broterler donakalmıştılar. Ancak kalpleri sımsıcacıktı.
ZARTEN, bu olay karşısında öfkeyle bağırmaya başladı;
“Ey Tiban! Bana gönderdiğin vahşi ordu bu muydu? Bunlar mıydı yıkıcı güç? Baksana basit küçük bir kız karşısında nasılda donakaldılar. Benle dalga geçeceğini bilseydim. Senin lanet olası işe yaramaz ordunu ister miydim hiç!”
Bu sözler üzerine aniden hava karardı. Işıklar söndü. Yıldırımlar çakmaya başladı. Fırtına koptu ve aşırı sert bir yağmur yaşmaya başladı. ZARTEN sözlerine devam etti;
“Kahrolasıca ordun şu kızı öldüremeyecekse bunu ben yaparım!” dedi ve belindeki kemere asılı olan kınından bir hançer çıkardı. Kıza doğru ilerlemeye başladı. Kız, sadece şefkat dolu gözlerle bu olanları izliyordu. Yüzündeki o mükemmel ötesi gülümsemeyle birlikte.
ZARTEN hançeri kaldırdı ve haykırmaya başladı;
“Geber kahpe insan!!!” diyerek hançeri kızın kalbine sapladı. Kız nefes almamaya başladı. Ancak o yüz ifadesi hala yerindeydi. Boynu omzuna düştü ve gözleri kapandı. ZARTEN kızın halini görünce;
“İşte buydu. Sizin yapamadığınız şey buydu. Basit bir insanoğlunu öldüremediniz. Siz ahmak sürüsünden başka bir şey değilsiniz,” dedi ve kıza arkasını döndükten sonra odadan dışarı çıktı. Broterler hareketsizce yerlerinde durmaya devam ediyorlardı.
Tam bu sırada Prensesten hareketlenmeler gözüktü. Ne harikulâde bir olay ki Tanrı da ona kıyamamıştı. Onun ölmesine göz yumamamıştı. Bu yüzden onu tekrar hayata geri gönderdi. Yanında bir melekle beraber.
Bu olayı gören Broterlerin gözleri fal taşı gibi açıldı. Güzel kız, yanında bir melek ile geri dönmüştü. Melek, Prensese sordu;
“Tanrı beni senin bir dileğini yerine getirmek için gönderdi. Ne istersen dileyebilirsin. Söyle ne dilemek istersin. Sana kötülük yapanların hepsini anında yok edeyim mi, yoksa bütün dünyaya sahip mi olmak istersin?
Sana dünyanın bütün altınlarını, yakutlarını, elmaslarını kısaca tüm zenginliklerini sunabilirim. Ölümsüz olmayı da seçebilirsin tabii. Seçim senin,” dedi ve kızın cevabını beklemeye başladı.
Kız hiç düşünmeden o eşi benzeri olmayan güzel sesiyle bir dilekte bulundu.
“Sadece insanlarımın geri dönmesini istiyorum. Bu benim için en büyük ödüldür,” dedi ve sustu.
Melek şaşkın bir tavırla;
“Sadece bu mu? Yani sana sunduğum o kadar şeyden bunu mu tercih ediyorsun?”
“Evet”
“Sen bilirsin. Benden günah gitti. Ben sadece emir kuluyum. Dileğin gerçekleşecek,” dedi ve kanatlarını çırparak göğe yükseldi.
Tam bu sırada ZARTEN saraydan çıkmaktaydı. Karanlık hava aniden delindi ve Tiban ortaya çıktı. ZARTEN’e kızgın gözlerle bakıyordu. Hiddetli bir tavırla haykırdı;
“Demek benle böyle konuşursun ha ZARTEN! Benim büyüklüğümü anlayamadın demek hala. Benimle böyle konuşmayı sana ödeteceğim. Sana cehennemimde bir köşe ayırdım. Artık evin orası olacak. Evine hoş geldin!” dedi ve dev bir yıldırımı ZARTEN’ in üstüne yolladı. ZARTEN yıldırımın üstüne düşmesiyle tuzla buz oldu. Anında Cehennemin derinliklerine düştü. Orada cayır cayır yanmaya başladı.
Derken hava düzeldi. Ağaçlar hızlı bir şekilde büyümeye, yeşillenmeye başladı. Tarlalar, ürünlerini vermeye başladı ve tüm canlıların cansız bedenleri kıpırdanmaya başladı. Her şey eski haline döndü.
Prensesin halkı için dilediği saf ve temiz dileğin hediyesi olarak bütün her şey eski haline dönmüştü.
Bu güzel ortam bir daha hiçbir zaman bozulmadı. İnsanlar hiç bir zaman üzülmediler bir daha. Sonsuza kadar mutlu ve huzurlu yaşadılar...

QUATROX (2002)

Sıradan bir gündü. Bilgisayarımın başında oturuyordum. O sırada kapı yavaş bir şekilde üst üste iki kez tıklatıldı. Açmak istemedim ama tıklamalar her geçen zamanda birazcık daha hızlanıyordu. Kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda karşıma orta yaşını biraz geçmiş, bitkin bir adam çıktı. Adamın göz altlarında morluklar vardı. Esrarkeş tipi vardı adamda. Ayakları çıplaktı. Ancak üstündeki ceket kaliteli bir Elmansack’tı. Merakla sordum ;
“ Buyrun ne istemiştiniz bayım? ”
“ Senin peşindeler. Derhal buradan gitmen lazım. Seni bulacaklar.”
“Beyefendi beni başkasıyla karıştırıyorsunuz galiba. Siz kimi aramıştınız?”
“Konuşmaya vaktimiz yok. Toparlan çabuk!”
“Benimle oyun mu oynuyorsunuz bayım. Ne gitmesi! Ne toplanması!Çabuk terk edin burayı!Şakalarla uğraşacak vaktim yok!” dedim ve kapattım kapıyı. Dedikleri çok manasız gelmişti bana. Kim arayabilirdi ki, kim sorabilirdi! Saçmalıktan başka bir şey değildi.
Saatler sonra tekrar kapı çaldı. Bu sefer kapı tıklatılmıyordu. Zile basılıyordu. Yine saçma sapan bir kişi olmasından korktum. Kapıyı açtığımda siyahlar giyinmiş iki adam vardı. Yüzleri bembeyazdı. Sanki ölü gibi. Simsiyah gözlükler takmışlardı. Başlarındaki koyu renkli şapkaların altından beyaz uzun saçları görülüyordu. Gözleri ise beyaza yakın bir renkti. Gözlerimle süzdüm adamları. Arkasından kuvvetli bir ses tonuyla sordum;
“Buyrun ne istemiştiniz?”
“Sen Cox musun?”
“Ne istediğinize bağlı.”
“Sen Cox musun?”
“Ne istediğinizi söylerseniz Cox muyum değil miyim söylerim.”
“Sen Cox musun?”
“Evet Cox’um. Ne var yani!”
“Gidiyoruz. Seni almaya geldik. Çabuk hazırlan.”
“Ben hiçbir yere gitmiyorum.”
“Gidiyorsun. Bize karşı koyma. Bedelini ağır ödersin.”
“Siz kim oluyorsunuz da beni götürüyorsunuz. Şimdi polisi arayacağım. Defolun!”
Kısa olanı sağ iç cebinden bir sprey çıkardı. Yüzüme doğru yaklaştırdı ve sıktı.
Uyandığımda bir depodaydım. Ortalıkta hiç pencere yoktu. Sadece küçük bir gaz lambası asılıydı tavana. Derken kapı açıldı. İçeriye aynı iki adam girdi. Bana doğru yaklaştılar. Kısa olanı;
“Sandalyeye otur.”
Yerden kalktım ve sandalyeye oturdum. Kısa olan sorularına devam etti;
“Bay Cox, sanırım bize direnmenin ne kadar yersiz olduğunu anladınız. Size sorduğum sorulara doğru cevapları verirseniz. Sizi serbest bırakacağız. Aksi halde pek hoşunuza gitmeyecek şeyler yapmak zorunda kalacağız.”
“Siz kimsiniz ve benden ne istiyorsunuz ?Avukatımı aramak istiyorum!”
“Hayır , Bay Cox .Burada soruları ben sorarım. Susmazsanız zor kullanmak zorunda kalacağız.”
“Tamam sorun bakalım.”
“Quatrox nerede?”
“Ne? Quankros da ne? Siz benle gerçekten dalga geçiyorsunuz herhalde. O dediğiniz şeyin ne olduğunu bilmediğim gibi,nerede olduğunu da bilemeyeceğim."
“Bay Cox bizi zorluyorsunuz. Ancak demin söylediğim gibi sizin için pek yararlı olmayacak cevaplar veriyorsunuz.”
“Size söyledim bu soruyu bilemeyeceğim. Sıradakini alayım lütfen.”
“Bay Cox bunu siz istediniz.”
Bu konuşmaların arkasından uzun boylu olan cebinden bir cep telefonu çıkardı ve telefonun tuşlarına dokunmaya başladı. Birkaç dakika sonra ise aynı tipte 3 kişi daha geldi yanıma. Gözlerimi bağladılar ve bir şırıltı sesi yankılandı. Tam olarak ne sesi olduğu pek anlaşılmıyordu. Şırıltı sesi gittikçe güçleniyordu. Arkasından kafama sert bir cismin geldiğini hissettim.
Sanırım bayılmışım. Gözlerimi açtığımda hiç ışık olmayan karanlık bir odaya hapsedilmiştim. Kötü kokular geliyordu odanın içinden. Karanlık olduğu için odadaki hiçbir cisim belli olmuyordu. Ancak tahminen büyük bir odaydı. Bekledim... Hiç usanmadan bekledim bu odada. Kokular gittikçe kötüleşiyordu. Bu karanlık ortamda düşünme fırsatı buldum. O dedikleri şey neydi acaba diye düşündüm. Gizli bir kod veya şifre mi, yoksa bir adamın adı mı diye düşündüm. Sonunda kapıya doğru yaklaşan ayak sesleri duydum. Kapı sert bir şekilde açıldı. Işıklarla beraberce. Işıklar açıldığında kokunun nedenini anladım. Etrafım meğerse parçalanmış cesetlerle doluymuş. Kiminin gözleri oyulmuş,kiminin derisi yüzülmüştü. O an nefes alamadığımı hissettim. Tüylerim diken diken olmuştu. Ani bir refleksle havaya fırladım. Kapıya doğru yöneldim. Kapıda gardiyana benzeyen iri yarı bir adam vardı. Beni küçümser bir tavırla;
“Hey sen! Oradaki! Seni Morduck çağırıyor. Şimdi oraya gidiyoruz. Sakın sesini çıkartma.”
“Kimsiniz?Ben neredeyim? Beni niye bu cesetlerle aynı yere koydunuz?Cevap istiyorum!”
“Kapa çeneni! Her şeyi zamanı gelince öğreneceksin. Şimdi sus.”
Adama cevap vermedim. Beni uzunca bir koridordan geçirdi. Etrafta acınası yardım çığlıkları vardı. Merakla adamın beni nereye götürdüğünü anlamaya çalışıyordum. Acaba Morduck dediği adam, siyah giyen adamlardan biri miydi ? Sonunda çelikle kaplı bir kapının önüne geldik. Adam kapıyı çaldı ve odaya girdik. Odada kimse yoktu. Beni buraya getiren adamda gitmişti.
Aniden oda asansör gibi yerin altına inmeye başladı. Gittikçe hızlanıyordu. Ayakta duramıyordum. Sonra acayip bir gürültü koptu.
Sanırım yere, daha doğrusu dibe inmiştik. Duvarda kapıya benzer bir yarık açıldı. İçine uzaktan göz attığımda şeffaf bir tabakayla kaplı olduğunu anladım. Yarığın arkasından konuşma sesleri geliyordu ancak anlaşılmıyordu. Şeffaf tabaka sesin geçmesini önlüyordu. Yarığın içinden maskeli bir adam çıktı ve bana bakarak ;
“Quatrox nerede?” diye sordu.
“Siz de mi Bay Maskeli ! Bu dediğiniz şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Daha kaç kez söyleyeceğim.”
“Bize Quatrox’un sizde olduğu bildirildi. Ve inanın ki bilgileri veren kaynaklarımız son derece güvenilir. Bu yüzden pek şansınız yok sanırım. Ya Quatrox ya da hayatınız. Seçim sizin. Size düşünmeniz için on dakika veriyorum. Bu süre içinde cevap verdiniz ya da vermediniz. Sonuçlarına katlanacak olan sizsiniz.”
Adam beklemeye başladı beni. Ancak nerede olduğunu bilmiyordum. Hatta o şeyin ne olduğunu bile bilmiyordum. Bir şeyler uydurmak zorundaydım. Yoksa beni öldüreceklerdi.
“ Bayım sanırım hatırladım.”
“Sonunda doğru yolu bulmaya başladınız Bay Cox.”
“ Yalnız sakladığım yerin adını bilmiyorum. Sizi ancak o yere götürebilirim.”
“Dışarı çıkmanız yasak Bay Cox.”
“Siz bilirsiniz. Quatrox’u istiyor musunuz yoksa istemiyor musunuz?”
Adam yarıktan içeri girdi ve sanırım arkadaşları ile tartışmaya başladı. Kararsızlıkta kalmışlardı büyük bir ihtimal. Sonunda aynı maskeli adam yarıktan geçip geri geldi.
“Tamam dışarı çıkabileceksiniz Bay Cox. Fakat en ufak bir ters hareketinizde cehennemi boylayacaksınız. Anlaşıldı mı?”
“Evet.”
“Bugün burada yatacaksınız. Yarın Quatrox’u bize getireceksiniz. Şimdi uyuyun.”
“Fakat burada yatak yok ki!” dediğim sırada duvardan bir çıkıntı oynamaya başladı. Kısa bir sürede çıkıntının oynadığı yerde iki kişilik bir yatak oluştu. Arkama baktığımda adam gitmişti. Sanırım tekrardan yarıktan geçmişti. Yarıktan o geçebiliyorsa ben niye geçemeyeyim diye düşündüm. Yarığa doğru koştum ve atladım. Bu yaptığım bir hataydı. Beni doğrudan geriye fırlattı yarık. Kafamı duvara çarptım. Ancak kafamda en ufak bir acı bile hissetmedim. Uyumam gerektiğini düşündüm. Ne de olsa yarın bu delikten kurtuluyordum.
Sabah oldu mu tam bilemiyorum ama güçlü ayak sesleri sanki beni almaya geliyormuş gibi hissettim. Yarığa baktığımda yarık tam anlamıyla bir kapıya dönüşmüştü. Kapı açıldı ve içeriye siyahlar giyinmiş o iki adam geldi. Uzun olanın elinde mavi bir takım elbise vardı.
“Şunları giy. Bu yırtık pırtık elbiselerle dikkat çekebilirsin,” dedi ve elbiseleri yatağın üstüne koydu. Adamların gözler önünde giyindikten sonra bana bir de gıcır gıcır bir çift ayakkabı verdiler. Onları da giydikten sonra kollarımdan tutup;
“Gidiyoruz. Ama önce gözlerini bağlamak zorundayız,” dedi ve cebinden bir mendil çıkardı. Gözlerime bağladı. Yine uzun bir koridor boyunca yürüdük. Bu sefer hiçbir çığlık sesi yoktu ortalıkta. Daha sonra beni bir taşıtın içine bindirdiler. Biraz ilerledikten sonra gözlerimi açtılar. Bir Limuzin’in içindeydim. Camlar siyahtı. Dışarıdan içeriyi görülemeyecek şekilde tasarlanmıştı. Adamlar karşımda oturuyordu. Kısa olan sordu;
“Quatrox için nereye gideceğiz?”
“Şoföre söyleyin o ilerlesin. Ben zamanı gelince ona komutlar vererek nereye gideceğimizi söyleyeceğim.”
“Tamam şoför ilerle.”
Saçma sapan komutlarla devamlı dolaştırıyordum arabayı. Böylece düşünmek için zaman kazanıyordum. Daha sonra radyonun açılmasını istedim. Radyoda eski bir müzik çalıyordu. Ronald Simons’ın “Dağ Yamacı”
adlı şarkısı çalıyordu. İşte o zaman aklıma geldi. Eski tünellerin olduğu bir maden vardı. Onları oraya götürmeliydim. Hem küçüklüğüm o kapatılmış madende geçtiği için oranın her türlü geçitlerini adım gibi iyi biliyordum. Hatta geçitlere çocukça isimler bile vermiştik. Hala oturuyor mu bilmiyorum ama Angelina da orada oturuyordu. Geçitlerden kaçabilirsem onun evine gidebilirdim. Planımı yapmamın verdiği gururla şoföre seslendim;
“Şoför Hollmann Madenleri’ne sür arabayı.”
“Maden mi?” diye sordu şoför.
“Evet maden. Yoksa orasını bilmiyor musun?”
“Biliyorum tabi fakat biraz garip geldi de.”
Uzun boylu siyah giyinimli adam şoförün bu konuşmasının üstüne;
“İşte akıllıca olan da bu. Kimsenin aklına gelemeyecek bir yere saklamak. Kutlarım Bay Cox gerçektende akıllıymışsınız. Bu kadar tehlikeli bir silahı böyle bir yere saklamak akıl ister gerçekten. Hibabib ile ben bile düşünemezdik bunu,” dedikten sonra kısa olanı kızgın bir ifadeyle uzun olanının kafasına bir kez vurdu;
“Aptal kapa çeneni!”
Demek Quatrox dedikleri bir silahmış dedim içimden. Adamın salaklığından dolayı birisinin de adını öğrenmiş oldum böylece.
“Demek adınız Hibabib. Bay Karanlık adam için komik bir ad. Sizce de öyle değil mi?”
“Hibabib benim sadece kod adım. Gerçek adım değil,” diyerek konuyu düzeltmeye çalışmasına rağmen yalan söylediği yüzünden anlaşılıyordu.
Sonunda madenlere gelebilmiştik. Ancak uzun zaman geçtiği için burası biraz garip geldi bana. Madenin kırık kapısından hızlı hareketlerle içeri girdim. Amacım hızlı hareketlerle adamlar arasındaki farkı açıp daha sonra da kaçmaktı. Zaman geçtikçe de amacıma ulaşıyor gibiydim. Adamlarla aram bayağı açılmıştı. Adamların konuşma sesleri uzaklardan gelmeye başlamıştı. Ancak dikkat olmalıydım. Adamlar her an ters bir şey yaptığı mı anlayabilirlerdi. Hatta anladılar da sanırım. Çünkü gerilerden silah sesleri gelmeye başladı. Bu sesleri duyunca ben de koşmaya başladım. Acele edersem madenden çıkabilirdim. Ancak adamlar aranın bu kadar açık olmasından dolayı çok kızmışlardı. Küfür sesleri duyuluyordu. Arkama telaşla baktım. Adamlar farkı kapatmışlardı. Hemen arkamdaydılar.
“Dur hemen lanet olasıca!” diye bağırmaya başladılar. Kısa boylu olanı silahını bana doğru tutmaya başladı.
“Bize yanlış yapmaya çalıştın Cox. Sende Quatrox’un olduğunu bilemesek seni öldürebilirdik. Ancak şanslısın ki şimdi seni öldürmeyeceğiz. Şimdi önümüze düş bakalım. Artık yanımızdan ayrılmak yok,” dedikten sonra yürümeye devam ettik. Tam yürümeye başladığımız sırada tavandan çatırdama sesleri gelmeye başladı. Tavan aniden çökmeye başladı. Havadan koca koca taşlar yağmaya başladı. Taşlar bir süre daha düşmeye başladı. Ardından kısa bir sessizlik çöktü ortalığa. Adamlar ortalıkta yoktu. Sanırım göçüğün öbür tarafında kalmışlardı. Ardından hızla koşmaya başladım. Sonunda çıkış tüneli karşımdaydı. Koşa koşa dışarı çıktım. Ancak dışarı çıktığımda içeriden sesler geliyordu. Galiba madendeki başka bir yoldan çıkıp göçüğün olduğu yerden kurtulmuşlardı. Üstelik çıkış yoluna da ulaşmak üzereymişler gibi geldi. Çünkü sesleri daha yakından gelmeye başlamıştı. Ancak kaybolduklarına emindim. Madenlerin karışık tasarımını yapan adamı övmek lazımdı. Dışarıda kasabaya giden bir patika vardı. Oradan Angelina’nın evine koşarak ulaşabilirdim.
Hava kararmaya başladığında Angelina’nın evinin önündeydim. Adamlara izimi kaybettirmiştim. Posta kutusuna baktığımda hala aynı soyadı duruyordu. Bu beni umutlandırdı. Taşınmamışlardı bunca seneye rağmen. Uzun zaman olmuştu onu görmeyeli. Üniversiteden beri onu görmüyordum. Tam on iki sene geçmişti. Tereddütle kapıyı çaldım. Kapıyı mavi gözlü, kısa saçlı sevimli bir çocuk açtı.
“Buyrun bayım. Kimi aramıştınız?”
“Angelina evde mi küçük bey?
“Evet evde,” dedikten sonra içeriye doğru bağırdı; “Anneeee! Burada seni bir adam bekliyor!”
Arkadan tamam diyen bir kadın sesi duyuldu. Kadın hızlı adımlarla kapıya geldi.
“Buyrun ne istemiştiniz?” diye sordu kadın.
Tanrım! Oydu. Hala güzelliğini kaybetmemiş hatta daha da güzelleşmişti. O benim ilk aşkım Angelina’ydı.
“Seni gördüğüme çok sevindim.”
Kadın durakladı. Hatırlamaya çalıştı beni. Ancak hatırlayamadı.
“Üzgünüm çıkaramadım,” dedi şaşkınlıkla.
“Emin misin iyi düşün beni. Ben seni çok iyi hatırlıyorum” dedim ve gülümsemeye başladım.
“Dur bir dakika sen... Sen Tom’sun. Doğru bildim di mi sen Tom’sun. Çok değişmişsin. Yakışıklı bir adama dönmüşsün. Bu kadar kısa zamanda bu kadar değişeceğini kim bilebilirdi ki?” dedi ve hemen bana sımsıkıca sarıldı.
“Ne yani o zamanlar yakışıklı değil miydim?”
“Espri kabiliyetini de kaybetmemişin demek. Hadi içeri gel.”
“Kısa bir süre dediğin tam on iki yıl bunu unutma.”
“O kadar olmuş mu,zaman çabuk geçiyor.”
“Eşin yok mu? Sanırım evlenmişin. Bir şey demez mi benim gelişime?”
“Merak etme boşanalı iki sene oluyor. Sana hiçbir şey diyemez artık.”
“İyi o zaman gireyim içeri bari.”
“Sen hiç evlenmedin mi yoksa?”
“Çok yaklaştım ama başaramadım.”
“İçecek bir şey ister misin?”
“Hayır sağ ol. Otur şuraya boş ver şimdi içeceği.”
Tam o sırada odaya Angelina’nın çocuğu odaya girdi.
“Çocuğun çok şirinmiş Angelina. Çok da yakışıklı afacan. Büyüyünce çok kızın canını yakacak. Babası da bu kadar yakışıklı mıydı?”
“Evet çok yakışıklıydı.”
“Okulu bitirince ne yaptın? Hayal ettiğin o mesleğe ulaşabildin mi ? Sanırım çocuk doktoru olmak istiyordun.”
“Hayır ulaşamadım. Okulu bitirince hemen evlendim. Sanırım senin yokluğunu kapatmak için başkasından medet umdum. Peki sen ne yaptın,hayallerini süsleyen bilgisayar şirketini kurabildin mi?”
“Kuramadım ama bir bilgisayar şirketinde müdür oldum.”
“Eee... Hangi rüzgar esti de seni buraya getirdi?”
“Ancak yalnız kalırsak söyleyebilirim.”
Kadın çocuğa bakarak; “Tom ,hayatım. Bizi birazcık yalnız bırakabilir misin canım?”
“Tabii anneciğim,” dedi ve içerideki odaya gitti.
İnanmıyorum oğlunun adına benim ismimi vermişti.
“Tamam söyleyebilirsin artık. Ne bu esrarengiz tavırların böyle.”
“Peşimde koyu giysiler giymiş adamlar var. Ne yapacağımı bilemiyorum.”
“Peki senden ne istiyorlar?”
“Quatrox’u istiyorlar.”
“Quatrox da ne?”
“Sanırım bir silah.”
“Tom benimle dalga geçmediğine emin misin?”
“Söylediğim her şey doğru.”
“Ama söylediğin şeyler inanılacak gibi değil. Yoksa mafyaya falan mı bulaştın? Karanlık işler mi çeviriyorsun Tom?”
“Biliyorum inanılacak gibi değil ancak olaylar o kadar ani gelişti ki ben bile ne olduğunu anlamadım. Mafya ile de alakam hiç olmadı. Öyle kişilerden hep tiksinmişimdir.”
“Başkası olsa sana inanmazdı ama ben sana inanıyorum Tom. Sen bana hep dürüst olmuştun.”
“Bana inandığın için çok teşekkürler. Zaten bu olay karşısında senden başkasının bana inanacağını sanmıyordum. Sen bana hep inandın Angelina,” dedim ve elini tuttum.
“Şimdi ne yapmayı planlıyorsun?”
“İşte ne yapacağımı bilemediğim için buraya geldim ya. İlk aklıma gelen senin evinin burada olduğuydu.”
“Yani saklanmayı düşünüyorsun.”
“Aslında tam olarak değil. Polise ulaşmaya çalışacağım. Telefonunu kullanabilir miyim?”
“Üzgünüm.”
“Ne yani telefonun yok mu?”
“Ne yazık ki bu kasabada elektrik,su hatta adı hiç bilinmeyen bir sigarayı bile bulabilirsin fakat telefon bulamazsın. Bu yüzden bizde de yok.”
“Neden telefon yok ki ! Telefon önemli bir alettir. Genelde her evde bulunur. Fakat yanlış duymadıysam sen bu ev değil,bütün kasabada telefon olmadığını söylüyorsun.”
“Evet öyle diyorum. Yaklaşık bir yıldır burada telefon kullanılmıyor. Bir yıl önce herkes de telefon vardı. Ancak ne olduğu belirsiz bir şekilde bağlantılar yok oldu. Daha doğrusu işlemez hale geldi. Kasabadan çoğu kişi bu olay yüzünden belediyeye başvurduysalar da sonuç alınamadı. Belediye yetkilileri buradan telefon hattı geçirilemez raporu verdiler. Neden olduğunu kimse anlamadı. Bu süre içerisinde de insanlar böyle yaşamaya alıştı ve ya alışmaya çalıştılar. Alışamayanlar ise buralardan taşındılar. Polislik bir sorunumuz da olmadı hiç. Ne de olsa burası huzurlu bir kasaba. Buradaki en büyük olay yanlışlıkla bir hanımın parmağını kesmesidir. Yani buradaki kimse polise ihtiyaç duymaz.”
“Peki yakınlarda bir yerde telefon ve ya polis teşkilatı bulabilir miyim?”
“Yakın demek biraz uzak olur aslında. En yakın telefonu 100 km ilerdeki kasabada bulabilirsin. Zaten biraz ilerisi çöl olduğu için buralarda telefon yoktur.”
“Kahretsin!”
“Hem sen sanki bu kasabada yaşamıyordun. Niye bana bunları soruyorsun ki?”
“Eskiden telefonla ilgili bir sorunumuz yoktu da ondan .O zaman yola çıkmak gerekiyor. Araban var mı?
“Var fakat ben de seninle geleceğim. Seni tekrar buldum. Bu sefer seni bırakmayacağım.”
“Olmaz. Seni tehlikeye atamam. Hem senin bir oğlun var. Onu da düşünmelisin. Oğlunu tehlikeye attığını duyarsa kocan sana çok kızar.”
“O kızamaz. Çünkü çocuk onun değil.”
“Değil mi? Nasıl yani ondan önce başkasıyla mı beraberdin?”
“Hayır Tom. O çocuk ,hayatta en çok sevdiğim tek adamın oğlu.”
“Yani...”
“Tom o senin oğlun.”
“Nasıl olur. Ne zaman oldu ki bu olay. Hem senle uzun zamandır görüşmüyoruz. Tam on iki yıl oldu Angelina.”
“Çocuğa kaç yaşında olduğunu sor.”
“Ne?”
“Sana çocuğa kaç yaşında olduğunu sor dedim Tom.”
“Ufaklık buraya gelir misin?”
Çocuk küçük adımlarıyla annesinin yanına geldi ve oturdu.
“Efendim bayım.”
“Kaç yaşındasın?”
“Bu yıl on ikiye gireceğim efendim.”
Bu sorunun konuyla hiçbir alakası yoktu. Angelina’ya döndüm ;
“Angelina çocuk on iki yaşına girecekmiş. Bunun konuyla ne alakası var şimdi?”
“Kafanı çalıştır Tom. Son gecemizi nasıl unuttun. Hadi unuttun diyelim. Aradaki yıl farkını da mı hesaplayamıyorsun.”
“Tamam da çocuk on ikiye daha bu yıl girecekmiş. Biz tam on iki yıldır görüşmüyoruz. O aradaki bir sene nerede peki?”
“Tom çok aptalsın. Sen annenin karnından hemen mi çıktın? Gebelik dönemini unuttun mu ? Dokuz ay Tom!”
O zaman o benim oğlumdu ve benim hiç haberim olmamıştı. Fakat mutluydum. Bir oğlumun olduğunu öğrenmiştim. Hep oğlan bir çocuğum olmasını istemiştim. Üstelik sevdiğim kadındandı.
“Tom bu yüzden bizi de yanına almalısın.”
“Sizi tehlikeye atamam.”
“Oğlumun babasız büyümesini de göze alamam. Biz geliyoruz.”
“Peki tamam.”
Sonunda oğluma doyasıya sarıldım. Babasının ben olduğunu öğrenen çocuk ise şaşkınlık içerisindeydi fakat sonunda babasının gelmesinden mutluydu ve o da bana sarıldı.
“Bu gece burada kalalım. Yarın sabah erkenden çıkarız.”
“Tamam Angelina öyle olsun.”
Gece boyunca bir yanımda sevdiğim kadın, diğer yanımda ise oğlumla yattım. Mutluydum ancak içimde bir sıkıntı vardı. Güneş ağarmadan yaklaşık kırk beş dakika önce toplanmaya başladık. Sadece önemli şeyleri almaya çalıştık. Fazlası bize yük olabilirdi. Arabanın sürücü koltuğuna ben oturdum ve gaza bastım.
Dört saat kadar yol aldık. Hava aydınlanmıştı. Ancak önümüze ne bir kasaba ne de bir telefon kulübesi çıktı. Bu durumda bir tuhaflık vardı. Acaba yanlış yoldan mı sapmıştık. Ama hayır. Yol boyunca hiçbir yol ayrımı yoktu. Hatta yollar da bomboştu. Kimse yoktu ortalıkta.100 km nin şu ana kadar bitmesi gerekirdi.
“Tatlım bu arabada bir harita var mı?”
“Evet vardı. Bir dakika şu göze bakıyım.” Arabanın sürücü koltuğunun yanındaki koltuğun önündeki göze baktı kadın ve haritayı bulur bulmaz ;
“İşte buldum. Harita buradaymış. ” dedi ve haritayı bana verdi. Haritada her şey silikti. Pek bir şey anlaşılmıyordu haritadan. Belki anlar diye haritayı Angelina’ya verdim. Angelina haritayı göremiyormuş gibi bakıyordu. Suratı da buruşmuştu.
“Hayatım sorun ne?”
“Sorun şu ki burada hiçbir şey yazmıyor. Bu sadece bir kağıt parçası.”
Elime aldığımda haritanın boş bir kağıda dönüşmüş olduğunu gördüm. Çölün ortasında öylece kalmıştık. Ayrıca sorunlar bununla da bitmemişti.
“Ooops!”
“Ne demek ooops ?”
“Üzgünüm ama benzinimiz bitmek üzere.”
“Esprili oluşunu anlıyorum ama şu anda hiç sırası değil.”
“Şaka yapmıyorum. Benzinimiz bitti.”
“Lanet olsun! Şimdi ne yapacağız. Burada çölün ortasında bir arabanın geçmesini bekleyeceğiz.”
“Başka çaremiz yok galiba.”
Üçümüz de arabadan indik. Umutsuzca bir araba geçmesini bekledik. Hava kararmak üzereydi. Yorgun ve bitkindik. Artık umudumuzu kesmiştik ki ileriden bir araba sesi duyuluverdi. Daha sonra görüntüsü de görünmeye başladı. Bir an için serap gördüğümüzü zannettik ama bu gerçekti. Araba gittikçe netleşmeye başlamıştı. Sonunda araba önümüzde durdu. İçinde kaliteli bir ceket olan bir adam vardı.
“Hadi atlayın,” dedi ve apar topar bindik arabaya. Angelina adama döndü.
“Çok teşekkürler bizi arabaya aldığınız için. Siz olmasaydınız belki burada günlerce duracaktık. Kim bilir belki de ölecektik. Neyse ki yanımıza biraz yiyecek ve su almışız.”
“Önemli değil. Zaten ben sizi bulmaya çalışıyordum.”
“Affedersiniz. Bizi mi bulmaya çalışıyordunuz?” dedikten sonra gözüm adamın ayaklarına takıldı. Adamın ayakları çıplaktı. Üstelik ceketin markası da Elmansack’tı. Adamı gözüm bir yerden ısırıyor fakat kim olduğunu teşhis edemiyordum.
“Bayım sizi bir yerden gözüm ısırıyor fakat hatırlayamıyorum.”
“İsterseniz hatırlatayım. Ben sizin evinize birkaç gün önce gelmiştim ve sizi uyarmıştım. Fakat siz inanmayıp beni kovmuştunuz.”
“Evet!Şimdi hatırladım siz beni o adamlara karşı uyaran kişisiniz. Size inanmadığım için çok üzgünüm.”
Angelina şaşkınlıkla sordu; “Siz tanışıyor musunuz?”
“Evet birazcık. Ama tam olarak değil. Ben kendimi tanıtıyım bayım. Ben Tom Cox. Bilgisayar mühendisiyim.”
“Bunu zaten biliyorum. Aslında ben kendimi tanıtıyım. Ben Uloon size yardım edebilecek tek kişiyim.”
“Memnun oldum. Peki o adamlar benden ne istiyorlar?”
“Quatrox’u”
“Fakat Quatrox bende değil ki!”
“Ama sende olduğunu sanıyorlar.”
“Peki Quatrox tam olarak ne? Sanırım bir silah değil mi?”
“Aslında hayır. Quatrox bir silah değil. Bir duygu yoğunluğu. Ancak bu adamlar ona bu ismi takmışlar. Tabi adamlar demek doğru olursa.”
“Ne yani onlar adam değil mi,onlar bir tür canavar mı?”
“Onlar uzaylı Tom. Ve bize kimse yardım edemez. Sadece üçümüz varız.”
Çocuk suskunluğunu bozdu bir anda;
“Yani dördümüz varız demek istedin di mi bayım?”
“Evet ufaklık dördümüz demek istedim.”
İyi bir dörtlü olduğumuzu düşündüm bir an için ama o uzaylılar nasıl yok edilebilirdi ki!
“Uloon bu uzaylıları nasıl yok edebiliriz. Bunu biliyor musun?
“Aslında bunun yanıtını senin daha iyi bilmen lazım.”
“Ne demek istiyorsun,daha açık konuş lütfen.”
“Açıkça onları Quatrox ile yok edebiliriz.”
“Quatrox’u nereden bulacağız ki? Bu duygu yoğunluğu nereden bulunur ki?”
“Tom Quatrox senin çok yakınında bir yerde. Hatta bu arabanın içinde. Evinde. Belki de işini yaparken duyduğun hazda.”
“Quatrox yani soyut bir şey mi?”
“Evet Tom. Düşün. Angelina’yı,oğlun Tom’u düşün. Quatrox senin kalbinde. Quatrox senin içinde.”
“Yani sevgi mi?”
“Evet Tom başardın. Sonunda buldun.”
“Quatrox=Sevgi”
O kadar düşündüğüm Quatrox aslında kalbin gücünü temsil ediyormuş. Ancak kafamda bir soru vardı;
“Tamam Quatrox’u sevginin gücü kabul edelim. Ancak bu sevgiyi onlara karşı nasıl kullanacağız?”
“İşte Tom bunu bilemiyoruz. Hiç denenmedi. Fakat Quatrox’un sevgi olduğunu yoğun araştırmalarım sonucu öğrendim. Beni iğrenç gemilerinde konuk etmişlerdi. Garipliklerle dolu bir yerdi. Orada onların dillerini öğrendim. Orada çok uzun kaldım. Ancak bu uzaylıların sevginin nasıl bir şey olduğunu bildiklerini sanmıyorum. İşte bu yüzden onu bir silah zannedip devamlı araştırıyorlar. Sevgiyi somut bir şey zannediyorlar.”
“O zaman elimizde bir koz var demek. Onlar sevginin ne olduğunu bilmiyorlar, biz ise biliyoruz.”
“Evet çok doğru Tom Cox. Aklını çalıştırmaya başladın.”
“Şimdi nereye gidiyoruz?”
“Onları bulmaya.”
“Onların nerede olduğunu biliyor musun?”
“Evet çok iyi biliyorum. Bizi bulamayınca inlerine geri döndüler. İnlerini basmaya gidiyoruz. Cehenneme gitme zamanları geldi!”
“Peki inlerinin nerede olduğunu biliyor musun?”
“Tabi ki biliyorum. Yaklaşık beş yıl önce ilerideki tepenin arkasına uzay gemileriyle indiler.”
“Sanırım şimdi anlıyorum telefonların çalışmamasının nedenini. Uzay gemisinin gelmesiyle ortaya çıkan manyetik alan sayesinde bu bölgedeki tüm telefon hatları devre dışı kaldı.”
“Evet büyük ihtimalle öyledir.”
“Quatrox’u onlara gösterelim. Haydi bas gaza ahbap!”
Son süratle gaza bastık ve uzaylılarına gemisine doğru yöneldik. Kendimiz çok güçlü hissediyorduk. Yaklaşık yarım saat sonra boş bir araziye geldik.
“Dostum burası boş. Hani uzaylıları bulacaktık.”
“Bekle biraz şu anda gemi koruma altında. Görünmez bir kalkanla çevrili durumda. Ama kalkanı kaldırmanın yolunu biliyorum.”
“Kaldır o zaman.”
Uloon arabadan dışarı çıktı ve boşluğa doğru anlaşılmadık bir dilde bağırmaya başladı;
“Konesta bpobe strenhetyu masekende. Orkolyon ande GotherWool!”
Bu sözlerin arkasından dev bir cisim ortaya çıktı. Aşırı garip bir şekli vardı. Kapılarda yine şeffaf tabaka vardı. Yerden otuz cm kadar havadaydı. Ortalıkta kimse yoktu. Arkasından Uloon tekrar garip sözlerle bir şey tekrarladı ancak bu kez sessizce mırıldandı;
“Yunesto marin! Yunoste marin! Yunosta marin!” dedi ve arkasından tüm şeffaf kapılar açılmaya başladı. Yüzündeki gülümsemeyle birlikte;
“Şimdi bu kapı da açıldı. Haydi içeri girelim.”
“İyi işti dostum.”
“Yalnız sizi uyarmak istiyorum. Uzaylılara pek yaklaşmayın. Sizi anında bayıltabilirler. Bunun için çok dikkatli olmalısınız.”
“Olmalısınız mı? Sadece ikimiz girmiyor muyuz? Onlar için çok tehlikeli olabilir.”
“Ancak Quatrox’u ortaya çıkarabilmek için onlara da ihtiyacın olacak.”
“O zaman tamam. Peki içeride ne yapacağını biliyor musun?”
“Tabi ki Tom. Burada geçirdiğim acılı günlerin sayısını bilemezsin. Burasını avucum içi gibi biliyorum. Ayrıca planımı da yaptım.”
“Ben ne yapacağım içeride?”
“Sen beni takip et yeter. Sana ve ailene Wopert Merkezi’nde ihtiyacım olacak. Orası ana kumanda ve uzaylıların üreme yeridir. Orayı yok edebilirsek otomatik men uzaylıların türlerini sona erdirebiliriz. Orası aynı zamanda kendi gezegenleriyle iletişim ağı durumunda. Orayı yok edersek aynı zamanda yardımcı kuvvetlerin gelmesini de önleyebiliriz.”
“Gerçekten bravo. Dersine iyi çalışmışsın.”
“Şimdi sus ve beni takip et. Aileni de kapının önünde unutma!”
Uloon önderliğinde teker teker gemiye girmeye başladık. İçeri de sessizlik hakimdi. İleride yine o şeffaf kapılardan vardı ve sanırım kapalıydı. İlerlemeye devam ettik. Kapının önüne geldiğimizde Uloon yine şeffaf kapıları açmakta kullandığı sözleri mırıldanmaya başladı.
“Yunesto marin! Yunoste marin! Yunosta marin!”
Sözler tekrar işe yaramıştı. İçeri girdiğimizde ilk girdiğimiz koridora benzer bir ortaya çıktı ve iyi ilerde bir şeffaf kapı duruyordu. Birkaç kez aynı yöntemle ilerledik ve hiç sorun çıkmadı. Hatta fazla sessizdi ortalık. Hiçbir çığlık,hiçbir haykırış yoktu. Sonunda farklı iki yoldan oluşan bir dönemece geldik.
“Yol ikiye ayrılıyor ne yapacağız.”
“Tasalanma Tom. Bir çaresine bakacağım şimdi. Yerinde kal.”
Dedikten sonra acayip kelimeleri üst üste söylemeye başladı gene;
“Moput kuen.Moput kuen. Hulemastaj tu orfeno.”
“Dostum bu sefer işe yaramadı galiba.”
“Şşşşt! Sessiz ol.”
Bu sözleri tekrarladıktan sonra yer aniden sallanmaya başladı. Sanki deprem oluyordu. Bulunduğumuz yer hızla aşağı doğru inmeye başladı. Angelina ve oğlum Tom çığlığı kopardılar;
“İMDAAAT!”
Uloon sakince “Biraz susar mısınız, hiçbir yere hareket etmiyoruz. Gördükleriniz ve ya duyduklarınızın hepsi halisinasyondan ibaret. Yerinizde kalın,” dedi.
Gerçektende aşağı düştüğümüz halde bize hiçbir şey olmuyordu gördüklerimiz tamamen halisinasyondan ibaretti. Bir anda gözlerimizin önünde bembeyaz, parlak, göz alıcı bir ışık belirdi. Gözlerimiz açamıyorduk. Çok geçmeden ışık yok olmaya başladı. Ancak ışık yok olduğunda karşımızda büyük bir sürpriz vardı.
“Kutlarım büyük dahi. Bizi lanet olası uzaylıların tam ortasına getirdin!”
“Kapa çeneni! Sus ve son duanı et. Belki kurtulamaya biliriz.”
“Bu şimdi mi söylenir!”
Köşeye sıkışmıştık. Aniden ortaya çıkışımız bütün uzaylıların dikkatini çekmişti. Hepsi üzerimize doğru geliyordu. Uloon’un elinde eski bir tabanca vardı. Uzaylılara ateş etmeye başladı. Ancak yersizdi. Kurşunlar uzaylılara birazcık bile zarar vermiyordu. Tersine onları kızdırıyordu. Dördümüzde köşeye sıkışmıştık. Küçük Tom ,annesine sıkıca sarıldı. Korkudan ağlamaya başladılar. Uloon’un etkisiz silahının kurşunları da bitmişti. Artık dua etmemizden başka çare kalmamıştı. Ben de Angelina ve küçük Tom’a sarıldım. Hepimiz bir sevgi yumağı oluşturmuş sonumuzu bekliyorduk ki, bir anda üstümüze gelen uzaylıların yüzleri beyazdan yeşile doğru dönüşmeye başladı. Hiç biri yaptığımız sevgi yumağına bakamıyordu. Bakmaya çalışanlar yeşile dönmeye başlamışlardı. Yeşile dönüşenlerden birinden gürültülü bir ses geldi aniden. Uzaylıların kafaları patlamaya başlamıştı. Sevgi yumağımız karşısından çaresiz kalmışlardı. Teker teker hepsinin kafaları patlamaya başlamıştı. Suratları yere saçılıyordu. Rezalet bir görüntüydü. Yere düşen yeşile dönüşmekte olan bir uzaylı yüksek sesle haykırmaya başladı; “QUATROXXXX!”.Arkasından bir diğeri de aynı şeyi söyledi; “Quatrox!”.Sonunda hepsinin kafaları yere saçılmıştı. Yerlerde sarıya benzer bir renkte kan göleti oluşmuştu. Odanın içine iğrenç bir koku yayılmaya başladı. Uloon’un gözleri bu manzarayı görünce parlamaya başladı.
“İşte Quatrox. Ben de size bunu anlatmaya çalışıyordum. Başardınız işte Quatrox’u harekete geçirdiniz. Şimdi Wopert Merkezi’ni bulmamız gerekiyor. Hadi beni takip edin.”
“Dikkat et Uloon. Bu sefer de bizi bu uzaylıların gezegenine falan ışınlamaya kalkma dostum,” dedikten sonra tekrar ilerlemeye başladık. Karşıda dev bir kapı vardı fakat bu kapı o şeffaf tabakadan yapılmamıştı. Normal bir kapıya benzese de burası farklı bir yerdi. Her an her şey olabilirdi. Kapıya yaklaştıkça çığlıklar,haykırışlar duyuluyordu. Bunlar beni yakaladıklarında duyduğum çığlıklarla aynıydı. Kapının önündeydik. Uloon yüzümüze baktı ve yüzünü buruşturarak;
“Bir sorunumuz var. Bu kapının nasıl açılacağını bilmiyorum. Bir fikri olan var mı?”
“Ne demek fikri olan var mı? Kapıyı açmayı senin bilmen gerekiyordu.”
“Kahrolasıca çeneni kapatır mısın? Her şeyi ben yaptım. Birazcık da şu küçük beynini çalıştırıp bize bir fikir vermeyi denesene. Bu iş bilgisayar başında oturmaya benzemez.”
“Söylediklerine dikkat et moruk. Benimle böyle konuşamazsın. Sen kendine bak. Her şeyi sen yapmışmışsın. O yüzden mi bizi tüm uzaylıların olduğu yerin tepesine indirdin.”
Sözle başladığımız kavga itişmelerle devam ediyordu. Angelina bizi ayırmaya çalışıyordu. Küçük Tom ise kapıyı düşünceli bir şekilde inceliyordu ki, kapıya dokunmaya başladı. Arkasından kapıyı itti. Kapı ardına kadar açıldı. Bu olay üzerine herkes bir anda sustu. İtişmeyi bıraktık. Uloon ,Angelina ve benim ağzımız açık kalıverdi. Angelina küçük Tom’a baktı ve yanına koştu. Arkasından sıkıca sarıldı.
“Aferin benim minik oğluma. Çok zekisin.”
Çocuk bu söz üzerine gülümsemeye başladı. Arkasından Uloon açık kapıya doğru yöneldi. Yine uzunca bir koridor vardı. Ancak bu sefer koridorun sonunda bir kapı yoktu. Koridor doğrudan Wopert Merkezi’ne açılıyordu.
İçeride milyonlarca uzaylı vardı. Ama kumandanın başındaki iki kişi dışında hepsi uyumaktaydı. Ayrıca bu odada uzaylılar gerçek şekillerine dönüşmüşlerdi. Sümüğümsü bir koza örmüştü bazıları. Gerçekten iğrenç yaratıklardı. Uloon sessizce içeri girmeye başladı. Amacı kumanda başındakileri etkisiz hale getirmekti ancak bunu nasıl yapacaktı?
Bir uzaylının arkasına doğru sokuldu Uloon. Elindeki kemeri yavaşça havaya kaldırdı ve uzaylı yaratığın boynuna doğru sıkıca sarmaya başladı. Arkasından yaratığı boğmaya çalıştı kemerle. Yaratık can çekişmeye başladı. Ağzından ses çıkmıyordu. Yaratık bağıramıyordu ve yere doğru yığıldı. Sıra ikinci uzaylıdaydı. Aynı hareketleri bu uzaylı yaratıkta da tekrarlamaya başladı. Önce kemeri havaya kaldırdı,sonra boğazına bağladı ve boğmaya başladı yaratığı ancak yaratığın elinde garip bir sopa vardı. Sopayı rasgele sallamaya başladı yaratık. Sonunda Uloon’a isabet etti. Uloon yere doğru düşmeye başladı. Yere yıkılıverdi. Arkasından kurtulan yaratık kumanda merkezinde bulunan kırmızı düğmeye basışıyla beraber bir alarm çalmaya başladı. Tüm uzaylı yaratıkla teker teker uyanmaya başladılar. Uloon’u onların arasında bırakamazdım ve yaratıklara doğru koşmaya başladım. Arkamdan da Angelina ve Tom koşmaya başladı. Uloon’un yanına gelmiştik. Onu ayıltmaya çalışıyorduk. Bu arada yaratıklar hızla etrafımız çevrelediler. Nereye baksan bir yaratık vardı. Bu sefer gerçekten ölümle karşı karşıyaydık. Uzaylılar üstümüze yaklaştıkça içimizdeki korku daha da artıyordu. Uloon ayılmaya başlamıştı. Kafasında koca bir şişlik vardı. Sayıklamaya başladı;
“Ben neredeyim? Dünyayı kurtardık mı?”
“Üzgünüm Uloon ama az sonra öleceğiz. Son duanı etmek için çok az zaman kaldı. Bu fırsatı iyi değerlendir bence.”
“O kadar kötü bir durumda mıyız? Kurtulabiliriz Tom. Quatrox’u kullanın kenetlenin hadi.”
Bu söz üzerine önce Angelina küçük Tom’a, arkasından ben de her ikisine sarılmaya başladık. Yine bir sevgi yumağı oluşturmuştuk. Kalplerimiz küt küt atıyordu. Ancak yaratıklar,hiç etkilenmiyorlardı. Gelmeye devam ediyorlardı.
“Sanırım işe yaramıyor Uloon.”
“Nasıl olur? İşe yaramalı daha sımsıkı sarılın. Birbirinize kenetlenin!”
“Olmuyor Uloon, olmuyor! Her şeyi denedik. Sanırım işimiz bitti.”
“Durun belki daha büyük bir sevgi gerekiyordur. Aile dışında bir sevgi. İnsan sevgisi. Tanımadığınız bir yabancıyı sevmek,” dedi ve o da sevgi yumağımızın içine katıldı. Üçümüze birden sarıldı. Gözlerimizi yumduk. Artık sadece olacakları bekliyorduk. Yanımıza yaklaştılar. Uzaylılardan birisi sevgi yumağımıza dokundu ve aniden büyük bir patlama sesi duyuldu. Kulakları sağır edecek kadar yüksek bir sesti. Arkasından sırayla yüksek patlama sesleri duyuldu. Sesler on beş dakika kadar sürdü. Arkasından bir sessizlik çöktü. Gözlerimiz açtığımızda her yer sarı sıvılarla kaplanmıştı. Ortalık cesetten geçilmiyordu. İşe yaramıştı. Dev bir QUATROX oluşturmuştuk. Sevgi, yaratıkları yenmişti. Ayağa kalktık ve oğlumu ve Angelina’yı öpmeye başladım. Tam bu sırada Uloon esirleri kurtarmakla uğraşıyordu. Tüm çığlıklar esirlere aitti.
Angelina’nın gözlerinin içine baktım;
“Angelina seni seviyorum.”
“Ben de seni seviyorum Tom Cox.”
“Sana bir şey sorabilir miyim?”
“Evet. Sorabilirsin.”
“Angelina benimle evlenir misin?”
“Tabii ki evet. Evet Tom.”
Sarıldık ve öpüşmeye başladık. Uloon yanımıza geldi ve;
“Rahatınız bozmak istemem ama gemiyi patlatmamız gerekiyor. Müsaade ederseniz patlatalım.”
“Tamam o zaman haydi.”
“Önce dışarı çıkmalıyız.”
Dışarı doğru koşmaya başladık. Dışarı çıktığımızda Uloon ,yaratıkların dilinde tekrar bir şeyler söylemeye başladı;
“Dolesa goner pinhu zayo” demesiyle birlikte gemi parçalanmaya başladı. Arkasından da patladı. Hepimiz yere yattık.
Herkes mutluydu. esirler sonunda özgürdü. Dünyayı kurtarmıştık .Ben Angelina’ya evlenme teklifinde bulunmuştum. Ama bir şey kafamda takılıp kalmıştı. Uloon’un yanına gittim ve sordum;
“Dostum senin ayakların neden çıplak?”
“Üstümdeki Elmansack’e göre ayakkabı bulamadım da ondan.”
“Git işine dostum.” Oradan da evimize doğru yol aldık...

ÜRYAN BEDENLER (2002)

Uçak korkumu sonunda yenmiştim ve arkadaşımın verdiği doğum günü hediyesi olan uçak biletiyle sürpriz bir yere doğru yol alıyordum. Gideceğim yer hakkında fazla bilgiye sahip değildim. Hatta havaalanında bile buranın ismi özel bir yer olarak geçiyordu. Sadece ada şeklinde küçük bir ülke olduğunu biliyordum. Uçak adanın havaalanına inmeye yaklaştığında pencerelere aniden perdeler iniverdi. Bu bende ufak çaplı bir tedirginlik yaşatsa da yere indiğimizde kendimi rahat hissetmiştim. Çünkü her şey doğaldı ve anormal bir şeylik yoktu. Üstelik uçak korkumu da yendiğimi düşünüyordum. Sanırım iyi bir tatil beni bekliyordu. Pasaport kontrolü için görevlinin yanına gittim. Görevli yüzüme bakarak bana sorular sormaya başladı;
“Buraya ilk gelişiniz mi?”
“Evet öyle görünüyor. Ama beğenirsem sık sık gelebilirim.”
“İş için mi, eğlence için mi geldiniz?”
“Eğlence.”
“Rahatlıktan hoşlanır mısınız?”
“Efendim! Nasıl yani?”
“Yani rahat dolaşmaktan bahsediyorum.”
“Hımm... Sanırım hoşlanırım. Ancak bu soruyu sormanız çok tuhaf.”
“Tamamdır geçebilirsiniz, yalnız önce şu kağıtları imzalamanız gerekir.”
“O kağıtlar da nedir?”
“Formalite işte.”
“Ben yine de bir okuyayım.”
Kağıtları okumaya başladığımda şoka uğramıştım. Kağıtlarda, “Herhangi bir durumdan hayatınızı kaybederseniz, hiçbir sorumluluğu üstümüze almıyoruz” maddesi beni şaşkına çevirmişti. Ama her şeye rağmen kağıtları imzaladım. Bu işlem bittiğinde bavullarımı almaya gittim. Bavullarımı alır almaz da havaalanının çıkış kapısına tam yöneliyordum ki, başka bir görevli beni durdurdu ve konuşmaya başladı;
“Efendim sınıra gelmeden sizi uyarayım dedim. İlerideki kırmızı çizgiyi böyle geçemezsiniz.”
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Soyunun lütfen.”
“Ne!!!? Dalga mı geçiyorsunuz benimle? Böyle şey olur mu hiç! Nedense buradaki herkes giyinik. Ben niye soyunuyorum?”
“Hayır efendim sizinle dalga geçmiyorum. Sınırdan geçen herkes soyunmak zorundadır. Bu sizin için de geçerlidir.”
“Bunu kesinlikle yapamam.”
“Bunu yapmadığınız takdirde güvenliği çağırmak zorunda kalırım. Beni lütfen mecbur etmeyin.”
“Bundaki amacınız ne peki? Bunu sorabilir miyim size?”
“Yasalar böyle efendim.”
“Yasaların canı cehenneme! Böyle yasa olur mu hiç! İlk defa burada duyuyorum.”
“Zaten bu yasalar da sırf buraya özel.”
“Özel... Özel... Özel... Bıktım özellikten artık. Yasaları kim koydu ve niye?”
“Yasaları kral koydu. Niye olduğuna gelirsek ise bu ülkenin kralı giyimine çok düşkün bir insandı. Bu yüzden bir yarışma düzenledi. Kim en farklı ve en iyi elbiseyi getirirse onu paraya boğacağım dedi. Yarışma boyunca çeşitli kıyafetler geldiyse de hiçbiri birbirinden farklı değildi. Ancak sonunda iki tane terzi ülkeye geldi. Krala bir elbise düzenlediler. Aslında düzenledikleri de pek söylenemezdi. Çünkü elbise yoktu. Yalnız krala bu elbiseyi sadece akıllılar görebilir dediler. Göremeyenler aptaldır diye kralı kandırdılar. Bir gün halkın önüne böyle çıkınca, halk kellesinden ayrılmamak için elbiseleri görmüş gibi davrandılar. Ta ki bir çocuk gerçeği söyleyene kadar. Çocuk kahkahalar atarak “Kral çıplak! Kral çıplak!” diye bağırdı. Bunun üzerine kral çok sinirlendi ve elbiselerin satılmasını, üretilmesini ve giyinmesini yasakladı. Terzileri de bulup öldürttü. O günden beri burası böyle.”
“Etkileyici bir hikayeydi. Tamam ikna oldum. Çıkarıyorum giysilerimi.”
“Bekliyorum sizi.”
“Tamam artık geçebilirim di mi?”
“Hayır beyefendi. Donunuzu da.”
“Onu da mı?”
“Merak etmeyin kapının arkasındaki yerde yabancılık çekmeyeceksiniz.”
“Öyle olsun,” dedim ve son kalan giysimi de çıkardım.
Kapılar açıldığında gözlerim fal taşı gibi açıldı. Herkes çıplaktı. Ama herkes... Güzel kadınlar, çıplak vücutlar... Harika bir dünya. Bir anda haykırmak geldi içimden;
“Ben cennette miyim acaba!”
Aniden bu çığlığıma cevap geldi;
“Hayır cennette falan değilsin. Çok dikkatli ol”
“Sende kimsin?”
“Daha sonra öğrenirsin.”
Tuhaf bir adamdı ve geldiği gibi yok oldu. Artık işe koyulmanın zamanı gelmişti. Bayanların dolu olduğu bir bara girdim. Aman Allahım! Ne vücutlar vardı öyle. Sanırım burada istediğim herkesle cinsel ilişkiye girebilirim. Dememle yanıma güzeller güzeli bir bayan geldi. Bana gülümseyerek;
“Yakışıklı birazcık eğlenelim mi?”
“Tabii güzelim nasıl istersen.”
Bayanla birlikte barın üst katındaki odalardan birine çıktık. Saatlerce cinsel ilişkiye girdik. Gerçekten enfesti. Onunla orada unutulmaz anlar yaşadım ve uykuya dalıverdim.
Uyandığımda hemen karşımda tavan vardı. Henüz sabah olmadığı tavandaki karartıdan belli oluyordu. Yanıma baktığımda ise ne göreyim. İlişkiye girdiğim kadın kanlar içindeydi. Gözlerinden, burnundan ve ağzından kanlar çıkmıştı. Hatta kulaklarından bile. Tüm vücudun kan gölüne dönmüştü. Ne yapacağımı bilemedim. Öylece tuvaletteki klozetin kapağına oturuverdim. İki saat kadar orda öylece düşündüm. Artık ne olursa olsun polise haber vermem lazımdı ve odadaki telefona doğru yönelirken, burnum kanamaya başladı. Kan durmuyordu. Ağzımdan da kanlar gelmeye başlamıştı. Ne oluyordu bana?!
Aceleyle dışarı çıktım. Ortalık bomboştu. Barda bir tek insan bile yoktu. Sokaklarda in cin top oynuyordu. Burası bir anda hayalet kasabaya dönmüştü. Bomboş ve karanlık sokağın sonunda bir gece lambası gözüme aniden çarpıverdi. Oraya gittiğimde o adam ortaya çıkıverdi. Bana acı acı bakarak;
“Sana demiştim. Seni uyarmıştım. Dikkatli ol diye. Ama sen beni dinlemedin.”
“Bana neler oluyor?”
“Sana olan şey ölüm. Ölüyorsun.”
“Ama nasıl olur?”
“Nasılı yok. Goentera Kolesa virüsüne yakalanmışın. Son yılların en popüler hastalığıydı buralarda.”
“Ama... Ama...”
“Aması yok. Çıplaklığı marifet mi sandın? Çıplaklı yüzünden tüm hastalık türedi. İnsanlar cinsel yolla veya hava yoluyla tüm hastalıklara yakalanmaya başladılar. Nüfus çok azalmıştı ki, çareyi kalan insanları ülke dışına göndererek yeni insanları buraya bağlamaya başladık. Sonunda da insan nüfusumuz artmaya başladı. Yalnız bu arada ölümlerde arttı. Hastalıksız insanların hastalıkları yok edeceklerini düşündü herkes. Bunun için işinde uzmanlaşmış kişiler belli edilmeden buraya çekildi. Yalnız hepsi keyiflerine bakmaktan olayla ilgilenemediler. Sonunda da senin gibi bu hale geldiler. Sadece bu da değil, tüm tekstil ve giyim endüstrisi çöktü. Hammadde üretiminde çalışanların hepsi işsiz kaldı. Çiftçiler işsiz kaldı. Ekonomik krize girdik. Her şey teker teker sona eriyor ve erecek de. Ama ne zaman onu bilemeyiz tabi. Giyinmenin yasak olduğu bir dünyayı, cennete benzetmek aptallık olur. Olsa olsa burası cehennemdir...” dediğinde onu dinleyemiyordum çünkü hastalık etkisini göstermişti ve oracıkta ölüvermiştim...

AFFEDİLMEYEN (2002)

Gözlerin gözlerden uzak, kalplerin kalplerden uzak, dudakların dudaklarla birleşmediği bir gündü. Hala eşimin özlemini çekiyordum. Eşimi kaybedişimin beşinci yılıydı. Yas tutmayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Ancak hala onu unutamadığımı itiraf ediyorum. Hele ölmeden önceki gün bebek yapmak istediğinde ona saçma sapan tavırlar almamdan dolayı kendimden nefret ediyorum. Özellikle de ertesi gün yaşadığımız küçük tartışmanın tokat ile bitmesi ve arkasından da eşimin kızgınlıkla evden çıkması ile bir kamyonun altında kalması tamamen benim suçumdu. Sadece bir bebek istemişti. Ben ise sorumluluktan kaçmıştım. İşte o güne bu yüzden lanet ediyorum. Hatta bu olayı görünce, aşağı inmem ile ellerimde can verişini hatırladıkça deliriyormuş gibi oluyorum. Elbette bir de cenazedeki ailesinin yüzü aklıma geldikçe aslında benim bu dünyada olmamın yanlış olduğunu anladım. İşte bu yüzden de o Mars görevini kabul ettim. Belki şansım varsa işler yolunda gitmez de, bu dünya da benim gibi bir pislikten kurtulur. Yarını iple çekmemin tek nedeni de bu işte...

ERTESİ SABAH

Sabah sanki bugün ayrı bir güzellik taşıyor gibi. Ne de olsa kahrolasıca bir pislikten kurtuluyor. Tabi bir de yanımda bir maymun olacak ama suçu kesinlikle yok. Tek dezavantajı ise fazla akıllı olması. Bu kadar akıllı olmasaydı, belki de bu görev bile olmayacaktı ve sanırım bu yüzden yağmur yağacaktı.
Hazırlıkların tamam olduğu mesajı geldiğinde ben de son kez dünyaya ayak bastığımı anladım. Arkasından da eşimin resmi ile bazı kişisel eşyalarımı aldım. Görev tehlikeliydi. Hiç denenmemişti. Hatta bazı evraklar imzalatıyorlardı. Evrakların özeti ise ölmek ister misiniz sorusuna cevaptı adeta. İşte bu yüzden bu görev tam bana göreydi.

MARS’A GİDECEK OLAN MEKİĞİN İÇİNDE

Geri sayım başlamıştı. 10......9.....8 kalan sadece 7 saniye vardı.
7......6....5.....4 belki de en sonunda en güzel saniyelere geçiyordum. 3......2......1 ve ateş! Gerçek mutluluk bu andan itibaren başlıyordu. Kendini gösteriyordu adeta. Yüzümde bir gülümseme bile oluşmuştu. Dünya gittikçe bir noktaya dönüşürken, gözlerimdeki o çizgisel yansıma kendini boş uzayın kollarına bırakıyordu.
Verilen talimatların hepsi yerine getiriliyordu. Haberleşme gayet temiz bir şekilde ilerliyordu. Hiçbir sorun yoktu. Hatta bu sorunsuzluk benim moralimi tamamen sıfıra indirmişti. Kulaklarımda ise o uzayın sessiz uğultusu vardı.
Akıllı maymun dedikleri şempanze ise tam bir salak çıkmıştı. Embesilce uyumaktan başka bir şey yapmıyordu. Yani aslında belki de o da hak ediyordu bu yolculuğu. Aklımda onu gördükçe aslında ikimizin de aynı olduğunu anladım. Ben de embesilce davranıp en sevdiğim şeyi kaybetmiştim. Bu yüzden kendimce bir karar aldım ve haberleşme aygıtlarını kapattım. Sonuçta ikimizde bu dünya için arızalı kişilerdik.
Mars’a yaklaştığımız çok iyi anlaşılıyordu. Çünkü etrafta bir kızıllık toplanmıştı. Sanki Mars değil de güneşe gidiyormuş gibiydik. Tek farkı sıcaklık düzeyiydi.
Bir saat içinde de varmıştık zaten. Genel emirlere göre ilk önce maymunun inmesi lazımdı. Ancak emirlerin canı cehenneme! Sonuçta o kağıtları imzalayan bendim ve emirlere de uymam gerekmiyordu. Bu yüzden uzay giysilerimi giydim.

MARS

Ortam gayet uygun gibiydi. Tuhaf bir çekicilik vardı. Yer çekimi hakimdi. Bu ilginç bir gelişme sayılabilirdi. Bu açıdan rahat bir şekilde iniş gerçekleştirildi. Her şey pozitif bir şekilde ilerliyordu. Mars’a ilk ayak basan insan ben olmuştum. Ancak bunun önemi yoktu. Sonuçta geriye dönmeyecektim. Kim bilir belki arkamdan kaç kişiyi aynı şekilde kandıracaklardı fakat hiçbiri umurumda değildi.
İşte bu yüzden astronotlar için yapılan özel elbisemin baş kısmını çıkarıverdim. Gözlerimi kapadım ve son kez nefes aldım. Ancak hiçbir şey olmadı... Nefes almıyordum ama ölmemiştim de. Bu gerçekten tuhaftı. Belki de ölmüştüm. Ölüm böyle bir şeydi. İnsanlar öldükleri yerde yaşamaya devam ediyorlardı. Ya da başka bir teori sunarsak insanlar aslında hiç ölmüyordu sadece öldüklerini düşünüyorlardı. Kısaca ölümden sonra da beyin çalışır bir şekilde kalabiliyordu.
Bunları düşünerek zaman kaybettiğimi düşündüm. Çünkü zaten bir amacım yoktu buraya gelirken. Niye şimdi buraya gelince her şeyi sorgulamaya başladım ki diye düşündüm. Bu açıdan ortalığa bir göz atmaya karar verdim. Her yer taş ve topraktan ibaretti. Ortalık tamamen turuncumsu bir kızıllık içindeydi. Sanki tüm gezegeni dev bir renkli florasal ampul aydınlatıyor gibiydi. Devamlı yürüdüm ama hiçbir şey olmuyordu. Her şey aynı gibiydi. Sadece birkaç taş yerinden ayrılıyormuş izlenimi verdi bana. Sonra da büyükçe bir kayaya yaslanıverdim ve öylece uykuya daldım.
Uykularımda devamlı kaybettiğim eşimi görüyordum. Devamlı beni yanına çağırıyordu ki, garip sesler eşliğinde uyanıverdim. Sesler yakından geliyordu. Tıpkı bir çağrı gibiydi. Beni yanına çağırıyordu. Seslerin geldiği yöne doğru gitmeye başladım. Sesler gittikçe şiddetleniyordu. Çağrışımlar kuvvetleniyordu. En sonunda yanı başımda gibiydi. Fakat yine de görüntüde bir şey yoktu. Sanki beynim bana bir oyun oynuyor gibiydi. Etrafıma bakındığım halde, etraf resmen boşluktu. Ümidimi kaybetmiştim ki, omzumdaki dokunuşu hissedip ani bir refleks ile irkiliverdim. Arkamdaki şey... Aman Tanrım! İnanamıyordum. Bu oydu. Bu ölen eşimdi. Onu görünce bir kelime dahi söyleyemez hale gelmiştim. Ağzımdan sözler çıkmıyordu ancak beynim konuşmaya devam ediyordu. O da beynimdekileri duyuyor gibiydi. Sanırım bir telepatik bir anlaşma söz konusuydu. Elimi tuttu ve beni yumuşak bir şekilde çekti. Kendimi tamamen ona bırakmıştım. Beni her yere götürmesine razıydım. Cehennemin dibine bile...
Arkasından elleriyle gözlerimi kapadı ve gitmeye devam ettik. Bana devamlı korkmana gerek yok gibi sözler gönderiyordu beynindeki titreşimlerle. Ben de onu onaylar gibi kafamı sallıyordum. Sonunda ellerini gözlerimin önünden çekti ve gözlerim fal taşı gibi açılıverdi. Karşımda yıllardır hayalini kurduğum ama kimse ile paylaşmadığım ev vardı. Üstelik eşim de yanımdaydı. Derken evin içinden de vefat eden babam ile annem çıkıverdi. Onlara hiç düşünmeden sarıldım. Eşime de sımsıkı sarıldım. Benim için hiçbir şeye değişilemeyecek bir mutluluk vardı. Böyle bir şey rüyalarımda bile aklıma gelemezdi.
Sevdiklerimle dolu dolu iki gün geçirdim. Hayatım boyunca ki en güzel iki gündü. Sonra da içimdeki beni rahatsız eden soru aklıma geldi ve telepati yoluyla eşime sordum;
“Senden çok özür diliyorum. Her şey benim hatamdı. Seni kırmak istememiştim. Seni seviyorum. Beni affedebilecek misin?”
“Sus! Konuşma... Hiçbir şey senin suçun değildi. Sen hayatım boyunca sevdiğim tek erkeksin. Seni hiçbir zaman suçlamadım ve suçlamayacağım da...”
Dediğinde aslında benim yerimin burası olduğuna karar verdim. Buradan bir daha gitmeyeceğimi düşündüğüm sırada eşim düşüncelerimin içine girdi;
“Üzgünüm ama sen buralara ait değilsin. Senin gitmen gerekiyor. Henüz süren dolmadı. Ama şunu unutma ki, seninle elbet buluşacağımız başka günlerde olacak. İşte bu yüzden hiç düşünme ve geri dön...”
Ona nedense itiraz edemedim ve tüm vücudumun mekiğe doğru gittiğini fark ettim. Mekik aynı yerinde duruyordu. Hiç düşünmeden mekiğe bindim ve uzaya doğru tekrar ilerlemeye başladım. Bu sırada maymunun da burada aç kaldığını hatırladım. Belki de onun sonu da burası olmalıydı ama aslında belki de olmamalıydı diye düşündüm.

DÜNYA’YA GERİ DÖNÜŞ

Uzun süreli bir yolculuktan sonra dünyaya ulaşabilmiştim. Artık eskisinden daha da yaşlı durumdaydım ama bir mucize eseri geri dönmeyi başarabilmiştim. Dünyaya geldiğimde tüm herkes şaşkınlık içindeydi. Herkes hayret edercesine bana bakıyordu. Tüm sağlık ekipleri beni kontrole geldiler. Benim üstümde tonlarca deneyler yaptılar. Benim kafam ise hala Mars’taydı.
Tüm ekip çalışanları benimle ilgili toplantılar yaptılar ve son toplantı da benim de katılmamı istediler. Bana orada bulduğum verileri sordular. Ben ise tüm olanları anlatamayacağımı fark ettim ve kendimce bir hikaye uyduruverdim. Pek inandırıcı olmadığını düşündüler ancak bunun bir nedeni olduğunu da bildiklerini söylediler. Kafamın içinde yok edilemeyecek büyüklükte bir ur olduğu için böyle yalanlar söylediğimi düşündüler. Fazla zamanımın olmadığını biliyordum ancak hiçbir şekilde korkmuyordum. Çünkü Mars’taki göz beni her zaman gözetliyordu. O da benim korkmamam gerektiğini biliyordu.

Ne de olsa insanların ölünce ruhlarının birleşeceği bir nokta vardı. Bu da belki de Mars’tı...

CENNETTEKİ CİNNET (2002)

Sabahın ilk ışıklarıyla kalktım sıcacık yatağımdan. Yanımda karım yoktu. Sanırım benden önce kalkıp kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa gitmişti. Ben banyonun yolunu tuttum doğruca. Yüzüme birkaç avuç dolusu suyu şaplattım. Aynı zamanda da dişlerine önem gösteren biri olarak sabahın ilk diş bakım seansına geçtim. Çok geçmeden karım beni uyandırmak için odaya geldi. Yatağımda olmadığımı görünce de direk banyoya doğru yol aldı. Beni görünce bana sarıldı ve dudaklarıma o sevgi dolu öpücüklerden kondurdu. Ben de karşılık verdim tabi ona. Ne de olsa bayanlar ilgi ister. Onlar çiçek gibidir, sulamazsan ölürler. Daha sonra gözlerini bana dikti ve yumuşak sesiyle;
“Aşkım bence bugün tıraş ol. Çünkü toplantın var biliyorsun. İşin bitince de kahvaltı masasına gel. Çünkü her şeyi hazırladım. Tam senlik bir kahvaltı oldu.”
Benim nasıl bir kahvaltı istediğimi her zaman bilirdi. Çünkü zamanında onunla tanıştığımda bana önceden de deli gibi aşık olduğunu öğrenmiştim. Bu açıdan beni tapacak kadar seviyordu. Tıpkı benim onu sevdiğim gibi. Sonra eşime döndüm ve cevap verdim;
“Tamam hayatım, sen nasıl istersen öyle olsun,” dedim ve eşim tam gidecekken, hemen üstündeki geceliğin bir köşesinden çekiştirip onu kendime çektim. Ateşli bir öpücük kondurdum o güzel dudaklara. Arkasından da tıraş olmaya başladım. Bir yandan da dün gece izlediğim filmin melodisini mırıldanmaya başladım. Film eski bir filmdi. Başrollerden birinde Frank Sinatra oynuyordu. Nedense onun oynadığı filmlere hep hayran kalmışımdır. Kısa bir süre sonra iş için elbiselerimi giydim ve mutfağa geldim. Gerçekten de enfes bir kahvaltı masası vardı. Eşimin tabiriyle de olduğu gibi tam benlik bir kahvaltıydı. Eşimin yüzüne baktım ve sevimli bir gülümsemeyle;
“Bu kadar hamarat olduğunu bilsem. Seninle daha önce evlenirdim.”
“Ne yapalım bu senin sorunundu. Yani beni seçmen biraz gecikti sanırım.”
“Aslında gecikmedi. Ben o sıralar eğlenmekten başka bir şey düşünmüyordum. Hatta bu şirkete de o yüzden girdim.”
“Yani bu şirkete eğlenmek için mi girdin? İlk defa birisinin tuvalet kokuları üreten bir şirkete eğlenmek için girdiğini duyuyorum.”
“Koklamak da bir eğlence olabilir değil mi?”
“Evet olabilir. Tabi bir köpeksen.”
“Ben de bir köpeğim işte. Sen de benim sahibimsin.”
“Seni muzur şey!”
“Unutmayalım bu fantaziyi bir ara deneyelim.”
“Tamam deneriz ama sen önce yemeğini bitir.”
“Bizim ufaklık yok mu?”
“Hangisi kedi mi, yoksa kızın mı?”
“Tabiki tatlı olanı.”
“Kedi mi yani?”
“Dalga geçme benimle. Tabi ki kızım.”
“Yarın küçük kızının okuldaki ilk günü. Heyecanlı olduğunu farkettirmemeye çalışıyor. Bu yüzden de yataktan çıkmıyor.”
“Biz de sözde farketmedik di mi? Neyse farkettirmemeye çalışsın bakalım. Nasılsa yarın okula gidecek.”
“Yarın okula sen mi götürürsün yoksa ben mi götüreyim?”
“İşim çıkmazsa yarın ikimiz beraber götürürüz.”
“Oldu tamam aşkım. Peki önündeki yumurtayı yemiycek misin?”
“Üzgünüm ama ne yazık ki yiyemeyeceğim. Çünkü onu yemeye kalkarsam geç kalırım.”
“Peki o zaman sen geç kalma. Ben sana ceketini getireyim.”
“Tamam hayatım seni bekliyorum.”
Melissa ceketimi getirmek için içeriye doğru gittiğinde ben de aklımda patron bana yine ne eziyet çektirecek diye düşünüyordum.
“İşte getirdim hayatım. Aaaaa!”
“Ne oldu?”
“Ceketinde bir leke var. Ver şu ceketi de hemen yenisini getireyim.”
“Boşver hayatım. Zaten geç kalıyorum.”
Eşime bir öpücük kondurur kondurmaz, arabanın yanına gittim ve hemen yola koyuldum.
Şirkete geldiğimde ortalık her zamankinden tuhaftı. Yanımdan geçen herkes yüzüme bakıyor ve bir şeyler fısıldıyorlardı kendi aralarında. Tuhaftı. Bu işi birilerine sormam gerektiğini düşündüm ve aynı odada çalıştığım iş arkadaşım Paula’nın yanına geldim. Paula’nın yüzü bir tuhaftı aslında. Ona bakarak;
“Paula! Ne oluyor buralarda Tanrı aşkına? Bir haberin var mı? Herkes yüzüme bakıp kendi aralarında bir şeyler fısıldıyorlar.”
“Henüz duymadın mı Jason? Başkan yardımcısı işten ayrıldı ve onun yerine birileri seçilecek.”
“Yani benimle ne alakası var? Benden üst kademe de bir sürü insan var.”
“İşte yüzüne bakmalarının nedeni de bu. Başkan, yardımcılık için üç aday belirledi. Bu adaylardan biri, tahmin edildiği gibi Dougray Scott Newton. Yani genel danışman ve en güçlü aday. Diğer iki aday ise tam bir sürpriz. Bu adaylardan biri de sensin Jason.”
“Peki son aday kim?”
“Benim.”
“Bu çok güzel bir şey işte. Niye üzülüyorsun ki?”
“Benim şansım pek yok çünkü. Ancak kızlarımın ikisi de çok hasta ve pahalı yerlerde tedavi görmeleri lazım. Bu yüzden paraya ihtiyacım var. Başkan yardımcılığı da para demek. Maaşımın üç-dört kata çıkması demek.”
“İnşallah sen kazanırsın Paula. Bence gerçekten hak eden sensin.”
“Bu düşüncen için çok teşekkürler. Sen gerçekten de benim en iyi dostumsun.”
“Neyse ben masamdaki işleri halledeyeyim.”
“Tamam. Yardıma ihtiyacın olursa söyle. Sana yardımcı olmaktan mutluluk duyarım.”
“Sana bir soru daha sorabilir miyim?”
“Evet.”
“Bu seçim ne zaman yapılacak?”
“Tüm şirket yetkililerinin önünde yarın açıklanacak.”
Yarın açıklanacaktı demek. Aslında benimde paraya ihtiyacım var ama onun kızları sanırım daha önemli. Ne de olsa ben bir babayım. Nasıl bir duygu olduğunu anlayabilirim. Neyse masamdaki işleri bir iki saat içinde bitirmeliyim.
İşlerimin bitmesine çok az kalmıştı. Hemen hemen iki buçuk saat kadar bir süre geçmişti ki, odaya alt kattaki görevlilerden biri geldi. Bu adamlar, bir şey olmadıkça rahatsız etmezlerdi. Yüzüme bakarak;
“Bay Sanders sizi odasına çağırıyor. Lütfen çabuk olun.”
“Peki neden çağırıyor?”
“Bunu ben bilemem. Siz gidince öğrenirsiniz.”
“Gidelim bakalım. Paula sen devam eder misin şu işlere. Zaten çok az bir şey kalmıştı.”
“Peki iyi şanslar Jason.”
Ne olmuştu acaba? Beni neden çağırmış olabilirdi? Belki de şansımın bittiğini haber verecekti. Kimbilir? Bu soruların cevaplarını sadece onun odasına gidersem öğrenebilecektim. İşte bu yüzden emin adımlarlarla odasının önüne kadar geldim. Kapıyı çaldım.
“Evet”
“Benim efendim Jason Human. Beni çağırtmışsınız.”
“İçeri gir Jason.”
İçeri girdiğimde patronun elinde bir puro vardı. Bir yandan puroyu içine çekerken, diğer bir yandan da elindeki cep telefonunda bir şeyler yapıyordu.
“Bunlar çok hoş. Değil mi? Yani şu cep telefonu oyunlarından bahsediyorum. Basit olmasına karşın, eğlenceli de.”
“Evet efendim eğlencelidir herhalde.”
“Kesinlikle eğlenceli. Sen niye ayakta bekliyorsun. Otur lütfen şuraya.”
“Peki nasıl isterseniz,” der demez oturuverdim koltuğa.
“Sana söylemek istediğim konuyu sanırım sen biliyorsun.”
“Özür dilerim ama bilmiyorum bay Sanders.”
“Hayret! Bunca senelik meslek hayatımda bu konuyu bilmeyen ilk kişisin. Bu da bence iyi bir özellik. Çünkü bu senin paradan çok, işini düşündüğünü gösteriyor. Diğeri ise hep ne diyeceğimi bilirlerdi. Hepsinin gözünü para bürümüştü ve benim ölmemi bekliyorlardı. Ne de olsa ben ölünce onlar başa geçeceklerdi. Sana söylemek istediğim...”
“Evet”
“Kısaca seni seçtim. Yarın açıklayacaktım ama bugünden bilmen daha iyi olur diye düşündüm.”
“Ama efendim...”
“Ne var? Yoksa bu sorumluluğu almayı kabul etmiyor musun?”
“Etmesine ediyorum ama bence bunu Paula Heather daha çok hak ediyor.”
“Saçma! O senin kadar çalışkan mıydı? Hayır. Senin kadar kendinden emin miydi? Hayır. Senin kadar çarpıcı mıydı? Tabii ki hayır. O sıradan biri. Ama sen öyle değilsin. Doğuştan lidersin. Sana benim veliahtım olmayı teklif ediyorum. Kabul ediyor musun?”
“Peki çocuklarınıza haksızlık etmiyor musunuz?”
“Hangi çocuklarıma? Ben hiç evlenmedim ki!”
“Peki danışman Dougray Scott Newton?”
“O fazla kibirli ve sadece parayı düşünüyor. Gelecekte ben ölürsem, benim yerime geçer ve büyük ihtimal şirketi satar. Halbuki ben bu şirketin yaşatılmasını istiyorum.”
“Bu durumda sağlığınız kötü demek ki!”
“Kötü demek aslında biraz hafif kalır. Yavaş yavaş eriyorum. Bu yüzden de güvendiğim kişilere şirketi emanet etmek istiyorum.”
“Ancak bir şartla kabul ederim.”
“Nedir bu şartın?”
“Paula’nın çocukları hasta. Hemen ameliyat edilmesi lazım. Onun hastane masraflarını şirketin karşılamasını istiyorum.”
“Garip bir istek ama kabul ediyorum. O halde kutlarım. Yeni yardımcım sensin. Sana tüm işleri zamanla öğretmeye çalışacağım. Bu şirketin küçük bir şirketten nasıl bu kadar büyüdüğünü anlatacağım. Şimdi gidebilirsin.”
“Peki efendim. Her şey için teşekkürler. Size çok şey borçluyum. Tüm şirketlerin beni reddettiği bir zamanda beni aldığınız için size minnettardım zaten.”
“Olsun. Sen de karşılığını çalışarak verdin işte.”
“Peki efendim iyi günler”
Aman Tanrım! Rüya gibi bir şeydi. Yani anlatılamayacak bir mutluluk içerisindeydim. Üstelik Paula’nın kızları da artık ameliyat olabileceklerdi. Kapıdan tam çıkıyordum ki, patron arkamdan seslendi;
“Hey Jason! O üstündeki leke de ne? Eşine söyle artık yardımcım olduğunda böyle giyinemezsin. Kendine çeki düzen vermelisin. İstersen avans çekebilirsin. Üstüne bir şeyler al lütfen.”
“Nasıl isterseniz Bay Sanders.”
Odadan çıkar çıkmaz hemen Paula’nın yanına koştum.
“Paula müjde!”
“Ne oldu?”
“Artık çocuklarını ameliyat ettirebileceksin.”
“Aman Tanrım! Bu nasıl olacak söyler misin?”
“Her şey tamam. Tüm masrafları şirket ödeyecek.”
“Bu durumda sen mi seçildin başkan yardımcılığına?”
“Nerden anladın?”
“Bu bariz bir şeydi. Yani başkan odasına adaylardan birini çağırırsa o seçilmiştir. Kutlarım seni. Bu arada çok teşekkürler.”
“Niye söylemedin ki bunu? Çok sağol.”
“Söylemem gereksizdi.”
“İnşallah evlatların iyi olurlar Paula.”
“İnşallah...”
“Neyse ben şu masamdaki işi bitireyim de bugün eve erken gideyim.”
“Unuttum mu bana söylemiştin. O işleri tamamlamamı rica etmiştin. Ben de bitirdim. Zaten bana da fazla bir iş bırakmamışsın.”
“Çok sağol Paula. Seni seviyorum. Sen benim en iyi arkadaşımsın.”
“Önemli değil. Senin yaptığın yardımın yanında bu bir hiç sayılır,” dedi, gözlerinden birkaç damla yaş, yanaklarından aşağı doğru süzülmeye başladı. Arkasından da sımsıkı bana sarıldı. Sarılışı öyle sıkıydı ki, sanki ben onun için arkadaştan öte birisi gibiydim. Bu duygulu ortamı bozmak istemezdim ama gitmem gerektiğini işaret ettim ve oradan ayrılıp garajdan arabamı aldım. Evime doğru tam gaz yola koyuldum. Eve geldiğimde evde kimseyi bulamamıştım. Sanırım Melissa, bizim ufaklığı da alıp alışverişe çıkmıştı. Evde küçük kedimiz Night vardı. Simsiyah tüyleri vardı ama oldukça şirindi. Yani bazen siyah kedilere karşı insanların önyargılarını anlayamıyorum. Aslında bu birazcık da ırkçılığa benzese de ben bu konu hakkında konuşmayı pek sevmiyorum. Eve gelince bir şeyler atıştırdım. Midem dolmuştu ama çok uykum gelmişti. Biraz kızımın odasında kestirmeye karar verdim.
Yanağıma bir buse konduğunda gözlerim açılmıştı. Bu busenin sahibine baktığımda bu küçük kızım Clarissa’dan başkası değildi. Onu görünce hemen yanıma aldım ve beraberce sarılarak yatıyorduk yatakta. Ben suskunluğu bozdum;
“Hayatım heyecanlı mısın yarın için?”
“Birazcık”
“Ne kadar birazcık?”
“Az olan birazcıktan.”
“Bence çok olanından.”
“Tamam ondan ama...”
“Ama heyecanlanman doğal. Sonuçta herkes heyecanlanabilir. Bu gayet doğal. Yemek yedin mi?”
“Az önce yedim.”
Kızımın göbeğine dokundum ve onu gıdıklamaya başladım.
“Bakalım ne kadar doymuşsun”
Clarissa bir anda kahkahalar atarak gülmeye başladı ve bir yandan da;
“Baba dur... Dur lütfen... Dayanamıycam...”
Tam bu esnadan Melissa da odaya girdi ve muzur bir çocuk bakışıyla;
“Ne oynuyorsunuz bakiim?” dedi ve oda gıdıklamaya benimle beraber devam etti. Beş dakika sonra üçümüzde yorulmuş ve aynı yatakta uzanmaktaydık. Ben göğsümün bir tarafında yatan kızımın ve öbür tarafında yatan eşimin başlarını okşayarak;
“Bugün terfi alacağımı öğrendim.”
Eşim aniden kafasını kaldırdı;
“Ne dedin sen?”
“Başkan yardımcılığına terfi edeceğimi söyledim.”
“Ne! Bu harika bir şey! İnanamıyorum!”
“Üstelik patron o ölünce şirketin başına geçeceğimi söyledi.”
“Aman Tanrım! Gerçekten de bir rüya gibi...”
“Saat kaç?”
“Saat sekize geliyor.”
“O kadar olmuş mu? Ben bugün çok erken gelmiştim de siz nereye gitmiştiniz?”
“Alışverişe çıktık.”
“Tahmin etmiştim.”
“Karnın aç mı?”
“Pek aç değilim ama kızımızın uyuması lazım. Bu yüzden odayı ona bırakalımda uyusun. Onun için yarın önemli bir gün.”
Küçük kıza ikimizde bir öpücük kondurduk ve onu yatağına yatırıp, ışığı kapattık.
Doğrudan oturma odasına geçtik ve televizyonu açtık. Birbirimize sarılıp televizyon izlemeye başladık. Televizyonda izlenecek pek bir program yoktu. Bu yüzden devamlı zaping yapıyordum ki, Melissa;
“Dur! Şu kanalda kalsın. Piyango bileti almıştım. Kimbilir çıkar belki.”
“Tabi canım çıkar. Çıkar tabii.”
“Dalga geçme de yatak odamızdaki abajürün durduğu küçük dolabın altındaki çekmecede duran bileti getir.”
“Peki. Şanslı biletimizi getireyim bakalım,” der demez yüzüme bir yastığı fırlattı. Neyseki eğilmiştim de kurtuldum yastıktan. Birkaç saniye sonra gelmiştim ve bileti Melissa’ya verdim. Çekiliş de başlamıştı televizyonda. Eşim heyecanlıydı ama boş hayaller içindeydi. Numaralar okunuyordu.
“5.....Tuttu ilk numara.”
“9.....Evet bu da doğru”
“3.....Para bizim olucak hayatım”
“Yani hepsi tuttu mu şu ana kadar? Dur ben de bakiim.”
“8.....Az kaldı.”
“1.....İşte sadece iki numara kaldı”
“3.....Kazandık,kazandık!”
“Dur bir dakika son sayı daha çekilmedi.”
“7.....Olamaz! 7 mi? Bir yanlışlık olmasın.”
“Moralini bozma hayatım.”
“Nasıl bozmayayım? Bir numara ile büyük ikramiyeyi kaçırdık!”
“Sesini yükseltme Clarissa uyuyor.”
Bu sırada televizyonda ikramiye tutarları açıklanıyor;
“Bu gecenin şanslı kişisi tam 1 milyon doların sahibi oldu.”
“Aman Tanrım! 1 milyon dolar Jason! Bir rakam ile 1 milyon doları kaçırdık!”
Televizyonda hala konuşmalar devam ediyordu;
“Bir numara ile kaybedenler üzülmeyin. Size teselli armağınımız olan 100.000 dolar hediye olarak veriyoruz.”
“Al işte. Üzülme demiştim.”
“Ama bu 100.000 dolar. 1milyon dolar değil ki!”
“Buna da şükür. Ya bileti almamış olsaydın? Bir de böyle düşün.”
“Aslında haklısın galiba. Sonuçta yine de bir para kazandık.”
“Kazandık işte. Şimdi bana bir öpücük ver.”
Öpücüğü kondurur kondurmaz kendimizi yatak odamızda bulduk...
Sabahın erken saatlerinde kalkmıştık ikimizde. Eşim giyeceğim takımı ütülerken, ben de tıraş oluyordum. Ne de olsa bugün büyük gündü. Ayrıca küçük kızımızı da okula götürecektik. Ancak ben fazla kalamayacaktım. Doğrusu heyecanlıydım. Kızımdan bile fazla heyecanlı olduğum söylenebilirdi. Derken banyoya Clarissa girdi;
“Baba, ne zaman gideceğiz okula?”
“Kızım acele etme daha bir buçuk saat var. Hem sen kahvaltını yapsana. Annen kahvaltını hazırlamış.”
“Tamam baba. Siz ne zaman kahvaltıya geleceksiniz?”
“İşimiz bitince.”
Acele etmesi doğaldı. Ben de okulun ilk günü çok heyecanlıydım. Annem ile babama yaptığım onca ısrarı unutmamak gerekir. Eşim de takımımı ütülemişti, onun yanağına bir öpücük kondurarak teşekkür ettim. O da kabul etmiş gibi kafasını salladı. Arkasından kahvaltımızı yaptık ve arabaya bindik. Okulun önüne geldiğimizde, diğer velilerin ve çocukların çoktan geldiğini görebiliyorduk. Okulun içine girmeden biraz bekledik oracıkta. Sonra eşimle kızıma veda edip, onları bıraktım. Ne de olsa benim de geç kalmam gerekiyordu. Arabayı hızlıca sürmeye başladım. Neyse ki yollar boştu. Halbuki dolu olmasını beklerdim. Çünkü ne de olsa okulun ilk günü her yer dolu olurdu. Şirketin içine ilk adımımı attığımda kalbim küt küt atıyordu. Acaba başkan yardımcılığının duyurulacağı yer neresiydi diye kafamda sorular dolaşıyordu. Bu yüzden danışmaya gittiğimde bana toplantı odasında olacağı söylendi ve hemen oraya gittim. Oda tıklım tıklım doluydu ve odaya girer girmez gözler bana doğru odaklandı. Ben kimseye bakmamaya çalışarak odanın içindeki bir köşeye doğru yürüdüm. Sonra da sırtımı duvara yaslayarak odadakilere göz gezdirdim. Az ötede Paula’yı fark ettim ve yanına doğru yürümeye başladım. Paula da beni görünce bana yaklaştı. İlk olarak o konuşmaya başladı;
“Heyecanlı mısın?”
“Hem de nasıl”
“Nefes alıp, nefes ver bence. Bu seni rahatlatabilir. Ya da içinden her heyecanlığında dokuza kadar say.”
“Neden dokuza kadar? Ben onu ona kadar zannederdim.”
“Benim uğurlu sayım dokuzdur da.”
“Hımm... Denerim. Sen nasılsın? Çocukların için hastaneye gittin mi?”
“Evet gittim. Ameliyat gerekiyormuş. Gelecek hafta ameliyat gerçekleşecekmiş.”
“İyi o zaman. Geçmiş olsun. Eminim ki iyileşecekler.”
Tam bu konuşmanın arasında başkan odaya girdi ve salonu büyük bir sessizlik kapladı. Odaya birazcık daha bakındığımda genel danışmanın gelmediğini gördüm. Başkan konuşmaya başladı;
“Evet bugünkü toplanış nedenimiz belli. Şu an boşta olan yardımcılık mevkiini dolduracak kişiyi açıklamak için buradayız. Ancak bunu söylemeden önce bir işten ayrılmanın olduğunu üzülerek açıklayacağım. Genel danışman Dougray Scott Newton, sağlık sorunları nedeniyle işten ayrıldığını bana bildirdi. Kısaca en yakın zamanda onun da yeri doldurulacaktır. Neyse ben şimdi yeni başkan yardımcısını açıklayayım. Yeni başkan yardımcısı... Jason Human... Onu kutluyorum ve başarıyla da görevini yerine getireceğine eminim.”
Daha sonra ben de kısa bir konuşma yaptım ve sonunda da büyük bir alkış koptu salonda. Belki de insanlar benim seçilmemi istiyorlardı çünkü Newton’un diğer insanlara iyi davrandığını söylemek güçtü. Arkasından da küçük bir kokteyl yapıldı. Herkes beni tebrik ediyordu. Saatler hızla geçiyordu. Belki bir başkan yardımcısı için böyle bir kutlama yapmak fazla abartıydı ama şirket tarihinde başından beri sadece bir başkan olduğu için yardımcı seçimlerine büyük önem veriliyordu. Ne de olsa yardımcılar bu şirket için önemli kişilerdi. Zaman çabuk geçmişti ve gitme zamanı gelmişti. Bu yüzden bu sevincimi paylaşmak için eve doğru yol aldım. Eve geldiğimde kimse yoktu. Nedenini bilmiyordum. Tuhaftı ve de ilginç. Belki bir not bırakılmıştır diye ortalığı araştırdım. Telefonun yanında bir adres yazılıydı. Bu bir hastane adresiydi. Aman Tanrım! Ne olmuş olabilirdi ki, doğruca arabaya atlayıp hastaneye sürdüm. Hastaneye geldiğimde danışmaya sorular sordum. Onlarda bana küçük bir kızın geldiğini söylediler. Üçüncü kata çıkmamı söylediler. Hemen katları çıktım. Eşim endişeli bir şekilde koridorda bekliyordu. Beni görünce yanıma koştu ve sarıldı. Ben telaşla;
“Neler oluyor? Kızımıza bir şey mi oldu?”
Ağlamaklı bir sesle;
“Clarissa yaralandı.”
“Bu nasıl oldu?”
“Okuldaki basketbol potalarından birisi üstüne düşmüş.”
“Tanrım! Şimdi nasıl, iyi mi?”
“Kızımız iyi sayılır ancak kolu çok kötü.”
Tam bu sırada doktor içerideki odadan çıktı.
“Doktor! Doktor! Kızım nasıl?”
“Siz babası mısınız?”
“Evet.”
“Kızınızın kolunda ciddi bir zedelenme var. Tüm müdahalelere rağmen kolu çok kötü durumda. Şimdi sizden bilinçli bir karar almanızı bekliyorum. Unutmayın ki, kızınızın hayatı söz konusu. Kolunu kesmezsek kangren olacak ve bu onu öldürebilir. Diğer yandan ise kesersek kızınız da hayati bir tehlike kalmaz. Ancak moralmen büyük çöküntüye uğrayacağı kesin. Şimdi sizden bir karar almanızı istiyorum. Kızınız reşit olmadığı için bu kararı siz vermek zorundasınız.”
Bu olamazdı, kızımızın o küçücük kolu kesilecekti. Bu bir kabus muydu? Ama karar vermek zorundaydık ve kızımızın hayatı daha önemliydi. Bekletmeden kararı verdik;
“Kızımızı kurtarın. Kolu kesebilirsiniz.”
Melissa haykıra haykıra ağlıyordu. Ben de onu teselli etmeye çalışıyordum. Yaklaşık iki saat sonra doktor ameliyat odasından çıkıyordu. Doktor bana bakarak;
“Kızınız çok kan kaybetti ancak artık durum kontrol altında. Yani buralarda durması moralinin daha kötü olmasına sebep olabilir. Birkaç gün burada kalsın. Sonra artık onun moralini düzeltmek için uğraşmalısınız. Rehabilitasyon servisinden de yararlanabilirsiniz isterseniz. Yalnız henüz çok küçük. Bu yüzden sizlerin yardımları daha önemli. Eşinizi de evinize götürün. Çok perişan görünüyor.”
“Peki doktor bey. Dediğiniz gibi olsun.”
Zor günlerdi. Bu yaşadığımız son iki hafta oldukça stresliydi. Bir türlü Clarissa’nın yüzü gülmüyordu. Gülmesi için her şeyi yapmıştım ama olmuyordu. İşimi de daha ilk günlerinde aksatmaya başlamıştım. Bu gerçekten kötüydü ancak aile her zaman işten önce gelir benim için. Paula'nın çocukları ameliyat olmuştu ama ameliyat başarılı değildi. Hala durumları iyi değildi. Piyangodan kazandığımız para ile hastane masraflarını ödedik ve kızımın hava değişikliğine ihtiyacı olduğu için eşimle beraber kızımı tatile göndermeye karar verdim. Bunun için biletleri almıştım ve uçuş yarındı. Onlar yokken hasta babamı da yanıma alacaktım. Çünkü annem vefat ettikten sonra çok yalnız kalmıştı ve oldukça yaşlanmıştı. Sabah olunca onları havaalanına bırakacaktım.
Gözlerimi açtığımda her yer dönüyordu ve gözlerim sular içindeydi, birazcık da kanla karışık. Ne de olsa uykusuz geceler geçirmiştim. Her sabah yaptığım işleri yaptım ve Melissa ve Clarissa’ya seslenerek;
“Herkes hazır mı?”
“Hazırız Jason. Seni bekliyoruz burada.”
“Peki ben de şimdi geliyorum.”
Bavullar yüklendi ve havaalanına kısa sürede varılmıştı. Gitmeden önce onlarla vedalaştım. Eşime sımsıkı sarıldım. O kadar sıkıydı ki, sanki onu bir daha göremeyecek gibi. Sonra bana baktı ve alçak bir ses tonuyla;
“Sana bir haberim var Jason. Ancak bunu gelince söyleyeceğim. Sürpriz olmasını istiyorum.”
“Beni meraklandırma artık. Hadi söyle şunu. O kadar gün nasıl beklerim?”
“Olsun bekleyeceksin artık.”
Clarissa da bana sımsıkı sarıldı. Tabi bu sarılış sadece tek kollaydı. Ama sanki iki kolla sarılıyorcasına sıkıydı. Yanağımdan öptü;
“Baba Night’a iyi bak. Geldiğimde onu sapasağlam görmek istiyorum.” “Peki nasıl istersen kızım. Ona çok iyi bakacağım.”
Arkasından birbirimize el sallarken, uçağa binmişlerdi ve uçmuşlardı bile...
Babamı almak için evine gittim. Kapıyı çaldım. Kapı açılmıyordu. Daha hızlı çalıyordum ama kapıya yaklaşan bir ayak sesi bile yoktu. Bende de bu evin anahtarı yoktu. Acaba bir yere mi gitmişti diye düşündüm. Fakat gidemezdi çünkü benim geleceğimi biliyordu. Ona dün gece haber vermiştim. Artık kapıyı kırmaktan başka bir çare kalmamıştı. Geriye doğru gerildim ve sert bir omuz darbesi indirdim kapıya. Kapı direnmişti bana. Omuzum da oldukça acımıştı. Bu sefer aynı hareketi tekme olarak deneyecektim ve denedim de. Bu sefer kapının direnci yetersizdi ve kırılmıştı. Kapı kırılınca yandaki komşular hemen evlerinin önüne çıkmıştılar, sanırım beni hırsız ya da katil zannetmiştiler. Eve doğru girdiğimde arkamdan birkaç komşu bakıyordu. Oturma odasında kimse yoktu ama bir bavul hazır duruyordu. İçerdeki odalara bakmaya karar vermiştim. Bir yandan da “Baba! Baba!” diye sesleniyordum. Tüm odalara bakmıştım ancak ortalıkta kimse yoktu. Son olarak da kilitli olan, anneme özel odaya bakmaya karar verdim. Kilidi kıracağımı düşünüyordum ama kilit açıktı. Kapıyı ittiğimde ise babam odadaki yatağın üzerinde yatıyordu. Bir resme sarılmıştı. Bu annemin resmiydi. Ona tekrardan;
“Baba! Ben geldim. Gitmeliyiz. Artık burada yalnız başına kalmana gerek yok. Bizim eve gidiyoruz.”
Ancak yanıt gelmemişti. Çünkü artık nefes almıyordu. Annem ile buluşmuştu. Yalnız değildi artık. Ona oracıkta sımsıkı sarıldım. Hala bedeni sıcak sayılırdı. Henüz soğumamıştı. Gözlerimdeki üzüntüyü ve stresi kustum babamın ölü cesedinin üstüne. Gözlerimden damlalar, o kadar seri damlıyordu ki, babamın yattığı yatak sırılsıklam olmuştu. Arkamdan telaşla bakan komşular, benim bu halimi görünce ne diyeceklerini bilemediler ve sessizce oradan ayrıldılar.
Babamı annemin yanındaki mezarda toprağa vermiştim. Fazla kimseye haber vermedim. Sadece bazı komşulara ve yakın akrabalardan bazılarına. Eşim ile kızıma ise hiçbir şey söylememiştim. Morallerini bozmayı istemiyordum. Babam artık yoktu. Tıpkı annem gibi...
Babamın tabancasını bana vermişlerdi. Ruhsatlı bir tabancaydı ama bu tabancayı kullanmayacağımdan evin çatı katındaki lüzumsuz eşyaların koyulduğu dolaba sakladım. Bu olaylardan sonra ailem tatilden gelene kadar kendimi işime verdim. Hemen hemen bütün gün çalışıyordum. Sanki bir makine gibiydim. Çalışan ama neden çalıştığını bilmeyen bir makine gibiydim. Bay Sanders bu çalışmamdan oldukça memnundu. Memnundu ama onun da fazla zamanı kalmamıştı. Devamlı öksürüyor ve ağzından kan geliyordu. O beyaz saçları da dökülmeye başlamıştı. Hayatım evden çok şirkette geçiyordu ve bir gün Bay Sanders yanıma geldi,
“Jason çok fazla çalışıyorsun. Tamam memnunum ama bu kadar çalışman hiç de iyi değil. Birazcık dinlenmelisin. Şimdi sana emrediyorum. Evine git ve dinlen. Yarın da izinlisin.”
“Üzgünüm ama bunu kabul edemem. Çalışmam lazım. Bitirmem gereken işler var.”
“İşler halledilir ama bir insanın sağlığı bozulursa bir daha düzeltmesi çok zordur. Belki de düzeltilemez.”
“Tamam eve gideceğim ama yarınki izini kabul edemem.”
“Peki öyle olsun. Ben de senin gibiydim gençliğimde. Sorunları, çalışarak kapatmaya çalışırdım. Sorunları sadece bu şekilde unutabilirdim. Bu yüzden seni kendi gençliğime çok benzetiyorum. İşte bu yüzden seni seçtim. Zamanım azalıyor. Bu yüzden hazır olman lazım. Güçlü olman lazım. Bu yüzden kendine iyi bak.”
“Nasıl isterseniz Bay Sanders.”
Doğruca evime gittim. Uzun zamandır uyumadığım için yatmakla uyumam bir oldu. Rüyalarımda devamlı eşimi ve kızımı görüyordum. Uzun bir uykuydu. O kadar uyumuştum ki, işe geç kalmakla kalmamıştım ve süreyi bayağı geçirmiştim. Öğlen olmuştu. Ancak bu işe Bay Sanders’ın pek kızacağını düşünmüyordum. Zaten o izin vermeyi bile teklif etmişti ama ben kabul etmemiştim. Hiçbir şey yemeden şirkete gittim. Ortalığa bir sessizlik hakimdi. Paula’ya baktığımda odasında yoktu. Genellikle böyle sessizlik olduğunda muhakkak bir olay olurdu. Ben de her zaman olduğu gibi Paula’ya sorardım ama o bu sefer odasında değildi. Ben de onun odasının yanındaki odaya gittim. Yan odada Carlos adında Meksikalı bir adam çalışıyordu. Arada bir konuşurduk ama samimi değildik. Yanına yaklaştım ve ona sordum;
“Merhaba Carlos. Paula’yı gördün mü? Bugün yoksa işine gelmedi mi?”
“Haberin yok mu Jason?” dedi ve önüme bir gazeteyi attı.
“Gazetenin üçüncü sayfasını aç.”
Sayfayı açtığımda bir başlık vardı; “Ölümüne Sevgi”. Haberi okumaya başladım. “İki çocuğunu hastalıktan kaybeden anne, daha fazla dayanamadı ve intihar etti. Yakın komşuları, acılı annenin çocuklarının hastalığı ile uzun zamandır uğraştığını söyledi.”
“Evet Carlos bu haberi bana niye okutturdun?”
“Jason olaydaki ölen kadının yüzüne dikkatlice baksana.”
Resimdeki kadın Paula’ydı. İntihar etmişti. En iyi arkadaşım da ölmüştü. Bu inanılmayacak bir şeydi. Artık şirkette onu bir kere bile göremeyecektim. Bu nasıl olabilirdi ki? Bütün şanssızlıklar benim yakınlarıma mı gelmeliydi? Yoksa sorun bende miydi? Ona son görevimi de yaptım ve cenazesine gittim. Zor günler ve sorunlar devamlı üst üste biniyordu. Artık bu haberi de vermem lazımdı eşime. Zaten bir hafta sonra geleceklerdi. Telefonla onu aradım. Kaldıkları otelin telefon numarasını biliyordum. Eşime babamın ve Paula’nın öldüğünü söylediğimde Melissa’nın neşeli sesi birazcık olsun durgunlaşmıştı. Söylediğine göre de kızımın morali de oldukça düzelmişti. Artık eve dönmek istediğini iletmişti. Telefonda ısrarla sürprizi sorsam da yine cevap alamadım. Ancak ban bir şey söylediler. Artık dönmek istedikleri için yarın sabah havaalanından onları almamı istediler. Bunu duyunca oldukça sevinmiştim. Sonunda özlemim sona erecekti.
Gece iyi bir uyku çektim. Sabahleyin de erkenden havaalanına gittim. Orada bir şeyler atıştırdım. Ailemin geleceği uçak iki saat rötar yapmıştı. Buna göre ben de iki saat erken geldiğime göre toplam dört saat beklemem gerekecekti. Olsun beklerim. Sonuçta onları uzun zamandır bekliyorum. Sadece dört saatçik mi bekleyemeyeceğim diye geçirdim içimden. Zaman geçtikçe özlemim de artıyordu. Havaalanında devamlı anonslar yapılıyordu. Hepsini can kulağımla dinliyordum. Ailemin uçağı ile ilgili bir şey var mı diye. Sonunda bir tuhaflık oldu ve ailemin olduğu uçak seferleri iptal edilmiştir diye bir açıklama geldi. Ne oluyordu böyle? Uçak seferleri neden iptal edilirdi ki, kötü hava koşullarından belki olabilirdi ama hava gayet temiz ve açıktı. Hemen koşa koşa danışmaya gittim. Büyük bir kuyruk vardı. Sanırım onlar da benim beklediğim uçağı bekleyen insanlardı. Sonra danışmadaki bayan;
“Lütfen sakin olun. Gerekli anonsu az sonra yapacağız. Biz de şu anda tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Öğrenince size bildireceğiz.”
Yaklaşık bir saat daha bekledikten sonra beklenen duyuru yapıldı;
“...123 nolu seferli uçak, Pasifik Okyanusu’na düşmüştür. 157 yolcunun da kayıp olduğu bildirildi...”
Bu imkansızdı, olamazdı... Bu benim başıma gelemezdi. Melissa ve Clarissa yaşıyordu muhakkak. Çünkü onların ölmesi imkansızdır. Zaten ölmemişler sadece kaybolmuşlar. Clarissa Okyanusta nasıl yüzecek peki? Tek kolu yok ki! Melissa’ya büyük yük binecek...
“Beyefendi... Beyefendi...”
“Ne kim? Ben mi?”
“Evet siz kendinize gelin. Henüz bilgiler kesinleşmedi. Lütfen şu elimdeki kahveyi alın. İçerseniz kendinize gelirsiniz.”
“Ben zaten kendimdeyim.”
“Peki öyle olsun.”
Artık havaalanında değildim. Bir anlık bir şok geçirmiş olmalıyım. Şu anda televizyonu olan bir odadaydım. Yanımda da o havaalanında gördüğüm insanlardan bazıları vardı. Televizyonda uçağın düştüğü yer gösteriliyordu. Uçak ortadan ikiye ayrılmıştı. Altta da toplam ölü sayısı yazıyordu. Tam 105 kişi... 105 kişi ölmüştü. Kimlikleri tespit edilmemişti henüz. Onların içinde benim ailemin olmadığı kesindi. Çünkü bana daha sürprizi bile söylemediler. Odanın kapısı açıldı. İçeriye bir polis memuru girdi.
“Artık evlerinize gitmelisiniz. Eğer aileniz bulunursa kimlik tespitinden sonra sizi arayacağız. Bu yüzden eve gitmeden önce adınızı, soyadınızı ve telefon numaranızı yanımdaki arkadaşıma bırakın ki, sizi bulabilelim.”
Herkes dağılmaya başlamıştı. Bilinçsizce arabayı kullanıyordum. Ancak eve sağ salim ulaşabilmiştim. Doğruca telefonun yanına gittim. Yanına çömeldim ve öylece orada bekledim. Telefon etmelerini bekledim. Yanımda da Night vardı. Bir yandan onu okşuyordum. Bir yandan da onunla konuşuyordum.
“Night onlar yaşıyorlar merak etme. Onlara bir şey olacağını zannetme. Babama olabilir, en iyi arkadaşıma olabilir ama onlara bir şey olamaz. Onların hiçbir günahları yok. Onların kurtulmaması için hiçbir neden yok. Anlıyor musun beni?”
Kendi kendime bir kediyle konuşuyordum. Belki de deliriyordum. Saatler geçmesine rağmen bir telefon bile gelmemişti. Artık sıkılmıştım. Nasıl olurdu da ailemin olduğu uçak düşerdi? Başka uçak yok muydu? Bütün gece bekledim. Ne bir telefon geldi, ne de bir haber... Televizyonu açtım. Tüm kanallarda uçak haberi vardı. Ölü sayısı 155 kişiydi. Evet işte o yaşayan iki kişi benim ailemdendi. İşe gitmedim çünkü beni arayacaktılar. Bekledim... Bekledim... Belki de beni unuttular diye düşündüm. Ancak beni unutamazlardı. Tek yaşayan iki kişi de benim ailemden olduğu için beni aramaları gerekirdi. Sonuçta herkes yaşayan kişilerin kimler olduğunu öğrenmek isteyecekti. Bu her zaman böyle olmuştur.
Bu sırada telefon çalmaya başladı. Çaldıkça çalıyordu, çaldıkça çalıyordu. Koşa koşa açtım telefonu. Telefonda kalın bir erkek sesi vardı;
“Siz Jason Human mısınız?”
“Evet.”
“Melissa Human ve Clarissa Human neyiniz oluyordu?”
“Eşim ve kızım.”
“Üzgünüm ama onları kaybettiniz. Başınız sağ olsun.”
“Ne? Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Onlar ölmedi. Ölmeyecekler! Lütfen dalga geçmek için başkasını bulun! Şu sıralar hiç havamda değilim.”
“Beyefendi acınızı anlıyorum ama artık çok geç. Alışmanız lazım buna.”
“Bence siz hiçbir şeyi anlamıyorsunuz. Size söylüyorum onlar ölmedi!”
“Siz nasıl isterseniz öyle kabul edin. Ancak cenaze için masraflar size aittir.”
“Onlar ölmedi... Ölmedi... ÖLMEDİ!!!”
“Bir de kötü bir haberim daha var.”
“Yeter artık!”
“Diğer çocuğunuz da ölmüş.”
“Hangi diğer çocuğum? Benim bir tek çocuğum var.”
“Bilmiyor muydunuz? Eşiniz hamileymiş...”
Telefonu öylece sert bir şekilde yüzüne kapattım adamın. Onlar nasıl ölebilirlerdi ki? Onlar benim meleklerimdi. Onlar benim her şeyimdi.
Telefon tekrar çalmaya başladı aniden. Sanırım hatalarını anlamışlardı. Telefonu açtığımda bu sefer farklı bir ses vardı;
“Bay Human”
“Evet.”
“Ben Bay Sanders’ın avukatıyım. Size bir iyi, bir de kötü haberim var. Öncelikle kötü haberi vereyim. Bay Sanders bu sabah vefat etti. İyi haber ise vasiyetinde şirketi size bıraktığını açıklamış. Kutlarım şirketin yeni sahibisiniz. Lütfen bazı işlemler için buraya gelebilir misiniz?”
“Hahahaha! Şirket mi? Siz ne şirketinden bahsediyorsunuz? Ben ailem olmadıktan sonra şirketi ne yapayım!” der demez telefonu kapattım.
Şimdi ne olacaktı, ne olacaktı...? hemen çatı katına doğru koştum. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Hiçbir şeyi... Neredeydi bu silah. Kahrolasıca silah nerede? Nerede? İşte buradasın... Gözlerim artık görmüyordu. Her yer karanlıktı. Beynim ise algılama yetilerini kaybetmişti. Burnuma ise sadece kan kokusu geliyordu. Sadece kan... Ölümün gözyaşları olan kan... her şeyi bitiren kan... Bilinçsizdim. Kulaklarımda çığlıklar vardı. Devamlı haykırışlar vardı. Adeta kemiriyorlardı beni. Bunu durdurmalıydım... Durdurmalıydım... Ve de durdurdum...


Sabahın erken saatlerinde bir kafe...
İçeride iki yaşlı ihtiyar oturuyorlardı. Sabah kahvelerini içiyorlardı. Bir yandan da birisi gazetelerini okuyordu;
“Duydun mu Steve?”
“Neyi duydum mu?”
“Gazetedeki haberi okudun mu?”
“Hangi haberi?”
“Tabi ki kapaktaki haberden bahsediyorum.”
“Okumadım. Ama sen bana sesli bir şekilde okursan sevinirim. Çünkü gözlüklerimi evde unutmuşum.”
“Ünlü Washsmell şirketinin yeni patronu Jason Human, karısının ailesinin ölümünden sonra dehşet saçtı. Ruhsatı ölen babasına kayıtlı olan tabanca ile önüne gelene ateş etti. Bu açılan ateş sonucunda beş kişiyi öldüren Human, arkasından silahı şakağına dayayarak intihar etti. Cinnet geçirdiği zannedilen Human, henüz 29 yaşındaydı. Bu olay sonrasında şirketin başına eski danışman Dougray Scott Newton’ın yerine getirilen Rade Wagner geçti...”


“Hayat boş bir duvar gibidir. Ne olacağı hiç belli olmaz. İnsanlar iyi duruma da gelirler, kötü duruma da. Ancak eğer kötü durumlar üst üste gelirse her şey altüst olur...”

FARELERİ KANATMAK (2002)

LONNEX LİMANI
SAAT: 23.30

Limanın en uç tarafındaki küçük bir bara doğru iki adam hareket etmeye başlamışlardı. Ortalık ıssız ve sakindi. Adamların tipleri mafyayı andırıyordu. Barın kapısını yavaşça ittiler. İçeriye doğru baktılar. İçeride yabancılara pek alışık olmayan barmen,sarhoş kurt Goxen ve siyah giysiler içindeki,hafiften şişman adam Kopertsen vardı. Üç adamda yeni gelen yabancıları gözleriyle süzdüler. Ardından yabancılar Kopertsen’in yanına geldiler. Konuşmaya yabancılardan lacivert takımlı adam başladı;
-Para hazır mı koca popolu lanet olasıca pislik herif?
-Para mı?
-Anlamamazlıktan gelme bok beyinli züppe. Para hazır mı onu söyle.
Şişman adam ,içine doğru bir yudum hava çektikten sonra, terleyerek cevap vermeye başladı;
-Paranızı bulmaya çalıştım ancak bu sıralar çok sıkışığın özür dilerim. En yakın zamanda size ödeyeceğim baylar.
-Demek parayı getirmedin. Tamam o zaman.
-Yani bana bir şey yapmayacaksınız değil mi?
-Aslında senin için iyi şeyler düşündük. Sana iki seçenek vereceğiz.
-Seçenekler nedir?
-Hey bebeğim ilk seçeneğin şu, ya şimdi buradan defolup gideceksin ve bir dahaki gelişimizde para ikiye katlanacak. Ya da kırmızı başlıklı kızla görüşeceksin.
-Kırmızı başlıklı kız da kim?
Adamlardan siyah takımlı olanı elini iç cebine doğru soktu. Elini çıkardığında eline bir silah vardı. Silahı aldı ve Kopertsen’in kafasına dayadı. Anında hiç düşünmeden tetiği çekti. Silahın patlamasıyla adamın beyni ortalığa saçıldı. Geride kalan bütün vücudu ise kıpkırmızı kanların içinde boğuluverdi.
Arkasından adam kıs kıs gülmeye başladı ve gülerek;
-Lanet olası piç kurusu al işte tanıştın. Kırmızı başlıklı kızla tanıştın. Kendi haline bak kırmızı başlıklı kıza döndün.
Dedikten sonra adamlardan biri arabalarına doğru gitmeye başladı. Bagajı açtı ve oradan bir bidon aldı. Bara geri döner dönmez bidonun içindeki benzini barın her tarafına doğru dökmeye başladı. Arkasından barmen ile sarhoşa dönerek;
-Mutluluklar dilerim size aşağılık yaratıklar. Artık sonsuza katar sizi evlendiriyorum.
Dedi ve barın kapısından çıkarken elindeki çakmağı barın içine doğru fırlattı. Bar bir anda cayır cayır yanmaya başladı. İçinden barmenle sarhoşun çığlıkları yükselmeye başladı. İki kişi öylece orada diri diri yanıyordu.
Yabancılar kıllarını bile kıpırdatmadan yanan barı izliyorlardı. Lacivert takımlı adamın gözünden usulca bir yaş döküldü. Kendi kendine ağlamaklı bir sesle homurdanmaya başladı;
-Lanet olsun. En sevdiğim çakmağım yanan barın içinde kaldı. Keşke kibrit kullansaydık.
Bar küle dönmüştü. Alevler sönmeye başlamıştı ki yabancılar ,arabalarına bindiler ve oradan uzaklaştılar.

KELSTROM KUMARHANESİ
SAAT:22.00

Gece sisliydi. Sessiz bir durgunluk vardı. Kumarhane her zamankinden farklı olarak bu sefer boşa yakın denecek kadar boştu. İki üç kişi ya vardı ,ya da yoktu. Kumarhanenin sahibi bir hayli düşünceli ve sıkıntılı gibiydi. Mini barından bir adet bardak ve bir viski şişesi çıkardı. İçkinin kapağını açtı ve bardağa doğru dökmeye başladı. İçkiyi gayet yavaş bir şekilde döküyordu. Sanki son içkisiymiş de ,bu içkiyi doyasıya içeyim diye düşünüyordu.
Tam bu esnada dışarıda bir araba durdu. İçinden iki kişi çıktı. Birisi lacivert takımlı,diğeri ise siyah takımlıydı. Altmışlı yıllardan kalma kişilermiş gibi görünüyorlardı. Paldır küldür kumarhanenin içine daldılar. Önce ortalığı süzdüler. Arkasından kumarhanenin sahibinin odasına doğru yöneldiler. Adamlar odanın kapısını açtıklarında ,kumarhanenin sahibi viski bardağındaki son yudumu da içiyordu. Lacivert takımlı konuşmaya başladı;
-Merhaba patron kılıklı. Bizi özledin mi?
-Özlemek mi? Beni öldüresiniz diye mi?
-Çok akıllısın ukala. Bu sözlerinden anlaşıldığına göre para hazır değil. İstersen sonra gelelim ve parayı alalım.
-Hayır. Bu numarayı yemem. Diğerlerine yaptıklarınızı duydum.
-Diğerlerine ne yapmışız ki?
-Bunu siz daha iyi bilirsiniz.
-Biliriz demek.
Siyah takımlı olanı adamın yanına doğru adım attı. Arkasından elini iç cebine götürdü ve oradan çakıya benzer bir bıçak çıkardı. Bıçağın keskin oluşu parlamasından belliydi. Arkasından bıçağı havaya kaldırdı ve konuşmaya başladı;
-Peki çok bilmiş bunu yapmış mıyız onlara?
Dedi ve bıçağı adamın elinin üstüne doğru indirdi. Adam avaz avaz bağırmaya başladı. Arkasından da söylememesi gereken bir söz söyledi;
-Pis fareler! O... çocukları! Alın o bıçağı da müsait bir yerlerinize monte edin!
Adamlar bu söz üstüne pis pis gülümsemeye başladılar.
-Demek pis fareler ha! Çok iyi. Biz fareysek sen kedi mi oluyorsun yoksa peynir mi?
Adam cevap vermedi. Bunun üzerine;
-Peyniri tercih ettin galiba. Eriyen bir peyniri...
Elindeki bıçağı iç cebine tekrar koydu ve arabaya doğru yöneldi. Her zaman olduğu gibi arabanın bagajından bir bidon çıkardı. Bidonu alarak odaya geri döndü. Bidondaki benzini direk adamın üstüne dökmeye başladı. Ancak diğerlerinden farklı olarak kumarhanenin her yerine değil de, sadece adamın üstüne döktü. Arkasından pantolon cebinden bir çakmak çıkardı. Tam atacakken;
-Hayır! Bu sefer olmaz.
Dedi ve cebindeki çakmağı yerine koydu. Onun yerine pantolonunun arka cebinden bir kibrit kutusu çıkardı ve adamın üstüne doğru attı. Adam canlı canlı yanmaya başladı. Ancak adam ne bağırdı, ne de yerinden kalktı. Öylece bir şömine ateşiymiş gibi yanıverdi. Adamlardan lacivert takımlı olanı;
-Bu sefer hiç eğlenceli değildi. Hiç yalvarmadı bile. Böyle küstah adamlardan nefret ederim. Ancak bir şey var ki adamın kokusu hiç peynirin kokusuna benzemiyor. Demek ki hata yapmışız. Adam orada kendisini kediye benzetmiş.
Dedikten sonra beraberce kahkahalarla gülmeye başladılar.
Kumarhanenin içinde ise az sayıdaki insanlar telaşla oradan oraya koşturmaktaydılar. Kahkahalarla gülen iki adam ise bu koşuşturmayı görmekte gecikmediler. Hemen kumarhanenin sahibinin odasından çıktılar ve silahlarını çıkardılar. Koşuşturan insanları vurmaya başladılar. Siyah takımlı olan adam;
-Ne dersin seninle bir iddiaya girelim mi? Kim en çok kişiyi vurursa evdeki yemeği bir hafta boyunca o hazırlayacak tamam mı?
-Tamam dostum. Yemeği bence sen yapmaya başla.
Teker teker insanları yere indirdiler. Kadın-erkek ayırmadılar. İnsanları vururken yüzlerinde öyle şeytani bir gülüş vardı ki, sanki bu yaptıkları işi seviyorlar gibiydiler. Sonunda kumarhanede kimse kalmamıştı. Lacivert takımlı konuştu;
-Kaç kişiyi hakladın?
-Altı. Peki sen?
-Yaşlı kadını da sayarsam altı.
-Kahretsin yine yenişemedik.
-Bir dahaki sefer artık. Bu pislik yuvasını terk etmenin zamanı geldi de geçiyor.
-Ama çok pislettik ortalığı.
Dedi ve tekrar kahkahalarla gülmeye başladılar. Güle güle arabalarına doğru ilerlediler. Arabalarına bindiler ve oradan ayrıldılar.

POLLESTER GENELEVİ
SAAT: 23.45

Bir genelev için işlek bir gündü. Müşteriler durmaksızın uğruyorlardı. Zengin şahsiyetler ağırlıktaydı. Ne de olsa burası bu civarın en tanınmış geneleviydi. Para üstüne paralar ekleniyordu her geçen saat, her geçen dakika. Üstelik değişik fanteziler denemek isteyip de sorun çıkaran pek kişi yoktu. Hatta hiç kimse yoktu. Genelevin maması da keyiflenmişti. Kızlara ,müşterileri memnun etmeleri için ekstra para vereceğini söylüyordu. Yani tek kelimeyle dört köşeydiler.
Tam o esnada genelevin kapısının önünde bir araba belirdi. Arabanın içinden iki kişi çıktı. Kişilerden biri lacivert,diğeri ise siyah takımlıydı. Geneleve girer girmez hareketliliği fark etmişlerdi. Yüzlerinde bir tebessümle mamanın olduğu odaya doğru hareket etmeye başladılar. Yaşlı mamaya bakarak sordular;
-Para hazır mı?
-Para hazır tabii ki.
-İşler bugün iyi galiba.
-Oldukça iyi.
-Bize de kıyak yaparsın değil mi? İyi kızlarından ikisini bize gönderirsin değil mi?
-Göndermek mi? Size daha iyisini yapayım ve yukarıdaki odalardan birisini size ayarlayayım. Ne dersiniz? Üstelik size en iyi kızlarımı yollayacağım.
Adamlar biraz düşündükten sonra “evet” der gibi başlarını salladılar. Doğruca yukarı çıkmaya başladılar. Arkalarından da kızlar gitti. Kapılar kapandı. Mama da bu işi iyi hallettik diye içinden geçiriyordu.
Yaklaşık yarım saat sonra yukarıdaki kızlardan biri bağırmaya başladı. Aşağı doğru inmeye başladı. Nefes nefeseydi. Kız, gözyaşlarına boğulmuştu. Heyecanlı ve korkmuş bir ses tonuyla konuşmaya başladı;
-Öldü... O öldü... Öldürdüler onu...
-Kimi öldürdüler?
-Shalley’i öldürdüler.
-Kim Shalley’i öldürdü?
-Yarım saat önce yukarı çıktığımız adamlardan biri onu öldürdü.
-Nasıl?
-Shalley ve ben ,adamlarla ateşli bir şekilde sevişirken adamlardan biri Shalley’nin göğüslerinin uçlarını kesmek istedi. Daha sonra da onları yalayacakmış. Ancak Shalley ,bunu kabul etmedi. Adam da sinirlenip Shalley’i öylece doğradı orada.
-Aman Tanrım! Bunlar fazla oldu.
Dedi ve odasında bulunan dolabın arkasından eski bir tüfek çıkardı. İçini doldurduktan sonra yukarıdaki odaya doğru çıkmaya başladı. Kadın telaşlıydı. Hayatında daha önce hiç kimseyi vurmamıştı. Yukarı çıktığında hemen cinayetin olduğu odanın kapısının önüne geldi. Kapı kapalıydı. Kadın, tüfeğin ucuyla kapıyı itti. Kapıyı iter itmez karşına Shalley’nin cesedi çıktı. Shalley’nin derisi yüzülmüştü ve gözleri oyulmuştu. Tam bir vahşet manzarasıydı. Kadın ,bu manzarayı görünce ürpermeye başladı. Odanın içine doğru şöyle bir göz attı ancak içerde kimse yoktu. Kimsenin olmadığını görünce elindeki tüfeği yatağın üstüne koydu ve cesede doğru yaklaştı. Cesedi kontrol ederken aniden arkasından kapı kapandı. Kapının arkasından iki tanıdık şahıs çıktı. Bunlar onlardı. Ellerinde silahlarla kadının yüzüne pis pis gülümsüyorlardı. Kadın hızlı davranıp adamları vurmak için tam hareket edecekti ki,tüfeği yatağın üstüne koyduğunu hatırladı. Artık öleceğini hissetmişti kadın. İçindeki korku büyük olsa da yalvarmamayı tercih etti. Adamların yüzüne acırmış gibi baktı. Arkasından da;
-Pis fareler! Paranızı da vermiştik. Daha ne istiyordunuz hayvanlar!
Dedikten sonra doğruca tüfeğin olduğu tarafa doğru hamle yaptı. Hamle yapmasıyla kadının kurşunları yemesi bir oldu. Kadın ,yatağın üzerine yığılıverdi. Adamlar da gülümseyerek;
-Acaba bu yaşlı morukla mı yatsaydık. Baksana bizi istediği ne kadar belli oluyor. Hemen yatağa yatmış ve bizi bekliyor.
-Evet doğru söylüyorsun aslında.
Dedi ve kanlar içindeki yaşlı kadının cesedine defalarca tecavüz etmeye başladılar. Adamların haline bakılırsa bayağı zevk alıyor gibiydiler. Sonunda işleri bittiğinde birisi arabaya doğru gitti ve bagajdan bir bidon çıkardı. Bidonun içindeki bütün benzini, genelevin her tarafına döktü. Oradan çıkmadan önce de kibrit kutusunu yakarak fırlattılar. İçerde kalanlar diri diri yanıverdi. Adamlar her zaman olduğu gibi alevleri izlediler. Alevler söndüğünde ise arabalarına binip çekip gittiler.

JUOPEK BAR
SAAT: 21.10

Bardaki televizyon açıktı. Barda oturanlar televizyona doğru bakarken ,bir yandan da içkilerini yudumluyorlardı. Televizyonda haberler vardı. Haberlerde yine olaylar vardı. Özellikle de barlara,kumarhanelere,kafelere ve genelevlere yapılan kundaklamalar ve öldürülen insanların olduğu toplu katliamlar haberlere konuk oluyordu. Hatta baş solist bu haberlerdi.
Barda oturan iki adam barmenin de katılımıyla sohbet ediyorlardı;
-Duydun mu Gregor şu olayları?
-Duydum duymaz olaydım. İnsanlardan ne istiyor ki bu cellatlar.
-Duyduğuma göre zevk için öldürüyorlarmış.
-Zevk için mi? Zevk için de insan öldürülür mü? Bu tam bir psikopatlık!
-Evet psikopatlık! Başka tanımı da olamaz zaten.
-Bir de isim takmışlar bunlara duydunuz mu?
-Ne ismi?
-Fareler... Onlara fareler diyorlar.
-İlginç. Ama aslında doğru bir ad. Böyle şeyleri ancak lâğım fareleri yaparlar.
-İnşallah buraya uğramazlar.
-Bu olaylar yüzünden zaten artık bara gelmeye korkuyorum.
Onlar orada sohbet ederken köşede de bir esrarengiz bir yabancı, karanlıkta onları dinliyordu. Sonra sohbetin arasına dalıverdi;
-Affedersin Barmen !
-Buyrun efendim.
-Sana bir şey soracaktım.
-Buyrun sorun.
-Bu konuştuğunuz fareleri nerede bulabilirim, biliyor musunuz?
Barmen önce yüzünü buruşturdu. Arkasından birazcık düşündükten sonra;
-Onların yerini niye bilmek istiyorsun ki?
-Bunu size söyleyemem. Sadece kişisel bir mesele olduğunu söyleyebilirim.
-Hımm... Kimseye söyleme ama duyduğuma göre yarın gece ,saatini bilmiyorum ama Unfaithful Cafe ‘ye gideceklermiş.
Yabancı bu sözler üzerine cebinden bir miktar para çıkardı ve barmene uzattı.
-Sağ ol barmen. Yardımların için bu para senin.
-Teşekkür ederim ama kendine dikkat et. O adamlar hiç tekin kişiler değiller.
-Merak etme sen. Ben onlarla nasıl baş edeceğimi biliyorum.
Dedi ve bardan çıkıp gitti.

UNFAITHFUL CAFE
SAAT: 23.55

Gece soğuk ve yağmurluydu. Sağanak bir yağış hakimdi. Yağış yüzünden de pek müşterisi yoktu bu kafenin. Aslında sahibi de zararda olduğu için kapatmayı düşünüyordu. Ancak kafenin ortakları ,buranın hala iş yapabileceğine inanıyorlardı. İçeride serseri tipli iki genç ve emekli bir albay vardı. Arka fonda ise yavaş ama gecenin ortamına uygun bir müzik çalıyordu. Masalardan birinde ise kafenin sahipleri hesap yapıyorlardı.
Bu esna da bir araba kafenin önünde duruverdi. İçinden biri lacivert,diğeri ise siyah takımlı olmak üzere iki adam çıktı. Adamlar direk olarak kafenin patronlarının olduğu masaya doğru yöneldiler. Lacivert takımlı olan;
-İyi geceler baylar. Bakıyorum bizim geleceğimizi hissetmişsiniz ki hesap yapıyorsunuz.
-Sizin için hesap yapmıyoruz. Biz kafe için hesap yapıyoruz.
-Demek kafe için hesap yapıyorsunuz. Peki bizim paramız hazır mı?
-Hazır gibi.
-Ne demek hazır gibi?
-Yani küçücük bir miktarı yok. Bir dahaki gelişinizde bunu üstüne koyarız merak etmeyin.
-Yanlış duydum galiba. Siz bana gelecek geliş mi dediniz?
-Evet öyle dedim. Zaten gelmeyecek miydiniz?
-Aslında doğrusunu söylemek gerekirse gelecektik. Para da ne kadar açık var?
-Çok değil aslında.
-Yani?
-Aslında dörtte biri kadarı eksik.
-Oldukça fazla bir miktar değil mi bu?
-Fazla ancak son dönemlerde durumumuz yeterince iyi değildi.
-Sizi affedeceğiz ancak soruma doğru cevap vereceksiniz. Tamam mı?
-Tamam. Zaten başka çaremiz var mı ki?
-Soruyorum o zaman. Siz bizle dalga mı geçiyorsunuz yoksa sizi vuralım mı?
-Biz sizle dalga geçmeye nasıl cesaret edebiliriz ki! Tabii ki dalga geçmiyoruz.
-Oooops! Yanlış cevap. Doğru cevap yalan söylüyoruz olacaktı kaybettiniz. Elveda Bay Youlope. Cehennemde görüşürüz.
Dedi ve silahını çekip adamı şakağında vuruverdi. Müşteriler telaşlanmaya başladılar ve direk kapıya doğru koştular. Ancak siyah takımlı adam,kapıdan çıkan herkesi acımadan vurdu. İnsanlar üst üste yayılmışlardı. Ortalık her zamanki gibi kan gölüne dönmüştü. Lacivert takımlı olan;
-Burada işimiz çabuk bitti. Artık burayı yakalım da gidelim. Yarın büyük vurgun yapacağız. Dinlenmemiz lazım.
Dedi ve benzin bidonunu almak üzere arabaya doğru ilerledi. Bagajdan bidonu aldı ve tam kafeye bidonun içindeki benzini dökecekken arkasından birisinin itmesiyle yerde yuvarlanıverdi. Adamlar şaşırmıştılar. Kapıya baktıklarında kapıda siyah pelerinli,uzun saçlı,soluk tenli , karizmatik ancak esrarengiz yabancıyı gördüler. Hemen silahlarına sarıldılar;
-Hey sen pislik! Ölümüne mi susadın?
-Aslında evet. Biraz susadığım doğru.
-Ne diyorsun sen ahmak piç!
-Susadığımı ve bu ihtiyacımı gidereceğimi söylüyorum.
Dedikten sonra yabancı, adamlara doğru bir adım attı.
-Kendini çok akıllı mı zannediyorsun lanet olası pezevenk herif! Kıpırdama! Buraya bir adım daha atmaya kalkarsan senin beynini uçururum!
-Ben de kıpırdamam.
-Vur şu küstah şarlatanı!
Dedikten sonra siyah takımlı adam, silahıyla iki kez ateş etti. Mermiler doğruca yabancının kalbine isabet etti. Ancak yabancı bu olay karşısında kılını bile kıpırdatmadı. Öylece adamların yüzüne baktı. Adamların yüzlerinden ilk kez böyle korktukları belli oluyordu. Bu olay karşısında ikisi de ateş etmeye başladılar. Kurşunlar doğruca yabancının vücuduna saplandı. Ancak yabancı yine kılını bile kıpırdatmadı. Üstelik hala dimdik ayaktaydı. Başkası olsa şimdiye kadar delik deşik olmuştu ve ölümünde birkaç kademe ilerlemişti bile. Sonunda yabancı, yüzünde bir tebessümle konuşmaya başladı;
-Çok komik insanlarsınız. Beni bu şekilde öldürebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Ben böyle ölmem!
-Peki nasıl ölürsün?
-Şöyle...
Dedi ve uçarak adamlardan birisinin üstüne atladı. Adam silahı son kurşununa kadar ateşlese de yabancının kılına bile zarar gelmedi. Yabancı adamın üstüne atlamasıyla adamın boynuna sarıldı ve ağzını açtığında sivri ve keskin dişleri görüldü. Dişlerini doğruca adamın boynuna geçiriverdi. Su içer gibi adamın kanını içiyordu. Adamı iki dakikada sülük gibi emmişti. İşi bitince adamla, masalardan birinin üzerine fırlatıverdi. Adam masayla birlikte yere yığıldı.
Lacivert takımlı adam ise korkudan ne yapacağını bilemiyordu. İçinden yaptığı kötülükler karşında ona bir ceza verildiğini düşündü . Bacakları titriyordu. Yabancı onun dibine kadar geldi. Lacivert takımlı adam ne yapacağını bilemiyordu ve yabancının ayaklarına kapanarak yalvarmaya başladı;
-Lütfen beni öldürme! Ne istersen yaparım.
-Ne istersem mi?
-Evet ne istersen. Söyle yeter ki!
-O zaman senin kendini öldürmeni istiyorum.
-Ama bu imkansız... Bunun dışında bir istek yapmalısın.
-Ben bunu istiyorum. Ya ben seni öldüreyim,ya da sen kendini. Seçim senin.
Adam korkuyordu. Silahının şarjörünü değiştirmeye başladı. Tabancayı tam şakağına dayadı. Elini tetiğe koydu. Tam basacakken elindeki tabancayı yere atıverdi ve kaçmaya başladı. Arkasında uzunca bir sokak vardı. Arabaya binmeyi akıl edememişti. Koşmaya başladı. Koştu... Koştu... Yarım saate yakın koştu. Soluk soluğa kalmıştı. Daha fazla koşacak hali yoktu. Arkasına baktığında sokak bomboştu. Sonunda kurtuldum diye düşündü. Önünü döndüğünde ise yabancı karşısındaydı. Dişlerini adamın boynuna geçirdi. Arkasından adamı kaldırdı ve ikiye bölüverdi. Adamın yarısı sokağın ortasına fırlattı. Diğer yarısını ise tekrar ikiye böldü. Parçalarıyla yere bir şeyler yazmaya başladı. İşi bittiğinde ise karanlığın içine doğru yürümeye başladı. Ortalıktan bir dakika geçmeden kayboldu.

KLONDER SOKAĞI
SAAT:06.30

Polisler sabah buldukları cesedi görünce fenalaşmaya başlamışlardı. Ortalıkta iğrenç bir koku vardı. Yerde ise insan organlarıyla yazılmış bir yazı;

“ADALET YERİNİ BULDU. FARELER KANADI”

GÜNDEN KALANLAR (2002)

Dudakların dokunamadığı bir kristalin içindeyim. Yapışmaktan korkan tenin, tüm hıçkırıklarını duyar gibi oluyorum. İç dünyamdaki anlamsız karartı, beni nereye götürecek bunu bilemiyorum fakat aslında o beni götürmüyor, beni yönlendiriyorum. Sevmek belki de anlamsız bir uğraş. Ancak ben bunu sürekli sürdürüyorum, tıpkı tekrar tekrar çalan bir plak gibi. Burnumun dibindeki gerçekleri gördükçe aslında benim yakın olduğum kişilerin, aslında benden uzak olduklarını anlıyorum. Bu yüzden de şu an için kendimde değilim. Belki de bir gün olacağım ama şimdilik değil sanırım. Zaman her şeyin ilacı olacak...
Sabahları kalkmak zordur kimi zaman. Ancak ben bunu hemen hemen her sabah yapıyorum. İçimde bir umut var, belki bir gün uzunca bir süre uyurum diye. Yüzüme birkaç avuç suyu fırlatıyorum ve yüzümün nemlenişini aynada izliyorum. Yarı açık göz kapaklarımın görebildiği sürece önümü bulmaya çalışıyorum. Sonunda ise karşıma çıkan buzdolabının kapağını açıyorum. İçimdeki belirgin açlık duygusu ise umurumda değil. Çünkü beynim aynı fikirde değil. O aslında kahvaltı etmemi istemiyor. Sadece bir an önce evden çıkmamı bekliyor. Dışarıdaki soğuk sabah rüzgarını hissetmemi sağlamaya çalışıyor. Ancak tabii ki ben midemi dinliyorum ve çeyrek ekmeğin arasına önceden dilimlenmiş peynirlerden birini koyuyorum. İşimin bitmesi ile aslında bakımsız olan dişlerimin, bakımlı görünmesini sağlıyorum. Dışarıya çıktığımda ise aslında tahmin ettiğimden farklı olan bir hava beni karşılıyor. Ilık bir meltem gibi, yanağıma bir öpücük konduruyor. Yolun kenarına doğru yürürken kafamdaki uykuyla karışık düşünceleri kurcalıyorum. Hepsi birbirine girmiş. Ayrılmayan ama ayrılmak için can atan düşünceler...
En sonunda ulaştığımda caddenin önüne, duruyor beyaz başlıklı bir minibüs. Biniyorum ve arkanın bir önündeki iki kişilik yerin bir tarafını kaplayacak bir şekilde yayılıyorum. Kulaklarımın da uyanmasını istediğimden, aslında telefon olan ancak walkmanin görevini üstlenen telefonumun kulaklarını kulağıma takıyorum ve müziğin beynime girmesine izin veriyorum. Müzik tüm bedenimi sararken, pencereden boş boş bakıyorum ve hayatımdaki bayanları düşünüyorum. Kimi zaman komik anılarım geliyor aklıma ve gülüyorum. Müzik hızlandıkça tebessümümdeki gülücük sayısı artıyor. Çünkü sadece mutlu olduğum anları hatırlıyorum.
Ama üçüncü parça yok mu, beni kahreden üçüncü parça... Hayatımın aslında sadece İstanbul’un mavi gözlerinden ibaret olduğunu hatırlatan o üçüncü parça... Sevdiklerimi, bir kez daha sevmemi sağlayan o üçüncü parça... Beni ikiye bölen, sonra da kalbime gömen üçüncü parça...
Her şeyin aslında kalbimde bittiğini anladığımda ise beyaz başlıklıdan inmemin zamanı geldiğini düşünüyorum. Önüme bir tünel çıkıyor. İnişli ve çıkışlı. İnerken müzik devam ediyor. Çıkarken müzik devam ediyor. Karşıma çıkan caddenin boşluğunu fark ediyorum ve yoluma devam ediyorum. Her zaman olduğu gibi karşıma çıkan o siyah köpek, yanımdan geçiyor ve bir selam bile vermiyor. Halbuki köpeklere sadık derler. Ama bu bence kedilerden iyi olduklarını kanıtlamaz. İkisinin de bir canı olduğunu değiştirmez. Kedilerin dokuz canlı oldukları bir yalandır. Çünkü onlar dokuz kez ölürler ama bir kez doğarlar. Bu kadar ölen bir canlı yalnızca kediler değildir. Aslında erkekler de öyledirler. Tabii bu hepsini kapsamaz. Sadece gerçekten sevmeyi bilenleri ve acı çekenleri kapsar. Tıpkı bir aslan erkeği gibi... Sevdikleri bir insanı düşündüklerinde onlar dokuz kez ölmezler. Yüzlerce kez ölürler...
Yolun düz betonunda yürürken kafamı boşaltmaya çalışıyorum. Fakülte binasına gelindiğinde ise karşıma, hayatımdaki bayanlardan biri daha çıkıyor. Ama o diğerleri gibi değil. Bana acı çektirmiyor sadece görevini yapıyor ve kimliğimi görmek istiyor. Sonunda ise gülümsüyor. Ben ise gelecekteki kampüsümün önünde bekliyorum gelecek sarışın dolmuşu. Belki insanlar için tuhaftır ama benim için tuhaf değil. Yani kampüsün içinden diğer kampüse gitmek anlamsızca gelse de, kuralları ben koymadım. Kulaklıklarımı çıkartıyorum ve serinleşmeye başlayan rüzgarın saçlarımı okşayışını hissediyorum. Gözlerimi kapatıyorum ve sadece o güzel yüzü düşünüyorum. Gözlerimi açtığımda ise sarışın dolmuş ile yoldaşlarım olan arkadaşlarımla selamlaşıyorum. Beraberce biniyoruz ve sohbet ediyoruz, bitmeyen kampüs yolunda. Hani bilindik erkek muhabbetlerinden. Yani hiç bitmeyen futbol muhabbetleri...
Zaman geçiyor ve gerçek kampüsün ön kapısındaki sıcak gülümsemeli bir insanın el sallaması, her sabah olduğu gibi yine gözümüze çarpıyor. Biz de ona karşılık veriyoruz. Sonunda ise işte okuduğumuz fakültedeyiz. Yani aslında spor binası olan ama gelecek sene faaliyete geçecek, şimdilik bizim hazırlık binamız olan fakülte binası. Yani yabancı diller binası...
Kampüsün dar yollarındaki kaldırımlara ayaklarımızı basıyoruz ve kimliklerimizin yakışıklılığını gösteriyoruz. O da bizi kabul ediyor içeriye.
Ders başlamadan önce herkes birbiriyle muhabbete başlıyor, yeni gelenlere günaydın deniyor. Sonunda ise bizim deyimimizle Mr. Şamdan giriyor dersliğin içine. Biz ise ona bir selam verip, onun yerleşmesini beklerken en yakımızdaki biriyle muhabbete devam ediyoruz.
Kızlardan biri, iğrenç olan ama yüzde hafif tebessüm bırakan esprilerimden birini dinlemeye geliyor.
“Naber?”
“Haberler bitti, reklamlardan sonra programımıza devam edeceğiz.”
“Efendim?”
“Yok bir şey. Sen nasılsın? Hayat nasıl gidiyor?”
“Her zamanki gibi. Yani sıradan ve de monoton.”
“İkisi de aynı anlama gelmiyor mu?”
“Belki de.”
Bana elinde oynadığı yüzüğü veriyor;
“İçindeki yazıyı oku.”
Yüzüğün içinde yazan yazı da aynen şöyle yazıyor;
“Kaan. Seni daima seveceğim.”
Kıza bakıyorum ve muzip bir ifadeyle;
“Bu bir evlenme teklifi mi?”
Bu cevap karşısında kız bana hafifçe vuruyor, hani şu kızların gülerek vurduğu yumuşak darbelerden.
“Şaka yapıyorum. Sen nişanlandın mı?”
“Uzun zaman oluyor. Sen neden Kaan adını kullanmıyorsun?”
“Çünkü öbürküsü daha değişik bir ad. Yani Kaan ismini her yerde görebilirsin ama Haktan ’ı en fazla ne kadar görebilirsin ki!”
“Evet aslında doğru söylüyorsun. Yani tanıdığım tek Haktan sensin.”
“Aslında Haktan isimleri de sinsi sinsi çoğalmaya başladı.”
“Bilmiyorum olabilir ama ben daha önce duymamıştım. Ama bir şeyi biliyorum ki, Kaan isminde olanlar her zaman iyi insanlar oluyorlar.”
“Buna ben de dahil miyim?”
“Tabii ki dahilsin. Boşuna söylemiyoruz.”
“Sağ ol.”
“Sağ ol demene gerek yok. Yani aslında benim sana teşekkür etmem lazım. Bana gerçekten iyi davrandığın için.”
“İyi mi davrandım. Ne yaptım ki?”
“Bana her sabah güler yüz göstermen bile yeterli.”
Bu sırada Mr. Şamdan hazırdı ve İngilizce olarak derse başladı.
Zaman çabuk akıp geçmişti. İbrahim ve de Berke yanıma geldiler her zamanki gibi. Berke İbrahim’e ve bana bakarak;
“Hani sigara içmek için dışarı çıkalım.”
“Ama ben sigara içmiyorum ki!”
“Olsun zaten daha önce de içmiyordun ama yine bizimle sigara içmeye geliyordun.”
“Evet geliyordum.”
“Tamam işte sende her zaman olduğu gibi bizim sigara içmemize bakarsın.”
“Yani zaten ben de bu konuda tez hazırlamayı düşünüyordum.”
Beraber açık havaya çıkıldığında ise önce temiz hava içe çekilir ve sonra ise sigara içenler kirli havayı içlerine çekmeyi tercih ederler anlamsızca.
Ardından çok geçmeden konuşulmaya başlanır.
Berke, bizlere bakaraktan;
“Biliyor musunuz İletişim Bölümünde herkes renkli gözlü.”
“Sen? Evet sende renkliymişsin. Hiç fark etmedim. Gözlerin hiç çaktırmıyor.”
“Hadi ya. Sen gerçekten körsün. Yani kendin söylüyordun da, inanmıyordum.”
“Şimdi inandığına sevindim. Yalnız demek ki gözleri renkli olmayan tek kişi ben olacağım fakültede.”
“Evet, işte fena mı özgün olacaksın.”
“Benim gözlerim doğduğumdan beri böyleymiş. Yani renksiz.”
“Gazetede okudum. Aslında gerçek renkli göz kahverengiymiş. Yani diğerleri değilmiş.”
“Vay be, demek ben renkli gözlü müymüşüm?”
“Evet uzmanlar öyle söylüyor.”
Tam o sırada biz konuşurken yanımızdan bizim sınıftaki adı Serra olan bir kız geçiyordu. Ben ise;
“Durun şu renkli gözlüye söyleyeyim bari bu haberi.”
Kızın arkasından seslenerek;
“Hey Serra!”
“Efendim deli çocuk.”
“Nasılsın?”
“İyiyim sen nasılsın?”
“Ben de işte iyiye benzer ama tanımlanamayan bir durumdayım.”
“Ayol o ne demek?”
“Boş ver onu da, sana yeni öğrendiğim bir bilgiyi söyleyeceğim.”
“Söyle bakalım.”
“Aslında profesörlerin araştırmalarına göre, gerçek renkli göz kahverengiymiş. Yani senin o yeşil gözlerini ne yazık ki bu sınıfa sokamıyoruz.”
“Hadi canım sende. Zaten kahverengi gözlüler hep böyle derler.”
“Yok ben demiyorum bunu. Berke diyor.”
“Hangi Berke?”
“Hani yok mu, top sakallı, iri yarı olan ve de arkamda oturan.”
“Anladım tamam.”
“İşte o söyledi. Onun gözleri de yeşil.”
“Hadi ya. Bu profesörler de bir garipmiş.”
“Olabilir.”
Neyse bu sırada zil çalıyor ve temiz havayı kirli hava şölenine çeviren öğrenci topluluğu “yeni ders, yeni sıkıntı” sloganıyla birlikte derse doğru ağır adımlar atıyorlar.
Ben de yerime oturuyorum. Yanımda oturan eleman, sanırım firar etmiş. Ya da sıkıntı sloganıyla derse girmemiş olacak ki, yeri boş. Boş yeri gören Neslihan adlı kız ise yanıma geliyor ve bana doğru bakarak;
“Bu sıra boş mu?”
“Hayır Arçelik.”
Kız yine hani şu yavaş olan yumruklardan birini atıyor. Ben de yumruk üzerine üzülmüş birisi gibi yapıyorum. Alt dudağımı üzülmüş bebeklerin yaptığı gibi aşağı doğru sarkıttırdıktan sonra, gözlerimi kocaman bir şekilde açıyorum. Bu görüntü karşısında kız;
“Tamam, tamam. Kıyamam. Öyle yapma sakın. Hani şu çizgi filmlerde olan gözlerini kocaman açmış kedilere benziyorsun. Sonra pişman oluyorum.”
“Pişman olma bakıyım sen bir şey yapmadın ki.”
“Tabii söylemesi kolay. Sen de o manzara karşısında olsaydın. Sen de pişman olurdun.”

Bu ilginç diyalogdan sonra gün bitiyor ve de zaman geçiyor. Sonunda yine eve doğru yol almak için kırık dökük otobüsün olduğu yere gidiyorum ve akbilimi ses çıkarması için o garip şeyin üstüne bastırıyorum ve otobüste arkadaşla her zaman olduğu gibi muhabbet ede ede gidiyoruz...

Her gün başlar ve de biter. Ancak diyaloglar hep beynin bir kısmında kalır...

CEHENNEM’E KOŞANLAR (2000)

Caddelerde dolaşmak isterim kimi zamanlar. Issız gecelerde, yokluk günlerinde. Beni bilinmeyen fısıltılar uyandırır yatağımdan. Korkarım ancak yine de yoluma devam ederim. Beni anlamsız sokaklara götürür fısıltılar. Kaybolduğumu zannederim ama sadece sıcacık yatağımda uyumaktayımdır. Gece boyunca rüyalar görürüm. Öldüğümü görürüm. Başkalarının öldüğünü görürüm. Sonunda uyanacağımı bile bile korkudan korkuya gezinirim. Hepsi beni perişan eder. Altüst olurum ama ayrılamam.
Sadece kaçmayı denerim. Ama kaçmak çözüm değildir, ne bu caddelerde , ne bu sokaklarda ne de kim bilir nerede. Yüzleri yaralı kanayan yaratıklar sizi muhakkak bulacaktır. Siz ölümün bile dışladığı bu yaratıklara karşı direnmişsinizdir. Bu aykırılıktan başka bir şey değildir. Bedelini ödemeniz lazımdır. Bu kana susamış yaratıklar peşinizi ancak sizi cehenneme yolladıklarında bırakacaklardır. Sizi bulduklarında ya kalbinizi çıkarıp can çekişen vücudunuzu çürümeye terk edeceklerdir, ya da gözlerinizi oyup ,derinizi yüzdükten sonra sizi acı havuzlarına bırakacaklardır. Ölümün gerçek yüzü size o zaman görünecektir işte. Ağlamak yersizdir. Bunun için tercih yapmanız gerekecektir. Ya cehenneme koşacaksınızdır ya da acıları çekmeye devam edeceksinizdir. Sonuçta karar vermek size kalmıştır. Aynı kapıyı açmak size kalmıştır...

ASİTTEN KAÇANLAR (2000)

Gece oldu mu karanlığın kanatlarından yükselen insanların kalbini küt küt attıran hayattan kopmuş ruhlar, ortalıklarda cirit atmaya başlarlar. Ruhların şeffaflığı, hayatın loş ışıklarında süzülürcesine berraktır. Berraklık gün gelir öyle berrak olur ki burnunuza bir koku gelir. Hissedersiniz fakat göremezsiniz. Bu koku ruhların intikam kokusudur. Hayatın içinden çıkarlar ve doğru kurbanlarının üzerine bir gölge gibi çökmeye başlarlar. Arkanıza bakarsınız fakat göremezsiniz. Aniden üstünüzde bir yanma hissedersiniz. Erimeye başlarsınız ama eridiğinizi anlayamazsınız. Çünkü o sırada çürümeye başlayan vücudunuzu kurtarmaya çalışıyorsunuzdur. Ruhların fısıldaşmalarını duyamazsınız çünkü kendi çığlığınız tüm sokağı kaplamıştır. Yaşama çabalarınız yersizdir. Siz artık bir ölüsünüzdür. Kötü ruhların asitleri üzerinize akmıştır artık. Bir bekleyiş çöker üstünüze. Tüm vücudunuzun erimesini beklemekten başka çareniz kalmamıştır.
Bu kötü ruhlara yakalanmamanın tek yolu vardır. O da geceleri dışarı çıkmamak. Onlar peşinize düştülerse kurtuluşunuz yoktur. Artık siz de asitten kaçanlardan birisi olmuşsunuzdur. Kaçmak tek hedefiniz olur. Bilinç altınız altüst olur. Gittikçe her gördüğünüz hareket eden şeyi, ruhlardan biri zannedersiniz. Aklınızı kaybetmeye başlarsınız. Sonunda ya asitten kurtulamaz ölürsünüz ya da deliliğin dağlarında yürümeye başlarsınız. Çıldırır ve kendinizi öldürürsünüz...

ÖLÜMCÜL AFRİKA (2000)

Dünyanın dörtte üçü denizlerle kaplıdır. Geriye kalanlar ise kıtalardır, kara parçalarıdır. Üç eski kıta vardır bunların içinde. Bunlar Avrupa, Asya ve Afrika‘dır. Ancak bunlardan en ölümcül ve tehlikeli olanı Afrika’dır. Korkuların ortaklaşa bir eyleme başladıkları bir yerdir burası. Özellikle karanlık bastığında bir insanın buralarda durması için deli olması gerekir. Belki de ölümüne susaması gerekir.
Bu topraklarda her türlü böcek türünü bulabilirsiniz. Özellikle de zehirli olanlarını. Örümcekleri, zehirli karıncaları, peygamber böceklerini, zehirli keneleri ve daha başka her türlü böceği. Bunlardan belki de en ünlüsü Karadul’dur. Önce eşini kullanarak üremeye başlar. Arkasından onunla işi bittiğinde onu afiyetle yemiştir. Arkasından kendisine yem arar. Belki de sizi... Kurbanı sizseniz eğer kaçmaktan başka çareniz yoktur. Onun sizi yakalamasına göz yummamanız gerekir. Göz yumarsanız eğer önce sert bir şekilde batırır zehrini üzerinize, arkasından zehir yavaş yavaş yayılmaya başlar. Nefes alamadığınızı hissedersiniz. Yavaş yavaş bu dünyadan ayrıldığınızda, sizi arayan birileri varsa, sadece kemiklerinize bile rastlamaları şanstır. Orada çürüyen bedeniniz Karadul ve diğer böceklerin midesinde hazmedilmiştir bile.
Bu kıtada tehlikeler hiç bitmez. Ancak balta girmemiş bir ormanda iseniz, kurtulmanız çok zordur, hatta imkansızdır. Yamyamlarla tanışmışsınızdır. Kabilelerinin içinde yemek olarak bekleniyorsunuzdur. Oradaki insanlıktan uzaklaşmış insan türleri sizi sadece nasıl yiyeceklerini düşünüyorlardır. Sizi ve sizin gibileri nasıl yiyeceklerini planladıklarında ise işe başlarlar. İnsanların derilerini diri diri yüzerlerken, bir yandan da eğlence ateşini yakmışlardır kazanlarda veya yüreklerindeki duygusuz ücra köşelerde. İnsanların çaresizliği öyle acıdır ki, çektikleri acılarla uğraşırlarken hissetmezler öldüklerini.
Bu iki tehlikeden de sıyrılsanız bile herhangi bir hastalığa kurban gitmeniz muhtemeldir. Sizi hastalıklar oracıkta bitiriverirler. Eriyip gidiveririsiniz. Sonunda arkanızda ne bir ağlayanınız ne de bir arayanınız olmaz.

UZAYDA YAPAYALNIZ (2000)

Donuk gözler baktığında, anlaşılır insanların içindeki veya kalbindeki ağlayış. Ağlamaklı yüz ifadeleridir korkunun kaynağı. Her kırılgan yüzün bakışlarında bulunur bu korkunun yüzü. Ancak bir şey vardır ki, gerçek korku aslında gözyaşlarının bir daha akmamasıdır. Çünkü bu su taneleri olmadığında, sen de olmayacaksındır. Yani hayat boş bir bavul olacaktır. İçi bir daha doldurulamayacak olan. Bu da körelmiş insancıllığa eşittir. İnsanlık dışılık ise yanında bilinmeyen varlıkların oluşumunu getirir ki, bunu hayal etmek her insanın tüylerini diken diken etmeye yeter de artar bile.
Uzay... Bomboş uzay... Kara delik ya da birikinti çukuru. Bunlar gezegenimizin bulunduğu yere verilen adlardan bazıları. Bu büyük ve sonsuz boşluk da yalnız olmamız acaba mümkün müdür? Ya da daha da daraltırsak dünyamızda yalnız olmamız mümkün müdür? Bu sorular asla cevapsız değildir ancak bunları çözmek için insanoğlunun gücü yeter mi veya gelecekteki bir gün dünyamızdaki insan nüfusu, bilinmeyen varlıkların nüfusundan fazla olacak mı? Bu paradoks işte bizi o noktaya getiriyor. Tek tür yani biz insan türlerine ayrıcalık mı yapılıyor. Yani insan türlerinin tek başına yaşaması, insanlara yapılan bir lüks mü? Bunun dışında diğer türler yani hayvanlar ve bitkiler, bir baş kaldırım yapacaklar mı? Bunca senedir bizde bu gezegendeyiz ama gezegenimizi sizler yok ediyorsunuz diyebilecekler mi? Bu soruları elbette ki bilemeyiz, ancak ya uzayda bizim gezegenimizdeki yaşayan varlıklar dışında başka gezegenlerde yaşayan varlıklar varsa ve bize karşı barış anlamı taşımayan saldırılar düzenleme yolunda hareketlere başlamışlarsa, onlara karşı bilinçsizce teslim mi olacağız yoksa bilinçli olduğumuzu varsayarak karşı atağa mı geçeceğiz?
İşte bu noktada olaylar arap saçına döner. Çünkü bilinmeyen varlıklar topluluğuna karşı yeterince bilgimiz yoktur ve onları neyin öldüreceğini bilemediğimiz için yenilmeye muhtaç kalırız. Bazı insanların aklında bilmiyorsak deneriz fikri geçtiyse de onlar geldiğinde hazırlıksız yakalanacağımızdan deneme tahtalık vaktimiz de kalmayacak. Bu anlarda ise ölümün korkusu yüzümüzü okşamaya başlayacak.
İnsan ırkı bu olaydan sonra ne kadar dayanabilir ki, silahlar ne kadar yetebilir ki diye sorular aklımıza geldiğinde ise artık çok geçtir. Çünkü zaten insanlık tükenmiştir ve insan ırkı tarihten silinmiştir. Böylece geçte olsa bir şey anlarız; “Uzayda yapayalnızlık aslında sadece bir fantezidir ve bencillik aslında tedbirsizliğin ta kendisidir. İşte bu yüzden korkuların aynasından geçilmemesi için tedbiri elden bırakılmamalıdır ve insanoğlu tetikte beklemelidir...”

“Gerçek korku, yalnızlık değildir. Gerçek korku, insan dışı varlıkları tanıyamamaktır...”

KARANLIK VE YALNIZ (2002)

Geçmiş gecelerden farklı bir geceydi bu. Yıldırımlarla beslenen yağmur, tüm geceyi sarmıştı. Korkmak için çok sebep vardı. Haykırışlar, çılgın çağırışlar, suskun bağırışlar ya da insanüstü ulumalar... Hepsi karanlık gecenin, daha da karanlık olmasını sağlıyordu. Evlere kapanmıştı insanlar. Kimse gecenin koyuluğuna çıkamıyordu. Sonsuz ağlayışlar hakimdi geceye. Düşler bile bu korku paradoksu içinde karamsarlaşmıştılar. Aynı şeffaf hayallerde olduğu gibi iyilikler yansımıyordu hiçbir düşe ya da herhangi bir umuda...
Gecenin nefesini yırtan bir sessizlik vardı. O kadar korkunç ve düş kırıcıydı ki, insanlar kendi seslerinden bile korkmaya mahkum olmuştular. Yıldırım öncesi görülen beyaz ışık bile hiç bu kadar karanlık olmamıştı. Aynı boş bir odada olduğu gibi çaresizlik insanların beynini kemiriyordu. Keyif denen kelime bu topraklara hiç adım atmamıştı. Suskun düşünceler, gittikçe telafisi olmayan deliliklere dönüşmeye başlamıştı.
Etraf koyuydu, soğuktu ve de yalnız... Soyutlanamaz siluetler ortalıklarda insanların benliklerini kurcalıyordu. Tıpkı çaresiz ruhların çırpınışlarında yaptıkları gibi. Ancak bilinen çok az şey vardı bu karambol çemberinin içinde. Gayet basitti aslında cevap. İnsanlar karanlıktaysalar ve de yalnız, gürültüyü hayal ederler; bu hayaller sonucu ise bilinç altında oluşan depremler, yani kısaca akıllı olmaktan uzaklık, insanları korkulu halisunasyonlara iter. Bu da insanı sessizlik ortamından çıkarıp başka ortamlara götürür. Ancak bu yerlerin iyi olduğunu ise ne yazık ki kimse belirtmeye için, ölüm her zaman için en iyi seçimmiş...

DİRİ DİRİ GÖMÜLMEK (2002)

Gözlerimi açtığımda her zamanki gibi değildi gökyüzü. Gökyüzünün yerini rutubetli bir tavan almıştı. Çatlaklarla dolu bir odadaydım sanki. Korkutucu bir şekilde sessizdi ortalık. Ne bir tıkırtı vardı, ne de bir ışıltı. Resmen sıkışıp kalmıştım burada. Bir fare gibi hissediyordum kendimi. Yalnız bu benzetme bile farelerden kötü bir durumda olduğumu hatırlatıyordu bana. Çünkü hiç olmazsa farelerin dışarı çıkmaları için bir delikleri vardı. Benim ise yokluktan başka hiçbir şeyim yoktu. Hatta yokluk bile benim için yoktu.
Etrafıma baktığımda sadece duvarları görüyordum. Sadece o kireç tutmuş, yerinden kımıldamayan duvarları... Beni hayattan soyutlayan duvarları... Duvarları itmekten gücüm kalmamıştı. Yorgun düşmüştüm ki, daha da acı bir şey karşıma çıktı. Nefes alışlarım düzensizleşmeye başlamıştı. Artık yavaş hareket ediyor ve yavaş düşünebiliyordum. Konuşacak kadar gücüm yoktu. İşte bu yüzden ortalığı öylece süzüyordum, gözlerimle. Göz kapaklarım bu hareketimin de çaresizce olduğunu söylese de, ben bu durumu sonuna kadar götürmeye kararlıydım. Kim bilir belki de son, fazla uzak değildi benim için.
Bulunduğum yer, sadece küçük bir tuvaletin dört duvarını hatırlatıyordu bana. Son saatlerim olduğunu anladığımda ise, son gücümü de kullanmaya karar verdim. Önümde duran hain,yıkılmaz taş duvarı tüm gücümle itmeye başladığımda; duvar direnmeye başladı. Ancak kısa bir süre sonra o da anlamıştı bu güce direnmenin faydasız ve etkisiz olduğunu. En sonunda perişan bir şekilde yıkıldı duvar.
Yıkılış, o yıkılıştı. Duvarın arkasındaki o nesne, insanın bir yandan tüylerini ürpertirken, bir yandan da insanı çılgına çevirecek bir duruma getirebilecek seviyedeydi. Orada kapağı açık, içi boş bir tabut öylece duruyordu. Tabutun kapağının üstüne az ve loş bir ışık yansıyordu. Bu bir şaka mıydı? Ya da bir işkence? Hemen oradan uzaklaşmak istedim ve ışığa doğru tırmandım. Beni diri diri gömdükleri fikri beni çıldırtıyordu. Işığa çıktığımda ise etrafta tanıdık insanların ağladığı bir ortam vardı. Hepsi niye buraya toplanmıştı ki! Hepsinin ellerinde atılmayı bekleyen çiçekler vardı ve koyu giysiler içindeydiler. Bu manzara karşısında kendimi tutamadım ve arkasından da kalan tüm nefesimle bağırmaya başladım;

“Ne oldu burada? Ne yapıyorsunuz? Kim öldü? Cevap versenize...!”

Derken oradaki din adamının son sözleriyle birlikte yüzüme çiçekleri ve toprakları atmaya başladılar. Şaşkınlıkla öylesine etrafıma bakmaya başlamıştım ki arkamdaki mezar taşını gördüm. Mezar taşının üstünde;

“Haktan Kaan İçel
1984-2002
Onu seven tüm insanlar adına...”

Yazıyordu. İşte o an nefes almadığımı anladım. Aşağıdaki tabutta bir ceset belirdi. O ceset bendim...

ÖPÜCÜK (2002)

Bakışların keskin olduğu karamsar topraklarda yetişti kalbim. Belki de bilmeden insanlara yaklaştım. Onları sevdim mi? Sevdiğimi pek söyleyemem. Peki onlardan nefret mi ettim? Tabii ki onlardan nefret de etmedim. Onlar benim için bir tür ihtiyaçtı. Onları sadece ihtiyaçlarım için kullanıyordum. İlişkilerim iyi miydi? Pek iyi olduğu söylenemezdi. Söylense de yalandı bu kesin. Kesinlik bazen gerçek olmayabiliyor. Tabii kuralları doğru oynayanlar için bu şey gerçekleşiyor.
Düşünün ki siz sahtekarın tekisiniz ve insanları rahat kandırıyorsunuz. Ama onların farkına vardıklarında da deliye dönecekleri kesin. Kısaca saçma olacak ama kesinlik burada gerçek anlamına dönüşebiliyor...
İnsanlardan nefret etmemin nedenin ihtiyaç olduğunu söylemiştim. Peki bu ihtiyaçlar ne olabilir ki! Tabii ki temel ihtiyaçlar... Bireylerin yaşayabilmesi için gereken ihtiyaçlar. Yaşamak için gereken ihtiyaçlar. İçimdeki insani duygulardan arınamamamın verdiği ihtiyaçlar. Susuzluk... İşte o bu ihtiyaçlardan biri. İnsanları susuzluğumu gidermek için kullanıyorum. Onları su deposu olarak görmemin nedeni ise diğerlerinden farklı olmam. Tamam çoğu zaman onları kullanarak susuzluğumu gideriyorum. Ancak benim diğerlerinden farklılığımdan dolayı, susuzluğumu başka şeylerde dindirebiliyor. Örneğin nitrik asit... Tuhaf ama bendeki susuzluk duygusunu bastırması için ikinci içecek alanım. Organları eritmesi muhtemel madde, bende ters tepkiye yol açıyor. Kısaca bende yapıcı etkiler yaratıyor. Kısaca susuzluğumu dindiriyor. Bir üçüncü susuzluk için yaptığım şey ise hayvan yağı... Hayvan yağları da susuzluğumu gidermemi sağlıyor. İşte bu gariplikler sayesinde daha az insan öldürüyorum. Daha az insanı korkutuyorum.
Benim gibi bir ucube için oldukça iyi ama en iyi içeceğin de insanlardan alınan kan olduğunu çok iyi biliyorum. Ben gecelerin yaratığıyım. Gölgelerin tek dostuyum. Yalnız çirkinliğimi onlarla paylaşıyorum. Nedense karanlık benim çirkinliğimi seviyor olacak ki, ona çirkinliğimi göstermem karşılığında, o da bana yardım olarak insanlara saldırdığım zamanlarda beni onlara karşı gizliyor. Böylece rahat bir şekilde içimdeki kan tutkusunu bastırabiliyorum.
Ben bir ucubeyim. Kimsenin sevdiği bir ucube... Bir kişinin bile yüzüme bakamadığı bir ucube... İşte bu yüzden önceki kan tutkusu olmayan yaşantımda bir kadını bile öpemedim. Ya da onları yumuşak ciltlerine bile dokunamadım. Kısaca onlara bir öpücük bile konduramadım. Belki de şimdiki yaptığım ölüm öpücüğü de ondandır.
Böyle olmayı ben istemedim. Ya da kamburumdaki o iğrenç cildimi ben istemedim ama o kadına kanmamın bedelini her gün ödedim ve ödeyeceğim de. Tamam yakışıklı değildim ama bu kadar iğrenç bir yaratık da değildim. Olmak isteyeceğim son şeydi. İşte bu yüzden o güne lanet ediyorum. Lanet olasıca o dişi vampire lanet ediyorum. Beni niye öldürmeyip de böyle bir ızdıraba mahkum etti ki! İşte bu yüzden artık öpücüklerden nefret ediyorum...

KAPI (2002)

Kapılar kapalıydı yüzüme. Onları itmeye kalkışmamla geriye doğru gitmem bir olur hale gelmişti. Kapana kısılmıştım. Penceresiz bir odanın içinde tutsak hayatı yaşamaya başlamıştım. Kurtulmam için sadece bir engel vardı. O da kapı... Fakat aşamıyordum hain kapıyı. Hatta yaklaşamıyordum bile. Benim ona yaklaşmamı engelliyordu. Sanki ikimizde aynı kutup gibiydik ve birbirimizi itiyorduk. Bu olası olamazdı, sadece bir düşünceydi. Düşünceler ise çoğu zaman yanlış olurlardı, tıpkı önyargılar gibi.
Odaya loş bir ışık hakimdi. Yani ne karanlıktı, nede aydınlıktı. Fakat bu ışığın ise kaynağı belli değildi. Yani nasıl olmuşsa oluyordu ki, ışıksızlığın dönemecinden ince bir ışık süzmesi geçip loşluğu yaratıyordu. Bu da ortamın karanlık olmamasını sağlıyordu. Bunun nedeni ne olabilirdi ki! Yani beni hapsedenler, neyi görmemi istiyorlardı? Belli ki önemli bir şeydi. Ancak zaman geçtikçe de içimde bir ekşime beliriyordu. Bu da benim karamsarlaşmamı sağlıyordu.
Loş odanın duvarları ise renksizdi. Yani şeffaf gibiydi ama bir bakıma da değildi. Anlatılamaz bir renkti bu. Hissedilemez ya da dokunulamaz bir renkti. Vücudumun hiçbir noktası, bu renge yaklaşamıyordu. Bu da düşündürücüydü.
Dakikalar geçtikçe esrarengizlik devam ediyordu. Ortalıkta ne bir ses vardı, ne de başka bir şey. Bir bilinmemezliğin sentezinin yapılamaması gibi bir duyguydu bu. Yaklaşılamaz bir içgüdüydü.
Kapının ardında ne olduğunu bilmek, en büyük arzumdu. Ne de olsa başka bir seçeneğim de yoktu. Çünkü başka bir çıkışın olmaması, benim çaresizliğimdi. Zamanın geçmesi ile de kapının arkasından uğuldamaya benzer sesler gelmeye başladı. Çok uzaktan geliyordu sesler. Tanımlanılamazdı. İnsanı meraklandıran ve de kuşkulandıran bir anlamsızlık sentezi ortaya çıkıyordu.
Saatlerin ilerleyişi gittikçe hızlanmaya başlamıştı. Bu hıza, paralel olarak da kapının ardındaki ses de aynı akışta artıyordu. Uğultular, daha belirginleşse de, yine anlatılamazdı. Bu yüzden beklemek, tek bilinen sonuçtu.
Sayılı dakikalarım kaldığını hisseder olmuştum. İçimi anlatılamaz bir korku sarmıştı. Seslerin tiksindiriciliği, varlığın hala belirginleşmemesini sağlıyordu.
Kapı titremeye başlamıştı. İçimdeki korku da azmaya başlamıştı. Beynimden gelen sesler devamlı aynı sözü tekrarlıyorlardı; “Ölüm... Ölüm... Ölüm...” Nefes alamıyordum. Yaklaşan belirsiz canlının uğultularının aslında bir çığlık olduğunu anlamıştım. Benim belgisiz biri olmamı sağlayan bu anlamsız çığlıklar, kalbimin dengesini de bozmuştu.
Kapı zorlanıyordu. Dayanma sınırı, bu gücü kaldıramayacak durumdaydı. İçimdeki anlatılamaz korku, en kuvvetli haline gelebilmişti. Nefes denilen şey, aslında yoktu artık oda da...
Kapı çatlamıştı ve büyükçe bir delik oluşmuştu kapının üstünde. Görülen manzara ise, anlatılamazdı. Böyle bir olgu, ne duyulmuştu, ne de görülmüştü. Tarif edilemez kaygılar içindeydim. Kaçacak yer yoktu. Anlatılamaz burkulmalar, tüm bedenimi kaplamıştı.
Son bir çabayla kaçma girişiminde bulunsam da, yaptığım hareketler, sadece aptallığımın kanıtı olabilirdi. Kapı artık tamamen kırılmıştı ve daha önce görülmemiş varlık önümdeydi ve bana bakıyordu. Yapacak hiçbir şeyim kalmamıştı ve sadece gözlerimi kapayıverdim. Bir daha da açmaya cesaret bulamadım...

BASKIN (2002)

Dudaklarımın arasından damlayan damlaları seyretmeyeli henüz bir dakika bile olmamıştı. O kırmızı, insanın damarlarından akan sıvı, bana resmen hayat veriyordu. Gittikçe gençleştiğimi hissediyordum. Belki de hissetmekle kalmayıp gerçekten de gençleşiyordum. Bu sıvı beni dinç kılıyordu. Adını bile bilmiyordum bu sıvının, ancak adını bilmeme rağmen beni böyle dinç tutabilmesi bonkörlükten başka bir şey değildi. Çok cömert bir sıvıydı bu. Üstelik de her yerde bulunabiliyordu. Her türlü hayvanda, her türlü insanda... Kısaca bolluk vardı.
İsmini bilmediğimi söylesem de, bazı insanların bu sıvıya “kan” dediklerini duymuştum. İlginç bir isimdi aslında. Ne Grelenceye benziyordu, ne de Ponistçeye. Sanırım insan dillerinden birinden gelmekteydi bu ad. Sonuçta bu aslında beni ilgilendirmez. Çünkü ne de olsa ben sadece onun verdiği yaşam gücüyle ilgileniyordum. Bu güç ile gittikçe kuvvetleniyordum. Belki de belli bir zaman sonra yenilmez bile olabilirdim. Bunun için de dinleneceğim zaman ile, avlanacağım zamanı iyi avlamalıydım. Buna göre hata yapmazsam. Yenilmezlik sürecim kısa bir sürede emellerine ulaşabilecekti sanırım. Şimdi ise dinlenme zamanıydı. Karanlık, suç dolu, kendi yarattığım mahzenlerimde uyumanın ya da dinlenmenin zamanıydı. Çerkeçlerimi kapadım ve karanlığın gizemine kendimi bıraktım.
Çerkeçlerimi açmam ile ortalık alev alevdi. Her yer sıcak ve erimeye yüz tutmuştu. Üzerimdeki Yurew derisinden yapılmış zırh sayesinde uyurken yanmaktan kurtulmuştum ama hala bu tehlike geçmemişti. Ortalık cayır cayır kaynıyordu. Kendi ellerimle yaratığım mahzenim, gözümün önünde eriyordu. Fazla duygu sömürüsü için vakit yoktu. Bu yüzden zırhıma büründürdüm her yerimi ve doğruca dışarıya doğru koşmaya başladım. Dışarı sağ salim çıkabilmiştim ama dışarıdaki tehlike belki de daha büyüktü. Ellerinde meşalelerle yüzlerce insan vardı ve ağızlarından tek bir şey geçiyordu;
“Öldürün albızı! Yok edin onu! Yakın!”
Kaçacak bir yerim kalmamıştı. Tüm gücümle koşmaya başladım. Onları korkutmak için ise hayatlarında hiç duymadıkları Gomo çığlığımı attım. Bu çığlıktan sonra sesler biraz kesilse de, yine de hatırı sayılır bir topluluk arkamdaydı ve ellerindeki meşaleleri benim üzerime doğru sallıyorlardı. Zırhım daha ne kadar dayanabilirdi ki! Bir şeyler yapmalıydım. Acaba ibret olsun diye onlardan birisini vahşice katletmeli miydim? Evet. Sanırım bunu yapmalıydım. Hemen atladım birisinin üstüne. Keskin bileklerimi geçirdim bir insan tenine. Sonra da batırdım kulaç yüzümü dokuya. Kan ile beslendim ve daha da güçlendim ama ateş benim en zayıf noktamdı sanırım. Bu yüzden onlara bir kez daha saldırmaya korkuyordum.
Onlar ise bu cinayetten en ufak bir korku duymamışlardı ve üstüme üstüme gelmeye devam ettiler. Hatta fazlalaşarak devam ettiler. Her yer ışıl ışıl olmuştu. Meşale sayısının yükseldiği böylece belli oluyordu.
Önümdeki ilk karanlık sokağa saptım. Ben karanlığa saptıkça, arkamdan gelen ışıklar, karanlığı aydınlatıyordu.
Olamaz! Sona gelmiş miydim yoksa? Karşımdaki şey, çıkmaz sokaktan başka bir şey değildi. Kapana sıkışmıştım. Üstüme yüzlerce insan meşalelerini fırlatmaya başlamıştı. Zırhımın dayanma gücü de sona ermek üzereydi ve erdi de...
Tüm ateş topları üzerime geliyordu artık. Canım o kadar yanıyordu ki, karşı bile koyamıyordum. Sonunda ben de tutuştum...

Henüz bir ay önce dünyalarımızın eksenleri aynı yönde dönmeye başlamıştı. Onu çok seviyordum. Onu o kadar çok seviyordum ki, sözler kifayetsiz kalıyordu kelimelerimde. Bana baktığında sadece gözlerim konuşabiliyordu tüm çıplaklığıyla. Ya da yüzüm, mimikleriyle aşkımı anlatıyordu ona. O ise karşılığını aynı şekilde veriyordu ancak tek fark, benim kadar sessiz değildi sevginin tasviri onun kalbinde.
Beraberdik, hiç ayrılmak istemeyen ellerimiz hep birbirleriyle temas ediyorlardı. Birbirimize sarılıydı bedenlerimiz. O, anlatıyordu başından geçenleri tüm içtenliğiyle. Ben ise onu dinlemekle kalmıyordum ve ona hayran hayran bakıyordum. Dışardan gören birisi; “Bu oğlan, bu kıza neden bu kadar dikkatli bakıyor, yoksa kız dünyanın bilmediği bilgiler mi anlatıyor?” diyebilirdi. Ancak belki de benim için dünyanın ilgilerinden önce, onun anlattıkları gelirdi.
O güzel yüzüyle baktı bana ve kırmızı dudaklarından kelimeler çıktı. Kelimeler soru şeklinde dizilmiştiler;

-Ne dersin, buraya gelmişken gitarımı da alalım mı?
-Gitarın nerede ki?
-Bir arkadaşımın müzik aletleri satan bir dükkanı var, onu oraya bırakmıştım. Birazcık bakımını yapsın diye.
-Hıı, anladım. Peki gideriz canım.

Konuşmaya devam etti ve belime sarılı eliyle yön verdi vücuduma, adresi söylemeden bir otomobil gibi idare etti beni. Konuştu gelene kadar dükkana. Tabii ki benim için sorun yoktu. Çünkü onun sözleri belki de, benim için iltifat gibiydi. Her kelimesi anlamlıydı onun dudaklarında.
Çok geçmeden dükkana gelmiştik. Dükkanda orta boylu, genç bir delikanlı vardı. Evrem direk olarak delikanlının yanına gitti ve öptü yanaklarından. Gayet arkadaşça öpücüklerdi. Sonrasında ise ben de delikanlının yanına gittim. Evrem, beni gösterdi ve delikanlının ismini söyleyerek tanıştırma repliklerini söyledi;

-Mustafa, bu erkek arkadaşım Hakan. Hakan, bu da benim eski okul arkadaşım Mustafa.

Ben bu esnada elimi Mustafa’ya doğru uzattım ve elini sıktım. O da aynı şeyi yaptı. Ne de olsa havada kalan bir el hoş karşılanmazdı. Ben el sıkışma sırasında ise;

-Merhaba.
-Merhaba. Neyse oturabilirsin şuraya.
-Peki.

Oradaki siyah koltuklardan birisine doğru iliştim ve gerçekten de dost oldukları gerçekten de anlaşılan Evrem ve Mustafa’yı izlemeye başladım. Evrem devamlı olarak bana Mustafa’yı göstererek; “Hakan, biliyor musun ben bu Mustafa ile okulda hep dans ederdim. Dans okulundaki dans eşimdi. Az ayağıma basmadı,” dedikten sonra o güzel tebessümü yüzüne yerleşti. Arkasından gülerek Mustafa, Evrem’e doğru bakarak cevap verdi; “İftira atmasana kızım! Ayağıma basan sendin.”
Onlar orada didişirlerken, ben Evrem’e dünyadaki en değerli mücevhermişçesine hayranlıkla bakmaya devam ediyordum. Hatta hayranlıkla bakışımın yanına da gülümsememi ekliyordum her seferinde.
Evrem ile Mustafa’nın eskiyi yad etmeleri bitince Evrem direk olarak gitarını soruverdi;

-Eee benim gitarım halloldu mu?
-Ne yani gitarını bir şey mi yapacaktık?
-Ya Mustafa inanmıyorum. Bir şey yapmadım mı?
-Bir şey mi yapılacaktı? Ne yapılacaktı say bakayım.
-Teller değişecekti, cila atılacaktı ve gitarın kırık kısmını yapıştıracaktın.
-Ama nedense bunları yapmamı söylediğini hatırlamıyorum.
-Çok kötüsün.
-Hallederiz şimdi merak etme.
-Yap bakalım o zaman.

Tam o sırada dükkana iki genç geldiler ve Mustafa’ya sorular sordular. Mustafa da klasik müşteriyle nasıl ilgilenilecekse öyle ilgilenmeye başladı.
Evrem ise bu fırsatı değerlendirip yanıma geldi ve hayran hayran bakan gözlerime, karşılık verircesine o da aynı hayranlıkla bana bakmaya başladı. Gözlerim hiç olmadığı kadar parlamaya başlamıştı. Ben oturuyordum, o ise ayaktaydı. Elleriyle yüzüme dokundu ve okşadı. Daha sonra ise kollarıyla başıma kavradı ve sarıldı. Saçları aşağı doğru sarkıyordu. Yüzümün yanlarına doğru düşmüştüler. Tüm içtenliği ile;
-Seni çok seviyorum.
Dedi ve daha sıkıca sarılmaya başladı. Ben ise kafamı yukarıya doğru çevirdiğimde o muhteşem yüzü görüyordum. O güzel boyuna doğru yanaştım ve küçük bir buse kondurdum. O ise cevabı dudaklarımda vermişti. Onu o kadar seviyordum ki, her şeyi yapabilecek durumdaydım. Dudaklarımız, birbirine yapıştığında sanki etrafta hiç kimse yok gibiydi. Saatler durmuştu ve sadece ikimiz vardık. İçinde bulunduğumuz dükkan bile haritadan silinmiş gibiydi. Hiçbir şey umurumuzda değildi. Sonra ise girdiğimiz transtan bir an için kurtulduk ve dudaklarımızı birbirinden ayırdık. Ama birbirimize sarılmamız devam ediyordu. Kafamı onun göğsünün üstüne koymuştum. O ise sımsıkı sarılmıştı. Hiç bırakmak istemezcesine. Biz halimizden son derece memnunduk ki; arkamızdan bir ses geldi. Bu ses Mustafa’nın sesiydi. Sanırım müşterileri gitmişti. Mustafa bize doğru bakarak;

-Evrem yardım etsene bana.
-Sırası mıydı şimdi?
-Peki sen bilirsin, ben de dediklerini yapmam o zaman.

Evrem bana baktı ve dudağıma küçük bir buse kondurdu, arkasından da bana sessizce fısıldadı;

-Mustafa’ya yardım edeyim bari. Yoksa gitarımın acılarını dinmeyecek herhalde.
-Peki canım yardım et bakalım.

Tam bu esnada benim de cep telefonum çalmaya başladı. Cep telefonumun melodisi “Let it be” yayıyordu tüm dükkanın havasına. Ben ise fazla bekletmeden cevapladım telefonu. Arayan annemdi;

-Oğlum ne zaman geleceksin?
-Niye sordun ki?
-Şey... Gelirken küçük yoğurt al diyecektim.
-Yoğurt mu? Beni bunun için mi aradın? Hem evde yoğurdu kim yiyiyor ki?
-Sen.
-Ben mi?
-Evet sen.
-Tamam ben daha önceden yiyiyor olabilirim ama şu andan itibaren yemeyi bıraktım. Yani ben yemediğime göre artık almama da gerek yok di mi?
-Almana gerek var. Çünkü baban da yiyiyor.
-Hımm. Peki alırım ben de.
-Unutma bak. Yani yanlışlıkla almayı unutmazsın di mi oğulcuğum?
-Keten.
-Ne?
-Dimi dokuma kumaşı demek ya, ben de dokuma kumaşı değil, keten diyorum.
-Ben de bir şey diyorsun sandım.
-Aslında söyledim.
-Aferin oğlum. Neyse görüşürüz hadi.
-Görüşürüz.

Telefonu kapattığımda Mustafa ile Evrem’in işi de bitmişti. Gitarı artık acı çekmeyecekti. Muzur bir şekilde yanına yaklaştım ve gitara doğru bakarak;

-Gitarın işi bitti mi?
-Evet artık acı çekmeyecek.
-Yani onu vurdunuz mu?
-Evet vurduk ama onu değil. Beni vurdular.
-Kim vurdu?
-Sen.
-Ben mi?
-Evet sen vurdun. Beni tam kalbimin ortasından vurdun.

Ben bu söze cevap bile veremedim. Yani ne cevap verilebilirdi ki? Bu yüzden de sadece ortalama tebessümümü netleştirdim yüzümde.
Gitarı omzuma aldım, Mustafa ile vedalaştık ve Evrem ile yürümeye başladım. Meydana geldiğimizde ise ayrıldım yanından. Biricik aşkımla da vedalaştım ve gitarını verdim ona.
Sonrasında ise ben de evime doğru yol almaya başlamıştım ki, kafamın içinde garip bir ses belirdi;
“Vapura binme! Öleceksin!”
Bu da neydi böyle. Sanırım fazla aşk insanı bozuyordu diye düşündüm. Ancak birkaç dakika sonra aynı ses kafamın içinde yankılandı;
“Vapura binersen öleceksin!”

Ben ise anlamsızca yoluma devam ettim. İleri doğru baktığımda vapur iskelesi görünüyordu.
Ses üçüncü kez tekrarlandığında ise kendi kendime bağırıverdim;
“Sen de kimsin be?!”
Cevap ise anında geldi kafamın içinde;
“Benim adım Yenal. Sana kim olduğumu açıklarsam, belki benden ürkebilirsin.”
Ben ise sinirli bir ses tonuyla bir kez daha bağırdım. Bu bağırmam üstüne etraftakiler, bana deli gözüyle bakmaya başlamıştılar.
“Adam anlatsana ne demek istediğini, deli etme beni!”
“Peki sen istedin. Ancak bana inanmayacaksan anlatmamın anlamı yok.”
“Sen anlat önce, ben sonra inanıp inanmayacağıma karar veririm.”
“Ben sana uyarımı yaptım. Ancak ister kabul edersin, ister etmezsin. Ancak kabul edersen de ben senden istediğim bir şeyi alacağım kabul mü?”
“Önce sen kim olduğunu açıklasana kardeşim!”
“Peki açıklıyorum. Ancak son kez söylüyorum. Benim dediğimi yaparsan, senden istediğim bir şeyi alacağım. Karşı çıkarsan da senin canını alacağım.”
“Palavrayı kes!”
“Ben bir hayaletim. Eski yaşantım da adım Yenal’dı. Biliyorum bir hayalet bana ne yapabilir diyeceksin ama ben normal bir hayalet değilim. Şeytan ile işbirliği yaptığım için bazı güçlere sahibim.”
“Tabii, tabii. Ben de geçen gün bir hayalet karşıma çıksa da, hayatımı kurtarsa diyordum. Git işine kardeşim ve beni bir daha rahatsız etme!”
Bu uyarıdan sonra bir daha kafamda ses yankılanmadı. Bern rahat rahat vapurun yanına gelmiştim ki, tüylerim bir anda diken diken oluverdi. İçimdeki ses, hayaletin doğru söylediğini söylüyordu. Oracık da kalıvermiştim kararsızlık denizinde.
Bu sırada bir anons duyuldu;
“3 nolu iskeleden kalkacak olan BOSTANCI vapuru bir dakika sonra hareket edecektir dikkatinize duyulur, teşekkürler.”
Sonunda binmemeye karar verdim. Ve hareket eden vapuru öylece uzaktan seyretmeye başladım. Vapur, denizin üstünde süzülmeye başlamıştı. Ben ise kendimi salak gibi hissediyordum ve otobüslerin olduğu yöne doğru yürümeye başladım.
Otobüse biner binmez de walkmanimin radyosunu açıverdim. İyi bir müzik kanalı ararken haberleri veren bir frekansa takılıverdim. Haberlerde acil bir haber olduğu söyleniyordu. Bostancı’ya doğru hareket eden vapurun tuhaf bir şekilde battığı ve kurtulanın olmadığı açıklanıyordu haberlerde. O anda şoka uğramıştım ve her yerin titremeye başlamıştı. Ne diyeceğimi bilemiyordum.
Kafamda ise o hayaletin sesi yankılandı aniden;
-Dediğimi yaptın ve o vapura binmedin. Şimdi ise senden istediğim bir şeyi alacağım ya da canını alacağım.
-Beni öldüreceksen, neden hayatımı kurtardın ki?
-Senden istediğim şeyi alabilmek için.
-Ne olduğunu söyle o zaman.
-Senden Evrem’i istiyorum.
-Onu benden alamazsın.
-O zaman seni ondan alırım.
-Bana ne yapabilirsin ki?
-Düşünemeyeceğin kadar çok şey.
-Peki o zaman yap da görelim.
-Nasıl istersen...
Kafamdaki ses kaybolmuştu. Söylediklerinin hepsinin palavra olduğu belliydi. Ben ise Evrem’i düşünerek otobüsün camından bakmaktaydım ve kulağıma kulaklarımı taktım. Kulaklarımda Beethoven’in beşinci senfonisi çalarken aniden otobüsün ani bir freni ile oturduğum yerden fırladım ve kırılmakta olan ön camlardan dışarı doğru fırladım. Artık gözlerimin önünde sadece BİR karanlık vardı...

BEDEN (2003)

Çan sesleriyle uyandığımda, bir kilisede olduğumu fark etmiştim. Sesler, o kadar dikkat çekici bir melodiydi ki, çanların benim parçam olduğunu hissettim. Uyanmama rağmen gözlerimi açmamıştım. Sadece çan sesleri, benim kilisede olduğumu gösteriyordu. Yavaş yavaş, huzurlu bir şekilde gözlerimi açmaya başladığımda ise gözlerim dahil, tüm yüzüme parlaklık yayılmaya başladı. Adeta cennetin ışıklarıyla yüzümü yıkıyor gibiydim. Parlaklığın yanı sıra gözlerimde oluşan çapaklar, gözlerimi rahat bir şekilde açmamı engelliyordu. Ben ise ısrarla ellerimle çapakları ayıklamamayı tercih ediyordum. Gözlerimi bir açıp, bir kapatmak işe yaramasa da benim ilk tercihimdi. Ancak inatçı çapak, inat ediyor ve gözümü terk etmeyi reddediyordu.
Sonunda daha fazla dayanamadım ve ellerimle bu işi halletmek istediğimde, küçük çaplı bir şoka uğradım. Ellerimi hissetmiyordum. Kımıldatmak için tüm gücümle çabalıyordum. Olmuyordu. Tekrar... Tekrar... Bu nasıl olabilirdi? Ellerim hareket etmeliydi. Gözlerim hareket ediyorsa, o da hareket etmeliydi. Çapaklar umurumda bile değildi artık. Şu ellerim hareket etmeliydi. Parmaklarımı zorluyordum. Kolumdan kuvvet gelmesini bekliyordum. Ancak hiçbir kıpırtı yoktu. En ufak bir hareketlenme yoktu. Kol ve el fonksiyonları felç olmuş gibiydi. Belki de gerçekten felç olmuştu. Yaşadığım ani bir şok bunu yapmış olabilirdi. Ne de olsa bu kiliseye bile neden geldiğimi hatırlamıyordum.
Ellerime bakmak istedim. Kafamı kaldırmak için tam hareket edecektim ki, kafamda oynamıyordu. Bu nasıl olabilirdi ki? Eller ve kollardan sonra, bir de boyun fonksiyonlarından mı olacaktım? Bu tam bir işkenceydi. Oynamamasına rağmen kafamın içindekiler çalışması tek tesellim olmuştu. Beynim tıkır tıkır çalışıyordu. Düşünebiliyordum. Düşüncelerim hakkında yorum bile yapabiliyordum. Ancak bu ellerime, kollarıma ve boynuma olanları anlayamıyordum. Bu olanları birilerine anlatmalıydım. kalkmak için ayaklarımı oynatmaya çalıştığımda ise, ümitsizlik ve çaresizlik boruları ötmeye başladı. O kadar keskin ötüyorlardı ki, bu seslerin bir daha yok olmayacağını hissettim.
Bu bir rüya mıydı? Hayır rüya ile alakası yoktu. Belki de bir kabustu. Çünkü kabuslar, her zaman daha gerçekçi olurlardı. Hayatın kendisi gibi... Vücudum sanki soyutlaşmıştı. Ellerim, kollarım, bacaklarım ve de boynum hareket edemiyordu. Sözler kifayetsiz kalıyordu. Acımasızca bir boşluğa sürükleniyor gibiydim.
Aniden çan sesleri sustu. Onun yerine ağlama sesleri yükselmeye başladı. Gözlerimdeki hain çapaklardan dolayı gözlerimi oynatmama rağmen açamıyordum tam olarak. Benim felç olmama bu kadar kim üzülebilirdi ki? Belki de beni seven birileri, ya da borçlu olduğum kişiler, paralarını bu halimle ödeyemeyeceğimden dolayı ağlıyorlardı.
Gözümün önündeki parlaklık gitgide daha berraklaşıyordu. Bulunduğum mekan da değişmiş gibiydi. Ağlama sesleri daha da şiddetlenmeye başlamıştı. Bununla beraber vaaza benzer sesler de duyuyordum. Acaba benim iyileşmem için ailem, bana moral kaynağı olsun diye bir rahip mi getirmişti?
Bunları bilmemek beni kahrediyordu. Son bir deneme daha yapmaya karar verdim. Son gücümle tüm bedenimi hareket ettirmeye çalıştım ve... Başarılı da oldum. Özgürce dolaşabiliyordum. Önümdeki bulanıklıktan başka her şey geri dönmüştü. Bedenim adeta yeniden doğmuş gibiydi. Bir süre sonra ağlama sesleri çok azalmaya başladı. Ağlamaları önemsemiyordum. Ne de olsa vücudum tekrar eskisi gibiydi. O kadar mutluydum ki, sanki havalanmış ve uçuyor gibiydim. Yere basmıyor gibiydim.
Sonunda gözlerimdeki belirsizlik sona ermişti. Her tarafı net bir şekilde görsem de, bunun hala bir rüya olduğunu düşünüyordum. Çünkü ben gerçekten uçuyordum. Aşağı doğru baktım. Baktığımda ise bir grup insanın ağladığını gördüm. Ağladıkları yer ise tam bir şoktu. Hepsi bir mezarlığın önündeydi...
Neden uçtuğumu sonunda anlamıştım. Ben ölmüştüm ve de göğe yükseliyordum. Gözlerimdeki parlaklık ise cennetin ışıklarından başka bir şey değildi...

SOLUK (2003)

Hayatım boyunca hiçbir şeyden korkmamıştım. Ta ki, evimize gelen o ziyaretçiyi görene kadar. Gayet sert bakışlıydı. Otoriter ve de disiplin akıyordu yüzünden. Bu saydıklarım biliyorum belki de iyi özelliklerdir, ancak bu özellikler dışındaki o ürperticilik var ki, gerçekten de kalbimin yavaş atmasına neden olabiliyordu. Bakışları ise deliciydi. Soluk bir teni vardı. Aynen bir ölüyü anımsatıyordu. Hele en kötü şey de neydi biliyor musunuz? Onun bu sessiz tavrı... Her an bir şeyler söyleyecek gibiydi fakat ağzından en ufak bir kelime dahi çıkmıyordu. Öfkeli bir görünüşü olması ise tekinsizliğin bir sembolü gibiydi.
Hala onun neden burada olduğunu anlamıyordum. İstesem onu buralardan atabilirdim. Ya da başkalarına rica edip, onun bu evden ayrılmasını sağlatabilirdim. Fakat onu bu evden yollamaya gerçekten de korkuyordum. Sanki onu yollarsam, bu kötü bir karar olacak gibiydi. Benden intikam alacak gibiydi. Bu yüzden de onun hakkında hiçbir zaman konuşamadım. Günler boyunca kendi kendimi içten içe kemirmeye başladım. Onun durduğu noktanın önünden dahi geçemediğim için evimin ikinci katına çıkamaz olmuştum. Onunla karşılaşmamak için, her şeyi yapıyordum. Bu yüzden de aklıma bir fikir gelmişti. Ben bu korkum yüzünden üst tarafı kullanamıyorsam, orasını başkasının kullanmasını sağlayabilirdim diye düşündüm. Bu yüzden de üst kattaki odaları kiraya vermeyi düşündüm. Bu yüzden de ilan verdim. İlandaki düşük kira fiyatını görenler, hemen evin üst tarafını kiralamayı düşünüyorlardı. Ancak evin üst katını gezmeye kalktıklarında ise, onunla karşılaştıkları anda, tüm neşeleri ve tüm düşünceleri bir uçurumun kenarından intihara doğru sürükleniyordu. Bu yüzden de üst tarafı kimse tutmuyordu.
Geceleri evde yalnız kalmaktan bıkmıştım. Hele bir de onun olması beni iyice ürkütüyordu. Kendi evimi bu yüzden de esir alınmış bir köleye benzetiyordum. Ben ise sadece bu esir alınmış kölenin, beyni gibiydim. Çaresizdim ve de anlamsız...
Son bir ümidim kalmıştı. Beni bu dünyadan soyutlayan bu evden kurtulmalıydım. Ya da bu hayattan... Bu açıdan da intihar etmeye karar vermiştim. Babamın bu ile birlikte bana bıraktığı tabancasını elime aldım ve tabancayı ağzımın içine soktum. Tetiği tam çekecektim ki, beni ölümden, belki de kurtuluşuma mani olan bir kapı sesi duydum. Yavaş adımlarla kapıya doğru yaklaştığımda, bu gelen kişinin Azrail’den başka kimsenin olmayışını arzuluyordum. Kapıyı açtığımda ise aslında ölümüm kurtuluş olmadığını anlayıvermiştim. Karşımdaki hayatımda gördüğüm en güzel yaratıktı. Bana baktı ve de şöyle dedi;
“Merhaba. Biliyorum çok geç olduğunun farkındayım ama kalacak bir yere ihtiyacım var. Her türlü şartınızı kabul ediyorum ve evin üst kısmını kiralamaya karar verdim. Bu yüzden bu gece, bu evde kalmaya karar verdim. Lütfen sözleşme gibi ayrıntıları yarın halledelim. Şimdi sizin için bir mahsuru yoksa yatmak istiyorum.”
Ağzımı bile oynatamamıştım. Gerçekten de aşık olmuştum. Hiçbir sözcüğün şu an için uygun olmadığını düşünerekten, sadece kafamı onaylar bir biçimde sallamakla yetindim. O ise konuşmasına devam etti;
“Hiç zahmet etmeyin. Ben yukarıdaki yatak odasını hemen bulabilirim. Siz keyfinize bakın. İyi geceler. Yarın görüşmek üzere,” dedi ve yukarı kata doğru merdivenleri çıkmaya başladı. Soluk benizli adamın kavurucu bakışlarına hiçbir şekilde aldırış etmeden, önünden geçti ve üst kata ulaşmayı becerdi.
O ana kadar, belki de önünde titrediğim o adamın, şimdi benim için hiç ürpertici kişiliği kalmayıvermişti. O güzel kadın, onu benim gözlerimin önünde bir anda küçücük hale getirmişti. O anda kendimde o cesareti görüvermiştim. Onun önüne korkmadan dikildim. Ondan daha güçlü olduğumu düşünmeye başlamıştım. O ise bana her zaman olduğu gibi hiçbir tepki vermemişti. Ben ise bu sefer farklıydım. Karşısında dimdik bir şekilde duruyordum ve gözlerinin içine bakarak;
“Biliyorum, bunu sende biliyorsun. Şu ana kadar senden her zaman ürktüm. Ancak bu sefer farklıyım. Güçlü olan benim. Senin benden ürkmen gerekiyor. Bu yüzden artık senin bu evde olmanı istemiyorum. Sen benim için sadece bir resim parçasından başka bir şey değilsin!”
Onu bulunduğu duvardan söktüm ve de onunla birlikte bahçeye doğru çıktım. Bahçenin tam ortasında bir ateş yaktım. Alevler, gittikçe yükselmeye başladığında ise o lanet olasıca adamı, alevlerin içine doğru fırlatıverdim. O her şeye rağmen yine de, konuşmadı. Sadece sustu. O ürkütücü bakışlı adamın gözlerinde, artık o korku verici ifade yoktu. Sadece yalvarıyor gibiydi. Bu kadar aciz olabileceğini nereden bilebilirdim ki! Yaklaşık on dakika sonra ise oracıkta kül oluvermişti. Rahatça eve doğru girdim ve yatağıma uzandım. Hayatımda belki de ilk defa kendimi bu kadar güçlü hissediyordum. Mışıl mışıl tüm rahatlığımla uyuyuverdim.
Ertesi sabah ise karşımdaki duvarın boş olduğunu gördüğümde, içimdeki gücü hissediverdim. Üste yeni taşınan bayan ise tam o sırada uyanmıştı ve de aşağı iniyordu. Benim duvara baktığımı gördü ve bana bakarak;
“Bayım size bir şey sorabilir miyim?”
Ben ise kendimden emin bir şekilde;
“Tabii ki bayan.”
“Dün gece şu duvarda çok ürkütücü bir adamın tablosu asılıydı. Ona ne oldu?”
Ben ise kendimden emin bir şekilde fakat bayanın, ürkütücü demesinin şaşkınlığı içerisinde cevap verdim;
“Onun gitmesi gerekiyordu ve de gitti.”
Kadın bu cevap karşısında gülümsedi;
“Çok şakacısınız. Aslında o tabloyla bir ortak noktanız olduğunu biliyor muydunuz?”
“Ortak nokta mı?”
“Evet ortak nokta.”
“Sanmıyorum, onunla ne tür bir ortak noktamız olabilir ki!”
“Gözleriniz... Tıpkı o tablodaki gibi. Aynı o tablodaki gibi ürkütücü ve de soluk bakışlarınız var. Bilmiyorum belki açık sözlü olmam sizi sinirlendirebilir ama sanki o tablo, sizi yansıtıyordu. Belki de sizin yansımanızdı.”
Bu sözler üzerine hiçbir söz söylemedim ve de öylece kadının yüzüne baktım. Tıpkı o tablodaki adam gibi...

IŞILDAMA (2003)

Sessiz bir gecenin göz gözü görmeyen bir sokağıydı burası. Gece ilerledikçe karanlık, tüm bölgeleri himayesine almaya başlamıştı. Sanki daha önceden emredilmiş bir çöküntü vardı. Gece, gittikçe karartıya özlem duyuyordu ve kanatlarındaki tüm ışıklarını bir bir söndürüyordu. Dağınık yer yüzünün paramparça olmuş yapısı, irkilme dürtüsünü ortaya çıkarırken, saatler tıpkı bir tazı gibi koşuşturuyorlardı. Etraflar bomboştu. Anlamsızdı. Ürkütücü ve de kasvetliydi. Kimseciklerin olmadığı bu yerde, cılız bir ses, sessizliğin önüne geçmeye çalışıyordu. Yalnız başınaydı. O sadece kaybolan köpeği Tatlı’yı arıyordu.
Binaların aralarından sarkan eğik ağaçlar, gözlerin elveriş sağlayamadığı bakış açılarında, canavardan başka bir şeye benzemiyorlardı. Ayın yansıyan loş ışığı bile, karanlıktan nasibini almıştı ve sadece bakınmakla yetiniyordu. Bunca korkunç görüntüye rağmen, sokaklarda birisinin olması, bunun yanında da yalnızlık içinde koşuşturan umutlu bedenin belirgin olması, kanın donmasını sağlayabilecek nitelikteydi. Ancak her şeye rağmen bu korkunç görüntüler bile, azimle çırpınan bu canlıya dokunmak istemediler. Ya da ürkütmeye kıyamadılar. Onun ise tek bir amacı vardı, sadece köpeğini bulmak... Köpeğine doğru usulca seslendi, cılız sesi yankılanıyordu;

“Tatlı, kızım. Gel bakayım anneciğine!”

Bağırması defalarca yankılanıyordu fakat onun bu sesine cevap verecek başka bir canlı söz konusu değilmiş gibiydi. O ise ısrarla devam ettirdi bağırışlarını, üstelik bu seferkinde daha ısrarlıca bağırdı;

“Bir tanem, hadi yanıma gel! Anneciğini endişelendirme...!”

Kadının tüm ısrarlarına rağmen köpeği Tatlı’dan en ufak bir yanıt gelmiyordu. Kadın, umudu yitirmemişti. Önüne baktığında uzunca bir patikanın karşısında olduğunu gördü. Patikayı görür görmez, kadın koşuşturmaya başladı. Hiç önüne bakmadan, bilinçsizce koşuşturmaya başladı. Patikanın yolunun üstündeki küçük taşlar, koşmanın etkisiyle ayağına doğru sıçrıyorlardı. Ancak kadın, buna aldırmıyor gibiydi. Israrlı koşuşturmacasına devam etti. Sonunda ileride belirgin olmasa da bir ışık kümesi gördüğünü fark etti. Etraftaki tek ışık oradaymış gibi geldi. Israrlı adımlarla köpeği Tatlı’yı bulmak için, belirgin noktaya doğru hareket etmeye başladı. Gözleri alacakaranlıktan, belli bir noktadan başkasını görmüyordu. Gözlerini birkaç saniye için kırptığında ise ışığın söndüğünü fark etti. Şimdi ise her şey karanlıktı. Kadının ısrarlı tutumu, bu olay karşısında uçuruma dönmüştü adeta. Hiçbir tepkide bulunmadan yerinde durdu. Birkaç dakika sonra ise avazı çıktığınca bağırmaya başladı;

“Tatlı... Tatlı...”

Hiçbir sesin duyulmayışı, körelen umutların nihilist tavırlar içine girmesini sağlıyordu. Bu durumlarda optimist olmak çok zordu. Bu yüzden de içinin kararmasına izin vermekten başka çaresi yok gibiydi. Yere doğru çömeldi ve soğuk patika yolunda yerle bütünleşti. Kalçasına batan taşları hissetti. Kafasındaki kaybolmuşluk düşüncesi, onu çılgına çeviriyordu.

Yaklaşık bir saat sonra ise ensesine doğru bir rüzgar esintisi hissetti. Rüzgarın şiddeti dakikalarla birlikte artıyordu. Soğukla beraber dost olmaya mahkum olmuş olan rüzgarın esintisi, kadının titremeye başlamasını sağlamıştı. Endişelerin bir boy oluşu ise, boşluğun anlamsız olmasını sağlıyordu. Rüzgar, bununla kalmadı ve en iyi dostlarından birini daha yanına çağırdı. Yağmur, inceden başlayarak, gittikçe yoğunlaşıyordu. Yağmur suyunun etkisiyle yerdeki toprak, çamura dönmeye başlamıştı. Yerde oturan kadının da bu nedenle üstü başı da çamurla bütünleşme yolunda hareket ediyordu.

Gök fazla dayanamadı ve şiddetli yağmuruna eşlik edermişçesine yıldırımlarını dünyaya göndermeye başladı. Gök, her yıldırımın düşüşüyle beraber kısa aralıklarla aydınlanmaya başlamış. Kulakları sağır eden gök gürültüsü ise sessizliği bozan başka bir faktördü.

Ancak bunca olumsuzluğa rağmen kadının içinde bir umut belirmişti. Her yıldırım, onun için bir umut gibiydi. Ortaya çıkan kısa süreli ışıldama, karanlığı aydınlattığında önündeki cisimleri algılayabilir duruma geliyordu. Kadın çamurlu kıyafetini silkeledi ve kollarının yardımıyla ayağa kalkıverdi. Gözlerini tüm gücüyle açmıştı. İlk ışıldama olduğunda önündeki patikanın devamını fark ediverdi. Hızlı adımlarla yürümeye başladı. Saçları, yağmurun etkisiyle birbirine girmişti. İkinci ışıldama yakınında duran bir tabelayı görmesini sağladı. Tabela da yazılanlar belirgin değildi. Sıradaki ışıldamayı beklemeye başladı. Işıldama meydana geldiğinde ise tabeladaki yazıyı anlık bir hareketle okumaya çalıştı. Tabelada silik bir yazı vardı;

“Hayvan M......”

İkinci kelime silik olduğundan dolayı okunmuyordu. Kadın tabelanın gösterdiği yere doğru ışıldanmaların yardımıyla yürümeye başladı.
Çok geçmeden karşısında eski ve kasvetli bir kapı olduğunu fark etti. Kapının açık olup olmadığını kontrol etmek amacıyla tüm gücüyle kapıyı itmeye başladı. Kapı fazla zorlanmadan ardına kadar açılıverdi. Aydınlık olmayan gecede böyle bir yere gelmesi gerçekten de tuhaf değildi.
Kısa bir süreliğine olsa da ışıldama olmamıştı. Karanlık yine etkisini göstermeye başlamıştı. Sessizlik ortama hakim olmaya çalışıyordu ki, kadının kulakları bir köpek havlaması ile irkiliverdi. Birkaç dakika boyunca hiç susmadan havlayan köpeği dinledi. Sıradaki ışıldamayı bekleyemezdi ve hemen sesin geldiği yöne doğru gitmeye başladı. Kadın kendi köpeği Tatlı olduğunu umut ediyordu. Sesindeki meraklı ve de sevinçli bir sesle bağırmaya başladı;

“Tatlı, hayatım geliyorum. Bekle anneciğini...”

Kadın sesin geldiği yöne doğru son süratle koşmaya başlamıştı. İçindeki umudun külleri, aniden alevlenmeye başlamıştı. Kadın koştu, koştu ve devam etti... Önünü göremese de sesin geldiği yöne doğru hareket ediyordu.
Fakat birden kendini yerde buluverdi. Bir şeye takılmıştı. Yerde yatıyordu. Esnek bir hareketle doğruluverdi. Tam bu esna da ışıldama oldu. Işıldama, kadının aslında bir mezarlıkta olduğunu gösteriyordu. Diğer bir ışıldamadan sonra ise ilerde açık bir mezarın olduğunu gördü. Kadın yavaş adımlarla ışıldamanın önderliğinde yürümeye başladı. Yürüdü, yürüdü ve yavaş adımlarla yürümeye devam etti...

Bir adım sonra ise boş mezarın önündeydi. Çamura saplanmış bir kürek vardı yanında mezarın. Böyle bir gecede burada olmak delilikten başka bir şey olamazdı. Kadın, tüm nefesiyle bağırmaya başladı;

“Tatlı... Tatlı... Burada mısın?”

Cevap ise bu sefer hemen gelmişti. Kadının arkasından bir köpek hırıltısı geliyordu. Kadın hemen arkasına döndü. Karanlık gecenin körlüğüyle yere doğru eğildi ve köpeğe doğru;

“Hadi bebeğim annene gel.”

Diye seslendi köpeğe. Köpeğin yaklaştığını hissediyordu. Hırlamalar da gittikçe kuvvetleniyordu. Sonunda kadının ellerinin arasında bir köpek başı vardı. Kadın, tüm sevgisiyle köpeği okşamaya başladı Ancak kadın tuhaf bir şey hissetti. Köpeğin dokusu çok tuhaftı. Üstelik çok da kötü kokuyordu.

Bir dahaki ışıldama gerçekleştiğinde ise kadın, aslında okşadığı köpeğin onun Tatlı’sı olmadığını anladı. Çünkü okşadığı köpek, çürümeye yüz tutmuş dokusuyla, bir deri, bir kemikten ibaret bir köpekti. Daha kötüsü de köpek, canlı değildi. Ölü bir köpekti. Ancak hala ayaktaydı ve hareket ediyordu. Kadın ani bir refleksle ellerinin arasındaki ölü köpeğin kafasını yana doğru itekledi. Bu hareket karşısında serseme dönen köpek, gerçekten de sinirlenmiş gibiydi. Ağzından salyalara akıyordu. Kudurmuş gibiydi ve dişlerini tüm korkunçluğu ile gösteriyordu.

Karanlıkta bu kızgın köpekle baş başaydı. Hem de bir mezarda... Kadın korku içinde ne yapacağını şaşırmıştı. Doğruca ilk ışıldama da kaçmayı planlıyordu. Beklemeye başladı. Köpeğin hırıltısı yüzünden tüyleri diken diken olmuştu.

Sonunda ışıldama olduğunda ise kadının belki de son gördüğü şey boğazına doğru atlayan bir köpekti. Kadın bu hamlenin etkisiyle birlikte açık mezarın içine doğru düşüverdi. Köpek kadını parçalamaya başlamıştı. Kan yağmurla birlikte mezarı doldurmaya başlamıştı. Çok geçmeden bir ışıldama daha, karanlığı aydınlattı. Etraftaki görüntü ise insanları dehşete düşürecek şekildeydi. Kanlar içinde parça parça olmuş bir kadın ve çürümeye yüz tutmuş bir köpek aynı mezarda beraberce yatıyorlardı. İki ölü vücut da kanla karışık yağmurun içinde yüzüyordu...

PARILTI (2003)

Karanlığın geceye hakim olmasına sayılı bir zaman kalmıştı. Etraf sessizleşmeye yüz tutmuştu. Gökteki bulutlar, her zamankinden hızlı hareket etmeye başlamışlardı. Gitgide geçenin tek ışığı olan ay ışığının önünü kapatıyorlardı. Canlıların körleşmesini sağlayacak olan bu hareketlenme, belki de gecenin bilinmeyen bir gücüydü. Dışarılarda kimse yok gibi görünse de, çok geçmeden ayak sesleri duyulmaya başladı. Ancak seri olmayan adımlardı bunlar. Pek acelesi olmayan birsinin ayak sesleriydi. Ay ışığının henüz kararmamış olan aydınlığı sayesinde ayak seslerinin bir adama ait olduğu anlaşılıyordu. Adamın silueti pek belirgin değildi, ancak yine de uzun boylu olduğu anlaşılıyordu. Vücudundaki kemiklerin dışarı vurmasından dolayı da zayıf bir vücuda sahip olduğu ortaya çıkıyordu.
Adam kendi kendine söylenmeye başladı ayın yansıyan ışığının altında;

“Lanet olsun! Arabanın benzinin bitmesi de tam zamanını buldu. Şimdi ben bu saatte nereden bulacağım benzini. Belki de nöbetçi bir benzinci vardır buralarda.”

Adam yüzünü buruşturdu bir an için ve kendi kendine söylenmeye devam etti;

“Aptal! Nöbetçi benzinciymiş! Sanki eczaneden bahsediyoruz. Nöbetçi benzinci olur mu hiç?”

Kendi kendine söylenen adam, yürümeye devam etti. Önüne çıkan taşlara büyük küçük demeden tekmeler atıyordu. Kafasını öne doğru eğmişti.
Fakat bir anda gözleri kamaşıverdi. Etraf bembeyaz olmuştu. Beyazın içinde körlük söz konusuydu. Adam, körleşen gözlerinin anlam veremediği bu parıltıya gözünü kırpmadan bakıyordu. Parıltının geldiği noktaya doğru ilerlemeye başladı. Emin değildi ama onu parıltıya çeken bir şeyler vardı sanki. İlerledi, ilerledi ve sonunda duruverdi. Gözlerini kapattı. Ellerini yüzüne doğru sardı. İçinden kendi kendine “Bu gördüklerimin hepsi rüya. Gözlerimi açtığımda her şey yok olacak!” dedikten sonra kapalı olan gözlerini ağır ağır açmaya başladı. Gözleri tam olarak aralandığında ise şaşkınlık içerisindeydi. Gözleri kör eden beyaz ışıltı yok olmuştu. Ancak daha ilginci ise ileri de yeni bir ışık belirmişti. Diğer ışık gibi olmayan bir ışıktı bu. Yani gözleri köreltecek derecede değildi. Gayet normal sekanslardaydı.
Bu gördüğü ikinci parıltı onu umutlandırmıştı. Belki de aradığı şey oradaydı. Belki de gerçekten de bu saatte açık bir benzinci vardı. “Bu ıssızlığa rağmen bu mümkün olabilir miydi acaba?” diye düşündü içinden.
Durduğu yerde derin bir nefes aldı ve ilerideki ışığın olduğu noktaya doğru yürümeye başladı. Ancak bu sefer adımları hızlanmıştı.
Ayın, yarısından çoğu bulutların istilasına uğramıştı. Sanki bulutların amacı bir duvar örmek gibiydi.
Adam, yaklaşık beş dakika boyunca hiç durmadan ilerledi. Ayaklarına çarpan çakıl taşlarını önemsemeden ilerledi. Taşlar gittikçe sıklaşıyorlardı. Hatta büyümeye başladıkları bile söylenebilirdi. İleride görünen parıltı kendini daha belirgin bir cisme bırakmaya başlamıştı.
Bir dakika sonra ise görünen yerin gerçekten de bir benzin istasyonu olduğu anlaşılmıştı. Adamın içindeki umut, doğruydu.
Benzin istasyonu, belli ki eskiydi. Çünkü bu zamanda kullanılan aletlerden daha farklı görünüyordular.
Adam, ışığı yanan kulübe biçimdeki yere doğru girdi. Kapı ardına kadar açıktı. Tereddüt etmeden içeri doğru süzüldü adam. İçeride masanın üstünde bir kasa vardı. Eski tip bir kasaydı. Kasanın önünde ise yaşlıca bir adam duruyordu. Saçları kırlaşmıştı. Birisinin geldiğini görünce hemen oturduğu yerden ayağa kalktı ve sevinmiş bir yüz ifadesine büründü suratı.

“Buyrun.”
“Merhaba ben benzin alacaktım.”
“Tabii ki beyefendi, sizi gördüğüme çok sevindim.”
“Evet gerçekten de öyle görünüyorsunuz.”
“Ne de olsa buraları ıssız yerler, pek müşterim olduğu söylenemez.”
“Aslında haklısınız. Size bir soru sorabilir miyim?”
“Elbette.”
“Burası nöbetçi benzinci mi?”
“Aslına bakarsanız tam olarak değil.”
“Nasıl yani?”
“Yani biz her zaman açığız.”
“Biz mi? Başka biri daha mı var?”
“Ağız alışkanlığı. Eskiden karımla birlikte işletirdik burayı. O ölünce yalnız işletmek zorunda kaldım.”
“Hımm, üzgünüm.”
“Önemli değil. Uzun yıllar geçti.”
“Siz neden her zaman açıksınız?”
“Bu sorunun cevabı gayet basit aslında. İnsanlar geceleri de araba kullanır ve geceleri de benzine ihtiyaçları olabilir. Tıpkı sizin gibi.”
“Haklısınız saçma bir soruydu.”
“Arabanızın sesini duyamadım.”
“Aslında araban biraz geride kaldı. Çünkü benzini bitince yolda kaldım maalesef.”
“Bidonunuz var mı peki?”
“Kahretsin! Bir şey unuttuğumu biliyordum.”
“Önemli değil, bidonumuz mevcuttur.”
“Alıyorum o zaman.”

Adam, benzinin parasını verdi ve tam gitmek üzereydi ki, yalı adam arkasından seslendi;

“Beyefendi”
“Efendim?”
“Biraz sonra ay ışığı sönecek. Bu yüzden de gözleriniz gecenin körlüğüne kapılabilir. İsterseniz size el feneri de satabiliriz.”
“Aslında iyi olur. Hatırlattığız için teşekkürler.”
“Ne demek efendim görevimiz.”
“Neyse iyi geceler.”
“İyi geceler size de.”

Adam benzinciden çıktığı gibi hızlı adımlarla karamaya yüz tutmuş ay ışığının altında yürümeye başladı. Yaklaşık üç dakika sonra ise yine o beyaz parıltı gözlerini kör edercesine karşına çıktı. Ancak bu sefer sırt tarafından geliyordu parıltı. Adam ne yapacağını şaşırdı ve sonunda aklına daha önce yaptığı hareket geldi. Elindeki bidonu yere doğru bıraktı ve gözlerini kapattıktan sonra ellerini yüzüne sardı. “Gözlerimi açtığımda her şey düzelecek,” dedi içinden ve yavaş hareketlerle gözlerini açtı.
Gözlerini açtığında ise içinden söylediği şey gerçek oldu. Beyaz parıltı yok olmuştu ancak bir tuhaflık vardı. Arkasına baktığında benzincinin ışığını göremedi. Benzinci bir anda yok olmuştu.
Adam, bu olaya anlam veremiyordu. Yerdeki bidonu elin aldı ve yürümeye başladı tekrardan. Ay en sonunda ışığını kesmişti dünyaya. Gözlerin kör olmasını sağlayan karanlık meydana çıkmıştı. Adam cebine sokmuş olduğu feneri çıkardı ve yaktı. Pek fazla bir alanı aydınlatmıyordu ama hiç olmazsa önünü görmesini sağlıyordu.
Yaklaşık on dakika yürüdükten sonra karşına bir tabela çıkıvermişti. Bu tabelayı daha önceden hiç görmemişti. Tabelanın üstündeki yazı gerçekten de pek iyi görünmüyordu, silik gibiydi. Ancak adam okumaya çalıştı;

“Hayvan M........”

Yazıyı okuyan adam tuhaf bir şekilde ürperiverdi aniden. Tabelanın gösterdiği yön, onun gittiği yönle aynı yöndeydi. Adam her şey rağmen yürümeye tekrar başladı. Arabasına ulaşıp, bir an önce evine gitmek istiyordu. Adımlarını iyice hızlandırmıştı. Beş dakika sonra ise fenerinin aydınlattığı yolun tam ortasında bir kapı beliriverdi. Fenerin ışığını etrafa doğru tuttuğunda ise yanlış yoldan geldiğini fark etti. Her şey değişikti. Önündeki kapının tabelanın belirttiği yere ait olduğunu düşündü. Koca kapıyı bir tekme ile ardına kadar açıverdi adam.
Ortalık sessizlik içerisindeydi ki, kulakları bağırışlarla irkiliverdi;

“Tatlı, Tatlı... Neredesin bakim kızım?”

Barışların olduğu yöne doğru ilerlemeye başladı adam. Çok geçmeden karanlık yine sessizliğe büründü. Sesler çıkmıyordu. Adam sessizliğin ürkütücü olduğunu düşündü ve demin gelen bağırışların geldiği noktaya doğru;

“Orada kimse var mı?”

diye seslendi. Hiçbir cevap gelmedi. Adam ısrarla aynı seslenişi, bu sefer daha güçlü bir ses tonuyla tekrarladı;

“Orada kimse var mı?”

Ancak bu kez de cevap gelmedi. Ancak bu seferde bir köpeğin sesi yankılandı gecenin sessizliğinde. Köpek sürekli aynı tonda havlıyordu. Adam ilerlemeye devam etti. Ancak bir süre sonra duruverdi. Çünkü hem burasının atmosferi onu ürkütüyordu, hem de köpeklere karşı ayrı bir antipatiği vardı. Geriye doğru tam dönecekti ki. Gözleri o beyaz parıltı ile üçüncü kez körleşmeye başladı. Hiçbir şeyi göremiyordu. Adam içinden;
“Bu iş beni sıkmaya başladı,” dedikten sonra bidonunu yere bıraktı ve parıltıyı gördüğünde yaptığı hareketleri yapmaya başladı.

“Gözlerimi açtığımda tüm ışık sona erecek ve bir daha çıkmayacak!”

Adam gözlerini açtı ve karşısındaki derisi çürümeye yüz tutmuş köpeği görüverdi. Köpek kuduz gibiydi. Ağzından salyaları akıyordu. Ayaklı bir ceset gibiydi. Adam köpeği görünce titremeye başladı. İçinden kendini telkin etmeye çalışıyordu ama başaramıyordu. Yavaş hareketlerle yerden bidonu aldı ve içinden üçe kadar saymaya başladı;

“Bir, iki... Ve üç...”

Elindeki bidonu köpeğin üzerine fırlattı ve koşmaya başladı. Köpek bu hareket sayesinde daha da sinirlenmişti. Adam koşarken önünü fenerin yardımıyla görmeye çalışıyordu ancak koşarken gerçekten de zor oluyordu. Etrafta mezarlar vardı. Adam ne kadar hızlı koşsa da köpek kadar hızlı değildi ve köpeğin üstüne doğru sıçradığı gördü. Köpek adamın ensesinden ısırıvermişti. Köpek adamın ensesini bir ısırıkta koparıvermişti. Kanlar fışkırıyordu. Adam yere yığılıverdi. Ancak hala canlıydı. Sürünerek kaçmaya çalışıyordu ki, önündeki mezarı görüverdi. Mezar henüz yeni kazılmış gibiydi. Adam şaşkınlıkla mezara bakarken köpek ikinci bir hamleyle adamın üstüne atladı ve vücudunu parçalamaya başladı. Adamın çığlıkları gecenin karanlığında kaybolmaya başlamıştı. Adam son gücüyle köpeği üstünden atmaya çalışsa da, başaramadı. Adam üstündeki köpeği atmaya çalışırken geriye doğru bir hamle yapmasıyla beraber düşüşe geçmesi bir oldu. Adam yeni kazılmış mezarın içine doğru düşüvermişti. Kafasını mezarın içindeki bir taşa çarpmasıyla birlikte adamın kafasından kanlar gelmeye başladı. Sonunda adam hareket etmeyi kesmişti. Üstündeki köpek de, aynı şekilde bir ceset halini almıştı.
Bulutlar, ayın önünden çekildiğinde ise ayın parıltılı ışığında görülen tek şey, bir mezarın içinde iki cesedin olduğuydu...

TATLI (2003)

Yağmurun sesi kızgın gibiydi. Tüm şiddetiyle kulakları yırtar bir şekilde gecenin karanlık dudaklarına ıslak öpücükler konduruyordu. Yerlerdeki çakıl taşları, kayalarla haşır neşir olmuştu. Bu birlikteliği kıskanan toprak ise taşların üstüne çamur şeklinde sarılmıştı. Ortalıkta sadece yağmurun sesleri duyuluyordu. Etrafın alacakaranlıklığı, belirginleşmeyi engeller bir şekildeydi.
Boş yolun sonundan bir ışık belirmeye başladı. Işığın büyüklüğü pek anlaşılmasa da birkaç dakika sonra gelenin bir araba olduğu gayet açıktı. Yağmurun azgın damlaları, arabanın camlarını kamçılar bir şekilde ıslatıyordu. Silecekler ise bu zorlu saldırıya güçlükle dayanmaya çalışıyorlardı. Araba birkaç saniye daha ilerledikten sonra duruverdi. Arabanın içindeki kişinin dikkatini çeken bir şeyler var gibiydi. Arabanın kapısı yavaşça açılıverdi. Dışarıya doğru önce şemsiye çıkıverdi. Arkasından da koyu kahverengi pardösülü bir adam çıktı. Yağmur tüm şiddetiyle devam ederken, arabanın farlarından dışarıya yayılan ışık gittikçe parlamaya başlamış izlenimi bırakıyordu. Şemsiyeli adam, yağmuru umursamaz bir şekilde ilerlemeye başladı. Arabasının kapısını bile kapatmaya tenezzül etmez bir tavırla yürümeye devam etti. Karşısına bir şeylerin çıkmasını bekliyor gibiydi.
Yağmur şiddetini az bulmuştu ki, bir kademe daha arttırmayı tercih etti. Bunun yanında da yıldırımlarını meydana çıkardı. Karanlık havada artık yanıp sönen yıldırımın ışıkları vardı. Etrafı bir saniyeliğine kaplayan beyazlık daha önceleri olduğu gibi geceye hakim olmaya çalışıyordu. Adam ise ısrarlı bir şekilde yürümeye devam etti. Gideceği yeri çok iyi biliyormuşçasına hiç düşünmeden ilerliyordu. Fakat adam aniden durdu ve elini cebine götürdü. Cebi gerçekten de derindi ki, epeyce bir şey çıkarmak için uğraşıverdi. Sonunda cebinden kocaman bir el feneri çıkarıverdi. El fenerinin üstündeki yuvarlak tuşa basarak, el fenerinin lambasının yanmasını sağladı. Yol artık biraz daha aydınlıklaşmıştı. Görüntü yine de kötüydü. Ancak adam her şeye rağmen bu havada ilerlemeye devam ediyordu.
Adam yerinde bir kez daha duruverdi. Ancak bu sefer kafasını ileriye doğru dikti. Tam karşısında bir tabela vardı. Yön gösteren tabelalardan biri vardı. Adam tabelanın dibine kadar indi. Arkasından da tabelanın üzerindeki silik yazıyı okumaya başladı. Tabelanın üstünde şu yazı yazlıydı;

“Hayvan M......”

Yazıyı okuduktan sonra adamın yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi. Kendi kendine bir şeyler homurdandı;
“Hala buradasın demek.”
Adam yürümeye tabelanın gösterdiği yönde devam etti. Yağmur yüzünden pardösüsünün etekleri sırılsıklam olmuştu. Şemsiye tüm vücudu koruyamıyordu. Zaten yeterince dişli bir yağmurla mücadele ediyordu. Bu bile zordu onun için. Adamın botları çamur içinde kalmıştı. Ancak geniş tabanlı botları sayesinde önüne geleni ezebiliyordu. Böylece taşlar, ona engel olamıyordu. Her şeye hazırlıklı gibiydi ve yüzündeki ifadeden de anlaşılacağı üzere, hedefine doğru yaklaşıyordu. Çamurlu botların kavradığı ayakları, hiç durmadan hareket ediyorlardı. Yağmurun sesi bile bu ayak seslerinin yanında yavaşlamaya başlamıştı.
Çok geçmeden karşısında demir kapılar beliriverdi. Eski ve paslanmış kapılar kapalıydılar, ancak içindeki isteğin gücüne hakim olamayan adam tüm gücüyle kapıları itekledi. İteklemesi sonucunda dayanıksız kapılar, ardına kadar açılıverdi. Tam bu sırada gök ani bir şekilde gürledi. Sanki kapılar, yıldırımları çağırıyorlar gibiydi. Adam, açılan kapıların yanından içeriye doğru adımlarını atmaya başladı. İçerisi tüyler ürpertici bir mezarlıktı. Tam bu sırada etraf kör edici bir parıldamayla aydınlandı. Arkasından bir yıldırım, karaya doğru harekete geçti. Kapıların tam önüne, yani adamın tam arkasına doğru düşüverdi. Etraf panayır yeri gibi aydınlanıvermişti. Adam arkasına baktı ve kahkahalarla;

“Yıldırımlar, beni mi karşılıyorsunuz yoksa? Hahahaahahaahahah!”

Adam yoluna devam ederken karşısındaki kazılmış boş mezarları görüverdi. Mezarları görünce aklına buraya gelmeden önce konuştuğu ihtiyar geldi;
“Buralarda bir hayvan mezarlığı varmış, nerede olduğunu biliyor musunuz?”
“Oraya gitmemelisin. Lanetli topraklarda başına kötü işler gelebilir.”
“Lanetli mi?”
“Evet oraya giden ve kaybolan insanlar var. Ancak bununla da sınırlı değil. Aynı zamanda köpek sesleri duyuyorlarmış. Bir hayvan mezarlığından böyle sesler gelebilir mi? Lanetli bir yer orası?”
“Bence çok saçma düşünce bu.”
Tam bu sırada konuşmalarının arasında gök beyaza bulandı. Gözler birkaç saniye için körleşiverdi. Gök kızgın bir gürleyişte bulundu. Yaşla adam ise hemen bu gök gürlemesinden sonra konuşmasına devam etti;
“Bana inanmıyorsun ama gökyüzü bile seni uyarmaya çalışıyor. Orası lanetli diyorum sana.”
“Merak etme, orası bulabileceğim en güvenli yer.”
“Güvenli mi? Orada hiç anlamadığın halüsinasyonlar görebilirsin. Hatta söylentilere göre oradaki her şey bir anda bozuluveriyormuş. Makineler bile orasının lanetli olduğunu biliyor.”
“Makineleri de insanlar yaptı öyle değil mi?”

Adam, konuşmaları hatırlarken kulaklarında köpek ulumasının yankılarını duymaya başladı. Çok yakınlarında bir köpek var gibiydi.
Aniden bir gök bir kez daha ışıldadı. Gözler körleşiverdi. Arkasından etrafının ne kadar da karanlık olduğunu fark etti. Çünkü el feneri de bozulmuştu. Artık yanmıyordu. Adam, elindeki feneri kapının olduğu yere doğru fırlatıverdi. Fenerin düşme sesi, göğün gürleme sesinden ve şiddetli yağmurun içinde kayboluvermişi. Etraf aniden sessizleşmişti. Birkaç daha adım attı önünü görmeden.
Köpek sesi sanki daha da yakınlaşmıştı. Ulama yerine artık sadece köpek sesleri vardı tüm gecenin içinde. Adam ise boş mezarların yanına doğru ilerlemeye başladı. Mezarlar yeni kazılmış gibiydi, içi vıcık vıcık olmuştu. Çamur, mezarların her yerini kaplamıştı. Hava bir kez daha beyaza büründüğünde arkasında bir köpeğin hırlama sesi duyuverdi. Köpek kuduz gibiydi. Adam, köpeğin üzerine doğru bir adım attı. Köpek ise yerinde salyaları akar bir şekilde duruyor gibiydi. Bir aydınlanma daha olduğunda köpeğin şekli de belirivermişti. Köpek çürümeye yüz tutmuş bir ceset gibiydi. Kemikleri ve çürümüş etleri dışarıdan görülüyordu. Dişlerini adama doğru doğrultmuş köpek, gerçekten de sinirli gibiydi. Adam ise hiç korkmamış görünüyordu. Köpeğe baktı ve söylenmeye başladı;

“Tatlı...”

Adam gülümsemeye başlamıştı. Elini cebine doğru götürdü. Tam bu esnada ilk ışıldama da köpek, adamın üstüne doğru bir hamlede bulundu. Adam ise korkunç köpeğe hiç aldırmadan, soğukkanlı bir tavırla cebinden masmavi bir taş çıkardı. Taş parlıyor gibiydi. Adamın üstüne doğru hamlede buluna köpek, taşı görünce aniden yere doğru çakılıverdi. Aniden de uyusallaşıverdi. Tıpkı evlerde bulunan süs köpekleri gibi evcilleşmişti. Adam ise kendi kendine homurdanmaya devam etti;

“Tatlı... Mezarlığın koruyucusu... Yoksa beni tanımadın mı? Ben seni çok iyi hatırlıyorum. Çünkü sen incelenen ilk köpektin. Belki de kaybolan ilk canlıydın.”

Adam elinde duran parlak taş ile yürümeye başladı. Mezarlığın tam ortasına doğru ilerleyiverdi. Arkasından da aniden uyusallaşan köpek geliyordu. Mezarlığın tam ortasına gelindiğinde adam durdu ve kafasını köpeğe çevirdi. Gök çıldırmış gibiydi. Keskin rüzgarın etkisiyle adeta fırtına çıkmış gibiydi. Konuşmaya başladı adam;

“Tatlı... Bak şu anda senin öldüğün yere geldik. Kaçıncı yüzyılda öldüğünü hatırlıyor musun? Tabii ki hatırlamıyorsun çünkü ben bile buraya geleli ne kadar olduğunu hatırlamıyorum.”

Adam, elindeki taşı çamurlu toprağa doğru bırakıverdi. Toprak aniden yarılmaya başladı. Yağmurun şiddeti bir bu çamuru yaramamıştı. Hava beyaza bulandığında, yerin altından bir şeyin yüzeye çıktığı anlaşılıyordu. Birkaç dakika sonra ortaya çıkan şey gayet belirgindi. Bir uzay gemisiydi beliren şey. Adam konuşmaya devam etti;

“İşte seni buraya getirmiştik hatırladın mı? İnsan kimyasını burada öğrenmiştik. Tabii hayvan kimyasını da. Seni neden çok seviyorum biliyor musun? Çünkü senin sayende buralar çok insan geldi. Senin klonlarını onlara verdiğimizde o kadar çok alıştılar ki, bir daha bırakamadılar. Bu yüzden de insanları klonlamak artık çok kolay. Sen her şeyi bize sağladın. Bir de insanlar daha akıllı derler...?”

Adam ağzından çıkan birkaç anlamsız söz ile karşısındaki uzay gemisinin kapılarını açıverdi. İçeriye doğru birkaç adım attı. Arkasından gelen köpeğe doğru baktı ve onunla konuşmaya başladı;

“Üzgünüm Tatlı. Sen buraya gelemezsin. Mezarlar kazıldı. Mezarların dolması lazım. Mezarları dolduracak kişi de sensin. Artık içimiz rahat ne de olsa, çünkü artık herkesi klonlamayı başardık. Kalan birkaç kişiyi de sen halledeceksin. Bu insanlar çok alem yaratıklar, daha yanındakinin gerçekten de bir insan olup olmadıklarını bilmiyorlar. Halbuki gerçekte dünya diye bir şey kalmadı. Başka gezegenlere gitme vakti geldi.”

Köpek, yalvarıyorcasına havlamaya başladığında adam, köpeğin yanına geldi ve köpeği okşamaya başladı ve arkasından da;

“İşin biter bitmez bizimle geleceksin merak etme Tatlı’m...”

Adam gemiden içeriye girdi ve kapısı kapandı. Yağmurun gürültüsüyle birlikte geceye uzay gemisinin sesi yansıdı birden. Gemi havalandı ve gökyüzünde kayboluverdi.

Gök bir kez daha gürledi ve tüm her yer kör edici bir parıltıya ulaştı. Yağmur ise hızını kaybetmeden aynı istikrarla devam etti. Belki de yağan yağmur, aslında gerçekten de korkutucu olan şey değildi. Korkutucu olan insanlığın kendi türünü bile bilmediğiydi...

KAPIDAKİ YABANCI (2003)

Kapı çaldığında ev sakinlerinin hepsi dinlenmekle meşguldüler. Ancak evin en küçük oğlu, diğerlerine nazaran kapıya daha yakın olduğundan dolayı, ilk olarak kapıyı açmak için o yöneldi. Çocuk içinden “yine o çingeneler geldi” diye geçiriyordu. Kapı ise birkaç kez daha çalındı. Çocuk ise bu sürekli çalan kapıya doğru bakarak;

“Patlamayın, nasıl olsa yine eliniz boş döneceksiniz!”

dedi ve süratle kapının kilitlerini açmaya başladı. Sonunda da en son kilidi de açmayı başarmıştı ve ayni çeviklikle kapıyı açıverdi. Kapıda uzun boylu, esmer bir adam vardı. Yüzünde de derin bir kesik göze çarpıyordu. Çocuğun bir anda benzi atıvermişti. Sonunda ise çekine çekine soruverdi;

“Buyrun beyefendi ne istemiştiniz?”
“Evde yalnız mısın çocuk?”
“Hayır ailem içeride.”
“Hımm bu gerçekten de iyi. Peki içeri de kaç kişi var, bana söyler misin?”
“Benimle birlikte dört kişiyiz efendim.”
“Annen, baban ve kardeşin mi?”
“Benim kardeşim yok.”
“Peki dördüncü kim o zaman?”
“Dördüncü teyzem.”
“Sana bir soru daha soracağım, bu soruyu bilirsen sana bir ödül vereceğim tamam mı?”
“Peki.”

Bu sırada içeride kimin geldiğini merak eden aile bireylerinden biri çocuğa sesleniverdi;

“Oğlum kim gelmiş?”

Çocuk ise bu soruya biraz tereddütle de olsa cevap verdi. İçindeki ödül kazanma duygusu, onun söylediklerini etkiliyor gibiydi.

“Bir dakika anne.”

Adam ise konuşmaya devam etti.

“İstersen ödüllü soruyu sormadan önce, rahatlaman için bir ekstra soru sorayım.”
“Peki, olur...”
“Sen kaç yaşındasın?
“Efendim iki gün sonra on yaşıma gireceğim.”
“Sen burada kaç yıldır oturuyorsun?
“Hatırladığım kadarıyla en az altı yıldır burada oturuyoruz efendim.”
“Demek ki pek fazla olmamış sayılır.”
“Neden sordunuz ki bu soruyu?”
“Çünkü benim soracağım soru biraz eski bir tarihle ilgiliydi. Yani yaklaşık sekiz yıl önce kadar ile ilgiliydi.”
“8 yıl mı?”
“İstersem sormayayım soruyu. Çünkü senin için zor bir soru olabilir.”
“Olsun ben yine de şansımı denemek istiyorum.”
“Sizden önce burada oturanlara ne olduğunu biliyor musun?”
“Sanırım pek bilmiyorum efendim. Ancak duyduğuma göre burada yaşayanlar ölmüşler efendim.”
“Peki nasıl olduğunu biliyor musun?”
“Bilmiyorum nasıl?”
“Delirmişler ve birbirlerini doğrayıvermişler.”
“Ne kadar korkunç.”
“Evet, her yer kan gölü içinde kalmış.”
“Pardon! Sanırım soruyu bildim. Bana ödülümü verecek misiniz?”
“Elbette vereceğim. Hak ettin bunu.”

Adam, pardösüsünün iç cebinden bir kağıt parçası çıkardı ve çocuğa verdi. Çocuk da tam kağıdı inceleyecekti ki, içerideki odalardan babası yanına doğru geliverdi;

“Fikret, oğlum sen kiminle konuşuyorsun bir saattir. Hem neden kapı açık?”
“Baba bir amca ile konuşuyordum.”
“Amca mı?”
“Evet, kapıda duran amcayı görmüyor musun?”
Çocuk kapıya doğru baktı ve gerçekten de kapının önünde kimse yoktu. Sonra ise adamın verdiği kağıt parçasını hatırladı ve elindeki kağıt parçasına doğru bakıverdi. Aslında eski bir gazete kağıdıydı elindeki. Ve hiç beklemeden elindeki kağıdı okumaya başladı. Kağıtta bir başlık dikkat çekiyordu.

“Yine o ev!”

Çocuk ise okumaya devam etti;

“Mezarlık üstüne kurulan apartmanda, yine talihsiz olaylar yaşandı. Dün gece bir cinnet sonucunda bir aile daha dağılıverdi. Çılgına dönen ev sahipleri, hiç düşünmeden birbirlerini doğradılar. Apartman sakinleri de her gece kapılarını çalan aniden yok olan insanlardan şikayetçiler. Bu yüzden de apartmanın adı perili ev adını aldı.”

Çocuk bir anda donakalmıştı ve babasına soluk bir benizle baktı. Yüzü bembeyazdı. Babası ise çocuğun bu halini gördü ve konuşmaya başladı;

“Oğlum hasta mısın? Rengin bembeyaz olmuş. Sana tanımadığın kişilerle konuşma demiştim. Şimdi kapıyı kapat ve yanımıza gel.”
“Peki baba...”

KIRIK RÜYALAR (2003)

Çıkmazların varolmadığı evrenler, suda kaybolmayan kağıtlara benzer. Sonsuza kadar devam etmek isteyen, suda kaybolmayan kağıtlar ise elbet bir zaman sonra engellenecektir. Sonuçta hiçbir şey sonsuza kadar sürmez...

Melodik bir telefon sesi, dünya ile ilişkisini kesmiş kişilerden biri olan Seötra’nın kulaklarında inliyordu. Telefonun sesi hiç susmadan, sürekliliğini devam ettiriyordu. Anlamsız veya tuhaf olan bir şey değildi, ancak rüyalar aleminde olan birisi için, tüm dünyevî olaylar karmaşık sayılabilirdi. Sonunda aslında uyumadığını fark ettiğinde ise yatağının yanı başında çalan telefona doğru atılıverdi. Uykulu ve de masum sesiyle, telefona cevap verdi;
“Alo.”
“Henüz uyanmadın mı?”
“Aslında senin sayende uyandım.”
“Seni uyandırabildiğime sevindim. Bu kadar nasıl uyuyabiliyorsun ki?”
“Bu kadar mı? Ne kadar uyudum ki?”
“Sen gerçekten de daha uyanmamışsın galiba.”
“Kaç saattir uyuyorum?”
“Yaklaşık üç gündür seni arıyorum. Üç gündür işe gelmedin. Patron seni göremeyince çıldırdı, kovulmaman için iyi bir mazeret bulman lazım.”
“Dalga geçme benimle.”
“İnanmıyorsan hemen bir gazete al ve üstündeki tarihe bak. En son ne zaman yattığını hatırlıyor musun?”
“Bu kadar şaka yeter, kapatıyorum.”
“Ben seni uyardım. Artık gerisi sana kalıyor. Benim tavsiyem, iyi bir duş al ve kendine gel. Sonra da işe gelmeden önce gazete bayiine uğra. Bir gazete aldığında, tarihine bak. Oradaki tarih sana inandırıcı gelirse de, tüm yeteneğini kullanarak mazeretini uydur.”
“Çok komik. Bu sefer gerçekten kapatıyorum.”
“Son olarak bu dediklerimi kırk beş dakika içinde yap. Çünkü yeterince geç kaldın.”
“Kırk beş dakika mı?”
Yatağın karşısına denk gelen duvarın üstündeki saate baktı ve gerçekten de geç kaldığını anladı. Çünkü mesaisinin başlamasına sadece kırk beş dakika vardı. Telefonu kapar kapamaz, doğruca yataktan fırladı ve duşa doğru koştu. Üstündekileri evin her bir köşesine fırlattıktan sonra duşun suyunu açtı.
Yaklaşık on beş dakika sonra ise duştan aceleyle çıkar çıkmaz giysilerini giydi. Anahtarını alır almaz aşağı indi ve arabasının motorunu çalıştırdı.
Arabasıyla yolda giderken, köşede bir bayii görse de, “Bunları kafama takmamalıyım, ne de olsa sadece şakadan ibaret şeyler bunlar” diyip yoluna devam etti. Çalıştığı binanın garajında uygun bir yer bulup arabasını park ettikten sonra, aceleyle ofisindeki masasına oturdu. Masanın üstünü kaplayan onlarca dosya vardı. Ancak içi rahattı, çünkü işine zamanından beş dakika önce gelmişti.
Birkaç dakika sonra, masasındaki telefon çalmaya başladı. Telefonun ahizesini bekletmeden kavradı ve telefona cevap verdi;
“Efendim.”
“Bayan Yuane. Sonunda sizi bulabildim. Geldiniz demek. Sizi Bay Jünesk odasına çağırıyor.”
“Tamam Hiwqi. Geliyorum.”
Patronu onu neden çağırmış olabileceğini düşündü bir an için. Ancak bir anlam veremedi. Sonra ise ona çılgınca gelen düşünceyi düşündü. “Böyle bir şey olmuşsa, ben onu niye fark edemedim” diye kendi kendini sorgulamaya başladı. Bu sırada da Hiwqi’nin masanın önündeydi.
“Beni neden çağırttı biliyor musun?”
“Bunu siz bilmiyor musunuz? Halbuki gayet iyi bilmeniz lazım.”
“Neyi bilmem lazım?”
“Bence onu bekletmeyin. Çünkü bugün gayet sinirli.”
“Neyse ben giriyorum. Bana şans dile.”
“İyi şanslar. Buna ihtiyacınız olacak.”
Patronun kapısını çaldı ve içeriye girdi. Patron, ayaktaydı ve pencereden dışarıya doğru bakıyordu. İki elini, sırtına doğru tutmuş ovuşturuyordu. Konuya Seötra giriverdi;
“Beni çağırtmışsınız.”
“Demek seni çağırtmışım öyle mi? Söyle bakalım neredeydin?”
“Ne zaman neredeydim efendim?”
“Anlamamış gibi davranma. Eğer bir dakika içinde bana geçerli bir mazeret sunamazsan, gerisini sen düşün.”
“Neden mazeret sunayım ki size?”
“Demek kendini savunmadan direk olarak kovulmak istiyorsun. Tabii bunu sen bilirsin.”
“Durun bir dakika! Neden beni kovmak istediğinizi söylemeyecek misiniz?”
“Bir de soruyor! Neden olacak üç gündür işe gelmiyorsun ve karşıma çıkmış bilmemezlik numarasına yatıyorsun.”
“Fakat efendim. Ben...”
“Evet devam et. Otuz saniyen kaldı.”
“Yani bu çok saçma. Ben işe her gün gelirim. Yani bazen geç kalırım, ama onlar da yirmi dakikadan fazla değildir.”
“On beş saniyen kaldı.”
“Ne diyebilirim ki? Neler olduğunu anlayamıyorum.”
“Beş…”
“Ama...”
“Süren doldu. KOVULDUN!...”
“Ama efendim...”
“Sus ve yıkıl karşımdan. Eşyalarını topla, tazminatını al ve bundan sonra da artık istediğin zaman, işe gelmezsin.”
Şaşkın ve de üzüntülü bir şekilde patronun odasından apar topar çıkıverdi. Hiwqi’ye dönerek;
“Neler oluyor böyle? Bu adam beni neden kovdu ki?”
“Üç gündür yoktunuz Bayan Yuane. Genelde bu yüzden insanlar kovuluyor.”
“Bugün günlerden ne?”
“Cuma günündeyiz.”
“Cuma mı?”
“Evet Cuma. Neden bu kadar şaşırdınız ki?”
Seötra, boş olan bir sandalyeyi çekti ve oturdu. Şoka uğramış bir şekilde kendi kendine düşünmeye başladı; “Cuma... Cuma... Bu nasıl olabilir?! Ben Pazartesi günü yatağa yattığımda uyku hapı falan da almadım. Üstelik zaten böyle şeyleri kullanmam. Bir bara falan da gitmedim. O halde nasıl olur da deliksiz üç gün uyuyabildim.”
Tam o sırada sabahki telefonun sahibi de yanına gelmişti.
“Mazeretini uydurabildin mi?”
“Şaka yapmıyormuşsun.”
“Bunu zaten ben sana söylemiştim.”
“Ancak ben nasıl bu kadar çok uyuyabildim ki?”
“Bunu senin bilmen lazım. O kadar uyuyan sensin.”
Seötra sessiz kaldı bir an için. Sonra ise;
“Kovuldum.”
“Bunun olacağını söylemiştim sana. Şimdi ne yapacaksın?”
“Sanırım bir doktora gideceğim. Ne de olsa tüm bunların sebebi uyuyakalmam.”
“Ama ne uyuma...” dedi ve gülmeye başladı. Bu gülüşlere sinirlenen Seötra;
“Sen ne biçim bir arkadaşsın. Ben burada kovuluyorum, sen ise bana gülüyorsun.”
“Özür dilerim ama çok komik. Sence de öyle değil mi? Üç gün boyunca uyu ve kendinden haberin bile olmasın.”
“Kes şu gülmeyi artık Olrut! Ben gittikten sonra bol bol gülersin işte. Ne de olsa artık buraya gelmeyeceğim.”
“Yapma ama. Tamam susmamı istiyorsan susarım. Ancak lütfen küsme bana.”
“Tamam, tamam. Ben odamı toplayacağım. Sen de işinin başına dön. Kim bilir belki seni de kovar!”
dedikten sonra arkasını döndü ve odasına doğru gitti. Odasını topladı, iş arkadaşları ile vedalaştı ve aşağı kattaki vezneden tazminatını alarak, arabasına doğru yöneldi. Garaj, kısa bir süre geçmesine rağmen hınca hınç dolmuştu. Arabasına bindiği gibi eve doğru yol aldı. Kafasında tüm yol boyunca aynı soru vardı; “Ben nasıl bu kadar uyudum? Bir insan bu kadar uyuyabilir mi acaba?”
Eve vardığında ne yapacağını tam olarak bilmiyordu. Bu yüzden saatlerce düşünmeye başladı. Sabahın erken saatleri, bir anda öğlene kucak açmıştı. Öğlenleri genelde öğle tatili olduğundan zaman kazanmış olacaktı. Ancak zaman kazanmak onun neyine yarayabilirdi ki? Artık bir işi bile yoktu. İlk olarak sağlıklı düşünmeye başlaması gerektiğini anladı. Bu uyku sorununa nasıl bir çözüm bulabileceğini düşünmeye başladı. Sonra ise “doktor” kelimesi, kafasında bir ampul gibi yanmaya başladı. Aslında kafasında olan, fakat bir an hatırlayamadığı “doktor”… İlk olarak doktor arkadaşı olan Htune’ı aramaya karar verdi. Telefonun tuşlarını çevirdi ve aramakta olduğu telefon, çalmaya başladı. Sonunda telefonu birisi açmıştı.
“Efendim?”
“Htune. Ben Seötra.”
“Seötra. Beni unuttun zannetmiştim. Nasılsın?”
“Aslında pek iyi sayılmam.”
“Ohh! Ne oldu, söyle bana.”
“Bu sabah beni işimden kovdular.”
“Çok üzüldüm hayatım. Biliyorum sana şimdi soracağım soru biraz saçma olacak ama yine de soracağım. Peki seni neden kovdular, bir fikrin var mı?”
“Aslında bir neden var ama benim akıl sır erdiremediğim bir neden bu. Hatta seni bunun için aradım.”
“Nedenini söylersen, belki bir çare bulabilirim.”
“Beni kovmalarındaki neden üç gün boyunca işe gelmememmiş. Ancak işte sorun burada başlıyor. Çünkü ben üç gün boyunca uyumuşum. Dış dünyadan haberim olmadan öylece uyumuşum!”
“Üç gün mü? Gerçekten de senin bu kadar uyuman normal değil? Uyku hapı falan almış mıydın?”
“Hayır. İşte sorun da bu. Bana yardım edebilir misin?”
“Ben yardım edemem ama sana yardım etmesi için, bu konularda uzman bir arkadaşıma randevu ayarlayabilirim.”
“Bunu gerçekten yapar mısın?”
“Tabii ki.”
“Çok teşekkürler.”
“Randevuyu ayarlayınca sana haber veririm.”
“Görüşürüz.”
“Kendine iyi bak,” dedikten sonra telefonun ahizesini yerine bırakıverdi. İçi birazcık olsun rahatlamış gibiydi. Tam bu sırada midesinden hoş olmayan bir çığlık geldi. Sanırım karnı gerçekten acıkmıştı. Ne de olsa üç gün boyunca yemek yememişti.
Doğruca mutfağa gidip kendine yiyecek bir şeyler hazırladı, daha sonra bunları bir tepsiye koyarak televizyonun bulunduğu salona doğru götürdü ve televizyonu açtı. Televizyon karşısında atıştırmaya başladı. Her kanalda haber bültenleri vardı. Bültenlerde, devamlı düşen uçaktan bahsediliyordu.
Televizyon açıktı fakat televizyonla pek ilgilenmiyordu. Eline bir dergi aldı ve okumaya başladı. Okurken de tepsideki yiyeceklerden atıştırıyordu. Ancak yaklaşık beş dakika sonra televizyondaki spikerin söylediği cümlelerle irkilivermişti.
“Son gelen haberlere göre üç gün önce Gopwery Havaalanına çakılan uçağın enkazından çıkartılan kara kutudaki son ses kayıtlarında; ana pilotun, seyir halindeyken uyuya kalması ile uçağın kontrolünü sağlayamaması sonucunda uçağın düştüğü belirlenmiştir. İkinci pilotun ise olay yerinde olmaması suikast şüphelerini ortaya çıkarttı. Uçaktaki yolculardan uçağın kontrolünü alabilecek kişinin de bulunamaması ile uçağın, kendi kendini otomatik pilota geçirdiği tahmin ediliyor. Otomatik pilot ise uçağın yakıtı bitene kadar uçağı havada tutmasına rağmen, yakıtın sona ermesinden sonra ise yere çakıldığı haberi bizlere ulaştı.”
Uyku... Fazla uyku... Hem de üç gün önce olan bir olay! Kendisinin uykuya yattığı gün, uçağın düşmesi… Acaba bir bağlantı var mıydı? Sonuçta bir ortak noktanın olduğu kesindi. İkisi de fazla uyuduğu için işler ters gitmişti.
Elindeki dergiyi yere bıraktıktan sonra, televizyonu da kumandanın yardımı ile kapatıverdi. Arkasından da kucağındaki tepsiyi, salonun tam ortasındaki masaya koyduktan sonra bu olayları düşünmeye başladı.
Yaklaşık bir saat sonra telefon çalmaya başladı. Düşünürken adeta transa geçmiş bir halde olan Seötra, telefonun sesiyle kendine gelebilmişti. Telefonun olduğu odaya doğru koştu ve telefonu açtı. Telefonun öbür ucundaki kişi doktor Htune’du.
“Merhaba Seötra, şimdi nasılsın?”
“Sanırım birazcık daha iyiyim.”
“Sana söylediğim gibi doktor arkadaşımdan randevuyu aldım. Eline kalem, kağıt al ve dediklerimi yaz. Ne de olsa bu aralar biraz dalgınsın, belki unutursun.”
“Merak etme unutmam. Sen söyle.”
“Peki öyle olsun. Doktor Kuinz ile yarın saat on birde Tıp Hastanesi’nde randevun var. Tamam mı?”
“Çok sağ ol. Sana çok şey borçluyum.”
“Yardımcı olabildiysem ne mutlu bana. Bu arada arayı fazla uzatma ve doktorla konuştuktan sonra beni ara. Olur mu?”
“Tamam ararım. Hoşça kal.”
“Hoşça kal.”
Telefon kapanır kapanmaz, çalmaya başladı. Herhalde Htune bir şeyler söylemeyi unuttu diye düşündü ve telefonu açtı;
“Htune?”
Çok derinlerden gelen bir ses konuşmaya başladı;
“Sakın uyuma.”
“Efendim?! Siz kimsiniz? Htune şaka mı yapıyorsun bana?”
“Sakın uyuma.”
“Ama siz de kimsiniz?...”
Cevap gelmeden telefon kapanıverdi. Seötra’nın kafası, bu telefon ile iyice karışmıştı. Bunun anlamı ne diye tekrar tekrar kendine sorular sormaya başladı. Hiçbir sorunun yanıtını bilmiyordu. Tüm gün bu anlamsız telefonu düşünerek geçirdi. Telefon, kaza ve uyku üçgenin, ona ne anlatmak istediğini düşündü.
Zaman hızla akıp geçmişti ve şimdiden gece yarısına gelmişti bile. Üç gün boyunca uyumasına rağmen uykusu gelmişti. Yatağına yattı ve gözlerini kapadı. Ancak o adamın söylediklerini kafasından çıkaramadığı için, bu anlamsız uyarıya güvenmek zorunda olduğunu düşündü ve gözlerini açıverdi. Saatlerce kendini zorladı ve tavana doğru boş boş baktı. Uykuyla adeta savaşıyordu. Gözlerinden sular akıyordu. Annesinin söylediği bir sözü hatırlayıverdi. Gözlerinin önüne küçüklüğü geldi. Annesi yatağının yanı başında oturmuş, ona masal anlatıyordu. O, annesinin masal anlatmasını o kadar seviyordu ki, masalın tamamını dinlemek için kendini zorluyordu ve sonunda da gözlerinden yaşlar geliyordu.
“Anne?...”
“Efendim kızım.”
“Neden gözlerimden yaşlar geliyor? Ben ağlamıyorum ki…”
“Hayır tatlım ağlamıyorsun. Bunlara uykunun gözyaşları denir. Uyumayı reddedersen, uykular ağlarlar. Bu yüzden bence uyumalısın. Onları daha fazla üzmenin alemi yok.”
“Ama anne hayır… Masalı sonuna kadar dinlemek istiyorum.”
Bu görüntüler gözlerinin önünden geçerken, hava da ağarmak üzereydi. O kadar çok uyumak istiyordu ki, resmen uyumamak ona acı veriyordu. Üstelik de erken kalkmasına gerek olmadığı bir zamanda, bu resmen bir işkenceydi. Uyanık kalmak gittikçe zorlaşıyordu. Bu yüzden mutfağa gitti ve kahve makinesini çalıştırdı. Kahvenin olabildiğince koyu olmasını istiyordu. Saat sabah yediye gelmişti bile. Hava aydınlanmıştı. Kahve de olmuştu. Kahveyi içerken bir yandan da, saat on birin gelmesini iple çekiyordu. Duş alırsa belki kendine geleceğini düşündü ve hemen duşa koştu. Duş onu rahatlatmaya başlamıştı. Sıcak su ona uykuyu hatırlatıyordu. Bu yüzden de ani bir hareketle duşun musluğunun soğuk su vanasını hızlıca çevirdi. Soğuk su, resmen şok etkisi yaratmıştı. Nefes alamıyordu ama bundan hoşlanıyordu. Soğuk su, gözlerinin fal taşı gibi açılmasını sağlamıştı. Duştan çıktıktan sonra kurulanmaya başladı. Yatak odasına gidip üstüne bir şeyler giydi. Sonra telefonun çaldığını duydu. Telefonun yanına gitti ve telefonu açtı. Karşısındaki, o derinden gelen sesin sahibinden başkası değildi;
“Uyumadığına sevindim.”
“Siz kimsiniz? Benden ne istiyorsunuz?”
“Seninle bunları burada konuşamam. Buluşmamız lazım.”
“Ama...”
“Şimdi cevap vermeye gerek yok. Evinin iki blok yanındaki kafede, yarım saat sonra buluşalım. Sana her şeyi anlatacağım. Ancak şimdi hiçbir şey söyleyemem.”
“Bana ne diyeceksiniz ki?”
“Buluştuğumuzda söyleyeceğim. Bu arada saat on birdeki buluşmana da gitme sakın. O da onlardan. Ona gidemezsin.”
“Bunun anlamı ne böyle?”
Telefon yine kapanmıştı. Yine anlamsız bir telefondu fakat belki de sorularının cevapları bu buluşmada saklıydı. Bu yüzden de biraz çekinse de, gitmeye karar verdi. Saçları hala ıslaktı. Bu yüzden kurutmaya başladı. İşi bittiğinde ise buluşma yerine doğru yol almaya başladı. İki blok ötesi olduğundan arabaya binmeye gerek yoktu ve yürümeyi tercih etti. Tam kafenin önüne gelmişti ki, arkasından gelen bir erkek sesine kulak verdi;
“Benden korkmana gerek yok. Şimdi beni takip et ve sorularının cevaplarına kavuş.”
Seötra, arkasını döndüğünde karşısında uzun boylu ve de yakışıklı bir adamı gördü. Mavi gözlerindeki o çarpıcılık, çok çekiciydi ve onu takip etmeye başladı. Adam, doğruca bir çıkmaz sokağa doğru gitmeye başladı. Seötra çıkmaz sokağın başında durdu ve adama seslenerek;
“Burası çıkmaz bir sokak, nereye gidiyorsun?”
“Sadece beni takip et ve gerisini düşünme.”
Adam çıkmaz sokağın sonundaki duvara doğru yaklaştı. Birkaç saniye sonra ise duvarın dibindeydi. Seötra ise meraktan çıkmaz sokağın ortalarına doğru gelmişti. Adam, duvara dokunduğu anda yerde oluşan bir boşluğun içine düşüverdi. Sonra ise arkasından boşluk kapanıverdi. Adam aniden yok oluvermişti. Seötra ise ne yapacağını bilmiyordu ve o da duvara doğru yaklaştı. Duvarın dibine geldiğinde ise durdu. Sonra ise duvarda asılı olan minicik bir aynayı gördü. Minicik aynaya dokunduğu anda da yerde daire şeklinde bir boşluk oluşuverdi. Seötra, oluşan boşluktan ister istemez düşüverdi. Sanki bir tünelde gibiydi. Etrafta rengarenk ışıklar vardı. Anlamsız geometrik şekiller görmeye başladı ve sonunda ise yumuşacık yastıkların olduğu bir odaya iniş yaptı. Çok yumuşak bir iniş olmuştu. İner inmez etrafına baktı. Odanın ortasında yatağa benzer bir masa durmaktaydı. Masada altı kişi oturmaktaydı. Masadaki yedi sandalyeden biri boştu. Mavi gözlü o adam, Seötra’ya dönerek;
“Hadi otur,” dedi. Seötra ise masanın yanına geldikten sonra oturuverdi. Masanın en başında duran kişi, bu grubun lideri gibiydi. Seötra’ya bakarak;
“Hoş geldin Seötra. Şu anda çok şaşkın olduğunu biliyorum ama bunların hepsinin bir açıklaması var. Ama önce kendimi tanıtayım. Ben Haxis. Buradaki oturanların en yaşlısı oluyorum. Önce senin sorularını cevaplamamız gerektiğini düşündüm ve şimdi bize sormak istediklerini sormanı istiyorum.”
“Evet oldukça şaşkın bir durumdayım. İlk olarak adımı nereden biliyorsunuz?”
“Bunu sana açıklamak biraz zor ama açıklamaya çalışayım. Senin adını biliyoruz çünkü sen bizim aradığımız kişisin.”
“Beni neden arıyorsunuz ki?”
“Bence bu soruları sormak yerine, kafanın içindeki o soruları sormalısın.”
“Kafamın içindeki?” Seötra, bir an için sustu. Ancak çok geçmeden kafasını kurcalayan o soruyu sordu. “Ben neden üç gün boyunca uyudum?”
“Beni tam olarak anlamayacağını biliyorum ama sana şunu söyleyebilirim. Üç gün boyunca rüyalarında savaşlar gerçekleşti. Noma dediğimiz rüya kontrolcüleri ile üç gün boyunca savaştık.”
“Bu saçmalık! Rüyalarda savaş... Bu gerçekten de anlamsız.”
“Bizi anlamayacağını biliyordum. Peki neden üç gün boyunca uyudun ve bizler seni neden arıyoruz? Bu soruları kendine sor.”
“Peki neden benim rüyalarımda?”
“Çünkü Nomalar, sende bir güç olduğunu fark ettiler ve seni öldürmek istediler. Bizler de seni öldürmemeleri için savaştık. Çünkü Nomaları yok etmenin tek yolu, sende olan bu güç. Üstelik sendeki güç, normal seviyedeki güçlerin çok üstünde.”
“Peki beni nasıl öldüreceklerdi?”
“Dediğim gibi onlar rüyaları kontrol ederler. Bir insanı, rüyalarının içinde beş gün sonunda öldürebilirler. Ancak sende farklı bir şey oldu. Savaşın üçüncü günündeydik ki, tam bu esnada bir kırılma meydana geldi ve sen uyanıverdin. Böylece de onların elinden kurtulmayı başardın. Ancak tekrar uyumaya başlarsan, seni iki gün içinde öldürebilirler.”
“Beni öldürmemeleri için savaştığınıza göre, sizler de rüyalarımın içine girdiniz. Bunu nasıl yapabiliyorsunuz?”
“Bizlerde de sende olan güç var. Yalnız sende olduğu kadar yüksek seviyede değil tabii ki. Bu güç rüyalara girebilmemizi sağlıyor.”
“Yani ben de aslında rüyalara girebilirim?...”
“Elbette girebilirsin.”
“Peki daha önce kaç kişiyi kurtarabildiniz?”
“Aslında hiç. İlk defa sende böyle bir kırılma meydana geldi. Kurtarmaya çalıştığımız kişilerin hepsi, Nomaların ellerinde esir düştü. Beş gün boyunca onların yanında kaldılar ve öldüler. Sen ise üç gün esir kaldıktan sonra, kırılma sonucunda kurtuldun.”
“Peki şu düşen uçak ile benim bir bağlantım var mı?”
“Senin bir ilgin yok. O uçağın pilotunda da bizde olan güçten vardı ve Nomalar onu da esir aldılar. Ancak o beş gün geçmeden, gerçek dünyada öldü. Çünkü uçakta uyuyakalmıştı. Belki de onu uyutmak için bir şeyler yaptılar. Sonuçta amaçlarına ulaştılar. Belki seninle tek bağlantısı, onunla işleri bittikten sonra seni seçmeleridir. Bu yüzden de tam o öldüğünde, senin rüyalarına dalış yaptılar.”
“Doktora neden gitmememi söylediniz peki?”
“Çünkü o da bir Nomaydı. Özellikle de o. Neden bu mesleği tercih ettiğini sanıyorsun. Rüyalara en yakın olacağı meslek buydu.”
“Ben gücümü nasıl kullanabilirim?”
“Seni birkaç gün içinde eğiteceğiz. Tabii bizimle kalmayı kabul edersen. Hatta bir gün bunu düşünmen için sana zaman vereceğiz.”
“Bendeki gücün kuvvetini nereden biliyorsunuz peki?”
“Quenemetri diye bir aygıt sayesinde bu gücü ölçebiliyoruz.”
“Bendeki gücün sizlerden daha fazla olduğunu söylediniz. Peki şu ana kadar benim gücüm kadar yüksek seviyede güce sahip bir kişiyle karşılaştınız mı?”
“Senin gücün kadar güçlü birisi yoktu sanırım.”
“Peki...”
“Dur bir dakika.”
“Ne oldu?”
“Şu ana kadar senin kadar güçlü birisi daha vardı. Hatta bu kırılma ilk onda olmuştu.”
Masadaki oturan tüm insanlar, Haxis’e doğru baktılar. Kısa sarı saçlı bir kız ise şaşkınlıkla;
“Ama bu olamaz! Bu karşılaştıklarımız arasındaki en güçlüsüydü. Hatta Gueenp ve Tisvio da yanımdaydı. Gördüklerimiz arasında en güçlüsüydü. Değil mi?”
Gueenp ve Tisvio, bu sözü onaylar bir şekilde kafalarını salladılar. Haxis ise sözlerine devam etti;
“Sizlerin karşılaştığı en yüksek güçtü bu. Unutmayın ki sizleri daha sonradan keşfettik. Şanslıydınız ki, Nomalardan önce sizleri fark ettik.”
Sarı saçlı kız ise hayretle;
“Peki Haxis sen en eski olduğuna göre bize söyleyebilirsin. Gördüğün en yüksek seviyedeki güce sahip diğer kişi kimdi?”
Haxis gözlerini kapadı ve sessizleşti. Sonra ise derin bir nefes aldıktan sonra konuşmasına devam etti;
“Seötra kadar güçlü biri daha vardı. O, Quenemetri’nin mucidi, bu gücü ilk fark eden kişiydi. Yani Nomalarla savaşan ilk kişiydi. Bana da dahil, bu gücü nasıl kullanacağımızı öğreten ilk kişiydi o. Yani Lowfem’di.”
Seötra’nın gözleri bir anda açıldı.
“Lowfem mi?”
“Evet Lowfem.”
“Biliyorum. Lowfem diye bir çok isim bulunabilir. Fakat benim...”
“Evet senin annendi Seötra. Bunu neden daha önce fark edemedim ki?!”
“Ama o kalp krizinden ölmüştü.”
“Annen nerede ve ne yaparken ölmüştü hatırlıyor musun?”
“Yatakta uyurken ölmüştü.”
“Evet işte. Anneni Nomalar öldürmüştü. O rüyaları kırabiliyordu, fakat arkadaşlarını kurtarmak uğruna kendini feda etti. Kendini feda ederse, bizleri kurtarabileceğini düşünüyordu. Ancak ne yazık ki gücünü kullanmadı ve onu öldürdüler. Gerçek dünyada ise kalbi durduğu için kalp krizinden ölmüş zannedildi.”
“Anneciğim...”
“Seötra, sen onun gücünü almışsın. Bu rüyaları kırabileceğin anlamına geliyor. Nomaları rüyalarda yenebilirsin.”
“Peki annemde onları yenebilecek güç olduysa neden onları yenmedi?”
“Onları yok etmemize az kalmıştı. Fakat annen dediğim gibi bizi kurtarmayı seçti. Bizler Nomaların elinde esir düşmüştük. Onlar da takas teklif ettiler. Annene karşılık, bizlerin özgürlüğü. Annen ise bizi kurtarmak adına, teklifi kabul etti.”
“Annem aslında bir kahramanmış ama ben bunu ne yazık ki yıllar sonra öğrenebiliyorum.”
“Neyse az sonra seni çıkmaz sokağa geri göndereceğiz. Ama önce arkadaşlarımı tanıtayım.” Onu oraya getiren mavi gözlü yakışıklı adamı göstererek;
“Füemax, seni buraya getiren kişi. Aynı zamanda benden sonraki en eski kişi.” Kısa sarı saçlı kızı göstererek;
“Bicizy, ekibimizin en genç üyesidir, ancak kendisi gerçekten de bir dahidir.”
Daha sonra ise yan yana oturan iki erkeği gösterdi. İkisi de birbirlerine benziyorlardı.
“Gueenp ve Tisvio. İkizdirler. Birbirlerinin hissettiklerini hissedebilirler. Onları bulduğumuzda tek kişiyi bulduğumuzu düşünüyorduk. Fakat onların bir bütün olduklarını anladık. Birbirini tamamlayan elmanın iki yarısı gibi.”
Masadaki son kişinin ise masmavi gözlerinin yanında, masmavi saçları vardı. Haxis, ona doğru döndü ve konuşmasına devam etti;
“Son üyemiz ise Vi. Onunla karşılaşmamız gerçekten de ilginçti. Çünkü kendi gücünü kendi fark etmişti. Ancak ne yapacağını bilmiyordu. Tesadüf eseri benim Füemax ile konuşmalarımı duydu ve de ekibimize katılıverdi. Onun diğer bir özelliği ise bizim tabirimizle ponips, senin anlayacağın dille ise Nomaların yapacakları şeyleri önceden hissedebiliyor. Tabii önceden derken sadece saniyeleri kastediyorum. Aslında bu güç, bize zaman kazandırır diye düşünüyorduk. Ancak o geldiğinden bu yana, Nomaların hedef aldığı kişilerin hepsinin, esir alınacağını önceden gördü. En erken on yedi saniye önce hissetti. Bu zaman ise ne yazık ki çok kısa bir zaman.”
Seötra, masadaki herkese doğru gülümseyerek;
“Hepinizle tanıştığıma memnun oldum. Ancak size soracağım sorular henüz bitmedi.”
“Bence bu soruları daha sonraya saklamalısın. Ne de olsa seni eğitirken soru sormak için çok zamanımız olacak.”
“Ancak bari son soruma cevap verin.”
“Peki sor bakalım.”
“Rüyalarda nasıl haberleşebiliyorsunuz?”
“Telepatik olarak beyin gücüyle haberleşebiliyoruz. Beynimizle görüyoruz ve beynimizle yaşıyoruz.”
“Peki ben bunu nasıl yapacağım?”
“Tamam bu kadar meraklı olmanı anlıyorum. Hatta bu beni sevindiriyor. Ancak bunun için zamanımız olacak. Bu yüzden de şimdi gitmelisin. Kararını verince de, her şeye başlayabiliriz.”
“Peki öyle olsun. Eve gidince zaten iyi bir uyku çekmem lazım. Çünkü çok yorgunum. Uykusuzken rahat düşünemiyorum.”
“Sakın bunu yapma! Sana dediğimizi unuttun galiba. Eğer uyursan, seni ele geçirirler ve de her şey biter.”
“Fakat çok uykum var. Uykusuzluğa nasıl dayanabilirim ki?”
Bunun üzerine Haxis, Vi’ye doğru döndü;
“Hapları getir.”
Vi, birkaç saniye sonra elinde bir kutuyla geri döndü. Elindeki kutuyu, Seötra’nın eline sıkıştırdı;
“Bu kutunun içindeki hapları her saat başı al. Seni uykusuz tutacaklardır. Gayet dinç bir şekilde hayatına devam edeceksin.”
Haxis ise, Vi’nin sözlerinin üzerine;
“Bu haplar da annenin icadıdır. Annen muhteşem bir kadındı. O olmasaydı belki de ölmüş olacaktık. Bu yüzden bu dediklerimizi düşün.”
“Düşüneceğime emin olabilirsin.” dedi ve ayağa kalktı Seötra. Onun kalkması üzerine masada oturan diğer kişiler de ayağa kalktılar. Vi, kutunun içinden bir hap çıkardı ve Seötra’ya verdi;
“Bunu şimdi yut ve gözlerini kapa.”
Seötra, hapı yuttu ve gözlerini kapadı. Gözleri kapalıyken, kulaklarında sadece Vi’nin sözleri yankılanıyordu;
“Unutma! Her saat başı iç bunu.”
Sonra ise gözlerini açıverdi. Gözlerini açtığında karşısında bir duvar vardı. Arkasına baktığında ise, buraya gelirken girdiği çıkmaz sokakta olduğunu fark etti ve eve doğru yol almaya başladı.
Eve ulaştığında her şey, her zaman olduğu gibi yerinde duruyordu. Saate baktığında ise kendine kendine;
“Aman Tanrım bu kadar zaman geçti mi? Saat 14:00 olmuş. Yani 11:00’deki randevumu da kaçırmış oldum böylece,” dedikten sonra ise karnının acıktığını fark etti. Mutfağa gitti ve kendine özgü bir şekilde karışık bir sandviç hazırladı. Sandviçi ile her zaman olduğu gibi televizyonun karşısına geçti. Biraz rahatlamak için müzik kanallarından birini açtı ve televizyonun sesini yükseltti. Ekrandaki klipleri izlerken bir yandan da sandviçini büyük bir iştah ile yemeye başladı. Yaklaşık bir saat boyunca televizyon izledikten sonra haplardan birini alması gerektiği aklına geldi ve mutfağa gidip bardağına su doldurdu. Salondaki masanın üstüne koyduğu hapların olduğu kutunun içinden bir tane hap aldı. Suyun yardımı ile de yutuverdi. Hapını yuttuktan sonra ise;
“Gerçekten de işe yarıyor. En ufacık bile uykum yok. Annem gerçekten de bir dahiymiş,” diye kendi kendine konuşurken, çalan telefonun sesini duydu ve hemen açmaya gitti. Telefondaki arkadaşı Htune’du. Sitemli bir şekilde;
“Seötra, randevuna gitmemişsin. Fakat böyle yaparsan sana yardım edemem ki!”
“Üzgünüm unutmuşum.”
“Merak etme. Doktor ile konuştum. Adresini ona verdim. Seni bizzat evinde muayene etmek istiyormuş. Yanında da bir arkadaşı varmış.”
Bunu duyunca aniden donakaldı Seötra. Elindeki telefondan ise sesler gelmeye devam ediyordu;
“Alo! Alo! Seötra orada mısın?”
Seötra ise yaşadığı şoktan kurtularak, hemen kendine geldi. Telefona doğru dönerek;
“Buradayım Htune. Şimdi kapatmam gerek. Görüşürüz,” dedi ve kapattı. Ne yapacağını bilemiyordu. Ancak kendini toparlamak için içinden devamlı aynı cümleyi söylüyordu; “Onlar sadece rüyaları kontrol edebilirler, gerçek dünyayı değil.”
Çok geçmeden kapı çalınıverdi. Seötra kapıya doğru yavaş adımlarla yöneldi ve kapının deliğinden bakarak;
“Kim o?”
“Bayan Yuane, ben Doktor Kuinz. Htune’un arkadaşı. Sanırım benden bir randevu aldınız ve kaçırdınız.”
“Yanınızdaki kim?”
“Yanımdaki bayın adı Jpyumk. Kendisi benim yardımcımdır.”
Birkaç saniye düşündükten sonra kapıyı açmaya karar verdi. Sonunda kapıyı açtı ve doktor ile yardımcısına içeriyi göstererek;
“Buyurun. Rahatınıza bakın.”
Doktor Kuinz ve yardımcısı, gördükleri ilk kanepenin olduğu yere oturdular. Arkalarından da kanepenin karşısındaki koltuğa Seötra oturuverdi. Seötra, karşısındaki iki adama dönerek;
“Bir şeyler içer misiniz?”
Doktor Kuinz ise hemen işe başlamak istercesine;
“Hayır teşekkürler. Bence hemen işimize başlayalım. Öncelikle neden randevunuza gelmediğinizi bilmek isterim.”
“Belli bir nedeni yok.”
Adamın sesi birazcık daha kalınlaşmıştı;
“Bana bir nedeninizin olmadığını söylemeyin. Neden gelemediğinizi söyleyin.”
“Sanırım bu sorunun cevabını vermiştim size.”
Adam gayet öfkeli bir şekilde;
“Bana hiçbir yanıt vermediniz. Söyledikleriniz tamamen geçiştirmek amaçlı!”
“Fakat Bay Kuinz size ne oluyor böyle. Beni korkutuyorsunuz. Bana neden bağırıyorsunuz ki?”
Adamın aniden sesi inceliverdi;
“Üzgünüm sizi korkutmak istemedim. Sadece bazı şeylere çok sinirleniyorum. Özellikle de hastalarımın kararlarını değiştirmek isteyen dolandırıcıları, ellerimle boğabilirim.”
“Ne dolandırıcısı?”
“Bana anlamamış gibi yapmayın. Bal gibi de anladınız. Randevunuza gelmeyişinizin nedeni gayet açık. Bazı dolandırıcılar, sizin aklınızı çelmeye çalıştılar. Size saçma sapan şeyler anlattılar öyle değil mi?”
“Hiçbir şey anlamıyorum.”
Bu söz üzerine adam, yardımcısına dönerek kafasını sallayarak işaret verdi. Yardımcısı da elindeki çantadan kalınca bir defter çıkardı. Doktora doğru uzattı. Doktor, elindeki defteri açtı ve birkaç sayfa çevirdikten sonra önünde açık olan sayfayı Seötra’ya doğru uzattı;
“Şimdi anlarsınız dediklerimi.”
Seötra, adamın uzattığı deftere doğru baktı. Defterin üzerinde fotoğraflar vardı. Fotoğrafların da önünde numaralar vardı. Bunlar sabıka kayıtlarına benziyordu. Seötra deftere dikkatlice baktığında, defterdeki fotoğraflardan birinin Haxis’e ait olduğunu fark etti. Doktor ise konuşmasına devam etti;
“Gördüğünüz gibi şu anda baktığınız fotoğraftaki kişi, size çok tanıdık geliyor öyle değil mi? Karşınızda gördünüz fotoğraflar, bizzat polisten özel izinle alınmıştır. Size saçmalıklar anlatan adamlar, aslında bu kayıtlarda gördüğünüz gibi suçlulardan başka kişiler değiller. Dolandırıcılıktan hapis yatmış bu kişilere inanmanız gayet doğal. Çünkü gerçekten de inandırıcı bir yapıları vardır.”
“Şayet dolandırıcılarsa, neden durup dururken benim tam doktora gideceğim sırada, beni durdurmak istesinler ki? Yani ellerine ne geçecek ki? Beni ne ile dolandırabilirler ki, bana hiçbir şey satmaya çalışmadılar ya da onun gibi bir şey yapmadılar.”
“Evet. Demek onları hatırladınız. Şimdi sorunuzun yanıtına gelirsek, aslında size bir şey satmamış olarak görülebilirler. Ancak onların amaçları çok başka. İnsanları bağımlı yapıyorlar. Ellerindeki haplarla insanların problemlerini çözeceklerini iddia ediyorlar. Nedense özellikle de uyku ile sorunları olan insanları kandırmaya çalışıyorlar. İlk başlarda bir kutuyu bedava veriyorlar. Daha sonraları ise bir kutu hapı içen kişi, gittikçe bu haplara bağımlı oluyor. Sonrasını ise tahmin edersiniz herhalde. Bağımlı olan kişi devamlı haplardan kullanmak istiyor ve de böylece dolandırıcılar, bağımlı kişiyi avuçlarının içine alıyorlar.”
“Size neden inanıyım ki?”
“İnanmamakta serbestsiniz tabii ki. Ancak ben sizi uyarmak istedim. Ne de olsa dürüst insanlar, birbirlerini uyarmalıdırlar.”
“Beni uyardığınız için çok teşekkür ederim fakat artık gitmenizi isteyeceğim.”
“Nasıl isterseniz. Buradan gideceğim fakat son bir şey daha söylememe izin verin.”
“Buyurun söyleyin ve gidin.”
“Bu kişiler, insanları kandırmak için çok iyi araştırmalarda bulunuyorlar. Kurbanlarının en zayıf noktasını bulana kadar araştırıyorlar. Sonunda da onları ele geçiriyorlar. Örneğin bazılarının en hassas oldukları nokta aileleridir. Özellikle de annelerimiz. Bizim için gerçekten de önemlidir öyle değil mi? Annelerimizin aslında onlarla çalıştığı hakkında bazı şeyler söylüyorlar. Kısaca annelerimizi kullanarak bizleri kandırıyorlar. Bizleri en zayıf noktalarımızla avlıyorlar.”
Bu sözler karşısında Seötra donakalmıştı. Olduğu yerde buz kesmişti. Elleri titremeye başlamıştı. Kendi kendine devamlı aynı kelimeyi tekrarlıyordu;
“Olamaz! Olamaz!” Kendini aptal gibi hissediyordu. Sonunda doktora dönerek;
“Lütfen oturun. Sizden özür dilemek istiyorum. Çok aptalım. Bir an için onlara inanıvermiştim. Annemin gerçekten de onlarla çalıştığını sanmıştım.”
“Üzülmeyin Bayan Yuane. Bu herkesin başına gelebilir. Ne de olsa hepimiz insanız. Böyle şeylere inanabiliriz öyle değil mi?”
Doktor, yardımcısına dönerek;
“Bayan Yuane’ye şuradan biraz su getir çabuk. Görmüyor musun kadıncağızı, bir anda perişan oldu.”
Doktorun yardımcısı mutfağa doğru gitti ve oradan elinde bir bardak suyla geri döndü. Elindeki su bardağını Seötra’ya doğru uzattı. Seötra ise bardağı alır almaz, bardağı getiren adama bakarak;
“Çok teşekkürler,” dedikten sonra da elindeki bardağın içindeki suyu bir dikişte içiverdi. Sonra da elindeki bardağı yanında duran sehpaya koydu.
Seötra, doktora bir kez daha dönerek;
“Çok mahcubum. Kendimi gerçekten de aptal gibi hissediyorum.”
“Bayan size söylediğim gibi üzülmenize gerek yok. Hem bir de şöyle düşünün, ya buraya gelip sizi uyarmasaydım. Unutmayın ki, bu da olabilirdi.”
“Evet gerçekten de size çok şey borçluyum. Sizin için ne yapabilirim?”
“Gerçekten önemli değil. Sadece artık randevularınıza geç kalmamayı önerebilirim. Yani gelirseniz sevinirim.”
“Tabii ki bundan sonra asla kaçırmayacağım.”
Doktor, ayağa kalktı ve salonun ortasında dolaşmaya başladı. Duvarda asılı duran resme bakarak;
“Sanırım anneniz. Gerçekten güzel bir kadınmış.”
“Evet annem. Gerçekten de güzeldir.”
“Tıpkı sizin gibi.”
Seötra bu iltifat karşısında gülümsedi;
“Çok naziksiniz. Bu olay gerçekten de benim için şok oldu. Özellikle de anlattıkları hikaye gerçekten de saçmaydı ama beni inandırmayı becermişlerdi.”
“Özellikle de şu düşen uçaktaki pilottan sonra sizin seçildiğinizi söylemeleri, gerçekten de komikmiş.”
“Pilot mu?”
“Evet. Hani şu günler önce düşen uçağın pilotu.”
“Ama ben öyle bir şey söylemedim ki!”
“Söylemediniz mi?”
“Tanrım! Sen gerçekten de dedikleri kişi misin yoksa?!”
“Annenizi size benzetirken gerçekten de aynı kaderi paylaşacağınızı kastediyordum. Siz de onun gibi öleceksiniz.”
“Fakat...”
Seötra ayağa kalkmak isterken, aniden yere yığılıverdi. Kafası gerçekten de feci bir şekilde dönüyordu. Gözleri gittikçe kararmaya başlamıştı.
“Bana ne oluyor böyle?”
“Sanırım içtiğiniz su, gerçekten de hoşunuza gitti.”
Doktor, tüm odayı inleterek kahkahalar atmaya başladı. Seötra ise gittikçe uyuyordu. Gözleri kapanıyordu. Kulaklarında ise sadece doktorun kahkahaları duyuluyordu. Oda gittikçe küçülürken, sesler de görünemezliğin boşluğunda kendilerine bir yer bulmuştular. Her yer sessizleşmişti. Tıpkı sağır insanlarda olduğu gibi. Sonunda da gözleri tamamen kapandı.
Bu sırada ise diğer bir yerde herkes, Seötra’nın cevabını vermesini bekliyordu. Hepsi yarının onlar için büyük bir gün olacağını düşünüyorlardı. Sonuçta ellerindeki güç ile Nomaları sonunda yok edebileceklerdi. Ancak gözlem odasındaki Vi, aniden yere yığılıverdi. Titremeye başladı. Yerde öylece kıvranıyordu. Kıvranırken de bedeni, her yere çarpıyordu. Sesleri duyan Füemax, odaya girdi ve yerde kıvranan Vi’yi görünce içeriye doğru koşup bağırmaya başladı;
“Bir şeyler oluyor! Bir şeyler oluyor! Nomalar harekete geçtiler. Vi bir şeyler görüyor.”
Bu bağırışları duyan tüm ekip elemanları Vi’nin olduğu odaya doğru doluştular. Haxis, yerdeki Vi’yi kaldırdı ve ona dikkatlice sordu;
“Vi, neler oluyor?”
Vi ise kendine gelmişti fakat bitkin gibiydi. Yavaş ama belirgin sesiyle;
“Seötra’yı ele geçirdiler!”
Bunu duyan ekip elemanlarının hepsi hayrete düşmüşlerdi. Haxis ise gayet kararlı bir şekilde;
“O bizim tek umudumuz. Onu kurtarmalıyız. Şimdi çok geç kalmadan hepimize iyi uykular. Bitirmemiz gereken bir savaşımız var!”
Bunun üzerine hepsi birlikte uyku kapsüllerine girmeye başladılar. Kapsüllerin kapıları kapandığında ise artık hiçbirinin dünya ile ilişkisi kalmamıştı, hepsi uykudaydı.
Gözleri açılıvermişti Seötra’nın. Neler olduğunun farkında bile değildi. Elleri zincirlenmişti. Hareket edemiyordu. Kafasına ise kablolar bağlanmıştı. Etraftaki atmosfer çok tuhaftı. Her yer renkli ışıklarla doluydu. Gökkuşağını andıran bir renk cümbüşü söz konusuydu. Renklerle birlikte, ortalıkta anlamsız geometrik şekillerin havalarda uçuştukları görülüyordu. Şaşkınlık içerisinde etrafa bakarken, aslında bir kayanın üstüne çakıldığını fark etti. Zincirlerdeki birleşim yerleri sayesinde kayanın üstüne çakılmak kolaylaşmıştı. Hareket edememesinin yanında konuşamıyordu da. Tüm gücüyle bağırmaya çalıştığı halde. Ortalıkta en ufacık bir ses dalgası bile yoktu. Çok garip duygular içerinde olan Seötra, bu durumda ne yapacağı hakkında bir şeyler düşünmeye çalışsa da, böyle bir durumla ilk defa karşılaştığı için ne yapacağını bilemiyordu. Sonunda kendini zorlamaya karar verdi. Kendini zorlayarak öne doğru eğilmeye çalıştığı anda, tüm vücuduna inanılmaz bir acının saplandığını hissetti. Tüm vücudu adeta yanmaktaydı. O her şeye rağmen kendini öne eğmeyi başarmıştı. Etrafında bomboş bir arazi vardı. Boş arazinin üstünde sadece kayalar vardı. Daha fazla dayanamadı ve eski konumuna geri dönmek zorunda kaldı. Birkaç dakika sonra ise bakışlarının önünde bir kişi belirdi. Bu tanıdık yüz, Doktor Kuinz’den başkası değildi. Seötra’ya baktı ve elini Seötra’nın kafasına dayayarak konuşmaya başladı;
“Sanırım hayatında ilk defa bir rüyanın içinde olduğunun farkındasın. Fakat bu gücünü yeni fark etmen çok yazık. Halbuki bu güç sayesinde beni zorlayabilirdin. Ancak yakında öleceksin ve sen bunun farkında bile değilsin.”
Adam, söyleyecekleri bitince elini Seötra’nın kafasından çekti ve konuşmasına devam ettiyse de, elini çekmesiyle birlikte sesler artık anlaşılmıyordu. Gerçekten de güçsüzleştiğini fark etti. Bir şeyler onun yaşam kaynağını emiyor gibiydi. Birkaç saniye sonra ise tekrar gözleri kapanıverdi.
Saatler geçtikçe, Seötra da güçsüzleşiyordu. Yaşam gücü azalıyordu. Rüyalarında büyük savaşlar gerçekleşiyordu. Ancak o bu savaşların farkında bile değildi. Tam bu sırada ise savaşın ortasındaki Haxis, Füemax’a doğru döndü;
“Füemax bir şeyler yapmalıyız. Zaman tükeniyor. Çabuk bana Vi’yi bul.”
“Vi, şu anda tehlikeli bölgede. Ona ulaşmak çok zor.”
“Fakat ona ulaşmalıyız.”
“O bölgeye girersek ölebiliriz.”
“Zaten girmezsek de öleceğiz. Bu yüzden de başka çaremiz yok. Ben gidiyorum.”
“Dur! Ben de geliyorum.”
Haxis, beyin dalgalarının gücüyle kendini ve Füemax’ı çevreleyen bir koruma kalkanı oluşturdu. Kalkan fazla güçlü değildi. Bu yüzden de Nomalarla olabildiğince temas etmemeye çalışıyorlardı. Kalkanın, etkisi azalmaya başlamıştı. Artık üstlerine gelen kazık ışınlarına cevap veremiyorlardı. Haxis, ışınlara daha fazla dayanamayacağını anlayınca;
“Füemax, senden bir şey isteyeceğim.”
“Evet Haxis söyle.”
“Senden olağanca gücünle Vi’ye ulaşmanı istiyorum. Ben seni koruyacağım. Vi’den kalan zamanı öğrenmen lazım. Şimdi koş çabuk!”
Füemax, cevap bile veremeden koşmaya başladı. Vi fazla uzakta değildi, ancak savaşın şiddetli olduğu bir bölümdeydi. Füemax, beyninin tüm kıvrımlarını Vi’ye odakladı ve eşi görülmez bir hızla uçmaya başladı. O kadar hızlıydı ki, havada adeta görülmüyordu. Sonunda Vi’nin yanındaydı. Vi’ye telaşla sordu;
“Ne kadar zaman kaldı?”
“Sadece kırk beş dakikamız var. Sanırım başaramayacağız.”
“Başarmalıyız,” dedikten sonra aynı hareketi yaparak geri döndü Füemax. Ancak bu hareketleri yaparken gerçekten de çok güç kaybetmişti. Yerinde sabit bir şekilde kalakalmıştı. Haxis’e doğru kafasını çevirdiğinde ise Haxis’in yakalandığını gördü. Güçsüzlüğüne rağmen Vi’ye ulaşmaya çalışacaktı ki, vücudunun hareket edemediğini fark etti. Nomalar, onu da ele geçirmişlerdi. Daha sonra ise bir kazık ışının üstüne doğru geldiğini gördü.
Nomalar savaşı kazanmak üzereydiler. Seötra’nın ölmesine sadece on dakika kalmıştı. Seötra ise gözlerini, beynindeki seslere kulak vererek açtı. Onunla telepatik bir şekilde bağlantı kurulmaya çalışılıyordu. Bitkin bir şekilde sadece beynine doğru odaklandı. Birkaç saniye sonra ise duyduğu ses, Haxis’indi;
“Seötra, kurtulabilirsin. Sadece dakikalar kaldı. Başka çaren yok.”
“Ne yapacağımı bilmiyorum. Hatta şu anda sizlerle bile nasıl konuştuğumun farkında değilim.”
“İçindeki gücü ortaya çıkart. Sadece bunu sen başarabilirsin.”
“Yapamam. Bana yardım edin.”
“Artık sana yardım edemeyiz, hepimiz yakalandık. Son şansımız sadece sensin.”
“Ancak ne yapabilirim ki, ben de esir durumdayım.”
“Bu senin rüyan. Şu anda senin rüyalarındayız. Rüyalarını yönlendirebilirsin. Sadece senin rüyalarındayız...”
“Benim rüyalarım... Benim rüyalarım... Ben kendi rüyalarımı nasıl yönlendirebilirim ki!”
“Annen de seçilmişti. Onda sende olan güçten vardı. Fakat o başaramadı. Ama sen başaracaksın! Şimdi beyninin tüm kıvrımlarını kullanmalısın. Sadece odaklan, odaklan ve dışarıya püskürt tüm gücü.”
“Odaklanıyorum... Odaklanıyorum ama olmuyor.”
“Bu senin rüyan. Sadece hayal et. Beyninde yapmak istediklerinin resmini çiz ve sonunda imzanı atmayı unutma.”
Seötra, tüm gücüyle beynine odaklanmaya çalıştı. Gözlerini kapattı ve sadece konsantre oldu. Bir müddet sonra sanki rüyaların bile ötesine çıkmış gibiydi. O kadar konsantre olmuştu ki, kafasına dokunan eli bile fark etmemişti. Kuinz bir şeyler söylüyordu. Ancak dediği hiçbir şeyi duymuyordu. Seötra sonunda gözlerini açtığında Kuinz’in söylediği son kelimeleri duydu;
“Üç, iki, bir... Artık sen bir ölüsün.”
Seötra, bu sözlerin ardından hareketsizleşmişti. Artık hiçbir şey hissetmiyordu. Kuinz kazandığını haykırıyordu. Kahkahaları tüm rüyanın içinde süzülüyordu.
Ancak Kuinz’in kulaklarında çok keskin bir ses oluşmaya başlamıştı. Kulaklarını tutmaya başlamıştı. Yere doğru çömeldi. Ses o kadar güçlüydü ki, adeta bir işkenceydi. Bu ses karşısında, aniden kayalar patlamaya başladı. Hepsi ardı ardına patlıyordu. Her yer dağılıyordu. Yer, yerinden kımıldamaya başlamıştı. Tüm Nomalar havadaydı. Tıpkı bir hortumun onları, kucağında taşıması gibi bir şeydi. Hepsi, birkaç dakika sonra her yere savrulmaya başlamışlardı. Nomalar, patlıyorlardı. Tüm vücut parçaları ortalığa dağılmaya başlamıştı. Yer ani bir hareketle yarılmaya başladı. Tüm gökyüzü de dahil olmak üzere, her yer belli bir noktadan ikiye ayrılıyordu. Kuinz dışındaki tüm Nomaların hepsi ölmüş gibiydi. Keskin sesin yok olmasıyla birlikte, ikiye ayrılmış olan rüya, bir anda birleşiverdi. Kuinz ise sesin yok olması ile ayağı kalkmıştı;
“Bu bir kırılmaydı. Rüya kırılması... Bu nasıl olabilir? Bunu yapabilecek tek kişi az önce öldü. Üstelik de bu kadar güçlü bir kırılma olabilir mi?”
Kuinz kayaların patlaması ile birlikte, bomboş olan arazinin tam ortasında kalmıştı. Hiçbir ses yoktu. Ne de başka bir şey...
Gözlerini kapattı ve uyanmak için tam beynine yoğunlaşıyordu ki, beyninde birisinin konuşma sesini duydu;
“Üzgünüm ama henüz bitmedi!”
Bu sesi duyar duymaz gözlerini açtı Kuinz. Gördüğü şeylere gözleri inanamıyordu. Karşısında Haxis, Füemax, Bicizy, Vi, Gueenp ve Tisvio vardı. Hepsi, esirlikten kurtulmuşlardı. Serbesttiler. Boş arazinin renkli atmosferi hala yerindeydi. Ancak bu rengarenk atmosfer, ani bir hareketlenme ile kaybolmaya başlamıştı.
Sonunda ise arkalarından beyaz bir ışık parıldamaya başladı. Işık, gittikçe yakınlaşıyordu. Gittikçe yakın... Ve daha da yakın...
Kuinz, bu görüntü karşısında geri geri gitmeye başlamıştı. Bir süre sonra ise ışığın üstüne doğru geldiğini fark etti. Arkasına bile bakmadan koşmaya başlamıştı. Işık o kadar hızlıydı ki, kaçmanın hiçbir faydası yoktu. Işık, hızlı bir şekilde Kuinz’in üstünden geçtiğinde, Kuinz’in sadece kemikleri kalmıştı ortalıkta. Son Noma da ölmüştü. Daha sonra ise ışık geri dönmeye başladı. Ter istikamete doğru yöneldi. Haxis ve arkadaşlarının önünde durdu. Işığın içinden bir kişi çıkıverdi. Çıkan kişi Seötra’ydı. Seötra, Haxis’in yanına geldi ve elini tuttu;
“Sana ve arkadaşlarına inanmadığım için çok üzgünüm.”
“Sus. Artık konuşmana gerek yok. Annen seni görseydi, eminim ki gurur duyardı. Tıpkı benim şu anda seninle gurur duyduğum gibi.”
“Evet. Onu hiçbir zaman unutmayacağım. Çok teşekkürler.”
Bu sırada Vi, diğerlerine dönerek;
“Tamam artık uyanma vaktimiz geldi.”
Haxis, Vi’nin sözleri üzerine;
“Hayır Vi. Asıl şimdi uyuma vaktimiz geldi. Sonunda rahatça uyuyabiliriz. Ne de olsa artık rüyalarımız emniyette.”
Seötra ise gülümseyerek diğerlerine baktı;
“İyi geceler...”

DRAMATİK DOKUNUŞLAR (2003)

2 YIL ÖNCE
AFRİKA’DA BİR YER

Hostes adamın yanına doğru yaklaşırken bir yandan da elindeki tekerlekli servis arabasını ileri doğru ittiriyordu. Adamın yanına vardığında ise elleriyle servis arabasını göstererek, sıcak bir gülümseme ile sordu;
“Merhaba Bay Cliffes. Şampanya ister misiniz?”
“Vip de olmanın en iyi yanı bu, değil mi?”
“Yani cevabınız her zamanki gibi yine evet olacak galiba.”
“Senin sorduğun cevabı evet ya da hayır olan sorulara, hiç negatif cevap verdiğimi gördün mü Claire?”
Bu söz üzerine hostes Claire adama bakarak gülümsedi ve servis arabasında bulunan daha önceden içi şampanya ile doldurulmuş kadehlerden birini aldı ve adama uzattı. Adam ise kadının uzattığı kadehi aldı ve nazik bir ses tonuyla;
“Teşekkürler Claire. Sen olmasaydın bu yolculuklar çekilmezdi zaten.”
Hostes bir kez daha gülümsedikten sonra, adama doğru;
“Başka bir isteğiniz olursa hemen söyleyin, ben hemen isteğinizi yerine getiririm.”
“Her şeyi mi?”
“Çok şakacısınız Bay Cliffes.”
Dedikten sonra servis arabasını öne doğru ittirerek arka koltukta oturan diğer yolculara servis yapmak üzerine yanlarına gitti.
Her şey yolunda gibi gözüküyordu. Ne de olsa Lans’ın bu ilk yolculuğu değildi. Ancak nedense hep aynı personelle gitmeyi tercih ediyordu. Bunun için havaalanı yetkililerine özel ricalarda bulunurdu. Söyledikleri genelde reddedilmezdi. Onun gibi saygın ve zengin bir aileden gelen birisi nasıl reddedilebilirdi ki zaten?
Uçak yolculuğu Lans’ın uykusunu getirmeye başlamıştı. Yolun daha süreceği göz önünde bulundurulursa, uyuması harika bir seçenek olarak gözüküyordu. Üstelik böylece havaalanına indiğinde daha zinde ve enerjik olacaktı. Bu yüzden hostese doğru seslendi ve ondan ekstra bir yastık istedi.
Yastık geldikten birkaç dakika sonra, masum bir bebek gibi rüyalar alemine dalmıştı bile.

***

Aniden sarsıntılarla uyanıverdi Lans. Üstünde uykudan yeni uyanmışlığın verdiği şaşkınlık vardı. Bununla beraber sarsıntıların nerden kaynaklandığını keşfetmeye çalışıyordu. Uçağın arka tarafında buluna yolculardan çığlık sesleri yükselmeye başladı. Ağlayan çocuklar, dua etmeye başlayan insanlar, yerinden kalkıp uçağın içinde koşuşturanlar... Hepsi panik içerisindeydi. Uçak personelin anonsları yankılanıyordu tüm uçak içerisinde;
“Lütfen panik yapmayınız. Yerlerinize oturunuz ve emniyet kemerlerinizi bağlayınız. Ayrıca lütfen şu an önünüzde duran oksijen maskelerinizi takınız. Her şey kontrol altındadır. Teşekkürler.”
Lans olayın farkına varmıştı sonunda. Uçakta bir sorun vardı. Bu açıkça tüm belirtilerden anlaşılıyordu. Oksijen maskelerinin ortaya çıkışından da anlaşılacağı üzere, uçak irtifa kaybediyordu. Lans’ın dikkatini bir şey çekmişti. Arkasında oturanlar hiç ses çıkarmıyorlardı, bu yüzden kafasını arkasında oturan insanlara doğru çevirdi. Arkasında oturan çiftin yüzünde bir mutluluk ifadesi hakimdi. Bunun nedeni de gayet açıktı. Oksijen maskeleri onları sakinleştirmişti. Ne de olsa fazla oksijen insanı gevşetirdi. Lans’ın içi bir anda korkuyla doluvermişti. Telaşla şiddetli bir şekilde sallanan uçakta ayağa kalktı. Uçakta yürümek gerçekten çok zor bir işti. Bir sağa, bir sola doğru devamlı çalkalanıyordu. Ama o her şeye rağmen ısrarla yürümeye başladı. Hedefi pilot kabiniydi. Hosteslerin bulunduğu bölümden geçerken hosteslerin hıçkırarak ağladıklarını gördü. Hosteslerden biri ağlarken, diğeri onu teselli etmeye çalışıyordu.
“İşte sonumuz geldi. Bir gün bunun olacağını biliyordum. Hostes olmak yerine neden masa işleri yapan bir memur olmadım ki!”
“Merak etme tatlım. Her şey düzelecek. Eğer yumuşak bir iniş yapabilirsek...”
“Ya yapamazsak!”
“Bunları düşünme! Yapacağız...”
Lans bu diyaloglara tanık olurken ilerideki pilot kabini fark etti ve oraya doğru yürümeye başladı. Tam pilot kabinine girecekti ki, arkadan güzel bir kadın sesi geldi;
“Bay Cliffes durun!”
Adam, bu ses üzerine arkasına baktığında arkasından gelen sesin sahibinin Claire olduğunu anladı ve ona bakarak;
“Claire görevini yapıyorsun biliyorum ama, ben pilot sayılırım. Özel uçağım var. Onunla çok uçuş yaptım. Belki yardımım dokunabilir onlara.”
Claire ise bu sözlere hiç yanıt vermedi ve ağlayan arkadaşlarını teselli etmek için arkasına döndü.
Lans ise pilot kabinin kapısını açtı ve içeri girdi. İçeride son gücüyle çabalayan kaptan pilot ve yardımcı pilot vardı. İçeriye Lans’ın girdiğini gören yardımcı pilot, adama doğru seslenerek;
“Buraya girmek yasak, lütfen yerinize oturun.”
“Ama ben de pilotum. Belki yapabileceğim bir şey vardır diye geldim.”
“Yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Şimdi bize yardım etmek istiyorsanız yerinize oturun ve anonsları dinleyin ve anonslardaki söylenenleri uygulayın.”
“Fakat...”
“Beyefendi pilot olduğunuza göre anlarsınız sanırım. Az sonra ormanlık bir araziye zorunlu iniş yapmak zorunda kalacağız gibi gözüküyor. Bu yüzden mümkünse dediklerimi yapın. İnancınız varsa, Tanrıya dua edin. Çünkü buna ihtiyacımız olacak.”
Lans bu sözlerden sonra durumun ciddiyetine iyice varmıştı ve adamın dediklerini yapmaya karar verdi. Böylece yerine doğru gitti ve söylenenleri yaptı. Yalnız oksijen maskesini takmak istemiyordu. Arkasında oturanlar gibi ne olduğunun farkına bile varmadan ölmeyi istemiyordu. Bu yüzden öylece bekledi... Bekledi...
Uçak gittikçe hızlanmıştı. Aşağı doğru sanki paraşütsüzce atmayan bir insan gibiydi. Hatta farkı yoktu. Aşırı hızdan uçağın kanatları yanmaya başlamıştı. İniş tekerlekleri açılmıyordu. Pilotların artık yapacakları hiçbir şey kalmamıştı. Birkaç saniye içinde her şey olup bitecekti.
Lans korkuyordu. Dinine fazla bağlı değildi, bu yüzden de sadece bekliyordu.
Ani bir patlama sesi duyuldu. Uçağın motorları patlamıştı. Uçağı kontrol eden artık bir şey yoktu. Anonslar da kesilmişti. Tüm yolcular sonlarının ne olacağını bekliyordu. Uçağın kuyruk tarafı da alevler içerisindeydi.
Şiddetli bir sesle uçak yere çakılıverdi. Yanan kuyruk tarafı, çarpma ile birlikte infilak etmişti. Uçağın yarısı patlamalarla birlikte yok olmuştu adeta. Çeşitli yerlere dağılmıştı. Uçağın burun tarafı ve vip kısmı ise mucize eseri olarak henüz patlamamıştı. Ancak patlaması muhtemeldi. Çoğu kısmı da parçalanmıştı uçağın. Çarpmanın etkisiyle herkes yerlerdeydiler ve hareket etmeden yatıyordular.. Lans’ın kafası yana doğru yatmıştı. Ancak birkaç saniye sonra kendine gelmişti. Gözlerinin önünde kıpkırmızı bir görüntü yansıyordu. Kırmızı görüntünün nedeni kafasını çarpmış olmasıydı. Kafasından akan kanlar, gözlerine doğru damlıyorlardı.
Lans kemerini çözdü ve zorluklarla ayağa kalkabildi. Etrafına bakındı. Herkes kanlar içerisindeydi. Camlar kırılmıştı ve içerisi gittikçe sıcaklaşıyordu. Uçağın tamamının infilak etmesine çok az kalmıştı. Yerlerde hareketsizce yatan insanları fark etti. Onlar için yapacak bir şey yoktu. Lans, uçaktan çıkmak için bir kapı arıyordu, ancak hiçbir kapı yoktu uçakta. O da öne doğru hosteslerin olduğu bölüme doğru yürümeye başladı. Kanlar içerisindeki hostesleri gördü. Çarpmanın şiddetiyle vücutlarına çeşitli maddeler girmişti. Gözleri Claire’i aradı. Sonunda pilot kabinin önünde onu baygın halde yatarken gördü. Yanına gitti ve tüm güçsüzlüğüne rağmen onu sırtına aldı. Pilot kabini açtığında ise şoka uğramıştı. Kapının arkasında artık bir pilot kabini yoktu. Bomboştu. İçinden hiçbir şey geçmiyordu. Sırtındaki hostes kadın ile birlikte önündeki boşluktan karaya indi ve koşmaya başladı. Hızlı koşamıyordu. Ayağı tökezliyordu sürekli. Birden havaya uçuverdi. Uçağın tamamı infilak edivermişti ve patlamanın şiddetiyle birlikte Lans ve Claire’i fırlatıvermişti.

2 YIL SONRA

Geceleri zaman çabuk geçerdi. Sanki her şey uykudan ibaretti diye düşündü kadın. Küçük evine yerleşeli çok olmamıştı. Zaten ev bu haliyle bir kutuyu hatırlatıyordu ona. Ama ne yapabilirdi ki, çalıştığı işte aldığı para sadece bu küçük yere yetiyordu. Bu koca şehirde kiralar oldukça yüksekti. Bulabildiği en uygun yer burasıydı. Belki birazcık daha araştırsaydı, daha iyisini bulabilirdi ama, o artık aramaktan yorulmuştu.
Sadece kafasını sokacak bir evi olmasını istiyordu. Ne de olsa annesi ve babası toprak altına gireli çok olmuştu. Tek başına kalmıştı ve ayakları üstünde kalması gerekiyordu. Bu yüzden de ilk bulduğu işe girmişti. Belki çok para kazanmıyordu ama yaşamasına yetiyordu bu para.
Sabahın ilk ışıklarıyla işine doğru yol almaya başlamak için toparlandı ve yola koyuluverdi. Tren garına ulaşmıştı. Jeton vereceği bölmeyi açtı ve yerine oturuverdi. Her gün farklı birisi gelirdi. Kimisi aceleyle, kimisi yavaş yavaş... Kimisi asabiydi, kimisi ise çok sakin... Çok çeşit insan vardı. Kadın, onlara birisim takmıştı. Saniye insanları... Çünkü onlarla saniyeler arasında tanışıyordu ve saniyeler arasında ayrılıyordu. Onlarla iletişimi sadece saniyeler içinde. Ancak o gün bir şey oldu. Henüz erkendi ve pek kişi yoktu. Neredeyse oturduğu yerde uyuyacaktı. Bir ses onun kendisine gelmesini sağladı;
“İşiniz çok zor değil mi?”
“Efendim?”
“Yani sabahın köründe buraya geliyorsunuz.”
“Aslında pek zor değil. Sadece gün boyu burada duruyorum.”
“Yine de bana zor gelirdi bu iş. Neyse ki benim böyle bir işim yok.”
“Sizin işiniz de zordur. Ne de olsa her işin bir zorluğu var.”
“Aslında işimin hiçbir zorluğu yok. Çünkü patron benim.”
“Sizin adınıza ne mutlu.”
“Aslında sizin de mutlu olmanızı isterim.”
“Teşekkürler ama beni tanımıyorsunuz bile.”
“Demek ki daha çok zaman geçirmemiz gerekecek.”
Kadın bu söz üzerine bir şey diyemedi. Sadece yüzünde ufak bir tebessüm belirdi. Adama baktı ve sordu;
“Kaç jeton istiyorsunuz?”
“Ben aslında jeton istemek için yanınıza gelmemiştim. Şoförüm beni götürür. Sadece sizinle tanışmak istedim. Buyurun size kartımı vereyim. Belki beni aramak istersiniz.”
“Ne diyeceğimi bilmiyorum.”
“Bir şey demeyin. Sadece bunu düşünün.”
Adam kartını küçük bölmeden kadına doğru uzattı ve selam verdikten sonra, arkasına döndü ve arabasına doğru yürümeye başladı.
Kadın ise bir yandan şaşkınlık, bir yandan da sevinç içerisindeydi. İçinden günün iyi geçeceğini müjdeleyen bir ses duydu.
Gün boyunca beklediği gibi gün farklı değildi. Hatta fazla sıradan bile denebilirdi. Ancak o yine de sabahki adamı düşündü durdu. Mesaisi bittiğinde ise evine yol alırken devamlı aynı düşünce beyninde telaffuz ediliyordu.
“O adamın verdiği karttaki numarayı aramalıyım!”
Tüm gece boyunca yatağında kıvranmaktan başka bir şey yapmadı. Kafası hep aynı yerdeydi. Ancak cesaret edip de o numarayı çeviremedi. Sabah olana kadar rüyasında hep o adamı gördü.
Yeni bir gündü. Birbirinden farklı olmayan, aynı yumurta kardeşleri olan günler... Yine aynı yere oturdu, yine aynı bölmeyi açtı. Yine bekledi jeton almak isteyenleri. Aslında jeton isteyenleri beklemedi. Yine o adamı bekledi. Belki yine muhabbet etmek için durur diye bekledi. Beklentileri gün içinde ne yazık ki gerçekleşmedi. Ceketindeki kartvizitten başka bir şey yoktu o adam hakkında. Mesaisi bitene kadar hep bunu düşündü. Akşam eve geldiğinde telefonun ahizesini kaldırdı. Kulağına götürdü. Tam arayacakken, ahizeyi kapatıverdi. Yarın boş günüm diye düşündü ve yarın denemeye karar verdi. Bu kadar üst üste ve seri hareketler yapabileceğini o da sanmıyordu. Fakat içindeki hiç durmayan yankı, ona bugün değil diyordu.
Ertesi sabah buzdolabına baktığında pek bir şey yoktu. Bu düşünceler arasında kaybolduğundan alışverişe imkan bulamamıştı. Zaten alışveriş yapsaydı da, ne alacaktı ki! Parası neye yetiyordu ki? Bu yüzden beklemeye başladı. İlk iş olarak kartvizitteki numarayı çevirmeliydi. Ancak patronların geç geleceğini düşünerekten, daha ağır kanlı davranıyordu. Saniyeler saniyeleri, dakikalar dakikaları kovalıyordu. Zaman gecelerde olduğu gibi hızlı akmıyordu. Uykun varsa muhakkak hızlı akardı. Epey zaman geçmişti artık. Bu yüzden de sonunda yapmak istediği şeyi yapmaya başladı. Telefonun ahizesini kaldırdı. Kulağına götürdü. Parmaklarını kartvizit yön vermesi doğrultusunda telefonun numaralarının bulunduğu tuşlara dokunduruyordu. Karşıdaki hat çalmaya başlamıştı bile. İlginç bir cıngıl girdi araya. Tıpkı bir çizgi film cıngılını andırıyordu. Sonunda telefona birisi çıktı.
“Buyrun burası Cliffes Holding, size nasıl yardımcı olabilirim.”
Telefona çıkan bir kadın sesiydi. Büyük ihtimal sekreter ve ya onun gibi bir şeydi. Kadın ürkek sesiyle telefondaki kişiye yanıt verdi;
“Merhaba. Ben birisiyle görüşmek istiyorum. Adı...?”
“Kahretsin!” dedi kadın içinden. Çünkü adamın ismini almayı unutmuştu. Adamın verdiği kartvizitte de isim yazmıyordu. Sadece şirketin adı yazıyordu. Kısa bir süre sessizlik olduktan sonra telefondaki kadın sessizliği bozdu;
“Hanımefendi orada mısınız?”
“Evet buradayım.”
“Lütfen görüşmek istediğiniz kişinin adını alabilir miyim?”
“Aslında görüşmek istediğim kişinin adını bilmiyorum.”
“Anlayamadım?”
“Yani size olayı şöyle özetleyeyim. Bir beyefendi bana sizin iş yerinizin kartvizitini verdi ve beni buradan arayın dedi. Ben de işin tuhafı, adını sormayı unuttum.”
“Üzgünüm bayan ama ismini bilmiyorsanız size yardımcı olamam. Ne de olsa bu şirkette yüzlerce insan çalışıyor. Herhalde hepsini aramaya kalksam tuhaf olmaz mı?”
“Haklısınız.”
“Kapatmak zorundayım artık. İyi günler bayan.”
Yetkili kadın telefonu kapatmaya hazırlanıyordu ki, karşısındaki kimi aradığını bilmeyen kadının son bir hamlesiyle tekrar konuşmaya başladılar.
“Durun!”
“Efendim.”
“Kartviziti veren adam, orasının patronuydu. Bana öyle demişti.”
“Bay Cliffes mi yani?”
“Demek ki adı Cliffes’miş.” Dedi içinden ve devam etti;
“Onu bağlar mısınız telefona?”
“Bir dakika bayan, önce kendisine sizinle görüşmek istiyor muymuş diye bakmam lazım. Adınız neydi?”
“Adım Julle. Julle Leroy”
“Hemen soracağım, beni bekleyin.”
“Bir dakika”
“Buyrun hanımefendi yine ne oldu?”
“Sanırım bu isim ona bir şey ifade etmeyecektir. Bu yüzden ona tren istasyonundaki jeton satan bayan diyin lütfen.”
“Şimdi sizi bekleteceğim bir dakika.”
Kadın içinden heyecanlıydı, ancak belli etmemeye çalışıyordu. Devamlı acaba benimle görüşmeyi kabul edecek mi diye düşünüyordu. Yaklaşık bir dakika sonra telefona yine o kadın çıktı.
“Hanımefendi Bay Cliffes sizinle şu an görüşemeyecek.”
“Beni tanımadı mı acaba? O yüzden mi görüşmek istemiyor?”
“Hayır hanımefendi, aslında sizi tanıdı. Ancak bazı önemli misafirleri var odasında. Bu yüzden sizinle görüşemiyor.”
“Anladım, haber verdiğiniz için teşekkürler.”
Tüm ümitsizliği ile telefonu kapatmaya hazırlanıyordu ki, telefonun öbür ucundaki bayan, konuşmasına devam etti.
“Bu yüzden sizden çok özür diledi. Sizi evine davet etmemi söyledi. Akşam saat sekizde, adresinizi verirseniz bir araba yollayacaklar. Bu araba da sizi doğruca Bay Cliffes’in evine götürecek.”
Kadın bu habere çok sevinmişti ve hemen vakit kaybetmeden karşısındaki bayana adresini verdi. Arkasından da mutlu bir şekilde;
“Çok teşekkürler.”
“Önemli değil efendim görevimiz.”
“İyi günler.”
“Size de iyi günler bayan.”
Kadın telefonu kapattığında sanki bulutların üstüne çıkmıştı. Bir rüyası gerçek oluyor gibiydi. Ne yapacağını şaşırmıştı. Ancak bir süre durgun kaldı. Arkasından da kendi kendine;
“Peki ben bu akşam ne giyeceğim?”
Yatak odasına doğru koşuverdi. Gardırobundaki tüm kıyafetleri yatağının üzerine doğru koydu. Aslında pek de kıyafeti yoktu. Yatağın yarısı boş kalmıştı. Kadın, dikkatle inceledi kıyafetlerini. Sonra da içinden hiçbiri peş para etmez dedi. Ancak yapacak da pek bir şeyi yoktu. Bu yüzden de en güzel kıyafetini giydi. Kan kırmızısı renginde gayet sade, hafif bir göğüs dekoltesi olan bu elbisesini giymek üzere sandalyesinin üstüne koydu. Bu elbisesini annesi ona almıştı. Bu yüzden kafasında annesinin silueti beliriverdi.
Hemen hazırlanmalıyım diye düşündü ve bu yüzden banyoya doğru yürümeye başladı. Akşama kadar hazırlanarak geçirdi günü ve en sonunda da kan kırmızısı kıyafetini giydikten sonra da gelecek olan arabayı beklemeye başladı.
Saat yedi buçuğa gelmişti. Kadın pencereden dışarıya doğru kafasını uzattı ve gelen kimse var mı diye kontrol ettikten sonra, pencereyi kapattı. Kimsecikler yoktu sokaklarda. Ancak yaklaşık iki dakika sonra kapı çaldı. Kadın, meraklı bir şekilde kapıya doğru gitti ve kapıyı açıverdi. Gelen kişi, takım elbiseli bir adamdı. Kadın merakla sordu;
“Buyurun, kimi aramıştınız?”
“Julle Leroy?”
“Evet benim.”
“Ben Bay Cliffes’in şoförüyüm. Sizi almam için beni buraya gönderdi.”
“Evet, ben de sizi bekliyordum. Kapıya kadar gelmenize gerek yoktu. Korna çalsaydınız ben aşağıya inerdim.”
“Vazifemiz efendim. Bay Cliffes’in kesin emirleri var. Sanırım onun çok özel bir konuğusunuz. Çünkü Bay Cliffes, beni kimseyi almak için göndermedi daha önce hiç.”
“Sanırım. Ben mantomu alıp geliyorum.”
“Peki efendim sizi aşağıda bekliyorum.”
Kadın mantosunu aldı ve aşağıya indi. Şoför centilmence Julle’ün kapısını açtı. Daha sonra ise yola koyuldular. Araba da hiçbir konuşma geçmedi ikisinin arasında. Yaklaşık yirmi dakika içerisinde Cliffes’in muhteşem evine gelmişlerdi. Ev, küçük bir sarayı andırıyordu. Oldukça görkemliydi ve gerçekten de büyük bir bahçesi vardı. Şoförün yardımlarıyla evin kapısına gelindiğinde Julle’un kapısı bir kez daha centilmence açıldı ve Julle zarif bir şekilde iniverdi. Kapı da onu uşağa benzeyen bir adam karşılamıştı. Kadına gülümseyerek;
“İyi akşamlar Bayan Leroy, mantonuzu alabilir miyim?”
“Tabii ki.”
Böylece mantosunu alan uşak, kadına yemek odasının yerini gösterdi.
Arkasından da;
“İsterseniz önce banyoya da girebilirsiniz Bayan Leroy.” Dedi.
Julle ise istemediğini belirtir bir şekilde kafasını salladı. Bunun üzerine uşak Bay Cliffes’in birkaç dakika sonra Julle’ün yanına geleceğini belirtti.
Çok gecikmeden Bay Cliffes, Julle’ün bulunduğu yemek odasına gelmişti. Julle adamın geldiğini görünce ayağa kalkıverdi. Bay Cliffes de ayağa kalktığını gören kadının yanına geldi ve nazikçe elinin dış tarafına bir öpücük kondurdu. Arkasından konuşmaya başladı;
“Hoş geldiniz Julle. Lütfen oturun çekinmeyin.”
Kadın da leziz yiyeceklerle donatılmış masanın bir köşesine oturuverdi. Hemen karşısına da Bay Cliffes geçiverdi. Cliffes konuşmasına devam etti;
“Julle çok güzel görünüyorsunuz. Size Julle dememde bir sakınca yok öyle değil mi?”
“Tabii ki diyebilirsiniz Bay Cliffes.”
“Sizden ricam bana Lans demeniz. Cliffes fazla resmi kaçıyor.”
“Tamam Lans, bundan sonra sana böyle diyeceğim.”
“Elbiseniz gerçekten de çok güzelmiş.”
“Bu eski şey mi?”
“Eski olması önemli değil, önemli olan sizin güzelliğiniz karşısında sönmemesi.”
Kadın ne diyeceğini bilemedi bir an. Lans ise konuşmasına devam etti.
“Bugün sizin telefonunuza cevap veremediğim için çok üzgünüm. Afrika’dan gelen konuklarım vardı.”
“Afrika mı? Çok ilginç.”
“Evet şu sıralar Afrika da yeni bir fabrika daha kuruyoruz. Amacımız bütün kıtalara yayılmak.”
“Eminim başarırsınız.”
“Neyse bu konuları geçelim, ne de olsa bütün gün işle uğraşıyoruz. Bana sormak istediğiniz bir soru var mı?”
“Ne gibi?”
“Bilmem belki de son birkaç gün içinde olanlara şaşırmışsınızdır diye düşündüm. Yani sizi yemeğe çağırmam belki sizi şaşırtmıştır diye düşündüm.”
“Aslında biliyor musunuz hiç şaşırmadım. Çünkü benimle konuşurken gözlerime baktığınızda gerçekten de kendimi tuhaf hissetmiştim.”
“Tuhaf?”
“Yani size nasıl anlatabilirim ki? Beni gerçekten de çok etkilemiştiniz.”
“Aslında gerçekten orada durmamın bir tek nedeni vardı?”
“Evet devam edin.”
“Bir tek nedeni vardı. Size garip gelecek belki ama sizi orada gördüğüm an, size aşık oldum.”
Adam, gözlerini kadının gözlerinden ayırmıyordu. Kadın ise bu söz karşısında gerçekten de mutlu olmuştu. Hatta mutluluktan da öte duygular içerisindeydi. Yüzü birazcık kızardı ve ne diyeceğini bilemedi. Bu yüzden de konuyu değiştirdi.
“Eviniz gerçekten de büyükmüş.”
“Peki sizin bana karşı duygularınız var mı?”
Kadın içinden “evet, evet seni ilk gördüğüm andan beri seviyorum” diye haykırası geldi ancak bir şey söyleyemedi. Bu yüzden de konuyu tekrar değiştirmeye karar verdi;
“Artık yemek yesek iyi olacak, sizin karnınız acıktı mı bilmiyorum ama, benim karnım oldukça acıktı.”
Adam kadının zor durumda kaldığını anlamıştı ve bu yüzden üstüne gitmedi. Uşağını bir el hareketiyle çağırdı;
“Francis, artık yemeklerimizi getirebilirsin.”
Uşak ise pek bekletmeden yemekleri getiriverdi. Kadının önündeki tabakta gerçekten de leziz bir biftek, yanında da garnitürleri vardı. Kadının adeta ağzı sulanmıştı. Bifteği tek bir hamle de yutacakmış gibiydi. Adam kadının bifteğe bakışlarını görünce;
“Biftek sever misiniz?”
“Kim sevmez?”
“Buna sevindim. Çünkü bu evde genelde hep böyle şeyler yenir.”
Kadın bıçağıyla bifteği kesmeye başladı ve çatalının yardımıyla küçük bir parçayı ağzına doğru götürdü. Tadı gerçekten de iyiydi. Hatta daha önce yediği bifteklerden de iyiydi. Belki de ona öyle gelmişti. Ne de olsa ailesi öldüğünden beri doğru dürüst et yememişti. Kadın lokmasını çiğneyip yuttuktan sonra adam, kadına bakarak sordu;
“Etiniz nasıl, iyi pişmiş mi? Sizin için orta seviyede pişmesini istedim. Ne de olsa herkesin damak tadı farklı. Örneğin ben yemeklerimi az pişmiş severim.”
“Gayet leziz olmuş. Aslında ben de az pişmiş yerim ama dediğim gibi yemek gerçekten de leziz olmuş.”
“Buna sevindim. Çünkü bundan sonra burada çok yemekler yiyeceğiz.”
Kadın bu sefer de sessiz kalacaktı ama nedense cevap vermeyi tercih etti;
“Bunu ben de isterim ancak işim dolayısıyla bu belki de pek mümkün olmaz.”
“Merak etmeyin, eğer isterseniz bunu halledebilirim.”
Kadın gülümsedi ve yemeğini yemeye devam etti.
Yemeklerini bitirdikten sonra rahatça konuşabilecekleri bir odaya geçtiler. Burada bütün gece boyunca sohbet ettiler. Birbirleri hakkında sorular sordular. Birbirlerini tanımaya çalıştılar. Saat gece yarısını biraz geçiyordu ki, kadın sabah erken kalkacağını fark etti;
“Sanırım artık gitme vaktim geldi. Biliyorsunuz ki erken kalkmam lazım.”
“Gitmenize gerek yok. Burası büyük bir ev. Yeterince odamız var. İsterseniz Francis’e söylerim ve hemen konuk odasını hazırlatır.”
“Ben sizi rahatsız etmeyeyim artık başka bir sefere.”
“Tersine bana rahatsızlık yerine huzur veriyorsunuz.”
Kadın gülümsedi ve konuşmasına devam etti.
“Üzgünüm başka sefere. Bu gece için size çok teşekkürler.”
“Memnun kaldıysanız ne mutlu. Şoförüm sizi bırakır.”
“Aslında hiç gerek yoktu. Ben taksiye atlar giderdim. Ancak ısrar ediyorsanız tamam.”
İkisi de ayağa kalktılar. Adam kadının yanına gitti ve ellerini sımsıkı tutuverdi. Kadın da aynı sıkılıkta tuttu adamın ellerini ve adamın dudağına küçük bir buse kondurdu. Arkasından da;
“Ben de,” dedi
Adam anlamamış gibiydi;
“Efendim?”
“Ben de sizi ilk gördüğüm andan beri aşığım.”
Bu sözden sonra kadın yerinde durmadı. Dışarı çıktı ve arabaya bindi. Arabanın arka penceresinden bakarak adama doğru el salladı.
Yine aynı günlerden birine benziyordu, ancak bugün de diğer günler gibi farklıydı. Kadının içi mutluluk doluydu. Karşısına çıkan Lans’ın belki de hayatının aşkı olabileceğini düşündükçe günlerinin daha güzel geçeceğini düşünüyordu. Sabahın köründe yine her zaman olduğu gibi işine doğru yol aldı. Uykusu gerçekten de fazlaydı. Dün gece pek uyuyamamıştı çünkü. Gözleri sürekli Lans Cliffes ile tanıştığı yere doğru bakıyordu. İçinden bir ses yine gelecekmiş diyordu.
Saatler geçmesine rağmen, istediğini kişinin geldiğini görememişti. Sonra içinden düşündü; “O zaten meşgul bir adam. Onu her an bekleyemezsin ki Julle. Aklına başına topla! Bu gidişle aptal aşıklara döneceksin.”
Gerçekten de hep gözleri havalardaydı. Aşık olanlar gibi aklı bir karış havadaydı. Gün boyunca da böyle aklı bir karış dolaştı. Tabii oturduğu yerde ne kadar dolaşabildiyse.
Evinin yolunu tutmaya başlamıştı, kafası yine dimdikti ve sarhoş gibi yürüyordu. Aşk sarhoşu... Sonra yorgun argın eve ulaştığında kendini anında yatağa doğru atıverdi. Devamlı dün gece yaşadığı anları hayal ediyordu. Gözlerini kapadı ve bir müddet dün yaşadıklarını tekrar yaşar gibi oldu. Ancak hayalleri bölen bir şey oldu. Kapının çalmasıyla bir anda irkildi. Ayağa kalktı ve yavaş adımlarla ve merak içerisinde kapıya doğru yöneldi. Kapıdaki delikten gelen kişiye doğru baktığında eli ayağına dolaşıverdi. Kapıya çalan kişi Lans Cliffes’ti. Yani hayallerini kurduğu adamdı. İçindeki kıpırdanmanın coşkusuyla hızlıca kapıyı açtı. Yüzünde koca bir gülümseme vardı. Lans da kadını önce gözleriyle süzdü. Arkasından da, yüzündeki beliren tebessüm ile;
“Merhaba” dedi. Julle ise aynı şekilde cevapladı.
“Merhaba”
“Beni gördüğüne şaşırdın galiba.”
“Evet gerçekten de şaşırdım. Evimi nasıl buldun?”
“Unuttun mu, dün seni şoförüm almıştı.”
“Evet, şimdi hatırladım.”
“Çok güzel görünüyorsun.”
Kadın bu söz üzerine üstüne doğru baktı ve giydiğin şeyin gerçekten de güzel olmadığına karar verdi.
“Üzgünüm, giysim berbat.”
“Benim için giysinin içinde senin olman önemli.”
“Beni şımartıyorsun.”
“Gerçekler seni şımartıyor mu?”
Kadın ne diyeceğini bilemedi ve adamı evine davet etmeye karar verdi.
“İçeri girmez misin?”
“Aslında girmesem iyi olur. Çünkü ben seni almak için geldim. Bana yemekte eşlik eder misin?”
“Ne diyeceğimi bilmiyorum.”
“Evet dersen mutlu olurum.”
“Peki o zaman senin için evet.”
“Buna çok sevindim.”
“Üstüme bir şeyler alayım.”
“Bir şey almana gerek yok. Böyle gel.”
“Ama...”
“Amaya gerek yok, önemli olan senin gelmen.”
“Peki.”
Apar topar evden çıktılar ve Lans’ın evine geldiler. Yemek odası her zamanki gibi müthişti. Karşılıklı oturdular ve bir müddet sonra da yemek geldi. Yine et vardı yemekte. Hemen hemen aynı şeylerdi, ancak bunların tarifleri daha farklı gibiydi.
Kadın önündeki bifteği yerken, adam kadına bakarak;
“Bu sefer istediğin gibi yapmalarını istedim. Yani az pişmiş.”
“Hımm... Gerçekten harika olmuş. Bu kadar lezzetli bir eti nereden buluyorsunuz. Tadına doyum olmuyor.”
“Bu yemek, aşçının özel bir tarifi.”
“Bir ara aşçı ile tanışmak isterim. Çok güzel yemekler yapıyor.”
“Onu boşuna işe almadığım belli oluyor desene.”
Diyince Lans ve Julle bir anda kahkahaya boğuldular.
Yemeklerini karşılıklı yerlerken, gerçekten de mutluydular: Birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibi hissettiler. Yemekten sonra Lans’ın ofisinde oturmaya başladılar. Hoş bir muhabbet içerisindeydiler. Lans, odasındaki pikabın yanına gitti ve pikaba bir plak koyduktan sonra Julle’ün yanına gitti ve ona kibarca;
“Benimle dans eder misin?” diye rica etti. Julle ise onu kırmayarak teklifini kabul etti.
Dakikalarca bu güzel müzik eşliğinde dans ettiler. Vücutlarını birbirine o kadar yaklaşmıştı ki, adeta tek beden gibiydiler. Gözleri ise sürekli birbirlerinin üstündeydi. Sonunda adam dayanamadı ve dudaklarını kadına yavaşça yaklaştırarak onu öpmeye başladı. Kadın ise aynı duygularla adamı öpüyordu. Uzun süre öpüştüler, hiç nefes almadan, dünyaya aldırmadan. Lans ve Julle bir anda kendilerini Lans’ın yatak odasında bulmuştular. Büyük bir tutku ile sevişiyorlardı. Gecenin hiç bitmemesini isteyerek.
Julle, Lans’a sarılmış ve kafasını Lans’ın göğsüne doğru yaslamıştı. Lans da aynı şekilde Julle’e sımsıkı sarılmıştı ve eliyle Julle’ün saçlarını okşuyordu. Tüm ortam sessizleşmişti. Yüzlerinde koca bir tebessüm hakimdi. Julle eliyle Lans’ın göğsünü okşarken bir anda vücudundaki derin yara izini fark etti ve sessizliği bozuverdi;
“Bu yara ne zaman oldu?”
“Tam iki yıl önce, bir uçak kazasında oldu.”
“Uçak kazası mı?”
“Evet uçak kazasında.”
“Çok ölen oldu mu kazada?”
“Aslında sadece ben hayatta kaldım.”
“Bu bir mucize. Demek ki Tanrı senin yaşamanı istedi.”
“Aslında benim görüşüme göre, ben yaşamayı istedim ve başardım.”
Bu aralarında geçen diyalogdan sonra bir müddet daha suskunluk hakim oldu geceye. Derken kadın bir kez daha sessizliği bozan taraf oldu.
“Artık gitmeliyim sanırım.”
“Bu gece gitmene izin veremem. Seni kesinlikle bırakmam. Ne dersen de.”
“İşe geç kalırım yarın ama.”
“Ben sana onu halledeceğimi söyledim.”
“Peki sen nasıl istersen.”
Ertesi sabah ise geç de olsa, Julle işine gitmeyi tercih etti. Ancak gittiği zaman onun her zaman oturduğu yerde bir başkası vardı. Bir yabancı onun yerine çalışıyor gibiydi. Yabancının yanına gitti ve ona merakla sordu;
“Merhaba, size bir şey sorabilir miyim?”
“Tabii ki.”
“Siz burada ne kadar süredir çalışıyorsunuz?”
“Aslında daha yeni başladım. Bugün ilk günüm.”
“İlk gününüz mü? Peki sizden önce çalışan kişi hakkında bir bilginiz var mı?”
“Sadece onun ani bir kararla işinden ayrıldığını biliyorum.”
Julle bir anda şoka uğradı fakat fark ettirmedi. Gayet kendinden emin bir tavırla gişedeki yabancıya teşekkür etti ve oradan hızlıca uzaklaşmaya başladı. Kafasında çeşitli sorular belirivermişti aniden. Karmakarışık beynini fazla kurcalamak istemedi ve günün başlamadan bitmesi için evine gidip banyo yaptıktan sonra uyumayı tercih etti.
Gözlerini açtığında kulaklarında uzun uzun bir çınlama duyuluyordu. Ancak kafası yerine geldiğinde bunun çınlama değil de, kapı zili olduğunu anladı. Çok beklemeden kapıya doğru koştu, uykudan yeni kalkmış gözlerinin şişkinliği ile. Kapıyı açtığında karşısında yine o vardı. Yani ilk görüşte dikkatini çeken kişiydi. Karşısındaki Lans’tan başkası değildi. Kadın ne diyeceğini bilemese de, Lans’ı içeriye davet etti. Lans ise bu sefer teklifini reddetmedi. Evin salonuna doğru gittiler ve oturdular. Lans fazla beklemeden konuşmaya başladı;
“Julle çok güzel görünüyorsun.”
“Bu şişmiş gözlerle mi?”
“Hayır tam tersine doğallığınla.”
“Çok tatlısın ama bunu söylemek için gelmedin herhalde.”
“Aslında haklısın bunun için gelmedim. Artık işinde de çalışmadığına göre benimle kalmanı teklif edecektim sana.”
“Bir dakika... Sen benim işim ile konuyu nerden biliyorsun?”
“Sana halledeceğimi söylemiştim değil mi?
“Yani bunu sen mi yaptın?”
“Evet senin benimle kalmanı istediğimden dolayı bunu yaptım. Kızdın mı bana?”
Julle birazcık düşündü. Cevap vermedi ancak biraz sonra muzur bir gülümsemeyle;
“Tüm kalbimle senin yanında olmayı isterim.”
Bu sözler üzerine birbirlerinin dudaklarına küçük öpücükler kondurdular. Arkasından da birbirlerine sımsıkı sarıldılar. Birbirlerinin kemiklerini kırmak istercesine.

1 AY SONRA

Günlerdir sadece birbirleri için yaşıyorlardı. Lans’ın büyük evinde hiç olmadıkları kadar bahtiyardılar. Her gece leziz yemekler yiyiyorlardı. Hatta Julle bu leziz yemeklerin aşçısıyla tanışmak istedi ve onunla bol bol sohbet ettiler. Yemekler hakkında bilgi aldı. Her gece dans ettiler, geceleri dışarılarda iki çift olarak gezindiler. Geceleri ya da gündüzleri ayırt etmeden durmadan seviştiler. Birbirilerine sahip olmanın tadını çıkardılar. Mutluydular ve bu mutluluklarını kimse bozamaz gibiydi. Hiç kimse...
Lans’ın evinin kapısı çalındığında yine her zamanki gibi birbirlerine sarılarak oturuyorlardı Lans ile Julle. Kapıyı Francis açmıştı. Karşısında iki kişi duruyordu. Francis, ilk olarak konuşmaya başladı;
“Buyurun sizlere nasıl yardımcı olabilirim?”
“Bay Cliffes evi değil mi?”
“Evet efendim.”
“Bizler polisiz, Bay Cliffes ile görüşmek istiyoruz.”
“Bay Cliffes, şu an meşgul. Odasında yalnız değil.”
“Aslında konuşacağımız konu çok önemli olduğundan yanındaki kişinin de olmasını isterim.”
Birkaç dakika sonra ise Francis Lans ile Julle’ün yanına gelmişti ve dimdik duran vücudunun yakınlarında olduğunu belli etmek için öksürüverdi;
“Ehem ehem...”
“Francis ne oldu?”
“Sizleri bekleyen iki polis var kapıda efendim.”
“Polis mi?”
“Ne istiyorlarmış?”
“Sanırım bir araştırma efendim.”
“Neyse bakalım bari. Tatlım sen burada kal, benim işim uzun sürmez herhalde.” Diye Julle’e seslendi. Ancak bu söz üzerine Francis konuşmanın arasına girdi;
“Efendim sizi ve aynı zamanda Bayan Leroy’ı da görmek istiyorlar.”
“Hımm... O halde bizde geliriz birazdan. Onları ofisime götür Francis. Biraz sonra geleceğimizi haber ver.”
“Peki efendim.”
Az sonra herkes Lans’ın ofisindeydi. Ofiste iki sivil polis duruyordular. Biri yaşlıydı, diğeri ise diğerine göre oldukça gençti. Lans polislere dönerek;
“Hoş geldiniz beyler.”
Polislerden yaşlı olanı cevap verdi;
“Hoş bulduk Bay Cliffes ve Bayan Cliffes.”
“Aslında biz evli değiliz.”
“Pardon. Bir an için evli olduğunuzu düşündüm.”
“Önemli değil, peki ben sizlerin adlarını alabilir miyim ve de kimliklerinizi görebilir miyim? Ne de olsa bu devirde herkes katil ve ya dolandırıcı olabilir.”
“Haklısınız Bay Cliffes. Benim adım Vincent Renier ve yardımcım da Henry Monet. Aslında tam da sizinle bu konu hakkında konuşacaktım. Buyrun bunlarda kimliklerimiz.” Dedi ve kimliklerini Lans ve Julle’a doğru uzattılar.
“Buyrun oturun,” dedi Lans ve polisler boş olan koltuklara geçtiler. Julle ve Lans ise adamların karşısında duran sandalyelere geçtiler. Lans ise ilk olarak konuşmaya başladı;
“Bay Renier, adınız tanıdık geliyor.”
“Belki de medyanın gerçekten de ilgi gösterdiği bir suçluyu yakaladığımdan dolayı hatırlıyorsunuzdur ismimi.”
“Olabilir. Peki bu isim neydi?”
“Katil Tim “Ölüm Meleği”Le Bihen’i hatırlar mısınız?”
“Kim hatırlamaz. O ülkenin bir numaralı katiliydi.”
“Ama bu onu yakalamama mani olmadı.”
“Sanırım bu olaydan sonra emekli olduğunuzu duymuştum.”
“Evet emekli olmuştum, ancak bana teşkilatın tekrar ihtiyacı oldu.”
“O kadar cani bir katili yakalamak zor bir işti. Yani emekli olmakta bence haklıydınız. Ne de olsa gelmiş geçmiş en dehşet verici cinayetler o adamın işiydi.”
“Aslında ben böyle konuşmazdım.”
“Nasıl yani?”
“Yani ondan daha da dehşet verici cinayetler gördüm. Özellikle de şu son zamanlarda ortaya çıkan katili düşünürsek.”
“Yeni bir katil mi çıktı?”
“Bay Cliffes sanırım siz hiç televizyon izlemiyorsunuz ve ya gazete okumuyorsunuz. Çünkü tüm şehir bu korkunç katili konuşuyor. Şehirde herkes can güvenliğinden endişe ediyor. Son üç - dört haftadır kaybolan insan sayısı arttı. Gerçekten de halkın can güvenliği tehdit altında.”
“Gerçekten de üzücü. İnanın ki son haftalarda biricik sevgilim Julle’dan başka kimseye vakit ayıramadım. Hatta yakında bir iş seyahatine çıkmam gerekecek, çünkü işlerimle fazla ilgilenemedim.”
“Anladım Bay Cliffes. Ben de zaten sizleri uyarmaya gelmiştim. Yeterince güvenliğiniz mevcut mu diye soracaktım.”
“Sanırım yeterince güvendeyiz. Güvenlik iyi çalışıyor. Ancak isterseniz kuvvetlendirebilirim.”
“Mümkünse bunu yapın ve size tavsiyem tanımadığınız kimselerle konuşmayın.”
“Bizi düşündüğünüz için teşekkürler Bay Renier.”
“Önemli değil. İşimizi yapıyoruz burada. Neyse iyi geceler Bay Cliffes ve Bayan...?”
Julle ise adamın cümlesini tamamlayıverdi;
“Leroy... Julle Leroy.”
“Evet. İyi akşamlar Bayan Leroy.”
“İyi akşamlar Bay Renier.”
Renier, Lans’a döndü ve bir soru sormak için daha hamle yaptı;
“Pardon Bay Cliffes size son bir soru sorabilir miyim?”
“Tabii ki.”
“Ben de sizin adınızı anımsar gibiyim. Hatta günlerce konuşulmuş bir olayda duymuştum sanki isminizi. Belki de yanılıyorumdur, ne de olsa isim benzerlikleri olabilir.”
“Aslında haklısınız Bay Renier. Ben büyük bir uçak kazasından kurtulan tek kişi olarak ünlenmiştim.”
“Hatırladım. Hatta gazete manşetlerinde hep aynı şeyler yazılmıştı. ‘Mucize İşadamı’ ismiyle de sanırım işinizde daha da yükselmiştiniz. Üstelik yanılmıyorsam, bu kazada tuhaf bir şey vardı.”
“Ne gibi?”
“Yani en azından bana tuhaf gelmişti. Uçağın infilak etmesiyle birlikte bir çok ceset çıkartılmıştı uçaktan. Hatta iki kişi dışında herkesin yanmış cesetleri bulunmuştu.”
“İki kişi?”
“Evet biri sizdiniz. Yani hala yaşıyorsunuz. Diğeri ise hosteslerden biriydi. Sanırım adı Clasie ya da Claire gibi bir şeydi. Hafızam eskisine göre pek berrak değil ama nedense bu olay aklımda kalmış. Yani acaba o hostese ne oldu hep merak ederim. Çünkü ne cesedi bulundu, ne de canlısı.”
“Aslında evet. Böyle bir şey olmuştu ancak benim fikrimce patlama onu çok uzaklara doğru fırlattı. Böylece de cesedi bulunamadı diye düşünüyorum.”
“Evet aslında mantıklı ama yine de bu olayı hep merak etmişimdir.”
“Bay Renier dünya tuhaflıklarla dolu.”
“Evet haklısınız, iyi akşamlar ikinize de.”
Bu konuşmalardan sonra Renier ve yardımcısı Lans’ın evinden ayrıldılar.
Lans ile Julle ise bu olayları önemsememiş gibiydiler. Çünkü yüzlerinden aşık edası, korkmuş insan ifadesine dönüşmemişti. Sanki dünya umurlarında değildi ikisinin de.
Renier ise içinde katili bulmanın hevesi ile dolaşıyordu. Kaç gündür ziyaret ettiği ev sayısı, o kadar fazlaydı ki; neredeyse şehrin yarısından fazlasının evine girmiş gibiydi. Bir şehri bu kadar kısa süre içerinde taramak gerçekten de bir mucize gibiydi. Ancak girdiği evlerde en ufak bir tuhaflık bile olmayışı gün geçtikçe Renier’i düşünceler içinde bırakmaya yetiyordu. Renier’in şüpheli olarak gördüğü şahıslar ise gözlem altında olmasına karşın kaybolmalar hala devam etmekteydi.
Ertesi sabah Julle uyandığında yanında sevgilisini bulamadı ve Lans’ın nerede olduğunu sormak için Francis’in yanına doğru gidiverdi. Francis, mutfakta aşçıyla sohbet etmekteydi. Julle Francis’e baktı ve sordu;
“Günaydın Francis.”
Francis kadını görünce hemen ayağa kalktı ve ceketinin düğmelerinden birini ilikledi. Cevap vermekte pek gecikmedi;
“Günaydın Hanımefendi.”
“Acaba Lans’ı gördün mü?”
“Bay Cliffes, işleriyle ilgilenmek için şirket binası gitti.”
“Anladım. Peki ne zaman geleceğini biliyor musun?”
“Sanırım akşama gelir, istediğiniz bir şey olursa bize söyleyebilirsiniz.”
“Teşekkürler. Çok tuhaf bir aydır ilk defa işe gitmesi benim için garip geldi.”
“Biz buna alıştık hanımefendi. Ne de olsa yaklaşık iki senedir aşçı ve ben burada çalışıyoruz.”
“İki sene mi, ben daha fazla olduğunu düşünmüştüm.”
“İki sene içinde aile gibi olmamızdandır hanımefendi.”
“Sanırım bu yüzden.”
“Kahvaltınızı nereye getirelim?”
“Aslında sizinle yemeği isterim. Böylece yalnız başıma yememiş olurum. Bana eşlik eder misiniz?”
“Nasıl isterseniz Hanımefendi.”
Dedi Francis. Julle aşçıya baktı;
“Sen bunları pek sevmezsin ancak belki yemek tariflerini anlatırsan, iştahımız daha çok açılabilir. Ne dersin?”
Aşçının konuşmadı, ancak kafasını onayladığını belirtir bir şekilde salladı. Böylece Julle, Francis ve aşçı beraberce kahvaltı ettiler. Aşçı, yemeklerini anlatırken adeta yaşıyormuş gibiydi. Öğlene kadar aralarında sohbet ettiler. Yüzlerinde çok değişik bir ifade vardı. Bu ifadeyi tanımlamak için ancak onların yüzlerine bakmak lazımdı.
Gün boyunca dışarıda tek başına dolaştı Julle. Mağazalara baktı. Hatta annesinin ve babasının mezarını bile ziyaret etti. Onlara bakarak defalarca
“Sizi özledim” dedi ve her zaman olduğu gibi cevap alamadı.
Akşama doğru eve geldiğinde ise Lans’ın da eve ulaştığını fark etti. Julle’ün geldiğini gören Lans, hemen yanına gitti ve dudağına bir öpücük kondurdu. Arkasından da gülümseyerek;
“Yarın Afrika’ya gidiyoruz” dedi.
“Afrika mı?”
“Evet oradaki işleri de halletmek lazım.”
“Beni götürmek istediğine emin misin?”
“Eminim ki sende oraları görmek istiyorsundur.”
“Tabii ki görmek isterim. Özellikle de seni kurtaran insanlarla tanışmayı çok isterim.”
“Peki o zaman yarın sabah erken saatlerde uçuyoruz. Biletlerimiz ayarlandı.”
“Tamam aşkım, seninle her yere gelirim. Sen bana güzel tatları yaşattın. Bu yüzden de seni çok seviyorum.”
“Hayat böyledir işte. Ben hayatı bifteğe benzetirim. Yeni biftekleri denemezsen, hangisinin tadı daha güzel bilemezsin. Tabii artık hangisinin daha güzel tadı olduğunu biliyorum.”
“Ben de senin sayende biliyorum. Seni çok seviyorum.”
“Ben de tatlım, ben de...”
Julle ve Lans sımsıkıca birbirlerine sarıldılar ve gecenin usulcası akmasını beklediler.

Ertesi günün gecesi Renier, yardımcısı ile gecekondu evlerinden birisine daha, gerekli uyarı ve kontrolleri yapmak için gitmekteydi ki, dikkatini çeken tuhaf bir şeyler oldu. Ara sokaklardan birinden çığlıklar duymaya başladı. Çığlıklar kulağı o kadar tırmalayıcıydı ki, kendine karşı koyamadı ve ev yerine ara sokağa doğru koşmaya başladı. Yardımcısı ise peşinden takip ediyordu. Ne olduğunu anlayamayan yardımcısı Renier’e doğru seslendi;
“Vincent neler oluyor?”
“Sessiz ol!”
“Ama...”
“Sesler duydum. Çığlık sesleri...”
Durumu kavrayan yardımcısı Monet, parmak uçlarıyla yürümeye başladı. Renier de yavaşlamıştı. Yavaş adımlarla yürüyordu artık o da. İleride gölgelerin arasında iki kişinin silueti görülüyordu. Renier daha ileriye doğru baktığında burasının bir çıkmaz sokak olduğunu fark etti. Böylece kendinden daha emin bir şekilde yürümeye başladı. Gölgelerin arasındaki siluetlerden birisi hareket ediyordu, diğeri ise cansız gibi duruyordu. Daha çok cansız olduğunu tahmin ettiği sürükleniyor gibiydi. Renier, silahını yavaşça yerinden çıkardı ve yavaş adımlarla temkinli bir şekilde hareket eden siluetlerin üzerine doğru gitmeye başladı. Monet de aynı şekilde silahını çıkarmıştı. Renier’den bir şeyler öğrenmek ister gibiydi. Renier sonunda beklenen hamleyi yaptı ve hareket eden siluete doğru bağırarak;
“Hey sen! Orda olduğun yerde dur!”
Gölgelerin arasındaki hareket eden siluet bir anda olduğu yerde duruverdi. Renier, silahını gölgelerin içindeki kişiye doğru doğrulturken, diğer bir yandan da konuşmaya devam ediyordu;
“Polis! Kaçacak bir yerin kalmadı. Şimdi yavaş hareketlerle ışığa doğru çıkmanı istiyorum. Anlaşıldı mı?”
Gölgelerin arasından hiçbir ses gelmedi. Hatta söylenenleri hiç anlamamış gibiydi. Renier sesini daha da yükseltmişti bu sefer;
“Lanet olası şimdi buraya doğru yavaş adımlarla geliyorsun ve elinde her ne var onu yere yavaşça koyacaksın! Arkasından bana doğru ayağınla iteceksin!”
Gölgelerin arasındaki adam, bu sefer uyarıyı dikkate almış gibiydi. Elinde belirlenemeyen bir cisim vardı. Onu yere doğru yavaşça koydu ve ayağıyla Renier’e doğru itti. Cisim yavaş yavaş Renier’in önüne doğru yuvarlanmaya başladı. Süzüle süzüle Renier’e doğru yuvarlandı ve en sonunda duruverdi. Renier önünde duran cismi görünce, kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Daha da sinirlenmiş gibiydi. Yerdeki cisim kopmuş bir insan kafasından başka bir şey değildi. Yuvarlanmasının sebebi de buydu. Renier öfkeyle dolu bir şekilde aradığı katili bulduğunu düşündü. Sesinin tonunu gerçekten de çok sertleştirmişti ve bağırmaya devam etti;
“Pislik şimdi yavaşça yanıma doğru geleceksin! Karşı koyman halinde senin kafan da, yerdekinin yanında olur.”
Gölgedeki adam ise ani bir hamleyle yanındaki diğer silueti ileri doğru itekledi. İteklediği beden, kafanın sahibinden başkası değildi. Yere doğru yığılıverdi. Yer bir anda kan gölüne dönüşmüştü. Bedeni itekler iteklemez koşmaya başladı gölgedeki adam. Tüm hızıyla çıkmaz sokağın sonuna doğru koşuyordu. O koşmaya başlayınca Renier ve yardımcısı da peşinden koşmaya başladılar. Öndeki adam ani bir manevra ile sola doğru saptı. Renier adamı kovalarken, bir yandan da kendi kendine;
“Kahretsin! Çıkmaz sokak değilmiş,” diyordu.
Önde koşan adam, gittikçe arayı açıyordu. Rüzgar ile birlikte koşuyordu adeta. Renier ise yaşının verdiği etkilerden dolayı daha fazla adamı takip edemedi. Ancak Monet gençti ve hala şüpheli şahısı takip etmeye devam ediyordu. Bir anda kendilerini cadde de buluverdiler. Işık öndeki adama doğru vurduğunda, adamın zenci olduğu ortaya çıkıverdi. Bu kadar hızlı koşması da belki de bundandı diye düşündü Monet. Ancak takip etmeye devam etti. Öndeki adam bir anda caddeyi geçer geçmez, dar bir sokağa girdi. İlerisi çıkmaz sokağa benziyordu. Monet kendi kendine;
“Burası umarım gerçekten de çıkmaz sokaktır,” dedi
Önündeki adam duruvermişti ve yine karanlık bir yer duruyordu. Monet heyecanlı bir şekilde bağırmaya başladı;
“Kaçacak yerin yok! Hemen teslim ol!”dedi. Renier’ın sözlerine cevap vermeyen adam, bu sefer cevap vermeyi tercih etmişti. Dediği pek anlaşılmıyordu. Bozuk bir aksan ile;
“O zaman yanıma gel ve beni tutukla,” dedi sakince.
“Bunu sen istedin. Sakın kaçmaya çalışma. Yoksa sana ateş ederim!”
Monet yavaş adımlarla karanlığa doğru yaklaşmaya başladı. Karanlığa doğru hafif bir ışık göze çarpıyordu. Bu ışık sayesinde karanlıktaki adamın ağzı görülebiliyordu. Yüzünde pis bir gülümseme vardı. Monet adımlarını daha da yavaşlatmıştı. Silahını karanlığa doğru doğrultmuştu. Adam ile arasında fazla mesafe yoktu. Monet adamın yanına geldiğinde;
“Sakın hareket etme ve ellerini uzat,” dedi. Adam ellerini yavaşça Monet’e doğru uzattı. Yüzündeki gülümseme hala yerindeydi. Monet ise kelepçelerini çıkartmaya çalışıyordu. Biraz uğraştıktan sonra kelepçeleri yerinden çıkarttı ve adamın uzattığı ellerinden birine takıverdi. Adamın diğer eline kelepçenin diğer halkasını takmak için hamle yaptığında, birkaç saniye adamdan gözlerini kaçırıverdi. Diğer kelepçeyi de takmıştı ki, adamın yüzündeki gülümsemenin kaybolduğunu fark etti ve adam Monet’i kendine doğru çekiverdi. Karanlığın içinde tek bir hamle ile Monet’in boynunu kırmıştı. Monet, hiçbir şey yapamamıştı. Adam, Monet’in üstünden anahtarları aldı ve Monet’in cesedini de yanına alarak kayboluverdi.
Renier bir süre yardımcısı Monet’i beklediyse de, geri dönmeyişi meraklandırıyordu onu. Bu yüzden de onu aramaya başladı. Tüm gece boyunca her yeri araştırsa da bulamadı. Renier gerçekten de düşünceliydi. Monet’in tüm tanıdıklarını aradıysa da onu ne gören, ne de duyan olmuştu. Diğerleri gibi o da yok olmuştu. Renier’in morali gerçekten de altüst olmuştu.
Ertesi sabah yeni kaybolanların isimleri televizyonda yayınlanıyordu. Artık isimlerin arasında Henry Monet de vardı. Renier kafasını toparlamaya çalışıyordu. Le Bihen’i nasıl yakaladığını düşündü. “Adam zevk için insanları öldürüyordu ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi çöpe atıyordu cesetlerini” diye düşündü. Ve kafasında bir anda şimşekler çakmaya başladı. İçinden tek bir kelime geçiyordu: “Çöp”. Tüm birliklere haber verdi. Artık evlere ziyaret edilmesini istemiyordu, çöplerin kontrol dilmesini istiyordu. Tüm çöpçülere haber verildi. Aynı zamanda polislere de bildirildi. Çöplerde insan kemiklerine ve de bunun gibi şeylere dikkat edilmesi için uyarılar yapıldı. Bir anda herkes çöpleri karıştırmaya başlamıştı.
Birkaç gün sonra araştırmalar hala devam ediyordu. Ancak sonuca varılamamıştı. Çok sayıda kemik bulunmuştu. Ancak bunların hiç biri insan kemiği değildi. Tüm sokaklar gittikçe kokmaya başlamıştı. Çöpçüler polise yardım ettikleri için gerçek işleriyle uğraşamıyorlardı. Herkes için en önemli şey cesetlerin bulunmasıydı, ya da yardımcı olacak başka şeylerin bulunması. Ziyaret edilen yerlerin çöpleri öncelik taşıyordu. Bu yüzden yine aynı sırayla evler dolaşılıyordu. Renier’in sıradaki durağı Cliffes’in eviydi. Renier, özel korumalarla donatılmış eve girmek için ön kapıdan izin istediyse de, korumalar bir türlü içeriye girmesine izin vermiyorlardı. Renier, korumalara dönerek;
“İçeri girmeliyim. Özel bir polis araştırmasıdır bu.”
“Hayır giremezsiniz. Arama izniniz yoksa giremezsiniz.”
“Beni neden anlamak istemiyorsunuz, bu tüm şehrin güvenliği için.”
“Dediğimi duymadınız herhalde. Arama emriniz yoksa giremezsiniz.”
Renier, gerçekten de sinirlenmişti ve korumalara tekrardan dönerek sinirli bir şekilde;
“Evin sahipleri ile görüşmem gerekiyor. Hiç olmazsa onlarla konuşayım. İstemezlerse giderim ve siz de rahatlarsınız. Tamam mı?”
“Bir dakika eve sormamız lazım.”
Korumalardan biri cep telefonu ile evi aradı ve gelen cevaba göre Renier’e cevap verdi;
“Eve giremezsiniz, bize emir gelmedi ama isterseniz evden Francis ile konuşabilirsiniz.”
Renier içinden “uşak” diye geçirdi ve kabul etti bu teklifi.
Az sonra koruma elindeki telefonu Renier’e verdi. Francis telefondaydı;
“Buyurun.”
“Francis beni hatırlarsın ben Renier. Hani birkaç gece önce yardımcım ile sizin evi ziyarete gelmiştim.”
“Evet hatırladım. Polis Renier değil mi?”
“Ta kendisi. Bay Cliffes ile görüşebilir miyim?”
“Üzgünüm kendisi Bayan Leroy ile Afrika’ya gittiler.”
“Eve girebilir miyim peki, önemli bir polis araştırması için?”
“Üzgünüm ama Bay Cliffes gelmeden buna izin veremem.”
“Polis araştırması için ama!”
“Arama izniniz varsa tabii ki girebilirsiniz, ancak aksi halde buna izin veremem.”
“Siz bilirsiniz arama izniyle geri döndüğümde beni durduramayacaksınız!”
Renier sinirle Cliffes’in evinden uzaklaşırken, bir yandan da içinden söyleniyordu; “Biz burada katili bulmaya çalışıyoruz, arama emri istiyorlar. Böyle bir araştırma artık ne kadar gizli yürütülebilir ki!”.

1 GÜN SONRA

Hava gerçekten de kapanmıştı. Sağanak yağış, kapalı havanın hakimi gibiydi. İnsanlar sağanak yağmur ve katilin korkusunun etkisiyle sokaklardan çekilmiştiler. Boş sokaklarda sadece başı boş köpeklerin sesleri duyulabiliyordu. Renier yanına aldığı beş-altı kişilik ekiple, Cliffes’in evinin önüne gelmişti. Kapıdaki korumaların yüzüne arama emrini çarparak, içeri doğru girdi, arkasındaki ekibiyle. Sonunda ön kapıdan içeriye doğru yürüdüklerinde evin ana kapısının önüne gelebilmiştiler. Renier, sinirli bir tavırla kapıda bekleyen Francis’in yüzüne arama belgesini göstererek evin içine doğru dalıverdi. Yaklaşık üç kişiyi yukarı katı aramaları için gönderdi. Merdivenlerden yukarı doğru çıkıverdiler. Renier, yanındaki diğer üç adamını da bu katı aramaları için emir verdi. Bu sırada Renier, Francis’in yanına doğru gelmişti. Francis’e kaşlarını çatmış bir şekilde bakarak sordu;
“Çöpler nerde?”
Francis ise şaşırmış bir şekilde;
“Çöpler?” diye cevap verdi. Renier gittikçe daha da fazla sinirleniyordu;
“Anlamamış gibi yapma! Çöplerinizi nereye atıyorsunuz?”
“Çöplerimizi her zaman çöp kutusuna atarız Bay Renier.”
Renier, öfkeli bir şekilde bağırarak;
“O zaman çöp kutusunun yerini göster bana!” dedi.
Francis evden dışarı doğru çıktı ve bahçenin köşedeki bir bölümüne doğru gitmeye başladı. Renier de peşinden onu takip ediyordu. Francis ilerideki üstünde Cliffes Malikanesi yazan büyükçe çöp kutularını eliyle işaret ederek gösterdi. Renier ise yağmurdan sırılsıklam olmuş yüzünü silmeye çalışırken, diğer bir yandan da Francis’e bakarak;
“Şimdi bana yardım et ve çöp torbalarını çöp kutusundan çıkar,” dedi. İkisi birden çöp torbalarını çöpten indirmeye başladılar. Renier bir bir hepsini açmaya başlamıştı. Bu sırada gözü Francis’e takılıverdi. Francis’e eve doğru gitmeye başlamıştı. Renier, ona doğru seslenerek;
“Hey! Sen nereye gidiyorsun?”
“Bay Renier, yağmur gerçekten de şiddetli. Burada durmamı nasıl beklersiniz?”
“Burada bekleyeceksin, bu bir emirdir!”
“Ben çalıştığım kişi dışında kimseden emir almam Bay Renier.”
Renier silahını çıkarttı ve Francis’e doğrultarak;
“Bugün benim emirlerime uyacaksın,” dedi. Silahı gören Francis çöp torbalarının yanına doğru geldi. Torbaları teker teker açmaya başladılar. Birkaç torba sonrasında açtığı her torbadan kemikler çıkmaya başladı. Üstelik de insan kemikleri... Renier aradığını bulmuş gibiydi ve silahını Francis’e doğrultarak;
“Çabuk diz çök!”
“Bu yağmurda mı?”
“Sana dediğimi yap dedim!”
Francis yere doğru diz çöktü. Renier ise sözlerine devam etti;
“Ellerini arkaya doğru getir ve en ufak bir harekette bulunma. Anladın mı beni?”
“Fakat Bay Renier?”
Ellerini arkaya doğru getiren Francis’e tek hamlede kemerinden çıkarttığı kelepçeleri geçiriverdi Renier.
“Şimdi eve doğru gidiyoruz. Evde senden başka kim var?”
“Aşçı.”
“Gözümüzün önündeki manyakları görmemişiz bunca zamandır,” dedi ve öfkeyle Francis’i iteklemeye başladı. Tüm siniriyle bağırarak;
“Lanet olası piç kurusu, Henry’i öldürürken zevk aldın mı?” dedi ve kendine hakim olamayarak Francis’e doğru tüm gücüyle bacaklarına doğru bir tekme salladı. Francis, tekmenin etkisiyle bir anda kendini yerde buldu. Yağmurdan ıslanmış yerlerin üstünde kapaklanıverdi bir anda. Renier ise yere düşen Francis’i yerden kaldırdı ve yürümeye devam etti. Sonunda evin içine girmişlerdi. Renier, evin içine bağırarak;
“Tüm ekipler gelebilirsiniz. Aradığımız pislikleri bulduk,” dedi. Ancak ona karşı hiçbir cevap gelmedi. Aynı şekilde bir kez daha bağırdıysa da, yine az önceki gibi cevap gelmedi. Renier, kemerinden bir kelepçe daha çıkardı ve kelepçenin ilk halkasını, Francis’in ellerindeki kelepçenin iki halkasının ortasındaki zincire taktı. Diğer halkasını ise merdivenin tırabzanlarının demirlerinden birine takıverdi. Francis’e baktı ve sessiz bir şekilde;
“Ses çıkartırsan seni öldürürüm,” dedi. Silahını karşısında çıkabilecek tehlikelere karşı hazır tutarak yavaş hareketlerle ilerlemeye başladı. Odaları teker teker kontrol etmeye başladı. Mutfağa girdiğinde ise dehşet verici bir manzara ile karşılaştı. Adamlarının ikisi, parçalanmış bir şekilde tek bir bedendeymişler gibi birbirlerine karışmışlardı. Tüm mutfak kanlar içerisindeydi. Renier ise soğukkanlılığını bozmadı ve diğer odaları kontrol etmeye devam etti. Tek yatağın olduğu bir odaya girdiğinde ise adamlarından birini daha buldu. Tabii kafası yerinde olmadığı için hangisi olduğunu pek ayırt edemiyordu. Aşağıdaki odaları kontrol ettikten sonra tekrar Francis’in yanına doğru geldi.
“Sesini çıkartırsan, seni gözünün yaşına bakmadan vuracağımı biliyorsun değil mi? Şimdi üst katı kontrol edeceğim. Beni anladın mı?”
Francis anladığını belirtir bir şekilde kafasını salladı. Yavaş adımlarla merdivenleri çıkmaya başladı. Çok sessizdi. Dışarıdaki yağmur sesi dışında bir şey duyulmuyordu evin içerisinde. Üst katta karşısında uzunca bir koridor vardı. Koridorun ortasında bir cisim duruyordu. Yavaşça cisme doğru yaklaşmaya başladı. Koridorun ortasına gelirken, aynı zamanda kapalı kapıları da kontrol etmeye çalışıyordu. Önünden geçtiği kapıların kilitli olduğunu fark etti. Birkaç saniye sonra cismin, aşağıda gördüğü kafasız bedenin kafası olduğunu anladı. Kopmuş kafanın üstünden atladı ve yürümeye devam etti. Önünde açık kapılar vardı. Kapılardan içeri doğru göz atıyordu ki, bir cesedi daha fark etti. Ceset, banyodaki küvetin içinde cansız bir biçimde yatıyordu. Birkaç saniye sonra ise koridorun sonundaki açık kapıya birkaç adım uzaktaydı. Aklına yardım istemek geldi ve telsizini çıkardı. Tam yardım isteyecekti ki, arkadan kafasına şiddetli bir darbe geldiğini hissetti. Adam tam açık kapının önüne doğru düşmüştü. Vücudu yere doğru uzanmış bir şekilde kafasını açık kapılı odaya çevirdi. Yerin kan gölüne döndüğünü fark etti ve bir çift ayağın kan gölünün üzerinde durduğunu fark etti. Yukarıdan yere doğru kan damlacıkları damlıyordu. Damlacıklar, şıp şıp yerdeki kan gölüne damlıyorlardı. Dışarıdaki yağmur sesiyle birlikte sadece bu ses duyuluyordu. Şıp, şıp, şıp...
Renier yavaşça gözlerini kan gölünün üstünde duran iki ayağın sahibine doğru yoğunlaştırıyordu. Kafasını yavaş hareketlerle yukarı doğru kaldırırken, önce bacaklar, sonra bir etek, arkasından kanlı eller ve göğüs kısmı... Kana bulanmış bir boyun... Renier durduğu yerde yavaş bir hareketle dizlerinin üstüne doğrulduğunda ise dudaklarından şıp şıp kan damlayan bir kadını görüverdi. Kadının yüzünde şeytanca bir tebessüm hakimdi. Renier kısa süreli bir şokun içerisindeydi. Karşısındaki Julle Leroy’dan başkası değildi. Kadın ağzının kenarından damlayan kan damlacıklarını elinin tersi ile siliverdi. Renier’in eli bir anda silahının kılıfının olduğu yere doğru gitti. Ancak bu hareketi yapar yapmaz arkasındaki sesi duydu;
“Cık cık cık...”
Renier arkasına doğru baktığında elinde kendi silahını ona doğrultmuş bir kişiyi gördü. Teni koyuydu, tıpkı bir Afrikalı gibi. Renier, yavaş hareketlerle ayağa doğru kalktı. Çaresiz durumdaydı. Açık kapılı odanın Renier’in göremediği tarafından bir kişi konuşmaya başladı;
“Bay Renier... Bay Renier...”
Ses tanıdık bir sesti. Konuşan kişi sözlerine devam etti;
“O uçak kazasında bulunamayan kadını hatırladınız mı? O kadın gerçekten de sizin dediğiniz gibi tuhaf bir şekilde kayboldu. Bu şehirde kaybolan insanların kaybolduğu gibi.”
Konuşan adam, yavaş adımlarla Julle’ün yanına geldi ve onun arkadan belini sarıverdi kollarıyla. Bu Lans Cliffes’ten başkası değildi. Sözlerine devam etti;
“Hatta onun dışarıya çıkmasını da ben yardım etmiştim. Ancak yerlilerle bir anlaşma yapmam lazımdı. Onlara onu verdim.”
Renier, hızlı hızlı nefes alıp vermeye başlamıştı;
“Kadın hala o yerlilerle birlikte mi?”
“Anlamıyorsun değil mi? Onlarla olma ihtimali imkansız çünkü benim gözümün önünde onu çiğ çiğ yediler. Hatta bana da verdiler ve bunun sayesinde hayatta kaldım. Yoksa hayatta kalma şansım hiç yoktu. Artık ben de onlardan biri gibiydim.”
“Siz yamyamlarsınız!”
“Ben böyle demezdim. Biz sadece ağzımın tadını biliyoruz. Neyse ki bu koca şehirde yalnız değiliz. Her yer bizden birileriyle dolu. Belki de tanıdığın çoğu kişi.”
“Peki Leroy?”
“Onu bulmam tamamen şanstı. Yavaş yavaş o da alıştı yemeğe ve şimdi artık o da başka bir tadı kabul etmiyor. İnsan etinin en lezzetli et olduğunu o da biliyor.”
“Merak etmeyin tüm polis teşkilatı peşinizde biraz sonra burada olacaklar. Artık oyun bitti!”
Lans, Renier’in kafasına vuran siyahi adamı göstererek;
“Maalesef Renier... Aşçımız Nkuwa’nın elindeki telsizi kullanmayı daha önce akıl edemedin. Şimdi ise seni kimse umursamayacak. Ne de olsa polislerin içinde de benim dostlarım var. Gerçek tadı damaklarında hissedenler var.”
Sözleri bitince Lans, Nkuwa’ya baktı ve kafasını “tamam” der gibi sallayıverdi. Nkuwa, silahı Lans’a doğru attı. Silahı yakalayan Lans, Renier’e doğru doğrulttu.
Nkuwa, Renier’e yaklaştı ve kollarını sımsıkı kavradı. O kadar güçlüydü ki, Renier kımıldayamıyordu. Lans elindeki silahı yere doğru attı ve iki eliyle Renier’in kafasını tuttu. Renier’in kalp atışları hızlanmıştı. Avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamıştı;
“İmdaaaaaaaat!”
Tüm çığlıklar, sağanak yağış ile birlikte kayboluyordu. Lans ise soğukkanlılığı bozmadı ve tek bir hareketle boynunu kırıverdi. Nkuwa’nın yüzüne baktı ve yüzünü buruşturarak;
“Bunu yememize gerek yok, çok yaşlı.”
Nkuwa bu söz üzerine;
“Peki onu napalım?”
Lans hiç düşünmeden cevap verdi;
“Atın çöpe gitsin.”

IŞIKTAKİLER (2003)

Güneşin yansımaları gözleri karartırken, gündüzün bitme noktasına saniyeler kalmıştı. Güneşin batması, Tanrının dışladığı yaratıklar için belki de ödüldü. Fakat onlar için ceza bile sayılırdı.
Çünkü Tanrı onları, tek bir şartla affedecekti. Geceleri gezen ölümü sona erdirdiklerinde, aydınlığın kanatları kucaklayacaktı tüm bedenlerini. Ancak verilen görev kolay değildi. Tanrı onlara kolay olacağını söylememişti. Söylediği tek şey, “Işık arkanızda oldukça, sizin de ışığa yükselmeniz olasıdır...”

Karanlık çöktüğünde yeraltında gizleniyorlardı. Özel olarak inşa ettikleri bu barınakları, şu ana kadar kimse keşfedememişti. Bu barınaklar kutsal sayılırdı. Çünkü içinde ölenlerin sayısı epeyce fazlaydı. Aslında buna da tam ölüm denemezdi. ‘Geldikleri yere dönüş’ adı daha uygun olabilirdi. Sayıları fazla sayılmazdı, ancak diğerlerine göre daha fazla inatçıydılar ve bu yüzden de savaşmaktan hiçbir zaman kaçmadılar. Zamanı gelince savaş tekrar başlayacaktı. Şu an sessizlik zamanıydı. Fırtına öncesi sessizlik...
Gece, karanlığın duygusuz bakışlarına teslim olmuşken, ölüm insanlar için çok yakındı. İnsanların çaresizliği bir şey ifade etmiyordu. Karanlığın kan emicileri yaptıkları katliamlara dur demiyorlardı, tersine daha da ileri gidiyorlardı. İnsanların acınacak çığlıkları, yerin dibinden bile duyulabiliyordu. Yerin dibindeki barınaklarda ise son derece yüksek bir ışık hakimdi. Yüzlerce meşale ve bunun yanında şehrin kaçak elektriği aydınlatıyordu, karanlığa hapis olmuş dipleri.
“Köstebek gibi yaşamaktan bıktım,” dedi biri. Cevabı almakta ise gecikmedi:
“Köstebekler bu kadar aydınlık bir yerde yaşar mı sanıyorsun?”
Bu cevaba karşılık bir şey söyleyemedi, henüz küçük olan sitemlerin sahibi.. Karşısında, ona gözlerini diken vampire baktı. Gözlerindeki nefretin alevi, gerçekten de çok belli oluyordu. Çocuk yanındaki kadına yaklaştı ve meraklı bakışlarla sordu;
“Anne neden onun bakışları böyle? Yani niye beni yiyecekmiş gibi bakıyor?”
Bu soruya soğuk bir cevap aldı çocuk. Yanına yaklaştığı kadın, hoşlanmamıştı sanki ondan:
“Bana anne demeni istemiyorum bir daha. Ben seni doğurmadım. Doğuramazdım da zaten. Sen küçükken lanetlendin. Tanrı acıdı sana ve senin büyümene izin verdi. Dikkat ettin mi, aramızda sadece sen yaşlanıyorsun. Ancak belli bir süre sonra senin de yaşlanma sürecin duracak.”
Çocuk bu tepkiyi beklemiyordu ancak dinlemeye devam etti;
“Onun gözlerinin içine bakmamalısın. O, lanetlendiği günden bu yana ızdırap çeker. Çünkü o lanetlenmeyi hiç istemedi. Zorla böyle oldu.”
Çocuk ise cevabı alınca birazcık kendi kendine düşündü ve hevesle bir soru daha sordu;
“Peki neden onun ismi bizimkiler gibi değil?”
Kadın sorulardan sıkılmış gibiydi. Sivri dişlerini çocuğa gösterdi bir an için. Gözleri öfkeli gibiydi. Fakat sinirli görünse de, sakince cevapladı soruyu:
“Çünkü o sadece kendi ismine inanır. Lanetlenmeden önceki ismine inanır. Bizimki gibi sonradan takma isimler kullanmaz. Kim bilir belki de tarzı değil.”
Çocuk, bu sözlerin manasını arıyordu kafasında. Fakat bulamadı. Ayağa kalktı ve yavaş adımlarla yaklaştı bakışlarından korktuğu vampirin yanına. Elinde koca bir kase koyun kanı vardı. Sessizce doyuruyordu karnını. Yanına doğru yaklaşan çocuğu fark etse de, hiçbir tepki vermemeyi tercih etti. Çocuk ise ona meraklı meraklı bakıyordu. Onu çözmek için gayret sarf ediyor gibiydi. Birkaç dakika sonra ise çocuk tüm cesaretini topladı ve kasedeki kanı içen vampire bakarak;
“Sana bir şey sorabilir miyim?” dedi. Bunu duyan vampir ise elindeki kase ile yüzünün arasına mesafe koydu. Kafasını yavaşça çocuğa çevirdi ve çocuğa evet der gibi kafasını salladı. Çocuk ise yarı tedirgin bir şekilde:
“Sen neden Berr-e adını kullanıyorsun? Bizimkiler gibi bir ismin yok mu?”
Adını telaffuz eden çocuğa uzun uzun baktı ve hiçbir şey söylemedi. Ancak bir süre sonra gayet ılımlı bir ses tonuyla cevap vermeyi tercih etti;
“Bu ismi kullanıyorum, çünkü benim gerçek adım. Kaderime yazılan isim.”
Çocuk ise cevaptan tatmin olmamış gibiydi. Cevabın üstüne bir soru daha sordu:
“Berr-e ne demek?”
Çocuğun sorduğu sorular karşısında ciddiyetini bozmadan cevap verdi tekrar:
“Bunun anlamını senin bulman lazım. Çünkü anlamı her yere gizlenmiş olabilir. Önemli olan onu senin bulabilmendir.”
Cevabı verdikten sonra ise elinde tuttuğu kan dolu kaseyi çocuğa doğru uzatıverdi. Çocuk ise tereddütsüz kaseyi alarak içmeye başladı. Belli ki acıkmıştı. Ne de olsa uzun zamandır gün yüzünü görmemişti.

Toprağın üstünde gün ağarmaya başlamıştı. Karanlıkların içinde saklanan ölüm, yerini aydınlanan gökyüzünün parıltılı bedenine bırakıyordu. Güneşin saçları gittikçe her yere dökülmeye başlamıştı. İnsanların güvende olduklarını anlamalarını sağlıyordu güneşin altın gözleri. Her yeri ısıtmaya başlayan altın gözleri...
Yerin dibindekiler ise aydınlattıkları tünellerinden toprağın üzerine doğru çıkmaya başlamışlardı. Hafiften esen rüzgarın sesi kulaklarında çınlıyordu hepsinin. Sahile yakın olduklarını hissedebiliyorlardı, oraya doğru yürümeye başlamışlardı bile. Gallerion gökyüzüne doğru baktı, nefesini içine çekmek istiyordu fakat solukları tükeneli çok olmuştu. Güneşin tüm ışıltısına doğru baktı, gözlerini bir an için bile kırpmadan. Biraz sonra ise sahilin yanındaydılar. Mavi gözlü İstanbul’un, masmavi denizi önlerindeydi. Daha ileriye baktıklarında Prens Adaları’nı görebiliyorlardı. Gallerion, bu güzellikleri çok sevse de, kendi kendine sitemli bir şekilde konuşuyordu:
“Işık bizim hayatımız anlıyorum bunu. Ancak keşke diğerleri gibi karanlıklarda da gezebilseydik ne olurdu ki?”
Gallerion’un kendi kendine konuştuğunu gören Berr-e uyarıcı bir ses tonuyla konuşmasına müdahale ediverdi:
“İşte bunu anlamıyorum. Bizleri karanlığı yok etmemiz için gönderdiler. Sizler ise karanlıkta yaşamak istiyorsunuz. Bu ne çelişkidir böyle?”
Gallerion, bu sözün ona doğru söylendiğini fark edince sivri dişlerini dışarı çıkardı ve Berr-e’ye göstererek:
“Sen daha lanetlendiğinin bile farkında değilsin. Hala kendini insan zannediyorsun. Lanetlendikten sonraki ismini bile kullanmıyorsun. Sen kendini benden daha güçlü mü sanıyorsun?”
Berr-e ise karşısındaki sinirli vampire nazaran sakin gibiydi, önce hiçbir tepki vermedi. Ancak bir süre sonra dişlerini Gallerion’a göstererek:
“Sizden belki de daha güçlüyüm. Çünkü ben affedileceğime inanıyorum. Bu inanç, beni sizden daha güçlü kılıyor!”
İki vampir tam birbirlerine girecekken sahil şeridinden birisinin onlara doğru yaklaştığını gördüler. Yürüyerek gelen kişi, koşmaya başlamıştı. Üzerilerine doğru geliyordu. Birkaç saniye sonra ise yanlarındaydı. Karşısındaki topluluğu gördüğüne sevinmiş gibiydi. Karşısında ona doğru bakan soğuk yüzleri hissetmemişti bile. İnce bir ses tonuyla önce konuşmaya o başladı:
“Gündüzler olsun hepinize.”
Karşısındakiler hiçbir cevap vermedi. Berr-e’nin, Gallerion’a karşı siniri geçmemişti. Bu yüzden de gözleri başkasını görmüyordu. Yabancı kişi bir kez daha tekrarladı:
“Gündüzler olsun hepinize.”
Bu sefer karşılık alabilmişti kendisine:
“Gündüzler olsun sana da,” dedi gerilerden cevap veren Qwex. Meraklı bir tavırla sordu yabancıya:
“Sen kimsin, adın ne?”
Kendisine cevap verilmesine sevinen yabancı, sorulan soruyu yanıtlamakta gecikmedi:
“Ben Erél. Sizin türünüzdenim. Tabii sizler Işıktakiler iseniz.”
Berr-e ise sinirini bir kenara koydu ve Erél’e yanıt vermeyi tercih etti;
“Evet biz Işıktakileriz. Bizim türümüzden başkaları olduğunu bilmiyordum.”
Erél, hiç düşünmeden Berr-e’ye karşılık verdi:
“Ben de sizin varlığınızı birkaç gün önce öğrendim. İzmir’den buraya sizi bulmak için geldim.”
“Nereden öğrendin bizleri?”
“Aslında bir yerlerde sizin yaşadığınızı hissediyordum. Ancak İzmir’den ayrılmaya cesaret edememiştim. Sanırım karanlıklara kapılmaktan korkmuştum. Karanlıkta erimekten korktum. Ta ki bana ulaşan bir ışık vampirinin söylediklerini duyana kadar. Karanlıktaki ölümü durdurabileceğimizi söyledi bana.”
Bunları duyan Gallerion alaylı bir şekilde güldü kendi kendine. Sonrasında ise gülmeye devam ederek Erél’e:
“Aslında bizim gönderilme amacımızın bu olduğunu da söyledi mi sana?”
Berr-e iyice sinirlenmişti ve öfkeyle baktı Gallerion’a. Gallerion sesini bile çıkartamadı bu bakışlar karşısında. Berr-e, bakışlarını yumuşatarak Erél’e devam etmesini söyledi.
“Bana önce sizi bulmamı söyledi. Çünkü savaşmak konusunda gerçekten de meziyetli değilim. Sizin bana yardım edebileceğinizi düşündü sanırım. Sizin korumanız altında da Bedi’yi bulmamı istedi.”
Qwex merakla sordu:
“Bedi de kim?”
“Bedi bize yardım edebilecek kişi.”
“Bize nasıl yardımcı olabilir ki?”
“Bana yardımcı olan ışık vampirinin erimeden önceki son sözleri gerçekten umut vericiydi. Onu bulursak bizi karanlıkta yürütebilirmiş. Böylece de savaşımıza karanlıkta da devam edebilirmişiz.”
Bir anda vampirler arasında fısıldaşmalar oldu. Hepsi bir ağızdan konuşuyordu. Berr-e bir kez daha ağırlığını koydu:
“Susun! Hepiniz aynı anda konuşursanız, kimin ne anlayacağını sanıyorsunuz?”
Berr-e sustuğunda ise tüm vampirler de onunla beraber konuşmayı kesmişti. Vampirlerden biri ortaya doğru:
“Bu nasıl mümkün olabilir ki! Yani karanlık bizim sonumuz olur,” dedi.
Erél ise sessiz bir şekilde karşısındaki topluluğun hareketlerini izliyordu. Berr-e düşünceliydi. O da bu olayın nasıl olacağını düşünüyordu. Erél’e baktı ve bir soru daha sordu:
“Bedi’nin nerede olduğunu biliyor musun?”
“Onun Ankara’dan İstanbul’a göç ettiğini duydum sadece. Araştırmalarım sonucunda da İstanbul’un Anadolu yakasında yaşadığı tespit ettim. Bildiğim tek şey bu. Sizlerle onu bulmayı ümit ediyorum.”
Sözlerini bitiren Erél, kendisine gelecek tepkileri bekliyordu. Berr-e, arkasındaki tüm ışık vampirlerine döndü ve fikirlerini sordu. Hepsi kendi aralarında konuşmalara başlamışlardı. Ancak çok geçmeden bu konuşmalar, sessizliğe gömüldü. Berr-e sessizliğin bozulması için seslendi diğerlerine:
“Kararınız nedir? Sizce de büyük bir fırsat değil mi bu? İnancı olan bir vampir yok mu aranızda? Belki de affedilmemiz için büyük bir şans bu.”
Güneşin ışıkları iyice parıldamaya başlarken, vampirlerin hepsi düşünceliydi. Düşüncelerindeki karanlık tarafları aydınlatmaya çalışıyorlardı. Uzun süre sessizlik oldu. Hepsi ses çıkarmadan, öylece düşünüyor gibiydi. Berr-e defalarca kez yaptığı gibi tüm vampirlere bir kez daha seslendi:
“Benim kendimce fikrim Erél’in anlattıklarından yola çıkarak o adamı bulmaktır. Kaybedeceğimiz ne olabilir ki? Şimdi söyleyin bana; Erél ve bana katılmak isteyen var mı bu yolculuğumuzda?”
Gerilerden öne doğru çıkan bir vampir, Berr-e’nin yanına doğru geldi ve tüm cesaretiyle;
“Ben varım,” dedi ve devam etti:
“Benim adım Huneis ise ben de varım. Şu lanetli adımdan artık kurtulmak istiyorum. Gerçek ismime geri dönmek istiyorum. İnsanoğlunun verdiği isimle anılmak istiyorum artık.”
Berr-e ise etkilenmiş gibiydi. Gerçekten de karşısına çıkan vampiri pek görmemişti. Ancak bu cesaretinden dolayı takdir etti.
“Bu vampir kadar cesur olan yok mu içinizde?”
Gallerion, bunu kendisine gönderme olarak algıladığı için sinirli bir şekilde:
“Benim gücüm hepinizden daha da fazladır. Sanırım sizle gelsem iyi olacak.”
Gallerion’un arkasından, saçları kıvırcık biri çıktı yolculuk edecekler grubunun yanına. Vampire hiç benzemiyordu. Vampirlere göre fazla sevimli birisiydi. Hiçbir şey söylemedi, ancak yanlarında olduğunu belirtir bir şekilde yanaşmıştı inancını ortaya koyanların yanına.
Yeni kişilerin çıkması beklenirken, Qwex bir soru sormayı tercih etti:
“Peki bize karanlıklarda yürümeyi vaat eden adamı nasıl bulacağız?”
Berr-e hiç düşünmeden yanıtladı:
“Arif Sait bilir herkesi, onu ziyaret edeceğiz.”
Qwex’in kafasındaki soru işaretleri dağılmış gibiydi. Bir adım öne attı,
“Ben de sizinle geliyorum,” dedi ve Erél’in yanına sokuldu. Berr-e bu kadar bile katılımcı beklememesine karşın, istekli kişileri görünce inancı biraz daha artmıştı. Berr-e son kez topluluğa sorduysa da, başka gelmek isteyen yok gibiydi. Bunun üzerine Berr-e topluluğa karşı arkasını döndü ve yürümeye başladı. Topluluğun içinden çocuk çıktı ve Erél’in yanına geldi.
“Adının bir anlamı var mı? Lanetlenmiş bir isme benzemiyor hiç?”
Erél, vampirlerin kendine has büyüleyici özellikleri taşıdığını çok belli eder gibiydi. Gülümsemesi de o kadar etkileyiciydi.
“Anlamı “yalnız yıldız” demek. Aslında bu ismi ben kendim koydum. Okuduğum bir kitapta vardı bu dil. O dilin kendi harflerinden oluşturdum.”
Çocuk hiç kitap okumamıştı. Bu yüzden de ona söylenenlerden pek bir şey anlamasa da, anlamış gibi davrandı. Erél’e kanı gerçekten de ısınmış gibiydi. Ancak yolculuğu kaldırabilecek kadar gücü yoktu. Çünkü o türünün tek örneğiydi. Büyüyen tek vampirdi o. Büyüyen tek ışık vampiriydi...
Diğer dört kişi de en öndeki Berr-e’nin arkasından yürümeye başladılar. Güneş yüzlerinin aydınlığını ortaya çıkarırken, bir yandan esen hafif deniz meltemi, soluk tenlerini okşuyordu. Arkalarında bıraktıkları vampir grubu onlara öylece bakıyorlardı. Kendilerinden pişman gibiydiler, fakat yine de yerlerinden hareket edemiyorlardı.
Berr-e ile diğerleri, ayrıldıkları gruptan oldukça uzaklaşmışlardı. Erél, yürüyen topluluğun içinde sessizliği bozan kişi oldu.
“Arif Sait kim öğrenebilir miyim?”
Berr-e cevap vermedi, yürümeye devam etti. Bu cevapsızlık üzerine bir süre sessizlik oldu. Berr-e, daha sonra cevap verebildi:
“O da bizim gibi bir ışık vampiri.”
Bu kadar aradan sonra cevap veren Berr-e’ye dikkatle bakan Erél:
“Peki o niye sizlerle değil?”
“Çünkü o bizlerle kalmak yerine başka şeyleri seçti.”
“O bir ışık vampiri. Yapabileceği başka ne olabilir ki?”
“Bunu gittiğimizde göreceksin.”
Yol boyunca hiç birinden sen çıkmadı. Sadece yürüdüler. Ya da bir anlamda Berr-e’yi takip ettiler. Çünkü kendinden o kadar emin görünüyordu ki, onun peşinden gitmemek belki de inançsız kalmak gibi bir şeydi. Biraz daha yürüdükten sonra ana caddeye çıkmışlardı. Kaldırımlarda yürüyen insanlar vardı. Ancak hiç biri onları görmüyor gibiydi. Hiç birinin dikkatini çekmiyorlardı. Qwex camcının önünden geçerken, vitrininde asılı duran aynalara baktığında sadece yürüyen bir parıltıyı gördü. Güneşin yüzünü görebildi sadece. Kendi silueti yok gibiydi. En önde yürüyen Berr-e bir anda duruverdi. Eliyle önünde durduğu mimariyi gösterdi. Erél gerçekten de şaşkındı, hiç düşünmeden aklından geçeni söyledi;
“Burası bir cami!”
Berr-e ise imalı bir ses tonuyla:
“Bir ışık vampiri ne yapabilir ki demiştin değil mi? Tanrıya sonuna kadar inancını gösterebilir. Arif Sait de bunu göstermek istedi. Kendini sadece dine adadı. İbadet etmek istedi ve hatta insanlara da yardım ediyor burada.”
Erél, ne söyleyeceğini bilmiyordu. Gallerion ise atıldı hemen:
“Bu cami de ne yapıyor ki, yani bekçilik falan mı?”
Berr-e ise bu sözüne tebessümle baktı ve keskin bir ifadeyle:
“O bir imam, inançlı bir imam..”
Caminin içine doğru ilerlediklerinde Gallerion tam adımını içeri doğru atacaktı ki, caminin içinden bir uyarı sesi geldi;
“Sen ne yapıyorsun öyle? Camiye hiç öyle girilir mi? Ayakkabılarınızı çıkartın, burası kutsal bir yerdir!”
Berr-e, Gallerion’u arkaya itekledi ve uyarıyı yapan kişinin görebilmesi için en öne geçti.
“Arif Sait, bunu söyleyeceğini biliyordum.”
Uyarıyı yapan adam, önce yerinde durdu. Arkasından da kapıdakilerin yanına yavaşça yürümeye başladı. Birkaç saniye sonra kapının yanındaydı.
Berr-e gülümsedi,
“Gündüzler olsun,” dedi ve karşılık beklemeye başladı. Karşısındaki adam bir süre sessiz kalsa da sonunda konuştu;
“Sizlere de gündüzler olsun. Uzun zaman oldu. Seni beklemiyordum.”
“Aslında ben de gelmeyi planlamamıştım.”
Adam gülümsedi ve kapıda duran Berr-e’ye sarıldı.
“İçeri girecek misiniz?”
“Sence bizler girebilir miyiz içeri? Yani lanetlenmiş kişiler girebilir mi?”
“Allah herkese yardımcı olmaya çalışır. İnancınız varsa sizi anlayacaktır. Allah amacı olanlara yol gösterir her zaman.”
Berr-e ayağındaki ayakkabıları çıkarttı ve camiden içeri doğru yöneldi. Berr-e’nin arkasından diğerleri de ayakkabılarını çıkardılar ve içeri girdiler.
Arif Sait, camideki boş bölümlerden bir yere götürdü onları. Sonra da görevinin olduğunu belirtir bir şekilde;
“Sizler burada konaklayın. Ezan zamanı geldi. Daha sonra sizlerle ilgileneceğim.”
Beş kişi de birbirleriyle pek konuşmadılar ve Arif Sait’in gelmesini beklediler. Arif Sait’in işleri yoğun olmalıydı ki, uzun süre ortalarda gözükmedi. Zaman su gibi akıp geçiyordu. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Caminin tüm ışıkları yanıyordu ve Maltepe’nin tüm meydanını aydınlatıyordu adeta. Arif Sait, ışık vampirlerinin yanına gelmişti. Yere doğru çömeldi ve oturdu.
“Biliyorum burada sıkıldınız, ancak benim görevlerim olduğunu biliyorsunuzdur herhalde. Allah çalışan insanları sever.”
Berr-e, Arif Sait’in sözlerini dikkatlice dinledikten sonra konuşmaya başladı:
“Buraya geliş amacımız aslında senden yardım istemek, sanırım bunu sen de biliyorsun.”
“Evet, biliyordum. Çünkü geçen zamanda bana sadece yardım istemek için gelebilirdiniz. Söyleyin o zaman, nasıl bir yardım istiyorsunuz?”
“Aslında sana birisini soracaktık. İsmi Bedi.”
“Bedi mi? Soyadı yok mu?”
“Soyadını bilmiyoruz, ancak İstanbul’un bu yakasında yaşadığını biliyoruz.”
“Bedi pek bilindik bir isim değil. Bu yüzden mi bilebileceğimi düşündünüz?”
“Sanırım,” dedi Berr-e düşünceli bir şekilde. Arif Sait ise gülümsedi. Ona dikkatle bakanları süzdü.
“Neden gülümsediğim hakkında bir fikriniz var mı?”
Gallerion hemen cevap verdi:
“Onun yerini bilmiyorsun ve bizle dalga geçiyorsun, değil mi?”
“Sizinle dalga geçmem için hiç sebep yok. Unutma ki, ben bir din adamıyım. Kimseyi aşağılayacak gücü kendimde bulamam. Allah’ın yarattığı kişileri aşağılamak, Allah’ı aşağılamakla aynı şeydir.”
Gallerion bu cevap karşısında hiçbir şey diyemedi ve susuverdi. Arif Sait ise konuşmaya devam etti;
“Bedi’nin ne anlama geldiğini biliyor musunuz?”
herkes birbirine baksa da cevap gelmedi. Bunun üzerine Arif Sait devam etti;
“Bedi, Allah’ın doksan dokuz adından biridir. Gülmemin sebebi de bu. Allah’ın affetmesi için, Allah’ın isimlerinden birini arıyorsunuz.”
Berr-e dışındakiler bu trajikomik durum karşısında suskunluklarını bozmadılar. Berr-e ise Arif Sait’e dikti gözlerini;
“Bize yardım edecek misin?” dedi.
“Sizlere Allah’ın yardım etmesi için dua edin bence. O size doğru yolu gösterecektir.”
Hava iyice kararmıştı. Dışarısı tekinsizleşmişti. Sadece caminin ışıkları yanıyor gibiydi tüm Maltepe’de. Boşalmış sokaklar, tıpkı bir hayalet kasabayı andırıyordu. Geceleri hayatı emen karanlık, dışarı çıkmak için zaman kolluyordu. Arif Sait, dışarı çıkamayacaklarını bildiği için vampirlere yatacakları yerleri gösterdi. Tam bu sırada dışarıdan çığlıklar duyulmaya başlanmıştı. İnsanların yardım çabaları, tamamen anlamsızcaydı. Çünkü onlara ne yardım edecek birileri vardı, ne de karanlığa gücü yetenek başkaları yaşıyordu. Dışarıdaki seslerle irkilen ışık vampirleri, bir anda ayağa kalktılar. Arif Sait ise bu rahatsızlıklarını anladığı için;
“Biliyorum yerin altında yıllarca yaşadınız ve üstünde yaşamak size biraz zor geldi. Bana da oldu bu ilk başlarda. Ancak buraya gelemezler bunu bilin. Allah bizi korur.”
Erél sonunda sessizliğini bozdu:
“Burada kalarak zaman kaybediyoruz. Sabahleyin araştırmaya başlamalıyız Bedi’yi,” dedi.
Arif Sait, kendi kendine düşünüyor gibiydi. Karşısındakilere sormadığı bir soruyu fark etti.
“Bedi’yi neden bulmak istiyorsunuz?”
Soruya cevabı Erél vermek istedi:
“Çünkü o bizim karanlıkla savaşmamızı sağlayacak.”
Arif Sait bir süre düşündü bunu. Hiç kimse uyumuyordu. Sonunda suskunluğunu bozdu.
“Bedi isimli birini tanıyorum. Ancak bu kişi aradığınız kişi mi bilemem. Ancak onda tuhaf bir şeyler vardı. Sanki ayrı bir güç gibi.”
Qwex, hemen atıldı konuşmanın ortasına:
“Nerede yaşıyor peki?”
“Kadıköy’de yaşadığını biliyorum.”
Berr-e, sabahki hedeflerini bulmuşçasına;
“Demek ki bir dahaki hedefimiz Kadıköy. Buraya yakın sayılır. Bir taşıt bulabilirsek rahat bir şekilde oraya ulaşabiliriz. Ancak Kadıköy’de onu araştırmamız gerekecek.”
Hepsi amaçlarını biliyorlardı. Bu yüzden artık dinlenme vakitlerinin geldiğini düşündüler. Gözlerini kapattılar.
Gözlerini açtıklarında, güneşin caminin pencerelerinden sızan ışıkları yüzlerine vuruyordu. Vakit kaybetmeden gitmeleri gerektiğini biliyorlardı. Berr-e, veda etmek için Arif Sait’i aradı. Sonunda bulduğunda namaz kıldığını gördü. Onu rahatsız etmek istedi ve diğerleriyle birlikte camiden ayrıldılar.
Gallerion, araç bulmaları gerektiğini biliyordu. Bu yüzden de ara sokaklardan birine girdi ve ilk gördüğü arabayı gözüne kestirdi, sonra arabanın küçük olduğuna karar verdi. Bu yüzden de arkasında duran Kartal marka arabanın camına sert bir yumruk attı. Cam tek vuruşta tuzla buz oluverdi. Arabada alarm yoktu. Hatta arabalarının çalınmasını istercesine direksiyona emniyet içeren hiçbir şey takmamışlardı. Bu yüzden arabanın içine bindi ve direksiyonun altındaki bir bölümü açtı. Oradaki kabloları birbirine sürterek arabanın çalışmasını sağladı. Arabayı park edildiği yerden, yola doğru sürmeye başladı. Diğerlerinin önünde durdu:
“Hadi atlayın. Artık bir aracımız var.”
Herkesin arabaya binmesiyle birlikte Kadıköy’e doğru ilerlemeye başladılar. Yollar, sabahın erken saatleri olması sebebiyle pek dolu değildi.
Gallerion, beklenenin aksine arabayı çok dikkatli sürüyordu. Yarım saatten kısa bir sürede Kadıköy’e ulaşmışlardı. Gallerion, arabayı park ettikten sonra;
“Sanırım ayrılmalıyız. Yoksa onu bulmamız uzun sürebilir,” dedi. Herkese mantıklı gelmişti bu fikir. Berr-e bile Gallerion’un bu kadar mantıklı konuşmasına şaşırmış gibiydi. Herkes farklı bir yöne doğru dağılacaktılar ki; Huneis diğerlerine doğru seslenerek:
“Peki birbirimizi nasıl bulacağız?”
Berr-e ise saçlarını elleriyle geriye doğru attı ve ciddiyetini bozmadan:
“Karanlık çöktüğünde ışığın olduğu bir yerde olun. Sadece bunu söyleyebilirim.”
Saatlerce Kadıköy’ün altını üstünü taradılar. Ancak o kadar araştırmalarına rağmen henüz Bedi adında birisini bulamamışlardı. Karanlığın leş kokulu, korku veren havası sinmeye başlamıştı. Güneş batmak istiyordu, uykusu gelmişti. Saçlarını yatmadan önce aşağı doğru tarıyordu, gök mavi gözlerini yummak istiyordu bir an evvel. Beş ayrı bölgede ise araştırmalar devam ediyordu.
Huneis, ağaçların olduğu bir bölümdeydi. İlerilerde bir ev görmüştü. “Belki de yalnız yaşamayı tercih etmiştir” diye düşündü ve gördüğü eve doğru yürümeye devam etti. Hava gittikçe karanlıklaşıyor ve soğuyordu. Çok kısa bir süre vardı. Rüzgar sanki buzlu esiyordu. Bir müddet sonra evin kapısının önündeydi. Kapıyı eliyle itiverdi. Kilitli olmadığı için gıcırtılı bir sesle sonuna kadar açıldı. İçerisi çok karanlıktı. Hava da kararıyordu. Vücudunun acıdığını hissetti. Derisi yavaş yavaş deforme olmaya başlamıştı. Evin içerisine girdi. Ateş gibi bir şey arıyordu. Işığa ihtiyacı vardı. Hava tamamen kararmıştı. Huneis çığlıklar içindeydi. Tüm vücudu eriyordu. Erime hızı çok şiddetlenmişti. Karanlığın içinde masanın üstünde kibrite bir şey gözüne çarptı. Acılarla masaya doğru koşmaya başladı ve masadaki kibrit kutusunu kaptığı gibi içini açtı. Kutunun içi bomboştu. Vücudu eriyordu. İyice karardı, karardı ve karardı. Oracıkta tüm vücudu yere doğru akıvermişti.
Qwex, bir oyuncakçı dükkanın önündeydi. İçeriye doğru girdi. Havanın kararmasına çok az bir süre kalmıştı. İçerisinin ışıklarla donatılmış olduğunu mazeret sayarak içeriye girmişti. Oyuncaklara doğru gözlerini gezdirdi. İleride pelüş bir kuzgun gördü. Onu ellerine aldı ve masum bir yüz ifadesiyle bakakaldı. Sonra kendine geldi ve sımsıkı sarıldı oyuncağa. İçinden geçirdiği duygular bir vampire ait olamazdı. Bu daha çok, lanetlenmediği zamanlardan kalan duygulardı. Aklından tek bir kelime geçti. Kafasında dolaşan bu kelime aslında bir isimdi. Lanetlenmeden önceki kendi ismiydi. Onun aslında gerçek adı Galip’ti. Çocukluğunu zorlu şartlarda yaşayan ve daha sonra da mahallenin sert delikanlısı olan Galip’ti o. Tabii artık bu günleri geride kalmıştı. Onun şimdiki görevi Bedi’yi bulmaktı. Hava sonunda tamamen kapkaraydı. Dükkanın sahibi, Qwex’in yanına yaklaştı.
“Elinizdeki oyuncak gerçekten de kalitelidir. Biz kendimiz üretiyoruz. Alacağınız çocuk kim ise, kendini çok şanslı hissedecektir. Buna inanın. Almayı düşünüyorsunuz, değil mi?”
Qwex, uzun saçlarını geriye doğru savurdu ve arkasında konuşan dükkan sahibine döndü:
“Galip.”
Adam şaşırmış gibiydi. Karşısındaki soluk benizli adamın ne demek istediğini anlayamamıştı.
“Efendim?”
Qwex ise sakin bir sesle tonuyla:
“Galip. Bunu alacağım kişinin adı Galip,” Dedi. Adam müşterisinin incelediği oyuncağı alacağını duyunca keyifleniverdi.
“Gerçekten de şanslı bir çocukmuş,” dedi ve devam etti:
“Hediye paketi yapmamı ister misiniz?”
Qwex tam cevap verecekti ki, ışıklarla dolu dükkanın ışıkları bir anda sönüverdi. Dükkan sahibi karanlıklar içerisinde kalan dükkanını görünce;
“Kahretsin, şu lanet olasıca sigorta. Hep yanlış zamanlarda atar,” dedi ve müşterisine doğru seslenerek:
“Siz burada bekleyin ve hareket etmeyin. Ben biraz sonra döneceğim, şu sigortaları kontrol edeyim,” dedi. Adam sigortaların olduğu yere doğru gitti ve ışıkların yanmasını sağladı. Müşterisinin olduğu yere geldiğinde ise dehşete düşüverdi. Derisinin yarısı deforme olmuş bir yaratık vardı karşısında. Qwex, çığlık atmaya başladı. Canı çok yanıyordu. Dükkan sahibi panik içerisindeydi. Ne yapacağını bilemiyordu, etrafında sivri bir madde aradı. Eline ilk çevirdiği sopayı doğruca karşısındakine doğru salladı. Sopa, Qwex’in üzerinde ikiye ayrılıvermişti. Sopanın ikiye ayrılan parçalarından biri çok sivriydi. Dükkan sahibi sivri parçayı kaptığı gibi, deminki darbede yere dahi düşmeyen yaratığa doğru saldırdı ve sopayı tam kalbine doğru saplayıverdi. Qwex, sopanın saplanması ile birlikte toza dönüşüverdi.
Gallerion havanın karardığını görünce hemen ışığın bol olduğu bir yer aradı. Bahariye’de neresi daha güvenli bir yer olur diye düşündü. Sonra kendi kendine sesli bir şekilde düşündü;
“Dün camide kaldıysak, bugün de kilisede kalalım,” dedi ve kiliseye doğru ilerlemeye başladı. İçeri doğru girdi. Oturulacak yerlerden birine doğru yayılarak oturuverdi. Onu gören kilisedeki rahip sinirli bir şekilde:
“Bu saatte kilise kapalı giremezsiniz,” dedi. Gallerion hiç aldırmıyor gibi görünüyordu. Rahip daha da öfkelenmişti:
“Polis çağırmamı istemiyorsanız gidin buradan!”
Gallerion ise gülümsedi ve sivri dişlerini rahibe gösterdi.
“Vampir olduğumu varsayarsak, o kadar zamandır insan kanı içmemem tuhaflık sayılabilir sanırım. İstiyorsan senin kanınla başlayabilirim.”
Rahip bir anda korku içinde bir adım geri attı ve eline haçı alarak:
“Şeytan! Git buradan! Burası Tanrının evi ve senin burada yerin yok!” dedi ve elindeki haçı Gallerion’un alnına doğru bastırdı. Gallerion ise bir kahkaha patlattı.
“Bunu sevdim,” dedi ve devam etti;
“Rahip benimle iyi anlaşsan iyi olur. Bu geceyi burada geçirmeme izin ver, ben de senin canını bağışlayayım.”
Rahip hiç tereddüt etmeden kabul etti.
Berr-e, Bedi’nin yaşadığı evin adresini sonunda bulmuştu. Ferhan Ertürk ve Ahmet Büke isimli iki balıkçı, ona yardım etmişlerdi. Berr-e, her zaman Türk insanlarına hayranlık duyardı. Çünkü hepsi yardım severlerdi. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Bu yüzden de Berr-e’nin bir an önce bu adresi bulması gerekiyordu. Bir müddet sonra adresteki apartmanın önündeydi. Havanın tamamen kararmasına saniyeler var gibiydi. Berr-e, ışıklar içindeki bu apartmana doğru koşmaya başladı. Sonunda apartmanın içindeydi ve adresteki kata doğru çıkması gerektiğini düşündüğünden, oyalanmadan katları çıkmaya başladı. Apartmanda asansörün olmamasının talihsizlik olduğunu düşündü. İlk kata çıkmıştı ki, bir alt kattan yani zemin kattan tuhaf sesler duydu. Apartmanın ışığı kapanıverdi. Ancak Berr-e anında lambanın açma düğmesine basarak, deforme olmaktan kurtuldu. Aşağıdan yukarıya doğru koşarak gelen birisinin sesini duydu. Berr-e pusudaydı. Yukarı doğru koşanın önce kafası, sonra da tüm bedeni görülüverdi. Bu kişi Erél’di. O da aynı adresi bulmuştu. Erél karşısında Berr-e’yi görünce bir anda sevince boğuldu.
“Berr-e seni bulduğum için kendimi harika hissediyorum.”
“Ne oldu sana böyle neden böyle koşuyorsun?”
“Geliyorlar!”
“Kim geliyor?”
“Karanlık... Hayatı emen karanlık...”
“Fazla vaktimiz yok demek ki. Rahatça sigortayı kapatıp, bizi karanlıkta bırakabilirler. Bedi’yi bulmalıyız. Bana verilen adrese göre beşinci katta oturuyor.”
“Bana verilen adres de aynı.”
Berr-e ve Erél, koşarak beşinci kata çıkmaya başladılar. Kısa sürede beşinci kata çıkabilmiştiler. Berr-e şiddetli darbelerle Bedi’nin bulunduğu dairenin kapısına vurmaya başladı. Erél de zili çalıyordu durmaksızın. İçeriden bir ses duyuldu.
“Çatlamayın, geliyorum.”
Kapı açılır açılmaz, Berr-e ve Erél, kapıyı açan adamı iterek içeri girdiler. Onların içeriye girmesinden bir saniye sonra ise kapının dışındaki ışıklar söndü. Adam kapının önünde şaşkın şaşkın içeriye dalanlara bakıyordu. Berr-e, hemen dairenin sokak kapısını kapatıverdi ve adamın şaşkın bakışlarına rağmen sordu:
“Sen Bedi misin?”
Adam zor da olsa cevap vermeyi başardı:
“Evet.”
Berr-e devam etti;
“Biliyorum çok şaşkınsın ama pek zamanımız yok. Bize senin ya da senin adında birinin ışık vampirlerini karanlıkta yürütebileceğini söylendi.”
Adam korkuyla:
“Vampirler mi?”
Erél ise tüm gücüyle bağırdı:
“Vampirler mi diye bağıracağına bize cevap ver!”
Adam ne yapacağını şaşırmıştı. Berr-e adama sakinleşmesi için bir şeyler söylemeye karar verdi:
“Bizden korkmana gerek yok. Biz insanların kanlarıyla beslenmiyoruz. Belki beslenenlerimiz vardır ancak biz, ikimiz de, insan kanıyla beslenmiyoruz. Şimdi sakin ol ve bize yardım et. Örneğin ışıklarla ilgin var mı?”
Adam az da olsa sakinleşmiş gibiydi, ancak yine de cevap vermiyordu. Erél, sesini iyice sakinleştirdi.
“Biliyorum bizden korkuyorsun ama bize yardım etmek zorundasın. Çünkü bize yardım etmezsen az sonra kanla beslenenler gelecek ve hepimiz öleceğiz. Karanlık basmadan bize söylemelisin.”
Adam şokta olmasına karşın bu sefer konuşmaya karar verdi;
“Ben aslında... ben aslında ışık hakkında çalışıyordum. Ortağım Ömer Türkeş ile çalışıyordum. Ancak o bir gün yok oldu ve geri dönmedi.”
“Bize bulduklarını anlat,” dedi Berr-e.
“Ben... ben bilmiyorum. Henüz çalışmalarım tamamlanmış değil. Hepsi test aşamasında. Şu anda bir sıvı üzerinde çalışıyorum. Bu sıvı sayesinde çoğu yer elektrik olmadan ışığa kavuşacak. Bir tür yakıt gibi olacak.”
“İşte bu!” dedi Berr-e ve devam etti; “Bu sıvıyı içersek bizde de etkili olabilir.”
“Ancak bu sıvı denenmedi ve kim içerse onu öldürebilir!”
Berr-e ise gülümsedi.
“Unuttun mu biz vampiriz. Bizler zaten ölüyüz. Çabuk bize sıvıyı getir.”
Adam apar topar içerideki odaya gidiverdi. Aşağıdan garip sesler geliyordu. Berr-e ile Erél birbirlerinin yüzlerine bakıyorlardı. Belki de birbirlerini son görüşleriydi. Bunu az sonra öğreneceklerdi. Adam içerideki odadan, bir deney tüpü içerisinde fosforlu sarı rengindeki sıvıyı getirivermişti.
“Bu tüpün içindeki benim çalışmam.”
Berr-e adamın elinden tüpü kaptığı gibi ağzına dayadı ve içmeye başladı. Diğer yarısını da Erél’e verdi. O da aynı şekilde içti tüpün içindeki sıvıyı. Bu sırada apartmandaki tüm dairelerin ışıkları sönüvermişti. Yukarı doğru tuhaf bir güç çıkıyormuş gibiydi. Sıvıyı içen Berr-e ve Erél karanlığın içinde yerde kıvranmaya başladılar. Bağırışları her yerden duyuluyor gibiydi. Ancak bir anda bir yerlerden ışık yükselmeye başladı. Apartmana dışardan bakıldığında beşinci kattan bir ışıldama görünüyordu. Karanlığın içindeki tek ışık buradan geliyordu. Bedi’nin dairesinin kapısı bir anda kırılıverdi, sert bir darbeyle.
Karanlıktaki güç, karşılaştığı şeyi görünce gözlerine inanamamıştı. Karşındaki kendisi gibi bir vampirdi. Ancak tüm vücudu parlıyordu. Adeta ışıkla besleniyor gibiydi. Üstlerine doğru geliyordu.
“Işık karşınızda oldukça, hiçbir zaman kazanmayacaksınız!” dedi Berr-e. Vücudu parıldıyordu. Artık karanlığa karşı koyabilirdi. Karanlık onu korkutamazdı ve ışık vampirlerinin hiç birini korkutamayacaktı. Günün birinde ışık, karanlığı yenecekti...

“Işık arkanızda oldukça, sizin de ışığa yükselmeniz olasıdır...”

DOĞUM GÜNÜ (2004)

Henüz bir spermdi belki de. Ulaşmamıştı hedefine. Ancak amacına doğru emin adımlarla gidiyordu ancak yayında cızırtı olsa gerek, aniden önündeki yumurtalık rotasının olduğu mekan yerine farklı bir ortamda kendini buldu doğmamış küçük çocuk. Etrafına baktı. Süzdü ortalığı henüz oluşmamış gözleriyle. Ne de olsa embriyo bile olamamıştı kendileri. Olmak istedi mi, onu da pek bildiği zannetmiyorum. Ancak hala etrafında hiçbir renge benzemeyen görüntüyü anlamaya çalışıyordu. Sonunda karşısına doğru gelen bir alev yoğunluğunu fark etti. Yoğunluk git gide yakınlaşıyordu ve bir süre sonra da yanında beliriverdi. Doğmamış çocuğa baktı ve kendinden emin bir şekilde:
“Hımm demek sensin,” dedi.
Çocuk ise ne demek istediği anlamamışçasına ifadesi olmadığından da dolayı ifade kullanamadı. Ancak tuhaf ki konuşabildiğini fark etti. Karşısındaki nurdan yaratılmışa doğru konuşmaya başladı:
“Ne demek benim? Siz kimi arıyordunuz ki?”
“Hiç kimseyi. Sadece bana verilen bilgiye göre senin burada olman gerekiyordu.”
“Size kim emir veriyor ki?”
“Senin aklın şimdilik ermez. Ancak büyük yerlerden diyebilirim.”
“Peki burası neresi?”
“Burası bekleme odası.”
“Neyi bekliyorum?”
“Her insanda olduğu gibi doğmayı bekliyorsun.”
“Bu nasıl olabilir ki, daha yarışı kazandığım bile belli değil. Aniden buraya ışınlanmış gibi oldum.”
“Karıştırma orasını. İşte sonunda buraya geldiğine göre bir şeyler vardır. Ben sadece bana verilen emri yerine getirmek zorundayım.”
“Peki sen kimsin?”
“Bana genel anlamda melek derler. Ancak arkadaşlar arasında kendimize isimler takıyoruz ve nur yüzlü olduğundan mıdır, nedir bana Nurettin ismini verdiler.”
“Sen şanslısın yine.”
“Neden şanslı olayım ki?”
“Senin bir ismin var. Benim bir ismim bile yok.”
“Üzülmene gerek yok. Bir gün senin de ismin olacak.”
“Ne zaman?”
“Doğacağın gün.”
“Peki ben ne zaman doğacağım?”
“Aslında benim görevim de buydu. Sana doğacağın günü söylemek.”
“Eee o zaman söyle de, işimize bakalım. Meşgul insanız değil mi?”
“Hoppala. Bütün sapıtık doğmamışlar da beni bulur hep. Ne saçmalıyorsun sen? Sen henüz doğmadın bile. Otur oturduğun yerde. Tabii oturabilirsen hehehe…”
“Uzatmasana be! Söyle hadi merak ettim.”
“Sen bugün doğacaksın. Yani 7 Ağustos’ta.”
“7 Ağustos’ta mı?”
“Niye şaşırdın? O günün anısı var sende?”
“Yok aslında benim şaşkınlığım, zamanın çok çabuk geçmesinden dolayı.”
“Ne var işte seni cenin pozisyonundan kurtardık. O pozisyon ne biçim bel ağrılarına neden oluyor biliyor musun? Formalitelerden kurtuldun.”
“Bir tuhaflık var gibi geldi bana.”
“Hep de böyle derler. Ne var talih kuşu doğmadan başına konmuş işte. Bazılarına 100 yaşına bile konmuyor bu meret.”
“Ben dürüst oyunu severim. Yani seveceğimi sanıyorum. Bu yüzden uzatmayın da gerçeği söyleyin.”
“Çattık iyi mi?”
“Meleklerin böyle olduğunu bilmezdim.”
“Nasıl?”
“Nasıl anlatsam. Gıcık!”
“Değilizdir aslında ancak geçen gün Nuri ile kavga ettim. Bu yüzden sinirliyim.”
“Nuri de kim?”
“Nurdan yaratılmış diğer bir melek.”
“Hı. Anlamalıydım zaten. Peki sana son bir soru sorabilir miyim?”
“Peki.”
“Burası aslında bekleme odası değil di mi? Yani en azından yeni doğacakların bekleme odası değil.”
“Kısmen.”
“Nasıl yani?”
“Her doğum, dünyavari değildir. Bazen farklı olur. Ancak dünyadakiler bunu farklı yorumlarlar.”
“Ölüm?”
“Sana başka bir şey söyleyemem. Hem sürem de doldu. Daha bir çok kişinin yanına gideceğim.”
“Lütfen söyle bana. Ben öldüm mü?”
“Sana hiçbir şey söyleyemem artık. Ancak söylediğin doğru bir şey var. O da ölüm de bir doğumdur. Hoşça kal.”
“Dur! Dur! Sana soracaklarım bitmedi.”
“Benden sonra gelecek meleğe söylersin söyleyeceklerini.”
Çocuk daha fazla konuşamadı. Çünkü melek aniden yok oluvermişti. Yine yalnızdı ve kafası yine karışıktı. Doğmamış kafası yani. Bir süre bekledi. Hatta saatlerin geçtiğini biliyordu. Neden başka melek gelecekti? Acaba bunlar koruyucu meleklerden biri mi olacaktı? Neden doğmamıştı hala. Yoksa doğmuştu da haberi mi yoktu? Sorularının yanıtları gelecek olan melek de saklıydı. Bekledi… Bekledi…
Bir süre sonra üzerine doğru gelen nurdan yaratılmış bir meleğin daha üzerine doğru geldiğini fark etti. Hatta diğerinden farklı olarak bu meleğin siyah bir şapkası da vardı. Nur yüzü hiç gülmüyordu bile. En sonunda baş ucuna geldi çocuğun.
“Hey bebek! Sen benimle geliyorsun.”
“Çok küstahça değil mi? Bana asla bebek deme!”
“Bak tanımasan da bunlar Pamela Anderson geyikleri. Bırak bu işleri.”
“Beni nereye götüreceksin sen önce onu söyle.”
“Güzel bir yere hadi gel.”
“Beni kandıramazsın. Neyin peşindesin bir anlayabilsem.”
“Gelmek zorundasın benimle. Emir büyük yerden ve zamanım tükeniyor. Çok fazla kişiyle uğraşıyorum. Hadi, uğraştırma beni.”
“Bir şartla benim neden burada beklediğimi ve adını bana söylersen.”
“Adımı anlamışsındır diye düşünmüştüm.”
“ Bilmem. Nurcan, Nuriye veya onun gibi bir şey mi?”
“Hayır! Alakası bile yok. Bana Azrail derler ve seni cennete götüreceğim.”
“Saçmalama be! Senin orağın bile yok. Hem Azrail cennete götürmez ki!”
“Nerden biliyorsun her gün ölüyor gibi konuşuyorsun?”
“Yani öldüm mü ben? Tahmin etmiştim!”
“Tamam anlaştıysak gidelim hadi.”
“Dur bir dakika. Melekler yalancı olmaz zannediyordum. Senden önceki bana bekleme odasındayım demişti.”
“Doğru söylemiş.”
“Ama ölmüşüm ne beklemesi bu?”
“Araftasın işte. Aradasın. Biz buraya bekleme odası deriz.”
“Ama… Ama… Ben nasıl ölürüm. Daha doğmadım ki!”
“Doğdun.”
“Saçmalama ya! Doğsaydım fark ederdim.”
“Çok çabuk oldu. Acısız ve derinden.”
“Olamaz ama hani bugün benim doğum günümdü. Bugün 7 Ağustos değil mi?”
“Evet 7 Ağustos. Bugün senin doğum günün. Kahretsin ne kadar kabayım, sana pasta yaptırmayı unuttum. Doğum günün kutlu olsun.”
“Teşekkürler. Hediyem nerde peki?”
“Seni cennete götürüyorum daha ne istiyorsun?”
“Hala anlayamıyorum. Neden bu kadar çabuk ve anlamsız oldu yaşam?”
“Boş ver hayat zor. Belki de böylesi daha iyiydi.”
“Ama yaşadığımı hatırlamak isterdim. Şu gözlerin önünden geçen hayat hikayesi filmlerinden görmek isterdim. Onları ne yapıyorsunuz bu arada, özel arşivleme yeriniz mi var? Daha sonra kiralayarak film niyetine mi izliyorsunuz?”
“Çocuk fazla konuştun. Şimdi gitmeliyiz.”
“Bana kıyak geçip filmimi gösterir misin?”
“Hala neden anlamak istiyorsun ki çocuk! Sen doğum sırasında öldün ve yaşayacağın bir hayatın bile olmadı. Ancak üst makamlar iyi kalpli ki senin hayatı yaşayamamana karşılık, sana cennete gitme hakkı veriyorlar.”
“Doğarken ölmek… Üzülmeli miyim, yoksa sevinmeli miyim bunu dahi bilmiyorum.”
“Bence sevinmelisin. Çünkü orada çok seveceğin biri daha olacak. Onu götürdüm. Seni bekliyor.”
“O kim?”
“Aptal kim olacak? Annen. O da seni doğururken öldü. Ona sarılıp, kokladığında nasıl bir şey olduğunu anlayacaksın. Şimdi marş marş.”
“Peki gidelim bari.”
“Aferin sonunda anladın.”
“Giderken elini tutabilir miyim?”
“Peki ama yanarsa elin karışmam.”
Çocuk, Azrail’in elini tuttu ve renksiz bekleme odasından cennete doğru yol aldılar.

KANGREN (2004)

Aynanın karşısında öylece dikiliyordu. Amacı ne süslenmekti, ne de yakışıklılığına bakmaktı. Anlamsızca bakınıyordu. Sanki aynanın diğer tarafını görmek istercesine. Belki de aynanın diğer tarafındakiler, ona amacının ne olduğunu söyleyecektiler. Elini yavaşça kaldırıverdi ve havada öylece tutmaya başladı. Gözlerini aynadan ayıramıyordu. Gözlerini hiç hareket ettirmeden, elini aynaya doğru yaklaştırmaya başladı. Eli, acele etmeden aynaya dokunmaya hazırlanıyordu. Gittikçe yavaşlayan elin hareketi, birkaç saniye sonra aynaya dokunacaktı. Aynanın duruşunda ise hiçbir farklılık yoktu. Sıradan bir ayna görünümünden farklı sayılmazdı. Elin parmakları sonunda aynaya ulaşabilmişti ve pek fazla abanmadan dokunuverdi. Aynanın sert yüzeyinde pek bir değişiklik olmamıştı yine. Adamın yüzünde de bir hareket belirtisi yoktu. Gayet ciddi bir ifadeyle aynaya konsantrasyonunu devam ettiriyordu. Birkaç dakika hiç hareket etmeden öylece aynaya dokunarak bekledi. Ayna yanıt vermiyordu. Sonunda adamın yüzünde farklı bir kıpırdanma oldu. Kaşlarını kaldırdı ve çabukça bir hareketle elini aynadan çekerek, aynanın bulunduğu masaya doğru koydu. Sonra ise hızlı bir hamleyle oturduğu yerden kalktı ve aynadan uzaklaşmak istercesine banyoya doğru gitti. Yaklaşık on beş dakika sonra aşağıdan bir arabanın korna sesi duyulmaya başlandı. Belli ki, kornanın amacını anlamak için dahi olmak gerekmiyordu. Onun aşağı inmesini bekleyen arabanın, “ben geldim” çağrısından başka bir şey değildi. Adam ise yavaş hareketlerle ceketini aldı ve aşağıya inmeden odaları kontrol etmeye başladı. Gözü yine o aynada kalmıştı. Ancak düşünmemeye çalıştı.

Aşağı indiğinde dostlarının olduğu arabadan gümbür gümbür müzik sesleri duyuluyordu. Müziğin sesi abartılı bir şekilde açıktı. Bu yüzden de oradan çabuk ayrılmazlarsa, sokak sakinlerinden şikayet gelebilirdi. Tabii bununla beraber polisle uğraşmak da gerekirdi ki, bununla uğraşmak hiç aradıkları bir şey değildi. Araba tüm hızıyla yolda süzülüyordu. Rüzgarın okşaması, belki de hoşuna gidiyordu. Dükkanların parıltılı ışıkları, arabanın üzerine yansıyordu. Özellikle de temiz arabalarda fark edilebilecek türdeyse. Zaman fazla ilerlemeden inecekleri mekana gelmişlerdi bile. Büyükçe bir restorandın önündeydiler ve bu restorandın özel arabaları park etmesi için adamları bulunmaktaydı. Tabii ceplerine de üç kuruş koymak kaydıyla. Dört arkadaş, kahkahalar içinde yemek yiyecekleri yerin kapısından içeri girerken, diğer bir yandan da ortalığı süzüyorlardı gözleriyle. Burasının pahalı bir restoran olduğu her halinden belli oluyordu. Masalarına oturduklarında, hala diğer masaları süzmeye devam ediyorlardı. Tüm gece boyunca kahkahalarla süslenen sohbetlerin ardı ardına kesilmeden sürmesi, keyiflerine keyif katıyordu. Zaman eğlenceli saatlerle akıp geçtiğinden dolayı, pek hissedilmiyordu. En sonunda kalkma vakti geldiğinde ise istemeye istemeye olsa da, kalkmak zorunda kalmışlardı. Oldukça kabarık gelen hesap, morallerini biraz bozsa da fark ettirmediler etrafa. Böylece tekrar arabalarına doğru ilerlemeye başladılar. Restorandın önüne çıktıklarında birkaç saniye sonra arabaları, kapının önüne gelmişti. Arabayı park edildiği yerden getiren yetkili eleman, bahşişini beklerken, diğer bir yandan da sürücü koltuğuna geçecek olan kişiye öneri sunuyordu.
“Beyefendi alkollüyseniz, size ve arkadaşlarınıza taksi çağırabiliriz.”
Ancak nazikçe bu teklifi reddeder gibi elemanın avucuna bir miktar bahşişi sıkıştırdı ve başını istemediğini belirtircesine sağa ve sola doğru salladı. Alkol düzeyi gereğinden fazla gibiydi ama yine de arabayı kendi sürmek istedi. Arabanın sürücü koltuğuna binerken bile sarhoş olduğu apaçık ortadaydı ama diğer arkadaşları da aynı durumda olduklarından pek fark edemiyorlardı. Arabanın motorunun çalıştırılmasıyla yola koyuluverdiler. Şoför sarhoş olduğunu belirtircesine dengesiz ilerliyordu yolda. Hızı gittikçe artmaya başlamıştı. Yolun boş olması belki de onlar için şanstı ama yine de bu kadar dengesiz giden bir araba, tam bir tehlike teşkil etmekteydi. Arka koltukta oturan Oğuzhan ise bir an için kendine gelir gibi olsa da, kendinde değildi.
“Poyraz, hızımız artıyor mu, yoksa ben mi hızlı içtim?”
Poyraz cevap vermedi. Boş yolda dengesiz de olsa hız yapmanın keyfini çıkarıyordu. İleride trafik ışıkları beliriverdiğinde Poyraz, hızını daha da arttırdı. Kendi kendine içinden mırıldanıyordu.
“Hep bu ışıklar kırmızıyken geçmek istemişimdir” dedi ve son hızla ışıklara doğru ilerlemeyi sürdürdü. Araba son süratle ışıkların olduğu yere doğru ilerliyordu ki, tam karşıda gözleri kamaştıran bir ışık görülüverdi. Oğuzhan, bu ışığın kamaştırıcı etkisiyle bir anda yola doğru bakmaya çalıştı. Poyraz’ın hızla gittiği yolun ilerisini kestirmeye çalışıyordu.
“Poyraz, yavaşla, ilerideki ışığı kestiremiyorum.”
“Ne tesadüf ben de,” diye yanıtladı Poyraz.
Araba son süratle ilerlemeye devam ediyordu. Oğuzhan, hızın kesilmemesi üzerine tedirginleşmeye başladı. Poyraz’a doğru dönerek:
“Arabayı kenara çek, ben iniyorum!”
Poyraz ise alaycı bir şekilde karşılık verdi:
“Ne oldu, yürüyecek misin?”
Tam bu esnada ışık belirginleşivermişti. Oğuzhan, ışığın kaynağını algılayan ilk kişi oldu ve bağırmaya başladı:
“Çabuk frene bas! Çarpacağız!”
Poyraz ise alkolün etkiyle cümleleri tam algılayamıyordu. Tam cevap verecekken, ışığın kaynağıyla bir anda araba bütünleşiverdi. Şiddetli bir çarpışma sesi yayılıverdi tüm caddeye. Camlar havada uçuşuyordu. Poyraz’ın yanında ön koltukta oturan kadın, çarpışmanın etkisiyle camdan dışarı fırlayarak, kazanın tam içinde sıkışıvermişti. Kanlar içindeydi tüm ortalık. Araba, kamyonun altına girivermişti.

Uzunca bir çizgiyi izlercesine yürüdüğünüzü düşünün. Her yer karanlık. Sadece önünüzde kırmızı bir çizgi var. Üstünde yürüyorsunuz. Çizginin üzerinden yürümezseniz düşeceğinizi hissediyorsunuz. Çizgi sürekli yer değiştirmeye çalışıyor. Siz de, ona ayak uydurmaya çalışıyorsunuz. Kafanızı kaldırıp karanlığa baktığınızda hiçbir şey görünmüyor. Sadece sonu olmayan bir çizginin varlığı hissediliyor. Kulağınızda ise kalp atışları var. Sadece kalp atışları… Ya çizgi ortadan kaybolursa ne yaparsınız?

“Sanırım ayılmaya başladı. Hemen doktoru çağırın, bir baksın hastaya,” dedi hemşirelerden biri. Doktor, çok geçmeden hastanın yanına gelmişti. Gözlerini uzunca bir süre açmamış biri gibi ışığa bakmaya zorlanıyordu hasta. Görüntü bulanık gibiydi ama gittikçe netleşiyordu. Birkaç dakika sonra görüntü netleşmişti ve hasta gözlerini tamamen açabilmişti. Karşısında gülümseyen bir erkek vardı.
“Oğuzhan bey, ben doktor Adnan Olgun. Hayata yeniden hoş geldiniz.”
Adam, doktorun sözlerini anlıyordu ama tepki vermiyordu. Kendisine ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Doktor ise adama doğru konuşmaya devam etti:
“Sakın konuşmaya çalışmayın. Dinlenmeniz lazım.”
Doktorun uyarısına rağmen birkaç kelime döküldü adamın dudaklarından:
“Gözlerim acıyor.”
Doktor ise gülümseyerek:
“Yeniden doğduğunuzu düşünün. Yeni doğan bebeklerden tek farkınız, doğduğunuzda ağlamanız gerekmiyor.”
Doktorun bu sözünden sonra tekrar gözlerini kapayan hasta, istemsiz uykunun bastırmasına yenik düşüverdi. Düşünemeyecek kadar kendini yorgun hissediyordu ve bu yüzden düşünmeye çalışmadı bile.

Gözlerini ikinci kez açtığında gözlerini yorabilecek bir ışık gücü yok gibiydi. Çünkü hava kararmış ve bulunduğu odanın pencereleri dışında açık bir yeri olmadığından dolayı da içeri ışık sızmıyordu hiç. Odayı süzmeye başladı yarım araladığı gözleriyle. Düşünmenin vakti gelmişti kim bilir. Üzerindeki bitkinlikten dolayı da şimdi yaygara yapıp yetkili kişileri çağıramayacağını anladığı için de ses yapmadan tavana bakmaya başladı. Aklı boş gibiydi. Sanki hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Sabaha kadar karışık düşüncelerle boğuştu durdu.
Sabah olduğunda bir süre için kapadığı gözlerini, odasına giren hemşirenin sesiyle açıverdi. Hemşire gözlerini açan hastayı görünce küçük yüzüne göre büyük kalan dudaklarını yanlara doğru genişletti ve kadının sanki tüm yüzü bir ağza benziyordu.
“Demek uyandınız Oğuzhan Bey. Şu elimde tuttuğum ilaçları içmek zorundasınız. Sanırım bugün daha iyisiniz. Sizi iyi görmek beni çok mutlu etti…” hemşire konuştukça konuşuyor ve Oğuzhan’ın kulaklarını linç ediyordu ve sonunda durdurmasının tek yolunun ona cevap vermek olduğunu düşündü:
“Size bir şey sorabilir miyim?”
Hemşire duruşunu hiç bozmadan başını onaylarmışçasına salladı ve bu hareketi takiben:
“Tabii ki Oğuzhan Bey. Ne isterseniz söyleyebilirsiniz veya Adnan beyi çağırabilirim ve onunla da konuşabilirsiniz. Kendinizi daha mı iyi hissediyorsunuz peki? İstediğiniz bir şey var mı?...”
“Teşekkür ederim istediğim bir şey yok ve başkasını da istemiyorum size sormak istiyorum. Anlaştık mı?”
“Tamam ama…”
“Neyse ben soruma geçiyorum. Ne kadar ben buradayım?”
“Hımm… Yaklaşık bir aydır buradasınız. İlk geldiğinizde kanlar içindeydiniz ve daha sonra aniden komaya girdiniz. Sizi kaybediyoruz sandık ancak neyse ki doktorlarımız başarılı oldular ve size zamanında müdahale ettiler…”
“Çok güzel ama lütfen cevaplarını birazcık kısa tutabilirsen sevinirim. Peki nasıl olmuş olay onu biliyor musun? Yani neden ben buraya getirildim?”
“Siz bir trafik kazası yüzünden getirildiniz. Sanırım ismi neydi…Hıh hatırladım Poyraz adlı birinin arabasıyla sanırım yolculuk ediyormuşsunuz ve çok alkolden dolayı da bir kamyonla çarpışmışsınız.”
Oğuzhan’ın kafasında bir şey belirmeye başlamıştı ve bir anda o geceye dönüverdi. Donuk bakışlarla kadının yüzüne doğru bakıyordu ve yüzünde anlamsız bir ifade vardı. Hemşire kadın ise bu donuk bakışlar karşısında yanlış bir kelime mi söyledim acaba diye kendinden utanmışçasına gülen yüzünü asıverdi. Adam ise kendine geldiğinde, karşısında kadının olmadığı fark etti. Kendisiyle verdiği savaş onu bulanıklığa doğru sürüklüyordu sanki, bu yüzden de normal akışını sürdüremiyordu yaşam.

1 Hafta Sonra

Kapının açılış tıkırtıları duyuluyordu apartmanın içinde. Oğuzhan, sonunda taburcu olduğu hastaneden çıkmıştı ve o kazadan sonra ilk defa evine adım atıyordu. Sanki hayata yeniden başlıyor gibiydi. Elinde posta kutusunda birikmiş olan faturalar ve reklamlar mevcuttu. Ayakkabılarını özenle çıkardıktan sonra hiçbir yere bakmaksızın tuvalete doğru yürümeye başlamıştı. Koşamıyordu, bacağı sargılıydı ve bu yüzden de ağır hareket ediyordu. Bir futbolcu olsaydı sanırım futbol hayatı bitmişti. Çünkü sargılarının altındaki derin yara oldukça büyüktü. Neredeyse bacağının üçte ikisini kaplıyordu. Tuvalete ulaştığında klozetin kapağını açar açmaz işemeye başlamıştı ve bir yandan da tuvaletin duvarlarını inceliyordu. Gözlerini, rahatlamanın verdiği ferahlıkla kapatıverdi. Ancak içerden gelen bir tıkırtıyla gözlerini kapamasıyla açması bir oldu. Ensesindeki tüm tüyler bir anda havaya kalkmıştı. Bacağı ağrıdıkça ağrıyordu. Yüzünü buruşturdu ve derin bir nefes aldıktan sonra sesin geldiği yere doğru emin fakat yavaş adımlarla yürümeye başladı. Salonun kapısı kapalıydı ama kapının altından, içeride bir ışık hüzmesinin olduğu anlaşılıyordu. Kapıya doğru yaklaştıkça, kalbinin çarptığını hissetti. Saniyeler sanki geçmiyordu ve durmuştu zaman evinde. Ayaklarının adım atarken yere çarpışından dolayı bıraktığı ses, ağır çekim olarak kalınlaşmaya yüz tutarak kulaklarına geliyordu. Sanki bozuk bir plak gibi. Kapıyı açabileceği nizami bir yakınlığa ulaştığında ise merakının sona ermesi ümidiyle kapının kolunu indiriverdi. Kapı aralığı gittikçe büyürken, karşısındaki manzara karşısında ne yapacağını bilemez hale geliyordu. Kapı sonunda en son açılabileceği noktaya geldiğinde ise salonun kapıyla sınırlanan sınırlarına bir adım geride durmak suretiyle, içeriye doğru şaşkın bakışlarını gönderiyordu Oğuzhan. Salonun tam ortasında, halının üzerinde bir şey duruyordu. Tam adlandıramadığı bir şey. Parıl parıl parıldayan bir şey duruyordu. Nurdan yaratılmış bir canlı… Ya da kim bilir belki de ölü. Çünkü ne de olsa hareket ettiğini görememişti. Sırtında kürek kemiklerinin olduğu noktada iki kocaman kanat vardı. Alev alev kanatlar… Ancak tuhaftı ki, bu kadar alevli bir şey yüzünden halı tutuşmuyordu. Tüm odanın duvarlarına yansıyan ışık, Oğuzhan’ın donuk gözbebeklerine yansıyordu. Mavi gözlerine yansıyan nur sarısı renkler, yeşilimsi bir tonun ortaya çıkmasına yol açıyordu. Dakikalarca yerde yatan varlığa doğru bakıyordu yeşil tonuna çevrilen gözleri… Şaşkınlığı tam olarak geçmemişken, kendini birazcık da olsa toparlayıverdi. Kendi kendine konuşuyordu anlamsızca: “Sen nesin? Ne değilsin? Buraya nasıl girdin?”
Sızlamayan bacağına bağlı ayağı ile yerde yatan şeyi yoklamaya başladı. Ne kadar da yumuşaktı ve ne kadar da soğuktu. Kaynayacak derecede sıcak olacağına bu soğukluk tam bir muammaydı. Bir kez daha ayağıyla yerde yatan şeyi tam yoklayacaktı ki, yerdeki şey hareketlenmeye başladı. Bu hareketlenmeden dolayı da, Oğuzhan ani bir refleksle bir adım geriye doğru gidiverdi. Yerde yatan şey, titremeye başlamıştı. Soğuk olmasının nedeni üşümesi miydi? Titremesiyle birlikte salonun duvarlarına yansıyan ışık, farklı bir akış içerisinde yayılmaya başlamıştı. Ne yapacağını tam olarak bilemese de aklına ilk gelen şeyi yapmaya karar verdi. Üşümemesi için ona bir battaniye verecekti. Hızlı bir şekilde yatak odasına doğru yürümeye başladı Oğuzhan. Odasına ulaşır ulaşmaz, duvara gömülü dolabının kapağını açtı ve tam dip köşede duran battaniyeyi kaptığı gibi salona götürecekti ki, gözü aynasına takılıverdi. Aynası hareketlenmeye başlamıştı. Sıvılaşmış bir hal almıştı ama yere dökülmeyen bir sıvıydı bu. Aynaya yansıyan görüntüler bulanıktı, çünkü artık karşısındaki yansıtmıyordu. Ona doğru yaklaşıp dokunmayı düşündü ilk önce, ancak ilk olarak salonda titreyen canlıya bir çare bulması lazımdı ve ilk tercihi salondaki canlıya battaniye götürmek mantığıyla yaptı. Salonun kapısı sonuna kadar açıktı, yerde yatan şeye doğru bakıyordu ve bir an önce battaniyeyi götürme düşüncesiyle hareketlerini hızlandırmaya çalışıyordu ki, yerdeki şeyin kanatlarını tamamen açtığını ve havalandığını görüverdi. Elinde koca bir battaniye ile bir sonraki olacak adımı izlemeye başlamıştı. Nurdan yaratılmış canlı, belirgin olmayan yüzüyle sanki ona doğru bakıyordu ve kanatlarını hafifçe çırparak, Oğuzhan’ın üzerine doğru geliyordu. Oğuzhan’ın kalbi normalin çok üstünde bir ritimle atmaya başlamıştı, battaniyeyi sımsıkı sıkmaya başladı ve canlının yaklaşmasına ve içindeki korkuyla daha fazla savaşamadı. Elindeki battaniyeyi yere doğru fırlattığı gibi odasına koşmaya başladı, bacağı kopacak gibi acıyordu. Yaptığı hızlı hareketler bacağındaki yarasının kanamasına sebep olmuştu. O, odasına doğru koşarken bir yandan arkasında ekmek kırıntılarını bırakırmışçasına kan damlalarını bırakıyordu. Tam arkasında canlının olduğunu hissediyordu ve nereye kaçacağını bilmiyordu ancak hızlı karar vermeliydi ve odasına girişiyle sıvılaşan aynasına doğru yöneldi. Aynaya son süratiyle atlayıverdi.

Karanlık… Gözlerin göremeyeceği karanlık… Kör eden karanlık… Çizgilerin olmadığı ve sonunda parlak ışıklarla bezenmiş tünellerin olmadığı bir karanlık… Gözleri açmak ya da kapamak önemsiz. Bu yüzden neden fuzuli gözler açık tutulsun ki?

Koca bir karanlığın ardından Oğuzhan, aynaya atlarken kapadığı gözlerini açıverdi ve gri taşların üzerinde yattığını fark etti. Etraftan tuhaf sesler geliyordu ama neyin sesleri olduğu belirsizdi. Kafasını yerden kaldırıp, karşıya doğru doğrulttuğunda ise hiç beklemediği bir manzara ile karşılaşıverdi. Biçimsiz lacivert kayalarla süslü bir dünya… Bulutların olmadığı ve göğün gece karanlığından farklı olarak simsiyah olduğu bir dünya… Koyulaşmış bir evren. Ayağa kalktı ve karşısında gördüğü manzarayı incelemeye başladı Oğuzhan. Ancak arkasından gelen bir adım sesiyle irkildi ve ani bir refleksle arkasına döndü. Arkasında ona doğru bakarak gülümseyen bir adam vardı. Seyrek siyah saçlı, cüceye yakın kısa boylu ve yuvarlak yüz hatlarına sahip bir adamdı. Durduğu yerde gülümsüyordu ve Oğuzhan’ın bakışlarını izliyordu. Birkaç saniye sonra ise ikisinin arasındaki sessizliği bozdu:
“Aynanın arkasına hoş geldiniz.”
Oğuzhan ise sessizliğini bu cümleye cevap vermek için bozdu:
“Aynanın arkası mı?”
Adam hiç ifadesini bozmadan devam etti:
“Neden bu kadar şaşırdın Oğuzhan? Buraya nasıl geldiğini zannediyorsun? Peşinden bir meleğin kovaladığını bilmediğimi mi zannediyorsun?”
“Adımı nereden biliyorsun?”
“Neden bilmeyeyim? Her gün aynanın arkasında ne olduğunu merak etmiyor musun? Bu yüzden de hep buraya gelmek için aynaya dokunuyordun. Biz seni hep gördük Oğuzhan.”
“Siz kimseniz ve o şey bir melek miydi?”
“Biz kim miyiz? Bunu bilmek gerekirdi. Biz aynanın arkasındakileriz. Oraya bakarken ne göreceğini zannediyordun? Arkandakini de başka bir şeye benzettin sanırım. Nurdan yaratılmış, kanatlı bir şey sana başka neyi hatırlatabilir ki? Yoksa sana din kitapları hiç okutturmadılar mı?”
“O melekse bile bunu nerden bilebilirdim ki, daha önce hiç melek görmedim.”
“Görmek gerekmez, inancının olması gerekirdi. İnanmak görmektir.”
Oğuzhan cevap veremedi bir süre öylece adamın yüzüne bakakaldı. Adam ise muzip tarzını hiç bozmuyordu ve daha önce olduğu gibi sessizliği kendisi bozdu.
“Bu arada söylemeyi unuttum. Bacağına üzüldüm. Kötü olmuş. Kuşların didiklemesi acı vermiş olmalı.”
“Kuşlar mı?”
Oğuzhan, ayağa kalktı ve pantolonunu sıyırıp, bacağına doğru baktı. Bacağı gittikçe acımaya başlamıştı. Acı gittikçe artıyordu, adeta bacağını parçalıyor gibiydi. Acı tüm bedenini kaplıyordu. Birden bacağındaki yara kanamaya başlamıştı. Bacağındaki yaraya iyice bakmak için pantolonunu yırtıverdi. Kan, su gibi yere doğru akmaya başlamıştı. Yere düşen kanlar, aniden yok oluyordu. Yer adeta kanı emmeye başlamıştı. Bacağındaki acı kuvvetleniyordu, o kadar kuvvetlenmişti ki, gözleri acıdan kapanmaya başladı. Yüzünü buruşturdu ve dişlerini sıkmaya başladı. Dişleri kırılacak gibi olmuştu. O kadar sıkı sıkıyordu ki, tek bir dişi kalmayacak gibiydi. Acı kuvvetini her saniye bir kademe artıyordu. Sonunda Oğuzhan dayanamadı ve haykırmaya başladı. Kulakları tırmalayan çığlıklar atıyordu. Acısından yere kapaklanmıştı. Yerde kıvranıyordu. Adam, Oğuzhan’ın perişan olmasını tebessümünü bozmayarak izliyordu.
“Meleği hatırladın mı? O da böyle kıvranıyordu. Belli ki ortak noktalarınız var. Diğer bir ortak noktanız ise sen aynanın diğer tarafından buraya geldin, o ise aynanın bu tarafından diğer tarafa geçti. Bunlar normaldir. Herkesin alışma dönemleri olur.”
Oğuzhan, adamın sözlerini dinleyemiyordu bile. Acı onu esiri haline getirmişti. Bacağının içinde kıpırdamalar vardı. Sanki içinde sürüler tepiniyordu. Bacağındaki yaranın kanaması aniden durmuştu. Ancak acı devam ediyordu ve bacağında bulunan yara aniden açılmaya başladı. Altından kemiği görünmeye başlamıştı. Genişçe açılıvermişti, gözlerinden yaşlar geliyordu artık Oğuzhan’ın. Açılan bacağındaki yaradan kuzgunlar çıkmaya başlamıştı. Yüzlerce kuzgun… Kuzgun sesleri ile etraftaki sessizlik bozulmuştu. Yüzlerce kuzgun çığlık çığlığa Oğuzhan’ın yarasından dışarı çıkıyorlar, uçuşup gidiyorlardı. Bir süre sonra canının yanması geçti. Artık kuzgunlar da yoktu.
Oğuzhan bir anda rahatlayıvermişti. Yavaş yavaş nefes alıp vermeye başlamıştı, o kadar ferahtı ki, yüzünde hafif bir tebessüm belirmişti. Sonunda gözlerini açtı ve karşısında simsiyah göğü görüverdi. Olanlara anlam veremiyordu. Göğün görüntüsü aniden, adamın araya girmesiyle kesintiye uğramıştı. Adam, kuzgunları göstererek bağırmaya başladı:
“Onları takip et! Aradığını onlar sana gösterecek!”
Oğuzhan, adamın sözüyle kuzgunlara doğru bakmak için ayağa kalkıverdi. Kuzgunlara bakarken bir yandan da aklını kurcalayan soruyu sordu:
“Aradığım şey ne ve nerede bulacağım onu?”
“Sana söyledim. Kuzgunları takip et ve artık soru sorma!”
Adam, arkasındaki karanlığa doğru yürümeye başladı ve karanlığın içinde kayboluverdi. Oğuzhan artık yalnız başınaydı. Bacağındaki yarayı kontrol etti. Yara kapanıvermişti. Artık acı hissetmiyordu. Eskisi gibiydi bacağı, yani kazadan önceki gibiydi. Yola koyulmanın vaktinin geldiğini düşündü. Kuzgunlar, ilerideki şatoya doğru gidiyor gibiydiler. Tamamen alevlerden yapılmış bir şatoya. Onları takip etmeye başladı. Lacivert kayaların üzerinde hızlı bir şekilde ilerliyordu. Şato uzak sayılmazdı. Bu yüzden de pek fazla yorulmayacağa benziyordu. Koşmaya başladı. Tüm hızıyla koşuyordu. Rüzgar saçlarını okşuyordu, içini tuhaf bir mutluluk sarmıştı. Buna paralel olarak da yüzü gülüyordu. İleride sapsarı bir yol gördü. Oraya doğru ilerliyordu. Tam sarı yolun başına gelmişti ki, yapraksız bir ağacın kalıncana bir dalından bir şeyler duydu. Bu sesler onunla konuşmak isteyen birinin gibiydi. Sesin geldiği yere baktığında bir şey göremiyordu. Ancak ses ısrarla ona bir şey söylemeye çalışıyordu. Ağaca doğru ilerlemeye başladı Oğuzhan. Ağaç mı konuşuyordu acaba derken, sesin ağacın altındaki topraktan geldiğini anladı. Toprağın altında bir şey vardı. Merakını dindirecek hamle ise hiç tahmin etmediği bir yerden geldi. Omzuna bir el dokunmuştu ve dokunmayla birlikte Oğuzhan’ın yerinden fırlaması bir olmuştu. Omzuna dokunan elin sahibi tam karşısında duruyordu. Ancak onunla konuşamıyordu. Çünkü karşısındaki son derece güzel bir kızdı. Kızın kırmızı gözleri adeta parıldıyordu. Mavi saçları ise deniz kokuyordu. Kız gülümsedi ve karşısındaki şaşkın adama doğru bir öneride bulundu:
“Sesler mi duydun? Sakın bu seslere aldanma çünkü bu bir tuzak. Şanslıymışsın da ben geldim. Yoksa çoktan sen ağaca dokunmuştun bile. Dokunmanla yerin altına girmen bir olurdu. Çünkü bu bir tutsaklık ağacı. Bu bölgenin en tehlikeli canlılarından biridir.”
Oğuzhan ise bu güzel kızı seyretmeye devam ediyordu.
“Neden konuşmuyorsun, yoksa dilsiz misin?” diye sordu kız.
Oğuzhan gülümsedi.
“Hayır dilsiz değilim ama dilimin tutulduğunu söyleyebilirim. Sen çok güzelsin.”
“Çok açık sözlüymüşsün. Hadi buradan uzaklaşalım. Sonra kazayla ağaca falan dokunuruz, yazık olur bize.”
“Peki.”
Böylece ikisi birlikte sarı yoldan yürümeye başladılar. Gözlerini kızdan ayıramayan Oğuzhan, kıza sorular sormaya başladı.
“Sen buralarda mı yaşıyorsun?”
“Evet.”
“Peki buralarda yaşamak nasıl bir şey? Hep merak etmişimdir.”
“Sanırım sen yabancısın buralara. Bana kalsaydı yaşamak istemezdim. Tehlikelerin çok olduğu bir dünya burası. Benim asıl yaşamak istediğim yer, aynaların arkası.”
Oğuzhan bu cevap karşısında gülümseyiverdi.
“Demek aynanın arkası. Ben oradan geliyorum. Emin ol ki, burada yaşamak daha güzel. Düşünüyorum da buraya ilk ayak bastığımda bu kadar güzel birisiyle karşılaştıysam, kim bilir daha ne güzellikler vardır bu dünyada.”
“Öyle çabuk karar verme. Unutma en güzel yer evdir. Her yerin zorlukları vardır ancak burası inan ki en zor yer. Peki sen niye buraya geldin?”
“Aslında zorunluluktan geldim sanırım. Bir de aradığım bir şeyler var aynanın bu tarafında.”
“Neyi arıyorsun?”
“Aslında buldum galiba. Karşımda bu kadar güzelini bulmayı beklemesem de.”
“Beni bulmak için mi geldin, nasıl? Beni nerden biliyorsun?”
“Aslında işin şakası bu. Aradığım şeyin ne olduğunu dahi bilmiyorum. Sadece bana söyleneni yapıyorum. Şu kuzgunları görüyor musun?”
“Evet.”
“İşte onlar benim yol göstericim. Beni aradığım şeye götürecekler.”
“Ancak onlar alev şatosuna gidiyorlar.”
“Sanırım öyle.”
“Oraya gitmemelisin!”
“Neden? Orada da mı ağaçlar var?”
“Hayır, orada göreceklerin seni hiç mutlu etmez. Bu ağaçlara esir düşmek bile daha iyi gelir inan ki.”
“O kadar kötü mü?”
“Evet, gitme!”
“Üzgünüm gitmeliyim oraya. Yoksa bir daha kendimi affedemem. Belki yüzyıllardır aradığım şey orada. Ne aradığımı bilmediğim şey.”
“Buldukların seni mutlu etmezse ne olacak?”
“Merak etme, küçük şeylerle mutlu olan birisiyim ben.”
Konuşmalarına devam ederken yere sırt üstü yayılmış iyi yaşlı adam seslendiler:
“Hey oradakiler, gelin buraya.”
Oğuzhan şüpheyle kıza baktı ve adamları işaret ederek:
“Onları tanıyor musun? Sence gitmeli miyiz?”
“Gel birazcık uğrayalım. Onlardan zarar gelmez. Neşeli adamlardır.”
“Peki.”
Yerde yatan adamların yanına yerde yatan bir dilenci edasıyla oturdular. Hani dilencilerin dilenirken yere kuruldukları şekilde. Ancak tek farkları onlar dilenmiyordu. Elinde şişelerle yatan iki adamın yanakları da kıpkırmızı olmuştu ve kahkahalar atıyorlardı.
“Nasılsınız bakalım. Havalar nasıl diyeceğim ama hava hep aynı. Bunu fark etmemek için kör olmak lazım. Pardon! Sormadım şarap ister misiniz?”
İkisi de aynı anda cevap verdiler:
“Yok teşekkür ederiz.”
“Utanmayın, şarap insanı mutlu eder. Havalandırır. Dert etmemeyi öğretir. Öğretmeniniz olur. Anneniz olur sizin uyumanızı sağlar. Doktor olur, kustuğunuzda daha fazla içmemenizi söyler.”
Bir süre daha böyle konuşmaya devam etti bu dörtlü. Ancak Oğuzhan’ın içindeki merak gittikçe artıyordu ve bir an önce şatoya gitmeyi düşünüyordu. Bu yüzden de kalkması gerektiğini hatırladı.
“Beyler muhabbetiniz çok güzeldi ama benim yetişmeme gereken bir yer var.”
“Neresi seni bekliyor ki, söyle dursun. Şarapla coşsun. Bir nehir olup aksın içimize, ısıtsın içimizi.”
“Aslında gideceğim yer de sıcak bir yer. Üşüyeceğimi sanmıyorum.”
“Sıcak bir yer mi? Yoksa alev şatosu mu?”
“İyi tahmin.”
“Sakın oraya gitme! Orası kimseye uygun bir yer değildir. Seni mutlu etmez orası.”
“Beyler orasına siz karışmayın isterseniz. İyi günler.”
Oğuzhan’ın yüzü asılmıştı ve ayağa kalktı. Sarı yoldan yürümeye devam ediyordu. Kız ise arkasından koştu ve yanına yetişiverdi.
“Neden onlara giderayak kaba davrandın ki? Onlar sana bir şey yapmadılar sadece seni uyarmak istediler benim yaptığım gibi.”
“Ne yapalım onlar da burunlarını sokmasalardı.”
“Seni yeni tanıdım ve kanım ısındı. Ancak belki de umduğum bu değildi.”
“Kim umduğunu buluyor ki?”
“Peki sana iyi şanslar.”
“Dur bir dakika. Hemen küsme. Özür dilerim. Tamam haklısın. Biraz kaba davrandım. Bu arada bir şey sormayı unuttum sana. Senin adın nedir?”
“Peki seni affettim. Benim adım Son.”
“Son mu? Son durak gibi mi?”
“Aslında hayır. Soyadım Durak değil. Soyadım Şans.”
“Son Şans…”
“Evet aynen öyle.”
“Tuhaf.”
“Tuhaf olan ne?”
“Sanki bu bana bir mesaj gibi.”
“Belki de bir mesajdır.”
“Belki de. Bu arada benim adım da Oğuzhan.”
“Memnun oldum.”
“Ben de.”
Dedikten sonra gülüşmeye başladılar ve Oğuzhan, kızdan gözlerini ayırıp karşısına baktığında Alev Şatosuna geldiğini gördü. Kuzgunların hepsi şatonun etrafını çevirmişti ve kulakları tırmalarcasına bağırıyorlardı. Gözleri şatoya takılmıştı Oğuzhan’ın. Kızın sesiyle gözlerini şatodan ayırıverdi.
“Lütfen gitme, sana son kez söylüyorum. Mutluluğun bozulabilir.”
“Canım anlıyorum seni ama gitmek zorundayım.”
“Gitme!”
“Sen istiyorsan gelmeyebilirsin.”
“Hayır ben de seninle gelmek istiyorum.”
Kız, Oğuzhan’ın elini tuttu ve beraberce Alev Şatosu’nun büyük kapısından içeriye doğru ilerlemeye başladılar. İçerisi çok sıcaktı. Ancak hiç terlemiyorlardı. İçerisinin diğer bir özelliği ise bomboş olmasıydı. Ne bir merdiven vardı. Ne de başka bir şey. Sadece şatonun en dipteki duvarında bir kapı vardı. Kapıya doğru ilerlemeye başlamışlardı. Kapıya tam bir kulaç mesafe kalmışken kız durdu yerinde ve Oğuzhan’ın elini bıraktı. Oğuzhan ise bu harekete anlam veremedi.
“Neden elimi bıraktın?”
“Dur!”
“Neden durayım ki? Aradığımı bulmama sadece iki adımlık mesafe kaldı.”
“Açma o kapıyı. Göreceklerin seni mutlu etmeyecek.”
“Açmalıyım, neden beni anlamıyorsun?”
“Neden mi anlamıyorum? Çünkü ben de zamanında buraya gelmiştim ve olacakları biliyorum. Çok mutsuz olacaksın.”
“Neden ama neden? Bir açıklama getir.”
“Açıklama mı? Açıklamamın kolay olduğunu mu sanıyorsun?”
“Hiçbir şey kolay değildir ama denemelisin.”
“Peki sen istedin. Ben o kapının ardında annemi, babamı, kardeşlerimi gördüm. Beni seven kişileri gördüm. Hepsi bir arada toplanmışlardı.”
“İşte ne güzelmiş, daha ne istiyorsun?”
“Ancak toplanmalarının bir nedeni var.”
“Doğum günün müydü?”
“Tam tersine ölüm günümdü. O gün orada kendi cenazemi gördüm.”
Bir anda şatonun içi sessizliğe gömülmüştü. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Oğuzhan ise mantıklı düşünmeye çalışıyordu.
“Demek bu kapı geleceği gösteriyor. Belki de benim geleceğim o kadar kötü değildir. Artık kapıya bakmalıyım.”
Oğuzhan iki adım attı ve kapının kolunu indiriverdi. Kapıyı kendine doğru çekti. Kapıyı sonuna kadar aralayıverdi. Karşısında bembeyaz bir oda vardı ve tam ortasında da bir yatak. Yatağın üstünde yatan bir adam vardı. Bir hastane odasına benziyordu. Yatan adamın bir bacağı yoktu, kesilmişti. Adam bu görüntü karşısında anlamsızca bakıyordu ve sonunda adamın yüzünü gördü. Bu adam kendisiydi. Kız, adamın arkasından:
“Hayır bu kapı geleceği değil. Bize olanları gösteriyor. Sen o kazadan tek canlı çıkan insandın. Ancak o kadar kötü yaralanmıştın ki, komaya girmiştin. Doktorlar seni kurtaralım derken çok uğraştılar, bu yüzden de bacağındaki küçük sorunu görmezden geldiler ve seni öylece bıraktılar. Komada olduğun için de sana ölecek gözüyle baktıkları için bir kere kaldırdılar. Bu yüzden bacağının durumunu hiç fark edemediler. Bacağındaki yara gün geçtikçe kangrene dönüştü. Doktorlar durumu fark ettiklerinde çok geçti ve bacağını kesmek zorunda kaldılar. Komada aylarca kaldın ve hiç uyanamadın…”

MELEKLER, İNSANLAR VE UMUT ETMEK (2004)

Onunla tanışmam yakın bir zaman denk gelir. Onu sadece bir aylığına tanıdım. Ancak tanışmaktan mutluluk duydum ve hep de mutluluk duyacağım sanırım. Aklımın içindeki okuyamayacak kadar saf çalışan bir aklı vardı. Bir insan için fazla saf… Aslında saf işlerle de uğraşmamıştı. Ancak içindeki saf ruh onu, bu zamana kadar getirmişti. Kendini yakışıklı bulmazdı, ancak kendini yakışıklı bulmaması, onun yakışıklı olmadığını göstermezdi. İçindeki melek ile kendini tamamlıyordu adeta.

Onunla ilk tanışmam ise bir bayanla bağlantılarım olduğu zamanlara rastlar. Dünyalar güzeli bir bayanla. Çok acı çekmiş bir bayanla. Hayat ile savaşan bir bayanla… Kocaman yeşil gözleri olan, kaybolmaya müsait uzun saçları olan adeta cennetten düşmüş bir melek. Reddedilen güneş topraklarının gözlerinden süzülen acılı bir geçmişten sonra Karanlıkkent’te yaşamını sürdürüyordu.

İşte bu bayanla bağlantılı olaraktan onunla tanışmama nasip olmuştu. Adı Emrah’tı. Nerden bilebilirdim ki bir melekle tanışacağımı. Bundan sonrasını pek ayrıntılı olarak açıklamayacağım. Sadece diyalogların yanına birkaç tane süs. Bu yüzden kendinizi diyaloglarla baş başa bırakın.

***

Eskikent’te Bir Cafe

Bir bayan ve bir erkek buluşmak üzere bu mekana gelmişlerdi. Ancak bayanın tanıdığı başka bir bey de yanlarına katıldı.
“Merhaba, ben Emrah.”
“Memnun oldum ben de Kral.”
“Kral? İlginç bir isim.”
“İlginç gelebilir tabii ki. Ancak ben pek ilginç bulmuyorum. Ne de olsa Kaan daha ilginç bir isim ve kimse bu ismi duyduğunda ilginç bir isim demiyor.”
“Farklı bir düşünce yapısı tabii ki.”
Tam bu esnada Kral’ın o gün için buluşmayı planlayıp buluştuğu arkadaşı Derya da kalkmak üzereydi.
“Benim kalkmam gerekiyor. Siz halinizden memnunsanız, ben kaçayım.”
İki erkek de aynı anda cevap verdiler.
“Sorun yok! Sen merak etme.”
Bunun üzerine Derya gitmişti ve iki erkek baş başa kalmışlardı.
“Kral sen buralı mısın?”
“Buralı değilim. Ben buraya Büyükkent’ten geldim. Mavi gözlü Büyükkent’ten.”
“Seni buralara sürükleyen ne peki?”
“Ben aslında buraya değil, Karanlıkkent’e gidiyordum birini görmek için. Ancak geçerken uğrayayım demiştim.”
“Hımm Karanlıkkent demek.”
“Neden böyle içli içli söyledin ki?”
“Nasıl söylemem ki! Orada Karanlıkkent’in içinde bir melek yaşıyor ve oraya hap solmuş gibi. Lanetli o şehir için bir melek fazla bile.”
“Melek demek. Biraz komik olacak sorum ama o meleğin adı ne?”
“Adı Çikolata. İsminden bile tatlı.”
“Tesadüf olacak ama benim buluşacağım kişinin adı da Çikolata. Bir şehir için iki Çikolata fazla gibi.”
“Belki de.”
“Peki sen o Çikolata’nın nesi oluyorsun? Yani kendini neyi olarak adlandırabilirsin?”
“Ben onun koruyucusuyum.”
“Koruyucusu mu?”
“Ona bir şey yapmaya çalışanı cezalandırırım ve bunu hayatının sonuna kadar unutamaz.”
“Seni hatırlıyorum. Senden bahsetmişti. Sen o Emrah’sın.”
“Bu durumda aynı Çikolata’dan bahsediyoruz demektir.”
“Komik ama evet aynısından bahsediyoruz. Benim gitmem lazım Çikolata bekler. Bayanları bekletmemek lazım değil mi?”
“Tabii ki.”
“Neyse kendine iyi bak.”
“Işık seninle olsun Kral.”

***

Zaman öylece akıp geçiyordu. Çikolata ile aramız bozulmuştu, saçma anlaşmazlıklardan sonra. Çünkü kırılgandı ruhu. Çok acı çekmenin verdiği incinme tabiatı ile. Bir gün tesadüfen tekrar karşılaştık onunla bir sinema salonun içinde. Film sarmamıştı. Zaten salondakilerin çoğu da uyumuştu. Belki de sıkıcı olarak adlandırsaydık, haksızlık etmemiş olurduk. Salondan Emrah ile çıktık ve konuşmak için bir cafe gibi bir yer bulduk.

“Seni Büyükkent’te görmek şaşırtıcı.”
“Aslında ben de pek kalmayacaktım. Sadece birkaç akraba seyahati için gelmiştim. Buradan da Karanlıkkent’e gideceğim.”
“Karanlıkkent… Biliyor musun onunla konuşmuyoruz şu sıralar.”
“Biliyorum anlattı bana.”
“Ne anlattı?”
“Pek fazla değil ama hatalıydın yaptığın davranışlarda.”
“Biliyorum ve şu sıralar kendimi affettiremiyorum. Suçsuz olsam bile.”
“Pek suçsuz görünmüyorsun aslında.”
“Suçsuzum aslında ancak fazla dalgınım ve fazla mizahı kullanıyorum. Başıma sorun açıyor bazen. Sen niye gidecektin, mahsuru yoksa öğrenebilir miyim? Yani Çikolata’yı özel bir nedenle falan mı görecektin, yoksa öylesine ziyaret mi?”
“Aslında bir sırrım var. Sana nedense söylemek istedim.”
“Mahsuru yoksa lütfen.”
“Çikolata’nın mutlu olması için planlarım var. Onun hikayesini dinlediğimden beri planlarım var. Soğuk kalbimi bir anda eritiverdi. Bu yüzden onun mutlu olmasını istiyorum. Onu öncelikle o yerden kurtararak başlayacağım işe. Karanlıkkent’in lanetli insanlarından, lanetli havasından kurtaracağım onu. Sonra benim onun için uzun zamandır çalıştığım bir program var. Bu programı satacağım ve bundan kazandığım tüm paraları ona vereceğim. Böylece bir kazancı olmuş olacak. Buna ek olarak Eskikent’te benim ve ailemin yanında kalacak. Onun hayatını gün geçtikçe düzelteceğim.”
“Sen bir melek misin?”
“Öyle diyenler var ama ben öyle olduğumu düşünmüyorum.”
“Bu kadar şeyleri yaptığına göre onu çok seviyorsun.”
“O benim kalbimin buzlarını eritti. Ona ne yapsam az gelir.”
“Peki sana bir şey sorabilir miyim?”
“Elbette.”
“Sen onunla ilişkini nasıl adlandırıyorsun? Yani bir kardeş ya da arkadaş gibi mi seviyorsun onu? Yoksa daha farklı mı?”
“Tam olarak tanımlayamıyorum aslında. Ancak onunla tanıştığımdan beri kalbim çarpıyor. Hızlı hızlı çarpmaya başlıyor.”
“Ona aşık mısın?”
“Aşk… Benim için zor bir kelime. Çünkü daha önce yaşamadığım bir şey.”
“Aslında tanımlayabilirsin. Sadece nasıl sevdiğini söyle onu. Kardeşini sever gibi mi?”
“Bilemiyorum.”
“Ben biliyorum. Bence sen ona aşıksın.”
“Aşık bile olsam. Onu incitmek istemiyorum. Çünkü onun ne düşündüğünü bilmiyorum. Onun hayatının düzene girdiğini gördüğüm anda zaten sessizce yanından çekileceğim.”
“Ama bu senin içini acıtacak bunu da biliyor musun?”
“Fark etmez. Onun kalbi yaralı, önemli olan da bu. Ben ise ben bir hiçim. Önemli olan onun kalbi.”
“Peki ne zaman gideceksin?”
“Dedim ya, onun hayatı düzene girdiği zaman.”
“Hayır onu kastetmiyorum. Cennete ne zaman gideceksin?”
“Takdiri ilahi. Belki de cehenneme giderim.”
“Sen bir meleksin yerin cennet olmalı.”
“Bunu bilemem.”
“Bilebilirsin. Ne de olsa cehennemdeki tüm yerleri ben rezerve ettirdim.”
Emrah gülümsedi, cevap vermeden oturduğu yerde. Kral ise devam etti.
“Ben hiçbir zaman iyi bir adam olmadım. Belki de bunu yaparsam, bir gün cehennem kapanır ve beni de cennete almak zorunda kalırlar ne dersin?”
“Sen iyi kalplisin Kral. Peki sen onunla ilişkinin nasıl adlandırırsın?”
“Aslına bakarsan ben de pek adlandıramıyorum. Onun adlandırmasını bekledim hep. Hatta bir gün tam adlandıracaktı ki, saçma sapan olaylar araya girdi. Zaten bunu da sen biliyorsun. İşte buradayız.”
“Evet buradayız.”
Emrah saatine baktı ve gitmesi gerektiğine karar verdi. Bana doğru baktı ve nazik bir şekilde:
“Artık gitmem gerekli.”
“Biliyorum zamanı geldi. Işık seninle olsun.”
“Aynen öyle kardeşim.”

***

O günden sonra bir daha karşılaşmadık. Ancak onu tanıdığıma gerçekten de mutluydum. Her gün bir melekle konuşmak insana nasip olmuyordu. Bu fırsatı kaçırmak aptallık olurdu.

Çikolata ile ise aramız düzelmişti ve onu görmek için Eskikent’e gidiyordum artık. Çünkü Emrah onun hayatını değiştirmişti. Ben ise bu hayatın değişimine seyirci kalmıştım sadece. İzlemiştim uzaklardan. Ne de olsa Çikolata’nın mutlu olması beni mutlu ediyordu. İnsan sevdiği bir kişinin mutlu olmasını her zaman ister. Emrah’la konuşurken yalan söylemiştim, onunla ilişkimi tanımlayabiliyordum. O benim sevdiğim kızdı. Ancak adaletin bu olmadığını biliyordum. Onun için hayatını bitirmeye göz almış birisi mi, yoksa sadece onu seven bir çocuk mu? Çocuk diyorum. Çünkü hiçbir zaman büyüyemedim. Bu yüzen de onunla konuşmalıydım. Adalet yerini bulmalıydı.

Eskikent’te Çikolata’nın yeni tuttuğu evindeydik. Romantik anlar yaşıyorduk, mutluydum, hem de çok mutluydum. Ancak bu mutluluğun artık bitmesi gerekiyordu. Çünkü uzaktan ona bakıp, onun için çok şey yapmış ama karşılığında onu kırmamak için direnç gösteren bir melek vardı.

“Burada mutlu musun Çikolata’m?”
“Çok mutluyum Emrah sağ olsun, hayatım gerçekten de farklılaştı. Sanki yeniden doğmuş gibi oldum. O benim koruyucum.”
“Peki onu seviyor musun?”
“Onu sevmez miyim, sen hayatını düzelten birisini sevmez misin?”
“Ben de bundan bahsediyorum. Onu ne kadar seviyorsun?”
“Bu da ne demek?”
“Anlamayacak pek bir şey yok. Hala anlayamadın mı?”
“Neyi?”
“O sana aşık ama seni incitmemek için sana bunca zamandır hiçbir şey söylemedi.”
“Ama…”
“Bana cevap verme. O senin için, kimsenin yapamayacağı kadar iyilik yaptı. O hep seni uzaktan izledi. Ben ise onun yaptığının dörtte birini bile yapmadım. Ama adalete bak. O, o kadar şey yaptı ve sana sadece uzaklardan bakabiliyor. Ben ise hiçbir şey yapmama rağmen senin kollarının arasındayım. Beni anlıyor musun? O seni çoktan hak etti.”
“Ama beni dinle.”
“Artık sus ve onun yanına git! Onun da mutlu olmaya hakkı var.”

O an Çikolata’nın evinden çekip gittiğimde gözlerimden akan yaşların haddi hesabı yoktu. Onu bir daha görmedim. Eminim ki Emrah ile mutlu bir hayata yelken açtı ve belki de çocukları bile oldu. Ben ise hep yalnız kalmayı tercih ettim. Kimseyle evlenmedim, gözlerimi dünyaya kapatana kadar.

***

Tuhaf bir şey oldu. Öldükten sonra gözlerimin önünde o vardı . Çikolata tam karşımdaydı. Bana gülümsüyordu, son derece güzel bir gülümsemeydi.
Ben de ona tepkisiz kalamadım ve gülümsemeye başladım. Ona sonsuza kadar bakabilirdim. Bana güzel kocaman gözleriyle baktı.

“Beni nasıl öldürdün, biliyor musun?”
“Seni ben mi öldürdüm?”
“Nasıl öldüğümü zannediyorsun?”
“Zehirle mi, yoksa bıçakla mı?”
“Acı çektirerek öldürdün beni.”
“Nasıl?”
“Dudaklarınla öldürdün. Dudaklarındaki bir gülüş beni öldürdü. Yumuşak ama can atıcı bir gülüş…”
“Demek böyle oldu. Bilseydim, hiç gülmezdim. Peki sana dudaklarının güzel olduğunu söyleyen oldu mu?”
“Evet oldu.”
“Kim söyledi peki, güllerin tanrıçası mı?”
“Birden fazla kişi söyledi. Belki de yalan söylediler.”
“Yalan mı? Yalanlar bir gülüş için yapılacak en güzel ödül sanırım.”

Bir an için sessizlik oldu.

“Her ölümden sonra bir sessizlik olur. Bu da benim ölüm sessizliğim. Cehennemde rezerve ettiğim yerler sanırım iptal oldu. Şu an cennetteyim, ne de cehennemde. Sadece olmak isterdim gözlerinde ve kalbinde.”

***

O anda hayaller bir anda kayboldular.

Şu an cennetteyim.
Sordum meleklere “Beni niye hapsettiniz?” diye. Onlar ise dediler ki:
“Bilmemen daha iyi. Çünkü daha çok acı çekersin.”
Ben ise ısrar ettim, zorladım onları.
“Suçumu söyleyin Allah’ın yüce yaratıkları. Nurdan yaratılmış yüzlerinizi bana dönün ve cevap verin.”
Onlar ise acı acı baktılar yüzüme ve gözlerimin önüne bazı görüntüler göstererek konuşmaya başladılar:
“Sen sevgine, sevgiline ihanet ettin. Sen sevginin kollarında öldün. Ulaşamadığın sevginin… Bu bile seni buraya getirmek için neden.”

Gözümün önündeki görüntülere dikkatle baktığım anda ise Çikolata’mdan ayrıldığım günü görüverdim.

“O sana aşık ama seni incitmemek için sana bunca zamandır hiçbir şey söylemedi.”
“Ama…”
“Bana cevap verme. O senin için, kimsenin yapamayacağı kadar iyilik yaptı. O hep seni uzaktan izledi. Ben ise onun yaptığının dörtte birini bile yapmadım. Ama adalete bak. O, o kadar şey yaptı ve sana sadece uzaklardan bakabiliyor. Ben ise hiçbir şey yapmama rağmen senin kollarının arasındayım. Beni anlıyor musun? O seni çoktan hak etti.”
“Ama beni dinle.”
“Artık sus ve onun yanına git! Onun da mutlu olmaya hakkı var.”

Ben kapıyı kapattım ve gittim, ancak o susmamıştı ve arkamdan son cümlesini söyledi:

“Ama… Ama ben seni seviyorum, o bir melek olsa da…”
Haktan Kaan İçel / Ekim 2004-10-05

Soundtrack
Evanescence – Hello
Donnie Darko OST – Mad World
Anathema – Regret
Anathema – Far Away
Anathema – Fragile Dreams
Iron Maiden – No More Lies
Anathema – Hope
Anathema – One Last Goodbye

MASAL

KÖRPE KADIN (UYARLAMA)

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire hammal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam kaptı maşayı, babam kaptı döşeği, döndü dolaştı köşeyi...
Biz lafı fazla döndürmeden masalımıza başlayalım.
İstanbul’da bir ormanda küçük bir kulübede anne, baba ve iki kardeşiyle yaşayan şirin mi şirin, güzel mi güzel bir kara böcek yaşarmış. İsmi de Körpe kadınmış.
Körpe kadın, ailesi tarafından evin en küçüğü olduğu için fazla şımartılmış ve güzel olduğu için biraz da kapris yaparmış herkese. Kendini de aşırı derecede beğenirmiş.
Gel zaman, git zaman derken küçük kız büyümüş, evlenme çağına gelmiş. Ancak çok kaprisli ve kendini beğenmiş olduğu için, kimse onunla evlenmeye yanaşmazmış.
Her gün süslenip püslenip aynanın karşına geçerek şöyle dermiş;
“Kınalar yakındım. Sürme de çekindim. Vay bana bir koca, vay bana bir koca...!”
Ailesi de kızlarının bu kadar güzel olup da hala bir kısmetinin çıkmayışına çok üzülürlermiş.
Bir gün körpe kadının canına tak etmiş. Artık kendi kısmetimi kendim arayacağım demiş. Kınalar yakmış saçına, sürmeler çekmiş gözlerine, en güzel kıyafetlerini giyinip dalmış ormanın içine...
“Şimdi benim bu güzelliğime kimse dayanamaz, kime evlenme teklif etsem, bana hayır diyemez,” diye kendi kendine konuşarak giderken yolda, bir tavşana rastlamış.
“Tavşan kardeş, günaydın. Seninle evlenmek istesem beni alır mısın?”
Tavşan şöyle bir düşünmüş ve, “Almam,” cevabını vermiş. Körpe kadın bu cevaba fena halde bozulmuş ama belli etmemiş;
“Hıh! Ben de zaten sana varmam,” demiş.
Tekrar yola koyulmuş ve sincaba rast gelmiş.
“Sincap kardeş, ben evlenmek istiyorum. Beni alır mısın?”
Sincap hiç düşünmeden;
“Hayır, almam,” demiş. Körpe kadın buna da çok fena bozulmuş ama gene belli etmemiş;
“Hıh! Ben de sana varmam,” demiş.
Ormanda herkes körpe kadının çok kaprisli olduğunu bildiği için bu evliliğe yanaşmıyorlarmış. Kime evlenme teklifi ettiyse, “Seni almayız,” cevabını almış.
Ormanda yürümekten ayakları şişmiş, saçı başı dağılmış. Üzgün üzgün dolaşırken bir kuyunun başına gelmiş.
“Azıcık şurada dinleneyim,” deyip oturmuş. O sırada da yoldan atlı arabalar geçiyormuş. Körpe kadının böyle üzgün halini gören arabacı durmuş ve arabadan inip körpe kadının yanına gelmiş. Son derece iyi giyimli ve Ortaköy’ün en zengin farelerinden biriymiş. Fare, kara böceğin elini tutup;
“Ben buraların yabancısıyım. Senin bu halin beni çok üzdü. Derdin ne ise anlat bana,” demiş. Kara böceğin öyle masum bir hali varmış ki, bir bakışta aşık olmuş.
“Adın ne senin?” demiş fareye, körpe kadın.
“Süleyman Bey. Ya senin ki?”
“Benim de körpe kadın,” demiş güzel kara böcek.
Başından geçenleri bir bir anlatmış Süleyman Bey’e. Süleyman Bey, çok üzülmüş ve körpe kadına;
“Ben seni alırım körpe kadın. Sen hiç merak etme. Yalnız bana müsaade et. Ortaköy’e gidip sana güzel elbiseler, ayakkabılar alayım. Gelince de düğün hazırlıklarına başlarız. Bir iki saat sonra gelirim ve seni buradan alırım. Hiçbir yere ayrılma, beni bekle,” demiş ve yola koyulmuş.
Aradan bir saat geçmiş... İki saat geçmiş... Beş saat geçmiş ama gelip giden yok! Canı sıkılmış körpe kadının. Kuyunun içindeki suya bakarken, kendi yansımasını görmüş;
“Eyvah saçlarım çok dağılmış! Biraz düzelteyim,” derken kuyunun içine düşmüş ama neyse ki kuyunun duvarının içinde tutunacak bir yer bulmuş. Bir taraftan da bağırıyormuş;
“İmdat! Beni kurtarın.”
O sırada oradan geçen bir atlı süvari, sesi duymuş. Kuyuya yanaşıp;
“Ver elini de seni buradan çıkarayım,” demiş. Körpe kadın;
“Hayır” demiş ve devam etmiş, “Ortaköy’e varın. Süleyman Bey’i bulun gelsin, beni kurtarsın. Ancak o gelirse elimi veririm.”
Atlı süvari koşmuş, bulmuş, Süleyman Bey’i getirmiş. Onlar gelesiye kadar bir hayli vakit geçince, körpe kadın çok kızmış ve Süleyman Bey e naz yapmaya karar vermiş. Süleyman Bey özür dilerim diyerek;
“Ver elini körpe kadın, çekelek,” demiş.
Körpe kadın;
“Hayır vermeyeceğim elimi. Ben sana küselek,” demiş.
Bu konuşma on beş, yirmi kere tekrarlanınca Süleyman Bey sinirlenmiş;
“Çok naz, aşık usandırır. Elini vermezsen verme, ben de sana tepelek,” deyip yukarıya tırmanmaya çalışan Körpe kadının kafasına bir tekme de kendi vurmuş ve körpe kadın suda boğulup ölmüş...

Kıssadan hisse...

YARAMAZ MERCAN

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde küçük kasabalardan birinde güzel bir kız dünyaya gelmiş. Annesi ve babası, kızımızın adı ne olsun diye düşünmüşler günlerce. En sonunda akıllarına geç de olsa bir fikir gelmiş. Güzel küçük kızın güzel mercan gözleri yüzünden ona Mercan adını vermişler. Mercan’ı el bebek, gül bebek büyütmüşler. Tabii bir dediği iki olmadan büyüdüğü için şımarık, ele avuca sığmayan yaramaz bir çocuk olmuş. Yemek yemez, istediği olmazsa avaz avaz bağırır, uyku uyumaz, söz dinlemezmiş. Bütün kasaba halkını yaramazlıklarıyla bıktırırmış.
Kasabanın çocukları, yaramaz Mercan’ı görünce korkudan eve kaçarlarmış. Kasabada kırmadığı cam ve dövmediği çocuk kalmamış. Akla hayale gelmeyen muzurlukları yüzünden herkes illallah dermiş.

Günün birinde yaramaz Mercan, annesinden ve babasından bıkmış. Yeni şeyler aramak üzere evden kaçmış. Şımarık şımarık dolaşırken çingeneler, yaramaz Mercan’ı kaçırmışlar. Günlerce aç ve susuz bırakmışlar. Elini kolunu bağlayıp zorla dilendirmeye başlamışlar. En ufak bir kapris yaptığında bayıltana kadar dövmüşler. Ağlamaktan gözleri, kan çanağına dönmüş. İşte o zaman kafasına dank etmiş.
“Annemin, babamın sözünü hiç dinlemedim. Kötü hareketlerimle herkesi bıktırdım. Meğer ben ne kadar kötü bir kızmışım,” diye söylenmeye başlamış. Ne yapacağını bilmiyormuş. Tek çaresinin dua etmek olduğunu düşünmüş.
“Allah’ım lütfen beni buradan kurtar ve aileme kavuştur,” diye dua etmiş günlerce.

Bir gün dilenmeye gittiği yerde tesadüfen eski kasabasından biri, yaramaz Mercan’ı dilenirken görmüş. Yanına yaklaşmış ve konuşmaya başlamış.
“Sen niye buradasın kızım? Evden kaçtığın günden beri, annen ve baban her yerde seni aradılar, bulamadılar. Zavallılar perişan oldular. Şansın varmış ki, bana rastladın. Ama bana söz ver. Bir daha asla annenin, babanın sözünden çıkmayacaksın. Onları üzmeyeceksin ve uslu bir kız olacaksın. Tamam mı?”
Yaramaz Mercan ise hiç düşünmeden yanıt vermiş;
“Tamam. Ne istersen yaparım amca, yeter ki beni eve götür,” demiş.
Böylece yaramaz Mercan söz vermiş ve amcanın elini tutarak evlerinin yoluna koyulmuşlar.

Evlerine geldiklerinde annesi ve babası hasretle kucaklamışlar yavrularını. Yaramaz Mercan, başından geçen kötü olaylardan sonra bir daha hiç yaramazlık yapmamış. Annesi ne yemek verdiyse yemiş ve sevgi dolu kollarında uyuya kalmış. Rüyasında iyilik meleklerinin, ona göz kırptıklarını görmüş.

KADERSİZ MERCAN (ANTİ)

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde küçük kasabalardan birinde güzel bir kız dünyaya gelmiş. Annesi ve babası, kızımızın adı ne olsun diye düşünmüşler günlerce. En sonunda akıllarına geç de olsa bir fikir gelmiş. Güzel küçük kızın güzel mercan gözleri yüzünden ona Mercan adını vermişler. Mercan’ı el bebek, gül bebek büyütmüşler. Tabii bir dediği iki olmadan büyüdüğü için şımarık, ele avuca sığmayan yaramaz bir çocuk olmuş. Yemek yemez, istediği olmazsa avaz avaz bağırır, uyku uyumaz, söz dinlemezmiş. Bütün kasaba halkını yaramazlıklarıyla bıktırırmış.
Kasabanın çocukları, yaramaz Mercan’ı görünce korkudan eve kaçarlarmış. Kasabada kırmadığı cam ve dövmediği çocuk kalmamış. Akla hayale gelmeyen muzurlukları yüzünden herkes illallah dermiş.

Günün birinde yaramaz Mercan, annesinden ve babasından bıkmış. Yeni şeyler aramak üzere evden kaçmış. Ortalıklarda öylesine dolaşırken çingeneler, yaramaz Mercan’ı kaçırmışlar. Günlerce aç ve susuz bırakmışlar. Vücudunda onlarca sigara söndürmüşler. Elini kolunu bağlayıp zorla dilendirmeye başlamışlar. En ufak bir mızmızlanmasında bayıltana kadar borularla dövmüşler. Kemerlerle kırbaçlamışlar. Vücudunda ütü söndürmüşler. Küçük kız, çığlıklarla bu acılara direnmeye çalışıyormuş. Bu küçük bedenin bu kadar acıya dayanması bile mucizeymiş. Ağlamaktan gözleri, kan çanağına dönmüş. Vücudu yüreklerin dayanmayacağı yaralarla doluymuş. Sanki bir harita gibi olmuş sırtı. İşte o zaman kafasına dank etmiş.
“Annemin, babamın sözünü hiç dinlemedim. Kötü hareketlerimle herkesi bıktırdım. Meğer ben ne kadar kötü bir kızmışım. Ne kadersizmişim. Kahretsin bu beni bu hale getiren şerefsizlere. Allah belalarını versin!” Diye söylenmeye başlamış. Ne yapacağını bilmiyormuş. Tek çaresinin dua etmek olduğunu düşünmüş.
“Allah’ım lütfen beni buradan kurtar ve aileme kavuştur,” diye dua etmiş günlerce.
Çingenelerden biri, “Bu kız dilenmek için fazla sağlam,” diye söylenmeye başlamış. Artık kimse bu yaralara inanmıyor diye avaz avaz bağırıyormuş. Bir bacağını ve bir kolunu kangren yaparsak kesebiliriz diye düşünmüşler. Ancak Mercan, o sırada tüm söylenenleri işitivermiş. Gece yarısı herkes uyurken, oradan uzaklaşıvermiş. Sabah ise etrafta dolanırken tesadüfen eski kasabasından biri, yaramaz Mercan’ı görmüş. Yanına yaklaşmış ve konuşmaya başlamış.
“Sen niye buradasın kızım? Evden kaçtığın günden beri, annen ve baban her yerde seni aradılar, bulamadılar. Zavallılar perişan oldular. Şansın varmış ki, bana rastladın. Ama bana söz ver. Bir daha asla annenin, babanın sözünden çıkmayacaksın. Onları üzmeyeceksin ve uslu bir kız olacaksın. Tamam mı?”
Yaramaz Mercan ise hiç düşünmeden yanıt vermiş;
“Tamam. Ne istersen yaparım amca, yeter ki beni eve götür,” demiş.
Adam şöyle bir düşünmüş ve kıza yanıt vermiş;
“Ne istersem mi?”
“Ne istersen amca.”
Böylece yaramaz Mercan söz vermiş ve amcanın elini tutarak evlerinin yoluna koyulmuşlar.
Adam, kızı aldığı gibi kendi evine götürmüş. Mercan masum bir şekilde sormuş;
“Amca sen beni eve götürmeyecek miydin?”
“Götüreceğim ama bir şartla. İstediğimi yerine getirirsen ve uslu durursan seni eve götüreceğim. Ancak istediğim şeyi ailene de söylemeyeceksin. Tamam mı?”
“Tamam.”
Adam, pantolonun kemerini çözmeye başlamış ve kıza bakarak;
“Kızım senle bir oyun oynayalım. Sen şimdi köpek şeklinde dur bakalım. Sonra da arkanı dön.”
Kız hiç tereddütsüz adamın dediklerini yapmış. Fakat aniden arkasında bir sopa hissetmiş. Kalçasına devamlı bir sopanın girdiğini fark etmiş. Gittikçe daha sert darbelerle giriyormuş. Kız artık dayanamamış ve bağırmaya başlamış,
“Artık yeter amca! Ne olur yapma!” dediyse de, adam hiç aldırmamış ve birkaç dakika sonra yanıt vermiş;
“Daha yeni başlıyoruz kızım. Şimdi önünü dön de, başka oyun oynayalım,” demiş.
Adam, tüm gün boyunca kızın üstünde tepinip durmuş. Gelip gitmiş. Kız perişan haldeymiş. Tüm vücudu acılar içindeymiş.

Evlerine geldiklerinde annesi ve babası hasretle kucaklamışlar yavrularını. Ailesi sormuş kızlarına.
“Sana ne oldu yavrum anlat bize her şeyi” demişler. Yaramaz Mercan, başından geçen kötü olayları bir bir anlatmış ailesine. Ailesi ne yapacağını şaşırmış. Annesi gözlerinden kan boşalırcasına ağlamaya başlamış. Babası da en sonunda dayanamamış ve kızına bir tokat da kendisi vurduktan sonra;
“Gördün işte gününü lanet olasıca! İyi halt ettin kaçarak. Benim böyle kızım olmaz olsun!” demiş ve kızını sokağa atmış.

Mercan’ın sonraki hayatına bakarsak, daha acılı günler geçirmiş. Annesi intihar etmiş. Babası alkole vermiş kendini. Mercan çocuk pornosunda oynamış senelerce. Daha sonra ise hayat kadını oluvermiş. Rüyasında iyilik meleklerinin, ona göz kırptıklarını görmüş. Ancak malesef bu sadece bir rüyaymış. Çünkü her gün başka bir adamın koynunda uyanmaktaymış. En sonunda aşırı dozda uyuşturucu alarak hayata veda etmiş...
Hayatın kahpe sillesi onu mahvetmiş.

KISA FİLM

HELAKOPTER (2004)
Hastane
Hospital

Modern bir hastaneymiş. Modernlik giysilerin serbest olması mı?

- Merhaba.
- Merhaba.
- Sizi burada yeniden görmek ne kadar güzel.
- O iyi mi?
- O iyi… Biraz sorunu var hala ama iyi. Bu akşam sizinle yemeğe çıkalım mı?
- Onu tekrar görebilir miyim?
- Ufffff… Tamam, görürsünüz.

Here’s really a modern hospital. Is the parameter for modernization related to wearing casual clothes?

- Hello.
- Hello.
- It’s nice to see you again here...
- Is he fine?
- He’s fine... Still got some problems but that’s OK. Can we go out for a dinner this evening?
- May i see him again?
- Umh... Ok, you may...

***

- Biliyor musun benim burada bir arkadaşım var. Hep onu alacaklarmış, alacaklarmış diye söylüyor bana.
- Kimler ?
- Bilmiyorum ufocular falan diyor ama ben anlamıyorum. Onunla tanışmak ister misin?
- Başka zaman.
- Ya bir şey olmaz gel seni tanıştırayım. Hadi gel gel…

- You know what? I got a friend here. He says they’re gonna take him
- Who are they?
- I dunno. Some (UFOians) aliens he says but i really can’t get it. Wanna meet him?
- Maybe some other time?
- Don’t worry, nothing bad happens... C’mon...

Helikopter Pisti
Helicopter Landing

Helakopterler… Onları ilk olarak eski kitaplarda görmüştüm. Sonrasında ise ufoların onu alacağını iddia eden o adamda. Tek arkadaşımdı… Neden ufolar onu helakopter pistinden kaçırsınlar ki?

Helakopters... I saw them on an ancient book at first. Then on that guy who claimed that he’s gonna be taken by the UFO’s... He was my only friend. Why would they kidnap him from a Helakopter Land?

- Cık… Üffff… Ya bu kızı nasıl ikna etsem de yemeğe çıkarsam? Bir şey bulmalıyım ama ne?
- (Çocuk kolunu dürter)
- Ne var?
- Şey… O…
- Kim?
- Hani ufocu var ya!
- Evet.
- Onu yine alacaklarmış.
- Yine mi?

- Ah... How am i supposed to convince this girl for going out on a dinner with me? I gotta find something out soon, but what?
- (The kid interrupts him by squeezing his arm)
- What?
- Umh... He...
- Who?
- The UFOians, you know?
- Yes?
- They’re gonna take him again...
- Again?

***
- Gelecekler… Gelecekler… Gelecekler…

- They’re coming... They’re coming...

***

- Ne yapıyorlar onlar orada?
- Onlar mı? Hiçbir şey.

- What are they doing out there?
- They? Nothing.

***

- Gelecekler… Gelecekler… Hepsi gelecek.
- Kim gelecek be ?
- Onlar. Onlar gelecek.
- Niye ?
- Bilmiyorum ama gelecek. Gelecekler… Hepsi birden gelecekler…

- They’re coming... They’re coming?
- Who the hell is coming?
- They... They’re coming.
- Why?
- I dunno, but they’re coming... They’re all gon’be coming...

***

- Peki ne zamana kadar orada duracaklar?
- Daha çok. Hem biz içeride yemeği konuşuyorduk. Ne oldu?
- Ama…
- Biliyorum, onları merak ediyorsun. Ama onlar senin zannettiğinden daha fazla orada kalacaklar. Gidelim.

- Then.. How long are they gonna stay there?
- For so long... We were talking ‘bout the dinner anyways. So what happened?
- But...
- I know, you are curious about how long they’re gonna stay there. But believe me, it’s more than you can ever guess... Let’s go.

***

- Gelecekler… Gelecekler…

- They’re coming... They’re coming...

Ertesi Sabah
Next Morning

- Gitmiş. Hey! Gitmiş… Sonunda ufolar almış onu.

- He’s gone! Hey, he’s gone! The UFO’s have taken him at last!

***

- O adam gerçekten nereye gitti ?
- Bir gün hepimizin gideceği yere.
- Nasıl yani ?
- Burası çok özel bir hastane. Buraya tedavisi olmayan tümör hastaları gelir ve bunun için de böyle farklı davranırlar. Ve hepsi ölümü bekliyor.
- Peki o biliyor mu?
- Kim bilir ? Ama bu mutluluğu bozmak istemeyiz değil mi?

- D’you know where this guy really went to?
- To the place where we’re all gonna visit sooner or later...
- What?
- You know what? Here’s a really special hospital. Only the cancer patients who can never recover, come in here. That’s why they act really weird. And they’re all waiting for death...
- Then... Does he know that?
- Who knows? But we don’t wanna disturb him by telling the truth, right?

***

- Ufolar gitmiş.
- The UFO’s are gone!

***

- Hey!
- Hey!

Hayat bazen rüya gibidir. Gözlerini açarsın, kapatırsın. Ama bunun rüya olduğunu söyleyemem. Biz sadece olmak istediğimizi seçtik. Farklıydık… Ölümü farklılaştırdık.
Ölmek çok kolay, peki yaşamak…?

Ölmek çok kolay, peki yaşamak…?

Life’s sometimes like a dream. You open your eyes... You close your eyes... But i can never tell you that it was just a dream. We’ve just chosen the way we want it to be. We’ve been different. We’ve changed the death. Dying is too easy, how about living?

Dying is too easy, how about living?

Siyah renkler: Türkçe
Kırmızı renkler: İngilizce
PLATONİK (2004)

Konu: Üniversite öğrencisi olan Atakan, içine kapanık bir gençtir. İçinden çıkılamayan bir aşka tutulmuştur. Ancak içindeki bu aşkı, içine kapanıklığından dolayı dışa vuramamaktadır. Bu yüzden de platonik aşkının her türlü hareketi onun hayatını etkilemektedir. Ta ki karşısına yeni bir bayan çıkana kadar.

Sinopsis:

İçine kapanık bir öğrenci olan Atakan, sürekli gördüğü bir kıza abayı yakmıştır. Derslerde onun dikkatini çekmeden izlemektedir. Onunla birlikte acı çekmekte ve onunla birlikte sevinmektedir. Ancak ona içini açamadığından, yani bir nevi utangaçlığından sadece dışarıdan gözlemekten başka bir şey yapamamaktadır.
Günlerden bir gün okulun bir köşesinde rastlantı eseri kızın eli ile kendi eli temas ettiğinde, bu Atakan’ın mutluluktan uçtuğu gün olacaktır. Çatı katında bulunan odasında mutluluktan dolayı, müzik eşliğinde dans etmeye başlar. Yüzünde sanki cennete gitmiş de, geri dönmüş bir ifadeyle odasında dolanmaktadır.
Ancak ertesi gün okula geldiğinde acı bir gerçekle karşılar. Platonik aşkının elleri, bir başka yabancının elleri kesişmektedir. Birbirilerinin ellerini tutmaktadırlar. Bu Atakan için tam bir ihanettir. Bu yüzden de tüm sinirini dışarı boşaltmaya başlar. Bir bir gizli çektiği fotoğrafları yırtmaya başlar, çatı katındaki odasında. Kızgınlığı gölgesine bile yansımıştır ki, gölgesi tam bir deli edasıyla sallanmaya başlar. Siniri birazcık geçtiğinde ise bu sefer de içindeki duygu seli ön plana çıkar ve cenin pozisyonunda halısının üstünde ağlamaya başlar.
Bir sonraki gün ise okula tamamen üzgün bir şekilde geldiğinde, karşısındaki manzara ile keyfi aniden yerine gelir. Çünkü daha önce hiç böyle güzel bir varlık görmemiştir. Adeta ilk görüşte aşık olmuştur ona. İçindeki acı bir anda, bu manzarayla birlikte uçup gitmiştir. Cep telefonuyla devamlı onun fotoğraflarını gizliden gizliye çekmeye başlar. Bunları daha sonra normal fotoğraf formatına getirir.
Çatı katındaki odasında duvara asılı resimlere bakarak gülümser, hiç gülümsemediği kadar gülümsemeye başlar. Elindeki fotoğraflara adeta sarılır. Odasının tamamını gördüğümüzde ise duvarlarında asılı fotoğraflarda hep aynı karenin olduğunu görürüz. Fotoğraflarda eller vardır. Sadece kızın elleri…

VAROLUŞÇULUK VE NOT TUTMAK (2004)

İÇ – GÜNDÜZ: SINIF: Serkan, Ferdi, Haktan

Öğretmen masasına yaslanmış Ferdi ile öğretmen sandalyesinde oturan Serkan aralarında konuşmaktadırlar.
FERDİ: Duydun mu, beni reddeden kız vardı ya, şu anda embesilin tekiyle çıkıyormuş.
SERKAN: Bana ne o kızdan?
FERDİ: Öyle deme Serkan, her türlü olayı sorumluluk olarak karşılamalısın.
SERKAN: Bu ne işime yaracak ki?
FERDİ: Sartre’ın dediklerini düşün. “Savaşın sorumlusu benim,” demiş. Sen hala bana ne diyorsun.
SERKAN: Ne yani bu kızın savaşla ne alakası var?
FERDİ: Alakası olması gerekmiyor. Sen bunu dert edinmelisin ki, bunun alakası olsun. Unutma ki, İnsan olman önemli değil. Nasıl bir insan olacağın önemlidir. Buna sen şekil vermelisin.

Tam bu sırada sınıfın içine Haktan dalar. Sırasında duran çantasına doğru yönelerek, çantasının içinde bir şey alır ve sınıfın kapısına doğru ilerlemeye başlar.

FERDİ: Serkan, bir ses duyuyor musun?
SERKAN: Bir şey geliyor ama…
FERDİ: Bak kim burada?
SERKAN: Aaa buzağı gelmiş. Selam vermek yok mu?
HAKTAN: ….
FERDİ: Sana diyor duymuyor musun buzağı!
SERKAN: Buzağının sağır olduğunu bilmiyordum.
FERDİ: Zaten sağır olmadı, sağır doğdu.
SERKAN: Heheehh
FERDİ: Heheheh… Hey sana diyoruz, baksana buraya büyük baş hayvan!
HAKTAN: What do you want for me?
FERDİ: Hönk! Bu adam bence fazla film seyrediyor.
SERKAN: Vay Iceweb seni. Dur bakalım orada. Şimdi notlarını ver bakalım bize.
HAKTAN: Ne notları?
FERDİ: Anlamamazlıktan gelme. Gizli gizli derste aldığın notları. Çakallık yapma, çakarız iki tane.
HAKTAN: Ben not falan almadım. İnanmıyorsanız bakın çantama.
SERKAN: Ne diyor bu eleman, anlıyor musun? Sanki başka frekansta konuşuyor.
FERDİ: Başka frekansta konuşuyor tabii ki. Onun frekansını sadece hayvanlar duyabiliyor.
HAKTAN: Çok komik. Bu esprileri yapana kadar dersi dinleseydiniz, şimdiye kadar okulu bitirmiştiniz ama neyse. Ben derste not tutmuyordum. Gelecek ayki ödevi yapıyordum.
SERKAN: Vay inek vay… İyi git o zaman, toz ol buradan. Bak seni otlaman için çimenler bekliyor dışarıda. Hadi naş naş…

Haktan sınıftan çıkarken, Ferdi ile Serkan konuşmaya devam ediyordular.

FERDİ: Nerede kalmıştık? Hatırladım. Sen kendine şekil veremedikten sonra her şey yalan.
SERKAN: Sen nerden saçmalıyorsun bunları?
FERDİ: Elimde tuttuğum felsefe kitabından tabii ki…





HAKTAN KAAN İÇEL

1984’ün Ağustos ayında, İstanbul’da dünyaya geldi. İlkokul, ortaokul ve liseyi de bu şehirde okudu. Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV-Sinema bölümünde öğrencilikle meşgul.
Liselerarası kompozisyon yarışmasında birincilik aldıktan sonra yazmaya ağırlık verdi. Mahzen Öykü Yarışması’nda “Kalplerdeki Mutluluk Masalı” adlı öyküsüyle birincilik aldı. Xasiork Ölümsüz Öyküler Yayımevi’nden çıkan “Ölümsüzler” isimli antolojide de bu öyküsüyle yer aldı.
Kısa film yönetmenliği ve oyunculuğu yapmakta olan Haktan Kaan İçel’in, üç adet kısa filmi bulunmaktadır. Bunun dışında sayısız filmde oyuncu olarak görev almıştır. Bunun yanında kısa filmlerde senaristlik, boom operatörlüğü, ışıkçı, kameraman, ses teknisyenliği, suflör, görüntü yönetmenliği, set amirliği gibi görevlerde yer almıştır.
Purple Mushroom isimli müzik grubu ile insanlara rahatsızlık vermekte olup, aynı zamanda kayıt sırasında doğaçlama saçma söz yazmaktadır.
Evli ve iki çocuk babası değildir. Ancak başını sokacağı bir evi vardır.

Click or select a word or words to search the definition