Kayıp Zamanda Işıltılar

Bay Meursault’a

KAYIP ZAMANDA IŞILTILAR

MİKAİL BOZ

YAŞAMAK

Savaşta insan ölüyü diriyi bilmez. Nasıl ölü bir adam ölü halde göründüğünde bir önem taşırsa, tarih sahnesine saçılmış yüz milyon ceset de hayalimizde silik bir görüntüden başka bir şey değildir.
Albert Camus

Ne gerek var bunlara bilemiyorum. Sana niye bu kadar eziyet edilir ki? Hissediyor musun bunları? Sanırım hissetmen gerek; çünkü ben hissediyorum.
Kaç zamandır kafamı kurcalayan şeyler var. Niye varsın ve nerden doğdun? Aslında bunları sana mı, kendime mi soruyorum o da belirsiz. Ama boş ver! Sen üstüne alın. Eninde sonunda bunlar benim kulağıma gelecek. Hani korkmuyor değilim sana ihanet etmekten. Bana bir şans tanıdın ve bazen ben bunun ağırlığını taşımaktan aciz bir duruma düşüyorum. Yenilmem seni rahatsız eder mi? Ya da bilemiyorum! Bana bunları önleyecek birkaç şifre ekledin mi?
Bu aralar pek bir şey yaptığım söylenemez. Dudaklarımda bir sızı hissettiğimde sakince kalkıp konuşacak birisini arıyorum. Sarhoş gibi oluyorum konuştuğum an. Denek fareleri gibi koşuşturduğumu hissediyorum. Saygıyla dinliyorlar beni. Onlara yüce şeylerden bahsettiğimi ve bunları benim yapmadığımı biliyorlar. Utanıyorum yalnız. Kendi söylediklerim altında eziliyorum.
Geçen gün sahil kenarındaydım. Kulağımda ağaç yapraklarının ve deniz dalgasının hışırtısı, yanağımda bir okşama, dudağımda bir ıslık ve yanımda sessizce elimi okşayan bir peri vardı. Elinde bir enerji vardı onun; gıdıklamaya çalışıyordu beni. Bir an suya girmek istedim. Kendimi dalından düşen bir yaprak gibi attım aşağıya. Uzun süre hiç kulaç atmadım. Derinliklere gittim sürekli. Sonra kafam bir taşa değdi. Yüzümü göğe döndüm ve alnımdan akan kanın örttüğü aya baktım. Tahmin edebilirsin, elimde bir sıcaklık vardı. Onun sıcaklığı… Ordayken bile bir ses çıkarmadı bana. Ardı sıra yüzeye çıktım yine. Ya da çıkarıldım. Birkaç kulaç attım o vakit. Sırtımı kayalığa yasladım. Kucağıma aldım perimi. Gözlerini kapamış, beyaz ve soğuk teniyle ölümle cebelleşiyordu ve hala nefesiyle bana yaşam veriyordu. Nefesini kokladım onun, papatya bahçesine yattığımı ve burnuma tatsız bir biranın kokusunun geldiği düşündüm. Öptüm onu. Uyandı. Bana baktı ve “Öldük mü?” dedi. “Üzgünüm daha buna erken,” dedim.
İyi yaptım biliyorum, senin takdirini kazandım. Eğer beynimde çınlayan senin sesin ise, evet, doğru söylüyorsun. Bazen bir dudak için bile yaşanır.
Yine çığlıklar var beynimde. Acımasızca, benim gibi güçsüz bir insana salt bir dudak için yaşanmaz diyorlar. İnan çabalıyorum, kızıyorum onlara. Sık sık perimin yanına gidip dudakları dışındaki yerlerine bakıyorum. Burnu, saçı, teni, gözleri, parmaklarıyla çiçekleri işaret edişi… Akıllı bir insan rolü yapıp hepsinde yaşama bağlanan bir ip buluyorum. Ama elim acıyor, kalın ipleri tutmaktan elim acıyor. Beni anlıyorsun, değil mi? Peki hak veriyor musun? Belki de hak vermemelisin! Evet, kesinkes böyle olmalı. Sırf “şirin” bir ayağı olduğu için yaşamı çok seven ve ona sımsıkı bağlı olan birisini tanıyorum. Böyle bir durumda bana hak vermen haksızlık olur.
Bu aralar akıllı insan rolünü çok yapıyorum. Yürüyüşlere başladım. Minik parkları, Gülhane Parkı’nı, Maçka Parkı’nı, Fethi Paşa Korusu’nu ve işçi semtlerini geziyorum. Hoş bir şey… Özellikle insanların suratına bakıyorum. En somurtkan olanının bile bir yerlere gizlenmiş yaşama sevinci var. Bende de vardır belki bu ama ben bunu göremiyorum…
Fethi Paşa Korusu’nda yeşil çimenlere oturup boğazdan geçen gemileri sarhoşça sayarken, yusyuvarlak, elli beş yaşında ve bir hafta önce kocası ölmüş bir kadının sakince boğazı izleyişine imrendim. Kocasıyla gelip, hep o an oturduğu yere otururlarmış. Ama pek iyi bir insan sayılmazmış kocası. Fakat ne çare ki ona alışmışmış. “Her şey geçer,” dedi bana. “Alışkanlık bittiği sürece her şey geçer.” Bana bildiğim farklı bir yer olup olmadığını sordu. Madem onunla konuşmuşum, ona yardım etmeliymişim. Onu Kız Kulesi’nin yanına götürdüm. Eline bir nargile alıp denizi izlemeye başladı. Yanından kalkarken, “Seni yaşatanın ne olduğunu merak ediyorum teyze?” dedim. Nargilesini höpürdetip, “Hazır kocam ölmüşken Türkiye’yi gezip, oğullarıma verdiğim emeğin karşılığını alıp, gelinlerime eziyet etmek istiyorum,” dedi. Fazla açık sözlüydü herhalde, afalladım. Söylediklerini biraz canice bulmakla birlikte gülüyor numarası yaptım. Evet, anlamaya çalışıyorum; aptalca bir sadizm için de yaşanırmış.
Tamam, itiraf edeceğim Karaköy’e de gittim. Yalnız söylemek gerekir ki Beyoğlu’ndan geçerken kimsenin suratına bakamadım. Ordayken kendimi akıntıya kapılmış yaprak zannediyorum. Ne zaman bir taşa asılmaya çalışsam anında kaba bir omuza tosluyordu kolum. Bu arada, bir sinema salonunda film afişlerine bakarken aniden bir kız gelip bilete ihtiyacım olup olmadığını sordu. Şaşkınca suratına baktım. “Niye bana bilet vermek istiyorsun?” dedim. “Sinemaya arkadaşımla gidecektik ama o gelmedi. Ben de yalnız girmekten hoşlanmam sinemaya, hem burnunuz da çok güzel,” dedi. Burnum çok mu güzel..? Ben bir sapık olabilirdim, öyleyken sırf burnum güzel diye benimle beraber olmak isteyebiliyor insanlar. “Bilet parasının yarısını veririm,” dedim. “Sorun değil!” dedi. Kız filmi izlerken sürekli konuştu ve patates cipsi yedi. Bana da cips yemem için sundu ama “Sevmem,” deyip reddettim. “Aa cipssiz hayat olur mu?” dedi. “Olmaz mı?” dedim. “Bence olmaz,” dedi. “Niye?” diyecektim ki, “Şşşt, en heyecanlı yeri,” deyip ağzına cips tıkıştırdı. Bir ara, “Sıkıştım,” deyip kalktım, Karaköy’e doğru yürümeye devam ettim.
Galata Kulesi’ne de çıktım ve şehri izledim. Bir turist beni sürekli rahatsız etti. Neymiş, sürekli önünü kapatıyormuşum. Kendimi bir ara aşağıya atmaya zorladım. Sanırsam korktum. Hem turist kadının ben öldükten sonra ne düşüneceğini de merak etmiştim. Kadın herhalde sürekli benimle uğraştığı için kendini suçlu hissederdi. Akşam haberlere de çıkardı. Fotoğraflarına zoraki olarak giren kafamdan dolayı milyarlarca para kazanırdı. “Ölen bir adamın son anları” diye galeri açabilirdi. Yüzümdeki ifadeleri an ve an analiz ederlerdi. “Niye ölmüş bu adam?” “Parasızlıktan,” derdi birisi, bir başkası “Aşktan,” derdi. En sonunda da bir kel en büyük tanımı koyup, “Saç dökülmesinden,” derdi.
Aslında öldükten sonra bu konular benden uzak olacak, ama ne var ki insan ölümünün sonrasını bile düşünüyor. Hiç kendi ölümünü düşleyip ağlayan bir insan tanıdınız mı? Ben tanıdım. En yakınları bile öldüğü halde ağlamayan o, kendisinin tabutta götürülüşünü düşlediği an da şarıl şarıl ağlıyordu. “Çok trajik,” diyordu. “Neden?” diyordum. “Nedeni var mı kardeşim, ben ölüyorum,” diyordu. Neyse, açıkçası insanların ben öldükten sonra hakkımda düşünecekleri şeylerden dolayı ölme fikrinden vazgeçtim. Evet, çok aptalca ama bir gerçek. Belki insanlar dedikodu için bile yaşıyorlardır. Olamaz mı?
Kuleden inip meşhur sokağa gittim. Emanetçiye cep telefonumu bıraktım. Emanetçi bana bakıp gülüyordu. Aldırmadım.
Görünüşüm reşit olduğumu ispatlamasına rağmen polisler illaki de kimliğimi görmek istedi. Uzun uzun resmime baktılar. Kimliğimi bana uzatırken şişmanca birisi, “Yakışıklısın be abi,” dedi. Adamın geri zekâlı olduğuna kanaat getirdim.
Sokaklar hayli kalabalıktı. Herkes açık kapıların kenarına yayılarak oturmuş kadınlara bakmaya çalışıyordu. Ara sıra itekleştikleri oluyordu. Fahişelerin özellikle yaşlıları –çok seksi bir hareket olsa gerek- kafa sallayıp duruyordu. “Gel gel!” mi diyorlardı, yoksa alışkanlık mı anlamadım.
Uzunca bir süre sokakları dolaştım ve birisini yanlışlıkla kadın zannettim. Adam bana seslice küfür etti. Söylediği küfüre karşılık, “Aynısı sana,” dedim. “Sıkıysa yap!” dedi. “Gelirsem yaparım,” dedim. “Gel!” dedi. Yanına gittim bana okkalı bir tokat vurdu ve ardında falçata çıkardı. Suratına olabildiğince sert vurdum ama benden daha güçlüydü. En sonunda bir yolunu bulup cinsel organına vurdum. Yere yattı. Sürekli biçimde, “Ömrümü bitirdin lan, erkekliğim bitti,” dedi. “Sana zaten gerekli değildi,” dedim. Sadece küfür etti. Polisler gelip beni uzaklaştırdı oradan. Beni dışarı atacaklarını zannettim ama, “Sen onlara uyma abi!” dediler. “Tamam!” dedim.
Aşağı sokaklardan birisine gidip hiç bakmadan bir kapıya girdim. Aynaya bakıp dişlerini temizleyen bir fahişenin yanına gittim. “N’apıyorsun?” dedim. Karşılık olarak bir tane fiş verip 11 No’lu odaya çıkmamı istedi.
Oda bayağı pis kokuyordu. Soyunup yattım. Az sonra dişlerini emerek yanıma geldi. O gelince oturur pozisyon aldım. “Ne istiyorsun?” dedi. “Ne isteyebilirim ki?” dedim. Morali bozuldu biraz, “Standart o zaman,” dedi. Baş salladım.
O soyunurken, “Vücudun güzelmiş, pek deforme olmamış,” dedim. “Daha bu ne ki, iki tane çocuk doğurdum,” dedi. “Yaşamın eğlenceli olsa gerek!” dedim. “Niye ki?” dedi. “Ne bileyim, bir sürü insanı çırılçıplak görüyorsun. Belki bir arşivin bile vardır?” dedim. Güldü ve geçen hafta kolu kırık bir adamın kendisine çektirdiği eziyeti anlattı. Adam sanki çok para vermiş gibi bir sürü şey yaptırmış ona. “Yok şöyle yap, yok böyle yap, yok kıçım ağrıyor, şurama dokunma…” diyormuş. Nedendir bilinmez bir türlü ses çıkartamıyormuş kadıncağız. O adamın acısını benden çıkartıyor gibime geldi o zaman, “İstersen sus,” dedim. Sustu.
Yattıktan sonra üstümü giyindim ve saçımı taradım. Odadan çıkarken oraya gidiş sebebim aklıma geldi ve “Niye yaşıyorsun?” dedim. Kadın ters ters baktı bana. Herhalde cevap vermez diye düşünüyordum. Ben de zaten hep böyle damdan düşer gibi soru sorardım. “Valla kocam beni sürekli aldatıyordu. Ben de bir gün onu komşumuzla aldattım. Bilerek kendimi ona yakalattım. Çıldırdı! Ne yapsa yeridir? Beni bir pezevenke sattı. Bu arada kendi adı da pezevenge çıktı. Sonra pişman oldu ve yanıma gelip ayaklarıma kapandı. Hiç aldırmadım. Benim burada başka kişilerle yatıyor oluşum çıldırtıyor onu,” dedi.
“Yani bu mu?” dedim.
“Büyük ölçüde bu,” dedi. “Onun acı çekişi hoşuma gidiyor. Eğer ben tekrar onun yanına gidersem bir daha acı çekmez kendini temizlenmiş hisseder. Bu da benim hoşuma gitmez; sürünsün it!”
“İyi günler!” deyip çıktım. Demek ki sırf bir intikam için de yaşanırmış.
Çok acayip bir şey. Herkes kendine bir yaşama nedeni buluyor. Hatta lise öğrencisi bir çocuk, büyük bir bilim adamı olup ünlü olacağını söylüyordu. Nedenini sorduğumda ünlü olarak mutlu olacağını söylüyordu. “O zaman popçu ol!” dedim. “Bak bu da doğru,” dedi.
Her neyse beynimdeki çığlıkların artık sesi duyulmuyor. Hem sana saygım da giderek artıyor. Şimdilik ufak tefek şeylerle idare etmeye çalışıyor ve zor sorular sormamaya gayret ediyorum. Birkaç gün sonra perimle birlikte uzun bir geziye çıkacağız. Beynimde ilk defa onunla paylaşabileceğim şeylerin sıralaması yapılıyor. Daha on dakika önce görmeme rağmen özlüyorum onu. Öncesinde kaybettiğim özelliklerini tekrar bulmaya çalışıyorum. Evet, şimdi daha iyiyim. Herkesin basit bir yaşama sevinci varken, benim de bir dudak için yaşamamı garipsemezsin. Öyle değil mi?


GÜNIŞIĞINDAN KAÇIŞ

İnsana verilecek en büyük bir ceza, onu sürekli mutlu ya da acılı, mutsuz yapmak değildir, her ikisini de hissedemeyeceği bir duruma getirmektir.

Güneşin taze ışıklarıyla aydınlanıyordu yüzü. Göğsünde birleştirilmiş elleri, bedene çekilmiş bacakları ve biraz gergin duran gözaltlarıyla çocuksu bir şaşkınlık, biraz da cesaret beliriyordu duruşunda. Birkaç yıldan beri uzatılmış bıyıkları dudağını da örtmeye başlıyor, favorilerin altında ve çenesinde üç beş tane sakal tüyleri beliriyordu. Alnını, yanaklarını, kalın kaşlarının arasını ve hatta burnunu sivilceler istila etmeye başlamıştı. Sık sık ellerini onların üstüne getiriyor, biraz kararsızlıktan sonra amansızca bastırıyor ve henüz taze olan yüzünde derin izler beliriyordu.
Gerçeklerin üzerine hayal örtüsü örtmeyi çok seviyor ve biraz dinginleştiği her an da, herkesin bildiğini zannettiği, fakat kimsenin bilmediği uzun yolculuklara çıkıyordu. O an belirsizlikler uzaklaşıyordu yanından. Korkular hafifliyor, büyük çaba gerektiren hedefler, hükmeden nasırlı bir elin ortasında mutluluk kaynağı oluveriyordu. Duyumsadığı bu mutluluğa, güzel kadınların uzun beğenilerden sonra alıp giydiği elbiseler gibi yeni elbiseler giydiriyor ve ondaki her farklılıkla yüzünde yeni gülücükler meydana geliyordu. Fakat çelikten yapılmış bu soyut mutluluğa giydirilecek yeni bir elbise yoksa gerçekler acı biçimde beliriyordu. O an ne yapacağını bilemiyor ve hayallerinde olduğu gibi tenha köşeler arıyordu. Parlak, yeşil gözlerini etrafta oluveren karmaşadan uzaklaştırıyor, yerdeki bir noktaya uzun süre sabitliyordu.
Gerçeğin acıyla aynı şey anlamına geldiği yaşamında, ona daha güzel görünen hayal dünyasından uyandırılmayı istemiyor ve bir çığlık kopuveriyordu yüreğinden. Sabahları uyanmak nasıl ki çekilmez bir şeyse, geceye kavuşmakta öylesine güzel ve arzulanabilir bir şeydi onun için. Ama uyanması gerekiyordu. Sisifos’a verilen ceza gibi taşı dağa çıkarması ve onun yuvarlanarak gitmesine bakması gerekiyordu. Nasılsa taş yarın yeniden dağa çıkartılacak ya da uyanıp her gün yaptığının aynısı yapılacaktı.
Bir ses geldi. Gerçekte pek hoşlanmadığı ve nesne olarak onun temsilcisi olan soyut, birkaç harf topluluğu. Kendisini o kelimeden daha üstün görse ve uyanmak istemese de, karanlığın kızıllıkla harmanlandığı o anında da hissediyordu etrafını.
Gözlerini açtı. Giderek ağlamaklı bir hal alarak doğruldu ve etrafına bakındı. Kardeşlerinin yüzündeki masumluğa hayran kaldı. Ona öyle geldi ki yaşama masumca bir tevazuyla bakan herkes, hor görülse ve alay edilse de gerçek mutluluğu hissetmeye başlamıştır.
Kalktı. Sallanarak yürüyor ve bulanıklığı gözlerini ovalayarak götürmeye çalışıyordu. Gördüğü her nesnede bir ovallik varmış gibi geliyordu ona. Bir an durup ayakta da olsa uyumak istiyor ama gözler nasıl istemsizce kapandıysa aynı şekilde de açılıveriyordu. Yaşanılan her an da karşı konulmayan bir zıtlık vardı. Bunu anlayamıyor ve dudaklarını aşağıya doğru yay biçimde eğiyordu.
Banyodaydı. Su damlacıkları yüzünden kayarak inerken, dağılmış ve dikelmiş saçlarına bakıyordu. Islak eliyle, kalkan bir saç tutamını yeniden yatırmaya çalışıyor ve dikelen her saç teli için bir küfür çıkıyordu ağzından.
Kalan birkaç dik saç teline aldırmayıp yüzünü tekrar yıkamaya başladı. Pek nedenini bilmese de açık tuttuğu gözlerine atıyordu avuç dolu suyu. Tekrar başını kaldırdı ve aynaya baktı. Kim bu aynadaki? Yüzü mahkeme duvarına benzeyen, hayattan bezmişçe bakan kim? Sanki az sonra erimeye başlayacak yüzü. Yanakları göğsünü yalayarak aşağılara kayacak. Eriyen burnu akacak ve bir kemik kalacak. Gözleri yağmur damlacıkları gibi yere düşecek. Tutmaya çalışacak onları. Elini yüzüne örtecek ve kalın son umuduyla önleyecek erimeyi. Belki en kötüsü, kaybolan yüzün ardı sıra ortaya çıkacak olan yeni yüzle nasıl bakacağıdır etrafa. Maskesiz bir yüz. Öyle daha çirkin mi olurdu acaba? Bunu bilemiyordu.
Aynadaki yansıyan yüze baktıkça bazı şeylere alıştığını hissetmeye başladı. Az öncesinde korkunç olan yüzü, şimdi masum ve hüzünlü görünüyordu. Ömrü boyunca hep bu surat biçimiyle yaşamış gibiydi. Ya az öncesi? Az öncesi yoktu. Gerçek olan şimdikiydi. Hep böyle bir yüzü vardı. İndirdi gözlerini lavabo deliğine. Korktu, ya erirse yüzü!
Banyodan çıktı. Kendinden yansıyan en ufak bir görüntü tedirgin etti onu. Aynalara uzak durarak, kahvaltı hazırlayan annesini izledi. Niye en önce kendisinin kalktığına anlam veremedi. Bağırdı çılgınca. Uyanmak istemeyen bütün kardeşlerini teker teker uyandırdı.

* * *

Üç dakikalık sabah kahvaltısının ardından sokağa çıktı. İşyerine erişmek için yürüyecekti daha. Yüzünü okşayan sabah rüzgârı bir de koku hediye etmişti burnuna. Doğayla yeni yeni kucaklaşan baharın, ya da yenilenmenin kokusu. Her solumasında yeşilliğe ait o rahatlatıcı kokuyu hissediyordu, ama aldırmıyordu buna. Doğa, onun bedenini ne kadar sararsa, o da inadına uzaklaştırıyordu düşlerinden… Karanlık ve salt betondan da olsa; sadece beton ve nem kokusunu koklamak zorunda da olsa, yine de dört köşe bir hücrede yaşamak istiyordu. Pek bilemiyordu onu hücreye çeken şeyleri. Bunu düşünmeyi gereksiz görüyor ve karanlığa ait düşler beliriyordu önünde.
Adımları giderek ağırlaşıyor ve gün daha çekilmez oluyordu. Gözleri yerdeydi ve gerçekte pek konuşmadığı kişileri bir de gölge olarak fark etmek her şeyi biraz daha silikleştiriyordu. Bir mezarda düşlüyordu kendini. Üzerinde beyaz bir örtü, yanı başında ise belki böcekler var. Başı sağa dönük ve gözleri kapalı. Nedense koşmayı düşlüyor düşünün düşünde. Belirsiz ve sönük bir ışığın tek belirti olduğu karanlık bir yerde amansızca ışığa koşuyor.
Her adımında ya elbisesinin düştüğünü ya da zaten çıplak olduğunu zannediyordu. Elini mahrem gördüğü yerlere uzatıyordu. İstiyordu ki salt kendisi olsun sokakta.
Ezberlenmiş sokakların utançla geride kaldığı yürüyüşünde işyerinin kapısına otuz metre kalınca durdu. Başını kaldırdı. İster istemez bir çift göz yakalamaya çalıştı. Kimse izlemiyor mu onu? Bir çift göz onun ne olduğunu izlemiyor mu? Korktu bundan. Hâlbuki hep izlenir zannederdi. Bir ağırlık hissetti omuzlarında. Kaldırıp atsa… Niye bakmıyor insanlar ona?
Tereddütsüzce döndü sırtını insanlara. Hızlıca işyerinin kapısına vardı. Girişin sağındaki beyaz fayansla döşenmiş yükseltiye oturdu. Tutmasa kusacak oracığa. O an başını kaldırsa bu haline bakıp acıyan insanların gözleriyle karşılaşacak. Ama bakmıyorlardı ona. Onun gerçek haline, saf haline kimse önem vermiyor ve bakmıyordu.
Geçen her an nasıl da acıyla yüklü olurmuş böyle? Gece olsa… Tek ışık uzaklara kaçmış yıldızlar olsa… Burun ucundaki bir yıldıza sarılıp yanmaktansa uzaktaki bin yıldıza sarılıp üşüse… Canı gönülden istiyordu bunları. Bir karadeliğe mi düştü ki zaman sonsuz hızda duraldı?
Gece nasıl olacaktı? Çalışırken zaman geçmez hiç. Masa başında oturup, giren çıkan işleri not tutmakla zaman geçmez. Öyleyse gitmeli bir yere. Kapatıp gözleri erkenden getirmeli geceyi. Geceyi nerde yaratacak? Gitmeli bir yere. Ya bir adım ya beş adım, ama kesinkes gitmeli. Ömründe bir kere sebepsizce işini aksatmalı. Bir kereden bir şeycik olmaz.
Titreyen bacakları uzaklaştırdı onu işyeri kapısından. Bataklıkta olduğunu hissediyordu. Sanki giderek batıyor... Koşmaya başladı birden. Uzun adımları, insanları buğulu camla gösteriyor gibiydi. Artık izleyen gözleri fark edemiyordu. Kusma isteği de geçmişti. Nasıl görünüyordu acaba? İnsanlar bakıyor muydu ona?

* * *

Etrafı yollarla çevrili, yeşillik üzerindeki tek kalmış ağacın altına attı kendini. Ağız üstü kapaklandı yeşilliğe. Ağzına ve burnuna otlar giriyordu. Bir tat vardı hissettiği. Acımsı ve mayhoş… Hızlıca soluk alıyordu. Üzerinde bir ağırlık hissetmiyordu artık. Her şeyden uzaklaştırdı kendini. Kapalı gözlerle soluk alışına yoğunlaşıyordu. Sabretmeli… Az sonra başka yerde olacak.
Epeyce bir süre ışıklarla dans etti. Sonrasında parlak dairelerin etrafında yaptığı büyümsü gösteriyi izledi. Gri bir bulutun üstüne yattı. Kızıl bir örtüyü üstüne aldı ve orda beliren siyah tanecikleri eliyle yakalamaya çalıştı. Dik yokuşları çıktı ve uçsuz bucaksız derinliklerde uzun süreler boyunca düşüşünü izledi. Ne zaman ki bir sertlik hissetti değdiği yerlerde, işte o zaman açtı gözlerini ve yeşil toprakları avuçladı. Ağzına attı avuçladıklarını. Sanki kızıl pekmez toprağının yeşile boyanmışını tadıyor gibiydi. Aynı, dalından yeni koparılmış cevizi, kabuğuyla yiyip alınan tat gibi…
Dağlara çıktı sonra. Kurumuş sarı otları toplayıp süpürge yapmaya çalıştı. Güneşi gördü. Dikkatlice baktı ona ve son gücüyle üfledi. Güneş silikleşti ve o yüzünde acıdan kıvratan bir yanma hissetti. Her silik görüntü acıtıyordu tenini…
Nasıl da insanın suratını yakıyordu ilkbahar güneşi? Rüzgârla hem serinletiyor, hem yakıyor, hem de tokatlıyordu. Tam kalbinde bir sıcaklık hissetti. Giderek her yere yayılan amansız bir sıcaklık.
Öğle etmişti günü. Hem de hızlıca. Nasıl da güzel!.. Kalkıp yürümeye başladı. Fakat bir şeyler eksik gibiydi. Üzerinde yine bir ağırlık, midesinde ise bunaltı vardı. Artık hep böyle mi olacaktı bilemiyordu. Her yatışın ertesi acıya mı teslimdi? Uzun yürüyüşlere teslim etti yine kendini. Hem bilinir hem bilinmez yere doğru yürüyüşe…

* * *

Bu sefer onlarca ağacı olan, yemyeşil, kuş cıvıltılarıyla dolu bir parktaki banka bıraktı kendini. Aynı sabahki yatışı gibi yattı yine. Yalnız başparmağı her an ağzına gidecek gibiydi. Yüzüneyse ağaç yaprakları arasından süzülen güneş ışınları vuruyordu.
Akşamın karanlığının iyiden iyiye gündüzü örttüğü bir anda tekrar uyandı. Üşüyen bedeni titriyordu. Sarı bir köpek vardı ilerisinde. Köpek ona bakıyor ve korkutuyordu onu. Kalktı hızlıca. Her an düşecek gibiydi.
Yürüdü yine, meçhule doğru yürüdü. Etrafına bakınıyor ve hiçbir şey anlayamıyordu. Niye bütün ışıklar onu hedeflemiş? Şu ilerideki sallanan ağaç dalıyla birlikte sallanıyor gibiydi: Rüzgâra karşı direnmesine rağmen bükülüyor ve gerilmiş sapandaki taş gibi aynı yerine fırlıyordu. Bir an hiçbir şey göremiyor ve durup eliyle boşluğu yokluyordu. Nesnelliği yitirmemek için düşmeye razı oluyor ve birisinin ona acıyarak yanına gelmesini ve kolundan tutup yardım etmesini bekliyordu. Fakat ne yardım elinin ona uzanması, ne de umarsızca yalnız bırakılması onun utancını bitiremiyordu.
Bir ses işitti birden. Hırlamalı bir ses, “Ne oldu? Dünyanı mı yitirdin? Yoksa… Yoksa içkiyi fazlamı kaçırdın?” dedi.
Bu sesi çözmeye, nerden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Hala koyu bir bulanıklık varken hiçbir şey görmesine imkân yoktu. İçki mi içmişti o?
“Hayır!” diye inledi. “Nedense sabahtan beri kendimi cehenneme atılmış gibi hissediyorum!”
“Vay, vay, vay!” diye mırıldanma geldi yine. “Cehennem ha! Bu dünya kime cehennem olur ki? Tabii ya! Bu dünya başka yerde yaşayana cehennem olur. Nerde yaşıyorsun sen be? Hayallerde mi?”
Hayal… Gerçeğin farklı bir görünümü! Bir kopuşun ya da bir yaratışın…
“Hayal,” diye cevap verdi. “Keşke hayalde olsam. Mutlu olsam…”
Hırlamayı yine duydu. “Anlamıştım zaten. Sen burda değilsin. Burda değilsin sen. Nerdesin peki? Uzaklarda, kimsenin olmadığı yerlerde. Bir sen varsın değil mi? Kocaman zannettiğin yerde bir sen varsın. Benimde vardı ondan. Günlerce uğraşıp yapmıştım onu. Ama korktum, kendi yaptığım yerdeki yalnızlıktan korktum. Şimdi buradayım. Korkmuyorum. Sen benden de kötüsün. Sonsuza kadar cehennemdesin…”
Tekrar düştü yere. Minicik bir yere sığışıp kimseye görünmek istemiyordu. Böcek olsa ve otların arasına karışsa… Ya da bir toz taneciğiyle uzaklara uçsa. Diğer dünyasında olsa yapardı bunu. Ama şimdi imkân yoktu bunlara. Öteki tarafa gitmeli ve biraz daha kendini uyuşturmalıydı.

* * *

Uyandığında geceydi. Birkaç büyük binanınki dışında ışık yoktu etrafta. Ay’ın nerde olduğuna baktı. Gri bir bulutun arkasında saklambaç oynuyor gibiydi o. Demek fark ediyordu bunu. Gözleri iyi görüyordu. Yürümeye başladı. Birkaç arabanın sesi duyuluyordu ama onlarda yavaş yavaş yok oluyordu. O hırlamalı ses de… Öyle bir rahatlıyordu ki… Gece mi onun aydınlığıydı?
Yeşil parktan çıkıp engebeli yollara bıraktı kendini. Gündüz suratını tokatlayan rüzgâr şimdi onu kucaklıyor gibiydi. Gözleri ne kadar da iyi görüyordu öyle, sesler ne kadar da duru…
Boğazın kıyılarına vuran dalgalar sanki yanı başındaydı. Azıcık sağa gitse denize düşecek ve yüzmeye başlayacak… Ama düşmezdi. Adımları sapasağlamdı. Ya koku? Çiçek, çam, ot kokusu… Ne demekti bunlar. Gece niye bu kadar güzel?.. “Keşke hiç bitmese gece,” dedi. “Rüyaları gibi kendisi de güzel. Her adım mutluluğa sanki… Uzaklar ne kadar da yakın! Bir el uzatımında dünyanın öte tarafı. Ama gündüz… Yok oluş çığlığı gibi o. Bilinci yitik insanın Araf’ta duruşudur gündüz... Düşüncenin düşünenden uzaklaşması, mutluluğun sırıtmaya teslim olmasıdır. Kayboluş ve tükenme… Çığlık o… Acıklı bir çığlık… Tükenenin farkında olmadığı acıklı bir çığlık.”
Sustu ve rüzgârın yönüne dönüp gülümsedi. Kollarını ileriye açmış rüzgârla kucaklaşıyordu. “Her gece böyle olmalı,” dedi. “Ve her gündüzün üzerine sonsuz bir gece örtmeliyim.”
Ardı sıra deniz kenarına doğru bıraktı kendini. Bastığı otları bile hissediyordu artık. Bundan böyle her gecesi dışarılara aitti.

* * *

Başka bir gece yine uyandı. Gündüzlerini mümkün olduğunca uykuyla örtüyor ve geceleri uyanıp gezmeye başlıyordu. Saçı başı dağılmış ve uzamıştı. Elbiseleri kirli ve yırtık pırtıktı. Bazen gündüzleri uyanıyor, sarhoşmuşçasına etrafı dolaşıyor, direklere ve duvarlara asılmış kendi resmine bakıp titreyerek kaçmaya çalışıyordu. Aranıyordu o. İnsanlar onu fark ediyor muydu?
Yürümeye başladı. Titriyordu. Denizden gelen soğuk rüzgâr onu uçuracak gibiydi. Aya baktı. Bu bulutsuz gecede onun önündeki bulut da neydi öyle? Yoksa bir bulanıklık mı demeli? Evet, bulanıklık. Gözleri herhalde gündüzün aydınlığından hala kurtulamamıştı.
Zorlanarak da olsa boğazı yukarıdan gören bir yere gitti. Gözlerini kapattı. Zayıflamış kollarını ileri açtı. Hala bir şeyler hissediyordu, fakat giderek üşüyordu. Uzaklaştı ordan. Nasıl ki bedenini soğukluk, gözlerini bulanıklık işgal ediyorsa, başının sol yanı da dayanılmaz bir ağrının pençesindeydi.
Bir çığlık atmayı düşündü. Belki birisi ona yardım ederdi. Ama bir çığlık… Hani o gündüze aitti? Etrafına bakındı. Gündüz insanlarla dolu olan bu cadde, iyi niyetinden kuşku duyulacak birkaç kişiye teslim. Onların bu çığlığa cevabı farklı olurdu. Gecede çığlık, yalnızlığın ve güçsüzlüğün haykırılmasıydı çünkü.
Hala evinin yolunu biliyordu. Eğer içinde o kadar güç varsa oraya gidebilirdi.
Bir sokağa girdi. Her an yere düşecek gibiydi. Üzerinde ağırlık vardı. Biraz hafiflese kim bilir daha ne kadar giderdi. Sisle örtülmüş kaç sokak daha geçilirdi… Eğer ki iki sokak daha öteye gideceğini bilse, üzerindeki her şeyi atar ve çırılçıplak koşmaya başlardı.
Sokağın bitiminde bir tüy gibi yere düştü zayıf bedeni. İki gündür bir yiyeceğin girmediği midesi kan atıyordu dışarı. Gözündeki beyaz bulanıklık ise kanla örtülüyor gibiydi. Büzüşmeye çalıştı. Ne kadar küçük olursa o kadar çabuk ısınırdı.
Birden çekilip döndürüldüğünü hissetmeye başladı. Biraz dirense sert bir tekme vücuduna iniveriyordu. “Lanet!” diyorlardı ona,”Şimdi elimize düştün.” Önce kalın pis kabanı alındı üzerinden. Tekrar büzüştü. Sabaha kadar idare edebilirdi kalanlarla. Öyle ya, gündüz sıcaktır.
Gözlerini kapattı. Uyursa çabuk geçerdi vakit. Bir engel vardı yalnız. Ayakkabısız uyumayı razı görmüştüler ona. Engel olamıyordu bu olanlara. Bir çığlık attı. Gece çığlığı… Hiçbir yanıt yoktu buna. Ayakkabısızdı artık. Sıra pantolondaydı. İnce belini kırmalarla saran pantolonu da yoktu artık. Sonra kazağı da gitti ve soğuk rüzgâr onun biricik yorganı oldu. Kanlı ağzıyla küfür etti bunu yapanlara. Cevap sert ve acımasızdı. Bakınca sayılabilen kaburgalarından, çatırtı geliyordu her tekmede.
Sonra yalnız kaldı. Sisli sokakta sadece o vardı artık. Gözlerini açtı. Dünya nasıl da kızıla boyanmıştı böyle? Havayı kokladı. Duyumsadığı tek koku kendi kanıydı. Titriyordu. Ama bacakları yok gibiydi. Isınsa tekrar hissedebilir miydi onları? Görebilir miydi etrafını yine kızıla boyanmamış haliyle? Gündüz olmalıydı. Nasıl olacak bilemiyordu ama olmalıydı işte. Elini uzattı kanlı gökyüzüne. “Aydınlık,” dedi. “Aydınlık ve sıcaklık… Tekrar kucaklaşsak olmaz mı? Ve… Ve hiç ayrılmasak… Sonsuza kadar… Bir şans daha yok mu?.. Aydınlık ve… Ve sıcaklık… Size ihtiyacım var.”

KAYIP ZAMANDA IŞILTILAR

Ve topunun yanında durdu.
Topuna mermi doldurdu.
Ve yine, yine doldurdu.
Bir kurşun hemen gelip,
Onu kolundan vurdu.
Jaroslav Hasek


Yavaş yavaş sonbahar rüzgârlarının hissedildiği bir yaz gecesiydi. Zamansız yağan yağmur toprağı ıslatmış ve hafiften bir sis etrafı kaplamıştı. Birkaç ev dışında bütün evlerin ışıkları sönmüş ve uyuyan insanlar rüyalarıyla uzun yolculuklara çıkmaya başlamıştı. Gri bulutlar arasına saklanmış ayın silik görüntüsü biraz da olsa bir ışık oluyordu gözlere. Ya da kedilere ve köpeklere… Onlarsa buna pek aldırmıyor, ya bir araba altında, ya da bir köşe başında en ufak bir sese hazırlıklı uyuyordu. Yani kalın bir örtü şehrin üstünü örtmüş ve herkes bir çocuk gibi korkarak bu örtünün altına gizlenmişti.
Bir insanın bu saatlerde sokakta dolaşması hiç hayra alamet olamazdı. Bu, gerçek adı “sefalet” olan sokaklarda yürüyen ya evsiz barksız bir ayyaş, ya bir hırsız, ya da sorunlara batmış bir birisi olurdu. Öyleyken sendeleyerek birisi yürüyordu. Üzerinde siyah bir mont vardı. Titreyen ellerini cebine sokmuştu. Kafası, kalkan omuzları arasında sanki kaybolmuştu. Yüzü asıktı ve gözleri telaşlı telaşlı etrafı süzüyordu. Sık sık ardına dönüp bakıyordu. En ufak bir kıpırtı bile onun yüreğinin ağzına gelmesine yetiyordu. Adımlarıysa hızlı, korkak ve sessizdi.
Bir köşe başına gelince durdu ve biraz soluklandı. Kendi etrafında bir tur atıp yine sokağı kolaçan etti. Burnuna çöp ve lağım kokuları geliyordu. Bu, kendi evine çok yaklaşmış olduğunun kanıtıydı. Belki birkaç adım sonra oda kendi örtüsü altına saklanacaktı. Yaşamı boyunca hiç bu kadar hasret kalmamıştı evine.
Ardı sıra tekrar yürümeye başladı. Yokuş aşağı gidiyor ve bir bakkalın duvarındaki reklâm panosuna tüm dikkatiyle bakıyordu. Üstü örtük bir hedef olmuştu orası.
Elli metre kadar daha yürüyünce yine durdu. Önce, dik bir yokuşun üzerine kurulu sokağına, sonra da yine etrafına bakındı. Sokağı sessiz ve sakindi. Aralarından geçtiği diğer sokaklar gibi birkaç tane ev dışında bütün evlerin ışıkları sönüktü. Sokak lambaları yanmıyordu. Yıllardan beri yeni bir asfalt dökülmeyen yol çamur olmuştu. Şaşırmadı buna Gürkan. Sadece daha dikkatli olmayı kendi kendine söylenip durdu. Belki ayağı bir an çamura saplanıp kalır ve yüzüstü düşerdi. Düşüp bir yerini kırdığına yanmazdı, olsa olsa ses yapıp ilgi çektiğine yanardı.
Gökyüzüne baktı. Bulutlar dağılmaya başlıyor ve ay daha fazla görünür oluyordu. Lambasız olan bu sokağa Ay’ı ışık yapmak istedi. Ama beklemeliydi. Eğer az da olsa bu sokaktan kalkacaksa örtü, Ay da şu minik, gri bulutu üstünden atmalıydı. Belki birkaç saniye gerekliydi buna. Beklemeli ve ışık altında yürümeliydi. Fakat boğuk ve hırıltılı bir köpek sesi duydu. Gözleri hemen onu aradı. Yaklaşık beş metre ötesinde, boncuk gözleriyle sokağın uğurluğu olan köpek, yani Çavuş izliyordu Gürkan’ı. Ne köpek Gürkan’ı, ne de Gürkan köpeği severdi. Ne zaman karşılaşsalar tabanları yağlayarak kaçardı Gürkan. Bugün de farklısını yapmadı. Devinimsiz duran köpeği gördüğü an koşmaya başladı. Köpek de Gürkan’ın ardı sıra koşuyor ve her günküden daha yakın duruyordu ısırmaya. Kovalamaca bir süre daha devam ettiyse de, bu sefer erken pes etti Çavuş ve hızlıca geri yerine döndü.
Bu tedirginlik içinde bir de Çavuş tarafından kovalanmak hiç iyi gelmemişti Gürkan’a. Soluk soluğa kalmıştı ve üstüne üstlük hala ses yapmama uğraşı veriyordu. Doyasıya küfür etmek istiyor, ama sadece içinden sofranmakla yetiniyordu. Öyleyken biraz da şanslıydı aslında. Koşarken ayağı defalarca çukurlara girip çıkmıştı ve düşmemişti. Başka bir gün olsa, belki sırf gıcıklığına bir arabanın üzerine çıkar ve alarmı cıyak cıyak bağırttırırdı. Ama yapamazdı bugün bunu. Çalan bir alarm her şeyin bitimi olurdu çünkü.
Oturduğu binanın önüne gelince yine etrafına bakındı. Bu artık onda bir refleks halini almıştı. Uzun bir süre pencereleri, kapıları ve duvarları izledi. Her şeyden emin olunca dış kapıyı sessizce açıp içeri girdi. Koridorda da aynı şekilde davranıyor ve sessizliğin içine gömülmek istiyordu. Bir ara dizlerinin üstünde yürümeyi bile düşündü. Ancak bunu saçma buldu ve parmak uçları üzerinde yürüdü. Her ne yapsa, yine de kendine fazla gelen bir ses sarıyordu etrafı. Buna sinir oluyor ve evinin kapısına ilgi çekmeden ulaşmak için aklına gelen bütün duaları okuyordu.
Evinin kapısının önüne varınca istemsizce gülümsedi ve derin bir soluk aldı. Özel bir yerden kilidi çıkarttı ve zorlanarak açtı kapıyı. En sonunda evine girmek onu mutlu etmişti. Daha bir saat öncesine kadar buraya asla ulaşamayacağını sanıyordu. Şimdi ise sırtını duvara yaslayıp rahatça gözlerini kapayabilirdi. Gözlerini kapatır ve herkes gibi hayallere dalabilirdi. Kapattı onları. Yeşil bir ağaç düşledi. Ağaca gidip bir meyve koparmak istedi. Uzandı ona, ama birden gözlerini açtı. Yapacak işleri vardı. Önce karanlık odayı ışıkla buluşturdu.

* * *

Evini biraz dağınık bırakmıştı. Kendini sahil kenarında yürüyor gibi zannediyor ve deniz suyunu kenara iter gibi eline ne geçerse bir kenara atıyordu. Tuvalete gitti. Tuvalette fareler cirit atıyordu ama o bunlara aldırmıyordu. Belki titremesini götürür umuduyla yüzünü yıkamaya başladı. Kendine tokat vurur gibi yüzüne çarpıyordu avuçladığı suları ve iyi geliyordu bu ona. Soğuk suyu hissettikçe yaşadığını anlıyordu. Gözünün önüne gelen hayallerden kurtulması daha kolay oluyordu…
Tuvaletten çıkınca etrafa bakınıp eskimiş koltuğun üzerindeki hedef seçtiği yere uzandı. Gözlerini kapadı ve dikkatini önünde oluşan kızıllığa verdi. "İşi bitti!" diyordu. "Üstüme çok geldi. Artık dayanmama mümkünat yoktu. Bana hiçbir çıkar yol bırakmadı. Hak ettiğini buldu.” Bir süre sustu ve hızlı hızlı soluk aldı. “Evet! Hak ettiğini buldu. Ben de...” dedi, yutkundu ve “Ben de hakkını verdim. Hiç kimse görmedi beni... Göremezlerdi de zaten… Bundan eminim… Neyse ki işimi hızlıca bitirdim. Üstüme hiç pisliği bulaşmadı. Bu çok iyi. Yoksa...” Gözünü açtı ve şaşkınca duvara baktı, “Yoksa kötü olurdu. Yarın sopayı da ortadan kaldırmam gerek. O zaman artık korkacak bir şey kalmaz. Ben de hiçbir şey olmamış gibi yaşar giderim.”
Söylediği sözler onu bir yandan rahatlatıyor, bir yandan da telaşlı bir duruma sokuyordu. Kendisine, "Rahatla," sözcüğünü fısıldıyordu, "gözünü açtığında her şey bitmiş olacak.”
Biraz bekleyip gözünü açtı. Sanıyordu ki birkaç saat geçti. Ama saatine baktığında sadece dokuz dakikanın geçtiğini anladı. Midesi bulanıyor ve içindeki her şeyi ortaya dökmek istiyordu. Elini yüzüne örttü. Çimdikler atıyor, yüzünü ovalıyordu. "Lanet olsun!” dedi, “Her şey benim aleyhime işliyor. İstemediğim zamanlar su gibi akıp geçen zaman şimdi geçmiyor. Hâlbuki onun geçip gitmesi, o olayın unutulması, benim ise arınmam gerekli. Tertemiz olmalıyım. Ama olamıyorum. İzin vermiyorlar buna... Haklı değiller mi? Tabii ki haklılar. Benim gibi bir pisliğe bu yaraşır ancak...” Ağlıyordu artık. Gözyaşları yüzünü okşayarak koltuğa düşüyordu. “Tükürecekler bana,” dedi. “Herkes bana bakıp acımasızca tükürecek. Ama gelmeyecek kimsenin aklına bana da kulak vermek. Açık kulaklar tıkanacak ve sesim duyulmaz olacak. Haksızlık bu! Hep bana haksızlık yapıyorlar. Suçlu olan oydu. Evet, bunu haykırıyorum, herkes duysun. Suçlu olan oydu... Cezası buydu. Başka türlüsü olamazdı."
Bedenindeki titremeler daha bir artmaya başlamıştı. Dayanamayıp ayağa kalktı. Saçlarını çekiştiriyor ve kendisinin asılmış halini gözünün önüne getiriyordu. Bir ara durup tekrar saatine baktı. Beş dakika daha geçmişti. Bir şey ifade etmiyordu bu ona. Uyumak lazımdı. Uyuyup uzun saatleri bir göz açıp kapatmaya sığdırmak gerekirdi. Yatak odasına yöneldi, buz gibi yatak odasına…

* * *

Yatağı iki gündür hiç bozulmamıştı. Yatağın yanında bir masa, karşısında da eski bir gardırop vardı. Gardırobun yanında da üst üste yığılı yatak ve yorganlar vardı. Yerde de buzul çağının üstüne serimlendiği muşamba vardı. Kapıdan yatağa kadar olan bölüme ise minik bir çul örtülmüştü. Odanın içerisi nem kokuyordu. Bu kokuyla birlikte oda adeta bir cezaevine benzemişti. Aynı hücrelerdeki gibi sağ üst köşesinde minik bir pencere vardı. Sokakta yürüyen insanların ayakları bu pencereden gardırobun aynasına yansırdı.
Yatağa girince buz gibi soğukluğu daha fazla hissetti. Dizlerini bedenine, yorganı da kafasına çekti. Beynini hala düşüncelerden arındıramıyordu. Gözünü her kapattığında O'nun yüzü geliyordu önüne. O an istiyordu ki uzunca bir süre ortalıktan kaybolsun ve kimsenin bilmediği bir yerde kendisi de buradaki olaylarla ilgilenmesin. "Artık her şey bitti!" dedi. Bunu kesik kesik ve boğuk bir sesle söylemişti. Her an bir elin boğazını öldüresiye sıktığını zannediyordu. O an yorganı başından kaldırmak istiyor, fakat buna cesaret edemiyordu. Yorganı onun için bir zırh, bir korunma aracı olarak gözüküyordu. Biliyordu ki yorganı üstünden çekilince savunmasız bir çocuk gibi ortada kalacaktı. O zaman onu kim koruyabilirdi ki?
Uzunca bir süre yatakta hareketsiz durdu. İlk hareketiyse dizlerinin arasında olan ellerini göğsünde birleştirmek oldu. Titremelerden yavaş da olsa kurtulmaya başlamıştı. Gideceği kimsenin bilmediği yerin, yani kurtuluşun uykuda olduğuna daha fazla inanıyordu artık. Her ne kadar zor olsa da gözünü kapatması gerektiğini biliyordu. Gözünü kapatacak ve rüyalar âlemine yol alacaktı. İstediği yerleri gezecekti orda. Ve sonra gözünü açtığında sağındaki minik pencereden bir ışık huzmesi girecekti içeriye. Ondan sonra yaşamın ve insanların içine tekrar dalacaktı. Çok dikkatli biçimde kendinde hiç kuşku uyandırmamak için uğraş verecekti. Açıktı ki, şimdi önemli olan sadece intikamı almak değil, kendisinden bu intikamın karşılığının alınmasını önlemekti. Yoksa kaybeden yine kendisi olacaktı. Attığı her adımı, söylediği her sözü, bin kere, on bin kere düşünerek söylemeliydi. "Bu olaydan hiç haberim yok gibi davranmalıyım. Onunla hiçbir sorunum yok demeliyim. 'Çok iyi adamdı. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!' demeliyim," diye düşünüyordu. Bir süre kalbinin sesini dinleyince telaşlandı. Bir yalan makinesine bağlasınlardı işi oracıkta bitmiş olurdu. O zaman yüreğinin başka, ağzının başka şey söylediğini anlarlardı. Kanıtları hazırdı… Aslında yüreğinin yalan söylemesine gerek yoktu. Zaten Gürkan’ın da böyle bir talebi yoktu. Sadece tarafsız kalsın yeterdi bu heyecanlı yürek. Yani ses çıkartmasındı. Şayet ses çıkarırsa açıktı ki bundan o da zararlı çıkardı. Yoksa, 'Aa, bunun yüreği doğru söyledi. Hadi yüreğini hapse atmayalım!' demezlerdi herhalde. Ya hep, ya hiçti. "Heyecanlı olmamalıyım, yoksa... Yoksa mahvolurum... Hem de... Çok kötü biçimde... Çok kötü...” Hırslıca burnundan soluk aldı. “Bana hapishanelerde yerleri yalatırlar. Tuvaleti temizletirler. Sinek gibi ezerler beni... Sinek gibi... Bir çırpıda... En iğrenç biçimde!" dedi. Önünde seçim yapmak gibi bir hakkının olmadığı yollar vardı. Beyni her ne kadar seçim yapmaya çalışsa da, yol seçilmişti aslında.
Normalde çok çabuk uyuyamazdı. Uyuması için en az yarım saat geçmesi gerekirdi. O zaman sabahtan akşama kadar yaptıklarını bir bir hatırlamaya çalışır, kendini eleştirir dururdu. Her zaman, "Şunu şöyle yapsaydım, bunu söylemeseydim," cümle başlarıyla gününü değerlendirirdi.
Sonra hayaller kurmaya gelirdi sıra. Aslında hayalleri de 'yapamadıkları ve edemedikleri ' üzerine kuruluydu. Önce günün başına döner ve yapamadıklarının hepsini bir çırpıda yapardı. Ama giderek bu yapılamayanların yapılması ona zevk değil de acı vermeye başlayınca bu sefer isteklerle gerçek arasında bir boğuşma başlardı. O düşünceler gitmeden uyku da hayal olurdu. Ama artık kesinkes kendinin uyumak zorunda olduğunu hissettiği an tek çıkış yolu olarak dikkatini önünde serimlenen karanlığa verirdi. Bulut huzmeleri önünden bir sağa bir sola geçip giderdi. Minicik ışıklar yanıp söner ve onun dikkatini dağıtırdı. Uzun girdaplar açılırdı önünde. Sonu olmayan girdaplardı bunlar. Girdaplar ikiye, üçe çıkınca artık bir seçim yapıp birine girmesi gerektiğini düşünürdü. Genellikle en parlak ve en geniş olanını seçerdi. İlk aşamada kendisi girdabın sonunda olduğu zannedilen ışığa varmak için bir çaba harcardı. Dik kayalıkları bulunan bir dağa çıkmak gibi bir şeydi bu onun için. Bu eziyeti çektikten sonra yükü hafiflemeye başlar, özel bir güç harcamasına gerek kalmaz ve hareketlerini kontrol edemezdi. Ama halinden memnun olurdu o zaman. Böylece dikkatini yanından geçip giden şeylere yönlendirebilirdi. Kıvrımlaşan bir sarmal borunun içinde olduğunu daha iyi anlardı o zaman. Daha sonra girdaplar bölünürdü. Yepyeni yollar oluşurdu.
Bazen kendisi de bunlardan bir tane oluştururdu, ama nereye gideceğine karar veremezdi. Hatta gitmek istediği yolun tam tersine gitmek zorunda kaldığı olurdu. Çoğu zaman hedefi olan ışığı çok yakınında görür ve tam ona elini uzatmışken hiç hesapta olmayan bir şeyin onu farklı yollara sürüklediğini hissederdi. Böyle zamanlarda üzüntüsünden kahrolur ve ışığa yeniden yaklaşacağı bir anı beklerdi. Işığa, uzunca bir deneme, çabalama ve sabırdan sonra ulaşırdı. O anda ışık göz alıcı biçimde parlar ve onu içine alırdı. Gürkan, önce gücünün bu tanrısal ışığa dayanamayacağını düşünüp gözlerini açmazdı. Sonra artık dayanamaz ve açardı gözlerini. Ama bu sefer de hiç bir ışığın olmamasına şaşıp kalırdı. Karanlığı dikkatlice incelerdi. Orda sadece kendiliğinden hareket mevcuttu; ayakların hareket ettiği hissedilir ama nerede hareket ettiği anlaşılamazdı bile. Uzunca bir süre karanlıkta dolaştığını zanneder ve artık bundan ötesinin olmadığına kanaat getirirdi. Bundan da bir hoşnutluk duyardı. Her şeyin sonuna gelmeyi başarmıştı; yani hiçliğe ulaşmıştı. Sonra artık her şeye alışmışken birden belirginleşiverirdi her yer ve son'a gelmediğini anlar, üzüntü duyardı. Fakat içini hemen bir merak kaplardı. Etrafına bakmak için tur atardı. Ardından istem dışı olarak gözü kapanırdı ve uzunca bir süre açamazdı onu. Sonra yorgun düşen bedeni pes etmişken gözü açılıverirdi. O an inanılmaz bir yere geldiğini anlardı.

* * *

Etrafına bakındığında bu belirginleşmenin sadece ışık olduğunu anladı. Soyut, bembeyaz bir ışık ve düz bir alan. Sanki buranın tasarımı ona bırakılmıştı. Belki de gerçekten böyleydi. Yani gerçektende burası onundu. Bunu denemek için ileri bakıp bir masa olmasını istedi. İstediği an hemen oracıkta kahverengi bir masa oluşuverdi. Sonra masanın iki karşıt ucunda birer tane adam, masanın altında da beyaz benekli bir keçi olmasını istedi. Bunlarda hemen oluverdi. Ardından, "Keçi masayı devirip adamları kovalasa ne iyi olur," diye düşündü. Bunu düşünmesiyle keçinin Gürkan'a bakması bir oldu. Keçi giderek uzayan boynuzlarıyla masanın altına hızlıca vurdu. Masa, onlarca metre yüksekliğe fırlayıp yere düştü. Keçi iki adamı önüne katmış kovalıyordu. Adamlar ise birbirinin elini tutup koşuyordu. Birisinin ayağına taş çarptırdı Gürkan. Ve o zaman keçi adamları yakaladı. İki adamı da ayaklarının altına almış kafalarına tüm gücüyle vuruyordu. Ta ki başlarından kan gelene değin.
Ardından bakışlarını yavaş yavaş keçiden uzaklaştırdı. Yorgun olduğunu hissediyordu. ‘Güzel, beyaz-mavi karışımlı bir koltuk olsa ne iyi olurdu,’ diye düşünüyordu. Ama biliyordu ki isteği yerine gelecek. Koltuğun üstüne oturup gülümseyerek bir "oh" çekti. Bir süre bekleyip, "İşin bitmedi!" deyip ayağa kalktı. Ayağa kalkar kalkmaz biraz önceki yerin gittiğini, yerine çeşit çeşit ağacın olduğu bir ormanın geldiğini anladı. Burası bir orman olmasına rağmen hiç hayvan sesi gelmiyordu. Sadece ağaçlar ve yerdeki otlar gözüküyordu. Otlar, yağmur yağmış olsa gerek daha ıslaktı. Ama gökte tek bir bulut bile yoktu. Derin bir mavilikti yukarısı. Gözünü gökyüzünden yere kaydırıp yürümeye başladı. Nereye gittiğine dair bir fikri yoktu. Sadece yürüyordu ve yürüdükçe ağaçlar kısalıyor, etraf daha görünür oluyordu. Buranın dağlar ve tepelerle kaplı bir yer olduğu belliydi.
Biraz daha yürüyünce boş ve minik bir tepeciğe geldi. Tepeden her yer daha net gözüküyordu. Tahmin ettiği gibi burası dağ ve tepelerle kaplıydı. Aralarında hiçbir geçit yoktu. Ormanı esir almışlardı. Belki de bu yüzden hiç hayvan yoktu. Bir hükümranlık alanı gibi yasaklıydı anlaşılan. Buranın ana hükümdarı ise Gürkan'ın hayatında hiç görmediği kadar büyük olan dağdı. Dağın eteklerinde yer yer ağaçlar gözüküyordu ve minik bir göl vardı. Tepesi bir ok gibi sivriydi. Ona ulaşmak için dayanılmaz bir istek duydu. Yürüyerek gitmeye kalksa aylar sürerdi oraya ulaşması. Hâlbuki bir uçsa hemen oracıkta oluverirdi. "Uçayım!" dedi ve bir kez zıpladı. Nedense bu isteği hemen yerine gelmemişti. Sorun neydi ki acaba? Burası onun isteklerinin yerine gelmesi için vardı. Yeterince içten istemediğine yorup bir daha zıpladı. Bu sefer ayakları yerden kesiliverdi. Yavaş yavaş yükseğe çıkıyor, ağaçlar ondan uzaklaşıyordu. Epeyce bir yükselince hedefine tekrar baktı. Ellerini uzatıp hızlıca ona gitmeye başladı. Hele o zirveye bir ulaşsın kendisini dağın ardındaki boşluğa bırakıp mışıl mışıl uyuyacaktı.
Her şey yanından bir çizgi olarak geçip gidiyor, o ise hedefine daha da yaklaşıyordu. Sonunda elini uzattığında tepesine değecek bir yakınlığına erişti. Hiç beklemeden elini uzattı ve avuç dolusu kar aldı. Karın soğukluğunu hissediyor ve karı elinde eritiyordu. Elinden düşen su damlalarına bakıp kendini onlar gibi boşluğu bıraktı. Önce dik biçimde aşağıya düşerken, sonra yatar vaziyet aldı. Kollarını serbestçe kenarlara açıp kendi kendine, "Uyumalıyım," dedi. Ardından rahatlamış olmanın etkisiyle derin bir nefes alıp ekledi, "çünkü hedefime ulaştım.”
Sonra kendisinin artık düşmediğini hissetmeye başladı. Gözünü açsa mıydı acaba? Uzunca bir süre gözünü açmak konusunda direndi. Ama sonra yine merakı galip geldi. Gözünü açtı ve kendisini zifiri karanlık içinde bir merdivenin altında buldu. Merdiven bir evi sokağa bağlıyordu. Sokağın yolundan yedi inişlik bir merdivendi burası. Sağ tarafında büyükçe bir boşluğu vardı. Burası işyerindeki ustabaşının her gün inmek zorunda olduğu merdivendi. Buradan iri bedeniyle ağır ağır iner ve evine giderdi. Gürkan'ın elinde kocaman bir demir sopası vardı. Onu sımsıkı kavrayarak kendi omzuna dayadı. Kendi kendine, "İşini hemen bitireceğim... Çünkü hak etti!" dedi ve "Tam kafasına... Ensesine... Gözüne... Çenesine... En güçlüsünden!" diyerek ekledi. Sonra sustu ve etrafına bakındı. Ayaklarını iki üç kere yere vurdu ve "Şimdi gelecek... Sessiz olmalıyım." diye söylendi.
Tahmini doğru çıkmıştı. Çünkü bir ayak sesi duyulmaya başladı. Önce sokaktan geliyordu ses, sonra ise merdivenden gelmeye başladı. Gelen kişi tıslayarak inen ustabaşıydı. Görünüşüne göre gündüz ki işkenceciliği ve saldırganlığından bir şey kalmamıştı. Hiçbir şey olmamış gibi yaşayıp gidiyordu. Belki ona göre her şey normal olarak işliyordu. Ama Gürkan'a göre öyle değildi. Onun için her şey ters gidiyordu. Ve bunun sorumlusu yalnızca ustabaşıydı. Hele bir o yok olsundu, o zaman rahat ve mutlu olacaktı. Yüzü gülümser bir hal alacaktı. Kalbi korkudan değil mutluluktan hızlıca çarpacaktı. Geçen her dakika sonsuz bir umutla dolu olacaktı. Gürkan ise bu boğulacak kadar çok olan umudun fazla olanıyla geleceğini inşa edecekti. Yani, artık kimse ona baskı yapmaya cesaret bile edemeyecekti. Çünkü gücün timsali olarak var olacaktı o.
Ustabaşının merdivendeki her adımıyla soluğunu içine hapsetmekte biraz daha zorlanıyordu. Hükmedilemeyecek kadar dışarı çıkmak istiyordu nefesi. Ustabaşı son merdiveni de indi. Gürkan ayağa kalkıp demir sopayı havaya kaldırdı ve nefesini sesli bir hırlamayla dışarı bıraktı. Ustabaşı duyduğu sesle birlikte arkasına döndü. Daha "Ne!" demeye kalmadan, Gürkan demir sopayı onun başına indiriverdi. Ustabaşı birinci darbede yere serilmişti bile. Ama Gürkan hırsını alamadığı için onun kafasına ve göğsüne demir sopayı vurmaya devam ediyordu. Her vuruşunda kırılma sesleri geliyordu. Bir tenekeyi ezmeye çalışır gibi ezmeye çalışıyordu onu. Sonra artık yorulmuştu ki durdu ve etrafına bakındı. Ne bu küçük aracıkta, ne de sokağın görünen yerinde kimsecikler yoktu. "En iyisi kaçmalı," diye düşündü ve konuşarak ekledi, "İşi bitti bunun.”
Merdivenleri hızlıca çıkıp koşmaya başladı. Habire bir sokaktan çıkıyor ve bir yenisine dalıyordu. Koştuğu yerlerde de kimseciklere rastlamıyordu. Uzunca bir süre koşmuştu ki, ışığın yoğun olduğu bir yere gelince durdu ve üstünün başını hep kan olduğunu gördü. Sanki onu bir kan gölüne batırmışlardı. "Temizlenmeliyim!" dedi ve soyunmaya başladı. Üstündeki her şeyi çıkarıp bir kenara atıyordu. Son olarak atletini de çıkarttı, ona da biraz kan bulaşmıştı. Atletin temiz kalmış olan bölümleriyle elini ve yüzünü sildi. Artık, hissettiği ve tatmin olduğu kadar temiz olunca, "Artık temizim... Şimdi eve gidebilirim," dedi.
Evi çok yakında olsa gerekti. Eve tam gidiyordu ki kısa boylu, bastonlu, yaşlı bir kadını önünde gördü. Gürkan tedirgin biçimde cinsel organını örtmeye çalışırken kadın onu dikkatlice süzüyordu. Hiçbir zorunluluğu olmamasına rağmen yaşlı kadına:
"Temizim," dedi. "Her şeyden arındım artık. Bak, üzerimde hiçbir şey kalmadı.”
Bu "bak" sözcüğünü söylerken cinsel organını daha da örtmeye çalışıyordu. Sırf yaşlı kadının yanlış anlayıp bağırmaması içindi bu. Yaşlı kadın:
"Her şeyi gördüm, ama sen beni hiç fark etmedin. O’nu da gördüm,” dedi ve, "Senin sadece bedenin değil, her yerin kirli. Ne kadar uğraşsan ruhunu temizleyemezsin. Çünkü seni lanetliyorum!" diye de ekledi.
Gürkan'ın "lanet" sözcüğüyle yüreği ağzına gelmişti. Çok korkuyordu artık. Ne yapsa kurtulamayabilirdi bu lanetten. Ömrü boyunca alnında taşıyacaktı bunu.
"Ne yapayım?" diye sordu yaşlı kadına.
Kadın bedenini dikleştirerek bastonuyla yandaki binanın yukarısını işaret etti. "Git ve kendini at." dedi.
"Evet," dedi Gürkan, "ancak böyle olabilir.”

* * *

Hemen binanın içine girip sarmal merdivenleri ikişer üçer çıkmaya başladı. Çatı katına çıkıncaya değin başı dönmeye başlamıştı. Sendeleyerek ve çekinerekten de olsa çatının ucuna geldi. Etrafında minicik bir alan gözüküyordu. Hatta aşağıdaki yaşlı kadın bile zar zor seçiliyordu. Bundan ötesi karanlıktı. Sonra, "Bitti!" dedi ve kendini aşağıya attı. Yüzüstü düşüyor ve gördüğü alan birbirinin içine geçmiş vaziyette yanından kayıp gidiyordu. Yere düştüğü an yüksek bir ses geldi. Acı hissetmiyordu ama "öldüm" diye düşünüyordu. Bu kadar kolay olmasına o da şaşıp kalmıştı. Bir süre gözlerini kapalı tuttu. Sanıyordu ki biraz sonra göğe doğru uçmaya başlayacak. Ancak beklemesine karşın hala bir şey olmuyordu; hala bedeninin ağırlığını hissediyordu. Gözünü az bir şey açıp bakındı. Yaşlı kadının dizlerine kadar olan bölümünü görebiliyordu. Kadın buradayken asla kalkmaması gerektiğini biliyordu. Kadın öldüğüne inanmalıydı ki ayağa kalkabilsin. Böylece onu kimse suçlayamazdı. Kadın ise Gürkan'ı bir süre izledi ve gülerek yavaş adımlarla gitti.
Gürkan yaşlı kadının iyice gözden uzaklaşmasını bekleyip ayağa kalktı. "Geri dönmeliyim," dedi ve hızlıca koşmaya başladı. Sokağın bitiminden sağa dönünce daha önce boşluk olduğunu bildiği yerde bir sokak girişi olduğunu fark etti. Direkt oraya yöneldi ama sokaktan girince kendini bir ormanda buldu. Ormanda da durmaksızın koşmaya devam ediyordu. Düz bir hat da koşuyor ve gariptir ki önüne hiçbir ağaç çıkmıyordu. O ise bundan daha bir güç alıp uçarcasına koşuyordu. Birden önüne büyük bir şelale çıktı. Tertemiz, saf bir suyu vardı şelalenin. Doğa bu suyu kendi içinde uzun yıllar süresince arıtmıştı. Doğa madem suyu arıtmıştı, neden Gürkan'ı da arıtmasındı ki? Vücuduna bakınca hala bazı yerlerde kan izleri olduğunu gördü. Kurumuştu bunlar ve temizlemek için iyice ovalamak gerekliydi. Bununda çözüm yeri şelalenin aşağılarda oluşturduğu göldü. Kendini süzülerek aşağıya attı. Martı gibi süzülüp gölün suyuna daldı. Göle girince ilk öncesinde rahatça yüzüyor ve bedenini ovalıyordu. Fakat sonra suyun içine batmaya başladı. Çırpınıp yukarı çıkmaya çalışıyordu ama bu her defasında başarısızlığa uğruyordu. Artık boğulacağına kanaat getirince kendini derinliklerin dinginliğine bıraktı. Gözlerini kapamıştı ve böylece bulanıklıkta yok olmuştu. Vücudu giderek hafifliyor ve rahatlıyordu. Öyle ki dış dünyasıyla hiçbir duyusal bağlantısı kalmamıştı. Bundan dolayı suyun onu yukarı kaldırdığını da anlamadı. Bunu vücudunda elektriklenme olduğunda anladı. Suyun havayla kesişme noktası kulaklarını okşuyordu o an. Artık başarılı olduğuna inanıyordu. Doğa onu da arındırmıştı. Hemen gözünü açtı. Ama ışıl ışıl bir aydınlık beklerken kendini karanlık odasında buluverdi. Daha güneş doğmamıştı ve odası da soğumuştu. Gözlerini açtıktan birkaç saniye sonra tekrar titremeye başladı. Uyurken üstünün bir kısmı açılmıştı. Açık olan yerleri hemen yorganla örttü. Zannediyordu ki acele etmezse her an birisi içeri girecek, açıkta olan organlarına darbeler indirecekti. Kafasını da yorganın içine alınca artık kendine, "Uyu... Uyu... Uyu…" demeye başladı, "Uyu çünkü... Sabah olmalı ve... Ve her şey bitmeli.”
Bir süre yatakta öylece bekledi. Hareket etmek bile ona imkânsız bir şey olarak gözüküyordu. Tek güveni kendine kalmış bir insan olarak bedenini tek bir merkezde sıkıştırmak uğraşı veriyordu. Hem bu uğraşın bazı yararları da vardı. Ona belirli bir özgüven veriyor ve titremesini azaltıyordu. İşte böylece titremesi yavaş yavaş kesildi ve kapalı göz kapaklarının altındaki gözleri hızlı hareketlerine tekrar başladı.
Bu sefer kendini çalıştığı işyerinin bulunduğu binanın merdivenlerinde buldu. İkinci kattaki işyerine yavaş ve korkak adımlarla gidiyordu. Arkasında işine giden insanların sesi geliyordu, ama fısıltılı olarak. Kendi aralarında çok önemli bir olayı tartışıyor olmalılardı. Gürkan kendi yaptıklarıyla yakından ilintili şeyler olarak görüyordu bunu. Sanki onu az sonra tutuklayacaklardı. O ise kendine sürekli, “Sakin ol, heyecan yok!" diyordu.
İşyerinin kapısını önüne geldi ve açık olan kapıdan içeri girdi. İçeri girer girmez herkesin kendine bakacağını zannediyordu ama tam tersi biçimde ilgisiz, saçma şeylerle uğraşıyordu onlar. Bu, gündüzleri pek soğuk olmayan günlerde niçin giyindiğini bilmediği montunu askılığa astı ve gergin bir surat ifadesiyle işinin başına geçti. Daha makinesini başına geçer geçmez zil çalmıştı. Hemen başını arkaya çevirip zili kimin çaldığına baktı. Eğer ustabaşı yaşıyorsa, o, bu zili kendinden başka hiç kimsenin çalmasına izin vermezdi. En büyük hükümdarlık alanından birisiydi bu zil. Dikkatlice bakınca zili çalanın normalde makinede çalışan; ancak iyi bir yalaka olduğu için bazı özgürlükleri bulunan bir makineci olduğunu anladı. "Evet, yapabilmişim," dedi kendi kendine. Demek ki yeni ustabaşı buydu. Zaten bununla da iyi geçinir, şakalaşırdı. Yeni ustabaşıyla göz göze gelince gülümseyerek onun cılız bedenini baştan aşağı süzdü. Yeni ustabaşı ise gayet ciddi:
"Duymadın mı? Babası ölmüş," dedi.
Gürkan, "Kimin?" diye cevap verdi.
Adam, "Ustabaşımızın," diye cevap verdi.
Gürkan telaşlandı, "Ama bu nasıl olur?” dedi. “Nasıl ölür babası? Ben babasını öldürmedim onun. Yapmadım bunu. Ben öldürmedim... Benim ne işim olur ki onun babasıyla? Kim yapmıştır bunu? Kim yapabilir ha?” diyerek ağlamaya başladı.
Kaçmaya yeltenecekti ama sanki eli kolu bağlanmış gibi bir şey yapamıyordu. Yeni ustabaşı ise inceleyen gözlerle Gürkan'a bakıyordu. Şaşırmış gibi bir hali vardı. Gürkan'ın niye ağladığını anlamaya çalışıyordu. Gürkan'ın yanına gelip onu omuzlarından tuttu ve hızlıca sallamaya başladı. Tüm bedeni sarsılıyordu Gürkan'ın. Gözlerini kapatıp direnmek ve onu ileri itmek için sağ elini ona salladı.
Gözünü açtığında yine yatakta olduğunu anladı. Hala karanlıktı. Yani özlenen gün ışığı gözükmüyordu. Vücudu önceki uyanmasına göre daha fazla titriyordu. Ter içinde kalmıştı ve nefes almakta zorlanıyordu. Ağzı da kurumuştu. Su içmek için cesaret edip ayağa kalkamıyordu. Kim bilir kalkınca başına neler gelecekti? Uyumakta istemiyordu artık. Daha doğrusu bundan korkuyordu. Bedenini mümkün olduğunca büzüştürüp, karanlık odada kahverengiliği ile belirginleşen kapının üst köşesine sabit biçimde bakmaya başladı. Kulakları etrafta bir ses arıyordu; fakat tek bir ses bile karanlığı delip ona bir ışık olarak ulaşamıyordu. Sanıyordu ki bir an kapı sert sert çalınacak ve "Kimse yok mu içeride? Açın kapıyı! Polis!" diye bağırılacaktı. Zaten böyle bir şey olsa bu yeraltındaki mahzenlere benzeyen evden de asla kaçamazdı. Hem kapıyı da asla açmazdı. Niye açsındı ki? Ama o zamanda polisler içeri girerler ve oracıkta kendisini öldürüverirlerdi. Kimse ona yardım da edemezdi. Teslim olmak bir seçenek bile olamadığına göre belki direnir ve içeri ilk giren şanssız polisi diğeri gibi öldürürdü. Ancak sonunda o da öldürülürdü. Yani işin ucunda önlenemez bir ölüm vardı. Belki de hiç korkmaması gerekti. Korkulacak bir şey yok... Her şey bir anda olur biter ve kimse bunu anlamazdı; hatta kendisi bile.

* * *

Birden oda kapısını gıcırdamasıyla irkildi. Kapı kesinkes biraz hareket etmişti. Bekledi birisi içeri girecek diye, ama kimse girmedi. ‘Belki rüzgârdır,' diye düşündü; fakat odaya rüzgârın nereden gireceğine bir yanıt bulamadı. Rüzgâr bile girmeye tenezzül etmezdi oraya. Ardından kapı tekrar gıcırdadı. Bunu fazla önemsemeyerek ve kendine sürekli cesaretli olmayı öğütleyerek gözünü kapıdan uzaklaştırdı. Gözü karanlıkta ki belirsiz noktalarda dans ediyor, ordan oraya yolculuklara çıkıyordu. Gökteki yıldızların arasına çizgi çekmek gibi bir şeydi bu. Binlerce şekil türetilebilirdi bu hareketlerden.
Kapıdan üçüncü bir gıcırdama daha geldi ve bu sefer kapı açıldı. İlkönce kimse görülmese de, sonra birisinin ayak sesleri duyuldu. Her adımda güçlü bir sesi etrafa yayıyordu yürüyen. Dikkatli olanlar gibi parmak uçlarında değil, ayak topuklarıyla yürüyordu. Korkusuzdu anlaşılan. Gürkan kaldırıp başını ona bakmak istedi ama kafasını hareket ettiremiyordu. Sanki tutulmuştu. Göz ucundan gelenin üzerinde mavi bir elbise olduğunu anladı. Odanın içerisi bu gelenle birlikte biraz aydınlanmıştı. İçeri ay ışığı giriyor gibiydi.
Yabancı yatağın etrafını dolanıp, yatağın sağındaki masadan bir şeyler aldı ve geldiği gibi kapıdan geri çıktı. Gürkan, yabancı dışarı çıkınca kafasını yine eskisi gibi hareket ettirebildi ve yüzünü, onun neler aldığını merak edip masaya çevirdi. O anda yabancı odaya tekrar girdi. Yine masaya gidip Gürkan'ın şu ana kadar asla koymadığı; fakat nasılsa orda olan kâğıtlara bakmaya başladı. Gürkan gözünü iyice ona yönelttiğinde onun öldürmüş olduğu ustabaşı olduğunu anladı. Acaba ruhu intikam için mi gelmişti? Bir an göz göze geldiler. Ustabaşı birkaç saniye sinirli sinirli bakıp hemen kapıdan geri çıktı. Gürkan o an bağırmak istiyor ama bunu yapamıyordu. Yüzünü tekrar kapıya çevirdi. Çevirdiği an kapı tekrar açıldı ve ustabaşı içeri girdi. Elinde de Gürkan'ın ona vurmuş olduğunun aynısı bir sopayı tutuyordu. Gürkan gözlerin artık ondan hiç ayıramıyordu. O da, nefretle Gürkan'a bakıyor ve demir sopayı sıkıca kavramaya çalışıyordu. Demir sopayı havaya kaldırıp, "Bittin artık!" dedi ve ardı ardına Gürkan'ın göğsüne vurmaya başladı. Birkaç dakika böylece vurmaya devam etmişti. Gürkan ise acı hissetmiyordu artık. Yatakta uzanıp yatıyor olan kendisi işte böylece yok olup gidiyordu. Vücudunun kontrolünü giderek kaybediyordu. Kulaklarında belirsiz çığlıklar çalıyordu; gözlerinde ise her şey iç içe geçmişti.
Artık hiçbir şey umurunda değildi. Vurulan her darbe ona ait olmayan bir nesneye vuruluyordu sanki. Varsın vursunlardı. Ne fark ederdi ki? O bedenini terk etti mi acıda terk ederdi orayı; bir taştan farksız olur, ufalanır, ezilir giderdi. Sonra uçmaya başladı. Odanın tavanına yükselip daireler çizerek göğsüne vurulan darbeleri izliyordu. Her darbede sarsılıyordu vücut. Her ne kadar pek umursamasa da vücuduna yapılana üzülüyordu. Hak etmiyordu bu nadir beden bunları. Çekip gitmek istiyordu ordan. Göğe gitmeliydi o. Oraya ulaşmanın birinci aşaması ise minik pencereydi. Önce başını, sonra bedenini, ardından da dizleri terk etti odayı. Fakat ayakları takılmıştı. Zaten ayaklarının büyük olmasından şikâyet eder dururdu. İşte şimdi yine olan olmuş, sırf ayakları yüzünden tutulu kalmıştı. Ne gereksiz ve saçma bir şeydi bu. Böyle ilahi durum mu olurdu? Hem kendisi artık bir ruhtu, ayakları niye takılırdı ki? Her neyse, demek böyle şeylerde olabilirdi. En iyisi ayaklarını hızlıca çekmeliydi. Bütün gücünü toplayıp hızlıca çekti ayaklarını. Ama birde ne görsün yine yatağında yatıyordu. Gözünü açar açmaz kapıya baktı ama kapı kapalıydı. Bu onu sakinleştirmese gerek bir çığlık atıp ağlamaya başladı. Bir yandan daha güneşin doğmamasına küfür ediyor, bir yandan da, "Uyku yok, uyku yok!" diye söyleniyordu. "Bu işin sonu bu!" diye bağırdı. "Benden intikam alacak. Ama ben... Ben haklıyım. Bana eziyet eden, beni ezen oydu. Öyleyken ben ceza çekemem. Yeter, bu kadar çektiğim... Bu kadar yeter! Ölümü hak etmişti. İşte hepsi bu! Uyumamalıyım. Uyuyunca bana saldırıyor. En güçsüz olduğum zamanlarda yani. Güçlü olmalıyım... Çünkü... Çünkü haklıyım... Tek adalet bu!" dedi ve bacağına uykudan uzaklaşmak için bir çimdik attı.

* * *

Aradan bir süre geçince ağlamayı durdurdu. Olaylar üzerine daha kesin bir yargı verebiliyordu artık. Yorganı bedenine iyice sararak sabah ışığını beklemeye koyuldu. İçinden sayı saymaya başladı. 1… 2… 3…Tahmin ediyordu ki beş bine gelince bir ışık odayı aydınlatacak. Ama zamanın hareketinin içerisine bilinç girince en küçük anlar bile nasıl geçmez olursa, aynı şekilde şimdi de zaman geçmek bilmiyordu. Minicik zamanlara tahayyülün ötesinde şeyler sığıyordu. Bazen gözü kapanıyordu; fakat hemen sıyrılıyordu ordan. Yeni bir yolculuğa çıkıp yeni şeylerle yüzleşmek istemiyordu. Uykudaki belirgin noktalarda olmaktansa, karanlık odasında ki belirsiz noktalarda olmayı yeğliyordu o. En azından burada kontrol edebileceği, ya da sıkıştığında bir akrep gibi intihar ettirebileceği bedeni vardı. Ki zaten ona ölmek değil, ölüyken bile yaşadığını hissetmek acı veriyordu. Düşmek ve hiçbir şey olmamış gibi dirilmek; işte acı veren buydu.
İçinde biraz vicdan azabı hissetse de, çok kötü ve her şeyin alenen ortada olduğu durumlar dışında kendini ele vermeyi düşünmüyordu. Her şeyin hak'ka uygun olduğundan kuşkusu yoktu. Gerçi toplumun yaptığı bu şeyi öğrenmesi durumunda kendisini çok feci biçimde cezalandıracağı açıkça ortadaydı. Ancak bu onların kendilerini rahatlatma aracından başka bir şey değildi. Herkes suçu olmayan kendisine yapılanları hoş görüp normal karşılarken, onun intikamını almasını kabullenemiyor, hatta ceza vermeye kalkıyordu. Oysaki intikamın bir suç olmasının imkânı yoktu. Çünkü her şey karşılıklı bir alış-veriş olarak şekilleniyordu. Yapılan her hareketin bir sorumluluğu vardı ve bunu herkesin üstlenmesi gerekiyordu. Ancak bu şekilde insanlar daha sorumluluk sahibi olur, ne yaptığını bilirdi. Ödenemeyecek bedelleri birisinden almaya kalkışmazdı hiç kimse. Herkes birbirine saygı duyar, birbirinden korkardı…
İşte bu yüzden yaptığı bu hak’ça şeyi herkese söyleyip onlardan yardım istemek veya yapacak başka bir seçeneğinin olmadığını anlatmak hiç işe yaramazdı. Hatta bunu yapsa, yani her şeyi gidip anlatsa, kendisinden tiksinip daha da ağır bir ceza verebilirlerdi. Onlara göre bir şey yapıldı mıydı gizli yapılmalıydı. Gizlilik: İşte büyük kural... İstediğin kadar kötü şeyi yap, istediğini dolandır, vur, kır, yok et. Ama asla belli etme. O zaman her şey mubahtı. Fakat bir de her şey ortaya çıktı mı, bunu doğalında her gün yapan kişi kendi kendine duyduğu tiksinti ve laneti hemen temiz ahlaklı birisi edasıyla bu "açığa vuran"a yönlendirirdi. Öyle ya, o büyük kuralı çiğneme aptallığını göstermişti ve bunun zahmetine katlanacaktı. İşte durum bu iken kendisinin böyle bir şey, daha doğrusu böyle bir aptallık yapması düşünülemezdi. İnanıyordu ki onların yaptığı gibi yapmasının bir sakıncası yoktu. Hatta gündüz birisi gelip ustabaşının "canice" katledildiğini anlattığında, o da bu 'cani' kelimesini başıyla onaylayacak, böyle canilerin Taksim’de sallandırılması gerektiğini savunacaktı. Hele bir de şans eseri bir başkasını tutuklasalar, Gürkan da gidip "şak" diye suratına tükürürdü onun. Varsın sürünüp yok olsundu yakalanan. Varsın leş olarak sürülsündü ortaya. Ama yeter ki kendisi yenilen değil, yiyenler arasında bulunsundu. O zaman her şey farklı olurdu. Zevkle yerdi o çiğ etleri. Yavaş yavaş, sindire sindire. Herkesle ortaklaşa bir çaba içinde... Suratında namuslu bir gülümsemeyle... Yaptığının doğru bir şey olduğunu kendisine bin kere daha söyleyerek. Karnı doydu mu yerini bir başkasına devrederdi ki, birbirlerini büyük kuralı çiğnemediği halde yemesinler. Herkes doysun ve gidip uyuşukça yeni leş gelinceye değin uyusun. Hem de mışıl mışıl.

* * *

Etraf yavaş yavaş aydınlanıyordu. Odaya giren her güneş ışını belirsizliği ve karabasanları silip süpürüyordu. Ara sıra da olsa bazı ayakların silik görüntüsü yansıyordu karşısındaki aynaya. Odanın köşelerinde ki örümcekler tekrar ağlarını örmeye başlamışlardı. Bazen kulağa fare sesleri de geliyordu. Herhalde birkaç ekmek kırıntısı dışında bir şey bulunmayan bu evde olduklarına kahrediyorlardı
Birkaç haftayı zor geçireceğini düşünüyordu Gürkan. Öyle ya, herkes sorgulanacaktı. Her yere dedikodular yayılacaktı. Bu günlerde söylenen her söz 'aleyhte delil’ olarak kullanılacaktı. Ama ondan sonrası iyi olacaktı. Artık kimse kendisini aşağılayamazdı. Hele bir yapsınlardı, o zaman sonları bir demir sopayla gelirdi. Daha hiçbir şey anlamadan bir bakarlardı ki tahtalıköydeler. Etraflarında şeytanlar cirit atıyor. Bir şişin ucunda yenmeye hazır bekliyorlar. Koca koca yüklerin altına koyulmuş kırbaçlanıyorlar. Yok olduklarını zannettikleri an tekrar diriliyorlar. Ne acı çekebiliyorlar ne de gülebiliyorlar; tam tersi böyle duygular içlerinde barınamıyor bile. Ne kadar güçlülermiş anlarlardı o zaman. Nasıl adice yok olunurmuş öğrenirlerdi.
Saat altı olunca, artık yatağını terk etti. Kısa bir spor yapıp yatağını düzeltti. Ardından güzel bir temizlenmesi gerektiğini düşündü. Önce gidip şofbeni ısınması için açtı. Zor ısınırdı çünkü. Sonra ocağı kısık ateşle açıp çay suyunu üzerine koydu. Bir şarkı söyleyerek banyoya girip vücudunu iyice temizlemeye başladı. Yıkanıyordu ve yıkandıkça gece ve kan suyla karışıp gidiyordu.
Banyodan çıkınca kendisine "güzel bir kahvaltı" hazırlamaya karar verdi. Sonuçta bugün yakalanma riski de vardı ve bu güzel kahvaltı yakalanmadan önce onun hakkıydı. Üzerine şortunu giyip sabah ezanıyla açılan bakkala gitti. Bakkaldan sucuk, yumurta, kaşar peyniri, zeytin, yoğurt ve ekmek aldı. Kahvaltısı, tasarımına uygun olarak uzun dönemden beri yapamadığı kadar güzel bir kahvaltıydı. Her günü Kürt Böreği’yle geçiyordu. Bundan dolayı şişmanlamış ve yüzünde sivilceler çıkmıştı
Sonra evinin her yerini kabaca bir temizliğe tabii tuttu. Her yönüyle geçmişten arınmak istiyordu. Bu yüzden kirli elbiselerini çıkarıp, en sevdiği lacivert kumaş pantolonu ve mavi kareli beyaz gömleğini giydi. Saçını özenle "dana yalamış" gibi taradı ve aynadaki görünen yakışıklı çocuğa göz kırpıp öpücük attı. Artık evden çıkmaya hazırdı. Başlayan yeni gün avuçlarının içinde ve gülümseyen yüzündeydi.

* * *

Sokağa çıkınca camlara vuran güneş ışınları ve kuş cıvıltıları onu mutlu etti. Kimsenin onun dün gece yaptığı ile ilgilendiği yoktu. Zaten ilgilenmeleri de gerekmiyordu. Hem Gürkan onların yaptıklarıyla ilgileniyor muydu? Kim bilir gece ne dolaplar döndürmüşlerdi. Ama umursamıyordu. Yani en azından anlaşmanın devam ettiğini düşünüyordu. Kimse imza koymasa da bu böyleydi. Tabii ki işin diğer yanları da hep geçerliydi. Fakat Gürkan'ın kaybedecek bir şeyi yoktu. “Bu gece geçtiğine göre her gece geçer,” diye düşünüyordu.
İşyerinin kapısının önüne gelince kalbi gümbür gümbür atmaya başlamıştı. Eli ayağı tutmasa da yine de kendini toparlayıp içeri girdi. Daha herkes işe gelmemişti ama ışıklar açılmıştı. Az sonra zil çalacak ve çalışılmaya başlanacaktı. Kimsenin dün geceki olaydan haberi yok gibiydi. Kendilerini uğraşlarına kaptırmışlardı. Onların da gecelerinin pek iyi geçmediğini anlayabiliyordu Gürkan. Belki onlarda sabaha kadar kâbuslarla uğraşmışlardı.
Çalıştığı makinenin başına geçince etrafına bir daha bakındı ve "Haberlerinin olmaması daha iyi," dedi. Ama gittikçe içindeki heyecan ve korku artıyordu. Ona karşı bir oyun hazırlıyor olabilirlerdi. Belki birisi bütün yaptıklarını görmüştü. Herkes onu hazırlıksız ve kaçmaya şansı olmadığı anda yakalayacaktı. Ama şu anda kaçmasına bir gereklilik yoktu. Beklemeli ve her şeyi görmeliydi.
İşyeri acayiptir ki dışarıdan daha soğuktu ve Gürkan’ın korkuları işyerinin soğukluğuyla birleşiyordu. Titreyen elleri daha hızlı çalışma çabası içindeydi. Hiç kimsenin aklına ustabaşının neden gelmediği sorusu gelmiyordu. Hâlbuki herkesten önce o gelirdi. Geç gelenleri not eder, şaşımsı gözleriyle kötü kötü süzerdi. Yarım saat geç gelen olsa nedenine bakmaksızın ya kovar, ya da o gün gidip ertesi gün gelmesini emrederdi. Herhalde kimsenin kendisine karşı çıkamayacağını düşünürdü rahmetli. İşte bugün de kendisi geç kalmıştı. Ama şanslıydı. Kimse ona hesap sormayacak ve hatta ona hak verecekti. Öyle ya, ölü birisinin işyerinde ne işi vardı? Onun işi artık zebanilerleydi. Uzun bir dinlenme hakkına kazanmıştı. Hem de cehennemde birinci sınıf bir yerde.
Artık işbaşı yapalı kırk dokuz dakika olmuştu. Ara sıra etrafa bakınmış ve onu görmedikçe daha mutlu olmuştu. Her şey gayet normal bir gün havasında devam ediyordu. Herkes Gürkan'a gülücükler atıyordu. Sanki onu ödüllendiriyor gibiydiler. O da bunu hak etmiş sayılırdı. Öyle ya "büyük iş" başarmıştı. Geçen her dakikada daha da coşkulanıyor, makinesine uzun basışlarla çığlık attırıyordu. Yanındakiler ona, "Ouu uçuyorsun!" diyorlardı. O da "Evet," diye cevap veriyordu "uçuyorum.”
Çalışırken durup camdan dışarı baktı. Sarı güneş her yeri aydınlatıyor ve ısıtıyordu. Masmavi gökyüzünde bazı gri bulutlar olsa da dinginlik ve rahatlık vardı. Kuşlar kanatlarını özgürlüğe açmış uçuyorlardı. Birbirinin içine geçmiş evlerin arasında minik de olsa yeşil ağaçlar gözüküyordu. İnsanlar ise bu arada tırısta koşan atlar gibi koşuyorlardı. Hepsi bir yerlere gidiyor, ordan oraya savruluyordu. Bu savrulanlar arasında olmak istemiyordu Gürkan. Hiçbir zekâları olmasa da uçan kuşlar ona daha cazip geliyordu. Hiç değilse onlar geçen her dakikalarının hesabını kendilerine sormak zorunluluğunu hissetmiyorlardı.
Gözünü, tam bir insana yönlendirmişken böğürme sesiyle irkildi. Gözünü içeri kaydırdığında birden ileride ustabaşını ayakta dikilirken gördü. Bir iki saniye bakıp hemen başını indirdi. Herhalde hayal görüyordu. Dün işi bitmişti onun. Sonra başını bir daha kaldırdı. Belirsiz bir ışık vardı sanki karşısında. Ya da daha doğrusu bir bulut huzmesi… Elini gözüne götürdü ve gözlerini ovalamaya başladı. Başını yere indirdi ve tekrar baktı. Evet, hayaldi gördükleri. Dikkate alınmayacak, insanın sinirini bozan hayaller.
Yalnız geceleyin bu hayallerle çok uğraştığı için yine bir çekimserlik duygusuyla etrafını süzüyordu. Olur ya, bir an beklenmedik bir şey karşıya çıkar… Öyle bir şey olsa, açıkçası ne yapacağını bilemiyordu Gürkan. Ustabaşı karşısına geçip dikilse ve ona hesap sorsa!.. Belki son bir çabayla yine saldırırdı ona. Makasını alır ve neresine denk gelirse saplamaya çalışırdı. Ya da titrer ve her şeyi itiraf ederdi. Af diler, başını büküp masumca beklerdi. Affedilir mi bilinmez ama ne yaparsa yapsın sonunda pişman olacağı kesindi.
Ardı sıra beyni düşüncelerden arınmaya başladı. Ne gece, ne gündüz… Hiçbir şey onun için önemli değildi sanki. Yaptığı şeyin hissi terk etmişti vücudunu, düşünceleriyse terk ediyor ve gece uğraşıp da yapamadığı arınma, salt kendisi açısından da olsa gerçekleşiyordu. Bütün suçlular önce düşüncelerinden temizlemeye çalışsalar da yaptıklarını, Gürkan ise önce duygulardan temizlendi ve sonra düşüncelerden.
Saatine tekrar baktığında gülümsedi. Sabah paydosuna birkaç dakika kalmıştı. Biraz dinlenecek ve rahatlayacaktı. Yalnız kötü bir yön de vardı. Herkes akşamki olaydan bahsedecekti doğal olarak. Gürkan ise gece bütün hazırlanmalarına rağmen bir pot kırmaktan korkuyordu. Ola ki böyle bir şey olsun… O zaman minik bir toz bile bütün yaşamını değiştirmeye yeterdi.
Zil çaldı. Yoğun, sinir bozucu ve teslim alan bir zil… Her tınlamasında kendi, ya da temsil ettiği ezici gücü açığa vuran… Nerden işitilirse işitilsin herkesi kendine çağıran bir güç.
Hemen kalkmadı Gürkan. Yanından geçen insanları teker teker izledi. Saygıyla karışık bir korku vardı içinde. Her geçen onu dikkatlice süzüyor ve hafifçe gülümsüyordu. Anlam veremiyordu bu gülümsemelere. Ne yapacağını bilemiyor ve istemsizce sırıtıyordu
Yüzünü yine döndürdü pencere tarafına ve gözlerini kapattı. Rüzgâr, serinlik, rahatlama ve kızıllık… Sanki tek hissettiği dünya bunlardı. İlk defa kendisini özgür hissetti o an. İlk defa bir şey için özgür oldu.
Tekrar içeriye döndüğünde birçok yer karanlığa teslim olmuştu. Toz, kumaş parçaları, lakırdılar, dökülen boyalar ve histerikçe gülüşler… Az öncekiyle karşıt olmasa bile farklı ve sıkıntı verici.
Kalkması gerektiğini düşündü. Derin bir nefes aldı ve bir hamlede kalkıverdi masa başından. Ayağı her an kayacak gibi bir yerden tutunuyor ve yürüyordu. Birkaç adım atınca durdu. Atölyenin büyük bir bölümü silgiyle silinmişti sanki. Geriye onun yürüyeceği kadar dar bir yer önünde her adımda açılıyordu. Geriye baktı. Karanlık!.. Korktu geriye dönme düşüncesinden. Sanki bir adım geriye giderse uçuruma düşecek. O yüzden ileri gitti. Bu yaşadığına anlam veremiyordu. Neyin belirtisi bu? Gece her şey bitmemiş miydi?
Yemekhaneye vardığında tekrar etrafını görmeye başladı. Ayakta poz verenler ve sandalyelerde gerinenler. Ama konuşmuyorlardı. Birbirlerine bakıyorlar ve baş sallıyorlardı.
Minik bir bardağa konmuş çaya uzandı eli. İçine bir çay kaşığı toz şeker attı ve karıştırmaya başladı. Kaşığın bardakla olan dansını işitebiliyordu. Çın!.. Çın!.. Çın!.. Sanki bir melodi gibi… Dans mı edilir bununla, yoksa gergin bir pozisyonla hüzünlenilir mi?
Kaşığı bardaktan çıkarttı ve bir kere daha vurdu. “Çın!..” Attı onu hızlıca. Ardı sıra omzunda bir el hissetti. Bir başkasını boynunda… Sert ve nasırlı bir el ve iri de… Tam bir işçi eli…
Hemen arkasını döndü. Böyle, fark edilmeyecek bir şekilde herkes ardına birikmiş… Hemen hemen her yeri bir el tarafından tutsak edilmiş. Acıdığını hissediyordu bedeninin. Ağızlara baktı, hareket var, ama ses yok. Birden yere yatırıldı. Eli arkaya çekilmiş ve kelepçeleniyor. Anlayamıyordu bu gereçlerin nerden bulunduğunu. Sonra sesleri duymaya başladı. Tam bir hır gür… Anlamlı tümceler yerine anlaşılmaz bir yığın ses. Bu sanki ona bırakılmıştı. “Ne oluyor?” dedi. “Daha konuşmadık bile.”
Birisi karşılık verdi: “Buna ne gerek var?”
Şaşırdı buna. Kafasındaki gelişim süreciyle bu yaşananlar hiç birbirine uyuşmuyordu. Yakalanma riskinin bulunduğunu biliyordu. Ama böylesi bir biçim onun tahmin edebileceğinin ötesindeydi.
Arkaya bağlı kollarını geriye çekip Gürkan’ın belini daha fazla büküyorlardı. O an ağlamaya başlıyordu Gürkan. Belli belirsiz yardım mırıldanmaları çıkıyordu ağzından. Sonra işyerinin tuvaletinin önündeki boş alana getirildi. Yere yüzüstü, boylu boyunca yatırıldı. Bir çırak geçip onun sırtına oturmuştu. Ara sıra saçını yoluyordu Gürkan’ın. Gerçi Gürkan da ona pek iyi davranmazdı önceleri. Sık sık kızar ve kafasına iplik bobini atardı. Etraftansa sesler yükseliyordu. Boğuk bir ses, “Hayli güç oldu,” dedi. “Evet,” dedi bir başkası, “bizi çok uğraştırdı köpoğlu!” Bir kadın bağırdı, “Hemen yargılayalım onu!” Herkes oybirliğince bunu başlarıyla onayladı. Ardı sıra sesler gelmeye başladı. Masaların yerleri değiştiriliyordu. Buna çok önem verdikleri belliydi. Çünkü koca koca makineler yerlerinden başka bir yere taşınıyordu. Yerler güzelce temizleniyor, oturaklar siliniyordu.
Uzun süre sessizce durdu Gürkan. Mademki böyle bir olay başına gelmişti, o da kendini sonuna kadar savunacaktı. Belki bu biraz zor olacaktı. Çünkü hiç hazırlanmamıştı böyle bir duruma. “Ama,” diyordu, “ne olursa olsun bu olayın özünü değiştirmez.”
Sırtındaki çocuk kalkınca iki adam geldi ve onu yerden kaldırdı. Yüzlerine baktı onların. Her zaman konuşup espri yaptığı kişiler... Onlara, kaldığı zor durumlarda yardım etmişti Gürkan. Ama şimdi, Gürkan’a yardım etmek şöyle dursun, kaçmaması için sıkı sıkıya kavramışlardı kollarını.
Atölyeye göz gezdirince az öncesinde çalışmış olduğu makinesinde bir çırağın çalıştığını ve yaklaşık yüz elli metrekarelik bir alanın boşaltıldığını gördü. Masalar ve sandalyeler üçgen biçiminde dizilmişlerdi. İşlerin çizildiği küçük ve yüksek bir masa en başa konulmuştu. Ya da üçgenin en ucundaydı bu masa. Onun bir ilerisine iki tane U biçiminde masa konulmuştu. Geriye kalan bölümde ise işçi sayısı kadar sandalye yerleştirilmişti.
Gürkan’ı en uçtaki masaya yakın bir yerde durdurdular. Oturacağı hiçbir şey yoktu. Yüksek masaya birisi geçip oturdu. Az önceki Gürkan’ın sırtına binen çıraktı o. Gürkan’a, “Hâkim benim!” dedi. Bir cevap vermedi Gürkan buna. Gerçi onun hâkimliğini tanımadığını söyleyebilirdi, ama bunun ne işe yarayacağını bilemiyordu. Sonra iki tane kişi hemen hâkimin önüne oturdu. Birisi gülümsüyor diğeri suratını asmış Gürkan’a küfür ediyordu. Gülümseyen kişi elişi masasında çalışan kısa boylu, esmer, sivri ve kemerli burunu olan bir bayandı. Gürkan’a, “Seni savunacağım,” dedi. Gürkan baş salladı ona. Asık suratlı ise, sürekli yalakalık yapan, para kazanmanın dışında bir şey düşünmeyen bir ütücüydü. Gürkan onunda bir şey söyleyeceğini bekledi ama o bir şey söylemedi.
En sonunda bütün izleyiciler yerlerine oturdu. Normalde, ya da Gürkan’ın bildiği biçimde hep hâkimler en son gelirdi. Ama demek ki bildiği şeyler çok azdı.
Gürkan, “Oturmayacak mıyım?” dedi.
“Hayır!” dedi hâkim. “Senin oturmana gerek yok.”
Gürkan “Neden?” dedi. Buna ise bir cevap alamadı.
Asık suratlı adam kalktı ve “Bizi çok uğraştırmasına rağmen bu caniyi yakaladık ve şimdi yargılıyoruz,” dedi. “Kendisi, ona her zaman iyilik yapmış olan birisini, yani ustabaşısını öldürdü.”
Gürkan buna itiraz etti. Mahkeme başkanı buna kızdı ve onu susturdu.
Savcı devam etti: “Elimizdeki kanıtlar onu, yani ustabaşısını dün akşam evine giderken öldürdüğünü ortaya koyuyor. Kalın bir demir sopayla başını ezerek öldürmüştür. Ah, ne feci bir durum! İşte bu demir…” Savcı demiri gösterdi, hala üzerinde kan vardı. Başını eğdi Gürkan buna. “Gördüğünüz gibi suçlu da bunu yadsıyamıyor. Seni yüzsüz herif seni… Hâlbuki ustabaşısı yaşadığı süre boyunca ona hem para konusunda hem de iş konusunda yardım etmiştir. Örneğin, daha geçen hafta, haftalığından yapılacak üç yüz yirmi dört bin liralık kesintiyi yaptırmamış ve böylece suçlunun ücreti tam ödenmiştir. Veya suçlu üstünün ona verdiği ceket yakasını takamamış ve bunu da üstüne ifade etmiştir. Hâlbuki kendisi bunu da yapacağına ilişkin bir ifadeyle ücretini almaktadır. Yani mutlaka yapması gerekirdi bu işi. Ustabaşı ise bu yapılandan dolayı onu kovmak hakkını bile saklı tutmuş ve bir şey söylemeden yapılamayan işi almış ve yeni, basit bir iş vermiştir. Ya da… Ya da, ustabaşısı geçen gün yemek yerken onun yüzüne gülmüştür ve masadan kalkerken de suçluya ‘Afiyet olsun!’ demiştir. Şimdi sorarım size. Hangi ustabaşı böyle birisine bu sözleri söylemiştir? Cevap veremezsiniz, çünkü buna söylediğimden başka bir örnek yoktur. Diğer yandan, suçlu, birçok gün akşam mesaisine kalmamış kafası estiğince gitmiş, sık sık surat asmış ve içinden küfür etmiştir. Evet, küfür etmiştir. Ayrıca birçok kişi önüne ustabaşısı aleyhinde ağza alınamayacak laflar etmiştir. Örneğin, onun hakkında kısa boylu, şaşı gözlü ve şişman demiştir. Hâlbuki ustabaşı hiçte kısa boylu değildir. Boyu her halükarda orta dereceye yakındır. İşte görüyorsunuz, ne kadar büyük bir hakaret.”
Herkes bunu başıyla onayladı. Sonra savunma söz aldı.
“Gördünüz gibi,” dedi kadın, “o, bazı hatalar yapmış bir adamdır. Ustabaşısı hakkında kısa boylu deyişi ise tam bir talihsizliktir. —Vah vah, ne talihsiz adam!- Bunun sebebi kendi boyundan kaynaklıdır. Gördüğünüz gibi hayli uzundur o.” Kadın bunu söylerken eliyle Gürkan’ı gösterip yukarıdan aşağı bir sunumunu yaptı. “Herkes bilir ki, insan birisi hakkında konuşurken hep kendisiyle karşılaştırır. Örneğin uzun boylu birisi kendisinden kısa olan herkesi bücür görme eğilimlidir. O da sırf bundan dolayı böyle bir söz söylemiştir. Ayrıca yapılmayan haftalık kesintisini ise bir dilenciye vermiştir. Verirken onun halini bir görseydiniz! O ne tatlı surattı öyle. Gören melek zannederdi. Parayı cebinden çıkarttı ve ‘Buyurun efendim,’ diye dilenciye uzattı. Ne büyük bir alçakgönüllülük!”
Burada hemen savcı söz aldı: “Elimizdeki kanıtlara göre bu dilenci yalancı bir dilencidir. Hani şu trilyonluk olanlardan… Hem verdiği para iki yüz elli bin liradır. Nerde bunun gerisi? Kim bilir ne gibi kötü amaçlar için harcamıştır onu. Ayrıca parayı dilenci denilen yalancıya verirken gözünü sağa doğru kaçırmıştır. Neden? Çünkü kafasından farklı şeyler geçiyordu da ondan. Parayı verip bir süre yürüdükten sonra da sağ eliyle sakalını sıvazlamıştır. Yani ne denilir?.. Bunun kanaatini size bırakıyorum.”
Buna başını salladı savunmacı kadın. “Elden bir şey gelmez,” dedi. “Yapılan yapılmış ve her şey geçmişte kalmıştır. O yüzden bunlara aldırmamak gerekir. Bizim isteğimiz ona farklı bir ceza verilmesidir.”
Bunun söylenmesi ile bir uğultu yükseldi herkesten. Kadın yavaşça ardına baktı ve elini yüzüne örterek yerine oturdu.
Savcı tekrar konuştu: “İşte, bu cani adam kendisine yapılan bu iyiliklere hep kötülükle cevap vermiştir. İyilik yap kötülük bul! Yo! Artık konuşamayacağım. İçim sızlıyor. Hele bu adamın benden daha fazla haftalık alması içimi tahtakurusu gibi kemiriyor. Ah! Nasıl alırsın lan benden daha fazla haftalık? En iyisi kısa kesmeli ve hızlıca cezasını vermeliyiz.”
Gürkan hemen konuşmak istedi, ama izin vermediler ona. Ama o yinede konuştu: “Güya iyilik denilen şeylerden bahsediyorsunuz, ama bana yapılan kötülüklerden bahsetmiyorsunuz. O bana birçok kere küfür etmiştir. Ne annem ne babam kalmıştır küfür yemedik. Bu benim varlığıma yapılan bir saldırıdır. Benim onurumdur ayaklar altına alınan.
“Her zaman yaptığım ve bir sorunun çıkmadığı işlerde sorun çıkarttı o. Yok, şurası bir milim kalın veya ince olmuşmuş. Ceket yakası takıyorum, geliyor ve “yarım milim” kaymış diyor. Bu ülkede kaç kişi yarım milimin farkına varır? Kaç usta makineci yarım milim fark yapmadan yaka takabilir? Açık söylüyorum: ben yapamam. O yüzden, ‘Al ve bana başka bir iş verin,’ dedim ona. Böyle yapana bunu yapmak benim hakkımdır.
“En önemli izin istemelerimde bana izin vermedi. Hastayım, çalışamıyorum. Kendimi yerlerde sürünüyor gibi hissediyordum, ama yine izin vermiyordu. Sırf daha kötü duruma gelmem içindi bu.
“Sık sık bana bağırıp çağırdı. Hatta birçok kere bana tokat vurdu. Evet, vurdu bana. Kendimi savunmak istedim birkaç kişi birden saldırdı. Yüzüme ve karnıma defalarca tekme yedim. Günlerce yataktan kalkamadım. Hala o tekmelerin acısını hissediyorum. Ve beni en fazla sarsan ise gözümün önünde sevdiğim kıza taciz etmesidir. Ah, yüreğim parçalandı o an. Sanki birisi gelip kafamı eziyordu. Be… Be… Be… Benim ona yaptığım ise sadece bunların bir karşılığıydı. Evet, yemin ederim ki sadece bir karşılıktı.”
“Sus!” dedi savcı. “Seni illet herif! Hem izin verilmediği halde konuşuyorsun, hem de üste çıkmaya çabalıyorsun. Seni dövmesinin sebebi sırf akıllanman içindi. Yani sana yapılan bir iyilikti. Bilirsin, dayak cennetten çıkmadır. İnsan sevdiği kişilerin akıllanmasını ister. O kadar çok yalan söyledin ki, artık sana güvenmediği için ve paranın kesilmemesini isteğinden dolayı sana izin vermedi. Sevdiğin kıza ise stratejik eğitim vermeye çalışıyordu. Sırf ileride rahat rahat ‘o’ işi yapasınız diye. Başkası olsa teşekkür eder be! Ama işin önemli yanı, sen de her şeyi itiraf ediyorsun. Tez elden sana ceza vermeli.”
Hep bir ağızdan, “Evet!” dedi herkes.
Gürkan “Hiçbir şeyi tanımıyorum!” dedi. “Ne bu mahkemeyi ne de bu ‘suç’ denilen şeyi. Ödeşme bir suç olamaz. Ömrümde hiç böyle bir mahkeme görmedim. Daha düne kadar, hatta birkaç saat öncesine kadar hepiniz işçiydiniz. Şimdiyse bana karşı hüküm vermeye çalışıyorsunuz.”
“Bizi tanıyıp tanımaman senin sorunun,” dedi hâkim. “Sen bizi tanımasan da biz varız. Diğer yandan yargıyı bizim vermediğimizi zannetmeni de senin aptallığına bağışlıyorum.”
Gürkan, “Peki,” dedi “cezam nedir?”
Herkes birbirine bakınmaya başladı. “Söylenmemeli!” diye bir mırıltı yükseliyordu.
Savcı kalktı ayağa ve “Bunun ona söylenmesi gerekmez,” dedi.
“Nasıl?” dedi Gürkan, “Cezamı da mı bilmeyeceğim?”
“Evet,” dedi yine savcı.
Hâkim ise, “Bilmese mi acaba?” diye düşünüyordu.
Savcı tekrar, “Bir suçlunun cezasının bilmesi cezanın kapsamı dışındadır,” dedi. “Onu asıl ilgilendiren cezanın yaşanması sürecidir. Uzun deneyimler göstermiştir ki bazı şizofrenik tipler dışında, ceza bilinci etkili bir ceza olmuyor. Hatta bazıları ceza bilinciyle kendini aklanmış sayıyor. Adamlara sorsan dünyanın en temiz kişisi oluvermişler. Şimdi bu şey’e, yani bu yaratığa cezasını söylemek, emin olun, hiçbir işe yaramaz. Belki bize daha fazla kızmaya bile başlar. Elinden gelse bir kaşık suda boğar bizi. Ulan sen nesin ki? Hı? Adalet nedir bilir misin sen? Adalet… Adalet… Iııı!.. Adalet çok yüce bir şeydir. Iııı!... Göklerdedir o. Evet evet! Şey… Göklerdedir o. Neyse sana anlatsam bile anlamazsın sen. Evet, baylar bayanlar! Bu adamın cezayı hissetmesi, onun için yeterli.”
Herkes alkışlıyordu bu sözü. Doğrusu Gürkan bile ondan böyle sözlerin çıkmasına şaşmıştı.
Hâkim, “Bitti,” dedi ve ipliği koparttı. “Sanığa cezayı hızlıca vermek gerek.”
Bu sözle birlikte iki kişi gelip yine Gürkan’ı aldı ve bir köşeye götürdü. Merak ediyordu Gürkan, artık başına ne gelecek diye. Böyle olağan dışı bir durumun rüyalara özgü bir şey olduğunu düşünüyor ve bu kötü rüyadan hemen uyanmayı istiyordu.
Tozlu bir yerde Gürkan’ı yine yüzüstü yere yatırdılar. Az önceki hâkim yine üzerine oturdu. Gürkan sürekli etrafındaki tozları uzaklaştırmak için üflüyordu.
Yanına çok sevmiş olduğu bir arkadaşı geldi. Gürkan’a üzgün olduğunu gösteren bir suratla bakıyordu.
Gürkan ona “Ne oluyor?” dedi.
“Olması gereken şeyler,” dedi arkadaşı.
Gürkan “Niye böyle olması gereksin ki?” dedi.
Arkadaşı, “Bilmem! Sana sormak gerek.” dedi. Gözlerini sürekli yukarılara kaçırıyordu o.
Gürkan “Ben bilmiyorum,” dedi. “Yaptığım sadece bir şeyin bedelini almaktı. Ama şimdi daha kötü bir durumdayım. Aldığımdan daha fazla bir bedel ödüyorum. Sanırım yaptığım hataların bir sonucu bu. Ama… Ama bunun bir yararı olup olmadığını bilemiyorum. Sadece acı veriyor bana bunlar.”
Arkadaşı, “Başında bunları düşünmemiş miydin?” dedi.
Gürkan, “Böyle değil. Mahkeme olur, polis olur, adalet olur… Ama böyle değil. Şu çırak yargıç olacak ha?” diye cevap verdi.
Arkadaşı, “Evet, çok kişiyi yargıladı o. Yargıladıklarının hepsinin cezası kötü oldu.” dedi.
Gürkan, “Ne cezası? Benim cezam nedir? Niye benim bunlardan haberim yok?” dedi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Arkadaşı, “Vardın canım! Hepsinde sende vardın… Hem senin cezanı, sana söyleme hakkım yok benim. Senin onu yaşaman lazım.” diye cevap verdi.
Gürkan, “Niye, niye benden yana çıkmadınız? O adam size de bir sürü eziyet etmedi mi? Sizin de canınızı burnunuzdan getirmedi mi?” dedi.
Arkadaşı, “Her şey yerinde önemlidir. Bizim yapabileceğimiz tek şey buydu. Seninle beraber niye kendimizi tehlikeye atalım ki? Neden senin yanında olayım ha? İşte senin durumuna bak…” dedi.
Gürkan sesini yükselterek, “Bir gün sıra size de gelecek,” dedi.
“N’apalım!.. Bir cevap ver. Bize haksızlık ediyorsun. Bizim durumuzda sen de aynısını yapıyordun.”
Gürkan, “Ben hiç öyle yapmadım,” dedi.
Arkadaşı, “Hayır, yaptın. Şimdi de biz kararımızı verdik. Hem niye senden yana çıkalım ki? Sonuçta senin gibiler bize bir siperdir. Siz olduğunuz sürece ortalıkta bizim yaptıklarımız görünmüyor.” dedi.
Gürkan, “Ya artık bizim gibilerden kalmazsa?” dedi. Gözlerini arkadaşının gözlerine kenetlemişti.
Arkadaşı, “Kalır kalır!” dedi. “Sizler hep oluyorsunuz.”
Sustu Gürkan. Bir cevap veremedi. Arkadaşının bu söylediklerine bir anlam veremiyordu. Ne zaman yargılamıştı ki o birisini? Nasıl olmuştu bu?
Sonra arkadaşı yanından uzaklaştı. Onun gidişine ağlayarak baktı. “Demek,” diye düşünüyordu, “işler böyle yürüyormuş.”
İki kişi gelip onu yerden kaldırdılar. Yine tanıdık, yine pek de iyi geçinilmeyen insanlar. Sanki geçmişin hesabını sorar gibi bir davranışları vardı. Geçmiş! Silinip giden ama unutulmayan bir geçmiş…
İleri baktı, polisler sıra sıra dizilip geliyorlardı. Ellerinde birer cop, yüzlerinde bir gülümseme. Niye gülümsediklerini bilemiyordu. Ama bir yandan da seviniyordu. Öyle ya, madem polisler vardı, o bilinen adalet de vardı. Belki şimdi onu alırlar ve bilinen adaletin büyük ve heybetli binasına götürürlerdi.
Polisler gelir gelmez, “Suçlu kim?” dedi. Herkes parmağıyla Gürkan’ı gösterdi. Utanç duydu bundan Gürkan. “Tamam,” dedi polisler ve beş kişi Gürkan’ın etrafını sardı. Biri kolundan biri burnundan, bir diğeri kulağından tutuyordu. “Dikkat edin!” dedi birisi. Daha doğrusu bir işçi… “O tehlikeli birisi.” “Aldırmayın,” dedi polis, “işi birazdan bitmiş olacak.”
Bu söylenir söylenmez dışarı çıkarttılar onu. Yoğun bir sıcaklık ve çöp kokusu her yeri sarmıştı. Bir rüya değil miydi yoksa bunlar? Rüyada koku olur muydu?

* * *

Uçsuz bucaksız bir arazi… Sanki insana bir karış uzakta güneş, çim kokusu ve yüksek dağlar. Oracıkta bekliyordu Gürkan. Önüne bakıyor ve burada ne işi olduğunu düşünüyordu. Burada hangi suça ceza verilebilirdi ki? Bu arada polislerden de umut kesmişti. Yolda gelirken Gürkan onlara ne zaman “Suçsuzum!” dese, kollarını daha bir sıkıp, “Sen de suçsuzsan…” diyorlardı. Bu sözün nedense sonunu getirmiyorlardı.
Arazide aynı işyerindeki gibi yüzüstü yere yatırdılar. Polisler aralarında bir şey konuşuyordu. Sanki bir anlaşmazlık vardı. Bazen bağırıyorlardı. “Sen yapmalısın,” diyordu birisi. “Hayır,” diyordu bir başkası, “Sen yapmalısın.” Sonunda kura çektiler ve kısa boylu, yüzü çilli ve saçları dökülmüş birisine yapılacak iş düştü. Elinde kazma ve kürek vardı onun. Habire homurdanıyordu. “Bu ne iş ya!” diyordu. “Cezaya bu da dâhil olsa olmaz mıydı?”
Diğer polisler ise arabaya bindiler ve üç saat sonra geleceklerini bildirerek gittiler.
Gürkan’ın hemen önünde kazmayı vurdu toprağa polis. Ağzından bir küfür, bir şarkı uçuşuyordu. Ara sıra Gürkan’a bakıyor ve kızgınca başını çeviriyordu.
Gürkan “Ne oldu?” dedi.
“Daha ne olsun?” dedi polis.
Gürkan, “Bana niye kızgınsın?” diye cevap verdi. İçinde hala kurtulma umudu saklıydı. Hem iyi birisine benziyordu polis. Gerçi bunu nerden çıkarsadı bilemiyordu ama sezgileri bunu bildiriyordu ona.
Polis, “Sana değil cezanı verenlere kızgınım,” dedi. “Cezaya bu kazma işini de dâhil etseler olmaz mıydı?
Gürkan, “Belki acımışlardır bana. İstersen onlara başkaldır!” dedi.
Polis, tıslayarak güldü ve “Sana niye acısınlar ki?” dedi.
“Bilmem!” dedi. “Sonuçta benim bu olan bitenden haberim yok.”
Polis, “Haberin olsun olmasın bir şey fark etmez,” diye kestirip attı.
Gürkan, “Niye?” dedi. Kendini ölüyor gibi hissediyordu.
Polis, “Seni etkileyen şeyler senin rızana boyun eğmezlerde ondan,” dedi. Yüzünde öğüt verebilmenin sevinci vardı.
Gürkan, “Ama en azından beni etkilediklerini anlarım değil mi ama?” dedi.
Polis, “Orası öyle,” dedi. “Ama dar kafalıysan onlar ne yapsın?”
Sustu. Polisi baştan aşağı süzmeye çalıştı. Fakat adamın bedeninin yarısı mezar içindeydi.
Gürkan “Bana mı mezar kazıyorsun?” dedi.
Polis, “Bunu anladın,” dedi.
“Gözümün önünde de o yüzden,” dedi.
Polis uzun bir “Hımm!” çekti.
Gürkan, “Şu an ki yaşadığım durum inanılmaz bir şey,” dedi. “Ben yargılama sürecini çok farklı bir şey zannederdim. Ne bileyim, bununda bir izleği olmalıydı.”
Polis, “Buna cevap vermiştim,” dedi.
“Bu şeylerin ne zamandan beri farkındasın?” İçinden polisle konuşup zamanı uzattığı için kendini takdir ediyordu.
“Kendimi bildim bileli,” dedi polis. “Ama senin sorunun nedir biliyor musun? Ayaklarının altında bir şeyler var. İçiyorsun, acıkıyorsun, geziyorsun, yiyorsun hatta tepiniyorsun, ama nedense ona dünya demek istemiyorsun. Bir yerde yaşadığının farkındasın, ama nerde olduğunu biraz bilmemezlikten geliyorsun. Samana yanmış kibrit atarsan hapsi yanar. Evet, aynen böyle.”
Yine sustu Gürkan. Ona biraz hak veriyordu çünkü. Güya kendi kendine herkesin onun tarafında olmasını istiyordu.
Polis, “En sonunda bitti!” dedi. “Senin işini de hallettik.”
Korkuyordu Gürkan. “Başka bir şansım yok mu?” dedi. “Gömülmeden önce öldürülmeyecek miyim?”
“Bak burası çok açık,” dedi polis. “En azından bir de onunla uğraşıp durmayacağız. Seni diri gömeceğiz.”
“Bu nasıl adalet?”
“İşte böyle!”
Bunu söyledikten sonra Gürkan’ın bedenine siyah bir örtü örttü. Onu kucağına aldı ve mezara indirdi. Vücudunu özenle yerleştiriyordu. Bunu hallettikten sonra mezardan çıktı. Eline küreği aldı. Küreği toprağa daldırdı ve üzerinde böceklerin gezindiği toprağı Gürkan’ın ayaklarına attı. Çığlık attı buna. Polis ise aldırmadı ve hızlıca atmaya devam etti toprağı. Ayakları ve bedeni hareket edemeyecek bir hal alınca yine bir çığlık attı Gürkan ve polisi yanına çağırdı. Polis küreği bıraktı ve mezara doğru eğildi. “Ne oldu?” dedi. “Bir rüya,” dedi Gürkan. “Aslında her şey bir rüya… Az sonra uyanacağım…” “Evet,” dedi polis, “Ben de ara sıra böyle olmasını çok istiyorum.” Tekrar çığlık attı Gürkan. Polis ise kalktı, küreğini yine toprağa daldırdı ve Gürkan’ın suratına doğru attı. Kafasını yana yatırdı. Sürekli üflüyordu toprakların ağzına gitmemesi için. Ama bir süre sonra kafası da görünmez oldu. Artık sadece inleyebiliyordu. Boğuk ve ağlamaklı bir inilti… Polis, bir yükselti olana değin toprağı attı üzerine. Ardından elini ve üzerini temizledi. Kazma ve küreğini aldı ve hızlıca kendini bekleyen polis arkadaşlarının yanına gitti. “Bugün de iş sana düştü,” dedi arkadaşları. “Evet,” dedi, “Bu işler nedense hep bana düşüyor.”

YEŞİL CANAVAR

Ruhunuza bir kılıç saplanmışsa, yapılacak şey, serinkanlılıkla durumu izlemek, kan kaybetmemek, kılıcın soğukluğunu bir taşın soğukluğuyla kabullenmektir. Birbiri ardına saplanan kılıç darbeleri sayesinde yaralanmazlık aşamasına varmaktır.
Franz Kafka

Gece ansızın titreyerek uyandı Emir. Vücudunda karıncalanmalar oluyor, sanki görünmez bir el orasına burasına çimdik atıyordu. Hani Emir’i tanımayan birisi onun bu halini görse, rahatlıkla onun korkudan dolayı titrediğini iddia edebilirdi. Ama cılız bedeni ve minicik boyu da olsa Emir, asla böyle durumlarda korkmaz, sadece heyecanlanırdı. Öyle ya, aniden yaşamına giren şeyler onu şaşkın duruma düşürmüş, o da ilk aşamada ne yapacağını pek bilemediğinden dolayı, olağandan farklı tepkiler göstermeye başlamıştı. Arkadaşlarına sorsanız “Korkusuz Emir” lakaplı bu çocuğun dünyasına hiçbir karabasan veya buna benzer “korkutucu” yaratıklar giremez, aniden “kıçına tekmeyi” yerlerdi. Öyle ki, yıllarca yalnızlığı, korku vericiliği ve uğultularıyla mahallede mitleşen, sarı renkte olmasından dolayı herkesin “Sarı Kefenli Ev” dediği ve büyük insanların bile yanından geçerken üzerine çeki düzen verdiği evin içine girmiş, saatlerce orda kaldıktan sonra kucağında minik bir kedicikle dönmüştü. Yalnız kediyi öyle sevmiş, çok sevdiği çizgi film kahramanı Elmira gibi öyle mıncıklamıştı ki, kediye bir haller olmuştu. Ayrıca sadece ciğer vermek yetmiyormuş gibi kuru ekmekte vermiş ve bir sabah kalktığında kedinin ölü ve kuru bedeni ile karşılaşmıştı. Araştırmacı birisi olmasının da etkisiyle, hazır ölmüşken kedinin iç organlarını ortaya döküp incelemeye koyulmuş, pek önemli bir şey bulamadığından olsa gerek organları aynı özenle yerlerine koymuş ve özel bir cenaze töreniyle, sonrasında unutacağı bir yere gömmüştü. Bu olaylardan sonra mahalledeki bütün yaşıtları ve hatta kendinden birkaç yaş büyük çocuklar bile ondan korkar olmuşlardı. Hiddetinin göklere vurduğu her anda ortalığı ağır bir sidik kokusu sarardı.
Kış henüz yeni yeni bitmekteydi. Yağan son kar beş gün önce erimişti. Güneş ara sıra bulutların ardından şöyle bir başını uzatıyor, ama hemen ardından saklambaç oynuyor gibi geri çekiliyordu. Gündüzleri sıcak olan odalar geceyle birlikte soğuyor, her soluk alış gecenin karanlığına su buharları bırakıyordu.
Emir de pek hoşuna gitmese de hasta olmayayım diye yorganla yatıyor, minicik bedeni onun altında eziliyor gibi oluyordu. Titremesi artık geçmişti geçmesine, ama nedense kendini çok korunmasız hissediyordu. Başından aşağısı korunaklı bir yerdeydi ama başı, yay gibi kaşları ve yeşil gözleri ile etrafa terör estiren yüzü korunaksız, en ufacık darbeye açık öylece bekliyordu. Yorganı başını da örtecek biçimde üzerine çekti. Ne olur ne olmaz deyip bacaklarını bedenine doğru büktü. Ellerini de sıktı ve gardını aldı. Artık kendisini daha hazır ve güçlü hissediyordu. “Senden korkmuyorum Yeşil Canavar, hadi ortaya çık da gününü gör,” diye inledi. Üniversite okuyan ve aynı odada kaldıkları ablaları bu gün orda olsaydı, Emir’e Yeşil Canavar’dan daha korkutucu bir davranışta bulunabilirlerdi, ama neyse ki yurdun soğuk odalarında üşümekle meşguldü onlar.
Uzunca bir süre yorgan altında öylece bekledi. Sonra sıkıldı, sidiği geldi, su saçtı… En sonunda, “Böyle olmaz,” deyip yorganı başından indirmeye karar verdi. O an aklına silahları geldi. Geceleri kılıcından tutun da, okuna, silahına varıncaya kadar her bir şeyi yatağına doluştururdu. Ama bugün ne olduysa olmuş, bir savaşçının yapmaması gereken bir unutkanlığa teslim olmuş, silahlarını yanına almamıştı.
Acaba kalksa, ilerideki oyuncak leğeninden silahlarını birer birer alsa, sonra amansızca canavarı bulup kafasını kesse ve rahat etse ne olurdu? Canavar silahını almaya çalışan bir savaşçıya saldırıp tahtalıköye göndermez miydi? Elbette yapardı bunu. Onda onur ne gezerdi!? O yüzden bunun riskleri vardı. Hani yatak da pek güvenliksiz sayılmazdı. Canavar birkaç kere yatakta onu korkutmaya çalışmış, ama saldırmamıştı. Belki bugün bir ilk yapar ve korunmasız birisine ilk ve son saldırısını düzenlerdi. Herkeste Emir’in bu haline üzülmüş gibi yapar, ardından kıs kıs gülerdi. “Hayır, burası daha korunmasız,” diye inledi. Bacaklarının arasından dışarı fışkırmak isteyen bir şeyin acısı tüm bedene yayılıyordu. Bir de üstüne üstlük altına işerse insan arasına çıkmaz olurdu. “Keşke akşam bütün silahlarımı yanıma alsaydım,” diye düşündü. Ama bu geçmişte kalmıştı ve artık zaman geri getirilemeyeceğine göre (ki ara sıra bir zaman makinesi yapmak gibi fikirler aklına gelmiyor değildi), şimdi önüne bakmalı bir çıkar yol bulmalıydı. Belki de en iyisi hızlıca odadan çıkmaktı. Sonuçta Yeşil Canavar odanın dışında hiç görülmemişti. Hem o zaman tuvalete gidip işer, mutfağa gidip su içer, ardı sıra odasına gelerek ışığı yakıp silahlarını alır, gereken dersi ona verdikten sonra mışıl mışıl uyurdu. İyi bir zamanı bekleyecek ve hızlıca yataktan fırlayacaktı.
Yatağın yamacına yaklaştı ve bütün cesaretini topladı. Kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. “1…” oda sanki daha çok kararmış gibiydi. “2…” odanın her yerinden ona doğru minik, sperm hücrelerine benzeyen ışık tanecikleri geliyordu. “3…” bütün tanecikler birleşmiş, yemyeşil bir hal almıştı. Ne oldu ne bitti anlayamadı ama yataktan da kalkamadı. Sanki onu yatağa zincirlemişlerdi. Bu, bu bir korku muydu yoksa? Olamazdı! Ama eğer öyleyse herkes onunla alay ederdi. Açıkçası bu feci bir durumdu. Gerçi kimsenin bundan haberi olmaya bilirdi, ailesine sıkıca tembih ederdi. Ama şu gururu yok muydu? İşte ondan dolayı utançla dolaşırdı sokaklarda.
Tekrar hazırlandı. Gevşeyen yumruklarını yeninden sıktı. “1…” ortamda bir değişiklik yoktu. “2…” sidiği daha bir şiddetlenmişti sanki. “3…” yeşil canavarın yüzünü görüverdi. Nasıl da çirkindi öyle! Her yerinden salyalar akıyordu. Hareket edemiyordu. “4…” diye mırıldandı ve yataktan fırladı. Sanki maratona çıkmış gibi hareket ediyordu bacakları. Boşlukta gibiydi. Yorganın üstünde olmamamsı hafifletmişti onu. Ayakları birden yere çakılı kaldı ve aniden düşüverdi. Kendini hemen toparladı. El yordamıyla kapının yerini aradı ve biraz uğraşarak da olsa kapıyı açtı. Artık daha güvenli bir yer olan ara holdeydi. Odasına göre daha soğuktu burası. Verdiği her nefes karanlıkta beyaz bir buhara dönüşüyor, ışık gibi parlayarak tavana doğru yükseliyordu.
Bu yaptıkları onu çok yormuş, soluk soluğa kalmıştı. Sırtını duvara yaslayarak öylece bekledi biraz. Öylesine bir zifiri karanlığın içindeydi ki, bir süre sonra gözlerinin bile kapalı mı yoksa açık mı olduğunu anlayamadı. Gözlerini elleriyle yokladı. Eliyle dürtüklediği gözünden şarıl şarıl yaşlar aksa da bir süre sonra buna da aldırmadı ve bir eli gözünü ovalayarak, diğerini ise duvara dayayarak alt kata inen merdivenlere doğru yürümeye başladı. Korkunun kahredici nüveleri yüreğinde bir yer ediniyor ve oradan tüm bedenine doğru genleşiyordu.
Merdivenin başına geldiğini, önden duvarı yokladığı elinin boşluğa düşmesiyle anladı. Birkaç basamak aşağıya indi. Merdivenin ilk basamaklarını azardan bir ışık aydınlatıyordu. İlk düzlüğe kadar indi artık salonu daha iyi görebiliyordu. Işığın açık bırakılmasına bir anlam veremiyordu, ama her nedense bu, korkularını da hafifletiyordu. Artık iyiden iyiye yaşlanmış olan babası minik bir lambanın ışığında, yemek masasının üzerine dosyaları yaymış çalışıyordu.
Aslında babası burada çalışmazdı. Kendine ait çalışma odasına girer, saatlerce çalıştığı işyerinin işlerini hallederdi. Zaten babasını dinlenirken pek az görürdü Emir. Onun hayatı sanki sadece çalışmaydı. Artık babasını hep bu halde görmekten şaşkınlığa düşüyor, bir ömrün nasıl salt çalışmaya adandığını anlayamıyordu. Her on dakikada bir belini tutuyor, gözlerini ovalıyor, oflayıp pufluyor ama çalışmaktan da asla taviz vermiyordu. Görünene bakılırsa çalışmak babası için bir erdem, bir hayat tarzıydı. Emir’in anladığına göre çalışmak uykusuz kalmakla aynı şeydi. Kendisi asla uykusuz kalmak istemez, zaten bunun için çabaladığında da daha ne olduğunu bile anlamadan kendisini farklı bir yerde buluverirdi.
Merdivende dikilmekten ayakları ağrısa da buna pek aldırmıyordu Emir. Kendisinin geldiğini fark etmeyen babasına daha bir dikkatli baktı. Her zaman olduğu gibi bedeni bunca çalışmaya isyan bayrağını çekiyor, ağrı ve sızılarla bunun böyle gitmeyeceğinin işaretlerini veriyordu. Yüzü yorgunluğun ve uykusuzluğun bütün izlerini yansıtıyordu. Alnı kırışmış, avurtları sarkmış, gözaltlarıysa biraz morarmıştı. Masaya her an yapışacakmış gibi eğik duruyordu. Bu yüzden kamburu çıkmıştı. Çalışmasının her anında ve yerinde nasıl bir disiplin varsa, aynı şekilde kötürüm bıraktırıcı bir itaat vardı. Bu ise onu küçültüyor, olağandan büyük olan vücudunu küçük gösteriyordu. Eliyse ara sıra yoğun olmakla birlikte sürekli bir şekilde titriyordu.
Emir, bir an gidip babasının bacağına çimdik atmak istiyor, bu da olmadı artık dışarı fışkırmak isteyen sidikle ortalığı yıkamak istiyordu. Yeter ki bu dayanılmaz çalışmayı bıraksın ve burada duran oğlunun farkına varsındı. Merdivenin basamağına oturup elini yanaklarına dayadı. Ne zaman fark edilirse o zaman kalkacak, yanına gidecekti. Ama fark edilmezse de ne yapsın o da şuracığa akıtıverirdi.
Neyse ki bekleyişi uzun sürmedi ve bir gerinme anında oğlunu fark etti Hasret. Kendi babasının yıllarca bekleyip büyük bir sevinç çığlığıyla taktığı ismi gibi oğluna bakındı.
“Bu saatte ne yapıyorsun Emir?”
“Şey baba, çişim geldi. Susadım. Ama biliyor musun buraya geldiğimden beri seni izliyorum ve sen beni hiç fark etmedin. Çünkü çok yorgunsun. Ben seni izliyordum.”
“Üzgünüm Emir. Ama ne yapalım ki çok işim var. Bunlar ertelenemez işler. Ama neyi fark ettim biliyor musun?”
“Neyi?”
“Bence sen büyümemişsin.”
Doğrusu Emir’e bundan daha büyük bir hakaret edilemezdi. Hani bunu babasından başkası söylese aniden gider kafasını kemirir, olmadı tokat atardı. Ama babasına karşı büyük bir saygısı vardı. O her şeyden önce Emir gibi dayanıksız değildi; saatlerce uykusuz çalışıyordu.
Emir, biraz da çekinerek, “Ben büyüdüm baba,” diye söylendi.
“Hayır, büyümemişsin,” diyerek kesin ve kararlı bir son nokta koydu Hasret.
“Ama niye öyle olsun?”
Hasret, ilk önce uzun bir konuşma yapmak istercesine soluklandı ve gözünü boş alanlara doğru kaydırdı. Tavanda şu an yanmayan ahizeye bakındı. Koltuk desenlerindeki korkutucu biçemleri inceledi.
“Çünkü…” durdu. Emir ile aralarında yapacağı konuşma açısından fazla olan bir uzaklık vardı. Emir’i yanına çağırdı. Doğrusu mutlu olmuştu Emir bu çağrıdan. Hemen yerinden kalktı ve babasının yanına doğru hızlıca koşmaya başladı. Babasının kucağına denize atlar gibi balıklama atlamıştı. Hasret ise el yordamıyla onu tuttu ve kucağına oturttu. Önce yanağına bir öpücük kondurdu.
“Ne zaman ki yorgun olanın baban değil de bir insan olduğunu düşünür ve hissedersen, benim gibi gördüğün her yorgun insana aynı duyguyu beslersen büyüyeceksin Emir.”
Hasret bunu söyledikten sonra biraz saçmaladığını, küçücük bir çocuğa anlayamayacağı kadar karışık laflar ettiğini düşündü. Ama çocuğunun bir şekilde bu söylenenleri anlamasını istiyordu.
“Olsun, ben yine de büyüdüm,” diye söylendi Emir. “Hem artık Yeşil Canavar’dan korkmuyorum.”
Eğer babası Emir’i biraz daha yakından tanısa ne kadar büyük bir itiraf duyduğunu daha iyi anlardı. Korkusuz Emir, önceden bir canavardan korktuğunu itiraf etmişti.
Hasret itirafın önemini anlamamış vaziyette, “Kimmiş o?” diye söylendi.
“O bir canavar baba. Kocaman boyu, uzunca kulakları, sipsivri, kırbaç gibi kuyruğu var. Öylesine güçlü ki, bizim evimizi rahatlıkla tek eliyle kaldırabilir. Bu canavar beni ara sıra korkutuyor. Şey… Korkutmaya çalışıyor, ama ben korkmuyorum. Çocukken korkuyordum. Ben asla korkmam. Çünkü ben cesurum; aynı senin gibi.”
“Aferin Emir, sakın korkma!”
Emir şaha gelmiş, babasından böyle bir söz duymanın sevincine kendini kaptırmıştı.
“Ama artık yatman gerekiyor. Şu ihtiyaçlarını karşılayalım ve sonra seni yatıralım.”
Önce tuvalete gitmek isteyen Emir, nedense bir türlü çıkmak bilmiyordu. Islık çalıyor, poposunu bir o yana bir bu yana sallıyor, ama son damlayı bir türlü getiremiyordu. Hasret ise çocuğunun bu haline bakıp istemsizce gülüyordu. Neyse ki Emir’in su içmesi kısa sürmüştü de yatak odasına doğru gitmeye başlamışlardı.
Artık yatağına yatırılmış ve öpücüğünü almış olan Emir gözlerini kapamaya başlamıştı. Ama birden ne olduysa olmuş aniden fırlamıştı. Yatağın üzerine dikildi.
“Bir savaşçı asla silahsız olmaz baba! Az daha unutacaktım bunu.”
Babası hak vermek zorundaydı ona. Hemen silahları yerinden çıkarttı ve oğlunun yanı başına yerleştirdi. Silahlarına sıkıca sarılmış olan Emir babasına pür dikkat kesilip yarı uyuklar vaziyette, “Baba, gerçekten de herkes senin gibi yorgun mu? Kimse uyumuyor mu yani?”
“Uyurlar canım oğlum, uyurlar uyumasına da, uyandıkları her an bunun bedelini öderler. Ama uyuduklarında hangi rüyayı görürler biliyor musun? Çocuklarını! Onların sevinç içinde koşmasını izlerler ve uykularını alırlar.”
“Neden böyle baba?”
“Çok basit aslında. Aynı seni korkutmaya çalışan canavar gibi uyku uyutmayan canavarlarla savaşıyorlar. Bu canavar onlar biraz uyumayagörsün hemen gelip bağırıp çağırmaya başlıyor. Onlar da ne yapsın senin gibi silahları olmadığı için bunu kabullenip uyumaktan vazgeçiyorlar.”
“O canavarı da geberteceğim baba.”
“Eminim bunu yaparsın, hadi artık uyu.”
Babası gidene kadar uyuyor numarası yapan Emir, kapının kapanmasıyla yanında değişik bir koku duyumsadı. Silahını kavradı ve hızlıca sağ tarafına döndü. İşte ordaydı. Yeşil Canavar ellerini açmış Emir’i boğmaya yelteniyordu. Canavarın uzana ellerini görür görmez kılıcını yorganın altından çıkarttı ve canavarın elini kesiverdi Emir.
“Ha ha! Ahmak canavar beni korunmasız zannettin değil mi?”
Canavarın kesilen elinden ortalığa saçılan kanlarını görmese üzerine saldırabilirdi Emir. Ama vicdanı buna elvermedi ve onun ağlayarak yanından gitmesini pür dikkat inceledi.
“Biraz daha büyüyeyim babama ve diğer insanlara eziyet eden Rüya Canavarı’nı da öldüreceğim. En güçlü benim!”
Yorganı tekrar üstüne çekti, silahını elinden bırakmadan yanına koydu. Canavara bir daha sefer gelişinde acımayacaktı. Dışarıda ise yağmur yağmaya başlamış, rüzgâr ise bulduğu her delikten içeri uğultulu biçimde girmeye başlamıştı. Duyduğu bir uğultuyla gözlerini kapadı ve amansız bir yolculuğa çıkıverdi Emir. Artık daha cesur bir çocuk olmuştu.
Hasret odadan çıktığında elini duvara yasladı ve başını eğdi. Yorgunluğu boğazına asılmış bir zincir gibi yere eğiyordu artık onu. Ama direnmeli, artık verilmesi gereken kararı vermesi gerekiyordu.
Yıllarca emek verdiği işyerinin sahibi olan Sabri Bey, “kriz”i mana ederek işyerini aniden kapatıp kaçıp gitmeyi düşünüyordu. Bunu Hasret’e anlatmış, “tek çıkış yolunun bu olduğunu”, özellikle “çalışanların tazminatlarını ödemenin imkansız olduğuna” onu da inandırmak istiyordu. “Tek ikimiz bileceğiz bunu, sana ihtiyacım var, sensiz olmaz bu iş. Eğer sen de, “Evet,” dersen, emin ol ömrünün sonuna kadar yetecek parayı sana vereceğim.”
Çalışanlar ise toplu izine çıkartılacak, ama gediklerinde ne bir iş ne de tazminat bulacaklardı. “Bu kadar parayı ödemem imkânsız,” deyip kestirip atıyordu. Daha doğrusu bunca paranın ödenmesi ardından don külot öylece ortada kalacağın belirtiyordu. Bu ise ona yapılan bir “haksızlık” olurdu. Çünkü yılların emeğiyle kazanıp biriktirmişti bunca parayı. Hem işçilere verecekti de ne olacaktı ki? Sefil yaratıklar bu paraları harcayıp bitirecekti. Oysa, oysa kendisi bu paraları kendisi için saklamayacak, yeni bir işyeri açıp insanlar iş imkanı sağlayacaktı. Bu ise gayet iyi bir tavırdı. Ne kadar soylu ve iyi niyetli bir insandı o! Gerçi bunu da yapmazdı ama ah şu vatan sevgisi yok muydu? Hasret bunu yapmanın biraz namussuzca olduğunu düşünüyordu. Sabri Bey’e göre olayın aslı öyle değildi. Bunları yapmak asla namussuzca bir iş olamazdı. Tam tersi vatana millete hizmet, namuslu olmanın daniskasıydı.
Bununla ilgili bir kararı vermek Hasret’e çok zor geliyordu. Sanki kafası ikiye bölünmüştü ve birbirleri arasında savaşıyorlardı. O ise ne tarafta olduğunu bilmiyordu. Sabri Bey’in yanında olursa, aldığı parayla ailesi oldukça iyi bir yaşam için gerekli olan parayı elde etmiş olacaktı. Bu parayla çocukları sorunsuz biçimde okurdu. O an gözünde onların mezuniyeti canlanıyordu. Onlarla “kendi” evinde yaşayışını düşlüyordu. Bu mutlu bir ailenin tablosu olurdu.
Fotoğrafın bir de öbür yanı vardı tabi. Bu yaşanan mutluluklar kimlerin üzerine bina edilecekti? Kaç tane yitip giden yaşamın üzerine heybetli biçimde dikilecekti bu saray! Kaç aile düşkünlüğün kollarında bir yer edineceklerdi?
Bu sefer de kendi çocukları gözünün önüne geliyordu. Hepsi bitkin, hepsi pişman… Sanki babalarına hesap soruyorlardı. Onun boğazını sıkıp kendi sefil kalışlarının sorumluluğunu ona yüklüyorlardı. Ya Sabri Bey onu da ekip kaçıp giderse ne olacaktı? O zaman bütün umutları bilinmeyen uzak yerlere uçup giderdi.
Bu düşüncelerle yavaş yavaş merdivenlere doğru yürümeye başladı Hasret. Her adımında geleceğinin olası ezikliğini ve yapabileceği şeyin titremesini hissediyordu.
Merdivenlerden indi, geçici çalışma masası olan masaya geçti ve oturdu. Kalemi pek de istemeyerek eline almaya çalıştı, ama kalem önce masaya, oradan da yuvarlanarak yere düştü. Kalemin düşüşü sanki onun yaşamının bir parodisi gibiydi. Kendini görüyordu onun hareketinde. Düşmek ona ifade edilemez bir acı veriyordu. Sanki başını eziyorlardı! Başını sımsıkı tuttu ve masaya yasladı. O an ona öyle geliyordu ki biri gelip başını kesecek. “Bunu hak edecek ne yaptım ki?”
Her hareketinde bu cezanın kabullenişi vardı. Birisi gelecek ve cezayı verecekti. Ama kimsenin de geldiği yoktu. Onun yerine boğuk bir ses geldi.
“Buradan bakınca gerçekten çok kötü görünüyorsun. İnsan sana bakınca acıyor.”
Konuşan kişi konuşmasını bitirir bitirmez bir hareket yaptı. Dikkatlice izledi onu Hasret. Daha minicik bir çocukken bir arkadaşı da “birisini öldüreceğim” der, sonra havada bir daire çizip ortasından sıkılmış yumruğuyla çizgi geçirirdi. Bu küçük Hasret’i korkuturdu. Aynısını şimdi de hissediyordu. Aynı korku, aynı heyecan…
“Sen hala burada mısın?”
“Yok canım az önce geldim. Biliyor musun az önce minik oğlun bana kılıcını salladı? Babasının düştüğü duruma düşmesin diye, “Ahh!” diyerek kolu kesilmiş numarası yaptım. İnan senden daha cesur bu çocuk. Hem ayrıca ayıp ediyorsun, gitmemi istemeyen sendin. Sana yardım ediyorum ölümlü.”
“Bana yardım ettiğin falan yok,” diyerek kestirip attı Hasret. “Beynimi bulandırmaktan başka yaptığın bir şey yok.”
Kendini onunla yapılacak bir konuşmaya hazır hissetmiyordu. Bitmek bilmeyen o konuşmalara girerlerse ne olurdu? Buna dayanamıyordu. Söylediği her söze sanki otomatiğe bağlanmış bir kişiden cevap geliyordu.
“Beynini mi bulandırmıyorum? İşte insanlar hep böyledir. Onlara yardım eden herkesi damgalarlar. Ne acı bir durum.”
“Git çabuk buradan!”
“Nereye?”
Bir anda ortaya çıkıvermiş olan adam bu sözle birlikte kahkahalarla gülmeye başladı. Onun bu tavrı Hasret’i daha fazla korkutuyordu.
“Cehennemin dibine. Çünkü, çünkü hak ettiğin yer orası.”
“Bana haksızlık yapıyorsun. Esasta senden çok farklı bir insan değilim. Hatta ortak yanımız çok fazla.”
“Hayır! Seninle aynı olamam. Senin gibi bir aşağılık olamam. Hatta… Hatta sen yoksun. Evet, sen yoksun. Sen… Hayaldin. Zaten olamazsın ki.”
“Ya! Hep öyledir zaten. Bana bir “yoksun” dersiniz ben de yok olurum. Bana bir baksana! Gerçekten yok muyum? Bu kadar sahte mi görünüyorum? Sana bir şey söyleyeyim mi? Senin şu anki halinden daha gerçeğim ben. Senin tutunacak bir dalın bile yok. Kimden yardım isteyeceksin? Hı? Kim var sana yardım edip seni anlayacak? Ben söyleyeyim: hiç kimse yok. Ama bana bak! Ne kadar rahatım. Ne kadar güçlüyüm. Ama sakın kendine bakma! Yani, ne diyeyim… Kendini görsen üzüntüden kahrolursun. Bitkin ve yok olmuş bir adam. Dehşet bir şey bu! Seni gördükçe titriyorum. Hâlbuki doğru seçimi bir yapsan önünde ne güzel bir yol açılacak. Sana garanti veririm ki iki yıl içinde eski güzel yıllarına geri dönersin. Zaten gençken nasıl olduğunu sen daha iyi bilirsin. Hatta bana bak kendini görmüş gibi olursun. O yıllar ne kadar güzeldi değil mi? Yapamayacağın hiçbir şey yoktu. Annen ve baban sana iyi bir eğitim verdiler ki oğlumuz iyi bir yaşam sürsün. Ama şimdi iyi ki ölmüşler. Bu halini görmelerini istemezdim.”
“Hayır,” diye cevap verdi Hasret. “Benimle gurur duyarlardı. Onların en büyük isteği benim namuslu bir adam olmamdı. Ve ben… Ben namuslu bir adamım.”
“Vay be! Bunu söylerken bile düşünüyorsun. Ama haklısın. Zor bir karar. Yalnız şunu unutuyorsun. Sana namuslu olmanı söyleyen baban, yaşamda başarılı olmanı da söylemişti. Yaşamda başarılı olmak ise her şeyden önce bazı şeylerden vazgeçmekle mümkündür. Önünde bir hedef vardır ve bu paradır. Sana babanın söylemediği ama gerekli olan başka bir şey söyleyeyim. Paraya ulaşmak için her şey mubahtır. Bunu unutma tamam mı?”
“Para her şey değildir!” diye bağırdı Hasret. Ama bunu söylerken anlayamadığı bir utanç hissediyordu.
“Hım! Şu klasik söz! Doğru her şey para değildir. Mesela nedir para olmayan? Çocuklarının okuması için gerekli olan şey. İnanabiliyor musun? Veya yeni bir ev! Ne yaparsın. Gider birisinden ev istersin, satıcı da hiçbir şey istemeden evin anahtarını verir sana. Ne kadar güzel! Dünya böyle olsa ne güzel olurdu değil mi? Bende kendime bir tane ev alırdım. Bir de yazlık. Araba, değerli eşyalar, bankalarda para… Üzgünüm tekrar para dedim. Başka?... Sıkıldım bu işten. Hayal kurmak bana göre değil. Ben gerçeklerle uğraşırım. Sana da önerim gerçekçi ol.”
“Ben zaten gerçekçiyim. Onur da bir gerçektir. O olmadan insan yaşayamaz; yok olup gider.”
“İnsanın gülesi geliyor bu dediklerine. Açık söyleyeyim, ben onurlu biri sayılmam. Ama asla yok olma gibi bir derdim de olmadı. Sense yok oluyorsun. Yavaş yavaş yok oluyorsun. Seni diriltecek olan şeyse sana hak ettiğin şey olan, paranın verilmesidir. O parayı alırsın, istediğini yaparsın. Düşünsene! En büyük kızın okuldan mezun olmuş. Kendine güveni tam! Ona para veriyorsun ve o da istediği işi yapıyor. Şu an berbat bir yurtta, sefaletin daniskası olabilecek geleceğini düşünüyor. Ne talihsiz kız ki, hak ettiği üniversiteye gitmektense, kaldırım mühendisi dalında master yapacağı bir üniversiteye yazıldı. Ama gelecek yıl için hala şansı var. Güzel bir okul. İstediği her şey elinin altında. Yurt dışı gezileri, bitmek bilemeyen düşlem gücüyle evrenin sırrı üzerine yaptığı araştırmalar. Ah, ah! Ne güzel olurdu. İnan ara sıra ben de düşlemini kuruyorum evrenin. Sizin yıllar süren yolculuklarınızla ulaştığınız yere ben bir adımda gidiyorum.
“Oğulların ise daha şanslı! Çünkü onlar daha küçükken paraya kavuşuyor. Yani daha güzel bir gelecek önlerinde. Ha, bir de Emir. Onun ne kadar mutlu olacağını geceleri onunla konuşan birisi olarak senden daha iyi biliyorum.”
“Bunları nerden biliyorsun sen? Onların ismini ağzına bile alma!”
“Bilmek benim işimdir dostum! Onlara yazık ediyorsun. Onların umurunda bile değil sizin şu şirket işiniz. Hatta hiç haberleri bile olmaz. Sana hep saygı duyarlar. Ama onlara istediklerini verirsen! Bu olmazsa yüzüne bile bakmazlar. Bir babaları mı varmış, nerde? Nereye saklanmış? Yoksa şu karşımdaki insan mı? Yani şu bitmiş adam.”
“Ben daha bitmedim. Hala onlara bakabilirim. Onlar da çalışsınlar. Kazansınlar. Kendi yaşamları bu. Benim verebileceğim… Benim verebileceğim işte bu. Benim… En değerli şeyim onlarımdır. Ama lütfen bu şekilde olmasın. Ben bir kenarda oturayım. Öylece!”
“Devir oturma devri değil dostum. Kalkıp çalışacaksın. Çalacaksın çırpacaksın. Yani para kazanacaksın. Bunu her şey için yapacaksın.”
“Benim bütün gücüm tükendi,” diye söylendi Hasret. “Ben… Ben çok kötüyüm. Ah! Ne yapmalıyım bilmiyorum. Bütün gücüm çekiliyor vücudumdan. Lanet olsun! Haklısın. Yok olup gidiyorum.”
“Hayır! Daha yok olmuyorsun. Son bir şansın var. Evet, son bir şans!”
“Nedir o?”
“Çok basit. Masadan yavaşça kalk ve sakin bir biçimde telefonun başına git. Kime telefon edeceğini biliyorsun. Ona telefon et ve yanında olduğunu söyle. Paranı al ondan. Onlar senin hakkın. Al ve sonsuza kadar mutlu ol. Benim bu iyiliğimi de asla unutma!”
“Bunu… Bunu yapamam!”
“O zaman yok olup git lanet olası!”
Bu sözle birlikte yok olan evdeki davetsiz misafir oldu. Bir anda anlaşılmaz biçimde ortalıktan kaybolmuştu. Gelişine nasıl şaşırmamışsa, gidişine de aynı şekilde şaşırmadı Hasret. Söylediği son söz ise bir yerlerinden bir parça alıp gitmişti sanki. Vücudu biraz önceki gergin halinden yavaşça kurtuluyordu. Giderek rahatlıyor ve sakinleşiyordu. Ama her an bedeninin kontrolünü kaybediyor, kendini boşlukta sallanıyor gibi hissediyordu.
Masadan kalkmak istiyordu. Kalkmak ve belki de bilmediği yere doğru gitmek… Belki Emir’in yanına giderdi, ya da diğer çocuklarının ve karısının yanına. Telefon da hiç uzak değildi. Ama her nedense hiçbir yerini hareket ettiremiyordu. Gözleri masanın ortasına yoğunlaşmıştı; masanın ortasında duran kuru ekmek parçasına… Sanki her şeyin çözümü ordaydı…
Uzun bir süresini oturarak geçirse de sonrasında bir hareketle kalkmak istedi. Ama bunu yaptığında hiç beklemediği biçimde yere yuvarlandı. Işık görünmez oluyordu artık. Önünü görmesini sağlayacak bir şey yoktu. Etrafı bir anda yoğun bir ses kaplamıştı. Her yerde o kahredici çığlık vardı. Bedeni titriyor, nereye olursa oraya gidip saklanmak istiyordu. Gözünü açtı. Yukarı baktı. Az önceki adam eline bir bıçak almış öylece dolaşıyor odanın tepesinde. Sanki bir ışık gibi parlıyordu o. Etrafında ise giderek karanlık örülüyordu. Yaklaşıyor, Hasret Bey’in göğsüne elini sokuyor, sıkıyor, gülüyor ve geri çekiliyordu. Duvarlara gidiyordu o vakit. Aile bireylerine ait resimleri teker teker getiriyor ve gösteriyordu Hasret’e. Çıldırıyordu o zaman Hasret, kalkıp o resimleri onun elinden almak ve istediği bir geleceği yaratmak istiyordu. Elini yere yaslıyor ve kalkmaya çalışıyordu. Sanki eli yere batıyordu. Gözlerini kapatıp hayal olmasını dileyerek yeniden açtı. Ne kadar da büyümüştü etraf. Kendisi ne kadar da küçük! Az sonra ezecekler sanki onu. Birisi gelip yanlışlık üzerine basacak ve ezilip gidecek. Sonra o genç adama baktı yine. Elinde Emir’in resmi… Sonra yere attı onu. Çerçevesiyle yere düşen resmin camları Hasret’in üzerine sıçrıyor ve vücudunu kesiyordu. Sonra parıldayan bıçağı gördü. Kuyruklu yıldız gibi üstüne doğru geliyordu. O an bir dilek tuttu ve tam kalbine doğru girdi bıçak. Başını sağa dönüp son bir kez daha yerde duran Emir’in resmine baktı. Nasıl da gülümsüyor… O da gülümsedi, gözlerinden yaş döküldü ve gözleri asla kapanmadı…

SUÇ

Bizim makam, benim bildiğim kadarıyla, ki benim bildiğim yalnızca en alt kademeleridir, suçluyu örneğin gidip halk arasında aramaz, tersine, kanunda denildiği gibi, suçlu bizim makamı kendine çeker ve bizim makam da biz görevlilerini yollar.
Franz Kafka

İşyerinin köşe yerinde durmuştum ve izliyordum her yeri. Önümde, beyaz renkteki boyalarıyla dökülen dikiş makinem, sağımda alabildiğine toz ve kumaş parçaları, elimde ise üzerine ismimin baş harflerini kazıdığım makasım vardı. Yaptığım iş az önce bitmişti ve bağıra çağıra ‘Ferdisinden’ şarkı söyleyen çıraktan iş istemiştim. Koşarak yanımdan uzaklaşmıştı o. Ben ise bunda pek başarılı olamasam da dinlenmeye çalışıyordum.
Kendi makinemi bir süre izledikten sonra elimdeki makası açıp kapayarak; sanki onları kesmek ister gibi diğer işçilere bakıyordum. Önümde 30–40 yaşlarında bir işçi vardı. Zayıftı. Kamburu çıkmıştı. Saçı sanki birkaç gündür taranmamış gibiydi. Çilekeşliğin bir ürünü olarak alnında kırışıklar artmış, göz torbaları morarmış ve yüzü gülümsemekten yoksun kalmıştı. Uzamış olan kirli sakalının farkına bile varmadan, elindeki işi bir an önce bitirme uğraşı veriyordu. Gözü, sık sık önündeki genç çocuğa kayıyordu ve ona baktıktan sonra gözünden akan yaşı siliyordu. Sürekli kendini onunla karşılaştırıyordu. Ya da, zorundaydı buna. Genç çocuk gibi eline aldığı pantolonun parçalarını tek bir basışta bitirmeye çalışıyordu. Ama -belki de doğal olarak- bunda başarısız oluyordu.
Önündeki işçi ise daha çok gençti. Uzun boylu, yakışıklı ve açık tenli bir çocuktu. Sakalları bile daha yeni çıkıyordu. Üzerine giyinmiş olduğu badiyle ne kadar güçlü olduğunu göstermeye çalışır gibiydi. Belki, gözünü kapatsa yine bir basışta bitirirdi pantolonun bir yanını. Ama hep aynı hareketle… Yani, sağdan arkayı alır, soldan önü alır ve makinenin ayağının altına koyar. Sonra alabildiğine şiddetli basar pedala. Ancak, sonuçta gözü kapalı bile olsa her şeyinde iğne var. İğneyle yaşamı dokuyordur belki. Onun hareketine tutsaktır çünkü. Adeta onunla yaşar.
Hemen ötede ise ortacı bir kız vardı. Kısa boylu, başı örtük, biraz uzun burunlu ve esmer bir kızdı. Ceketlerin arka ortalarını çatan bir makinecinin önündeki işleri topluyordu. Başını sağa bükmüştü. Sürekli biçimde işin bir ucundan tutup öte yana katlıyordu. Ama onun gözü burada değildi sanki. Uzak yerlerde geziniyor bir hal vardı suratında. Sanki baharı koklamanın rahatlığını yaşıyordu. Yani, farklı bir yere aitti o. Bir ara burnu kaşındığında, şöyle bir etrafa bakınıp kendi kendine güldü ve sonra tekrar aynı işi yapmaya devam etti. Bende ister istemez güldüm ona. Fakat bilmiyorum neden güldüm.
Sonra gözüm daha ötelere ilişti. Pencerenin kenarındaki çalışan ütücülerdi onlar. Dört kişilerdi. Öndeki üç tanesi yirmi yaşlarında, arkadaki son ütücü ise kırk beşine merdiven dayamıştı. Boy sırasına göre dizilmiş bir halleri vardı. En arkadaki son ütücü en kısaları idi. Yüzlerinden yorgunluk akıyordu. Ama sanki buna inat olsun diye, bir an ütüyü alıp hızlıca paskaraya vuruyorlardı. Bir şeyin intikamını alır gibi… Sonra pencerenin ardına bakıyorlardı. Her yeri aydınlatan güneşin üzerilerini ısıtmalarına bile sinir oluyorlardı. Alınlarını siliyorlar ve yine hızlıca vuruyorlardı paskaraya.
Onlar için daha yabancıydım ben. Yanlış hatırlamıyorsam –ki yanlış hatırlıyorum- bir hafta olmuştu o işyerine gireli. Uzun bir süre iş aramış, ama bir türlü çalışabileceğim bir yer bulamamıştım. Ya onlar beni beğenmiyorlardı, ya da ben beğenmiyordum onları. Giriyordum bir işyerine ve birkaç saat sonra kapısından çıkıyordum. Fakat burada neden çalıştığımı bilmiyordum. Diğerlerinden pek de iyi sayılmazdı burası. Olsa olsa daha geniş ve daha ‘havalıydı’. Rahat çalışıyordum ve fazla sıkmıyorlardı beni. Ama belki başka şeylerde vardı, bilmiyorum!
Aslında, kendimi işsiz olduğum dönem boyunca bir boşlukta gibi hissediyordum. Sürekli bir bunalım hali beni sarmıştı. Gözümü her kapattığımda kafamda bir basınç, deyim yerindeyse bir zonklama hissediyordum. Bakıyordum ki, ben nerdeyim diye. Ama ne kendimin nerde olduğunu anlayabiliyordum, ne de diğerlerinin. Gerçi onları da artık algılamamaya başlamıştım. Öyle ki, onlar sadece hareket eden nesneler olarak gözüküyorlardı bana. Fakat bu öylesine bir hareketti. Bir taşın yere düşmesi gibi. Ya da bir işçinin yan çatması gibi… Öylesine bir yineleme yani.
Bazen başım düşüncelerden çatlayacak hale gelince kendime ‘düşünüyorsun’ diyordum. Ama etrafımdaki insanların neden düşünemeyeceğini ispatlayamıyordum kendime. Belki, gayet iyi biçimde her şeyin farkındaydılar. Ya da, bana bakıp benim ne kadar aptal birisi olduğumu söylüyorlardı. Böyle olmamam için hiçbir sebep yoktu. O an kendimi değersiz hissediyor ve çalıştığım köşeden artık başımı bile kaldıracak kuvveti bulamıyordum. Utanıyor gibi oluyordum. Sonra anlayamadığım bir ses, “Onlar bir hiç, onları kendine tanıtla,” diyordu. Önce saçma geliyordu bu ses. Sonra ağlayacak bir halde kimseyi tanıtlayamıyordum kendime. “Ama yine de düşünüyorlar,” diyordum, “Uçuyorsun!” diyordu az önceki ses. Hâlbuki tersi olması gerekmez miydi? Neden olduğunu bilmiyordum, ama “Tek sen varsın,” diyordu o ses. Kızıyordum ona…

* * *

Aslında, çalışmak birçok şeyin çözümünü sağlıyordu. Yani birisi gelip çalıştığım süre boyunca benim ne iş yapacağımı, ne zaman çay içeceğimi, hangi yemeği ne zaman yiyeceğimi belirliyordu. Bu, ister istemez o kişileri bana canlı bir varlık olarak tanıtlıyordu. Yani canlı olmasalar bu kadar şeyi nasıl yapabilirlerdi ki? Akşama kadar on kere iş değiştirirdim ben. Mekanik şeyler nasıl belirler ki bana on dakika sonra gelecek şeyi? O an, yine bir zafer edasıyla bakıyordum her yere. Onların bir canlı olması acı olsa da hoşuma gidiyordu.
Sonra sürekli kızdığım ses yine çınlıyordu kulaklarımda. Bana, “Aslında her şeyi sen belirliyorsun,” diyordu. Bu sözü tam olarak anlayamıyordum, ama titremeye başlıyordu vücudum. Ardından, “Aynı şeyi yapıyorlar,” diyordu. Hemen, onu yalanlamak ister gibi ileri bakıyordum. O an önümdeki makineciyi elinden ve kolundan makineye eklemlenmiş olarak görüyordum. Başını bile kaldıramıyordu. Hani ara sıra genç çocuğa bakardı o? Bakamıyordu. Ya genç çocuk? O ise, başını bir sağa döndürüyor bir de sola döndürüyordu. Sonra uzun bir makine sesi geliyor ve o gülmek istiyordu. Ama gülemiyordu. Ardından ipin başına dolandığını görüyordum. Hemen bunu engellemek için elini makineden çekmek istiyor ama çekemiyordu. Sonra başı makineye yapışıyor ve ip kulağından geçerek gidiyordu iğneye. Ağlamıyordu…
Ardından son bir umutla overlokçu kıza bakıyordum hemen. Amansız bir ses geliyordu ondan. Elinde etek parçaları vardı. Mutluluk vericidir ki hiçbir yeri makineye eklemli değildi. Seviniyordum buna. Ama gözünü iğneden hiç ayırmıyor ve daha bir işin overloğunu bitirmeden, diğer işi gözünü iğneden hiç ayırmadan overlok çekmeye hazırlıyordu. Bu dakikalarca devam ediyordu. Gözümü ayırmadan ona bakıyordum, ama o, ben dâhil hiç kimseyi fark etmiyordu. En ufak bir duygu belirtisi bile yoktu yüzünde. Sonra içimdeki ses “Robot!” diyordu. Aksini ispatlayamıyordum.

* * *

Demek ki her şey bir “uzantı”dan ibaretti. Ama neyin uzantısı? Düşünüyordum bunu. Onu duymaktan korksam da, “Sensin!” diyordu o ses. Bunun olabileceği aklıma sığmıyordu. Ama bana öyle geliyordu ki, tek seçenek buydu. Yani ben bir tanrıydım, onlarsa bir “şey”. Her şey benim etrafımda dönüyordu. Bense yukarılarda duruyordum. “Şeylerin” ulaşamayacağı yerlerde... Belki belirsiz bir yer, ama yüksek ve yüce. İçim enerjiyle doluyordu o zaman ve ister istemez gülüyordum.
Ama yaratımım olan insanları kontrol edememek beni kahrediyordu. Öyle ya, bir tanrı nasıl olurda kendi yaratımını denetleyemez? Yaratıcının niteliği değil midir bu? Bu olmazsa yaptığımız şey kâğıttan bir kale yapmak değildir de nedir? Bu uzun süre kafamı kurcaladıysa da bir gün evde ayaklarımı yıkarken bir şeyin ayırımına vardım. Yamuk yumuk tırnak ve parmaklarım, bacağımın her yerini sarmış ormana benzer kıllar, belirginleşmiş şişkin damarlar ve elimi değdiğimde farklı etki uyandıran noktalar o ana kadar hiç bilmediğim özelliklerimdi. Yeni yeni öğreniyor ve tanımaya çalışıyordum ayaklarımı. İşte bu, kendimi hiç tanımadığım yargısını uyandırdı bende. Daha ayağımı bile tanımıyorken, nasıl olurda beynimin ve düşüncelerimin; ruhumun derinliklerini bilebilirdim?
Beynim bana benim denetimimde olmayan bir dünya kurmuş olabilirdi. Yani bilinmez bir dünya! Hem de ben yaratmışım! Oh ne büyük bir zevk… Ve de gizemli. Bir resmi parça parça edip tekrar birleştirmeye çalışmak gibi bir şeydi bu. Belki saçma, fakat zevkli. Ama bir şey daha vardı; böylece ben, kendiyle savaşmaktan acı çeken bir varlık haline geliyordum. Bu beni çok sarsmıştı. Bir gülüyor bir üzülüyordum. Bu kendine teslimiyet anlamına mı geliyordu?
Sonraları, bir nevi bana karşı olarak kurduğum benim dünyama yönlendirdim düşlerimi. Uzun yolculuklara çıktım orda. Kendime bu kadar mekanikçi tasarımlardan dolayı kızıyordum. Daha hoş, daha iyi bir dünya kurabilirdim. Yani en azından kurmaya çalışırdım. Ancak, bu da bir olasılık olarak kaldığı için hoşuma gitmiyordu. Nasıl yapabilirdim ki bunu? Daha ne yiyeceğimi bile belirleyemezken ‘ben’ in ne değeri vardı? Hem neden bir kral, zengin bir işadamı veya bir gezgin değil de sadece bir işçiydim?
Eğer ki bir kral olsaydım her şeyin benim yaratımım olduğuna daha fazla inanabilirdim. Bir emirle birçok şeyi değiştirmek beni çok yüce kılabilirdi. Taptaze bir yaşam yaratırdım o vakit. Yeşillikler içine kondurulmuş heybetli bir şehrim olurdu. Özenle düzenlenmiş sokaklardan havayı koklayıp gülümseyerek geçerdim. Gölümün kenarında oturup ayaklarımı ıslatır ve balık tutardım. Öyleyken, günümün büyük çoğunluğunu çalışarak geçiriyor, kirada, kötü bir evde oturuyor, pis elbiseler giyiyor ve aynada kırışan suratıma bakıyordum. Giderek erimeye yüz tutmuş kişiye... Acı veriyordu bu bana. Yücelik ile sefillik kol kola mı olurmuş? Sefalet mi yaratır zenginliği? Olabilir mi bu? Anlayamıyorum bunu? Anlayamamak!.. İşte bu benim suçum. Cezam neyse razıyım.

* * *

Dedim ya, anlayamıyorum diye. İşte bu yüzden layık göremiyordum kendimi buraya. Ağrıyordu başım ve belim. Toz yutarak öksürüyordum. Daha kötüsü titriyordum. Ama bu bende ki asaletin önüne bir engel olamazdı. Olsa olsa onu kırbaçlardı. Bu da bir beklentiye dönüşüyordu. Yani kimsenin “yanlış” yapmaması yönünde bir beklenti… Bu nasıl bir şey olurdu ki?
Örneğin, kendimi ölesiye çalışmaya ve düşlere hapsetmişken ayağıma değen bir süpürge olurdu “yanlış”. Sadece ayağıma mı? Pantolonuma ve hatta suratıma. Bu yüce olan ben’e hakaretten başka neydi ki?
Ya da olanca iyi niyetimle, aldığım hatalı bir ürünü iadeye götürdüğümde bir şokla karşılaşmıştım. Ben satıcıya ürünün hatalı olduğunu anlatmaya çalışıyordum, o ise bana ambalajından bahsediyordu. Daha fazla diretince bu sefer hakaretlerle ileri itiliyordum. Sanki bir paçavra gibi… O vakit geriliyordu tüm vücudum. Bu suçun cezasına kaptırıyordum kendimi. Bu adaletsizliği hazmedemiyordum. Hem de düşlerimle bile. Belirsiz bir acı ve kin, sonrasında ise yüce efendileri olan bana karşı bu davranışlarına bir anlam verememe. İşte hepsi bu!
Sonra giderek bir savaş halinde hissetmeye başladım kendimi. Her şey bana karşı cephe almıştı sanki. Sürekli beni alt etmek için uğraş veriyorlardı. Ancak bunun niye olduğu bir bilinmez olarak öylece bekliyordu önümde. Bağırıp çağırma ve puskunca oturmak... Bu ise kör olmaya yeğlenemeyecek kadar berbat bir şeydi. Ta ki, bir yeniliğe kadar!
O sıralar, bir gazete de işine sıfırdan başlayıp şimdi çok zengin veya çok ünlü olan insanların yazısını okumaya başlamıştım. Acaba ben de dünyasında sıfırdan başlayan bir tanrı mıydım? Tanrıların böyle bir şey yapması çok bayağı gözükse de, yine de bir çıkış yolu olarak görünüyordu bu bana. Yani belirsizliğin ve saçmalığın üzerine bina edilmiş olabildiğince “anlamlı” bir yaşam. Buna bir gün tesadüfen ve meraktan dolayı gittiğim kilisede daha da inandım. İsa da bir tanrıydı; ancak bu dünyada bir insan olarak vardı ve türlü türlü eziyete tabii kalmıştı. Öyleyken bunlar onun tanrısallığına hiçbir zarar vermemişti. Hatta tanrılığının biricik ereği bu “acı”ydı. Sırtlanmış ve taşımıştı onu.
İşte bu bana çok mantıklı geliyordu. Belki beni de yüce ben yaratmıştı. Veya ‘ben’ yaratımda bulunmuştu ve her şeyin anahtarını kaybetmişti. Onu bulmak için dünyaya gelmiş ve yaşamaya başlamıştım. Esasta yaşamım buna hizmet ediyordu. Gördüğüm her ayrıntıyla, her ‘yeni’yle genel bilgiye, tözel anahtarıma biraz daha yaklaşıyordum. Çünkü yaratımlarım da benden kopmuştu. Her öldüğümde yeni bir vücutta yaşam buluyor ve yeni bir keşif yapıyordum. Böylece adım adım yüce ereğime yaklaşmış oluyordum. Bu yüzden ayrıntıları görmeli, ilgi çekmeyen şimdiki ben’in değerini bilmeli ve bu sınırlı yaşamımda kendi içsel hedefime ulaşmalıydım. Tamam! Hedefimi bilmiyordum, ama bu kendiliğinden ortaya çıkacak olmalıydı. Bu ise bana ayrıntıya ve canlılığa hükmetmekle aynı şey olarak görünüyordu. Yani savaşımımın ortasında hedefime tüm hızıyla ulaşmalıydım. Onu sımsıkı kavrayıp göğsüme yapıştırmalıydım. Ki, zaten o, oraya aitti.
Bu anlattıklarımdan dolayı etrafımı da yeni ereğime göre incelemeye başlamıştım. Bir örtü vardı oralarda ve her olan şeyin arkasında anahtarım olabilirdi. Arıyordum onu. Onu bulmak ve var oluşumun hedefine ulaşmak istiyordum. Zirveye yaklaşmak anlamına gelirdi bu. Bunu yapmakla yeni aşamaya, daha doğrusu yeni yaşamıma geçmiş olacaktım.
Bundan dolayı artık birçok şeyim değişmeye başlamıştı. Her şeye farklı bir gözle bakıyordum artık. Daha önceleri imgelere bürünerek benim için amaç olan şeyler, şimdi daha büyük bir ereğin içinde eriyor ve hatta değersizleşiyordu. Örneğin, kendini harap ederek bir zenginliğin peşinde koşmak bana çok alelade bir şey olarak görünüyordu. Boşu boşuna zaman harcamaktı bu benim için. Ama daha birkaç ay öncesinde delicesine bu isteğe bağlıydım. Her gün rüyalarımda paraları tutmaya çalıştığımı görüyordum. Onların elimden kayıp gitmesine... Sürekli ağlıyordum...
Gün boyu çalışıp, (artık) yorgun olmayarak eve giderken sakin sakin yanımdan geçenlere bakıyor ve “Sizi ben yarattım!” diyordum. Genellikle bir cevap vermiyorlardı. Ama buna ben izin vermiyordum. Saygılı olmaları gerekirdi bana. Ama sanki onlar illaki de bir şeyler söylemek ister gibi bakıyorlardı bana. Bir dilek mi vardı dudaklarının ardına gizli? Bir gerçek olma isteği mi? Aldırmıyordum buna. Onların gerçeksizliğinden ben mi acı çekecektim? Onlar için yeterli olan şey, benim heybetim altında bana tapınmalarıydı. Daha ötesi onlar için hem gereksiz, hem de yorucu bir şey olurdu.
İşyerinde ise paydoslarda pencere kenarında oturmaya başlamıştım. İşe girdim gireli bir kere bile oraya gitmemiştim. Oraya yaklaştıkça zindanlardan kurtuluyor hissine kapılmıştım. Karanlık köşemden kurtulup minik bir bakış açısı ve duru bir aydınlık sunan yeni yerime geçmek beni mutlu ve rahat ettiriyordu. Pencerenin kenarında oturup binlerce eve bakıyordum. Sanki anahtarım o evlerden birinde gizliydi. Binlerce yaşamın çelişkilerini yaşatıyordum o evlerde ve benim bunlardan hiç haberim yoktu. Evet, ciddi ciddi haberim yoktu. Güldürüyordu bu beni. Belki onlarında benden, yani yüce yaratıcılarından hiç haberleri yoktu. Beni sokakta görseler yüzüme bile bakmayabilirlerdi. Ya da, beni hiçbir sebep yokken azarlarlar ve dövebilirlerdi. Gayette normal bir şey olurdu bu. Bu tür karşıtlıklarla daha güzel oluyordu bu sahte yaşam. Oluşun sonu şuydu ki, hepsine bir dünya bahşetmiştim ve oracıkta habersiz yaşayıp gidiyorlardı. Hem de yanılsamaların kurbanı olarak.
Bir süre sonra, pencerenin kenarında oturup miskin miskin etrafı incelemem diğer çalışanların da ilgisini çekmeye başlamıştı. Ara sıra gelip niye böyle karşıya baktığımı soruyorlardı. O zaman onlara, “Arıyorum,” diyordum “gizli kalmış önemli şeyi arıyorum.” Bu onları biraz şaşırtıyor, birazda bıyık altından güldürüyordu. Ancak bunları umursamıyor, gözlerimin görebildiği bütün ayrıntılara yoğunlaşmaya çalışıyordum. Güneşin ince tenimi ısıtışı, rüzgârın yavaşça okşayışı, gökyüzünün dinginliği ve bulutların hafifliği bende anlatılması güç bir heyecan uyandırıyordu. Bazen, güneşin ışınları beni eritip çok uzaklara yolculuklara götürüyordu. Ya da, pencereden içeri giren rüzgâr beni alıyor ve dışarı çıkartıyordu. O an daireler çizerek dolaşmaya başlıyordum gökyüzünde. Rüzgâr beni nasıl sarmışsa bende ağaçları, taşı, toprağı ve en önemlisi de minik kuşları öyle sarıyordum. Kuşların beni yırtarcasına içimden geçmesi bana haz veriyordu. O zaman sanki kızmışçasına denize kadar kovalıyordum onları. Onlarda bir süre korkarak son hız kaçıyor, sonra ise olayın aslını anlayıp benimle oyun oynuyorlardı. Ta ki, ben su buharları ile bulutlara yükselip oradan yağmur olarak yere düşüp, topraktan filizlenene değin.
Giderek değişiyordum ve insanların daha fazla ilgisini çekiyordum. Özellikle, çalıştığım işyerindeki kişiler bana bakıp kendilerince yargıda bulunuyorlardı. Bazen bir kaçamakla, hakkımda konuşurlarken suratlarına bakıyordum onların. Orda bir aşağılama, ya da ‘Bu adam deli!’ diyen ifadeler saklıydı. Ama biri hariç…
Ara ütü bölümünde çalışan bir çocuktu o. Zayıf bir bedeni ve içe çökük gözleri vardı. Orta boylu sayılırdı. Gözlerinin maviliği, elmacık kemiklerinin çıkıklığı ve çalışırken öne düşen saçları ona çok esrarengiz bir görünüm veriyordu. Gülerken, düşmüş olan dişinin bıraktığı boşluğu göstermemek için sürekli ağzını kapatırdı. Birazcık heyecanlansa pancar gibi kızarırdı. O da, benim gibi etrafındakilerle pek konuşmazdı. Çay paydoslarında, çayını alıp paskarasının yanına oturur ve elini alnına dayayarak, yanındaki pencereden şehrin görünen bir parçasını seyrederdi. Sanki bir şeyler gizliydi onda. Açılmayı bekleyen bir hazine…
Ona çocuk diyordum, ama aslında biraz yaşlı gözüküyordu. Bunu ona söylediğimde neden olarak, “İstanbul,” demişti. Ki, buraya geleli dört yıl olmuştu. “Koskoca dört yıl,” diyordu. Gülüyordum bu dediğine. Çünkü ben on beş yıldır buradaydım. Şansındandır ki burada bekâr evinde kalmıyordu. Ailesi köyünde olsa da kız kardeşi buradaydı ve onun yanında kalıyordu. Fazla sıkıntı çekmediğini söylese de alttan alta içini kemiren bir şeyler olduğu belliydi. Bunun ne olduğunu o vakit bilmiyordum. Ve sanırım anlamam da uzun, hem de çok uzun sürmüştü.
Önceleri beni sadece uzaktan izliyordu. Yanıma bile yaklaşmaktan korkuyor gibiydi. Ama bazen bakışlarımız çakışıyordu. O vakit yavaşça gülümsüyordu. Ben ise öylece sakin biçimde onu izliyordum. Anlamaya çalışıyordum o bakışları. Sinsi ve içten hesaplı gibi geliyordu bana. Sonraysa onların meraklı bir çocuğun bakışları olduğunu anladım. Bir şeyleri anlamaya çalışan gözleri amansızca etrafı izliyordu. Her hareketinde savruk bir cesaret ve amansız bir korku vardı. Yani, aniden yüksek bir yere çıkıp şehri ayakları altına alabilir, ama ömrü boyunca bir daha yükseğe çıkamayabilirdi.

* * *

Bir gün, yine sıkıntılı bir sabah geçirip ağrıyan başımla pencerenin kenarına geçmiştim. Elimde sımsıcak bir çay vardı. Gözlerimi mümkün olduğunca kısıp, düzensizce yükseltilmiş bir binanın üzerinden diğerine zıplıyordum. Bazen aşağıya düşüyorum gibi geliyordu bana. Biraz korkuyor ve telaşlı bir şekilde tekrar binaların üstüne çıkıyordum. Bir an oldukça yükseğe çıkmıştım ki, sağımda hareket eden bir cisimle kendime geldim. Dikkatli biçimde oraya baktığımda onun, yani ara ütücü çocuğun yanıma gelmiş olduğunu anladım. Yanımda beş dakikadan beri oturuyormuş ve bana karşı konuşuyormuş. Ben ise bunun hiç farkında değildim. O da, önce benim bilerek konuşmadığımı zannetmiş, ama sonra dalgın olduğumu anlayıp gülmeye başlamış. Bana:
“Bu kadar dalgın olduğuna göre çok önemli şeyler düşünüyorsundur herhalde! Neye bakıyorsun böyle?” dedi.
Ona da diğerlerine söylediğim şeyi, yani “Gizli kalmış şeyi arıyorum,” dedim. O an hiç gülmedi ve aynı benim yaptığım gibi karşı tarafı izlemeye başladı. Biraz durduktan sonra:
“O şeyin bir biçimi var mı?” dedi.
“Bilmiyorum,” dedim gülerek. “Onun neye benzediği hakkında hiçbir fikrim yok.”
Bu onu düşündürttü ve sessizleştirdi. Yavaş ve sakin gözlerle yine izlemeye başladı karşıyı. Gözleri özellikle göğe ulaşmayı hedeflemiş olan bir binaya takılmıştı. Mavi camları, güneşin ışıklarını yansıtıyordu binanın. Binanın ona çok heybetli geldiği açıkça ortadaydı. Belki de, onun tepesinde olmak istiyordu. Tepesinde derin derin nefes alıp “bulmak” istiyordu. Ona, ‘oraya bakma’ demek istesem de, yine de sessiz kalmayı seçtim. Belki, gereksiz bir yargı vererek onun benden uzaklaşmasını sağlayacaktım. Bazı şeyleri yaşayarak öğrenmek daha iyi görünüyordu bana. Birden yüzünü hızlıca bana çevirip bir şeyler söylemek ister gibi bakındı. Ama söylemedi. Üzüldüm buna. Sonra ise zil çaldı ve bana, “İyi günler,” diyerek yerine geçti. Ona baktığımda o da bana bakıyor ve utangaçça başını eğiyordu. Bu hoşuma gidiyordu benim. Onun yüzüne baktığımda bir arayışı sezinlemek bana özgüven veriyordu.
O günden sonraki birkaç gün yanıma gelmedi. Hâlbuki onun, yine yanıma geleceğini zannediyordum. Hemen, bir hata yapmış olma duygusu sarmıştı beni. Ona söylediğim her sözü baştan aşağı yeniden hatırlamaya çalışıyordum. Çünkü bir gerilim durumunda asla yaşayamazdım. O kadar uzun düşünmeme rağmen, kendimde alenen ortada duran bir hata bulamıyordum. Ama hata bulamamak sorunu çözmezdi ki. Bu, olsa olsa yanlış yere baktığımı gösterirdi. Hem bir sorun olduğu da net değildi. Bu benim bir zannımdı.
Ardından umursamazlık kapladı üzerimi. “Gelmezse gelmesin!” diyordum. Bu sözü bir kırılganlıkla söylüyordum, ama bunu görmemeye çalışıyordum. Sonra, artık bu düşüncelerden kurtulmuştum ki bir öğle vakti, hem de hiç beklenmedik bir anda yanıma geldi. Normalde öğleleri dışarı çıkmayı sevmesem de, o gün hafiften esen rüzgâr beni dışarıya çekmişti. Kendimi rüzgârın akış yönünde serbest bırakıp yürümeye başlamıştım. Rüzgârı yüzümde hissediyor ve yanımdan geçenlere dikkatlice bakıyordum. O ise tam karşıdan geliyordu. Ellerini cebine sokmuştu. Görünümü sıkılmış bir süngere benziyordu. Yanımdan geçerken durup selam verdi ve bana katıldı. Bir süre suskun puskun yürüdük. Sonra tedirgin bir gülümsemeyle:
“Şey,” dedi “peki o şeyi bulduğunu nasıl anlayacaksın?”
“Geçen seferki konuşmamızı mı kastediyorsun?” diye cevap verdim.
Biraz utanaraktan da olsa, kısık sesle “Evet!” dedi.
Bu bildiğim bir soruydu benim. Daha önce düşünüp, üzerinde bir yargıya vardığım bir şeydi. Ancak yine de bir süre susup ona anlatmak için en uygun kelimeleri aradım. Söylediğim sözlerde en ufak bir yanlışlık ve yanlış anlama olmasın istiyordum. Sonra ona bakarak “Esasta,” dedim, “onun neye benzediği hakkında hiçbir fikre sahip değilim. Önüme seçenekler konulsa ve bunların içinde aradığım şey de bulunsa düşünerek belki onu bulamazdım. O benim gerçekliğini hissettiğim bir şey. Yaşamım bir şekilde ona bağlı. O olmadan hiçbir değere sahip olamazdım. Bana yaşama gücü veriyor. Onun nerde olduğunu bilmesem de ona yaklaştığımı sezinliyorum. İşte böylece onu düşünerek bulamasam da hissederek bulacağıma inanıyorum. İnanıyorum ki, o önüme geldiğinde onu bulduğumu bileceğim. O bana kendini belli edecek. O, onu arayan gözlere kendini belirginleştirecek.”
Bu söylediklerim onu heyecanlandırmıştı. Gerçi ben de çok gizemli biçimde söylemiştim, ama bunu ben bile beklemiyordum. Belki, öylesine gülüp geçer zannediyordum. Gözleri kaldırımdaki taşları izliyordu. Sonra:
“Peki diyelim ki onu buldun. Yani, sana kendini gösterdi. Bunun sana ne yararı olacak? Sana ne getirecek bu?” dedi.
Bu sorduğunu pek düşünmemiştim. Öyleyken bir yanıtı varmış gibi geliyordu bana. Ve yanıtı, şu an yaşadıklarımdaymış gibi bir his vardı içimde. Rüzgârın beni sarışını ve götürüşünü tüm benliğimle hissediyordum o an. Beni candan bir dost gibi kucaklıyordu. Ben de onu kucaklamak istiyordum, ama buna güç yetiremiyordum. Adımlarım sürekli birbirini izliyordu. Bir taşa bastım ve altından hiçte tahmin edilemeyecek biçimde pis su çıktı. Sinirlendim buna, sonra ise güldüm. Ardından göğe baktım. Sorusunun cevabını bulmuştum. Ona ilerideki bir uçurtmayı gösterdim ve “Uçurtmayı görüyor musun?” dedim. “O uçurtma hiç rüzgâra çıkmamışken uçacağını bilebilir miydi? Tabii ki hayır! O rüzgâra çıktı ve yüzlerce metre yukarıda dalgalanarak uçmaya başladı. İşte benim durumumda buna benziyor biraz. Hedefim olan şeyi bir yaşama gereksinimi olarak hissediyorum. Bu çok önemli bir şey… O uçurtma uçacağını nasıl bilemezse, ben de bilemem anahtarımın bana ne getireceğini. Fakat onu bulduğumda o da bana hayat ve serinlik vererek beni uçuracak. Beni farklı bir yaşama taşıyacak. Niye biliyor musun? Çünkü aradığımız aslında bu. Onu bulduğumda belki de benim düşleyemeyeceğim kadar inanılmaz bir şeye kavuşturacak beni. İşte bu… İşte bu her şeye değer.”
Bu cevap, onu yine dalgınlaştırdı. Bir yere, ardından da etrafı yavaşça süzüp uçurtmaya bakıyordu. Ben de onunla birlikte bakıyordum oraya. Bu verdiğim cevap beni de şaşırtmış ve içime bir enerji akıtmıştı. Kendimi uçurtmanın yerine koyuyordum. Mavi derinliğin içinde ipimden kopup inanılmaz bir yolculuğa çıkmak istiyordum. Yüce dağların tepesine dokunmak, ya da yılların yenik düşüremediği bir ağacın dalına asılmaktı amacım. Kendimin ötesine taşmaktı... Bu… Sınırlı bir dünyada sınırsızlığa yapılan bir yolculuktu.

* * *

Sonraki günler sürekli yanıma geliyor ve bana sorular soruyordu. Onun soruları sanki benim kendime sorup, cevaplamam gereken sorulardı. Ve sorduğu her sorunun cevabı, benim kendime verdiğim bir cevaptı aslında. Sorularına en uygun cevabı bulmak çok önemli bir şeydi benim için. Çünkü bu sorulara cevap verdikçe daha güçlü birisi olur ve gerçek bir dünyaya sahip olabilirdim. Gizil krallığımın temeli bunlarla örülüyordu ve her cevap bu temeli biraz daha sağlamlaştırıyordu.
İçimde, biraz da olsa cevap verememenin korkusunu taşıyordum. O an, herhalde her şey baştan aşağı yıkılıverirdi. Bunu düşünmek bile tüylerimi tiken tiken yapıp titretiyordu beni. Ezilip dümdüz olduğumu hissediyordum o zaman. Yarattığım, inşa ettiğim her şey üzerime yıkılıyordu. Böyle bir şey olsa, bana öyle geliyordu ki yeniden bir yaratım da olamazdı. Yoğun bir çabanın ürünleri öylece yok olup giderdi ve öylece bakakalırdım. Buna ben ve dünyam da dâhildi. Buna dayanamazdım! Ki, zaten dünyası olmayan bir insan ne işe yarar? Ya da nasıl yaşayabilirdi?
Onunla konuştukça her şeyi daha yakından görebiliyordum. Bu yüzden bende çok istiyordum onunla konuşup bir şeyler anlatmayı ve sorulara cevap bulmayı. O ise giderek kendi yaşamından bahsediyordu. Küçüklük günlerini, büyümesini, aşklarını, İstanbul’a gelişini ve burada yaşayışını… Her anlatışında bir şeye cevap bulmuş gibi yüzü gülüyordu ve bir ‘Oh!’ çekiyordu. Sanki yıllarca bunları içinde biriktirmişti.
“Daha önceleri bir boşlukta gibiydim.” diyordu. “Onca kişi arasında benimde niye bulunduğuma anlam veremiyordum. Her şey bana hayal ürünü gibi geliyordu. Bunların bir şeye bağlı olduğunu biliyordum, ama neye bağlı olduğunu anlayamıyordum. Uzun yürüyüşlere çıkıyordum, fakat hayatımın bağlı olduğu ipin ucunu bulamıyordum. Çalışıyordum ha bire ve alnımdan akan teri elimle silip gülüyordum. Ben ne için terliyordum? Damla damla akan terler neye hizmet ediyordu? Kime akıtılmıştı o? Kafam zonkluyordu bunları düşünmekten. Bir hazmın sonucu olarak bile yutkunamıyordum. Sıkıyordu boğazımı birisi. İşte o an seni buldum. Tünelin ucundan beni ezecek olanı treni beklerken onun yerine senin elindeki meşale geldi. Senin arayışının sana ne getireceğini bilmiyorum, ama benim aradığım sendin ve senin söylediğin gibi bana yeni bir yaşam getirdin.”
Bu sözleri ondan duymak beni hem heyecanlandırıyordu, hem de korkutuyordu. Karanlık bir yerde kalmışım gibi hissediyordum.
Bir rüya gördüm… Sürekli bir şeyler arıyordum orda. Bir süre yürüyüp diğer yerlere göre daha aydınlık olan bir yerde durdum. Aklımdan buranın güzel bir yer olabileceği geldi. “Umarım bunu ben yaparım,” dedim. Birden işe başlama isteği duyup, buna hazırlanmışken etrafım karanlıktan kurtulmaya başladı. Buna sevindim ve beklemeye başladım. Sonra bir an elimde bir makas belirdi. Olağandan uzun bir makastı bu. Her şeyi kesebilirdi. Kendimi güçlü hissediyordum onunla. Ve onu amansızca sallıyordum. Sonra o görünüyordu ileride. Elinde sımsıkı tuttuğu bir ip vardı. İpin rengi kızıldı. Yürümeye devam ediyor ve gülüyordu. Yanıma yaklaştı ve benim ona verdiğim bir kitabı açıp okumaya başladı:

“Önünde ki açılan yoldan yürümemek olur mu?
Heyecan duymamak yani…
Büyük gücü elde tutup sallamamak olur mu?
Ferahlığı hissedip mutlu olmak…
Ve…
Tanrı olup yükselmek…”

Susturdum onu. Başını büküp öylece bekledi. Ciddice ona baktım ve elimde bir şey hissettim. Tuttuğu ipin devamıydı elimdeki. İster istemez gülümsedim ve ipi dalga dalga sallamaya başladım. Sanki o da sallanıyordu o an. Bir ruh gibi silikleşiyordu. İpe dikkatlice baktım. Makası bir daha salladım ve ona yine baktım. O da bana bakmaya başlamıştı. Yüzü giderek acıklı bir hal alıyordu. İstemesem de acıyamadım ona. Hâlbuki ona sımsıkı sarılmak istiyordum. Birden makasın ağzına ipi dayadım. Onun yüzüne bakmak istedim, bakamadım. Ve kestim… Belki de taptaze bir yaşamı. Gözünden birkaç damla yaş döküldü ve ortadan kayboldu. O vakit ağlayabildim işte. Boğulana değin ağladım. Ve uyandım.

* * *

Kimi zaman sorduğu sorulardan korkuyordum. Benim bu sorulara cevap verme zorunluluğunu hissetmemin sebebi… İtiraf ediyorum… İmajımı kurtarmak içindi. Yani bilmiyorum, cevap verememek beni hep korkutmuştur zaten. İnsanın kendisinin bile cevap veremediği soruların olduğu bir yola başkalarını da çekmesi doğru mudur? Ben buna pek de istemeyerek ‘Evet,’ dedim.
Yaptığım duvarı, baştan sona nasıl inşa edeceğimi bilemiyordum. Üzerine bir taş koyuyordum. Sonra bu taşın giriftlerine uygun yeni bir taşı diğerinin üstüne koyuyordum. Ve böyle devam ediyordu. Bazen, benim bile söylediğim şeylere şaşmamın sebebi de buydu. Ama artık bunlarında bir sınıra dayanmasından dolayı ona farklı şeyler anlatmaya başladım. Yani dünyamdan… Ya da imparatorluğumdan…
Onun kafasında, bir insanın kurduğu koskoca dünyada nasıl hem köle, hem de imparator olduğuna yanıt yoktu. Ben de buna özellikle yoğunlaşıyordum ki, benim eksik “görünen” yanlarımı bir yanılsama zannetsin. Böylece bana olan saygısını sağlama almış olurdum -ki öyle oldu-. Bana, “İnsan senin yanında, pek de rahatsız edici olmayan bir eziklik hissediyor,” diyordu. Bu söz gururumu okşuyordu, ben de iş olsun diye onun yanağını… Aslında o söze ben de inanıyor, ya da inanmak istiyordum. Çünkü beni yaşama bağlayan bir ipe ihtiyacım vardı. Ve sanırım bu işlevi yapıyordu da. Herhalde buna kendine köle olmak denilir. Peki, bu zararlı mı? Sanırım!
Pencerenin kenarına geçmeye cesaret edemediğim bir gün tekrar yanıma geldi. O an, bir yandan pencereyi, bir yandan da elimin titremesini düşünüyordum. İstemsiz bir harekete teslim olmak o zamana değin pek de umursamadığım bir şeydi. Titreyen ellerime bakıp, “Korkma!” dedi. “Korkmuyorum,” dedim. “Bu çok iyi,” dedi. O zaman korktum. Bir süre düşündü. Yine bir soru soracağını düşünüp, soruyu merak etmeye başlamıştım. Bana, “Çay senin için ne ifade ediyor?” dedi. Bu soru bana çok saçma geldi, ama yine de düşündüm. Ona “Yaşamla kurulan bağın basit bir sağlaması olarak benim için bir ifadeye sahip,” dedim. “Bunu biraz açıkla,” demesini bekliyordum, ama bunun yerine “Peki ben?” dedi. “Sen ne?” dedim. “Yani ben senin için ne ifade ediyorum?” dedi. Kafam diğer soruya takıldığı için bu soru beni biraz sarstı. Biraz da kızdım ona. Yalnız bu kızgınlığa bir anlam veremedim. Sonra onun bendeki ifadesini düşündüm. Aslen birkaç cevap vardı bu soru için, ama gerçekleri söylemek beni utandırdı. Ancak bir cevap vermem gerektiğini hissettim. Ona, “Sen,” dedim, “Sen de diğerleri gibisin. Esasen sizin ifade ettiğiniz gerçek şeyi bilmiyorum. Hepinizin benim için ne ifade ettiğini son’a yaklaştığımda anlayacağım. O zaman herkes yerli yerine oturacak ve büyük resmi oluşturacak. Herkes durduğu yerin anlamının taşıyıcısı olacak.” Bu cevap onu memnun etmiş gibiydi. Bana dikkatlice bakıp:
“Umarım resimde iyi bir yere sahip olurum,” dedi.
Bu cevapta beni mutlu etmişti. Her şeyden önce, onun bu haliyle bile benim için iyi bir yere sahip olduğunu ona söylemesem de biliyordum. O, benim kendimle yüzleşmemin biricik dayanağıydı. Yalnızlığım onunla son buluyordu sanki. Yaratımlarımın benim anlattıklarıma kahkahalarla gülmesi içten bile değilken o, tertemiz, önyargısız bir bakışla beni izliyordu. Ki, sanırsam kimi zaman en fazla ihtiyaç duyulan şey, birazda olsa birileri tarafından değer verilen birisi olmaktır. O zaman çok saçma da olsa, belirsiz birçok soru cevaba kavuşmuş olur. Bunu o an anlayamayız bile. Bize yansıyan tek şey, bir tür yaşama sevincidir. Ya da bir yanılsama… Hem zaten çoğu kez mutluluk ile yanılsama aynı şey değil midir? Ya da, çok sağlam taşlarla inşa ettiğimiz yaşamımızın temelinde anlaşılmaz ve hatta belirsiz bir gülümseme yok mudur?
Sonraki günler onunla aramızdaki bağ aynı kalsa da, artık onunla pek fazla görüşemediğimizi düşünmeye başladım. Giderek daha içe kapanık bir hal almaya başlıyordu. Etrafında olan, benim dışımdaki insanlarla ilişkisi birkaç kelimeye sığdırılacak kadar azdı. Olaylara çoğu zaman burnu havada bir umursamazlıkla yaklaşıyor ve insanlarla arasına kalın bir çizgi çiziyordu. Hatta bazen yanına yaklaşanlardan şeytan görmüş gibi uzaklaştığı oluyordu. O an şaşıyordu onun yanına gitmiş olan kişi. Bu olana bir anlam veremeyip bana kızgınca bakıyordu. Sanki bunun sorumlusu benmişim gibi. ”Benim bir suçum yok,” diyordum içimden, ama kimse buna inanmıyordu. İşin kötü yanı ise inanmamalarını haksız çıkaramıyordum. Sonra “Suçlu!” sesi çınlıyordu kulağımda. Bu sesle birlikte bir şeyler yapma gereği duyuyor ve konuşmak için onun yanına gidiyordum. Benimle yine o candan konuşmasıyla konuşuyordu… Seviniyordum buna. Ama konuşmaları bazen saçmalık derecesinde gülünç geliyordu. Bana isminin sonu ‘os’la ‘pos’la biten kişilerden bahsediyordu. Onu dinlerken kendimi tiyatroda trajedi izliyor havasına kaptırıyordum. Sonra bunlardan sıkılıp ona, “Ne yapıyorsun?” dediğimde, “Çok şey,” diye cevap veriyordu. “Mesela neler?” dediğimde ise gözlerini dikkatlice açıyor, ellerini birbirine bağlıyor ve “Yepyeni bir dünya kurmakla uğraşıyorum!” diyordu ve ardından ekliyordu “Çok zor şeymiş bu.”
Daha fazla şey söylemiyordu. Bunu zamanı geldiğinde öğrenecekmişim. O an, içimi dayanılmaz bir merak sarsa da konuyu üstelemiyor, öylece kalakalıyordum. Ardından bir tedirginlik kaplıyordu içimi. Nedenini bilmediğim, anlam veremediğim bir tedirginlikti bu. Belki de yarattıklarına yenik düşen veya düşecek olan bir tanrının tedirginliğiydi. Ya da pis ve ücra bir yere atılacak olmanın getirdiği değersizlik ve acının üzerine eklemlenen bir tedirginlik. Göze alınamaz bir yüzleşme bu! Asla yolun sonuna yürünemeyecek olan bir yüzleşme. Ki, zaten onunla da bir daha gidip konuşmaya cesaret edemiyordum. Giderek güç kaybettiğimi biliyordum. Sanki dünyamı temellerinden sarsar gibi bakıyordu bana. Hayal ya da yeni bir yaşam kuramıyordum. Her gün içine yeni şeyler kattığım dünyam artık içindekilerle yetiniyordu. O, yani dünyam benim düşümün sınırlarını kapsıyordu. Gidebildiğim en uç yerlere yayılıp büyümüştü. Şimdi ise bir yere gidecek, yaratacak bir halde değildim. Dünyamın genişliği ile düşlerimin darlığı birbirlerine tezat oluşturuyordu. Dünyam bana sığmıyor, benim öteme taşıyordu. O zaman onun dayanılmaz ağırlığına mahzar oluyordum. İçim sıkışıyor, kafam ağrıyor ve kulaklarım çınlıyordu. Düşlerimdeki hissettiğim hafiflik kendini zincirlere bağlamış ağırlığa teslim ediyordu. O an, bana öyle geliyordu ki, her şey bitti ve ben öldüm.

* * *

Bir gün yine pencerenin yanına oturdum ve iç içe geçmiş evleri izlemeye başladım. Yalnız bu kez anahtarımı veya o yüksek farklılığı aramıyordum. Zaten aynılığın içine sıkıştırılmış bir insandan (yoksa tanrı mı demeli?) bu beklenebilir mi? Karşıdaki görünen şeyler karşısında kendimi çok küçük hissediyordum. Yani, her şey bana bunaltıcı bir çıkarsızlıkla kendini gösteriyordu. Kendimi düşünüyor gibi hissetsem de esasta beynimde hiçbir düşünce nüvesi yoktu. Anlayamadığım, ya da sadece bir parçasını gördüğüm bir bütün hakkında bir şey yapabileceğimi zannetmiyordum. Sadece bakmak! Kaybolan bir yaşama karşı şaşkın gözlerle bakmak. İşte hepsi bu!
Ardından onu hissettim yanımda. İçimi, nedense onu hiç göremeyeceğim duygusu kaplamıştı günlerce. Şimdi ise onu görmek bende şaşkınlık uyandırıyordu. Kendimi biraz serbest bıraksam ona “Nerden çıktı bu?” diye sorabilirdim. Neyse ki, bunu yapacak vaktim yoktu o an. Onun yerine ona meraklı gözlerle bakmaya başladım. Yüzü oldukça ciddi bir hal almıştı. Göz torbaları düşünen bir insanınki gibi gerilmişti. Ağzı konuşmadığı anlarda da kımıldıyordu. Gözleri sık sık soldaki herhangi bir yeri inceliyordu. Üzerinde pek de temiz elbiseler yoktu, ama bunda bile bir güç saklıydı sanki. Sakalını da birkaç günden beri tıraş etmediği için biraz çirkinleşmişti. “Hacılara dönmüşsün,” dedim. “Yarın keseceğim onları,” dedi. Buna gülmek istedim, ama gülmedim. Kendimi giderek tedirgin hissediyordum onun yanında. Bir an kaçtığımı düşlüyordum ve istemeden geri geliyordum. Soluk alışına dikkat edince derin derin nefes aldığını hissettim, ancak bunu çok normalmiş gibi yapıyordu. Elini kaldırışında, bir yere bakışında, konuşmasında hep büyük bir dikkat vardı. Buna biraz imrenmiştim o an. Sonra nedensizce gülümsedi. Buna bir anlam veremeden izledim onu. Bana:
“Nasılsın?” dedi.
“İyiyim.” dedim kısık bir sesle.
“Hala arıyor musun onu?” dedi.
“Evet.” diye cevap verdim. Bunu söylerken istemesem de utanıyordum. İçimden bir ses, “Yalancı,” diyordu sürekli. “Hayır!” diye cevaplıyordum o sesi, ses ise gülüyordu. Bu beni yoruyor ve geriyordu.
“Belki de yanlış yerde arıyorsun onu!” dedi.
“Olabilir,” dedim. O an her şeyin ayaklarımın altından çekilip gittiğini zannediyordum. O ise yanından bir defter çıkarttı. Mavi ciltli bir defterdi tuttuğu. Ona ne yaptığını sordum. Karşılık olarak.
“Gidiyorum,” dedi "birkaç gün içinde gidiyorum.”
“Nereye gidiyorsun?” dememe ise sadece güldü. Durduğu yerde iyice doğrulup:
“Artık hedefime ulaştım ve büyük gün geliyor. İnanılmaz bir dünyada yaşıyormuşum da bundan hiç haberim yokmuş. Kendimi öyle güçlü hissediyorum ki!.. Ama sanırım senin bunda payın büyük. Bunun için sana teşekkür ediyorum. Zannedersem senden daha şanslıyım ki senden çok sonra aramaya başlasam da, senden önce anahtarımı buldum. Şunu artık biliyorum ki benim anahtarım sensin ve seni tam zamanında buldum. Sen her şeyin tanığı olmalısın. Bu yüzden bu defteri getirdim sana. Bu defterde hem benim için, hem de bizim yüce tarihimiz için önemli şeyler yazıyor. Ama senden isteğim bunu tam ben gittikten sonra okumandır. Ondan önce kesinlikle okumamalısın. Bu seninde iyiliğine… Seninde bildiğin gibi her şey zamanında iyidir. Bana yemin eder misin bunun için?”
Yemin ettim ona. Sürekli korksam da bunu yaptım. O ise bir daha teşekkür etti ve yanımdan uzaklaştı. Akşama kadarda hiç etrafına bakmadan çalıştı. Onunla ertesi gün –ne konuşacağımı pek bilmesem de- konuşmayı düşünüyordum. Ama ertesi gün işe gelmediğini görünce ise çok şaşırdım. Her zaman bulunduğu yerde onu görememek çok acayip geliyordu bana. Kendimi çok yalnız hissediyordum ve asla bu yalnızlığın ötesine geçemiyordum. Sonraki günler bunun hafifleyeceğini zannetsem de bu varsayımım yanlış çıkıyor ve yalnızlığım her şeyi daha da ağırlaştırıp taşınmaz hale getiriyordu. O zaman insanları en fazla ketleyen şeyin bağımlılık olduğunu anladım. Evet, hastalıklı bir bağımlılık…

* * *

Onun işe gelmediğinin dördüncü günüydü. İnsanı bunaltan bir sıcak her yeri sarmıştı. Gerçi işyerini havalandırmaları çalışıyordu, ama bu, sıcaklığı daha az hissedilebilir bir duruma sokmuyordu. İçimi dayanılmaz bir sıkıntı sarmıştı. Kendimi birkaç gün sonra olacak bayram tatiliyle avutuyordum. Tatilde nereye gideceğimi bilmiyordum, ama çekip gitmeyi düşünüyordum. Bunun ne kadar iyi bir çıkış yolu olduğu tartışılır olsa da, o an için bu bana tek çıkış yolu olarak görünüyordu. Nereye gittiğini bile bilmeden öylece bir yerlere gitmek ve akla hayale gelmeyecek şeylerle karşılaşmak istiyordum. Bu belki bana yeni bir yolun kapısını açardı. Ya da daha önemlisi, yaşadığım bu son şeyleri unutmama bir araç olurdu bu kaçış.
Yalnız insanın neyden kaçtığı çok önemli olmuştur her vakit. Yaşadığım yıllar boyunca hiçbir şeyden kaçamadığımı, tam tersi onların beni bıraktığını söylemek bile bazı şeylere yanıt olabilir belki. Çünkü ben asla kendimden kaçmayı becerememişimdir. Kaçmayı başardığımı sandığım şeylerin ise benim için çok önemi olmadığını sonraları anladım. Bunun bile ne kadar iyi bir ilerleme olduğunu ifade etmek zordur belki. Çünkü bu, önümüzde duran her öncelikli şeyin büyük bir öneminin olmadığını anlağa çıkarmaktır. Bir kere bile hissedilmeyedursun bu, çok şey değişir hayatta.
Bunları düşünürken birden bire kalın bir ses işittim. Tanıdık bir sesti bu. Sesin geldiği yöne baktığımda onu, yani Erkin’i gördüm. Cılız bedeniyle dimdik duruyor ve önüne gelen herkesi bir araya toplamaya çalışıyordu. Sanki sığır çobanlarını taklit etmek istiyor gibiydi. Bana o an şaşırtıcı geldi ki, herkes onun bu edimine mümkün olduğunca uyma gayretinde. Bir süre bu uyuma bir anlam verememiştim. Herhalde sihirli bir şey oldu diye düşünüyordum. Sonra benim yanıma gelince olanın aslını öğrendim. Elinde uzun bir silah vardı. İyi cila yapılmıştı silaha ve bunun bir sonucu olarak parlıyordu. Silahın ucunda susturucu takılıydı. Anlayamıyordum böyle bir silahı nerde bulduğunu. Silahı bana doğrultmadan herkesin geçtiği yere geçmemi istedi. Silah beni korkutmasa da dediğini bir saygıyla karşılayıp yaptım ve toplanmış ve korku içinde duran kişilerin arasına geçtim. Herkes Erkin’e bakıp af diliyordu. Esasta neye af dilediklerini bilmiyorlardı, ama bu herhalde umurlarında da değildi. Herkes aniden ortaya çıkmış olan bu çocuğun hedefi olmak istemiyordu. O ise bütün yalvarma ve yakarmalara karşı susuyordu. Ben de önümde olan bu olaylara bakıyordum ve bunlar bana çok normal geliyordu.
Erkin önce herkesin telefonlarını getirip kendisine vermesini istedi. Telefonu olanları parmağıyla göstererek sırasıyla yanına çağırıyordu. Kimlerde telefon olduğunu çok iyi biliyordu. Kimisi telefonu olmasından kaynaklı ölebileceğini düşünerek kendi kendine mırıldanıyordu. Sonra eğilip selam vererek Erkin’e teslim ediyorlardı. Son olarak, işten ayrılmadan önce bir sıra önünde çalıştığı ara ütücüyü çağırdı. Ara ütücü telefonunu koyarken birden Erkin’e bacak salladı. O ise gözünü kırpmadan ara ütücünün kafasına bir kurşun sıktı. Kurşun sessiz bir ıslık gibi beynine girmişti onun. Öldürdükten sonra gülerek, “Senin bunu yapacağını biliyordum Zerotus,” dedi. Bu söylediği isme çok şaşırmıştım. Gerçekte ölenin ismi Ahmet’ti. “İşte,” dedi, “kimin ne yapacağını çok iyi biliyorum. Bugün hesaplaşma günüdür anlıyor musunuz? Çünkü iki kere iki beş eder.”
Ben de biliyordum iki kere ikinin beş ettiğini, ama neyin hesaplaşması olduğunu bilmiyordum bu olanların. Zaten bunu düşünemiyordum da. Bağırarak, “Protus ortaya çık!” dedi. Herkes birbirine bakıyordu. Kimse Protus olmak istemiyordu. Bunların içinde ben de olsam da dayanamayıp “Kimdir o?” dedim. “Şu!” deyip patronu gösterdi. Patron çekinerekten de olsa öne doğru çıktı. Protus olmak onunda hoşuna gitmemişti. O an Protus ismini yakıştıramamıştım patrona. Erkin bağırarak:
“İşte Protus karşı karşıyayız. Sen, yüzyılların iğrenç canavarısın. Bunu biliyorsun!.. Şey, ya da bilmen gerekiyor. Ama artık kimseye kötülük yapamayacaksın. Bugün işinin bittiği gündür,” dedi.
“Ne yapmışım ki?” dedi patron. Ancak, daha buna bir cevap bile alamadan yüzüne bir kurşun yedi. Erkin ise yine gülüyor, içinde bulunduğum topluluktansa korku içinde bir mırıldanış yükseliyordu. Sonra Erkin birden silahını kaldırdı ve arkalara uzattı. Silahın yönlendiği yerdeki herkes bir anda kaçışmıştı. Bende bir kenara çekilip silahın yönlendiği yere baktım ve telefonlu birisini gördüm. Bir makineciydi o. Erkin ona “Senin bunu yapacağını zannetmiyordum Applehead” deyip telefonlu kişinin önce karnına, sonraysa boğazına ateş etti. Bu kadar hızlı biçimde onu nasıl fark etti anlayamamıştım. Ardından, “İşimizi hızlandıralım,” dedi. Bir süre bekledikten sonra “Mirrord öne çık!” diye bağırdı. Kimse öne çıkmayınca, “Pis kokulu, ateşli canavar,” diyerek ustabaşını gösterdi. Ustabaşı öne çıkınca iki elde ona ateş etti. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Ardından hemen “Grubys sıra sende,” deyip patronun karısına ateş etti. Patronun karısı af dilerken Erkin ona tam dört el ateş etmişti. Bunun ardı sıra topluluktan birisi “Bitti!” deyip Erkin’in üzerine saldırdı. Neyin bittiğini anlayamasak da bir başka kişi daha Erkin’in üzerine saldırmıştı. Erkin ise ikisinin de üzerine birer el ateş etti. Onlar acı içinde kıvranarak yerde yatarken, Erkin hemen silahının şarjörünü değiştirdi ve ardından birer el daha ateş etti üzerlerine. İşin garip yanı ateş ettikçe gülüyordu. Sonra:
“Daha önce yüzünü göstermeyen canavarlarda yüzünü gösteriyor. Ama üzülmeyin! Bu daha iyi… Bunlar bu günü daha önemli ve anlamlı yapmaktan öteye geçmez.” dedi.
Artık, herkes düştüğü dehşetten donakalmıştı. O an benim aklıma, kutlamalarda sorulan “günün anlam ve önemi” sorusu gelmişti. Sanki binlerce insanın olduğu bir yer de bana bu soru soruluyordu ve ben ter içinde cevaplamaya çalışıyordum bunu. “Hadi… Hadi hadi” diyorlardı bana. İçimden bağırarak “Yeter be!” dedim ve etrafıma bakındım. Bulunduğum durum nasıldı ve ben ne düşünüyordum? Sonra ise bu bana çok komik geldi ve güldüm. Diğerleriyse eminim sıranın kime geldiği konusuna kafa yoruyordu. Ancak bazıları şanssızdı ki hemen öğrenecekti bunu.
Erkin bağırarak, “Son iki kişi kaldı. Yani son iki pis yalaka canavar. Kim bunlar? Hı? Kim olabilir ki? Tabii ki Total ve Ordures.” dedi. Bunları gözlerini iyice açarak söylemişti. O an çok korkunç bir görünüm almıştı yeşil gözleri. Herkes, onun elindeki silahın doğrultusuna yoğunlaşmıştı. Çünkü çözüm o silahın doğrultusundaydı. Silah bu sefer orta işlerine bakıp herkese eziyet eden bir bayana ve benim önümde çalışan makineciye yöneldi. Birer kurşunla onlarında işi bitmişti. Daha ateş etmeden ölmüş gibiydiler onlar. Ve bu açıdan çok değersiz gözüktüler bana. Zaten onlarında ölüşü herkesi rahatlatmıştı. Artık kimsenin ölmeyeceğini bilmek sağ kalanlara “iyi yaptın” bile dedirtiyordu. Erkin ise elini havaya kaldırdı ve dağınık duran herkesi patronun cesedinin üzerine çıkarak bir araya topladı. Heyecanlıydı. Sürekli elleri titriyordu. Gözlerindense devamlı yaş geliyordu.
“İşte,” dedi, “gördüğünüz gibi büyük günümüzün hakkını yettiğince verdik. Siz Preks halkı da içinizdeki birkaç hain dışında bundan memnunsunuz. Bunu biliyor ve hissediyorum. Zaten o hainlere de hak ettikleri cezayı verdik. Yüzyıllardır beklenen kurtuluş günümüz sonunda geçekleşti. Bu, bin bir zorlukla gerçekleşse de önemli değil. Önemli olan, şu an kötülüğün kralı Protus’un üzerinde size konuşmamdır.
“Artık herkes özgürdür. Herkes bu özgürlüğün değerini bilmeli ve kötü canavar Protus’u yeniden diriltmemeliyiz. Önümüzdeki açılan özgürlük kapısından herkes girsin. Bu kapı özgür dünyaya açılıyor. Orada her şeyden yettiğince alıp, yeterince kullanacağız. Sonsuz bir mutluluk bekliyor bizi orda: Doyumsuz ve buradaki mutluluklara benzemeyen bir mutluluk. Siz Preks halkı bu kapıdan giren ilk halk olacaksınız. Bu ne büyük bir şeref anlatamam. Gidin ve sizden sonra gelecekler için hazırlıklar yapın. Onları türlü türlü hediyelerle karşılayın. Karşılayın ki gerçek mutluluğu öğrensinler.
“Sakın beni de unutmayın ha! Ben Globus, işim bitince size katılacağım. Ben diğer halkların yanına gidip, onlara diğer düşmanlarımıza karşı birlik olma çağrısı yapacağım. Ve zaten biliyorsunuz ki hepsini yeneceğiz. Ondan sonra ardımda milyonlarca kişiyle gelip aranıza katılacağım. Bize de hediyeler hazırlamayı unutmayın tamam mı? Bana hiç olmazsa birkaç tabak meyve hazırlayın. Ama dikkat edin taze olsunlar. Karpuzun çekirdeklerini de iyi temizleyin. Elmanın da kabuğunu mutlak soyun. Etler kokmuş olmasın. Bol bol balık kızartın ve kılçıklarını iyi temizleyin. Ha, bir de bolca patates kızartın. Ah! Onun kokusu bile mutlu eder beni. Bunlar… Bunlar o yorgunluğun üstüne çok iyi gider dimi ama? Neyse! Artık bir an önce hazırlıklarınıza başlayın. Ben şimdi gidiyorum. Siz bu kazandığınızı sakın kaybetmeyin. Yaşasın özgürlüğümüz! Yaşasın zaferimiz! Yaşasın Preks halkı!”
Erkin’in konuşması bitince herkes “Yaşasın!” diye ona katıldı. O gidene kadar onu alkışlamaya ve ona öpücük yollamaya devam ediyorlardı. Erkin ise giderken kendisine yapılan bu saygı ve sevgi gösterisine yerlere eğilip selam vererek cevap veriyordu. Yüzü her şeye ulaşmış olmanın verdiği hazla gülüyordu. Onun böyle sevinçli oluşu beni de mutlu ediyordu. Ancak bir yandan da ona üzülüyordum. Yaptıklarının bir bedeli olduğunu hiç düşünmüyordu herhalde. Tam kapıdan çıkarken bana bakıp güldü. Bende yavaşça ona gülümsedim. Ardından yumruğunu kaldırdı ve çıkıp gitti.
Onun gitmesiyle birlikte herkes şaşkınca etrafına bakınmaya başlamıştı. Az önce ona “Yaşasın!” diyenler, şimdi “Tırlatmış… Manyak bu” diyordu. İçimden bir his, onların bu yargılarına “yanlış” dese de onun deli olduğuna bende inanıyordum.
Gözüm yerde yatan cansız bedenlere kayıyordu sonra. Hepsi de daha bir saat öncesinde canlı birer insandılar. Şimdiyse akan kanlarıyla yerleri kırmızıya boyuyorlardı. Çok garibime gidiyordu bu olanlar. Ölümlerini bir film gibi izlemiştim. Ama işin kötü yanı bir seyirci olarak değil, bir oyuncunun hisleriyle izlemiştim.
Biraz vakit geçince herkes bir kenara oturup beklemeye başladı. Onlar da yerde yatanlara bakıyordu. Herhalde dağılmış ve delinmiş bedenlere bakıp olayı anlamaya çalışıyorlardı. Kimsenin kalkıp polisi aramak aklına gelmiyordu. Hatta ben, Erkin gidince hepsinin koşarak atölyeyi terk edeceğini sanıyordum. Ama belki de birisinin gelip onları “kapı”ya götüreceğini sanıyorlardı. Açıkçası o an ben de bekliyordum böyle bir şey olmasını. Bir anda ışıktan kapının açılacağını ve hepimizi içine alacağını düşlüyordum. Gerçekten olabilirmiş gibi geliyordu bu bana.
Yaklaşık kırk beş dakika sonra oturduğum yerden kalktım ve bir zamanlar patronun olan büroya gittim. Polisi arayıp gelmelerini istedim. Çok ilginç gelmişti bana bu. Hayatımda hiçbir zaman polisleri aramamıştım. Olayı telefonun ardındaki kişiye anlatmak bana kimi yönleriyle saçma geliyordu. Polise olayı anlatıp ne zaman geleceklerini sorduğumda “Az sonra,” diye cevap vermişti. “Zaten,” dedim ona, “zaten hep polisler iş bitince gelir”. Bunu duyan polis bir cevap vermedi bana. Hâlbuki kızar diye zannediyordum.
Bürodan çıkıp tekrar içeri girdiğimde birisi bana bakıp, “Kapı nerde?” dedi. Ona dikkatlice baktım ve “Bilmiyorum,” dedim. O ise başını eğip ağlamaya başladı. Küçük bir çocuk gibi ağlıyordu. Babasının araba almaya söz verip almadığı ve bu yüzden çılgınlar gibi ağlayan bir çocuk gibi... Üzüldüm onun haline. Gidip onu teselli etmek istedimse de buna cesaret edemedim. Gerçi buna gerekte yoktu zaten. Anahtarı bulmadan kapıyı soran birisi neyi hak eder ki?
Bir süre etrafta dolaştıktan sonra tekrar cesetlerin yanına gitmiştim. Üzerlerinden acayip bir koku yayılıyordu. “Çok iğrenç ve acayip kokuyorlar.” dedim etrafımdakilere, cevap vermediler bana. Bu söylediğime cevap vermemelerine üzülmüştüm. Onun yerine birisi “Kapıyı nerde buluruz biz?” dedi. Az daha gülecektim bu dediğine, bunun yerine düşünüyor numarası yaptım. Soranın suratına baktım. Ortada çalışan şu dalgın kızdı soruyu soran kişi. Yüzü, merak ettiği şeyi öğrenmeye çalışan bir çocuğunki gibi savunmasız ve korkulu bir hal almıştı. Canım onu gidip tokatlamak istiyordu. Susmak istesem de sorduğu soruya cevap vermek istiyordum. Ama bu sanki çok uzun olacak gibi geliyordu bana. Kısa kestim ve ona şiir okudum.

Düşlerde kalmış ne yazık ki düş artıkları.
Ulaşılmaz diyarların pençesinde,
Acı çeker hale gelmiş onlar.
Kim bilir nasıl alınır avuçlara.
Kapanan gözlerle, yolculuk yapılmadan…

Bunları duyar duymaz ağlamaya başlamıştı kız. Hâlbuki dediğimden bir şey anlamaz zannetmiştim. Bir süre durdum ve sonra tekrar bir şiir okudum.

Korktuğunda geleceğe,
Sevindiğinde geçmişe gitmek ister insan.
Zaten bilmez ki nereye gitmek istediğini.
Savruluşunu aynada izler ha bire.
İzledikçe kahrolur,
Ve
Durduğu yerde birilerini intihar ettirir o.
Cezayı hak etmiştir zaten.
Nereye gideceğini bilmeme suçuna,
Koşarak yerinde sayma cezasını hak etmiştir.

Ardından bir şeyler daha okuma planı yapmıştım ki polisler geldi. Bu kadar sessiz gelmeleri şaşırtmıştı beni. İçeri girer girmez bir bize, bir de yerdekilere bakmışlardı. O an ne düşündüler merak ettim. İçlerinden birisi, “Hiç kimse yerinden oynamasın!” dedi. Sanki oynamak gibi bir halimiz varmışçasına… Ardından sıra sıra gelip suçluymuşuz gibi bizi kolumuzdan tuttular ve götürdüler. İşyerinden dışarı çıktığımda kendimi anlam veremediğim bir şekilde özgür hissettim. Bir sürü insan bizlere bakıyordu. Onların gözünde kendimi bir an suçlu gibi göründüğümü hissetmiştim. Sonra bu bana çok saçma gözüktü. Ardından arabaya bindik ve gözüme vuran güneşin bana yaptığı kızıl hücrede karakola götürüldük.

* * *

Yaklaşık yirmi metrekarelik bir odanın içinde bizi teker teker sorguya çekmişlerdi. En son sorguya çekilen ben olmamdan kaynaklı benim Erkin’le olan ilişkimi tüm ayrıntıları ile anlatmamı istiyorlardı. Çekinmeden anlatıyordum bunu onlara. Yalnız biraz sansür uyguluyordum. Bana, “Suçlu seninle tanıştığından itibaren değişmiş,” dedi zayıf bir polis. “Doğrudur,” dedim. “İnsan yeni birisiyle tanışmaya görsün hemen değişir”. “Ona neler anlattın?” dedi. “Doğru yolu her zaman aramamız gerektiğini,” diye cevap verdim. “Neymiş o doğru yol?” dedi. “Tartışmasız biçimde herkesi sevmektir,” dedim. Bunu söylerken canım kahkahalarla gülmek istiyordu. Ama bunun yerine masumca durmaya çalışıyordum. Polis bana pek inanmaz bir bakışla “Hım!” dedi.
Bir süre bekledim ve şişman ve orta yaşlı olan bir başka polis, “Sence suçlunun bu kadar insanı öldürmesinin sebebi nedir?” dedi. Adamın burnunda kocaman bir sivilce vardı. Ona, “Erkin insanları öldürürken sürekli değişik isimlerden bahsediyordu. Örneğin, bizim patronun ismi Halil’ken, ona Protus diyordu. Sanki öldürdüğü kişiler bu dünyada yaşamıyormuş gibi geliyordu bana. Sanki… Sanki kendi beyninin içindeki şeyleri öldürüyor gibiydi. Bize kurtuluştan bile bahsetti. ‘Özgür Dünya’ya gidecekmişiz ve orda mutlu olacakmışız. Zaten kendisi de diğer insanları kurtarmaya gidecekmiş. Öyle dedi bize.” dedim. Polis gözlerini fal taşı gibi açıp bana “Komünist olmasın o?” dedi. “Yok canım!” dedim ona. “Öyle olsa bundan açıkça bahsederdi bize. Bence o daha çok deliye benziyordu”. “Deli mi?” dedi. “Evet, tamamıyla öyle” dedim. Yine uzun bir “Hım!” dedi. Ardından sorgumun bittiğini, ama ileriki zamanlarda tekrar görüşebileceğimizi, bu yüzden adresimi ve telefon numaramın onlar tarafından bilinmesi gerektiğini söyledi. “Vatanını milletini seven bir insan olarak bu olay hakkında elimden gelen bütün yardımı onlara yapacağımı,” söyledim. Güldü ve omzuma vurdu.
Karakoldan eve giderken hala olayın şokunu atlatabilmiş değildim aslında. Karakolda ister istemez rol yapmıştım. Ama bunu neyden çekinerek yaptığımı bilemiyordum. Gerçekte hala olanlara bir anlam veremiyordum. Hatta hiçbir şey olmamış gibi hissediyordum. O an rüyada olmayı isteyip bu kâbustan uyanmayı istiyordum. Ancak, yürürken bir an aklıma Mavi Defter geldi. Sanki her şey onda şifreliydi. Demek bana, “Ben gitmeden okuma,” demesinin sebebi buydu. Her şeyi oraya yazıp bana vermişti. Ben ise bunu anlamamış, hatta onun görünmediği dört gün boyunca, “Gitti!” deyip alıp defteri okumamıştım. O an hızlıca eve gidip defteri okumak istiyordum. Çözümün onda olduğunu düşünüyordum ve bunda da haklıydım. Eve gidip yatağa uzanarak defteri okumaya başladığımda “anahtarımı” bulmuş olduğumu anladım.
Defter yaklaşık yüz elli sayfaydı. İlk sayfasına Erkin adını yazıp “Yaşamım” diye başlık atmıştı. Her yazılan yazının altına hangi zamanda yazıldığına dair tarih vardı. Bu tarihler önceleri sırasıyla giderken, sonrasında görüleceği gibi büyük farklar içeriyordu. Bu notlarda, diyebilirim ki yıllarca aradığım çözümle hiç beklenilmeyen biçimde karşılaştım. Eğer ki gerçek bir tanrı olduğuna inansaydım o notları okuduktan sonra bunun rahatlıkla Erkin olduğuna inanabilirdim. Çünkü o bir dünya yaratmıştı ve kurduğu bu dünyayı büyük bir kudretle yönetiyordu. Şu bir gerçek ki, birisi ona bunların hayal olduğunu söyleseydi onu buna inandıramazdı. Çünkü ona göre her şey “akla uygun”du.
Notları, en başından benim “mekanik insanlar” yargımı değiştirdi. Eğer o, bu kadar derinlemesine anlayabiliyor ve kurabiliyorsa, herkes bunu yapabilirdi. Herkes bu dünyayı her ne kadar fazla ifade etmese de “hissediyor”du. Ki, hissetmek bir şeyleri yaratmanın ilk adımı değil midir? Diğer yandan onun insanları öldürmesi, eğer ki bir suçsa bu suçun sadece ona mı ait olduğuna dair kuşku duymaya başladım. Onunda söylediği gibi ona yol gösteren bendim. Benim onun yaptıklarında hiç mi sorumluluğum yoktu? Ya da yalnızca ben mi? Onu saran herkesin bu yapılanlarda hiç mi payı yoktu? Evet, bu olanlar da hiç mi paya sahip değildik biz?

* * *

YAŞAMIM
Erkin Güren
Yorucu bir gündü! Yine sabahtan akşama kadar paskaranın başında ütü sallayıp durdum. Bununla beraber bir de sıcakla baş etmek zorundayım. Ancak, yaptığım işi niye yaptığımı, ya da bunun neye hizmet ettiğini bilmiyorum. Sürekli birisi yanıma gelip bana ne yapacağımı anlatıyor ve ben de ne denilirse aynen yapıyorum. Yalnız, bu durumda olan sadece ben değilim; herkes sabahtan akşama kadar kendisine söyleneni bir makine gibi yapıyor. Esasen bazen kullandığımız makinelerle aramızdaki farkın ne olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum. Evet evet! Onlarla aramızda ne fark var ben anlayamıyorum. Bunu anlamak, kesinlikle özel bir beceri gerektiren bir şey… Belki tanrı gibi yukarıdan bakmayı gerektiren bir durumu bana dayatır. Bunu ise ben nasıl yapabilirim? Hım! Ben tanrı mıyım ki bu güce sahip olayım? İnsan olduğumdan bile kuşku duyarken bu konulara eğilmek ne haddime. Keşke her şeyi görebilseydim.
18-Aralık–2003

Bugün sadece yorucu değil, sıkıcı da bir gündü. Akşama kadar eşek gibi çalıştım. Hızlı çalışmaktan kollarım ağrımasına rağmen ustabaşı gelip yavaş çalıştığımı söyledi. Bu beni sinir etti, ama yine de bir şey diyemedim. İzin isteyecektim fakat anlattığım nedenden dolayı isteğim daha başından başarısız oldu. “Ne yani! Çalışmayan insan izin mi istermiş bir de!” dediler bana. Bu… Bu benim zoruma gidiyor. Hemen karnım ağrıyor. Çenem açılmaz oluyor. Şundan eminim ki bir daha izin istersem bana süresiz izin verecekler. Bunun adaletle ne alakası var? Gerçekten tüm gücümle çalışıyorum. Etrafımdaki herkes benim hızlı çalıştığımı söylerken, ustabaşı böyle olmadığını söylüyor. Niye ustabaşı haklı olsun ki? Evet evet… Neden o haklı olsun? Şahsen büyük bir heyecanla benim haklı olduğumu iddia edebilirim. Bunu kimse yadsıyamaz. Çünkü… Çünkü bunu yapmamaları gerekir. Niye mi? Buna hakları yokta ondan. Evet, buna hakları yok…
20-Aralık–2003

İşyerimize yeni kişiler geldi. Birisi kız, diğeri otuz yaşlarında bir adam. Kız çok güzel birisi. Hoşuma gitti yani… Ama bana bakmaz herhalde. Adam ise pencerenin yanına oturup karşıyı izleyerek vakit geçiriyor. Acayip birisi!.. Orada ne buluyor bilemiyorum. Bence biraz manyak ve tehlikeli birisi o. Gerçi ben de bakıyorum ara sıra karşıya, ama ben yüksek yerlerdeki gücü izliyorum. İnsanın oralara çıkıp atlayası geliyor. Kuş gibi süzülüp inmek aşağılara ne hoş olurdu kim bilir? Ama ben aşağılara inmezdim. Giderdim uzaklara. Bilmediğim yerlere. Ölürdüm oralarda. Ve kesinlikle mutlu olurdum. Fakat hayal bunlar. Hepsi hayal. Bana acı veren bir şey yani. Korkuyorum! Neden böyle? Korkak olmadığım halde neden korkuyorum?
21-Aralık–2003

Dün gece iyi uyku alamadığım halde işe gittim. Eh haliyle işyerine varışım biraz geç oldu. İşyerine vardığımda orda patronun olmaması beni biraz mutlu etmişti ki hevesim kursağımda kaldı. Çünkü patroniçe ordaydı. Manyak karı bana demediğini bırakmadı. “Seni pislik,” deyişi hiç kulağımdan gitmiyor. Benim gibi insanlar batırıyormuş bu ülkeyi. Altı üstü geç kaldım biraz, bununla ülke mi batarmış? Yani, sırf bu yüzden hakareti hak eder mi insan? Hatta bir küfür etmediği kaldı. Belki onu da etmiştir de duymamışımdır. Kesinlikle küfür etmiş olmalı. Evet, bunu kesin olduğuna kalıbımı basarım. Kesin intikam almalıyım ondan. Bunun bedelini ödemeli. Nasıl yapacağım bunu, biliyor musunuz? Hım!.. Ben de bilmiyorum. Bu kötü…
22-Aralık–2003

Gün boyunca birisinin boğazımı sıktığını hissettim. Her an ölebilirdim! Hem de her an… Buna rağmen sağ kaldım. Keşke ölseydim. En azından kurtulurdum.
23-Aralık–2003

Bugün işe yeni giren adamla biraz konuştum. Dediğine göre bir şeyler arıyor. Bende arıyorum! O da, benim gibi ne aradığını bilmiyor. Sanırsam onunla ben kader ortağıyız: Ölene kadar arayıp da arayacağız. Ne komik bir durum… Ne aradığını bilmeden ara… Gıdıklanmış gibi gülüyorum buna.
Ayrıca öğle saatlerinde ustabaşı gelip enseme tokat attı. Çok acımasına rağmen bir şey diyemedim. O da bundan güç alıp bana habire vurmaya başladı. Kaçıp masanın altına saklandım. Oraya bu vücutla nasıl girdim ben de bilmiyorum. Çok tozlu bir yerdi. Böcekler bile vardı. Birisi kolumu bile ısırdı. Ustabaşı elinde uzun bir sopayla bir süre beni aradı. Masanın altına bakarak “Pisipisi,” bile dedi. Enayi miyim ki, çıkıp da o sopayı sırtıma yiyeyim? Bekledim. O gidince ortaya çıkıp çalışmaya başladım. Ama çok dikkatli biçimde… Onu gördüğüm an hemen tekrar saklanıyordum. O yine “pisipisi” diyordu ama kimin umurunda. Salak beni kedi zannediyor. Anlamıyor ki ben kuşum. Yok… Kuş değildim. Şeydim… Aslan… Yok, bu da değildi. Neydi? Zürafaydım. Yok, o da değildi… Bir şeydim işte! Aklıma gelmiyor şu an. Ama kesin biçimde kedi değildim.
24-Aralık–2003

Geceleyin gözlerimi bir açtım, bir de ne göreyim! Patronun karısı. Bir türlü anlayamadım odama niye geldiğini. Ama bunu belli etmeyip yatağımdan kalktım ve ona, “Hoş geldin!” dedim. O ise benim kulağımı tuttu. Kulaklarımı öyle bir çekti ki, onların koptuğunu zannettim. Sonra beni sürüye sürüye dışarıya çıkarttı. Orda ellerimi yere dayayıp diz çökmemi istedi benden. Sırf kızmaması için ister istemez bunu da yaptım. Yapmasam elindeki kırbaçla bana vurmaya başlıyordu. Vurması öyle acıtıyordu ki, anlatamam! Sonra sırtıma binip “Deh!” dedi. “Ben at mıyım?” diye bağırdım, ama fayda etmedi bu. O kırbacı vurunca deli gibi koşmaya başladım. Sonrasında istedimse de bir daha duramadım. Biraz yavaşlasam saçımı yoluyordu. Beni bizim köydeki “İt Dağı”na bile çıkarttı. Hiç çıkamayacağımı zannetmiştim oraya. İt Dağı’nın tepesine varınca bana bu seferde “Uç lan!” dedi. “Ben uçamam,“ dedim, ama dinlemeyip vurdu da vurdu kırbacı. Dayanamayıp kendimi aşağıya attım. Sonra ne göreyim? Uçuyorum! Uçmak beni rahatlatmıştı. Fakat o, buna bile tahammül edemeyip gözümü kapattı ve karnıma bıçak soktu. Epeyce bir gittikten sonra gözümü açtı. Başka bir dağa gelmiştik. Dar girişli bir mağaraya girdik. Mağaranın her yeri çamurdu. Ayrıca yılanlar da süzüle süzüle ellerime dolanıyordu. Kuru bir yere gelince üzerimden indi. Beni yine ayağa kaldırıp çırılçıplak olana değin soydu. Elindeki bıçakla alnımdan, kollarımdan, bacaklarımdan, göğsümden ve son olarak cinsel organımdan bir parça deri aldı. Sonra bunları bir kazanda kanla ve diğer ıvır zıvırlarla kaynatıp yedi. Tadını beğendi her halde. Çünkü dudaklarını yalıyordu. O anda yere yığılıp ağlamaya başladım. O da ağlamama kızıp gelip beni dövdü. Ağlamamam gerekirmiş. “Niye?” dedim. “Bak bir de soru soruyor.” deyip yine dövdü beni.
Ah ne feci bir durumdu böyle. Ne yapsam hata! Birisinin, “Senin doğman bile hata,” deyişi kulağımdan hiç gitmiyor artık. Ardından yine üzerime bindi o ve uçarak eve geldik. Dünya ne kadar da karaymış öyle. Anladım ki karanlığa batmış bir gezegende yaşıyoruz. İnsanın yere inesi bile gelmiyor. Gri gökyüzü, kara yeryüzünden daha iyidir herhalde. Belki maviyi de bulurum. Bir yere saklanmıştır ve onu bulmamı bekliyordur. Uzak diyarlardadır o ve ben gidemem oralara. Kendi evimden bile dışarı çıkamam ben. Bana yasak öteler. Çünkü param yok. Neyse! Evimin ışıklarını gördüğümde yine de mutlu oldum. Sıvasız duvarlarıyla bile hoş görünüyordu. Hemen girmek istedim pencerelerinden ve o da beni engellemedi zaten. Odamın penceresinden girince beni yatağa yatırdı ve uçarak gitti. Neyse ki başka bir şey yapmadı. Onun bir cadı olduğunu söylemiştim zaten!
31-Aralık–2003

Şu beş günde neler öğrendim neler! Herkesin patronun karısı zannettiği kadının cadı olduğunu biliyordum, ama isminin Grubys olduğunu bilmiyordum. Hatta bu da bir şey mi? Patron denilen kişi de kötü kral Protus’muş. Adam öyle bir krallık kurmuş ki korumalarından yanına yaklaşılmıyor. Biraz yaklaşsam beni hemen uzaklaştırıyorlar. Neymiş efendim, ona yaklaşamazmışım. Nerde yazıyormuş bu kural? Kim koymuş bunu? Hayır, efendim, beni ona yaklaşmaktan uzaklaştıramazlar. Yanına varıp kolundan iki tane kıl alacağım. Ne yapacağım onları? Şey… Şey yapacağım. Ne yapacaktım ben? Neyse, bir şey yapacağım işte. Önemli olan bu iki kılı almak… Dimi ama?
5-Beginer–2004

Geçen gün kötü kral Protus ve baş veziri Mirrord yanıma gelip Felsefeci Moratur’dan uzak durmamı söylediler. Halkı kin ve düşmanlığa sevk ediyormuşuz. Bu ise suçmuş. Suç da haliyle cezasız kalmazmış. “Ayağını denk al!” dediler. Ben de sağ ayağım soldakinden biraz büyük dedim. “Bu daha kötü ya,” dediler. Keşke annem ayağımın birini büyük yapmasaydı. Neyse, yapacak bir şey yok. Bu yaştan sonra ayak küçültecek değilim herhalde. Önemli olan felsefeci… Felsefeci hala gizil şeyi arıyor. Bulursa bana haber verecek. O zaman işler farklı olur herhalde.
52-Atrophys–985

Geçen gün Moratur bana Özgür Dünya’dan bahsetti. Ne muhteşem yerdi orası öyle! Ne istersen varmış orda. Her çeşit şeyin bulunduğu eşsiz bir yermiş yani. Her şeye oranın yaratıcısı hükmediyormuş ve herkes onu yaratabilirmiş. Bu çok zor bir şeymiş, ama yine de kesin oraya gidilecekmiş. Moratur’a baktıkça umut topluyorum.
21-Hopes–1055

Protus ve Mirrord bana saldırmaya devam ediyorlar. İkisi bir ellerinde kılıç üzerime saldırdılar. Az kalsın ölecektim. Neyse ki Moratur bana yine yardım etti. O olmasa ben ne yapardım bilmiyorum! Hatta bana gizil kitaplardan bile vereceğini söyledi. Öyle bir heyecanlanıyorum ki anlatılmaz. Dediğine göre onun aramaları fayda etmiyormuş. Benimde bu şerefli göreve katılmam gerekmiş. Hemen kabul ettim görevi tabii. Nasıl kabul etmez benim gibi bir savaşçı böyle bir görevi?
Ona ayrıca Protus’tan kurtulup kurtulamayacağımızı sordum. Net cevap vermedi. Çok zor bir şeymiş bu. Protus öyle hemen ölmüyormuş. Özel bir silahı varmış bunu yapmanın. O silaha kesin sahip olmalıyım. Tarih beni bekliyor. Atıma atlayıp gitmeliyim beni bekleyenlerin yanına.
28-Clearus–2157

Bugün sahilde duruyordum ki yanıma Protus’un karısı kötü cadı Grubys geldi. Dediğine göre Protus ona da işkence ediyormuş. Ben efendi bir çocukmuşum. O zaten bana hep iyi davranmışmış. Hem beni de seviyormuş. Onu sevmediğimi bildiğim için ondan hemen uzaklaşıp kaçmak istedim. Ancak bana büyü yapmış olmalı ki yerime öylece çakılı kaldım. Saatlerce yanıma yatıp beni okşadı. Sonra da beni öptü. Hemen tüm gücümle Moratur’u çağırdım. O gelip zorda olsa büyüyü bozdu. Grubys öyle bir kaçıyordu ki Moratur’u görünce. Kahkahalarla güldüm onun haline. Öyle bir rahatladım ki… Neyse! Artık yanımda kılıç taşıyorum. Gerçi biraz boyu kısa ama napalım? Büyük silahı bulana değin idare edeceğim bununla.
4-Madded–200

Yıllar ne kadar da çabuk geçiyor. Ama ben buna karşı hiçbir şey yapamıyorum. Hala Protus’a karşı çok güçsüzüm. Sık sık adamlarını üzerime gönderip saldırı yapıyor. Onların saldırılarına karşı sadece savunma yapmak beni çok yoruyor. İçimde onlara karşı dayanılmaz biçimde yok etme isteği duyuyorum. Her şeyin onların yok olması ile iyi olacağını biliyorum. Bunu Preksia halkı da çok iyi biliyor, ama bilmek ne yapacağını bilmek anlamını taşımaz. Başlarını eğerek olan biteni onaylamış oluyorlar. Ben ise hep arayış içindeyim. Bu sıkışıklığın bir çözümü olduğunu biliyorum. Ya da… Ya da öyle olmalı. Biz Preksler buna dayanamayız. Bunu istesek de yapamayız. O yüzden iyi bir savaşçı olmalıyım. Her gün buna hazırlanmakla günümü geçiriyorum. Biliyorum ki hedefime ulaşacağım. Moratur’u her gördüğümde bu konuyu ona da açıyorum. Çoğunlukla sessiz kalıyor. Fakat yine de büyük ve güçlü bir silahın her şeyi başarabileceğini sezinledim. Belki o silah özgürlüğü bize getirebilirmiş. Bu beni umutlandırıyor. Moratur’a, göreve talip olduğumu söyledim. O ise güldü. Bu onama işareti oluyor herhalde! Her ne kadar o görevini bilen bir kişi olsa da, onu yine de zorlayacağım ve büyük silahın yerini öğreneceğim. Çünkü kurtuluş onda…
62-Flihgtus–1301

Zaman geliyor! Moratur silahın nasıl bir şey olduğunu bana biraz anlattı. Zor bir mücadeleden sonra ona sahip olacağım. Buna değer. Zaten böyle büyük görevlerin hemencecik olması düşünülemez bile. Onlar yoğun bir çabanın meyvesi olarak bize gelir… Ve haliyle bunun değerini her zaman yansıtırlar. Yapılanlara değdiğinin kanıtlarıdır olan şeyler.
15-?-binbeşyüz5

Gerekli olan her şeyi alıp Hopemountan dağına yolculuğa çıktım. Yolculuğum çok zor geçiyor. Her an bir canavarın saldırısına uğrayabilirim. Zaten uğradım da: Büyük ve siyah canavarlar bana saldırdı. Birkaç çizik almama rağmen canavarların hepsini öldürdüm. Şu anda deniz kenarındaki bir ormandayım. Ara sıra sesler duyuyorum. Çığlığa benzer sesler bunlar. Birisi benden yardım istiyor. (…) Yarın bir aksilik olmazsa Uglyerd’i bulacağım. Bana silah konusunda yardımcı olacak.
3-Abetters–2067

Sabahleyin kalkınca bir de ne göreyim? Kendisinin ‘bekçi’ olduğunu iddia eden bir sefil parkta (Ahmak ormana park dedi. O da neyse?) ne yaptığımı sordu. Böyle cahil adamlara günlerini göstermek isterdim ama Moratur görevimden kimseye bahsetmememi söyledi. Ne yapalım, bende sustum ve sonra adama, “Yatıyorum,” dedim. O ne yapsa yeridir? Elindeki siyah bir şeyle beni kovaladı. Aldırmadım buna. Yolculuğuma devam ettim. Çetin dağları, büyük ırmakları ve ağzı leş gibi kokan canavarları aştıktan sonra şimdi Uglyerd’in evindeyim. Yanımdaki bütün altınları benden aldı ve bir yazı yazıp Ateş Kralı’na götürmemi söyledi. Silahı o bana verecekmiş. Bu arada açık konuşmak gerekirse Uglyerd de çok çirkin birisi…
?-?-2107
Yüreğim heyecanla yanıp tutuşuyor. Şu anda Ateş Kralı’nın evi olan dağın eteklerindeyim. Hava çok soğuk ve benim karnım aç. Herhalde yarın oraya ve silahıma ulaşırım. Ondan sonrası ise özgürlük...
?-?-2107

Üç günden beri Ateş Kralı’nı bekliyorum. Bir yere gitmiş. Birkaç gün kalmaz gelecekmiş. Acı bir sabırla kendimi uyutuyorum ve mağara gibi bir yerde kalıyorum. Pişmemiş fare yiyorum burada. Hiç değilse pişseydi bari… Böylelikle daha iyi bir durumda olabilirdim. Bu kimin umurunda ki?
13-Foolishday–3005

En sonunda uzun ve siyah silahımı aldım. Ah! Öyle bir mutlu oldum ki… Onu yanımdan bir an olsun ayırmadım. Çok sessiz biçimde işimi halledeceğim onunla. Bu arada Ateş Kralı bana kısa bir yol gösterdi de evime hızlı döndüm. Bir de giderken o kadar eziyet çekmiş, yorulmuş ve zaman harcamıştım. Neyse! Geçti hepsi. Artık büyük bir güçle önüme bakmalıyım. Bakmalıyım ki zafer benim olsun. Bu bir zorunluluk…
34-Onam–4253

Evime gelmek beni mutlu etti. Tabii bundan Preks halkı da mutlu oldu. Beni gören yanıma gelip bana sarıldı ve öptü. Nerde olduğumu çok merak etmişler ve özlemişler. Sadece güldüm. Yakında hepimiz daha mutlu olacağız. Çünkü özgürlüğün anahtarı belimde… Onu sadece yerine sokup çubuğunu çekmek yeterli. Delip geçiyor her şeyi o. Ne büyük bir şey.
21-Lonnıghder–15100

Artık son’a geldik. Büyük çevrime birkaç gün kaldı. O gün Protus’un kalesine gidip kötülerin hepsini yok edeceğim. İçim kaynıyor, ama çok dikkatli olmalıyım. Onların hepsini Preks halkının önünde idam edeceğim. Kötülüğün sonu neymiş görecekler. Ondan sonra benim görevim şimdilik bitmiş olsa da, Preksler, Moratur’un yol göstericiliğinde Özgür Dünya’ya geçecek. Ben ise bir süre Sakindağ’da saklanıp başka bir halkı kurtarmaya gideceğim. Ama bende bir gün onlara katılacağım. Yanımda kocaman bir Özgürlük Ordusu olacak. Herkes şanlı önderleri Fighter’e, yani bana, hayran kalacak. Zaten küçüklüğümden beri hep ünlü olmak istemişimdir. Artık bu çok yakın…
Bu arada bu tarihsel belgeleri Moratur’a vereceğim. O hem bir yol gösterici hem de büyük tanık olacak. Her şeyden haberi olmalı onun. Özgür Dünya’da beni herkese anlatmalı. Tabii bunun için bu yazılarıma ihtiyacı var. Zaten bana hep yaz derdi. Ben de dediğini yaptım. İşte hepsi bu…
Öyle bir durumdayım ki özgürlüğü hissediyorum artık. Her yerimi ateş basıyor. İçimdeki enerji dışarı çıkmak istiyor. Ruhumu salıyorum artık özgürlüğe. Ve içim sonsuz bir mutlulukla dolup taşıyor.
Zeus’un oğlu Molebus
95-Repend–99999

* * *

Mavi Defter’i okuduğumda uzun bir uykuya bırakmıştım kendimi. Rüyamda yine karakoldaydım. Bu sefer karşımda şişman polis yoktu. Uzun boylu, ciddi yüzlü, sık sık karşıma geçip beni uzunca süzen bir polisti beni sorgulayan. Elimde kelepçeler vardı. Bu kelepçeleri elimi arkaya dolayıp sandalyenin arka desteğinden geçirmişlerdi. Odanın içi fazla derecede aydınlıktı. Bu beni biraz şaşırtıyordu. Ona neden burada olduğumu sorduğumda, “Bu görüşme size daha önce duyurulmuştu,” dedi. “Evet,” dedim “öyle olmuştu, ama elim neden kelepçelendi?” “Bunu zamanla anlarsınız,” dedi bana. “Zannetmiyorum!” diye cevap verdim, ama bana bir cevap vermedi. “Anlaşıldığına göre,” dedi, “hastayla uzunca bir süredir arkadaşlığınız varmış. Öyle mi?” “Hasta diye kimden bahsettiğinizi anlayamadım.” dedim. “Ne yani,” dedi “Erkin’in hasta olduğunu bize söyleyen sizdiniz”. Doğrusu bu söylediğimi doğru kabul etmelerini hem iyi karşılıyor, hem de anlayamadığım bir korkunun pençesine düşüyordum. “Evet, öyle!” diye cevap verdim az önceki söylediğine. “O zaman,” diye cevap verdi, “bize anlatır mısınız, hastayı bu kadar masum insanı öldürmek için nasıl azmettirdiniz?” “Öyle bir şey yapmadım,” dedim. “Hım!” dedi. “Çok ilginç biçimde, açtığınız musluktan akan faturaların parasını ödemek istemiyorsunuz. Açık konuşmak gerekirse kimi yönleriyle haklısınız. Bize, musluğun sizin evinizde olmakla birlikte onu bir başkasının açıp, size faturasını ödetmek istediğini söyleyebilirsiniz. Tabii bu bir hak! Yalnız size ait olan bir yerin sorumluluğu, açıktır ki size aittir. Harcanan her şeyin bir bedeli vardır. Hele bir de harcanan şeyler bedenler olunca ister istemez ilgimize mahzar oluyor bütün yaptıklarınız. İnsanlarla ne konuştuğunuz, onlara gözünüzle, elinizle, dilinizle, mimiklerinizle ne ifade ettiğiniz çok ilgimizi çekiyor artık. Sanırsam yıllardan beri önemsenme sorunu çeken birisisiniz?” “Evet, öyleyim!” diyecektim. Ama bunu demek bana çok saçma gözüktü, sustum. Gizilliğin örtüsüne örtülmüş bir cevabı, karşımdaki kişiye öylesine, basitçe biçimde devretmek, bana insanın kendi değerlerine yaptığı bir isyan gibi gözüktü. Zaten kimi zaman, birisi tarafından yüksek bir yere konulmuş bir değere duyulmayan saygısızlıktan çıkar anlaşmazlıklar. Ve bunu benim yapmam, kendimi, kendi elimde tuttuğum iple kuyuya atmak olurdu.
Ondan bir devam konuşması beklemiştim ki, bana suçlu olmanın acısını hissettiren bir bakışla baktı. Ona, nedenini pek bilmesem de, beni affetmesi gerektiğini söylemek istiyordum. Bunu doğal karşılar mıydı acaba? Bana baktığı dikkatin aynısıyla baktım ona. “Eğer benim bir suçum varsa, sanırım bu, gerçekte apaçık görünen şeyleri herkes gibi gizlememdir.” dedim. “Bu önemsiz!” dedi. “Biz her zaman görünüşle ilgilensek de, cezayı öz’e veririz. Ama bu bizim özümüzü sorgulama hakkını vermez size. Bu açıdan, hastanın insanları öldürmesi ilgilendirmez bizi, her zaman için virüs daha önemlidir. Çünkü onun yok olması ile çözüm bulur sorunlar ve çözümle gizlenir yalanlar.” “Ne yalanı?” dememe sadece güldü. Sonra kapı açıldı. Aşırı bir gürültüyle açılmıştı kapı. Bir süre bakamadım kimin geldiğine. Ama kimi geldiğini biliyordum. Erkin’di gelen. Tertemiz ve güzel elbiseler giymişti üzerine. Yanımda bir sandalye belirdi ve oraya oturdu. “Üzgünüm!” dedi bana. “Beni çok zorladılar. Her şeyi anlatmak zorunda kaldım onlara. Bazı şeyleri itiraf etmek çok zor oluyor seninde dediğin gibi. Ben sana anahtar getirdim. Bu anahtar umarım sana yararlı olur.” Bu sözü söyleyip bir anahtar koydu masaya. “Hadi al!” dedi sonra. Ellerim kelepçeliyken nasıl alacağımı bilmiyordum o anahtarı. Polise baktım “Al!” dedi bana. Elimi hareket ettirdim ve o an tek bir elim kelepçelerden kurtuldu. Anahtarı masadan aldım ve elimi istemsizce tekrar arkaya götürdüm. Tekrar kelepçelendi ellerim o an. Ardından uzunca bir süre uğraşıp kelepçeleri açtım. Ellerim serbest kalınca güldü Erkin bana. Bende ona güldüm. Sonra ayağa kalktım arka tarafa doğru yürüdüm. Bir kapı vardı ileride. Beyaz bir kapıydı o. Gittim ve az önce kelepçeleri açtığım anahtarla onu açtım. Minik bir odaya açılıyordu kapı. İçeri girdim ve kapıyı kapattım. Erkin’in sesi geldi az sonra. “Mutlu ol!” diyordu bana. “Nasıl?” dedim. O ise sadece güldü.
Uyandığımda sürekli korktuğumu hissediyordum. Rüyayı biraz anlamaya çalıştığımda kendimi bir hücreye kapattığımı daha iyi anlıyordum. O an bulunduğum ev bile bir hücre gibi gözüküyordu bana. Hızlıca evden çıkıp gitmek istiyordum. İçimden bir his aslında her şey bir yalan diyordu. Bu ilk önce çok saçma gelse de, bir süre sonra gayet mantıklı gelmeye başladı. İşyerine gidip gerçekleri görmek istiyordum.

* * *

Gökyüzü önceki günlere göre daha bulutluydu o gün. Kuşlarsa daha çekinimli davranıyorlardı özgürlüğe kanat çırpmaya. Evler asık bir suratla yansıtıyordu doğal hayatı. Ve giderek seyrekleşmiş olan ağaçların hışırtısı insanın daha bir hoşuna gidiyordu. Gözüm sık sık daha üzerinden çıkartmadığı geceliği ile pencereden etrafı izleyen bir kadına takılıyordu. Bana öyle geliyordu ki, durağanlığın içinden çıkamayan bu sokakta hareketi yaratıyordu o. Anlayamadığım bir biçimde ona bir kızgınlık duydum ve bütün dikkatimi yavaş yavaş görünmeye başlayan çalıştığım işyerine vermeye başladım. Yokuş üzerine yapılmış bir binanın üçüncü katındaydı o. Yıllar önce boyanmış olan duvarların sıvaları dökülüyor ve bina daha çirkin görünüyordu artık. İnsanın ona şöyle bir bakması bile orda yaşamak istememesi için yetiyordu. Belki bu işyerin en iyi özelliği pencereleriyle hükmettiği şehrin görüntüsüydü. İnsana müphem bir canlılık katıyordu o pencerelerden bakmak. Bir savaşta hissediyordu insan kendini o an. Bu savaşı kendisi istemese de, bunun ifade edicisi her zaman kendi oluyordu. İşin garip ve tehlikeli yanı ise, bunun çok normal görünmesidir sanırım.
İşyerinin kapısına vardığımda donuk bakışlarla izlemeye başladım kapısını. Çünkü daha öteye geçmeye izin vermiyordu polisler. Hatta bir polis kapı önünde durmamı şüpheli bulmuş olacak ki gelip benim ne aradığımı sordu. “Burada çalışıyordum,” dedim. “Bütün işyerleri bir hafta tatilde,” dedi. Başımı salladım bu söylediğine.
O an gece rüyamdaki anahtar geldi aklıma. Erkin, rüyamda bana hücreye açılan kapının anahtarını verse de, gerçekte durum farklıydı. Aslında ben ona hayale açılan kapının anahtarını vermiş, o ise bana, beni acı bir gerçekliğe taşıyan kapının anahtarını vermişti. Bu pek adaletli bir değiş tokuş değildi herhalde. Ama bu önemli mi?
“Acaba,” diyordum “herkes kendini tanrı olarak mı görüyor?” Yani, bütün evrenin merkezinde kendisinin mi olduğunu zannediyor? Ola ki kendisi tanrı, peki bu diğer insanların da tanrı olmadığı anlamına mı gelir? Kimse kendisini yadsıyamazsa, diğerlerini de yadsıyamaz. İnsan bunu ‘kendinin farkında olma’ gibi bir temele oturtsa bile bu da sonuçta çürük bir zemine yapılan bir ev gibi ilk depremde, ya da diğer insanların kendilerini ilk kanıtlayışlarında yıkılır gider. Peki, geriye ne kalır? Karanlık bir köşede belirsiz bir iç çekiş. Yani, güçsüz bir insan. Kendine inancı kalmamış, büyük bir gücün içinde erimeye meyilli bir insan. O zaman belirsiz biçimde diğer insanlarında tanrı olduğu fikri gelir aklımıza. İtiraf etmeden tapınırız onlara. Kendimizi tanrılığı elinden alınmış bir tanrı olarak görürüz. Yani az önceki durumun bir tür karşıtı. Korkağın çekingenliği ile cesurun saldırganlığı gibi bir durum... Tabii kimi zaman bütün olan biteni bir tanrılar savaşı olarak da görebiliriz. Ama nedense herkesin tanrı olduğu bir yerde kulun kim olduğu sorusu gelmez aklımıza. Ya da kul olmadan tanrı kelimesinin ne işe yarayacağı… Sonra geriye bütün acizliği ve gelişme ruhuyla dolayımsız bir insan kalır. Algılayan, üreten ve bu ürettiklerine teslim olan insan kalır...
Bu benim için de zor bir şeydi. Alışmam için uzun bir zaman geçmesi gerekecekti. Düşünüyorum da, ben Erkin’in yerinde olsam ve birisi gelip bana bunların gerçek olmadığını söylese herhalde inanmazdım ona. Tabii bunun ne önemi varsa…
Ardından yavaş yavaş yürümeye başladım yine. Az öncesinde sanki çok önemli bir şeyi çözüme kavuşturmuşum gibi rahat hissetmeye başlamıştım kendimi. Gökyüzündeki bulutlar, bir yağmurun habercisi olarak, bütün heybetleriyle birleşiyorlardı. İnsanlara bakıyordum. Kaçıyorlardı… Yağmurdan ve belki de kendilerinden. Fakat giderek belirginleşen bir farklılığı sezinliyordum yüzlerinde. Hâlbuki yaşadığım bu son olaylardan önce, hepsi de yanımdan geçip giden yaratılar olarak görünüyorlardı. Şimdi ise içimde artan bir saygı oluşuyordu onlara. Yüzlerinde her an bir anlam beliriyor ve sonra kayboluyordu. Bunu kim anlıyordu ki? Evet! Kimsenin anlaması önemli değildi bunu. Hiç kimse anlamasa da derinlerden gelen bir şeyler açığa çıkıyordu. Bunu kendileri anlıyor muydu acaba? Gözlerdeki hareketler, sesteki ton değişimi ve yüzdeki gerilmeler her şeyi açığa seriyordu. Bunu kim veya kimler anlıyordu? O an anladım ki bu gereksiz bir soru. O an anlamak ya da anlamamak değildi önemli olan –kimse bunu anlamasa da-, bir gerçekliğin taşıyıcısı olmaktı bütün sorun. Gülümsemeye başlıyordum bu düşüncelerle birlikte. Ne içsel, ne de dışsal bir aynayı kendime tutmasam da bir şeyleri dışarı yansıttığımı bilmek, çok uzun bir dönemden beri hissetmediğim mutluluğu veriyordu bana. O an her şeyin beni sardığını hissediyordum. Doğa, bu minicik bedene bir şeyler aşılıyordu.
Ara sıra yağmur damlacıkları düşüyordu yüzüme. Burnuma ise az sonra yağacak olan yağmurun kokusu geliyordu. İçim coşkuyla doluyor ve gözüm sürekli, olanca azlığı ile yeşilliklere kayıyordu. Kendimi oraya atmak ve yuvarlanmak istiyordum, ama bekliyordum… Yağmuru. İnsanlarsa daha hızlı yürümeye başlamışlardı. Gürleyen göğün sesini duydukça omuzlarını yukarı kaldırıyor ve çekinerek göğe bakıyorlardı. O an gözlerine yağmur damlaları düşüyordu. Yani, teslim oluyorlardı ıslaklığın doğal haline. Bense ıslanan saçımdan anlıma düşen damlaları sayıyordum. Yanımdan geçip gidenlerin şemsiyesini çekiyor ve birkaç yağmur damlasını armağan ediyordum bedenlerine. Arabalar, yolda birikmeye başlayan suları üzerime sıçratıyordu… Sinirlenmiyor, öfke duymuyordum bu olana. Gözüm, hedefim olan minik yeşillikten başka bir şey görmüyordu artık. Koşuyordum ona. Sonra aklıma sıra sıra sorular birikiyordu. “Gerçek nedir?” diyordu içimden bir ses. Saçma geliyordu bu soru artık bana. Sonra, dayanamıyor ve öylesine bir cevap veriyordum bu soruya. Etrafıma bakıyordum yani. İleride, yeşilliklerin üstünde bir çocuk görüyordum. Ellerini çırparak dans ediyordu doğayla. Annesine, “Anne bak, yaprak”, diyordu. Annesi ise sakince ve çocuğuna hiç bakmadan başını sallıyordu. Çocuk ise gidip yaprağı alıyor ve kokluyordu. Kahkahalarla gülüyordu. “Ne kadar güzel!” diyordu annesine. O zaman annesi ona bakıyor ve “Evet,” diyordu “Ne kadar da güzel!” Bense ekliyordum “ve de gerçek” diye. Ardı sıra gözlerimi yumuyor ve kendimi gerçekliğin dayanılmaz hazzına bırakıyordum. Yüzüme yağmur damlaları düşüyor ve ben yeşilliklerin içinde kayboluyordum.

YAŞAM KİRASI

Dünyaya geldiğinden, dünyada bulunduğundan, dünyadan gideceğinden hoşnut olan bir kimse görmedim.
Namık Kemal

Aslına bakarsınız o gün olanları pek anımsamıyorum. Bir bulanıklık var önümde…
Akşama kadar bitkin bir şekilde çalıştıktan sonra, üstelik bir de iki saat mesai yaparak, hafiften çiseleyen yağmur altında eve gelmiştim. İlkbahar doğaya egemen olmaya devam etmesine ediyordu, ama kışın buz gibi soğuğunu daha yok etmemişti. Soğukluk insana dinginlik verir derler, ama bende düşüncelere dalmak –ki bunların hepsi umutsuzluğa dairdi- ve yazın güneşini hayal etmenin dışında yarattığı bir başka sonuç yoktu. O akşam yemekte yemediğimi anımsıyorum. Sadece camın kenarına geçip hiç sokak lambasının yanmadığı, adı gibi çıkmazlarla dolu sokağıma bakıyordum. Sanki vücudum ve ruhum birbirinden ayrılmış ve hatta birbiriyle savaşıyordu.
O günler oturduğum evin kirasını ödeme günleriydi. Yani, yine beşinci kata çıkacak ve Güler Hanım’ın kapısını çalacaktım. O da, o buruşuk, çirkinleşmiş ve sinirli yüzünü, yani o kötülük timsali yüzünü bana gösterecek ve daha halimi hatırımı sormadan elimden parayı alacaktı. Doğrusu kocasının neden felçli olduğunu anlamak pek zor bir şey değildi. Kim bilir zavallı adama neler yapmıştı o kadın? Kocasını bir kere parkta görmüştüm. Sarkık suratıyla başını hiç oynatmadan etrafı izliyordu. Masumca… Belki de geçmişi düşünerek. Pişman mıydı acaba? Yani en azından bunu hiç düşünüyor muydu? Geçmişe dönüp her şeyi yeni baştan alıp, belki de bu kadınla hiç buluşmadan yepyeni bir yaşam sürmek…
Güler Hanım’ı zaten hiç kimse sevmezdi. Ve ben de doğal olarak bu “hiç kimse”nin arasındaydım. Ona her kira ödeyişimde kendimi aşağılanmış hissediyor ve kinimi daha da artırıyordum. Sabahlara kadar onun elimden parayı alıp, kapıyı kapatmasını düşünüyordum. O anı düşünmek bile vücudumun gerilmesine yetiyordu. Sanki bir boşluktaymışım gibi sallanıp duruyordum. Yani sırtıma küçük delikler açıp oradan zincirleri geçirmişlerdi ve ben daha ne olduğunu bile anlayamadan ucunda sallanıyordum. Bir şeyin bedelini öder gibi. Ama neyin bedelini? Bedel ödeyecek kadar bile bir şeylere sahip olmayan birisinin, daha ödeyecek ne bedeli olabilir ki?
Bazen sırf ayağıma kadar gelip parayı istemesi için kirayı geciktiriyordum. O, yani Güler Hanım ödeme gününün üç gün bile geçmesine izin vermezdi. Hemen kapıma dayanıp çalardı zili. Ben de sırf sinirlensin diye birkaç kere çaldırırdım. Sonra açardım kapıyı ve yine daha nasılsın bile demeden o hışırtılı sesiyle, “Kira… Bay Erisen!” derdi. Parasını verirdim ve aynen öncekiler gibi hiçbir şey demeden defolup giderdi. Bu seferde daha büyük acılar beni yer bitirirdi. Nasıl bunu bana yapmasına izin veriyordum ben? Buna nasıl dayanıyor, kendimi nelerle avutuyordum? Bilmiyorum!..
Kaç kere onu öldürme hayali kurmadım ki? Bunların haddi hesabı bile yok. Ama onu öldürmek değildi iş. Hayallerimde ona bildiğim ne kadar işkence yöntemi varsa denedim. Gözümü kapatıp ağzıma gelen bütün küfürleri ona sayıp döktüm. Kırışmış vücuduna bıçakla kesikler atıp, daha kanı akan yaralara tuz döktüm. Yumruklarımı sıkıp saldırdım ve vurdum ona. Durmadan! Yüzüne, bedenine… Olmadı yorulduğumda ısırmaya başladım. Ta ki bütün gücüm çekilene değin. Gözyaşlarımla boğdum onu. Ama nafile! Her sabah kalktığımda tüm vücudumu silip süpüren, o kötülük timsali yüzü gözümde canlanıverirdi. Sanki yaptıklarımın intikamını alır gibi gitmezdi önümden. Boğazıma yapışır ve soluk alamazdım. Bu beni için ölmekten bile beterdi denilebilirdi. Zaten kötü olan ölmek değil, yavaş ve acıyla ölmek değil midir? Ya bir de ölemiyorsak! Yani buna cesaretimiz bile yoksa! O zaman ne olacak?
İşte o günde çalıştığım her an onu öldürme hayali kurmuştum. Her ayrıntıya dikkat ederek bitirmiştim işini. Şöyleydi: yorgun argın işten gelecek ve evime girecektim. Hava soğuktur numarasıyla eldivenlerimi giyecektim. Eldivenlerin de altında çenesini iyi kırabilmek için çelik parmaklığım olacaktı. Odamı iyice temizleyip, arkadaşımın evine gitmiş görüntüsü verecektim. Sonra az sonra ki şenlik için güzel bir yemek hazırlayacaktım. Onlarda hazır oldu mu, yavaş yavaş boyasız duvarların kirli merdivenini tırmanacaktım. Önce kapısının önünde uyuttuğu gıcık kediyi ezecektim güzelce. O da aynı ona benziyordu çünkü. Sonra kapıyı çalacaktım. İçeriden ayak sesleri gelirken ben hazırdım. Kapı açıldı mı ben her zaman ki sinirli halimin yerine efendi bir hal takınıp “Mehmet ağabeyin” durumunu soracaktım ona. Bana “Sanane?” diyecekti. Bütün vücudum gerildiği halde ona “olur mu” diyecektim. “Mehmet ağabeyi görmem lazım,”. “Niyeymiş?” diyecekti pis kokan ağzıyla. “Çok özel bir para işi,” diyecektim. “Para mı?” diyecekti. “Evet para.”
Daha bu para lafını duyduğu an bile zaten iş bitmiş oluyordu. “Gir gir,” diyecekti bana. Girecektim rahat biçimde. Ayaklarımdaki pislikleri yerlere sürecektim. Sonra başlayacaktım küfürlere ve ağzını kapatacaktım. İçimde sıkışıp kalmış, beni ezen bütün küfürler ortaya çıkacaktı o an. Onun boynuna yapışıp kalacaktı. Boynu ağırlaşıp yerlere yatacaktı. Sonra tam kafasına kafasına vuracaktım. Ardından da ayaklarımla karnına. Bağırsa ne işe yarar ki? Sadece ağlama ve “ımm” sesi geliyordu. Kocasına bakıyorum o da gülüyordu. Sonra ayağımı kaldırıp birden eziyordum yılanın başını. Cansız biçimde tefeciliği ile yok olup gidiyordu o. Oh! Ne büyük bir zevkti bu? Ne büyük bir sevap?

* * *

O gün çıkışı olmayan sokağımı izledikten sonra ne yaptığımı bilmiyorum. Ezgin bir vücudun acısını hissetmekten başka hiçbir şey yoktu. Ya da belki yağan yağmur altında arınma isteğinden başka hiçbir şey.
Ertesi günün sabahında Güler Hanım’ın öldüğünü öğrendim. Sevinmedim değil, ama korktum doğrusu. Duyduğumda her yerim tir tir titriyordu. Sonradan otopsi raporundan öğrendim ki, kafasına sert bir darbe yiyerek ölmüş. Çok sarsıntı geçirmişmiş. Ve muhtemelen düşmüş dediler. Bu imkân dâhilinde bir şey mi? O attığı her adımı on kere düşünüp de atan bir cadıydı. Nasıl adım atarda düşer?
Sonradan çocukları geldi. Ta uzaklardan. Onlarda analarına çekmişler denilebilir. Ortalığın yatıştığı beşinci gün babalarını Darülaceze’ye yatırdılar ve oturdukları evi de kiraya verdiler. Çocuklarından en şişmanı ve en büyüğü ile görüştüm. Sanki annesinin ölümüne sevinmiş gibiydi. Bana sadece kaç para kira verdiğimi sordu. Yüzüne bakıp ağlamaklı bir hal alıp, gerçekte verdiğim paranın %50 azını söyledim. “Öyle mi?” dedi. Sustum. “Neyse birkaç ay oturun da bir şeyler yaparız,” deyip gitti. Gittiğinde güldüm.
O gecenin işte son üç dört saati benim için çok önemli. Doğrusu kimsenin benden şüphelenmek aklına gelmedi. Yalnız bir ben şüphelendim kendimden. Sakın yanlış anlamayın. Onu öldürmüş olma olasılığından korkmuyorum. Gerçekten de bunu yapabilme ihtimali ben de inanılmaz bir heyecan uyandırıyor. Hem de sabahları güneş kadar ışıltılı umutlarla güne başlayacak kadar.

GEÇMİŞTEN KOPUŞ


Görüyorum beyaz giysinin önümden geçip gittiğini,
Ve senin hafif, yumuşak bedenini,
Ve her zamankinden daha tatlı akarak fışkırıyor ıtırı gecenin,
Ve rüya içinde gibi, çanak yaprağından bitkilerin,
Hep, hep seni düşündüm,
Ben uyumak istiyorum; sense dans etmeye mecbursun.
Theodore W. Storm

Köy görünmeye başladıkça yapışık kulaklarını okşayarak daha bir dikkatle bakmaya başladı Ergin. Evini caddeden giden bir arabayla görmesi mümkün olmasa da gözleri inadına onu aradı. İçinde anlayamadığı bir heyecan birikmişti. Aldığı her soluk boğazında düğümleniyordu sanki.
Minibüs köye girer girmez hemen yolun değiştiğini fark etmişti. Köyün sol yanındaki evlerin önünden geçen yol iptal olmuştu. Biraz sevindi buna. Küçükken hep bu yolun uzaklığına sinir olurdu. Şimdi, yol evlerine yakın olunca daha güzel olmuştu sanki her yer. Şoföre münasip bir yerde durmasını söyledi. Yani çeşme yakınında. Akan, tertemiz sudan biraz içmek için.
Tam çeşme yanında durmuştu minibüs. İçerdekilere iyi günler deyip valizini ve çuvalını indirmeye başladı. Heyecanla indiriyordu yüklerini ve diğerleri de ona yardım ediyordu. Yükleri inince yaşlı minibüs yine zorlanarak gitti. Ergin ise daha başından bir hayal kırıklığına uğramıştı. Çeşmeden bir damla bile su aktığı yoktu. Kaç kere içine düşüp boğulma tehlikesi geçirdiği havutlar bomboştu. Adeta yıkılmaya terkti çeşme ve o, bunu hazmedemiyordu. Çeşmenin yanına gidip bir süre onu izledi. Küçükken çıkmak için dakikalar harcadığı çeşmenin tepesi şimdi bir el uzaklığındaydı. Bu komik gelmişti. O an büyüdüğünü daha iyi anlamıştı sanki.
Sonra gözünü sokaklara çevirdi. Birkaç tavuk ve koyun dışında bomboştu her yer. Anlamsız geliyordu bu ona. Her şeyin böyle silinip gittiğine inanamıyordu bir türlü. Buranın hala eskisi gibi olduğunu zannedip, evlerini satmak isteyen annesine karşı çıkmıştı. Şimdi ise korkuyordu. Kendi evinin de bu sokağa benzemesinden... Satılmasına karşı çıktığı evi kendi satmasından...
Valizini eline, çuvalını da sırtına alıp bir süre öylece bekledi. Evi görmeye mi, yoksa amcasının evine mi gitse bir türlü karar veremiyordu. İstemsizce kendi evine giden sokağa daldı. Bir dışkı kokusu sarmıştı sokağı. Kendisinin buraya ait olmamasına sevindi. Buralardan daha üstün hissediyordu kendini. Gözleri, sürekli pencereden bakan birisini arıyordu. Ona bakıp hal hatır soracak kimse yok muydu yani? Sinir oluyordu buna. Hâlbuki o küçükken birisi İstanbul’dan gelmeye görsün herkes başına üşüşüverirdi. “Demek ki çok şey değişmiş!” dedi kendi kendine. “Tavuklar dışında ev sahibi kalmamış bu köyde.”
Bir köşe dönüp yirmi otuz metre yürüyünce yeşil boyayla boyanmış evlerini gördü. Evin önündeki dut ve kiraz ağacı kurumuştu. Tuvaletlerin ev içine taşınmasıyla birlikte ziyaret edilmeyen dışarıdaki eski tuvaletin üstü ve bir cephesi yıkılmıştı. Dökülmeye başlayan sıvalar daha bir çirkinleştirmişti evi. Pencere önündeki demir parmaklıklar paslanmış, camlar ise bir çocuğun sapan taşına kurban gitmişti. Gidip evin içerisini de görmek istedi ama buna dayanma gücünü bulamıyordu. Bunun yerine ağır yüküyle gerisin geriye dönüp, başını topraktan kaldırmadan hızlıca çeşmenin yanına gitti.. Çeşmeye bakıp, “Senin haline üzülmüştüm, ama sen daha iyi durumdasın bizim evden,” dedi.
Sonra amcasının evine giden sokağa doğru gitmeye başladı. Bu sefer umursamıyordu onu izleyen olup olmadığını. Onun yerine duvarlara yapıştırılmış hayvan dışkılarına bakıyordu. Bunun İstanbul’da olduğunu düşleyip güldü. Aslında ağlamak istiyordu ama o yine de güldü. İçinde anlamadığı bir umut vardı. Ayağı takıldığında yere düşeceğini bilen, ancak birilerinin onu tutacağına inanan birisininki gibi rahattı…
Ardından küçükken kızağıyla kaydığı yokuşu da tırmanıp amcasının evine yaklaştı. Onların evi yine aynıydı. Yıkılacak gibi duran kül rengi duvarlar, dışarıya sarkmış yeşil meyve ağaçları, büyük kapının üstündeki “17” yazısı… “Hiç de değişmemiş,” dedi Ergin kendi kendine “hâlbuki bu duvarlar yıkılır zannederdim ben.”
Tahta kapının yanına varıp iki üç kere vurdu Ergin. İçinden kapıyı bir tekmeyle yıkmak geliyordu. Sanki kendi evleri yıkılmışsa bu evinde ayakta kalmaya hakkı yokmuş gibi.
Bir ayak sesi gelince rahatladı. Kendine çeki düzen verdi. Kapı açılınca donuk bakışlarla izlemeye başladı karşısındakini. Amcasının kızıydı kapıyı açan. O da Ergin gibi olmasa da uzamıştı. Türbandan dışarı fırlamış siyah saçları, meraklı biçimde karşıdakini süzen kahverengi gözleri, iri ve dolgun dudakları ve gülümseyen yüzü Ergin’e hiç tanıdık gelmiyordu. O eski sümüklü Gül’ü bekliyordu karşısında.
Kız, “Hoş geldin!” dedi.
Ergin gülümseyerek “Hoş bulduk!” diye cevap verdi.
Unutkanlığından hala çuvalı indirmemişti Ergin sırtından. Ancak kız hatırlatınca indiriverdi hemen. Sonra amcası gözüktü. Beyaz saçları iyiden iyiye dökülmüştü. Suratı kırışmış, bıyıkları sigara dumanından sararmış, kısa boylu ve şaşı gözlü bir ihtiyar olmuştu o. Ağzındaki kalmayan dişleriyle gülmeye çalışıyordu ve bu onu çok komik bir hale sokuyordu.
Amcası Ergin’i görünce:
“Ouu, hoş geldin yegenim!” dedi.
Ergin amcasının dişlerine bakıp gülerek “Hoş bulduk amca!” dedi.
Amcasının elini öptü ve içeri geçtiler. İçeride aynı şeyleri bir de yengesiyle yaşadılar, ama işaretleşerek. Çünkü yengesi “cin çarpması” sonucu konuşamıyordu. Denilene göre elinin hamuruyla tuvalete girmişti ve cinler bu ziyarete pek de sıcak bir karşılama düzenlememişlerdi. Sonra kız ve anne yemek ve çayla uğraşırken, Ergin’le amcası İstanbul’la köy yaşamından bahsedip durdular. Aslında Ergin zorlama ile konuşuyordu. Saçma geliyordu ona bu konuşulanlar. Sırf iş olsun diye yapılan şeyler gereksiz görünürdü ona çünkü.
Ardı sıra yemek yediler ve acı bir çay içtiler. Konuşacak pek bir şey kalmayınca da dinlenmeye geçti Ergin. Kendi için hazırlanmış temiz bir odada yıkılmaya yüz tutmuş evini düşünerek uykuya daldı.

***

Sabah, yüzüne vuran güneşin ışınları, vızıldayan sinekler, hiç durmadan möleyen inekler ve amcasının bağıra çağıra yaptığı telefon konuşmasıyla uyandı. Amcasının telefon konuşmasına kulak verince, onun, annesiyle görüştüğünü anladı. “Annem herhalde ihtiyacı olan şeyleri sıralıyordur,” diye düşündü. Kalkıp bahçeye bakan minik pencereden kavga eden iki horozu izledi. Horozlara kurbağa gibi bir ses çıkarıp onları ayırmasının ardından üstünü giyindi ve yatağı düzeltmeye başladı. Yatağı düzeltirken bir yandan da bugün neler yapacağını düşünüyordu. Gidip evini iyice görmeyi planlıyordu. Belki çok kötü bir durumda değildi ev. Eve baktıktan sonra ise doğru Hıdrellez’e gidecekti. Ardı sıra, İki Göl, Kepekli Göl, Sona bağları ve İcim’e gidecekti. Bunların ismi bile ona bir heyecan vermeye yetiyordu. Her birinde bir geçmiş gizliydi çünkü.
Odaya kabaca bir çeki düzen verip dışarı çıktı. Banyoya gidip yüzünü yıkadı. Evin içinde tam bir koşuşturmaca yaşanıyordu. Herkes ona hizmet etmek için yarışıyor gibiydi. O ise bunları biraz abartılı buluyordu. Bu kadar hizmet edilecek birisi olarak görmezdi kendini hiç.
Oturma odasına geçtiğin de amcasını yine komik gülümseyişiyle buldu. Ona bakınca kahkahalarla gülmek istiyordu ama amcasının yanlış anlamasından korkarak hafif bir gülümseyişle cevap veriyordu. Amcası ona bakıp:
“Biraz önce annenle görüştüm,” dedi.
“Bağırman ve çağırmandan zaten anlaşıldı gedik dişli,” diye geçirdi içinden ama sadece “Nasılmış?” diye bir soru yöneltti Ergin.
“İyiymiş, iyiymiş… Selamı var,” diye cevap verdi amcası.
Amcasının bu kadar neşeli olmasına garipsemişti Ergin. Gerçi ha bire sırıtan birisiydi ama bu kadarı fazla gibiydi.
Daha ötesinde bir şey söylemedi Ergin. Sadece amcasının suratına bakıp gülümsüyordu. Amcası:
“Bugün neler yapacaksın? Evi satmak için görüşmeye gidecek misinin?” diye sordu.
“Bugün eve iyice bir bakıp ardından dolaşmak istiyorum. Yani İcim’i, Kepekli Göl’ü falan…” diye mırıldandı Ergin.
“Kepekli Göl’e kesin git. Suyundan doya doya iç şöyle… Babanın canına da değsin. Bilirsin çok severdi orayı!” dedi amcası.
“Evet,” dedi Ergin, “doya doya içeceğim.”
Sonra amcasının köydeki ölenleri sırasıyla anlatmasını sabırla dinledi. Çoğunu tanımıyordu ölenlerin, ama hepsini de “Tanıyorum,” der gibi başını sallıyordu. Bir ara amcasının tuvalete gitmesini fırsat bilip dışarı çıktı. Onların, “Daha erken,” demesine aldırmıyordu bile. Dışarı çıktığında insanın içini ferahlatan tertemiz havayı ciğerlerine çekti. Yıllardan beri hasret kaldığı bir solumaydı bu. O an köyde olduğuna daha bir emin oldu. Çünkü hiçbir sabah, köy sabahına benzemezdi.

***

Dünkü geldiği saatlere göre daha bir hareketliydi etraf. En azından sadece tavuklar yoktu. Birkaç koyun çimenlerde otlanıyordu. Bir inek sırtını duvara sürtüp kaşımaya çalışıyordu. Dört-beş yaşlarında bir çocuk sopayla sırtı yara olmuş bir eşeği kovalarken, üzeri pislik içinde olan yaşlı bir kadın köşede uyukluyordu. Güldü hepsine Ergin ve küçük yokuştan aşağıya bıraktı kendini. Kendine garip garip bakan insanlara hiç aldırmadan, büyük adımlarla evinin yanına vardı. Evin avlusuna varınca çok da kötü görünmedi ona her şey. Biraz sıva, biraz da boyayla adam olurmuş gibi geliyordu bu ev ona.
Evle en fazla çocukların ilgilendiği belliydi. İlgilerini çeken ne varsa alıp götürmüşlerdi evden. Ya da saklambaç oynamışlardı. Duvarlara yazılar yazmışlar, evin girişine yuva yapmış kuşları vurmak için sapanlarına sarılmışlardı. İyi isabet ettiremedikleri belliydi kırılan camlardan. Onlara kızmadı Ergin. Onların yerinde olsa kendi de böyle yapardı çünkü. Sahipleri aldırmazsa çocuklar aldırır mıydı bu eve?
Önce bahçeye gidip ardından evin içine bakmaya karar verdi. Topraklarını küçük bir harçlık için işlediği, yeşil demir masayı kurup çay içtikleri bahçeyi merak etti. Her adımı korkakça atılan bir adımdı. Bir yıkımın olduğunu biliyor ama bilmezlikten geliyordu. Bahçeye giden yoldaki çiçekler kurumuş, her yer dışkıyla dolmuştu. Nerden geldiği belli olmayan koca koca naylonlar vardı yerde. Sonra başını kaldırıp bahçenin görünen yerlerine baktı. “Belki kurumuş ağaçlar bulurum,” diye düşünüyordu ama kurumuş ağaçlar bile yoktu etrafta. Hepsi kesilip götürülmüştü. Yıllarca sebze ve meyvesini yedikleri o toprakları şimdi kocaman sarı otlar kaplamıştı. Adımlarını hızlandırıp tam bir şekilde görmek istedi her yeri. Ama bütünün de o parçadan farkı yoktu. Daha öncesinde yirmiyi geçkin ağaç bulunan bahçe şimdi dört tanesine razı olmuştu. O, İstanbul’a giderken küçük olan ceviz ağacı, kayısı ağacı, armut ve elma ağacı kalmıştı koskoca bahçede. Yüzünü ekşiterek gerisin geriye döndü Ergin.
Evin kapısını eli titreyerek açtı. Artık umudu kalmamıştı. Kapıyı açtığında her şeyin tepesine yıkılacağı gibi bir his vardı içinde. Kapıyı iyice açtı ve izlemeye başladı. Küçükken dizinde top saydırdığı salonda sadece kullanılmayan ayaklı dikiş makinesi kalmıştı. Yer ise temizdi. Tavandaki ağaçların üstüne serilen kalın hasırlar yırtılacak gibi duruyordu.
Birkaç adım atıp oturma odasının kapısına vardı. Yerde üzeri sekizgen desenli yeşil-siyah karışımı bir çul, biri, bir köşeden diğer köşeye uzanan üç tane divan, koyu yeşil koltuk ve duvara asılmış bir askılık vardı odada. Hâlbuki bu oda, bu evin en canlı yeriydi. Divanların üstüne zıplar, camlara ismini yazar, yumuşacık halının üzerinde misket oynar ve kışın saatlerce karda oynayıp sobanın başında lastik çizmelerini ve ayaklarını kuruturdu. Şimdi ise ruhsuzluğa teslimdi.
Artık hızlıca bitirmek istiyordu her şeyi. Anne ve babasının yatak odasına gitti. En kötü durumda olan yer orasıydı. Her yer toz toprak içindeydi. Yıkılma derecesine gelmiş tavana ağaçlarla destek yapılmıştı. Örümcekler köşelere ağlarını örmüş, yere ise birkaç tane üzeri karalanmış kâğıt atılmıştı. Aklı başında bir insan o odada beş dakikadan fazla durmazdı.
Banyo ve tuvalet evin en sağlam kalan yerleriydi. Sadece sarı bir renge boyanmış gibi duruyordu. Tavanı sağlam, muslukları ve camları yerindeydi. Zaten bundan başka da bir şey yoktu orda ve hiç olmamıştı. Oraya bir lütufta bulunmak istercesine elini yıkamak istedi. Ama sular akmıyordu. Ergin de, hayal ettiği bir suyla elini yıkar gibi yaptı ve bu haline güldü.
Mutfak ise artık çırılçıplak kalmıştı. Birkaç plastik kab oranın yegâne gereçleriydi. Kırık camından içeri güneş ışınları süzülüyor ve duvarlarındaki boyalar ha bire dökülüyordu. Bir süre daha donuk bakışlarla orayı süzüp misafir odasına geçti. Kapısı kapalıydı oranın. Herhalde kalan sağlam parçaları oraya tıkıştırmışlardı. İki üç kere itekledi kapıyı ama açılmadı kapı. Tekmeyle kırmak istiyordu kapıyı, kalan son umudunu bulmak için. Sonra vazgeçti ve yine titreyen ellerle dış kapıyı kilitledi. Kendini hemen sokağa attı ve mırıldandı, “Bir bağ kalmamış bu evle benim aramda.”
Sokakta ona bakan orta yaşlı bir kadınla öylesine bir sohbet etti ve ardı sıra yürümeye başladı Hıdrellez’e doğru. Kendine bakan insanlara bakmıyordu bile. Hâlbuki ne kadar da istemişti dün birkaç insan görmeyi. Onların, değişmiş olan kendine bakışlarına bakıp sayısız anlam vermek istiyordu. Ama şimdi, ona öyle geliyordu ki kendisinin önemsediği bir ev yoksa bu köyde, onun da önemseyeceği kimse yoktu.
Kale direkleri sökülmüş olan top sahasının yanından durağan bakışlarla geçti. Hiç üzülmedi ona bu. Normal geliyordu her şey çünkü. Ekini alınmış tarlaların yanına vardı sonra. Gözleriyle kertenkele arayarak Boklu Dere’yi geçti zıplayarak. Ardından bir patikada, söğüt ağaçlarının rüzgârla dans edişini izleyerek İki Göl’e inen yokuşun ağzına vardı. Her zaman bu yokuşa gelir ve kendini yokuş aşağı bırakarak soyunmaya başlardı. Sonra, gerçekte bahçe sulama göleti olan İki Göl’ün çamurlu suyunda yüzmeye başlardı. Bazı günler kadınlar da gelir, buranın şifalı olan çamurunu bedenlerine sürerlerdi. Kapalı bir yerde bedenlerini kurutmaya çalışırlar ve birisinin onları izlediğinin farkında bile olmadan, özel bir bölmede buz gibi bir kaynak suyuyla çamurlarından arınırlardı. Ergin’de dikizlemişti ara sıra onları. Fakat kayda değer bir şey görememişti. Hatta bir keresinde yakalanmış ve annesinden oldukça sert bir dayak yemişti.
Yokuş aşağı koşmaktansa bu gölün anılarıyla idare etti Ergin. Gülümsemek istiyor ama bir türlü esnemiyordu gergin yüzü. Sonra Hıdrellez’in sivri tepesine baktı ve ona yöneldi. Zaman zaman ayakları kaysa da taşlardan tutunarak çıktı dik yokuşu. Hıdrellez’in etrafını bir çember gibi saran dikenli tellerden kendine bir yer açtı ve geçti. Eskiden olduğu gibi her yer sahte mezar doluydu. Belki çok önceden ölmüş kişilere yapılan bir mezardı bunlar. Kimisi küçük, kimisi kocamandı. Ergin de yapmıştı bunlardan bir tane. Bir mayıs haftası; Hıdrellez gününde. Civardaki bütün köylerden insanlar gelmişti o gün. Seçim zamanı olduğu için büyük kazanlarda et pişirilip dağıtılmıştı. Kendisine de salt kemik olan bir parça düşmüştü. O da ekmeği yemiş gerisini atmıştı. Türbedeki zikir yapan kadınları izlemiş ve sivri burunlu, çilli bir kadından korkup kaçarak minik bir mezar yapmıştı. Nerde olduğunu bilmiyordu bu mezarın. Açıkçası bilmekte istemiyordu. Sahte mezarlara aldırmadan, hatta onları ayağıyla yıkarak türbenin girişine vardı. Ardına dönüp köyün evlerine baktı. Özellikle birçoğunun çatısı ilgisini çekmişti. Önceleri çatı lüks sayılırdı çünkü. Sonra tarlalara, bahçelere, Hıdrellez’in eteğindeki çam ve söğüt ağaçlarına baktı. Aşağılarda birkaç insanın hareketleri ve konuşmaları duyuluyordu. Piknik yapıyor olmalıydılar. Köyün insanları pek piknik yapmak için buraya gelmediklerinden dolayı onlar da Ergin gibi ziyaretçi olmalıydılar.
Türbenin açık olan kapısından ayaklarını çıkarmadan içeri girdi. Duvarlardaki nem içeri bir koku yaymıştı. Kimisi bu kokunun mistizmine kendini bırakırdı. Ergin’in ise suratında hiçbir kendinden geçiş gözlenmiyordu. Hatta insan biraz dikkatli baksa alaycı bir bakış bile bulabilirdi bu suratta. Zaten Ergin’in buranın sanatıyla ve tarihiyle ilgilendiği yoktu. Olsa olsa kıvrımlı bir duvar deseninin özenle işlenmesine şaşıp kalırdı.
Türbeden çıkıp, türbe kapısını sanki kilitliymişçesine kapadı ve hızlı adımlarla yokuş aşağı inmeye başladı. Küçükken türbenin etrafına örülmüş tel örgüleri gereksiz görürdü ama şimdi bunların ne için yapıldığını kuşku götürmez biçimde anladı.
Birkaç dakika sonra kevenlerin her yeri sardığı Sona’ya giden yola vardı. Yukarılara çıktıkça rüzgâr şiddetini artırıyor ve onun zayıf bedeni uçacak gibi oluyordu. Bir dinginliğin içine hapsolmuş gibiydi. Rüzgârda sallanan bir ağaç dalı gibi düşüncesiz hale gelmişti. Doğanın iç uyumuna o da ayak uyduruyordu artık. Amaçların göreceli olduğu bir yaşamın tadını çıkarıyordu.
Sona’ya giden yolla Kepekli Göl’e giden yolun ayrımında hiç düşünmeden aşağılara, yani Kepekli Göl’ün olduğu tarafa gitmeye başladı. Gözünü bahçelerden hiç ayırmıyordu. Hele o bahçelere bir varsın armutlar, elmalar, erikler ve üzümler Ergin’in iri ellerine teslim olacaktı. İçinde yeme isteği kalmayıncaya değin yiyecekti onlardan. Ona öyle geliyordu ki bugün onu hiçbir şey doyuramaz.
Bahçelerin arasından geçen traktör yolundan geçerken bütün meyvelerin toplandığını anladı. Sadece birkaç tane üzüm, uzun boyluların yetişebileceği kadar yüksekteki gizli bir yerde kalmış erikler ve kış armudu ile elması kalmıştı. Kepekli Göl’e varıncaya değin kucağını doldurmuştu bile. Ne gördüyse almıştı. Kepekli Göl ise kuruydu artık. İçerisini yemyeşil yosunlar kaplamıştı. Kaynak suyu ise akıyordu. Zaten Ergin’in istediği de bu suydu. Etrafındaki uçuşan arılara aldırmadan tiksinene kadar içti suyu. “Her şeye değsin!” diye söylendi. Ardından meyvelerini yıkadı ve bir salkım kara üzümü yiyene kadar bir taşın üstüne oturdu. Babası geliyordu aklına habire… Onun, altında bir çul ile güneşin alnında uyuyuşunu düşünüyordu. Çok değil, belki dokuz yıl önce az ilerisine yatmıştı babası ve o, babasına bakarak ayaklarını suya sokuyordu.
Sonra yetmemiş elmasını yemeye başlayarak Sona’nın tepesine gitmeye başladı. Gözü tepedeki o iğde ağacını arıyordu. Ama yoktu. “Ulan,” dedi kendi kendine, “nereye gitsek her şeyi tırpanlamış bu millet.”
Aşağılara inmek istiyor ama bir türlü küçük yol göremiyordu. Bahçeler körelmiş, insanlarsa gelmez olmuşlardı buralara. Koca koca otlar ve çalılar geçit vermiyordu artık insana. Yani onlarındı buralar. İnsanlar terk etti mi onlar sahip çıkardı hep.
Tepeye varınca şöyle bir etrafına bakıp doğruca İcim’e yöneldi. Acele etmesi gerektiğini düşünüyordu. Hem saat ikindiyi geçmişti artık. Develi Dağı’nın eteklerinden ise İcim’e doğru koyunlar ve korumaları olan köpekler gidiyordu. Çobanları ise badi badi yürüyordu.
Küçük tepeleri hızla aşıp İcim’in söğüt ağaçlarını görünce derin bir soluk aldı. Gidip hemen kendini onların altına atmak istiyordu. Yaprakların altından güneş ışınlarının süzülüşünü izlemek istiyordu. Bir salkım üzüm de orda yerdi belki.
Söğüt ağaçlarının altına varınca düşündüğü gibi uzandı. Altında, sararmış bir parça gazete, yanında bir salkım üzüm ve yetmemiş armudu vardı. Hiç hayal kurmayan birisi olsa da hayal kuruyordu önündeki kızıllığa bakarak. Sakince soluğunu alıyor ve yanından geçen koyunları fark etmiyordu bile. Çoban ise ona şaşkınca bakıyordu. Çobana göre de saçmaydı hayal kurmak. Onun düşünceleri gerçeklere aitti. Ya bağ işlerken ortaya çıkardı o gerçekler ya da koyunların otlatırken yaylada.
Bir ara gözlerini açtı Ergin. Nerdeyse bir saattir uyumuştu oracıkta. Üzümünü eline alıp yapraklara bakarak yedi onu. Sanki ağacın yapraklarına değecek gibi tükürüyordu üzüm çekirdeklerini, ama birkaç metre yukarı çıkıp bir taşa veya kafasına düşüyordu çekirdekler. O ise buna aldırmıyor türkü söylemeye çalışıyordu.
Ayağa kalktı sonra ve eline aldığı taşları fırlattı ilerilere. Anlamsızca fırlatıyordu onları ve fırlattıkça kahkahalarla gülüyordu.
Ardı sıra yürüdü Develi Dağı’nın eteklerinden. Koyunların nereye gitmiş olduğunu bir türlü anlayamadı. Dağın zirvelerine çıkmak istedi ama vazgeçti bundan. Kenarlardan bağlara taş fırlatarak yürümek daha hoş geliyordu ona. Attığı taşların birisinin kafasını yaracağını düşünüp duruyordu. Ama biliyordu ki kimse yok bu bağda.

***

Sona’nın son bağını da aşınca kabak tarlalarına girdi. İki-üç tane kabak kırıp köyün meydanına giden yola indi. Büyük bir kayalığın üstüne yapılmış bir evle başlıyordu köyün bu tarafı. Eski okul aşkı da burada oturuyordu. Evlenmişti belki ama yine de görmek istiyordu onu.
Kayalığın yanına varınca bakındı etrafına. Orta boylu sarışın bir kızdan başka kimse yoktu. Bir köpeğin karnını doyuruyordu kız. Bakıştılar birbirlerine. O an anladı ki o çocukluk aşkı Sümbül. Üzerinde çiçekli bir etek ve ince bir bluz vardı. Yeşil gözleri bembeyaz suratında parlıyor gibiydi. Yanaklarında birkaç çil oluşmuştu. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı.
Köpek Ergin’i görünce tam da Ergin’in istediği gibi yanına geldi. Kız ise elini güneşe siper ederek bakıyordu onlara. Ergin bağırarak:
“Nasılsın Sümbül?” dedi.
Kız, “İyiyim de, sen kimsin?” dedi.
Ergin, “Tanıyamadın mı? Ben Ergin?” diye cevap verdi.
Kız bir süre onu süzüp, “Çok değişmişsin,” dedi.
Ergin sustu. Köpekle onun yanına yaklaştı. Kız ise biraz tedirgindi. Gören olursa hiç iyi olmayacağını düşünüyordu.
Ergin, “Güzel köpek,” dedi.
“Hee, sokakta buldum onu. Her gün bu saatlerde karnını doyurup duruyorum onun.” diyerek güldü kız. Sanki bir ipucu vermek istiyor gibiydi. Ergin ise bunu anlıyordu.
Bir süre birbirlerini izlediler.
Kız, “Sen İstanbul’daydın değil mi?” dedi.
Biraz övünerek “Evet,” diye cevap verdi Ergin. Küçükken, okulda hissettiği duyguların aynısını yeniden hissetti ona karşı. Sonra kız uzaklaştı, hem de görüşme dileğiyle. Ergin’in de tek dileği buydu. Evlerin arasındaki taşlı yoldan giderken sadece onu düşünüyordu çünkü. Kızın evli olmadığının zannı bile onun içini heyecanla doldurmaya yetiyordu.
Meydana varınca çeşmeye baktı. Onun da suyu akmıyordu. Kahvehanelerde ise birkaç kişi vardı. Çoğu yaşlıydı onların. Gözüne çocukluk arkadaşı ilişti. Tedirgin biçimde bir sandalye de oturuyordu o. Ergin onun yanına doğru yürüdü. Orta boyluydu arkadaşı. Adı Selim’di. Sarı saçları, dikdörtgen bir kafası, biraz sağa eğri burnu ve güzel, mavi gözleri vardı onun. Ergin onu görünce gülmeye başlamıştı. Arkadaşı da aynısıyla cevap veriyordu. Klasik bir selamlaşmanın ardından eski günleri ve en önemlisi sevdiklerini konuşmaya başlamışlardı. İkisi de sanki dert ortağı bulmuşçasına fısıltıyla konuşuyorlardı. Arkadaşı:
“Ergin, ben Ayşe’yi çok seviyorum,” dedi.
Ergin ise içinden “Seve seve, o şişko tosbağayı mı sevdin be?” diyordu.
“Ne yapıp edip onunla evleneceğim,” dedi arkadaşı. Ergin ise:
“Sevdiğinin peşini bırakma,” dedi.
Arkadaşı bu sözleri duydukça daha bir cesaretleniyor ve gözünü sabit bir noktaya dikiyordu. Başını sallıyordu ha bire. Ergin ise aslında kendi için söylemişti o sözleri. Onun da aklında yalnızca Sümbül vardı. O da ne yapıp edip onunla evlenmenin bir yolunu düşünüyordu. Bugün arayamamıştı ama yarın kesin annesini arayıp ona durumu açacaktı. O da zaten evlenmesini istiyordu oğlunun. Belki, bu yıllar sonra köye gelişi hayırlı bir işle son bulacaktı.
Sonra arkadaşıyla beraber delik deşik olmuş yoldan aşağıya doğru yürüdüler. Arkadaşı dertlerini anlata anlata bitiremiyordu. Tabii bunun bir amacı vardı ve en sonunda, uzun dolanmaların ardından ağzındaki baklayı çıkardı Selim.
“Canım arkadaşım! O kızı kaçırmak için bana yardım eder misin?”
Ergin onun böyle bir işi yapacak cesareti olmadığını düşünüyordu. O yüzden umudu kırılmasın diye, “Tabii! Elimden ne gelirse yaparım.” dedi. Arkadaşı bu sözü alınca sevinçten iki büklüm olmuştu. Ergin’i şapır şupur öpüp onu evinin önüne kadar bıraktı. Ergin kapıdan onun gidişine bakarken, o da arkasını dönüp gülümsüyordu. Ergin ise kendi kendine, “Ne geri zekâlı bir çocuk,” diyordu.
Eve girdiğinde saat onu geçmişti. Amcası elinde bir çayla uyuklamaya başlamıştı bile. Ergin’in de ona baktıkça uykusu geliyordu. Hem evde konuşacak bir amcasının kızı kalmıştı. Onunla da pek konuşmaya hevesli değildi Ergin. “Ne olur, ne olmaz!” diye düşünüyordu “Belki yanlış anlar.”
Birkaç bardak çay içip yatağına geçmek istedi Ergin. Yatıp yarına hazırlanmak istiyordu. Çünkü yarın zorlu geçeceğe benziyordu.
Odasına geçip eşofmanlarını giydi ve elini ayağını yıkamak için banyoya gitti. Dakikalarca türkü söyleyerek temizlenmeye çalışıyordu. Amcasının kızı onun bu halini görünce kıs kıs gülüyordu. Onu gizlice izliyor ve hayallere dalıyordu.
Yatağa yattığında yarın ki programını yaptı Ergin. Önce annesini arayacak, arkadaşlarını ziyaret edecek, mümkünse eve talip olan adamla görüşecek ve akşam Sümbül’ün yanına gidecekti. Derince bir oh çekti bunları düşündükten sonra. Gümbür gümbür atan kalbinin üstünde ellerini bağlayarak gözlerini kapadı ve güzel bir uykuya daldı.

***

Sabah erken uyanmıştı. İçindeki heyecan gün ışığıyla birlikte tekrar açığa çıkmış ve onu uyutmamıştı. Ama bu erken vakitte hiçbir şey yapılamayacağı için yatakta öylece bekledi Ergin. Kendince güzel düşler kurdu. Sümbül’e söylenecek tumturaklı sözler icat etti ve dayanamayıp bir şiir yazdı:

“Her şeyi kaybettiğimde
Buldum seni.
Bir ışık gibi parladın bana.
Çiçekli bir yol açtın önümde.
İçime mutluluk fidanını ektin.
Ve…
Meyvesi aşkım oldu sana.
Al ve ömrün boyunca sakla.”

Şiiri aslında biraz nesire benzemişti ama Ergin aldırmadı buna. Ona göre ikisi de birdi. İfade ettiği duygular önemliydi çünkü. Ve açıkçası böyle şeyleri yıllarca –hatta hiç- yazmamıştı. Şimdi ise bunlar ona dayanılmaz bir haz veriyordu. Öyle ki kalkıp oynamak istiyor ve bu olmadı mı da ayaklarını sağa sola sallayıp duruyordu.
Evin içinden de sesler gelmeye başlayınca tek uyanık kişinin kendisi olmadığını anladı. Hemen kalkıp yatağını düzeltti ve temiz elbiseler giyindi üzerine. En sevdiği elbiseleri giyinmişti; beyaz pantolon ve mavi kareli beyaz gömlekti giydiği. Bunları giymeyi o kadar severdi ki bayramlar dışında giymemeye özen gösterirdi. Ama bir de giydi mi, örneğin ziyarete gittikleri her evde onu baştan aşağı süzen bir kız olur ve Ergin’e pek anlayamayacağı komplimanlar yapardı.
Odanın kapısını açmadan önce içeriye yine bir göz gezdirip bir eksikliğin olup olmadığına baktı. Oralardaki her ev gibi uyumsuzluk ve uyumluluk iç içeydi odada. Odanın sağında lacivert koltuk, solunda çiçek desenli bir divan, ortadaysa Yahyalı halısından yüz yapılmış yer yastıkları vardı. Her yere dinsel ayetler asılmıştı. Ergin’in en ilgisini çeken şey ise divanın üzerine asılmış el işlemesi, dal üzerindeki kuşlar resmiydi. Çok hoşuna gitmişti bu işleme. “Herkesin harcı değil,” diye düşünüyordu böyle el becerilerini yapmak. Bu yüzden amcasının kızını takdir etti. Mutlaka o yapmıştı. Çünkü küçükken de o minicik parmağıyla burnunun en ücra köşelerinden öyle “hap”lar çıkarırdı ki herkes şaşardı. Hatta bir gün okuldayken, yine kimsenin kendisini izlemediğinden emin, bir eczane için “hap” üretiyordu. Öğretmen ise aslında pür dikkat onu izliyordu. Bu kızın işaret parmağını nasıl olurda burnunun yarısına kadar soktuğunu bir türlü aklı almıyordu adamın. Sırf bunu denemek için kendisi de soktu burnuna parmağını ve ardından öğretmeni gören diğer öğrencilerde… Ama kimse başaramadı. Herkes parmağın birinci bükümüne kadar sokuyor, daha ötesine ulaşamıyordu. Gül ise birinci olmanın gururuyla parmağını yarılamış öylece bekliyordu. Sonra çok alay etmişti Gül’le diğer çocuklar, ama yine de kimseye çaktırmadan sokuyorlardı burunlarına parmaklarını, hem de kanatana değin. Gül ise zaten dokuz yaşından sonra bırakmıştı bu tür işleri, daha zarif, daha efendi bir kız olmuştu.
Odadan dışarı çıkınca karşısında Gül’ü buldu Ergin. Az önceki takdir ettiği işlemenin etkisiyle ona gülümsedi. Kız ise onu şöyle baştan aşağı bir süzdü ve daha yıkanıp yıkanmayacağını sormadan Ergin’in elindeki çamaşırları aldı. Alırken sürekli Ergin’in gözlerine bakıyordu. Ergin’e:
“Elbiselerin çok yakışmış,” dedi.
Utangaçça teşekkür etti Ergin ve doğru oturma odasına geçti. Amcası divan üzerinde oturmuş televizyon izliyordu. Ergin onun haber izlediğini sandı ama ihtiyar, onun yaşındaki birisinden beklenmeyen biçimde Bugs Bunny’yi izliyordu. Şaşırmıştı Ergin. Biraz yakıştıramamıştı ona. Yalnız ona daha dikkatli bakınca kanalın sırf iş olsun diye açıldığını fark etti. Kafasında başka şeyler vardı amcasının. Bir derdi var mı diye merak etti Ergin ve:
“Amca bir sorunun mu var?” dedi.
“Ne olsun! Çoluk çocuk işleri,” dedi amcası.
Ergin ise daha konuşmayıp sofranın hazırlanışına dikti gözlerini. Sırf onun için etli pide yaptırılmıştı. Zaten etli pideyi görünce daha bir iştahı açılmıştı Ergin’in. Çünkü yıllardan beri yemediği bir şeydi. Bunun hasretiyle üç buçuk tane etli pide yedi Ergin. Amcası bile şaşırmıştı bu kadar yiyişine.
Yemeğini yedikten sonra kalktı ve bir isteklerinin olup olmadığın öğrenip dışarı çıktı. Tertemiz havayı yine ciğerlerine çekip masum bir gülümsemeyle meydana doğru gitmeye başladı. Sık sık birileriyle karşılaşıyor ve onlara ailesi hakkında deyim yerindeyse rapor veriyordu.
Meydana vardığında hemen telefon kulübesine yöneldi ama telefon kartı yoktu konuşma yapabilmesi için. Zaten kendi telefonunun da kontörü bitmişti. Tam zamanında yani… Bu onu biraz germişti. Bakkala gitti ama orda da yoktu. Ancak ilçede olurdu böyle şeyler. İlçeye gitmek içinde günde iki üç kez gelip giden minibüsü beklemek gerekirdi. O da ne yapsın, beklemeye başlamıştı minibüsün dolmasını. Ve bu çok uzun süreceğe benziyordu.
Başını eğip düşüncelere dalmışken sakallı, burnu kemerli, saçı başı dağınık otuz beş yaşlarında bir adam geldi yanına. Yüzü biraz tanıdık gelse de kim olduğunu pek bilmiyordu onun. Adam ise kısa bir hal hatır sormadan sonra eve talibi olduğunu söyledi. Ergin’i çok iyi tanıdığı her söylediğinden belliydi.
Ev konusunda hala karasızdı Ergin. O evde artık yaşanılamayacağının farkında olsa da hala bir bağ, hala bir umut varmış gibi geliyordu ona. Ama satmak en iyi çözümdü. En azından ailenin diğer üyeleri için…
“Ne kadar veriyorsun?”
Adam, “Ben annene söylemiştim,” dedi “onunla anlaştık. Valla yedi milyardan fazla etmez o ev!”
“Kimseyle anlaşılmadı,” dedi Ergin. “Sadece böyle bir niyetimiz var.”
Adam sahte bir gülüşle “Kim oturacak o evde. Yıkılmaya başlamış… Bir sürü masraf gerekir. Ben sırf yeri iyi diye alıyorum orayı sizden.” dedi.
Sustu Ergin. Kafasında yine canlanmaya başladı oranın silueti. Koşuşturmalar arsandaki gülümsemeleri geldi aklına.
“Peki, yedi buçuk olsun,” dedi adam. Yanına yeni kişiler de gelmişti Arayı bulmak ister gibi halleri vardı onların. Ergin ise hala susuyordu.
“Sekiz… Sekiz olsun. Daha fazla vermem valla.”
Bunu söylerken kurbanlık alır gibi Ergin’in eline sarılmıştı. Dalga dalga sallanıyordu zayıf kolları Ergin’in. Bir sarhoşluk hali vardı üzerinde. Elini kurtarmak ve “Hayır!” demek istiyordu. Ama eli, başka birisinin elleri arasında bağlanmıştı adeta. Şaşıyordu bu olanlara. Bunca insanın gelip onu evinden koparmak isteyişine içerliyordu.
“Sekiz buçuk!”
Herkes hep bir ağızdan “Ver!” diyordu Ergin’e. Bu “Ver!” sözcüğü Ergin’in kulağında bir çığlık, sonra da çınlama oluyordu. Dayanamıyordu buna. Kurtulmak imkânsız gibi geliyordu bu ellerden artık. Herkes onu bir daha içlerinde görmemek için son defa aralarına almıştı.
Garip bir mırıltıyla, “Dokuz buçuk!” dedi Ergin.
Adam ise, “Olmaz!.. Hadi dokuz olsun bari,” dedi. Bunu çok karalıymış gibi söylemişti.
“Dokuz buçuk, son fiyat.” dedi Ergin. Adamın gözlerine, “Kabul etme!” der gibi bakıyordu sürekli. Adam ise bunu kararlılık diye algılıyor ve bağırışmalar eşliğinde kabul ediyordu bu fiyatı.
Ergin ise elini serbest buldu bir an. Onun yerine omuzlarına vuruyorlardı. “Yamansın…” diyordu etraftakiler. O ise kendisini aptal gibi hissediyordu. Adam tekrar yanına gelip:
“İki gün içinde satış işlemlerini hallederiz,” dedi.
Başını salladı Ergin buna ve tekrar bir taşın üzerine oturup beklemeye başladı. Adamlar ise onu çay içmeye davet ediyordu. Dayanamadı ve çaylarını içti. Belki de yaşadığı ilk kopuşun acı çayıydı o.
Bir süre yalnız başına durdu öylece. Sonra yanına gülümseyen suratıyla Selim geldi. Ergin’e sürekli fısıldayarak konuşuyordu.
“Bazı şeyleri hallettim. Bir ara… Yani bu akşam seninle görüşelim.” dedi Selim.
Bu kısa tümce hoşuna gitmişti Ergin’in. Tek isteği kısa cümleciklerdi.
“Tamam!”
“Peki, sen ne yapıyorsun?”
“Telefon etmek için pazara ineceğim.”
“Burada var ya!” dedi gülerek arkadaşı.
Ergin ise bitkince, “Burada var olmasına var, ama bende telefon kartı yok. Cep telefonumun da zaten kontörü yok.” dedi.
“Dert ettiğine bak!” dedi arkadaşı. “Al, bende kullanılmamış bir yüzlük var. Ama cep telefonu için değil. O bana lazım!”
Şeker almış bir çocuk gibi sevindi Ergin. Hemen doğruca telefon kulübesine yöneldi. Arkadaşını bile unutmuştu.
“Unutma, akşam…”
Başını salladı Ergin.
Sonra heyecanlı biçimde telefon numarasını çevirdi. Ardı sıra annesinin sesi duyuldu. Ses tonundan keyfinin yerinde olduğu belliydi. Zaten hal hatırın arkasından bir müjdesi olduğunu söylemişti oğluna. Ergin ise bunu duyduğunda şaşırmıştı biraz. Önce onun söylemesine kulak verdi. Tek isteği kısa cümleciklerle her şey bitmesiydi. Şöyle uzun bir konuşma yaşandı aralarında. Önce annesi konuştu.
“Sana müjdem şu… Dünyalar güzeli bir kız buldum sana.”
“Kız mı? Ne kızı?”
“Amcanın kızını.”
“Gül’ü mü?”
“Tabi onu. Resmini göstermiştim de beğenmiştin ya hani! Ben de istedim onu sana.”
“Benim her beğendiğim kızı bana mı alacaktın sen?”
“Düzgün konuş!”
“Ne düzgünü? Bana sormadan kız istedin sen.”
“Neyi var onun? Terbiyeli, güzel, boyu posu yerinde… Daha ne istiyorsun?”
“Nasıl olursa olsun ben onunla evlenmek istemiyorum.”
“İstedim onu sana. Amcan verdi kızını.”
“Sen evlen o zaman. Madem istedin.”
“Düzgün konuş!”
“Düzgünü müzgünü yok anne bunun. Bana sormadan kız istedin sen.”
“Beğendiydin onu. Neyi var?”
“Of anne of! Ben başka birisine gönül kaptırdım.”
“Ne?”
“Hacı Osman’ın kızını seviyorum ben.”
“Dünyada olmaz. Ben amcandan kızını istedim. Geri dönüş yok artık. Gidip ona ‘Abi biz vazgeçtik’ mi diyeceğim?”
“Ne dersen de…”
“Bak Ergin! Canım oğlum, benim yüzümü kara çıkartma. Elalem ne der sonra? Herkes bize güler. Dillere düşeriz. Ya onlar. Amcan gil. Onlar ne yapar? İnsanların önüne nasıl çıkarlar?”
“Bunu sen düşünecektin.”
“Gâvur sıpası… Eğer… Eğer…”
“Eğer, ne?”
“Eğer Gül’le değil de gider o çirkin Sümbül’le evlenirsen daha gözüme gözükme benim. Oğlum diye suratına bakmam. Reddederim seni evlatlıktan.”
“Eğer böyleyse reddet.”
“Ciğerinin sapından tutul o zaman. Benim oğlum değilsin artık. Yüzümü karaya çıkartan benim oğlum değildir.”
Bu sözle birlikte telefonu kapattı annesi. Ergin annesinin eğer ne kadar kindar ve inatçı olduğunu bilmese bir gün affeder diye düşünürdü. Ama şimdi her şey bitmişti. Ergin’e sormadan kız isteyen annesi suçu Ergin’e atmıştı. Anlayamıyordu bir türlü bunları. Habersiz, sırf bir fotoğrafa bakıp “Güzel!” dediği için suçlu olmuştu. Evlatlıktan reddedilmişti. Yıllarca koca dayağı yiyip hayatından bıkan, gelinlerine iyi davranacağını, oğulları beğenmeden, istemeden kız almayacağını söyleyen annesi babası ölünce değişmiş kendi kafasına işler döndürür hale gelmişti. Nerdeydi o evlat sevgisi? Bu kadar basit biçimde evlattan vazgeçilir miydi? İşte bunu anlayamıyordu.
Telefon kulübesinden çıktığında ayakta duracak hali kalmamıştı. Yerlere yatıp ağlamak istiyordu. Ama direndi. Sessizce kahvehaneye geçti. Bir çay söyledi ve yüzüne vuran güneş eşliğinde düşüncelere daldı. Bir yalanmış gibi geliyordu her şey ona. Bir rüyaydı sanki. Belki buradan hiç kalkmamış ve telefon etmemişti. Sadece uyumuştu. Kötü bir rüya ise boğazına sarılmıştı onun. Hızlıca kalktı ve telefon kulübesine tekrar gitti. Rüyasında madem annesi konuşmuş şimdi de o konuşacak, Sümbül’ü istetecekti. Çevirdi numarayı ve telefon açıldı.
“Alo! Anne!”
“Abi benim, Elif.”
“Annem orda mı? Hemen ona ver.”
“Burada, başını tutmuş yatıyor.”
“Çabuk ver ona!”
“Tamam!”
“Anne benim Ergin.”
“Ne oldu?”
“Sana diyeceğim var. Bir müjde!”
“Neymiş?”
“Bak! Bana Sümbül’ü iste. Evi de sattım…”
“Ev de başına yıkılsın. Cehennem de yanasın inşallah! Benimle alay etmek neymiş görürsün. Eğer karşıma çıkarsan tükürürüm suratına. Oğlum değilsin sen artık.”
Bu sefer ki konuşma artık gerçekleri kuşku götürmez biçimde sermişti önüne. Belki az önce bir çıkar yol vardı ama şimdi hiçbir yol kalmamıştı kurtulacak. Kesinkes her şey bitmişti.
Uzun süre çıkamadı telefon kulübesinden. Hatta birisi merak edip çıkarmıştı onu ordan. Kahvedeki bir sandalyeye oturtulmuş yüzüne kolonya sürülüyordu. Ergin ise bir boşlukta gibiydi artık. Sadece kendisinin olduğu dipsiz bir boşluk.

***

Bir süre izledi donuk bakışlarla etrafını ve biraz kendine gelmeye başladı. Belki Gül ile evlenmenin daha hayırlı olacağını düşünüp bir çıkar yol arıyordu. Fakat o an Sümbül’ün yüzü geliyordu önüne ve bir acı sıkıştırıyordu kalbini. Dayanılmaz bir acı yani… O vakit ayakta kalmayı öğütlüyordu kendine. Yıllarca bekâr evinde nasıl yalnız kalmışsa şimdi de öyle yalnız kalacak ve buna tahammül edecekti. Sanki onu, o günlerde çok mu arayıp sormuşlardı? Para için gurbete gönderilmiş bir çocuktan para dışında ne beklenirdi ki? Her şeyi o sırtlamış ve İstanbul’daki evi de o almıştı. Bir tane daha alırdı ve yaşar giderdi. En azından yanında Sümbül olurdu. Ya da mutluluk. Madem aile bağı denilen şey kâğıttan bir kuleydi varsın yıkılsındı.
Sonra kalktı ve yavaş adımlarla Sümbül’ün evine gitmeye başladı. Ona yeni bir yaşam bahşedecekti. Ve istiyordu ki o da kabul etsin bunu. Kendi yaşamlarının temelini atsınlar ve zorlu yollardan el ele geçsinlerdi.
Kayalıkların yanına varınca bir kenara geçti ve oturdu. Etrafta daha önceki gibi kimsecikler yoktu. Zaten Sümbül’ün ailesi dışında pek kimse kalmamıştı. Ki onlarda gidecekleri günün geri sayımındaydılar.
Köpeğe baktığında onun birden hareketlendiğini ve zincirini çekiştirdiğini gördü. Anlaşılan sahibi geliyordu. Kendine biraz çeki düzen verdi Ergin ve biraz gülümsedi. Kız onu görünce şaşırmış gibi yaptı ama beklediği belliydi. Ergin’e bakıp başıyla selam verdi ve:
“Ne işin var burada? Birisi seni görürse hiç iyi olmaz.”
“Evet,” dedi Ergin. “Ama kimse kalmamış ki sizin burda. Yarım saattir bekliyorum bir Allahın kulu geçmedi.”
“Evet, bizden başka kimse kalmadı.”
Donuk bakışlarla süzdü onu Ergin.
“Eee, niye geldin buraya?” deyince kız, bir heyecan sardı Ergin’in vücudunu.
“Seni görmek için,”
Kız ise utanmış gibi yaptı.
Durakladı bir süre Ergin, “Seni seviyorum!” dedi. “Yıllardan beri aradığım yolu senin güzel yüzünün ışığıyla buldum.”
Doğrusu bu söz kızın içini cızbız etmişti. Ömründe, bir Brezilya dizilerinde duymuştu bu güzel sözleri. Bir de zengin olsaydı Ergin, her şey tam olurdu ama ne çare ki şimdilik meteliksizin tekiydi. Ama yine de heyecandan konuşamıyordu kız. Bu sefer gerçek bir utanç sarmıştı yüzünü.
“Benimle evlenir misin?”
Uzunca bir süre sessiz durdu kız, “Annenlere söyle istesinler beni o zaman,” dedi.
“İsteyemezler!” dedi Ergin, “Çünkü beni amcamın kızıyla evlendirmek istiyor. Ben ise senin için onlara rest çektim.”
“O zaman beni sana vermez ailem.”
Yüreği sıkışıyordu Ergin’in.
“Kaçalım,” dedi sessizce. Bunu utanarak söylemişti.
Yine sustu kız, sonra “Düşüneyim,” dedi. “Sen bana telefon numaranı ver, ben seni ararım.”
Kontörü kalmamış cep telefonunun numarasını ona verdi ve koşarak yanından ayrılmasını tedirgince izledi. Sonra attı kendini tarlalara. Ona sımsıkı sarılan rüzgârla amcasının evine gitti.
Oraya giderken de bir tedirginlik vardı içinde. Büyük ihtimalle annesi haber vermişti her şeyi onlara. Ya ona bu yaptığının hesabını sorarlarsa ne diyecekti? Kapıdan dışarı atılırsa bunu nasıl hazmedecekti? Bunu bilmiyordu ama en kötü ihtimalle vurup kapıyı çıkardı.
Eve vardığında bir sessizlik sarmıştı her yeri. İnsanı rahatsız eden, korkularını artıran bir sessizlik… Kapıyı açıp içeri girdi. Bu sefer çalma gereği duymamıştı kapıyı. Her zaman onu karşılayan Gül ortalıkta görünmüyordu. Amcası ise odada eli alnında oturuyordu. Selam verdi Ergin ona ve o bakmadı bile Ergin’in suratına. Tek bir söz bile etmiyordu. Ergin ise kötü de olsa bir söz duymak istiyordu. Ona her şeyi açıklamak ve bir anlayış bekliyordu. Ama sonra bunun anlamsız ve gereksiz olduğunu anladı. Çünkü o hakarete uğramıştı kendince.
Amcasının ise bir huyu vardı ki hayatta misafir kovamazdı. Böyle bir durum bile olsa en fazla ona küser çekip gitmesini beklerdi. Daha da olmadı etrafa kötü laf yayardı. Ama asla “Çek git!” diyemezdi. Şimdi ise hakarete uğradığını düşünüyor ve bu olayın sessizce kapatılıp herkesin kendi yoluna gitmesini istiyordu. Evet, herkes kendi yoluna, hem de ömür boyunca görüşmemek dileğiyle.
Ergin ise kendi odasına geçti. Sabah ki verdiği elbiseler yıkanmış ve valizinin üzerine konmuştu. Yalnız nemlilerdi hala. Yani hemen gidecek bir yolcu için hızlıca kurutulmuştu. Onları valizin içine koydu Ergin ve kalan her şeyini aldı üzerine. Salonda yürürken bir ağlama sesi geliyordu kulağına. Gururu incinmiş bir kızın ağlama sesi… Amcası ise aynı biçimde duruyordu odada. Tek yanlı bir veda etti ona Ergin ve çökmeye başlayan geceyle birlikte üç kilometre uzak olan ilçeye doğru gitmeye başladı. Birkaç adımda bir geriye dönüyor ve köyüne bakıyordu. Bir veda böyle olurmuşçasına yapıyordu bunu. Onu köyden uzaklaştıran her adım içine bir damla acı bırakıyor ve bu acılar o istemese de gözünden yaş olarak akıyordu.
Köy artık geriye bakıp görülemeyecek kadar arkada kalınca bir ses duydu Ergin ardından. Belki çok saçma olacak ama fısıltılı bir bağırıştı duyduğu. Geriye dönüp baktı kim diye. Selim’in el sallayarak koşuşunu görünce ona verdiği sözü hatırladı. Bedenini soylu bir şövalye gibi dikleştirip onu bekledi. Soluk soluğa kalmıştı arkadaşı. Ergin’in yanına gelince ellerini dizlerinin üstüne koydu ve dakikalarca hırıltılı biçimde soluk aldı arkadaşı. Sonra yalvarır bir ses tonuyla:
“Niye beni beklemedin?”
“Unuttum.”
Arkadaşının, “Niye bu saatte aşağıya gidiyorsun?” demesine ise isteksizce güldü. Bağırarak “Saçmalıktan!” demek istiyordu.
“Öyle gerekiyor.”
Ardı sıra yürümeye başladılar. Yalnız yürüyüşleri arkadaşının isteğiyle biraz yavaş adımlarla oluyordu. Güya arkadaşı hem onu yolundan etmek istemiyor hem de “çok yorgun” olduğu için yavaş yürüyüp derdini anlatmak istiyordu. Etrafı gözetleyen gözler ve titreyen sesiyle konuşmaya başladı arkadaşı:
“Bak canım arkadaşım! Evet, sen benim en sevdiğim, canım arkadaşımsın. Okulda ne de güzel günler geçirmiştik seninle. Ellerimizi birbirimizin omzuna atar dolaşırda dolaşırdık. Milletin bahçesinden az meyve araklamadık. Hatta hatırlıyor musun bilmem, Kolusökükler’in yumurtasını çalmıştık da pişirmiştik. Çabamıza da değseydi bari onu da yiyememiştik. Her neyse! İnsan yüreği kaynarsa çok kötü bir şey oluyor be Ergin. Yerinde durmadan koşuşturmaya çalışıyor insan. Tek yaptığı yüreğindeki ateşi söndürmek aslında. Zaten bugün de senin peşinden koşmuşsam tek bu ateşi söndürmek içindir. Başka bir şey değil.
“Ayarladım her şeyi canım arkadaşım. Yarın halledeceğiz. Kimsenin ruhu bile duymayacak. Saat dokuzda, o hayvanların yemini vermeye çıkacak. Normalde o saatte verilmez yem, ama bir yolunu bulup çıkacak. Eğer bu olmazsa saat on bire doğru çıkacak. Ben gidip onu alacağım. Sen direksiyona geçeceksin ve biz gelince hiç heyecanlanmadan basacaksın gaza. Bu arada biliyorsun değil mi araba sürmeyi?”
“Evet, biliyorum!”
“Ha! İşte sen biz gelince basacaksın gaza. Doğru, Tomarza yolundaki tarlaların oraya. Dayımın çadırı var orda. Yayladalar anlayacağın. Onunla konuştum ve bize bıraktı çadırı. Bir günlüğüne. Kendisi ve çoban koyunları yaylaya çıkaracak, yengem ve çocukları ise akrabalarına gidecekler. Çadırın yanında bir tane koruyucu köpek bırakacaklar bize. Bıraktıkları köpeği bir görsen bir ısırışta adamın kafasını koparır valla. Nerde kalmıştım? Ha! Geceyi orda geçireceğiz ve ben işimi halledeceğim. Sabaha doğru da ver elini Kırklareli’ndeki dayımın yanı. Çok iyi adamdır o. Ona bahsetmedim bu yapacaklarımdan ama kesin bize kol kanat gerer. Seni de ilçe yol ayrımında bırakırız evine dönersin. Eee? Nasıl planım?”
“Çok iyi,” dedi Ergin. Doğrusu ondan böyle bir şey hiç beklemiyordu. Bu kafasız zannettiği adam sevdiğine bir kavuşma yolu bulmuştu. Peki, kendi ne yapacaktı? Onun kadar cesur olacak mıydı? Cesurluk konusunda kafası karışıktı ama Sümbül’ü kaçırırsa gideceği bir yer vardı. Antalya’daki ablasının yanına gider ve bir süre onun yanında kalırdı. Hem eniştesi hem de ablası yardımcı olurdu ona. Çünkü içindeki tüm sıcaklığın açığa çıkıp büyük bir rahatlıkla konuştuğu tek kişiydi onlar. Bunu hissetmek onu biraz umutlandırıyor ve rahatlatıyordu.
Arkadaşı ise söylediği sözler bitince biraz daha yağ çekmiş ve çamlığın kapısının ardından gerisin geriye dönmüştü. Anlaşılan daha yapacak çok işi vardı. Ergin ise o gidince sık sık gözünü yarım aya iliştirerek düşünmeye başladı. Anlayamadığı bir kargaşanın içinde hissediyordu kendini. Hiç aklına gelmeyecek şeyler şimdi başına geliyor ve o bunların önüne geçemiyordu. “Keşke annem o kızın resmini gösterdiğinde beğendiğimi söylemeseydim,” dedi kendi kendine. O da, sonuçta yaptığı şeylerde suçu kendinde arayan birisiydi. Suçlu olarak kendisini ilan eder ve sonra çoğu zaman istemeden, seçtiği yoldan giderdi. Yaptıkları ona acı verir ve o, gözünü kapatıp düşüncelerle boğuşurdu.
Ardından, bahçelerin kokusuna özellikle dikkat edip ilçenin girişine ulaştı. Gidecek tek yeri abisinin yanıydı. Abisinin evi, giderek azalmaya başlayan bahçeli evlerden biriydi. Bir süre daha yürümesi gerekiyordu oraya varmak için. Bir süre daha düşüncelerle boğuşması gerekiyordu…
Anayola çıktığında köydeki temiz havayı artık hissedemez olmuştu. Tümüyle şehirdekine benzemese de, onun öncülü olan, insanı rahatsız eden bir havaydı içine çektiği. Onu daha fazla güçsüzleştiren ve düşüncelerin altında ezilmesini sağlayan bir hava…
Abisinin evinin önüne gelince bir telaş kapladı içini. Eğer annesi burayı aradıysa –ki aramıştı- abisi ister istemez hesap soracaktı Ergin’den. Belki daha olayı anlamadan suçluyu Ergin ilan edecekti. Çünkü ona göre annesi hep haklıydı. Hep doğru düşünüp, doğru karar verirdi. Ergin ise kara cahilin birisiydi. Abi olmanın gereklerini yapamayacak pasif bir kavak ağacıydı o. Belki korkuluk olsa daha işe yarar diye düşünürdü abisi.
Yine de, bir umut taşıyarak çıkmaya başladı merdivenlerden. Madem yaşam bu kadar beklentisizlik üzerine kuruluydu, abisi de onun beklediği gibi bir davranışta bulunmazdı belki.

***

İkinci kattaki çelikten yapılmış yeşil kapının önünde durup soluklandı Ergin. İçinden bir iyimserlik geçirip kapı zilini çaldı. İçerden konuşmalar geliyordu. Kapı açıldı ve Ergin gibi uzun boylu olan abisi göründü. Yüzünde Ergin’in gözünde canlanan bir ciddiyet vardı.
“İyi akşamlar,” dedi Ergin. Söylerken boğulacak gibi oluyordu.
Abisi ise başını salladı.
“Bugün amcamda kalamadım da, o yüzden sana geldim. Belki biliyorsundur nedenini?”
“Nedenini biliyorum,” diye cevap verdi abisi. “Niye döneklik yapıp yüzümüzü kara çıkarttın?”
Bu kadar hızlı biçimde o konuya gireceğini zannetmiyordu abisinin. Belki içeri alırlar ve çay içerek konuşurlardı dertlerini.
“Benim bunda bir suçum yok!” dedi Ergin. “Annem kendi başına bir işe kalkışmış.”
“Hemen suçlama annemi! O, sadece senin iyiliğin için çabaladı. Senin bu yaptığın yüzünden belki insanların yüzüne bakamayacak. Yalancı çıkartıyorsun onu. Bundan utanmıyor musun?”
Ergin ise hala dinginliğini korumaya çalışıyordu.
“Tek suçum bilmeden yaptığım hareketlerdi. Sadece Gül’ün resmine bakıp güzel bulduğumu söylemiştim anneme. Nerden bilirdim annemin böyle, benden habersiz bir işe kalkışacağını?”
“Hala annemi katıyorsun işin içine. Senin sadece iyiliğini isteyen kadını…”
Artık gerilmeye ve yumruğunu sıkmaya başlıyordu abisi.
“Eğer iyiliğimi isteseydi sevdiğim kızı alırdı bana o!”
“Ha! İşte bunu itiraf et. Önce Gül’ü iste, sonra başka birisine gönül kaptırınca haberin olmasın. İyi iş! Umurunda mı senin aile onuru! Gönlünce hareket et. Rahat ol sen. Cezasını biz çekeriz!”
“Benim bunda bir suçum yok!”
Abisi ise kapıyı sımsıkı kavrayarak, “Senin ne olduğunu biliyorum ben lan!” dedi. “Senin kaç paralık değerin olduğunu biliyorum ben. Ama bitti. Hele anneme söylediklerin… Onunla dalga geçişin… Bunlar affedilmez işte. Aile onurunu beş paralık eden adam affedilmez. Kendi iyiliği için çabalayan insanlara ihanet eden adamlar affedilmez. Anlamıyorsun değil mi bu olayın ne kadar önemli olduğunu? Bırakalım annemi, benim ne kadar kötü bir durumda olduğumu anlamıyorsun sen. Daha şimdiden milletin diline düştük. ‘Amcalarıyla dalga geçtiler’ diyorlar bizim için. Yerin dibine soktun lan bizi. Bu hazmedilmez Ergin! Sana tek söyleyeceğim şey, şimdi bu eve girersin ve annemden özür dilersin. Yalvarırsın ona ve o da affederse gelir bir iki gün içinde. Gideriz amcamdan özür dileriz ve onurumuz kurtulur. Eğer kabul etmezsen bunu, anamın oğlu olmadığın gibi benim de kardeşim olmazsın.”
Bu sözleri duymasıyla bir ağrı başladı Ergin’in kafasında. Bedeni titremeye başlamıştı. Bu olayın bu kadar önemli, kendisinin de bu kadar değersiz olduğuna şaşıp kalıyordu. Bir anne ve oğul kendi hatalarından dolayı feda ediyorlardı oğullarını. O an öldürsünler istiyordu kendini. Ölsün ki her şey bitsin. Ama ölmeyecek acı çektirilecekti. Hem de suçsuz olarak… Zaten kafasını asıl olarak işlediği suçun ne olduğu kurcalıyordu.
Artık yaşlanmış olan gözlerle baktı abisinin yüzüne. Kafasından onların bütün dediklerini kabul ettiğini ve Gül’le evlendiğini geçirdi. Ne olacaktı o zaman. Bütün bunları hazmedebilecek miydi? Kesin biçimde, “Hayır!” dedi içinden. Bu kadar değersiz olan bir bağı sürdüremezdi ömrü boyunca. En iyisi kendisini sarsan bu rüzgâra tümüyle teslim olmak ve gidebildiği yere kadar savrulmaktı.
“Madem bu kadar değerli bu şeyler benden, suçum olmayan bir şeyi de düzeltmem artık. Bu kadar kötü olmasının sebebi annemin suçuydu. Bunu kabul etmesen de böyleydi. Bu suç size ait ve siz çekeceksiniz bunun cezasını. Beni yaralayan şey sizin bu davranışlarınızdır. Demek ki, yıllarca boşu boşuna birbirimize yalan söylüyormuşuz aile olduğumuza dair. Sadece bir yalan bağlıyormuş bizi birbirimize. O yalan da açığa çıkınca bizi bağlayan bir şey kalmadı. Şimdi hoşcakal.” dedi Ergin. Her şeyin böyle olmasına çok şaşırmıştı. Bir ömür sürecek bağ öylece yok olmuştu.
Ardından hızlıca indi merdivenlerden. Kapıdan çıktı ve geçen kamyonetten yükselen tozlarla birlikte caddeye doğru yürüdü. Sanki yürümüyor da, yer ayağının altından kayıp gidiyordu. Ayakları güçten kesiliyor ve o üzerinde yürüdüğü dünyanın altında eziliyordu.
Gidecek bir yeri kalmamıştı artık. Onu evine alacak birisi yoktu bu yıllarca yaşadığı yerde. Bir yabancıdan farksızdı artık. Bir turist gibi gelmiş, buraları gezmiş ve bir daha gelmemek üzere gidecekti.
Caddeye çıkıp hızlıca meydana doğru yürümeye başladı. Ara sıra geçen arabalar, hafif bir sis, eğretice duran evler ve ay ışığı tek süsüydü bu caddenin. İnsanı bir yorgunluğa teslim ediyordu. O an yatmak istiyordu kişi. Bir ev ya da bir park köşesi olabilirdi yatılacak yer. İstenilen, sadece taşınan yükün çekilmesiydi üstten. Belki bir huzur sarardı bedeni o vakit. Ya da bir sevinç…
Meydana varıp büyük caminin önündeki banka oturdu. Giderek sakinleşiyordu her yer ve uyku işgal ediyordu gözlerini. O an yavaşça eski bir otele kaydırıyordu gözlerini ve küçükken orda hiç kalamayacağını kendine söylemesine şaşıp kalıyordu. Demek ki her şey olabilirdi bu hayatta. Her şey son bulabilirdi.
Bir süre bankta oturup otele doğru gitti. Camlarından içeri bakıp kül rengindeki sinekliği eliyle itti kenara. Elindeki bir şeye bakmakta olan genç birisinin yanına vardı. Üstü başı kirliydi o kişinin. Zaten bu yüzden onun otelde çalıştığına karar vermişti Ergin.
“Bir oda tutmak istiyorum.”
“Olur, kaç günlük?”
“Belli değil, ama birkaç gün en fazla,”
“Buralı mısınız?”
“Şöyle böyle!”
Ardı sıra birkaç tane bilgi istedi çocuk Ergin’den. Bu gecenin parasını peşin alıp, Ergin’i doğruca üçüncü kata çıkardı. Küçük bir oda, tek kişilik bir yatak, bir masa, minik bir televizyon ve telefon bugünkü mekânıydı. Bir de ekstra ücrete tabi banyo vardı.
Hemen yatmak ve uyumak istiyordu. Bavulunu açıp elbiselerini çıkardı ve geceliğini giydi. Vurulmuş bir inek gibi kendini yatağa bırakıp belirli belirsiz düşüncelerle uykuya daldı. Bir rüya gördü. Köyüne gelişinden beri ilk rüyasıydı bu. Beyaz kerpiçten yapılma evlerin damındaydı. Bulunduğu ev oldukça yüksek ve her yeri görüyordu. İlerilerde kalelerin girişine benzeyen kapılar vardı. Bu yüzden bulunduğu yer kale içindeki bir köye benziyordu. Birkaç tane yüksek ev dışında bütün evler iki veya üç kattan yapılmaydı. Onların da damında insanlar vardı. Kimisi çocuktu onların, kimisiyse genç kadın. Yaşlı kişiler yoktu yani… Hepsinin ellerinde iri iri taşlar vardı. Amansızca fırlatıyorlardı o taşları yukarılara. Birçoğu Ergin’in yanı başına düşüyordu. O zaman Ergin de bir taş alıp fırlatıyordu onların üzerine. Attığı her taş kafalarına ve göğüslerine isabet ediyordu onların. Taşın değmesiyle kopan çığlıklar mutlu ediyordu Ergin’i. Havada çırpıyordu ellerini. Kendini iyice kaptırmıştı bu taş atmalara. Öyle ki, daha iyi nasıl vururum onları diye hesap yapıyordu kendince. Etrafa bir süre göz gezdirince, daha enginde bulunan bir evin damında kalın bir üzüm ağacı dalı gördü. İşine yarar umuduyla koşarak atladı o dama ve aldı dalı. Kalın olmasına rağmen rahatlıkla bükülüyordu. Onu eğip bükerken bir taş geldi göğsüne. Baktı daha engin olan yerlere ama ordan kimse atmıyordu üzerine taş. Çünkü hepsi yukarılara hedef alıyordu. Zaten göğsüne gelen taş da yukarıdan gelmişti. Baktı yukarıya ve bir taş daha değdi göğsüne. Bu sonuncusu öyle sertti ki yere yıkmıştı onu. O da, sımsıkı tuttuğu dalı sağ eliyle tutup sağ ayağıyla da destek yaptı. Onu sapana benzer bir şekilde kullanacaktı. Sol eliyle ucuna büyük bir taş yerleştirdi ve bir yay gibi büktü dalı. Sonra sol elini serbest bıraktı ve hızlıca fırladı taş. Üstteki bir evin camına isabet etmişti o. Kendisine kızdı böyle yaptığı için. Sonra aynı işlemi bir daha tekrarladı ve yeniden fırlattı taşı. Bu sefer birisinin kafasına isabet etmişti. Vurulan kişi yere yıkılmış ve bir daha kalkamamıştı. Bundan zevk alıp, defalarca taş attı Ergin yukarılara ve her defasında hedefini vurdu. Ardından hızlıca kalktı ve büyük kapıya doğru yöneldi. Kapının kenarına gelince yüksek bir yerde bulunduğunu anladı. Hemen geri çekilmek istedi düşmemek için ve birden yıkılıverdi bulunduğu yer. O zaman yuvarlanarak yere düştü. Yere düştüğü yetmezmiş gibi bir sürü yıkıntı da üzerine yığılmıştı. Hareket bile edemiyordu o vakit.

***

Sabah uyandığında uzun bir süre boyunca gördüğü rüyayı düşündü ama bir anlam veremedi ona. Bir düşüşün resmini görür gibi oluyordu. Anlamı olmayan bir yükseklikten düşüş ve yine de asla kendini kaybetmeden savaşmak… Bunu belirsiz de olsa hissetmek ona biraz güç veriyordu.
Aslında otelde iyi bir hizmet bekliyordu. Kahvaltısı ayağına gelecek, her istediği hazır tutulacaktı. Ama sonuçta bu ilçe otelinde hizmetin h’si bile görünmez oluyordu göze. Aynı İstanbul’daki bekâr evleri gibi sadece yatmak için kullanılan bir yerdi burası.
Üzerini giyinip aşağıya indi. Bir kahvaltı yapmak için bir yer düşünmeye başladı. Pastane ve çorbacı aklına ilk gelenlerdi. Ama kapıdan çıkarken evi satmış olduğu adamı görünce çok şaşırdı Ergin. Bu görüşme bir tesadüf havasında değildi. Birisi, onun otelde kaldığını anlamış ve herkese haber vermişti anlaşılan. Bu kadar hızlı bir şekilde haberin yayılacağını beklemiyordu.
Adam Ergin’i görünce sevinç içinde elini sıktı.
“İşimizi hemen halledelim,” dedi adam.
Anlaşılan Ergin’in ailesi ile ilişkilerinden o da haberdar olmuştu ve evin satışının iptal olmasına engel olmak için işini hemen halletmeye çalışıyordu.
Ergin ise karnını doyurduktan sonra hemen işini halledeceğini mırıldanmakla yetindi ona. Onun asıl derdi kaç gün alacağıydı bu işlemlerin. Sonuçta yaşadığı ülkede ordan oraya gidip gelmelerin ardından işler halledilirdi. Genellikle de uzun sürerdi bunlar.
“Çok zamanımızı alır mı bu işler?”
Adam ise kendinden emin biçimde, “Tanıdıklarım olmasa uzun sürerdi. Yani bir haftayı bulurdu. Ama tanıdıklarım var. Önce belediye de işimiz. Ardı sıra tapu ve kadastroda. Bunları yaptık mı, ufak tefek diğer işleri de hallederiz ve bugün beş olmadan bitiririz işleri. Yalnız herkesin vekâletnamesi var mı?”
“Ev zaten annemin üstünde. Onun da vekâleti bende.”
Adam ise sevinç içinde, “Bu çok iyi,” diye mırıldandı. “Çok uzun sürmez işlerimiz.”
Sevindi buna Ergin. Şu anda ki en büyük isteği kendine ait işlerin olabildiğince çabuk bitmesiydi.
Bir sıcak çorba içti ve adamın peşinden koşuşturmaya başladı. Saatler süren bir maratona başlamış gibiydi. İşin garip yanı bu maratonda başarılı olursa kaybedeceği çok şey olacaktı.
Saat on da başlayan maratonları adamın Ergin’in karnını tıka basa doyurmasıyla altı da son buldu. O zaman şişmiş bir göbekle vedalaştılar ve kendi odasına yine çıktı Ergin. Tahmin ettiği gibi hiçbir düzeltmeye tabii kalmamıştı oda. O da aldırmadı buna. Kendini öylece yatağın üzerine attı. Kendini artık daha fazla yabancı hissediyordu buraya. Öyle ya, bir evi bile yoktu. Otelde kalıyordu ve her şey onun yabancılığına bir vurguyla açığa vuruyordu kendini.
Sonra meydana pencereden bakmaya başladı. Sarıya boyanmış Atatürk heykeli Akdeniz’i işaret parmağıyla göstermeye devam ediyordu. Hesap yaptı Ergin gösterdiği yerde Akdeniz var mı diye. Ama işin içinden çıkamadı. Onun yerine gözlerini taksi durağına dikti. Belki kırk tane taksi sıra sıra dizilmiş hareket anlarını bekliyorlardı. Birçoğu eski modellerdi onların. Büyük kasalı sarı arabalar… Tam da buraların ihtiyaçlarına uygun biçimde. Camiden ise insanlar dışarı çıkıyordu. Şakalaşmalar, boyun bükmeler ve bir kargaşa içinde gidiyorlardı evlerine. Minibüsler ise iyice dolmuş içleriyle gidip geliyorlardı. Artık paydosun zamanı geldiği belliydi. Çalışmak günışığına endekslenmişti burda çünkü. Giderek bir koşuşturma başlıyordu. Herkes hızlıca dükkânını kapatıyor ve günün kazanç durumuna göre bir yüz ifadesi takınıyordu. Çoğunun yüzünde sahte bir acınma duygusu vardı. Kazandığı paraları kimseye fark ettirmek istemeyen bir surat ifadesi… Hava kararıyor, meydan arabalardan ve insanlardan arınıyordu. Birkaç delinin mekânı haline geliyordu banklar. Az da olsa bir sis insanlarla gökyüzü arasına perde oluyordu. Kimse buna aldırmıyor ve onca bakılması gereken şey varken kaldırılmıyordu gözler yerden. Son insanlarda terk edince meydanı geriye bir sessizlik çöküyor ve her canlı bunun altında ezilip gidiyordu. Kimi zaman buna inat bir çığlık duyuluyordu… Hangi evden geldiği belli olmayan boğuk bir çığlık. Bir süre sonra oda bastırılıyor ve yalnızlık her yeri işgal ediyordu.
Ergin ise bu yalnızlığa en fazla teslim olanlar arasındaydı. Onlar gibi bir kenarda donuklaşmış gözlerle izliyordu geçmişini. Acı veriyordu bu ona ve kimse aldırmıyordu buna. Belki kendisi de…
Artık yatmaya karar verdiği bir anda cami avlusunda Selim’i gördü. Gözleriyle sık sık otele bakıyordu o. Onun da burada kaldığını bilmesine şaşırdı Ergin. Zannetti ki artık ilçedeki bütün kendini tanıyanlar bu yaşadığı şeylerden haberdar.
Sonra kapısına bir yumruk vuruldu. Uzun süre duymamış gibi yaptı. Sonra, uykudan uyanmış gibi bir hal takındı ve kapıyı açtı. Selim’in yüzünde hem bir heyecan ve sevinç hem de korkular vardı.
“Araba hazır, gidelim mi Ergin?”
“Tamam!”
Onu küçük gördüğü için kendine kızıyordu Ergin ve üzerine bir ceket alıp peşi sıra gitmeye başladı. Arkadaşı ne yapacaklarını bir daha yineliyordu Ergin’e. Başını sallıyordu Ergin habire. Daha öncesinde yukarıdan baktığı arkadaşının yanında artık bir eziklik duyuyordu.
Arabaya binip hızlıca köye doğru gitmeye başladılar. Gecenin örtüsü onları da sarmış ve gizlemişti. Yapacakları şey her ne kadar önemli bir şey olsa da buna pek aldırmıyordu. Bunun yerine yüzüne sert biçimde vuran rüzgâra teslim etmişti kendini. Rüzgârın her tokadı onu biraz daha kendine getiriyor ve bütün olumsuzluklara rağmen yaşamı sevmesini sağlıyordu. Birden arkadaşı yanından biraları çıkarttı. Hiç ağzına sürmediği bu şeyleri tereddütsüzce aldı eline ve iki dikişte bir şişeyi bitirdi. Biraz utanmasına rağmen yeni bir şişe istedi arkadaşından. Onu biraz daha yavaş içti ama ortalamanın yine üstündeydi hızı. Sonra kendini evlerin ışıklarına bıraktı ve bastıran bir uykuyla köyün girişine geldiler. Bu sefer bir heyecan duymuyordu köyüne bakarak. Artık burayla bir bağı kalmamıştı çünkü.
Sonra Ergin’in daha önce hiç girmediğini zannettiği sokaklardan girdi ve arabayı bir ağacın yanına park etti. Ergin’in direksiyona geçmesini istedi arkadaşı. Ergin biraz sallanarak da olsa geçti direksiyonun başına. Arkadaşı ise daha zamanlarının olmasından da güç alarak bir şair gibi süslü kelimelerle anlatmaya başladı sevgisini. O an üzerini saran sarhoşluğunda etkisiyle şaşırıp kaldı Ergin. Böyle sevgi sözcüklerini kendisi hayatta aklına getiremez ve söyleyemezdi.
Bir süre sonra arkadaşı kalktı ve Ergin’e hazır olmasını söyledi.
“Hazırım!” dedi Ergin. Hâlbuki hiçbir şeye hazır değildi.
Ardından ellerini direksiyona sımsıkı sarıp gözlerini telefonuna dikti. Onun çalmasıyla birlikte söylenen sözler bir yol açacaktı hayatında. Sümbül’ün kendisiyle kaçmayı kabul edeceğini umuyordu. “Ya kabul etmezse?” İşte bunu düşünemiyordu bile. Daha doğrusu böyle bir şey olursa ne yapacağını bilmiyordu.
Arkadaşı ona hazır ol komutunu vermesine rağmen otuz dakikadan beri görünmemişti ortalıkta. Ergin ise uykuya daha fazla teslim oluyordu artık. Göz kapakları bir karanlık daha eklemek istiyordu onun önüne. O ise amansızca direniyordu buna.
Birden arka kapılar açıldı. Korkarak arkasına baktı Ergin. Bir kız girdi içeriye. İlk Ayşe’ydi giren. Aynı çocukken olduğu gibi şişmandı yine. Yanakları tombulca, gözleri sinsi, saçları ise koyunyününe benziyordu. Selim’in böyle birinse âşık olmasını çok saçma buldu. Eğer Selim, küçükken bu kızı sevdiğini söylese herkes alay ederdi onunla. Ama şimdi, Ergin’e aldırmadan ha bire öpüyordu onu.
“Bas gaza!”
Ergin çalıştırdı arabayı ve hızlıca daldı sokaklara. Usta bir şoför gibi bütün zor dönemeçleri güzelce dönüyordu. Ara sıra aynalardan ardına bakıyor ve Selim’in beceriksizce öpüşlerine şahit oluyordu. Kızın da Selim’in acemiliğinden kalır yanı yoktu. Selim’in kucağına yatmış mum gibi bekliyordu ve ha bire tıslıyordu.
Gidilebilecek en fazla hızla ilçeye indiler. Selim Ergin’e yeni yapılan Kayseri yoluna gitmesini söyledi. Ergin’se ondan yeni bir bira açmasını söyledi. Öpüşmelerine ara verip yeni bir bira açtı arkadaşı. Gözü yolda, dudakları şişede lıkır lıkır içiyordu birayı Ergin ve artık ona öyle geliyordu ki hiçbir şeyin önemi yok…
Tomarza yolunun ayrımına gelince direkt Tomarza’ya yönlendirdi arkadaşı. Tehlikeye aldırmadan hız sınırının üstünde gidiyorlardı. Önce sola ve sonra on beş dakika daha gidip sağa saptılar. Ardı sıra bir tarlaya girdiler ve bir köpeğin havlaması eşliğinde beyaz, sivri bir çadırın yanında durdular. Önce Selim indi arabadan. Köpeği susturdu ve onları da çağırdı. Köpekleri pek sevmemesine rağmen köpek Ergin’e çok iyi davranıyor, onun elini yalıyordu. Kızı çadıra götürdü arkadaşı ve sonra Ergin’in yanına geldi.
“Canım arkadaşım! Anlarsın ya? Bizim biraz işimiz var. Sen arabada kal. Ne istersen var bagajda; içki, yiyecek, su… Arabada kal ve bir ses falan duyarsan hemen bana haber ver.” dedi Selim.
Ergin bu söylediklerini başını sallayarak yanıt verdi ve uysalca arabaya geçti. Kendine yiyecek şeyler ve beş tane bira çıkarttı. Gözünü hiç de yola diktiği yoktu Ergin’in. Ağzındaki büyük lokmayla ışıktan ne yaptıkları belli olan çadırı gözlüyordu ha bire ve bu ona çok eğlenceli geliyordu.
Selim hala soyunmaya çalışıyordu. Kızın gölgesi ise hareketsizdi. Birden kaplan gibi saldırdı üzerine kızın Selim. Ergin o an Selim’in kızı öldürmeye çalıştığını zannetti. Bir an, “Kalkıp bir baksam ne olur?” diye düşündü. Sonra bunu bir ahlaksızlık sayıp içtiği biraların etkisine girmeye başladığını söylendi. Ama nedense bu yaptığı dikizlemeyi ahlaksızlık saymıyordu.
Her neyse! Evli olmayan gelin ve damat artık güreş vaziyeti almış birbirinin sırtını yere getirmeye çalışıyorlardı. Önceleri atılgan olan damat artık abuk sabuk hareketler yapmaya başlamıştı. Başı bir kızın kafa hizasına geliyor, bir ayaklarına iniyordu. Ergin gülmeye başladı bu hallerine. Hani, tam bir gölge oyunu denilebilirdi bu yaptıklarına. Damat ise artık ne denilir?.. At gibi kişnemeye başlamıştı. İki eli üzerine dikilmiş ayaklarıyla etrafa tekme savuruyordu. Kızsa atının tekmelerinden kaçmaya çalışan sahip gibiydi. Diz üstü durmuş Selim’i izliyordu. Selim birden tekrar kızın üstüne atladı. Kucaklaştılar o an ve yuvarlanmaya başladılar. Bir kız üste çıkıyordu, bir Selim. Ergin de öyle konsantre olmuştu ki gerdek gecesine, onlarla birlikte kafasını indirip indirip kaldırıyordu. Böyle saçma sapan cinsel birleşme görmemişti hayatında. Eğer gözleriyle görmese zaten inanmazdı böyle bir şeyin olduğuna. Gelinle damat ise en sonunda yuvarlanmayı kesip birbirlerini öpmeye başladılar. Daha doğrusu gelin damadın kafasını yaş incir gibi ikiye ayırmış emerken, damat, önünde dondurma bulmuş olsa gerek koca dilini yarım metre dışarı çıkartıp sallıyordu. Bu kadar büyük bir dil gördüğü için şaşkınlıktan kendi dilini yutacaktı Ergin. Neyse ki sadece dilini ısırdı da kurtuldu. Fakat dilinin ağrımasına aldırmadan gözlerini yine onlara dikti. Onlarsa çıldırmış gibiydiler. Öyle ki kimin kafası nerde bulmak imkânsız olmuştu. Sanki birleşmişler ve bir top halini almışlardı. Kim bilir bunu nasıl yapmışlardı! En sonunda ise birden ayrıldılar. Gelin sağa sola bakıp duruyordu. Damatsa bir süre samba dansı yapıp ışığı kapattı.
Dakikalarca bu gördüklerinin etkisinden kurtulamadı Ergin. Bir yandan kahkahalarla gülüyor, bir yandan da, “Nasıl yaptılar bunu?” diye kendine soruyordu. Bu soruya bir cevap vermek doğrusu kimsenin harcı değildi. Olsa olsa bir bilginimiz –ki, bu bilginlerimiz sakallı ermiş adamlardır- “İnsandır her şeyi yapar,” diye cevap verebilirdi buna. Açıkçası biz de böyle düşünürdük zaten…
Bu arada Ergin dört şişe bira yuvarlamış ve etrafını ikişer olarak görmeye başlamıştı. Buna çok şaşırıyordu. Uykusu geliyordu ve giderek hayaller dünyası önünde açılıveriyordu. Bir an, Sümbül gözünün önüne geliyor ve ona gülümseyerek bir şeyler anlatıyordu. Ergin de gülümsüyordu o an. Ona sarılmak ve doyasıya öpmek istiyordu. Gerekirse Ergin’de kişnerdi onun önünde. Yeter ki o yanında olsun.
Son olarak gözünü karanlığa dikti ve birasının son yudumunu dikti tepesine. Şişeyi uyuşukça koltuğa koydu ve bıraktı kendini uykuya. Yavaş yavaş soluk alıyor ve gözünden yaşlar akıyordu.

***

Sabah omzuna değen bir elle uyandı Ergin. Alnı morarmış olan Selim’e bakıp şaşkınca güldü. Selim’de ona güldü.
“Akşamleyin çok içmişsin,”
“Evet,” dedi gülerek Ergin, “sanırım biraz fazla kaçırdım.”
“Hemen gidelim! Sen arkaya geç.”
Arkaya geçti Ergin. Onlarsa öne geçmişti. Selim’in suratında bir kendine güven, kızda ise şaşkınlık vardı sanki. Ergin’se içinden akşamki gördüklerini bağırarak onlara anlatmayı geçiriyordu. Ne yapacaklarını merak ediyordu o an. Belki utançlarından kıpkırmızı kesilirlerdi.
Araba Kayseri yol ayrımına gelince durdu. Selim, “Biz vakit kaybetmeden gitmeliyiz. Sen şimdi in. Araba geçer hemen.” dedi.
“Tamam! Size mutluluklar.”
İkisi de başını salladı bu dileğe.
“Her şey için teşekkür ederim sana,” dedi Selim. “Sen olmasan bunu yapmam zaman alırdı. Hâlbuki zamanımız çok azdı. Sana da mutluluklar dilerim.”
Aynı biçimde başını salladı Ergin ve indi arabadan. Biraz utanç duydu yaptıklarından. Buna ise bir anlam veremedi. Sanki kötü bir şeyin aracısı olmuş ve birilerine ihanet etmişti. Belki kızın akrabaları şimdi onları arıyordu ve Ergin’i görünce birden üzerine saldıracaklardı. Parçalayana değin döveceklerdi Ergin’i ve Ergin kimseden bir destek göremeyecekti. O an olur ya, abisi yanında olur ve zevkten dört köşe olmuş biçimde Ergin’in dayak yemesini izlerdi.
Bu düşünceleri kafasından atması ilçeyle il arası gidip gelen minibüslerden bir tanesinin durmasıyla oldu. Sessizce arabaya bindi ve yanından hızlıca geçen tarlalara bakıp Sümbül’ü düşündü.
Minibüs terminalde durunca biraz korkarak indi Ergin. Sandı ki hemen üzerine saldıracaklar. Hızlı adımlarla fazla uzak olmayan otele gitti. Odasına çıkınca derin bir soluk aldı ve yatağın üzerine attı kendini. Bir an önce bu yerden kurtulmayı istiyordu. Başka bir köy, başka bir il ya da başka bir ülke olmasının pek önemi yoktu. Yeter ki buradan uzak olsun ve buranın duyumu ona acı vermesin.
Aslında Sümbül’den gelecek telefon dışında hiçbir beklentisi kalmamıştı bu yerden. Ondan telefon gelecek ve iki farklı kapıdan birine girecekti. Sümbül’ün yanıtı, “Evet,” olursa, onu, bu yaşadıklarına benzer bir şekilde kaçıracaktı ve Antalya’daki ablasının yanına götürecekti. Bir süre orda kalacaklar ve evleneceklerdi. Bir iş bulacaktı Ergin kendine ve sanırsa bundan mutluluk duyacaktı.
Ya kabul etmezse? İşte o zaman aklına uçuk hayaller gelse de buna da razı olacak ve yeni bir yaşamı yaratmak için nereye olsa gidecekti. Bu ne kadar zor olsa da yapılacak ve acısına katlanılacaktı. Öyle ya, şimdi gidip annesinden özür dileyip nasıl mutlu olmazsa, Sümbül’ü kaçırarak da mutlu olmazdı. Zoraki bir birliktelik olurdu bu. Dolayısıyla zoraki bir gülümseme…
Acaba telefon gelmesini beklemeyip hemen köye mi gitseydi? Ne olacaktı o vakit? Sadece duymakla kalmayıp hissine nail olacaktı. Ya da birisine yakalanıp dayak yiyecekti. O yüzden bundan da vazgeçti. Uyuşukça bir bekleyişe teslim etmeliydi kendini ve iyi bir haberi umut etmeliydi.
Camdan süzülüp yüzüne düşen güneş dizlerine vardığında telefonu çalmaya başladı. Heyecanından telefonu açamadı ve üç kere çaldırdı. Açtı… Sümbül’ün tiz sesiydi:
“Merhaba, nasılsın?”
“İyiyim… Oldukça iyi. Sen nasılsın?”
“İyi sayılır… Şey… Yani sorun vardı ya?..”
“Evet!”
“Bak! Ben çok düşündüm. Senle evlenmek isterim ama annemle babamın rızası olmadan olmaz. Ben Ayı Ayşe gibi kaçmam. Duydun demi, kaçmış o?”
“Evet, duydum.”
“İşte ben onun gibi yapmam. Gelinlikle çıkmak isterim ben bu evden. Annenle barışıp beni istettir. Ben ailemi razı ederim o vakit.”
“Olmaz Sümbül! Beni neden anlamak istemiyorsun? Beni evlatlıktan reddetti o. Hem de seninle evlenmek istediğim için. Bana demediğini bırakmadı. Dediklerine sırf senin için razı oldum ben. Ben onun oğlu değilsem o da benim annem değil artık. Anladın mı?”
“Yalvar ona… Belki affeder seni. Ben seni beklerim. Başka türlü olmaz. Ailemin rızası olmadan kimseyle evlenmem ben.”
“İmkânsız bu! Öyle bir başım ağrıyor ki! Ne acı bir şey bu! Anneme kendimi affettirsem sen olmazsın hayatımda, onu reddedip sana yönelsem ‘rızasını al’ diyorsun.”
“Bir yol bul. Beklerim ben.”
“Bir yol… Evet, bir yol… Her taraf uçurum. Bir yol… Nasıl?..”
“Kapatmam lazım. Görüşürüz!”
Ne yapsa bilmiyordu Ergin. Bu, iki tarafı boklu deyneğin ne tarafını tutsa? “Demek ki çıkışı olmayan yollar da varmış,” dedi kendi kendine. “Nereye gitsem acı verici bir kırbaç iniyor sırtıma. Sürünmek… Evet, sürünmekten başka bir şey değil benimkisi. Bir kız için aile reddedilir de, kızla birlikte olmak için aileyle barışmak gerekir mi? Nasıl şey bu böyle? Beynimin içinde kıpır kıpır oynayan bu böcek kimin ürünü? Her yerinden ölüm saldıran bir insan nereye kaçsa yeridir? Kişi ölmüş olduğu halde ölmemek için çaba harcayabilir mi?”
Çok zor sorulardı sorduğu. Ortada kalmış bir cevabın verdiği acıları tadıyordu. Kız belki “Hayır!” dese bu kadar acı duymazdı.
Kalktı yataktan ve hızlıca topladı bavulunu. Çekip gidecekti bu yerlerden. Ona öyle geliyordu ki, etrafı ölümle çevrilmiş bir insanın yapacağı en iyi iş yerin dibine geçmekti. Ya da belirsiz bir yere kaçmak. Yıllarca yeraltında dolaşır ve görünmeden çıkardı bir gün yeryüzüne. O vakit unutulurdu her şey ve sessizce yaşardı o.
Otele olan borcunu ödeyip hemen terminale gitti. Acı vericiydi ki buradan tek İstanbul’a otobüs giderdi. O ise Kayseri’ye giden minibüse bindi. Üzerine yoğunlaşan sorgulayıcı bakışlara aldırmadan bir köşeye sıkıştı. Gören onu kundağa sarılmış bir bebek sanırdı. Annesiz bir bebek…
O küçükken, birisi İstanbul’dan geldi mi, iyi bir misafirperverlik görür ve tüm ailenin katılımıyla uğurlanırdı. Herkes kişinin gidişine el sallardı. Ya şimdi? Neye yarıyordu bu anı içindeki acıyı artırmaktan başka? Bir uğurlayanı yoktu onun. Onun gidişine üzülen bir yakını yoktu. Yalnızlık sarıp sarmalıyordu onu. Acı kollarında hem de…
Abisinin gelmesini istedi o an. Örneğin, para için gelsindi. Satılan evin parasını Ergin’e yedirmemek için. Gelip boğazına sarılsın ve “Para!” diye bağırsın. Fırlatsın Ergin ona parayı ve en azından bir uğurlayanı olsun.
Minibüs çalıştı ve gidecek olanların sonuncusu da bindi. Çalan bir müzik eşliğinde gitmeye başladılar. Dükkanlar, resmi daireler, bahçeli ve bahçesiz evler, parklar ve çocuklar… Hepsi geçip geride kalıyordu artık. Bir daha görülmemek üzere. Bir anı gibi geçiliyor ve siliniyordu. Sonra tarlalar göründü. Dağların eteğindeki ürünü alınmış tarlalar. Yeşil teperler de vardı ilerilerde. Kıya köşeye saklanmış köyler ve toprak yollar. Hareket eden traktör ve kasasında zıplayıp duran çocuklar… Güneş yakıyordu her yeri… Ama erimemişti Erciyes karı hala. Tepesi beyaz bir şapkayla örtülüydü. Hükmediyordu etrafına… Bütün gözleri zirvesine çekiyordu… Ergin’in gözlerini de… Bir umutla oraya bakıyordu ve dönülen bir dönemeçle köyü görünmez oluyordu artık. “Bitmiş,” dedi. “Bulmak için gelmiştim geçmişimi. Bulmak ve yaşamak istemiştim onun içinde. Hâlbuki yıkılıp gitmiş hepsi ve bana acısını hissetmek kalmış…”

KAYBOLUŞ

Oh Tanrım, kötü rüyalar görmeyecek olsam, bir ceviz kabuğuna bile sığar ve yine de kendimi sonsuz uzayın hükümdarı sayardım.
W. Shakespeare

Sarsıntıyla geçen bir Pazar gününün yorgunluğu bedeni sarmıştı. Eller koltuğun kenarından aşağıya sarkmış ve bir salıncak gibi sallanıyordu. Gözler kapanmaya başlamıştı artık. Hisler duyarlılığını kaybediyordu. Uyku geliyordu ötelerden. Beden yavaşça ona teslim oluyordu. Bir doyum… Ya da kendini kaybetme…
Neler geçmeli ki artık beyinden? Neye hizmet etmeli uyanık kalmak? Yaşamla bağın farklı bir yere ve zamana taşındığı bir anda ne istenebilir ki bu yaşamdan? Ya da güzel bir rüyanın dışındaki şeylerin değeri nedir?
Bir belirsizlik ve gerçek yaşamdaki gerilimin atılacağı bir mekân isteği… Kişi ne istiyorsa, gerçek yaşamda neye ihtiyacı varsa onun belirsiz silueti ile mutlu olma. Veya kendini avutma. Gerçeklere dayanabilecek olmanın gücü… En azından birkaç gün daha… Tekrar düşlere dalana değin.
Sonra?... Evet, sonra. Ne beklenir bu yaşamdan? Bir döngünün içine hapsolmak nereye kadar dayanılabilir bir durum olur? Ne zaman istekler bastırılamaz bir hal alır? Etrafa atılan çığlığa daha ne kadar duyarsız kalınır? Kimin o çığlık? “Onun.” Evet, onun. Yani senin. Bir yere vurmak gibi yani; sesi kendimiz çıkartsak ta “başka yerden geliyordur” ses. Bizimle ilgisiz, gülüp geçilecek bir ses. Zaten o yüzden güler ya insan kendi acınacak haline. Bilir bunu, hisseder tüm benliği ile. Bakar etrafına bir çözüm yolu var mı diye. Bekler ki birileri açsın yolu. Açmalı birileri ve o gitmeli. Sakince… Rahatlık… Ya da mutluluk… Ama neyin ifadesi bu? İnsan niye yıllarca rahatlık ve mutluluğu ister ve sonra rahatsızlık yaratır?
Evet, Bay Kerim niye böyle yapar? Cebinde istediği kadar para var. Boğaza yakın bir yerde de güzel bir villası. Sabahları kalkar ve bu evin balkonundan seyreder boğazdan geçen gemileri. Henüz tam olarak kirlenmemiş havayı içine çeker. Sonra o balkonda bulunmanın bedelini düşünür. Çok bedel ödediğini söyler kendine habire. Ardı sıra bir sigara yakar. İçine çeker onu ve yüzüne acıklı bir ifade düşer. Gülümsemek istemez… Zanneder ki gülümserse her şey elinden kopup gidecek. Ötelerde bir yerlere… “Ciddi kalmalı” diye düşünür. Evet, ciddi kalmalı ki önündeki çukurlara düşmesin. Kim eşmiştir ki o çukurları? “Kendinden başka herkes…” Düşmanlar olsa gerek. Çok düşmanı var Bay Kerim’in anlaşılan. Ama bunun sakıncalarını görmek istemez o. Bunun yerine Mercedes arabasıyla gezmek daha hoşuna gider. Güzeldir arabası. Son model değilse de çok değerlidir. Zaten o da parasını anlatır durur etrafındakilere. Öyle ya, seksen bin dolar az para değil. Yalnız arabayı kriz döneminde aldığını saklar nedense… Araba ucuza, paralar haybeden gelir. Devalüasyon olur ve o devalüasyon öncesindeki fiyattan mal ihraç eder. İşçilerin maaşını düşürür. Ucuzlayan mallardan çokça stok yapar. Kazanır sürekli ve o yine de gülmez. Bir derdi olsa gerek. Ya da bin derdinden daha fazla kafasını kurcalayan bir dert.
Normal bir insan baksa onun haline, derdi olduğuna hayatta inanmaz. Öyle ya, yeni bir krizin etrafı sardığı bu anlarda o yine iyi iş yapıyor. Altı katlı, dört yüz kişilik hazır giyim atölyeleri tam mesaiyle çalışıyor. Kimse laf etmese o da gider çalışır. Her ay paralar kasayı dolduruyor. Ama niye hala üzgün? Tam da bu nedenlerden işte... Kriz var. İşçi ücretlerini düşürmeli. Ucuza mal kapatmalı. Doların değeri artmalı. Derdi bunlar yine. Yorgun düşürdü bunlar onu yani. Gülümsemeyen durgun suratına bir de ciddiliği ekti. Bir çıkış yolu bulmalı o. Bir şekilde alışveriş yaptığı herkesten verdiği paralardan daha fazlasını almalı. Almalı ki yeni bir villa alsın bir yerden. Nerden olursa. Ya da bir ada… Ege de… Mavi bir denize bakan… Rahatlıktan başka bir şeyin bedeni işgal edemediği bir ada…
Aslında inanıyor bu ada meselesine. “Biraz çaba gerek” diye düşünüyor. Ya da iki üç tane daha kriz… Krizler yeni bir yol açıyor ona çünkü. Kafası daha iyi çalışıyor bu anlarda. Varyemez Baba’yı daha çok seviyor o zaman. Onun gibi altınlar içinde yüzmeyi istiyor. Kimse de para yokken paraları yüzüne sürmek istiyor. Sürsün ki mutlu olsun.
İşte bu hayallere ulaşmak için bu Pazar günü de çalıştı. Topladı bütün ıvır zıvır müdürlerini ve planlarını onlara açıkladı. Çok uğraştı onlara haklılığını ispat etmek için. Buna gerek olmasa da yaptı bunu. Aslında hepsi ona inanıyordu. “Patron ne dese haklı”ydı. Ama patron haklı olmadığını bildiği şeylerde çok titizdi. Zaten amacı etrafındakileri inandırmak değil, kendini inandırmaktı. Kendine yönlendirilen her onanma işaretinde söylediklerine daha çok inanıyordu. Ve bu onu rahatlatıyordu.
Onun bir huyu vardı. Bir şey kafasını kurcaladı mı, onu çözmeden hayatta rahat etmezdi. Her geçen an onun içini kemirir ve düşmanların saldırısına açık hale getirirdi. Savunmasız kalmamalıydı o. Kılıçlara açık bir bedende yaşamak, ona yok oluşa kapı aralamak gibi gelirdi.
Ağırlaşan göz kapaklarına direniyordu. “Bir yolu olmalı bunun,” diye mırıldanıyordu ha bire. Bunu, belirsizce gözünün önüne düşen, yanardağ patlamasını anlatan bir resime bakarak söylüyordu. Gökyüzünü küller kaplamıştı resimde. Kızıl lavlar kendilerine açtıkları yolda akıyordu aşağıya. Yanmış bir keçi görünüyordu, gökyüzüne bakan. Uzaklarda ise minik bir ev… Korunmasız… Dağın yarı yoluna ulaşmış bir insan da vardı. Şaşkınca bakıyor etrafına. Sırtında bir tırmanma çantası vardı. Belliydi ki zirveyi hedeflemişti o. Şimdi ise kaçacak bir yeri kalmamıştı. Ne aşağısı, ne yukarısı… Nereye gitse bir yok oluşa teslimdi o. Korkuyordu Bay Kerim bakınca bu resime. Adamın öleceğinden değil, şaşkınlığından korkuyordu. “Acaba bir yol var mı?”
Bilmiyor bunu. Düşünmesi gerekiyor. Belki bulur bir çözüm. Bu şaşkınlığın içinden bir çıkış yolunu bulur, buna inanıyor.
Sonra bir teslim oluş başlıyor. Uykuya… Direnemeyeceğinin farkında uykuya karşı… Onun yerine güzel bir düşe gitmek istiyor. Adaya yani. Güneşin mavi denizdeki ışıldamasıyla aydınlattığı adaya. Tedirgin düşüncelere dalmadan ağaçların arasında uykuya dalınan adaya…
Bir sokakta Bay Kerim. Ucu görünmeyen bir sokakta... Sayamayacağı kadar insan yürüyor. Etraf kirli ve sisli… Anlayamıyor gündüz mü, gece mi. Gökyüzünde karanlığın imparatorluğu hüküm sürüyor. Yere ise belirsiz bir ışık düşmüş. Korkuyor biraz. Üzerindeki cekete tıka basa doldurulmuş altınların çalınmasından korkuyor. Bir ulaşsa ormana… Ordaki ağacının yanına gömse bunları. Ve rahatlasa…
Giderek büzüştüğünü hissediyor. Kendine sarılmak ve zırhını kuşanmak istiyor. Bunun biraz zor olduğunu biliyor. Ardından bir yan sokağa dalıyor. Ancak iki kişinin yan yana geçebileceği dar bir sokak. Sokağın duvarları yazılı. Hepsi “kızıl” yazılar. İstemediği bir titremeye teslim oluyor o an. Adımlarını hızlandırıyor. Sonra bir yeşillik görünüyor. Gün ışığını görüp rahatlıyor. Koşmaya başlıyor. Uzunca bir koşmanın ardından ormanın derinliklerine iniyor. Gözü kendi ağacını arıyor. Biraz düşününce buluyor ağacını hemen. Gülüyor ve rahatlayarak gözünü kapatıyor. Sonra açıyor gözlerini. Ama az öncesinden farklı bir durum buluyor. İki tane adam… Ellerinde kazma ve testere var. Her ağacı kesip, ağacın yanında gömülü olan hazineleri alıyorlar. “Ne de çok hazinesini saklayan varmış,” diye düşünüyor Bay Kerim. Kendine de sıra gelecek. Önlem almalı. Kimseye görünmeden kendi ağacının yanına gidiyor. Elleriyle kazıyor toprağı. Sarı sarı altınlarını bulup onlara sarılıyor. Bu güvensiz yerde altınlarını bırakamayacağını anlıyor artık. Kucakladığı gibi alıyor onları. Görünmesinler diye ceketini onların üstüne örtüyor. Ama ceketi çıkınca kendi de çıplak kalıyor. Çırılçıplak…
Farklı bir orman arıyor gözleri. Daha büyük ağaçların olduğu daha sakin bir orman… El değmemiş…
En sonunda bir tane buluyor. Upuzun ağaçlar göğe uzanmış sanki. Koşuyor ona doğru. İlk ağacın yanından geçerken gülüyor ve bir “Dur!” sesi geliyor. Bakıyor etrafına bu kim diye. Sefil bir dilenci görüyor az ilerisinde. “Ne yapıyorsun?” diyor dilenci. “Ormana bakacağım,” diye cevap veriyor Bay Kerim. “Herkes giremez bu ormana!” diye bağırıyor dilenci. Bay Kerim korkuyor bu sözden. Dilenci gelip Bay Kerim’in altınlarına el sürüyor. Çekmek istiyor altınlarını Bay Kerim, ama çekemiyor. Dilenci “Kaç tane?” diyor. Bay Kerim isteksizce yanıtlıyor, “Beş bin.” “Buraya saklamak için yeterli değil,” diyor dilenci. Bay Kerim, dilencinin bu amacını nerden bildiğini anlayamıyor. Bunun yerine ona rüşvet teklif ediyor. Altınlarının biraz azalmasına ilk defa razı artık… Dilenci ise cevap olarak onu kovalıyor. Kaçıyor Bay Kerim. Ağlaya ağlaya kaçıyor.
Sonra, karanlık bir yere varıyor. Biraz dinleniyor. Kulaklarına gelen bir ayak sesi onu irkiltiyor. Hayra alamet değil bu. Başını kaldırıyor ve iki tane güzel giyimli adam görüyor. Adamlar aralarında konuşarak Bay Kerim’e bakıyorlar. Sonra “Vermelisin,” diyorlar. Bay Kerim, “Benim bir şeyim yok,” diyor. Adamlar gülüyor ve elleriyle avuçluyorlar altın dolu kabı. Gözyaşlarını ikiye katlayarak ağlıyor Bay Kerim bu olanlara. Onlardan acımalarını istiyor. Adamlar yine gülüyor ve altın dolu kabı yanlarına alıyorlar ve ardından Bay Kerim’in ağzını ucu kör bir iğneyle dikiyorlar. Evet, iğneyle dikiyorlar. Bay Kerim bağırmak istiyor son gücüyle. Zamanın çok geç olduğunu anlamıyor. İşine gelmiyor bu. Adamlarsa uzaklaşıyorlar hemen. Bay Kerim ayağa kalkıp koşmaya başlıyor yine. Engebeli arazileri yorulmadan geçiyor. Ayak topuklarıyla kıçını dövüyor sürekli. Sonra bir uçurum görüyor. Uçurumun yanına varıyor ve atlıyor. Bir sonbahar yaprağı gibi düşüyor yere. Öleceğini zannediyor ama ölmüyor. Kafası bir balçığın içindeyken düşünmeye çalışıyor sadece. Acaba kafasını balçıktan çıkartsa mı? Çıkartıp her şeye yeniden başlasa mı? Neye başlayacak? Kaybetmek için kazanmaya mı? Korkuyor Bay Kerim. Çünkü artık o da şaşkın.

EyAyna!

ÖLÜ EVİNDEN ANILAR

Çerçevende sıkıntıdan dağılmış soğuk su,
Kaç kez ve saatler boyunca üzgün mü üzgün,
Düşlerden ve ararken anılarımı ki,
Aynanın dipsiz derinliklerinde yapraklar gibidir,
Uzak bir gölge gibi göründüm sende,
Ama, ne korkunç! Akşamlar acımasız çeşmende senin,
Dağınık düşümün çıplaklığını tanıdım.
Gustav Moreou

Yolları eşilmiş düz bir sokak, top oynayan çocuklar, sokağa bakan bir pencere ve bu pencereden gelen güneş ışınlarına teslim olmuş bir beden. Kurumuş dudaklarını aralamış ve zorlanarak soluk alıyor. Sararmış yüzü kırışıklarla dolu. Nerdeyse bir deri bir kemik kalmış, ama şişmiş bir karnı var. İncecik bacakları artık bedenini taşıyamaz hale gelmiş. Sürekli yatakta yatıyor olmak derilerini dalga dalga buruşturmuş. Ara sıra, serum izleriyle dolu elleriyle karnını kaşıyor. Dolgun ve iri burnu cılızlaşmış, eğik bir hal almış. Dökülen saçları anlını açmış ve hayatın çizgileri daha bir belirginlikle ortaya saçılmış. Bu çizgilere bir anlam verilip yaşı hesaplansa altmış beş denilecek ama o, sadece kırk beş yaşında.
Güneş ışığı rahatsız etse de onu, buna bir şey yapamıyor. Kalan son enerjisini kaşınan yerlerine birkaç dokunmaya ayırmış. Yemek yiyemiyor, yürümeye dermanı yok ve en ufak bir ses bile ona çığlık gibi geliyor. İmkânı ve gücü olsa sokakta oynayan çocuklara canı istediğince bağıracak. Sessizliğin içinde kendine bir yol açacak ve rahatlığın içinde bir yolculuğa çıkacak. Uzaklara… Hem de çok uzaklara…
Yatalak hali üç aydır olsa da bir yıldan beri bu pankreas kanserine teslimdi Kemal. On yıl önce şeker hastalığı teşhisi konmuş ve bunun gereklerini yapmazsa kötü şeylerin başına geleceği haber verilmişti. Kötü şeyler… İlk başlarda ne denilirse yapmıştı. Yasaklı yemeklerin birçoğu yenmemiş, ara sıra egzersiz yapıp zayıflığın yolunu açmıştı. Ama sonra, doktor mu yanlış söyledi, yoksa o mu yanlış anladı bilinmez, hastalığının bittiği söylenmişti. Yani istediği yemeği yiyebilirdi artık. Hamur işleri, yağlı yemekler gazlı ve şekerli içecekler… Ya da kan şekerini yükseltecek ne varsa... Öyle de yaptı. Şişko bedeni daha iri oldu. Yanakları tombul, gözleri ise nerdeyse açılmaz olmuştu. Onunla konuşan herkes şişmanlığına değinmeden geçemiyordu. O ise o an utanıyor ve umursamıyor gibi davranıyordu.
O zamanlar çalışıyor ve bunların etkisinden az da olsa kaçınabiliyordu. En azından yüzünden gülücükler, dilinden şakalar ve gözünden canlılık eksik olmuyordu. Sonra, yirmi beş yılını tamamlamış bir işçi olarak emekli oldu ve ara sıra çalışıyor olsa da dinlenmeye çekildi. Her gün kendisi gibi orta yaş üstü kişilerin geldiği kahvehaneye gider, bir yandan toplu olarak yapılan geçmişe yolculuğa çıkarken, bir yandan da hiç aklından çıkartamadığı çocuklarının geleceğini düşünürdü. Geçmişi düşünmenin hüznü ve hemen yanına pek de kendisine ait olmayan bir geleceğin korkusu… İşte bunlar aslında gülümsemenin eksik olmadığı yüzüne tedirgin bakışları yerleştirmeye yetiyordu. Omzunda kaldırıp atamayacağı bir yük vardı.
Üç oğlu ve iki kızı vardı. Hem kızlardan hem de erkeklerden birisini evlendirmişti. Böylece geriye askerde olup onun hastalığını bilmeyen bir oğlu, isteyeni çok olan bir kızı ve henüz on altı yaşında olan diğer oğlu kalmıştı. Evli kızı evden göçüp gitmişti. Büyük oğlu ise hemen alt sokaktaki bir evde oturuyordu, ama o da babasının hastalığından beri bu babaevinden çıkmaz olmuştu.
Hastalık bir ramazan ayı ertesinde yakalamıştı onu. Orucu yüz on kiloyla tutmaya başlamış ve savunmasız bedeni hastalığa teslim olmaya başlayınca doksan kiloda bitirmişti. Çok memnun etmişti bu zayıflama onu. Ama bir gün gözünde sarılıklar oluşmaya başladı. Önce anlam veremedi buna ve pek önemsemedi. Bir hafta sonra daha kötü olmaya başlayınca hastaneye gitti. Sarılık teşhisi kondu ve gözetime alındı. Üç hafta sonra ise pankreas kanalının tıkandığı teşhisi konuldu. Karnının yan tarafına bir delik açıldı. Uzun şeffaf bir boru yerleştirildi. Bazen minik et parçaları bu boruyu tıkıyor ve ilk defa dayanamayacağı acıları hissediyordu. Sürekli sabır ediyordu. İnanıyordu ki tekrar iyileşecek ve dimdik ayağa kalkacaktı. Sonraysa bir kurtuluşun olmadığı aile üyelerine bildirildi. Kanserdi ve hastalığının çeşitli olması ona müdahaleyi zorlaştırıyordu. Ameliyat yapılamadığı için ilaç tedavisi tek çözüm oluyordu. Ya da çözümsüzlük içinde bir avuntu…

***

Aslında bugünü iyi geçmişti. Dayanılmaz karın ağrıları rahat bırakmıştı onu. Gece ilaçlarını almış ve deliksiz bir uyku uyumuştu. Öyle ki, birkaç gün önce kendisine kocasının “çok az ömrü” kaldığı söylenen eşi bile, kocasının bu rahatlığı ile umuduna umut ekliyordu. Önceki yıllar pek iyi anlaşamasa da, artık iyi anlaşıyordu kocasıyla. Onunla gülüyor, onunla ağlıyordu. Bir dediğini iki etmiyor ve bir çocuk gibi bakıyordu ona.
Bugün de şehriye çorbasını yapmış, yanına bir dilim ekmek ve peynir koymuştu Meral Hanım. Akşama da tavuk çorbası yapmayı kararlaştırmıştı. İlaçları da hazırlayıp fazla ses çıkartmamaya özen göstererek odaya girdi. Odaya girer girmez gelen sesleri ve güneşin yakıcılığını hissetmişti. Önce güneşi siperleyecek tülleri çekti, sonraysa balkona çıkıp çocukları uzaklaştırdı. Odaya tekrar gelip yavaşça soluk alan kocasının yanı başına oturdu. Uyandırmak istemiyordu aslında onu. Fakat uyandırıp ilaçlarını içirmesi gerekiyordu. Yavaşça seslendi: “Kemal!” Bu sessiz çağırışa bir cevap alamayacağını biliyordu. Daha sesli biçimde bir daha çağırdı. O an kocası sesini işitti ve sola yatmış kafasını biraz kaş çatarak karısına yönlendirdi. Sadece “Ne?” demek isteyen bir “Hıı?” sesi çıkartabildi. “Yemek,” dedi karısı, “sana yemek getirdim. Ye de ilaçlarını iç. Sonra yine uyursun.” O zaman kocası anlamamış gibi gözlerini yine yumdu.
Aynı yöntemle tekrar seslendi. Ama kocasının cevabı az öncekinin aynısıydı. Onun böyle yapmasını korkuyla karşıladı Meral Hanım. Hiç böyle bir şey yapmazdı o. Telaşlandı ve ağlayarak tekrar seslendi ona. Bu sefer bir cevap bile alamadı. Bir şeylerden emin olmak istercesine elini onun karnına koydu. Kalkıp inen karnı umut veriyordu Meral Hanım’a. Sonra birden titremeye başladı kocası. İnleyerek sarsılıyordu bedeni. Buna alışkındı. Üşümesini engellemek için battaniyeyi sıkıca kocasının bedenine sarmaladı. Tahmin ettiğine göre beş dakika sonra her şey geçerdi…
Geçen yirmi dakikaya rağmen titreme hala devam ediyordu. Hemen telefonun başına geçti. Önce büyük oğlunu, sonra küçük oğlu M.R.’yi aradı. Bir süre telefon başında bekleyip kızını da aradı. Tekrar kocasının başına döndüğünde onun titremesini durduğunu gördü. Fakat telaşını gidermiyordu bu. Onunla konuşmak istiyordu. Başını okşayarak yine konuşmaya çalıştı onunla. Aldığı tek cevap ise anlamsız bakışlardı. Ama Meral Hanım biliyordu ki en önemli bakışlar anlamsız bakışlardı. Tahmin etmesi güç ve sarsıcı…
Bir süre sonra büyük oğlu geliverdi. Yavaşça babasının başına geçti ve onunla konuşmaya çalıştı. Annesinin aldığı cevaplardan farksızdı aldığı cevaplar. Hemen hastaneye götürmek istiyordu babasını. Bir taksi çağrıldı. Taksi gelene değin M.R. ve Tülin de geldi. İkisi de sessizce babalarını izliyor ve kendilerine ne dinilirse yapmaya çalışıyordu.
Abisi, M.R.’ye birkaç tane arkadaşını bulmasını söyledi. Babalarını alıp taksiye götüreceklerdi. M.R. hemen dışarı çıktı ve kendilerine yardım edecek birilerini bulmaya çalıştı. Heyecanlıydı. Konuşamıyor, laflar boğazına takılıyordu. Bir tane komşularının yardımıyla, bir tane de tanışık olduğu güçlü kuvvetli bir çocuk buldu. Taksi gelmişti evin önüne ve binecekleri bekliyordu. Herkes hastanın başına toplanmıştı. Bir yöntem bulup götürme telaşındaydılar. Büyük oğul hala babasını uyandırıp götürme uğraşı veriyordu. Bir battaniyeye sarıp götürmek çok riskliydi. Açıkçası bu riski göze alamıyorlardı. Deneme amacıyla herkes hastanın bir yanından tuttu. Derinden bir inleme sesiyle duraldılar. Onlara öyle geldi ki biraz daha böyle yaparlarsa hasta ölecek. Anladılar ki bir bedenden daha fazla şey taşımaya niyetliler.
O zaman hastayı yerine bıraktılar ve büyük oğul anneye baktı. Sürekli babalarına bakan doktorun telefonunu istedi ondan. Bir çözüm bekliyordu bu yaptığından, ya da bir yöntem.
Doktoru aradı ve biraz beklemeli olarak görüştü.
“Şey, iyi günler Hasan Bey. Ben sizin hastanız Kemal Örgün’ün oğluyum. Babam bugün çok kötü bir durumda. Hiç konuşamıyor. Bilinci de yerinde değil gibi…”
“Anladım! Bakın zaten ona yapılan müdahaleler çok geç yapılan müdahalelerdi. Hemen hepsi biraz daha rahat etmesi içindi. Annenize birkaç gün önce haber vermiştik son günlerini yaşadığını…”
“Ama nasıl olur doktor bey? Hiçbir çözüm yok mu?”
“Valla şu an için yok! Belki birkaç şey yapılabilir, ama inan yaşamını saniyelerle uzatır. Size de yazık! Bence yapacağınız en iyi şey bu son anlarında görevlerinizi yapmaktır. Bırakın evinde rahat rahat ölsün!”
“Rahat rahat mı? Ölümün rahatı da mı olurmuş?... İyi günler, sağ olun doktor bey.”
Bu son söz büyük oğul Mehmet’i çok sarsmıştı. “Rahat rahat ölmek”, habire bu söz çınlıyordu kulağında. Teşekkür etti doktora ve umutsuzca kapattı telefonu. Yanında duran annesine kızıyordu. “Rahat rahat ölmek!” Babasının üç günlük ömrü kaldığını nasıl olur da ona söylemezdi. Kendini savunuyordu annesi. Ona göre böyle bir şey imkânsızdı. Gayet iyiydi kocası.
Kızamadı ona Mehmet. Babasının tam karşısına oturdu, düşünmeye başladı. Ölümün eşiğine gelmiş bir insan için birkaç saniyenin değeri olamaz mıydı? Ya ambulans çağırıp, ya da battaniyeye sarıp götürmeliydi babasını hastaneye. Görevlerini yerine getirmeliydi. Yanına ise birkaç tane komşu gelmişti. Onlarda alttan alta kendi fikirlerini söylüyordu. Birisi, babalarının hemen hastaneye götürülmesinden yanaydı. “Aslında adamın bir şeyi yok!” diye söyleniyordu. Doktorlar bu işten anlamazlardı. Ama anlamazlarsa da yine de onlara götürüp zamanı uzatmak gerekirdi. Diğeri, doktorların her şeyi bildiğini, hatta kendi akrabasının bile iki günde öleceğini söylediklerini ve adamın üçüncü güne çıkamadığını söylüyordu. Hem hastaneye gidip de ölürse bir sürü sorunun ortaya çıkacağını savunuyordu. Bir sürü test yapacaklar ve zaman kaybına yol açacaklardı onlar. İyisi mi, adam “rahat rahat” evinde ölmeliydi.
Ne yapacağını şaşırmıştı Mehmet. O da bu, “rahat rahat” sözcüğüne kafayı takmıştı. Ona öyle geliyordu ki babası hastaneye gitse de ölecekti. Deneyimleri ise babasını hastaneye götürmenin işleri zorlaştırmaktan başka bir şeye yaramayacağını söylüyordu. Hem doktor da söylemişti bir çözüm olmadığını. En iyisi mi babasının kalan bu son dakikalarında en iyi biçimde görevlerini yapmalarıydı. Evet, görev! Rahat rahat!... En iyi ölüm rahat olan ölümdü…

***

Böylelikle hastayı hastaneye götürme düşüncesinden vazgeçilmiş ve yardım için gelenler de bir mana uydurup evlerine gitmişlerdi. Şimdi yalnızdı aile. Herkes babanın başına oturmuş onun titremelerini izliyordu. Bir ara diğer akrabalarda geldi akıla. Madem son dakikalardı yaşanılan, onların da bundan haberdar olması gerekiyordu. Bu görev M.R.’ye verildi. O ise biraz korkarak telefonun başına geçti ve bütün akrabaları ve tanıdıkları aramaya başladı. Aslında ne diyeceğini bilmiyordu. “Babam ölüyor, gelin!” mi diyecekti?
Önce dayısını aradı. Dayısı yoktu evinde ama onun oğlu vardı. Sesi titreyerek durumu anlattı ona M.R. İlk sözlerde sakindi aslında. Ama konuşmaya başladığında dayıoğlusu da birden telaşlı telaşlı konuşup ona “sakin” olmasını öğütlüyordu. Haliyle sakin olamıyordu M.R. ve gözünden yaşlar süzülüyordu. Yalnız nasıl oldu bilinmez dayıları, M.R. daha onları aramadan yola çıkmıştı ve oğlunun tahmin ettiğine göre bir saat sonra orda olurdu. Bunu duyunca telefonu kapattı M.R. Hemen diğer dayısını da arayıp haber verdi. Ardından babasının büyükleri olan amcalarıyla, babasının küçüğü olan halasını aradı. Birilerine, “Gelin!” demek M.R. için çok zor olsa da bunu bir süre sonra doğal kabul edip işini bitirdi. Görevini yapıyordu o ve yaptığı şey diğerlerini görev başına çağırmaktı aslında.
Tekrar odaya gitti. Babası yine titriyor ve ailesi bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Onlara şaşkınca bakıp bir komut bekliyordu M.R., diğerleri de onun bu halini anlıyor ve bir su, bir havlu getirmesini istiyorlardı ondan. Görevini tastamam yapıyordu M.R. ve pek de anlaşılmaz olarak kendini suçlu hissediyordu. Babalarını hastaneye götürmenin bir görev olduğunu düşünüyordu. Daha doğrusu komşularının söylediği söz ile bunun “gerekli” olduğunu kabullenmişti. Ama bunu nasıl yapacağını o da bilmiyordu. İşte bu bilmeme durumu onu suskunlaştırıyor ve bir köşeye çekilmesine sebebiyet veriyordu.
Hastanın titremesi son bulunca bir süre rahat soluk alabilmişti aile. Ama ardından babaları birden gözünü açmış ve yüzünü ekşiterek inlemeye çalışmıştı. Bir sesi bile çıkarmaya gücü yoktu anlaşılan. Sonra şaşkınca etrafındakileri süzdü. Dikkatlice büyük oğluna bakıyordu. Oğlu hemen onun yanına yaklaştı. “Nasılsın baba?” dedi. Hasta biraz kendini zorladı bir şeyler mırıldandı. “Hastaneye götürelim mi seni?” dedi oğlu. Ağlar gibi baktı ona babası ve zor anlaşılır biçimde, “Yok zahmet… etme… Yorulmayın…” Bu sözü duyunca M.R. bir sarsıntı hissetti bedeninde. Diğerleriyse ağlamaya başladı. Hasta ise bu sözü söyleyince gözünü yumuyor ve bir süre sonra tekrar açıyordu. O an az önceki söylediklerini unutuyor ve “Ne oldu?” diye oğluna soruyordu.
M.R. artık babasının bilincini kaybetmeye başladığını düşünüyordu. Onun gözlerine bakıyor ve en küçük oğlunu tanıyıp tanımadığını anlamaya çalışıyordu. Babası ise bir ara yine gözlerini açmış ve annenin anladığına göre askerdeki oğlunun ismini anmıştı. Herkes çelişki de kalmıştı. Acaba askerdeki birisine böyle bir haber vermek doğru olur muydu? Gerçi kaç aydan beri onu babasıyla görüştürmüyorlar ve babasının hastalığını saklıyorlardı. Ama şimdi son anlardı. Bir süre düşünüp onu çağırmanın bir işe yaramayacağını, gelmeye çalışsa bile babasının o gelmeden öleceğini, daha kötüsü ise askerliği bitene değin kafasında böyle bir sorun yaşayacağını ve gereksiz yere acı çekeceğin de karar kıldılar. İyisi mi askerliği bittiğinde uygun bir ortamda haber vermekti ona.
Bu sorunu da çözünce yine gözlerini hastaya diktiler. Bir yandan üşüyor, bir yandan da üzerindeki battaniyeyi üzerinden atmaya çalışıyordu o. Zayıf eliyle karnını kaşıyor ve bazen hırlamalarla nefes alıp veriyordu. Birden acayip biçimde geğirmeye ve gözünü yumup açmaya başladı. Sonra başını sol tarafa iyice yatırdı ve kanlı biçimde kustu. Bu, durumu daha da korkulacak bir hale getirmişti. Herkes bir yandan sesli biçimde ağlıyor, bir yandan da bez getirip hastanın yanıbaşına örtüyordu. Kusmayla birlikte hastanın üzerindeki gecelik ve yerdeki halı batmıştı. Hastanın ise ateşi artıyordu habire. Başına soğuk, ıslak bez yerleştiriliyor ve dualar edilmeye başlanıyordu.
Eveyse komşular gelmeye başlamıştı. Herkes gelip hastayı baştan aşağı süzüyor ağzını kımıldatıp bir kenara çekiliyordu. Kimileriyse yemek getiriyordu. Anlaşılan herkes öleceğine kanaat getirmişti hastanın. M.R. ise gelen yemeklere bakıyor ilk defa evlerine gelen bu yemeklere şaşıyordu. Hayatta inanmazdı bu evden birisinin öleceğine. Birilerinin düğünler dışında, evlerine bu kadar rahat girip çıkacağına akıl sır erdiremiyordu.
Hasta ise sık sık kusuyordu. Kanlar etrafa dökülüyor ve bir vicdan azabı bütün yüreklere düşüyordu. Meral, hem kocasının terlemesini neden gösterip hem de kanlardan dolayı kocasının atletini değiştirmeye karar vermişti. İki kişi babalarının omzundan tutacak ve anneyle kız da atleti değiştirecekti. M.R. ile abisi babalarının omzundan tuttu ve kaldırdı. Anneyle kız ise acele ederek atleti değiştirmeye çalışıyordu. Birden babasının yüzüne baktı M.R. Dudakları büzüşmüş, gözler yaşlı ve ağzında ise zorlanımlı bir inleme vardı. Babasının bu halini görünce hıçkırarak ağlamaya başladı M.R. Bu haldeki bir insanın oturur hale getirmenin feci bir şey olduğunu hissetmeye başladı. Bunu bir o anlamıyordu. Herkes anlamış, ama elbise değişimi geri dönülmez bir hal almıştı. Daha da hızlanarak değiştirdiler atleti. Hasta yatağına yatırıldı ve yine eski biçimde solumaya başladı. M.R.’nin ise az önceki gördüğü yüz ifadesi beynine bir fotoğraf gibi kazınmıştı. Bütün suçu kendinde görüyor ve kaçıp bir yerlere saklanmak istiyordu.
Bir süre sonra dayıları gelmişti. Ev giderek kalabalıklaşıyor ve ölü evi olma durumu herkesin düşüncelerinde yer ediyordu. Her gelen baş sağlığı diler gibi selam veriyor, “takdiri ilahi” deyip teselli etmeye çalışıyordu. Sakince yüzlerini inceliyordu M.R. gelenlerin. Onlara bakıyor ve kimsenin anlamadığı bir yardım talebinde bulunuyordu. Tamam, kaybediyordu… Babasını… Bir teselliyle geçer bu. Ama ya yeni yeni keşfettiği bu duygular. Kimse bunun ne olduğunu söylemeyecek mi?

***

Saat yediye doğru evin içi tıka basa dolmuştu. Kadınlar büyük odaya, erkeklerse hastanın yattığı odaya oturmuştu. Genç bir kız hastanın yanı başında Kuran okumaya başlamıştı. Gün ışığı ise yavaşça şehrin üzerinden çekiliyor ve yalnızlığın daha yoğun hissedildiği karanlığı bir örtü gibi herkesin üzerine örtüyordu. M.R. ise küçükken yorganın altına girerek ışık yakıp oyun oynadığı gibi bir durumdaydı. Yalnız ve heyecanlı…
M.R.’nin kafasında haber verdiği insan sayısı da vardı. Dört-beş kişiye haber vermesine rağmen onlarca insan durumdan haberdar olup ziyarete gelmişti. Hasta ise gelen her insanla soluk almada daha zorlanıyordu sanki. Sık sık dudaklarını diliyle ıslatıyor veya yalıyordu. Islak bir bez ve bir bardak konmuştu yanı başına. Bez biraz ıslatılıp dudaklara sürülüyordu. Yüzdeki sarılıksa kendini giderek karalığa bırakıyordu. Kan yüzeyden çekiliyor ve beden son direniş cephelerini bir bir kaybediyordu.
Gelen bir imam ise onun başında dualar okumuş, yönünü kıbleye çevirtmişti. O an yüreğindeki sıkışması daha da arttı M.R.’nin. Daha ölmemiş birisinin bu hale getirilmesine anlam veremiyordu. Tamam, çok kötü bir durumdaydı. Ama bu, onun öleceği anlamını taşımazdı ki! Belki ölmeyecek, birkaç gün daha direnecekti. Bir insana ölecek gibi davranmak onu öldürebilirdi. Ah şu görevler! M.R., imam dua okurken birden babasının üzerine atıldı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da ona, “Seni öldürecekler!” diye fısıldıyordu. Herkes bu davranışının “uçuk” olduğunda karar kılmıştı. Kimsenin kimseyi öldürdüğü yoktu.
M.R.’yi kolundan tutup, biraz da telkin vererek yatak odasına götürdüler. Başını okşayarak ona sakin olmasını öğütlüyorlardı. İşin garip yanı M.R.’de aynısını onlara söyleme isteği duyuyordu. Sakin olmalı, babasını rahat bırakmalıydılar. Belki geçici bir yarı felç durumuna girmişti o. Biraz sonra düzelmeye başlayacak, gelenler de beklemelerine karşın bir ölü bulamayacaklardı. Ya o zaman ne olurdu? Bunu bilemiyordu M.R.
Yanındaki orta yaşlı adam gidince yalnız kaldı M.R., ya da insanlar onun yalnız kalmasında karar kılmıştı. Gelen kişiler onun yatak ucuna baş koyup duran haline bakıyor ve acıyarak topluluk içine karışıyordu.
M.R. ise kafasında bir canlandırma yapıyordu. Herkes toplanmış babasının ölümünü beklerken, babası ölmüyor ve sabah tekrar konuşacak hale geliyordu. Kalkıp yürüyerek tuvalete gidiyor gelenlerden hal hatır soruyordu. Hatta espri bile yaptığı oluyordu. O zaman gelenler şaşkınlık içinde kalıyor, “Öldürmeyen Allah, öldürmezmiş!” diyordu. Yine de ne olur ne olmaz diye o gün akşama kadar bekliyorlar ama hasta kötüleşmek şöyle dursun daha iyileşiyor, yüzüne bir canlılık geliyordu. O an mutlu oluyordu M.R. Herkese, “Ben size söylemedim mi?” diye bağırmak istiyordu.
“Ya inandırıcılık!” dedi kendi kendine. İnsanlar ölecek birisi için gelmişti sonuçta. Gerçi, sürekli ziyaret edip babasının halını hatırını soran yok değildi, ama bugünün önemi bir tür ölüme uğurlamaydı. Herkes sabaha kadar her şeyin biteceğinden emindi. Ama bu olmadı mı kendilerine göre güya kandırılmış olacaklardı. Kimisi işini bırakmış gelmişti, kimisi çocuklarını. Bugün olmazsa başka gün olur ve bu sefer de onlar inanmazdı bu başka güne. O zaman da yalnız başlarına uğurlarlardı babalarını. Bu ise pek hoş değildi doğrusu. Babası gibi hayatı boyunca eşi dostu çok olmuş birisi ölüme yalnız uğurlanamazdı. En iyisi, “Bugün ölmeli”ydi. “Bugün ölmeli!” Bu söz bir çığlık gibi kulaklarından çınlıyordu M.R.’nin. Ne demişti o öyle? Sırf insanlara karşı mahcup duruma düşmemek için babasının bugün ölmesini mi istiyordu? Bedeni titremeye, tüyleri diken diken olmaya başladı. Hıçkırıklarla ağlıyordu. Demek insanlar geldi diye babasının ölmesini istiyordu! Nasıl evlattı o öyle? Kendisine hayat veren birisine son anlarında vereceği armağan bu muydu? Evlatlık bunun neresindeydi? “Ölmezse bizi kimse kaale almaz!” dedi. “Herkes onun ölmesini bekliyor. Keşke yaşasa babam… Ama o zaman yüzüme sanki ‘Baban niye ölmedi?’ der gibi bakarlar. Yalan söylemiş gibi… Ama ölürse gelip omzuma vurup sabır dileyecekler. Ardından da çekip gidecekler.”
Sonra artık düşünmemeye gayret gösterdi. Ağzından o sözler çıkmıştı artık. Söyleyeceği her söz onu daha fazla yerin altına sokmaktan başka bir işe yaramazdı. Susmalı ve başına ne gelirse ona göğüs germeliydi. Bir uykuya daldı. Bunu biraz isteyerek yaptı. Uykuya dalmalı ve zamanın nasıl geçtiğini anlamamalıydı. Birkaç tane rüya görmüştü ama bunların ne anlama geldiğini bir türlü anlayamıyordu. Bazen bir yerden kaçıyor, bazen de yüksek yerlerden aşağıya düşüyordu. İçinde ise sürekli bir telaş vardı. Onu her an boğazlayacak hissine sahipti. Bazen yüzüne gülenler çıkıyor, ama onlar da nedendir bilinmez yanından hemen uzaklaşmaya gayret gösteriyordu.

***

Duyduğu ağlama sesiyle birden uyandı. Gelen ses annesinin sesiydi ve bir sıkışma hissediyordu yüreğinde. Bu çığlık sanki birçok şeyin bittiğinin işaretiydi. Bir bedeni uğurlamanın doğal ve resmi biçimiydi bu. Kimse bu çığlıkları iyi karşılamazdı aslında, ama bunun yapılmaması daha feci ve daha fazla bir eleştiri alan bir durumdu. “Demek ağlamamış ha!”
Böyle anlarda insan ölen kişinin yerine geçtiğini düşler ve ölümüne en azından bir ağıt yakılmasını arzu eder. Bu yapılmadı mı, kendisine yapılmış bir suç sayar. Gerçi ağıt sırasında teselli sözleri havada uçuşur ve bunun yapılmasının günah olduğu söylenir, ama bu, söylenmesi gereken ve kimsenin aldırmayacağı bir şey olarak düşünülür. M.R. ise heyecanlı biçimde yatağın yamacından kalkıp dosdoğruca babasının yanına gitmeye başladı. Yürürken sürekli sallanıyordu. İnsanlarsa onun bu haline bir acımayla bakıyordu. M.R., her an yere düşecek gibi hazırlıktaydılar. M.R. ise gözünü babasının yattığı odaya dikmişti. Birçok kişi ayaktaydı. Abisini ayakta ağlarken görüyordu. Birkaç adım daha atınca üzerine boylu boyunca örtü örtülmüş, ama hala karnı kalkıp inen babasını gördü. Hâlbuki bu ağlaşmalarla artık babasının öldüğünü düşünmeye başlamıştı. Ya da, böyle olmalıydı… Fakat görüldüğüne göre daha ölmemiş birisine ağıt yakılıyordu. Peki, bu doğru muydu? Ya da daha önemlisi, “meşru” muydu? Belki bunlar ölümden sonra olsa öleni çağırmak için denile bilinirdi. Ama M.R.’ye öyle geliyordu ki, bunlar ölümden önce ise ölümün çağırılması ya da öldürmenin istenci olabilirdi.
Tam kapıdan giriyordu ki birisi kolundan tuttu. Yaşlı, ağzı sigara kokan, babasının eski arkadaşlarından biri... M.R.’ye sarılıyor ve onun anlayamadığı şeyleri mırıldanıyordu. Hızlıca bir hareket yapıp kollar arasından kurtuldu. Babasının tam karşısına, yerdeki halı üzerine oturdu. Babası başını iyice yukarı kaldırmış soluk almaya çalışıyordu. Terlemişti alnı. Yanındaki kanlardan anlaşıldığına göre bir iki kere daha kan kusmuştu. Belki üzerinin temizlenmesine gerek vardı, ama anlaşılan kimse buna cesaret edememişti. Böyle anlarda o çokça sözü edilen aydınlık yüzün babasında da olup olmadığına bakındı. Her ne kadar bir acı çekme vardıysa da yüzünde, bütün sorumluluğunu hakkınca yerine getirmenin rahatlığı da vardı. İşte bu yüzden bir aydınlık yüze baktığından emin oldu. Ama utanç duyarak. Az önce düşündüklerini babası anlamış mıydı acaba? Oğlunun bile böyle düşündüğünü bilen bir baba belki ölmezse de zorla öldürürdü kendini. Başını eğdi M.R. ve “Beni affet!” diye söylenmeye başladı.
Etraftakiler ise habire şahit oldukları ölüm anlarından bahsediyordu. “Halim Abi’nin ölümü neydi öyle ya! Gece annemin evine gitmiştim de mezarın yanından eve gidiyordum. Mezarın yanında içim bir şekil oldu. Sanki birisi kolumdan oraya çekiyordu. Köpeklerde uluyor… Neyse, hızlıca ana yolun oraya çıktım. Karşıdan Köpürün Mehmet geliyordu. Bana, ‘Halim Abi ölecek herhalde,’ dedi. ‘Yapma be!’ dedim ona. Sonra hızlıca onun evine gittim. Eve girilmiyor bile. Tıklım tıklım insan dolu.” Bu anda M.R. etrafına bakıp insanların az olduğunu düşünmeye başladı. “Bir yol bulup içeri girdim. Halim Abi de aynı Kemal Abi gibi kan kusuyor. Ama bundan daha kötü… Adam yatağı yorganı böyle, nasıl diyeyim, simsiyah kan etmiş. Herkes telaş içinde… İnsanın başına ilk defa geliyor böyle bir olay. Adamın yüzü de kapkara olmuş. Hâlbuki iyi adamdı. Demek ki yapıp da gizlediği çok şey varmış. Velhasılım adam kan kusarak öldü. Evin içi öyle bir kokuyordu ki, bokun gadasını alayım. Adam öldü de hemen yıkayıp kefenledik ve gömdük. Karısı altı ay boyunca insan önüne çıkamadı.”
“Doğru,” dedi birisi. “Ben de dediğine şahit oldum.”
M.R. ise babasının yüzüne bakıyor, kanın rengini inceliyor ve havayı kokluyordu. Kan normal, kırmızı bir kandı işte. Yüzü her zaman olduğu gibi esmer, hava ise yoğun bir ter kokuyordu. Hani uzun bir dönem böyle beklese aynı babası gibi kusabilirdi. Bu yüzden babasını haksız görmedi kan kustuğu için. Belki de etrafındakilere bir işaret veriyordu. “Gidin!” diyordu, “Gidin de rahat edeyim!”
Gözlerini yine babasının gözlerine dikti M.R. Göz kapağı sarkmış ve bir örtü gibi gözü örtmüştü. Soluk almada daha da zorlanıyor ve yüzünü sürekli ekşitiyordu. Bir an gözlerini açtı. Kırmızıyla sarının bütün gözakını örttüğü dehşet verici bir hal almıştı gözü. M.R.’ye bakıp bir şeyler söylemek gibi ağzını kımıldattı. Başucuna vardı M.R. Kendine bakan şaşkın gözlere ve kımıldayan dudaklara bir anlam vermeye çalıştı. Sonra babasının birden soluk alması kesildi. Kasılıyor, ölüme direniyordu. Dişlerini ve ellerini kalan son gücüyle sıktı. Ardı sıra serbestleşti ağzı. Üst dişlerini öne çıkarttı, kafasını biraz kaldırdı, biraz inledi ve gözlerini kapatıp son nefesini verdi.
Şaşkınlıktan ağlayamadı bile M.R. Soluğu boğazında düğümleniyor, etrafta bağrışmalar uçuşuyordu. Herkes ayağa kalkmış imamla birlikte dua okumaya başlamıştı. Kadınlar da ağlamaya başladı. Annesi hıçkırıklara boğulmuş vaziyette ağlıyor ve kocasını son bir defa daha görmek için yanına geliyordu. Yanına yaklaştırmadılar onu. M.R. ise elini babasının yüzüne değdirdi. Ömründe ilk defa cansız bir insanın suratına değiyordu. Ne bir hareket, ne bir soluk…
Önce M.R.’yi babasının yanından uzaklaştırdılar. Temiz bir örtü getirildi. Cansız beden yere indirildi. Örtü üzerine örtüldü ve üzerine kör bir bıçak konuldu. Tekrar dua okunmaya başladı. Ama çığlıklar arasında dua pek duyulmuyordu. Oda boşaltıldı ve herkes salona toplandı. Büyük oğul bir kenara çökmüş ağlıyor, anneyle kız ise baygınlık geçiriyordu.

***

Ziyaretçilerin konuşması iyiden iyiye gizemli bir hal almıştı. “İnsan ölüp de mezara kondu mu hemen kabir melekleri gelir. Yaşamın boyunca ne yaptın, ne ettin hesabını sorarlar. Hep kötülük mü ettin. Sorarlar “Allah kaç?” diye. Adam aslında bilir, ama cevap veremez. Kilitlenir kalır dil. O zaman hissedersin cehennemi. Sualin bittikten sonra ameline göre sağında veya solunda bir pencere açılır. Sağındaysa pencere, yaşadın; cenneti izlersin. Ama solunda ise pencere, cehennemin bütün acısını hissetmeye başlarsın.” dedi birisi. Bir diğeri de hemen katkıda bulundu. O, işin daha ötesini düşünüyordu. “Şimdi İsrafil aleyselam Sur’a üfler herkes ölür bunu biliyorsunuz değil mi? İmanımız var Allah’a şükür.” Herkes mırıltıyla bunu onayladı. “Sonra Sur’a bir daha üfler herkes yine canlanır. İşte, insanlar amellerine göre, kimisi sürünerek, kimisi koşarak, kimisi ise adım adım mahşer yerine gider. Herkes bir telaş içinde olur. Acaba cennete mi gidecek cehenneme mi? Güneş insanın alnına bir karış kadar yaklaşırmış. Amelin iyiyse bir bulut gelir sana siper olur.” Burda birisi hemen, “Adam mezardayken nereye gideceğini bilmiyor muymuş da telaş içinde oluyormuş?” diye sordu. “Bu büyük âlimlerin vereceği cevap,” diye kestirip attı beriki. Böyle kuşkucu kişileri hiç sevmezdi o.
Beriki tekrar devam etti, “İşte, her neyse, hesap sırası herkese gelir ve yine bir telaş sarar insanı. Acaba cennete mi gidecek cehenneme mi? Amelleri tartılır ve bir sonuca bağlanır. İyilik tarafı fazlaysa sağ elinle amel defterini alırsın ve koşarak cennete gidersin. Değilse karnının içinden, evet, karnının içinden amel defterini alırsın. Sonra gelir sırat köprüsüne.”
Az önce itirazını belirten tekrar konuştu. “Bu ne ya? Mezara yat, cehenneme mi cennete mi gideceğini öğren, dirildikten sonra yine unut, bulutlardan öğrenmeye çalış, hatta amelin tartılsın yine öğren. Hatta adamı şimdi sırat köprüsüne götürüyorsun kesin oraya gidene kadar yine unutur nereye gideceğini. Ne iş bu? Adam biliyor mezara girdiğinde nereye gideceğini, ne gerek var bunca şeye? Bence bunlar sizin uydurmanız.”
“Hâşâ!” dedi beriki. “Olur mu öyle şey. Âlimlerin, şeyhlerin rivayet ettiği şeyler bunlar. Kitaplara bak yazar orda.”
“Hangi kitaba?”
“Dur karıştırma be!” dedi beriki. Herkes ona katılıyordu. “Neyse, işte insan sırat köprüsüne gider. Yaklaşır ona ve bakar. Dehşete düşer insan. Uzun bir köprü… Aşağısı ateş, yılan, akrep yani korkulan ne varsa her şey. Bakar ki geçebilir miyim diye. Acaba aşağıya mı düşecek, hızlıca geçecek mi (Konuşan burda daha fazla tepki çekmeyeyim diye, cennet ve cehennem kelimelerini kullanmamıştı.)? Eğer amelin iyiyse ışık gibi geçer gidersin. Köprü top sahası gibi geniş olur. Ama amelin kötüyse kıl gibi ince olur ve insan geçerken düşer aşağıya.” “Hoppala!” dedi itirazcı. “Bir bu eksikti. Abi biliyor adam aşağıya düşeceğini daha ne karıştırıyorsun? Senin işin şuna benzedi: Adamın biri ölüyor mezara konuyor ve suali soruluyor. Örneğin adam çok kötü olsun. Hemen yanından bir pencere açılıyor ve cehennem izlemeye başlıyor. Sonra bir bakıyor kıyamet kopmuş. Diriliyor ve mahşerde toplanıyor. Bizimki unutmuş olacak tepesinde bulut aramaya başlıyor. Ama bir karış ötedeki güneş dışında bir şey bulamıyor. Gerçi güneş nasıl geldi diye sorulabilir ama neyse! Tabii bizimki buna aldırmıyor bir de tarttırmak istiyor. Belki kabir melekleri bir yanlışlık yapmıştır diye düşünüyordur. Tabi tartılıyor, ama her şey doğruymuş. Elini karnına sokuyor ve amel defterini alıyor. Yalnız bu adam sadece kötü değil geri zekâlı birisi. Beş adım atınca yine unutuyor sırat köprüsünde ne olacağını düşünüyor. Ama cehennemde yanmaya başlayınca artık kafasında bir şeyler dank ediyordur herhalde. Uf be! Adamı dört kere çelişkide bıraktın. Yeter amma attın yahu?” Sinirlendi buna beriki konuşmamaya karar kıldı. İçinden habire, “Şüpheci pezevenk,” diyordu.
Ölümüm ötesine ilişkin söyleşi biraz daha devam ettiyse de, sonra bu konulardan da sıkıldılar ölü evinin geçici sakinleri. Eskiler kim ölmüş kim kalmış bir hesabına giriştiler. Yaşayanlara, onların yaptıkları ettiklerine geldi. Kalan pek kimse yoktu. Önce ekonomiye, ardı sıra siyasete, onun ardından da güncel hayatın konuşmalarına geldi sıra. Gülcükler suratta daha fazla görünür oldu. Bunu da pek aşırıya kaçırmamaya gayret gösteriyorlar, kendinlerine çeki düzen veriyorlardı. Sigaralar yakılıyor, oda daha boğucu hale geliyor, herkes uyuklamaya başlıyordu. M.R. ise şaşkınca onları izlemeye devam ediyordu. Bu kadar hızlı biçimde ruh hallerinin değişeceğine akıl sır erdiremiyordu. Hâlbuki az önce herkes ölene saygılıydı, ama şimdi herkes kendi havasındaydı. “Demek bu kadarmış,” dedi kendi kendine. “Biraz üzülüp sonra gülermiş insan. Sırf bir formalite...”
Dayanamayıp yerinden kalktı M.R. Çekilip bir köşeye dinlenmeliydi. Oda kapısından çıkınca kadınların tarafına baktı. Çoğu ağlıyordu onların. M.R.’ye öyle geldi ki onlar daha saygılı. Yalnız ağlayan kadınlardan bazısını hayatında hiç görmemişti. Babasının tanıdığını da zannetmiyordu açıkçası. Bir türlü anlayamıyordu, insan tanımadığı biri için nasıl ağlar! Gözlerden dökülen yaşlar kime ait? İçinden hangi duygular geçiyor? Ardından annesine baktı. Ağlayacak hali kalmamıştı onun anlaşılan. Sessizce duruyor Kuran dinliyordu. Sonra Kuran okuma bitti ve bir dua okundu. Ardından oldukça yaşlı bir kadın bağırdı, “Haydi kadınlar! Vay Kemal’ım! Daha kaç yaşındaydın sen? Bu yaşında kara toprak senin neyine?” Herkes ona eşlik etmeye başladı. Az önce gayet normal duran kadınlar bile gözlerinden şarıl şarıl yaş döküyordu. Şaşkınca onları izledi M.R. Birkaç damla da o yaş döktü gözünden ve yatak odasına gidip tekrar başını yatağa koydu. Giderek uykusu geliyor ve yüzüne hafiften bir aydınlık vurmaya başlıyordu. Her şeyi baştan sona aklından geçiriyor ve kendince hesap veriyordu. Sonra gözleri hepten yumuldu ve uykuya teslim oldu bedeni.

***

Gözünü açtığında yüzüne yakıcı bir güneş vuruyordu. Her sabah yüzünü okşayan güneş daha farklıydı sanki. Parlaklığında bir eksiklik vardı. Her zaman onunla kucaklaştığını hisseder bundan mutluluk duyardı.
Üzerine baktı, bir battaniye örtülmüştü. Az ilerisinde ise bir bebek vardı. Minik ağzından dudaklarını çıkarıp bir şeyler emmeye çalışıyordu. Üzerindeki battaniyeyi hızlıca üstünden attı ve kapıya yöneldi. Açar açmaz amcasını gördü. Elini başına dayamış bekliyordu o. Yanına gitti M.R. ve elini öptü onun. Ev ise daha sakinleşmişti. Artık sadece dua sesi geliyor ve insanların çoğu bulunduğu yerde uyukluyordu. Biraz daha etrafa bakınca diğer amcasını ve halasını gördü. Onlarında yanına gidip ellerini öptü. Diğer amcası ona sarılmış bir türlü bırakmıyordu. Babasının yerine baktı. Bir tane adam boylu boyunca yatıyordu. Sonra abisini gördü. Dışarı çıkmaya hazırlanıyordu o. “Nereye gidiyorsun?” dedi M.R. “Camideki morga,” dedi abisi. “Ordan da mezarlığa gidip babamı yıkayacağız.” “Bende geliyorum,” dedi M.R. “Sen burda kalıp misafirlerle ilgilen,” diye cevap verdi abisi. Donuk bakışlarla onu izledi M.R. O zaman kendisi haksızmışçasına “Gel!” dedi abisi.
Evden çıktıklarında ikisi de kendini daha iyi hissetti. Evdeki boğucu hava yoktu en azından. Çocuk sesleriyle kuş cıvıltıları insana bir dinginlik veriyordu. En azından yaşamın hala son bulmadığını kanıtlar gibiydiler.
Cami morguna gittiklerinde cenazenin yıkanmaya götürüldüğünü öğrendiler. Dosdoğru Zincirlikuyu’ya gideceklerdi. Bir akrabalarının arabasına binip hızlıca oraya vardılar. Mezarlıktaki ünlü insanların ismini okudukça rahatlıyordu M.R. Ölümün tek kendilerine ait olmadığını bilmek içini ferahlatıyordu.
Beş-altı tane cenaze arabasının dizili olduğu bir yer önünde durdular. Kimsenin yüzünde gülümseme yoktu. Anlaşılan onun yaşadıklarını yaşayan kişi çoktu. Sabun kokan binanın içine girdiler ve babalarını aramaya başladılar. Öğrendikleri, onun buzlukta saklı tutulu olduğuydu. Sıra gelince onu da yıkayacaklardı. Bir süre bir köşede kendilerine sıra gelmesini beklediler. Sıra geldi ve hemencecik buharların yükseldiği bir odaya girdiler. İlk önce engellemeye çalıştılar M.R.’yi. O ise direndi ve içeri girdi. Babası önündeydi artık. Beline bir havlu örtülüp yıkanılıyordu. Karnı sanki daha da şişmişti. Sürekli sarı bir sıvı geliyordu bedeninden. Yıkayan kişi hızlıca onun bir tarafından tutuyor elindeki bezle onu ovalıyordu. Ara sıra karın bölgesine baskı uyguluyor ve dökülecek her şeyin dökülmesine olanak sağlıyordu. Sonra beyaz bir kefen getirildi. Beden kurulandı ve ağza ve anüse sıvı akmasına önlem olarak pamuk yerleştirildi. Ardı sıra her yeri kefenle sarıldı ve üzerinde, “Kemal Örgün” yazılı bir tabuta yerleştirildi. Şimdi gömülmeye hazırdı artık. Öğle namazı kılınacak ve cenaze defnedilecekti.
Cenaze arabasına bir şoför, bir de imam bindi. Onlar hareket etti ve diğer arabalarda onun arkasından gitmeye başladı. Geçtikleri her yerde birkaç kişi arabaya bakıyor ve kendi aralarında konuşuyordu. Onları dikkatlice inceliyordu M.R. İnceliyor ve sormadığı bir sorunun cevabını bulmaya çalışıyordu.
Mahalle camisine vardıklarında bütün tanıdıklar toplanmıştı. Ezan okundu ve herkes öğle namazını kıldı. Cenaze namazını kılan insan sayısı bayağı fazlaydı. Kimisini tanıyor, kimisini tanımıyordu M.R. Bu da pek önemli gelmiyordu artık ona. Her şey kuralına göre oynanıyorsa bunun kaç kişiyle yapıldığının önemi yoktu.

***

Cenaze arabası Hasdal Mezarlığı önüne gelince yavaşladı ve direkt oraya girdi. Uzun ve kıvrımlı olan yollardan dolanarak mezarın uç bölümlerine gidiyordu. Daha yeni yeni hizmete girmiş boş mezarlardan birinin yanına gittiler. İki tane adam hala mezarı açmakla meşguldü. Adamlar eşme işlemini bitirince ceset tabuttan çıkartıldı. Dualar okunmaya başlandı. M.R.’nin amcası ve abisi mezarın içine indi ve ceset onların ellerine verildi. İmamın gözetiminde ceset kıbleye doğru özenle yerleştirildi. Sonra yukarı çıktılar ve dualar tekrar okunmaya başladı. İmam izin verdi ve ölü üzerine toprak atılmaya başlandı. M.R.’ye çok saçma gelen biçimde hızlıca bitirme uğraşı veriyordu herkes. Kürek yarı taşlı toprağa daldırılıyor ve hızlıca atılıyordu ölü üstüne. Hani tahtalar ölü üzerine siper olmasa kıyameti kopartabilirdi M.R. ama sadece içinden kızdı onlara. Biraz yavaş olsalar olmaz mıydı? Hemen küreği eline aldı. Onlara inat yavaşça toprağa daldırıp aldığı topraktan taşları seçiyor ve ondan sonra mezar boşluğuna yavaşça atıyordu. İki üç kere bunu yapmıştı ki dayısı hemen elinden küreği aldı. Yere düşmekten kurtulup şaşkınca ona baktı M.R. İçinden onu da mezara itmek geliyordu. Ağlamaya başladı bu yapılanlara. Birisi gelip kafasını okşayarak onu teselli ediyordu. O ise kızgınlık ile toprağı avuçluyordu. “Uzaklaşmalıyım bunların yanından,” dedi içinden. Kaçıp gitmeli ve rahatlamalıyım. Herkes sırf iş olsun diye burda!”
Gömme işlemi bitince herkes yine bir duaya koyuldu ve hızlıca bitirdiler dualarını. Sonra bir süre daha beklediler ve mezardan uzaklaşmaya başladılar. Elli metre sonraki yola çıkıp herkes arabasına binmeye başladığında birden koşmaya başladı M.R. Kaçıp kurtulmak istiyordu. “Bir delilik yapmasından,” korkarak herkes onu takip etmeye başlamıştı. O ise hızlı biçimde koşuyor ve en yakınındaki olana bile uzunca bir fark atıyordu. Bir süre açık olan bir mezara saklandı. Kendini ölmüş gibi düşleyip yanından bir pencere açılmasını bekledi. Ama açılmıyordu bir şey. Babasının durumuna üzüldü ve yarım saat sonra mezardan çıktı. İleride yeşil bir kapı görünüyordu ve o kapı M.R.’nin içine bir umut ekiyordu. O kapıyı cennete açılan bir kapı gibi düşledi.
M.R., kapıdan çıktığında kendini rahatlamış hissediyordu. Günlerden beri bedenindeki tüm enerjiyi sömüren bu hastalık süreci bitmişti böylece. Belki bir yaşam sona ermişti, fakat bu, yeni yaşamların başlangıcı, ya da en azından daha iyi gitmesine vesile olmuştu. Ya da bazı gerçeklerin farkına varmıştı. Gözünün önüne sık sık babasının iyiden iyiye zayıflamış bedeni, kısılıp inleyen sesi ve önceden gülücükler saçan, ama sonraları gülümsemenin her şeyini toplayıp gittiği yüzü geliyordu. Babasındaki son ana kadar sürmüş o tevazuya hayran kalmıştı. Birisi ona yardım edecek olsa derinden gelen bir utancın belirtileri yüzünde apaçık görülüyordu. Sanki kimseye borçlu olmak istemiyordu o. Hastalığı boyunca çektiği acıları dışarıya yansıtmamaya gayret göstermiş ve bu M.R.’yi çok etkilemişti. Bu “acı”, belki de bilincin tüm bedeni terk ettiğinde meydana gelmişti. Babasının üst dişlerini öne çıkartışı, soluk almaya çalışışı ve yürek dağlayan inlemesi… Böylece öznel bir devir sona ermişti. Ama M.R.’ye öyle geliyordu ki, daha her şey yeni başladı.
Mezara son bir defa bakıp sakin adımlarla yürümeye devam etti. Sanıyordu ki artık her şey farklı olacak. Bu yüzden, daha öncesinde hep “aynı” diye nitelendirdiği insanları tekrar görmek ve onlardaki farklılığı açığa çıkarmak için insanların bolca bulunduğu bir yere gitmeye karar verdi. “Keşke kaçmasaydım,” diye düşündü. Bundan sonra inanıyordu ki, her göze daha bir dikkatle bakacak, her sözü ifade ettiği gerçek anlamla değerlendirecekti. Anlamıştı ki, artık insanlara küfür etmekle bir yere varılmıyor. İşin ilginç yanı ise, insanlara karşı içinde ne kadar nefret duyarsa, o kadar da onların yanında olmak ve yüzlerine yalancı bir gülümsemeyle bakmak istiyordu. Belki de biricik haberleşme yolu bu olduğu için yapıyordu bunu. Biraz düşününce, en iyi yolun insanların yalanlarını anlamamış gibi yapmak, yaptıklarından dolayı onlara gizlice kıs kıs gülmek ve yine fark ettirmeden yalanlarını onlara göstermekti. Gerçi bu da çok zor yanları içinde barındırıyordu, ama en azından şimdilik bundan başka bir çözüm yolu M.R.’ye kendini göstermiyordu.
Yürürken, insanların birbirinin düşüncesini okuduğu zamanı düşlüyor ve o zaman insanların birbirine nasıl davranacağını merak ediyordu. Kendisi herkesin düşüncesini okuyan, ama asla kendi düşüncesini okutturmayan biri olmak istiyordu. Özellikle, ölü evindeki kadınların bulunduğu odada, aynı bir orkestra şefi gibi herkesi yönlendirip ağlayan kadının, o an ki düşüncelerini ve duygularını öğrenmek istiyordu. Ama eninde sonunda bunlar bir hayalden ibaretti. Sadece, tahmin edebileceği bir şeyi “bilmek” istiyordu. Bilmek acıdır diyenlere inat, M.R., tahmin etmenin acısını yaşıyordu. Tıpkı kıskanç bir kocanın durumu gibi; yaşamının her anında bu zannı yeniden üretiyor ve bundan önlenemez bir acı çekiyordu.
Diğer yandan, insanlardan nefret etmekten de korkmaya başlamıştı. Hele ölüm gecesi aklına gelen düşünceleri anımsadıkça, onlardan ne kadar nefret ederse kendinden de o kadar nefret ettiğini hissediyordu. Hangi oğul bunları düşünebilirdi ki? Bu, dayanılmaz bir şeydi doğrusu. Öyle ki, kendini her zaman soylu bir insan görürken, o duygu ve düşünceler göğsüne saplanan bir hançer işlevi görüyordu. Ama asıl çekindiği şey, yaşamın en yaşanılası olduğu bu anda ölmeyi hiç istemeyişiydi. O yüzden kendi “ikiyüzlülüğünü” anlamayı başka bir zamana bıraktı. O an geldiğinde söz veriyordu ki, bu hançeri doya doya ve hatta zevkle batıracaktı yüreğine. Her şey söylenecek, itiraf edilecekti. Bütün “pislikler”, insanlar sırf ona tükürsün diye anlatılacaktı. Peki, itiraf her şeyi çözecek miydi?
İtiraf ki, bir ‘ben’in olduğunu söyleyip kabullenmekten başka bir şey değildir. Onursuzluğu acıyla örter o, ama öylece de bırakır. Fakat onur için yaşamaya ve onu tekrar kazanmaya ihtiyaç vardır. Ama onuru tekrar kazanmaya zaman yoksa ve son ışıltılar göze gelmişse artık, beden cehennemde yanmaktansa, hiçliğe kendini teslim etmeyi kabul etmiş demektir. Bu ise, daha şiddetli bir acının öncül düşüncesidir. İlk önceleri ferahlık veren, ama sonra “yapamamış” olmanın bütün kederini insancığa bırakan bir mücadeledir. İşi, ya sonuna kadar götürmeli, ya da hiç başlamamalıdır.
İşin kötü ve trajik yanı, bu itiraflar hep en son an da ifade edilse de, bundan daha fazlasına ihtiyaç duyarlar. Zaten her itiraf eden insan bir “yeniden doğuş” masalına kaptırmıştır kendini. İtiraf sanki yeni bir yaşama açılacak kapının anahtarıdır. Ama sonra anlaşılır ki, bu anahtar insanın kendi yaşamının kapısınındır. İnsan o kapıyı bir açmaya görsün geçmişe ait birçok şeyi son bir çırpınışla düzeltmek ister –ki, zaten kapı bu yüzden açılmıştır. Peki, o esrarengiz kapı açılınca ne olur? Olan şudur ki, kapı geleceğe açılmıştır ve geçmişe ait hiçbir şans yoktur. Artık ne olursa gelecekte olacaktır. Yine de büyük bir istekle ilk adım atılır. Belki başaracak kuvvet ve zaman vardır hala… Rahatlık bedeni işgal eder ve umut sarar etrafı. Sonra zaman biter ve karanlık yavaşça çöker. Tedirgince sıçramalar başlamıştır. Bir yardım eli beklenilir. Kuruyan el yavaşça ileriye uzatılır ve görülen silik bir ışık huzmesi olur…
M.R., uzunca bir süre mezarı gözünden kaybetmeden yürüdü. Yürüyüşünün bu anlarında tek bir insanla bile karşılaşmamış olmaktan şikâyet ediyordu habire. İstiyordu ki doya doya izleyebileceği bir insan olsun ve onunla saçma sapan da olsa bir şeyler konuşsun. Hatta gelip geçen arabaların sürücülerinin yüzünü görmek için bir çaba harcıyordu. Denilebilir ki, hiçbir şey göremediği bu birkaç saniye de bile kendini mutlu hissediyordu. Madem bir istek sarmıştı bedenini, o da bu oburluğunu doyurmak için Beyoğlu’na gitmeye karar verdi. Eve gitmek pek de gerekli değildi artık.
İlerde bir otobüs durağı görünce gülümsedi. Sonra arkasına döndü ve Taksim’den geçen bir otobüsün geldiğini gördü. Otobüs açık olan yolda hızlıca gidiyordu. M.R., durağa otobüsten önce varmak için koşmaya başladı. Daha üç adım atmıştı ki otobüs yanından geçiverdi. O ise hızını arttırdı. Tek hedefi bu otobüs olmuştu artık. Otobüsün hareket etmesine ramak kalmışken durağa yetişti ve kan, ter içinde bindi ona. Kimsenin ondan bilet istemeye hakkı yokmuş gibi yürümeye başlamıştı, ama şoför, “Bilet, hemşerim!” dedi. “İlk biletçide alacağım onu,” diye cevap verdi M.R. Şoför buna yüzünü ekşitti ve anlaşıldığına göre içinden küfür etti. Başka zaman olsa bunu asla affetmezdi M.R. Ama şimdi aldırmıyordu buna. Gözü, etrafındaki insanların yüzlerinde bir dansa çıkmıştı. Yüzü sökülüp, süngeri açığa çıkmış olan bir koltuğa oturdu ve karşısındaki ihtiyara bakmaya başladı. Yüzü kırışık, elbisesi yırtık, bitkin görünümlü bu ihtiyarda çok şey bulmayı umut ediyordu. İhtiyarda M.R.’ye baktı ve ağlamaklı biçimde güldü. Aynısıyla cevap verdi M.R. Sonra bir konuşmadır başladı aralarında ve bir gülümseme sardı M.R.’nin yüzünü. Zannediyordu ki kaç zamandır bir insanla görüşme zevkini tatmamıştı. Bir ara ihtiyara şöyle dedi M.R., “Dede be, insanlar çok garip. Hiç gerçek duygularını ifade etmiyorlar. Her baktığımda yüzlerinde bir yalanın belirtisini görüyorum sanki.” Aldırma!” dedi ihtiyar. “İnsanın yüzünde her zaman dürüst olmayan birkaç yer vardır. Anlaşılan sen hep o yerleri görmüşsün.”

ECSTASY

Gençliğin dostluğu kısa,
Yaşlılığınki de zahmetli sürse de,
Başlangıç çizgisi, bitiş çizgisiyle aynı görünse de,
Yeniden başlamaya değerdi bu yolculuk.


“Yavaşça yutuyorum hapı. Önce bir belirsizlik ve karmaşa hâkim. Bir boşlukta gibisin. Sonra yavaş yavaş terlemeye başlıyorum. Sırtım, kollarım ve bacaklarım… Yorgunluk üzerimden çekiliyor ve dışarı sıçramak isteyen bir ateş bütün bedenimi sarıyor. Az öncesinde gördüğüm her şeyin altında ezilen ben, giderek güçleniyorum ve beni saran her şeye hükmediyorum. Utanç terk ediyor beni. Şeyler bana boyun eğiyor. Çok uzağımda olan şeyler bir el uzatımı kadar yakın sanki bana. Ardından ayağa kalkmam gerektiğini düşünüyorum. Ya da hayır! Bunun bir zorunluluk olduğunu hissediyorum. Kalkmam gerekli. Bu biriken enerji dışarı çıkmalı. Sürekli duyduğum ritime ben de ayak uydurmalıyım. Ayağa kalkıyorum ve hayatında müzikten hiç anlamayan ben, müziği ta içimde hissediyorum. Yaptığım her hareket onunla uyumlu. Artık asla yere yatamam. Günlerce ayaktayım. Günlerce ayakta ve her şey benim hükmüm altında.”
“Çok ilginç,” dedim arkadaşımın bu anlattıklarına. “Demek seni bu kadar güçlü hale getiriyor ha bu… Bu şey! Neydi ismi onun?”
Gülerek, “Ecstasy,” dedi bana.
“Yalnız,” dedim. “Ben bir fizik öğrencisiyim X. Yani bana hep bir sistemde olduğundan daha fazla enerji çıkmayacağını öğrettiler. Bundan anlaşılıyor ki, eğer ki bahsettiğin ilaç sana ekstradan bir enerji vermiyorsa, sadece içindeki saklı enerjiyi kullanıyordur.”
“Saçma!” dedi. “Yaptığın, olayın sadece içini kurcalamak… Hem dediğin gibi olsa ne olur? Belki ben aciz bir yaratığım! Hadi beni boş ver, tüm insanlar aciz bir yaratık değildir de nedir? Beynimizin kaç da kaçını kullanıyoruz? İşte bu ilaç da bizim içimizde saklı enerjiyi açığa çıkartıyor. Gerisinin hepsi boş.”
“Hayır, X öyle değil!” dedim ona. “Anlatmak istediğim bu değil. Ben de senin gibi insanların aciz bir yaratık olduğunu düşünüyorum. Fakat her geçen an bu acizliğimizi silip süpürüyor. Artık uzaya çıkar hale gelmişiz. Madem bu ilaç çıkartıyor içimizdeki enerjiyi, bir de bunu biz onsuz denesek olmaz mı?”
“Ben denedim,” dedi. “Denedim, ama onun yaptığı gibi oluyor. İki dakika sonra kendini aptal gibi hissediyorsun. Ama ilaç öyle yapmıyor. O an yanıma gelip istediğin soruyu sorabilirsin. Sana öyle cevaplar veririm ki aklın hayalin durur.”
Sustum. Kendimi onun yanında mantıksal açıdan çok haklı görüyordum ama duygusal açıdan yeniktim. Savunduğum şey sanki çok duygu ötesi bir şey gibi geliyordu bana. Anladım ki duygularıyla konuşan bir insanın yanında mantıktan bahsetmek fazla yarar sağlamıyor.
“Akşam Selinlerin evine gel. Biraz eğleneceğiz orda. Hem sen de sorularına cevap bulursun. Belki bir parçacıkta sana veririm ha? Ne dersin? Geliyor musun?” dedi bana.
“Tabii!” dedim “Sizi o halde görmek isterim. Belki ben haksızımdır, kim bilir?”
“Evet,” dedi. “Artık yola gelmeye başladın.”
Bu sözü söyleyip vücudunu gerdi ve denizin üzerine doğru tükürdü. Anlamaya çalışıyordum onun yaptıklarını. Sonra gözlerini geçen yük gemilerine dikti. Birini dikkatlice izledi ve birden ayağa kalktı.
“Haydi görüşürüz,” dedi. “Unutma akşam saat sekizde. Selinlerin evinde.”
“Tabi!” dedim “Nasıl unutabilirim ki?”
Oturduğum bankta denize bakarak düşünmeye başladım. Akşam neler yaşanacağını merak ediyordum. Bazen bu uyuşturucuya kendimi de alışmış olarak düşlüyor ve kendi halimi göz önüne getirmeye çalışıyordum. Sonra annesini aradım X’in. Benden ayrıntılı bir rapor istiyordu. Güya ona göre ben “efendi” bir çocuktum. Bir bir anlattım X’in söylediklerini. Teşekkür etti ve telefonu kapattı. O an kendimi biraz suçlu hissettim. Kendime “ispiyoncu” deyip duruyordum.
Akşam olduğunda heyecanımı dağıtmak için ıslık çala çala onların evine gittim. Selin’in evine baktım. Muhtemelen ailesi evinde değildi. Kim bilir nerdeler onlar? Acaba kızlarının onlar evi terk ettiğinde neler yaptığını biliyorlar mı?
Bir süre sokak başında dikilip saat sekiz buçuğa doğru apartmanın kapısından içeri girdim. Böylece ilk gelenlerden birisi olmayacaktım.
Tertemiz merdivenler, korkuluk boyunca çiçek desenleriyle süslenmiş mavi duvarlar ve papatya kokusu bana nereye gideceğimi unutturmuştu sanki. En azından benim oturduğum yerdeki çöp kokusuna benzemiyordu bu koku.
Altıncı kata çıktım ve kapı zilini çaldım. Kapıyı açan X’di. Bana, “Merhaba!” deyip hemen içeri aldı. Evin her yeri düzenliydi ama sanki bir somurtkanlık hâkimdi. Odaya girdiğimde Selin’den başka kimsenin olmadığını görünce çok şaşırdım. Yine önce gelmiş olmalıydım.
“Başka kimse yok mu?” dedim.
“Diğerlerinin işi çıktı,” dedi X. “Bugün sana kıyak yaptık ki her şeyi daha net göresin.”
Sustum ve bir köşeye oturdum. Selin hiç konuşmuyordu. Sadece bana bakıp öylece gülüyordu.
“Onun neyi var?” dedim X’e.
“Aldırma,” dedi. “İlaç aldı. Sen onu biraz sonra gör. Tam anlamıyla uçmaya başlayacak.”
“Sen de aldın mı?” dedim ona.
“Hayır,” dedi. “Önce Selin’i havaya sokayım, sonra ben alacağım.”
“Sen de istiyor musun?” dedi.
“Hayır!” dedim.
Sadece güldü buna.
Ardından gidip müzik setinde çalan elektronik müziğin sesini açtı. Selin’e baktım giderek tempo tutuyordu. Birden ayağa kalktı. “Dünyanın en ünlü kişisi benim,” diyordu. Zıplıyor, kafasını sallıyor ve nerdeyse bir kelebek gibi uçuyordu.
X hemen onun yanına geldi. Bir yandan dans ediyor, bir yandan da öpüşüyorlardı. Sanki başka bir dünyaya geçmiş gibiydiler. O an ben de içmek istiyorum gibi geldi. Bir denesem ne çıkardı ki? Ama “Hayır,” dedim kendi kendime. “Asla bugün değil!”
Sonra X birden ortadan kayboldu. Bir süre sonraysa geldi. “Hadi için rahat olsun,” dedi. “Ben de aldım.”
Artık iyice kendilerinden geçmeye başladılar. Selin benim elimden tutuyor ve dansa kaldırmaya çalışıyordu. Korkuyordum ve elim titriyordu o an. Ona bakıyor ve sadece gülümsüyordum.
Yaklaşık yirmi dakika sonra Selin birden koltuğa yattı. Başını tutuyor ve hızlıca soluk alıyordu. Onunla konuşmaya çalışıyordum ama tek bir söz söylemiyordu. X’e baktım. “Aldırma!” dedi. O da Selin’in biraz önceki hali gibi kendinden geçmişti.
Kendimce onun da bir süre sonra yatmak zorunda kalacağını düşünüyordum. Ama geçen süre onu daha da hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Aniden kalbini tutarak hızlıca hareket etmeye başladı. “Yanıyorum!” diyordu. Bu sözü bana normal geliyordu. Sonra yere yattı. Titriyor ve boğazını tutuyordu. Hemen yanına vardım. Sıkıca ellerimi tuttu. Ne yapacağımı pek bilmiyordum. Tek hissettiğim benim de onun gibi bir ateşi hissettiğimdi. Elimi başına koydum. Dediği gibi yanıyordu. Ardı sıra birden durdu. Kollarını yere dayadı ve göğsünü yukarı kaldırarak gerildi. Gözü sanki salt beyaza dönüşmüştü. Kendin serbest bıraktı. Artık bir soluğunu duyumsamıyordum. Emin olmak istedim bundan. Göğsüne elimi koydum. Hiçbir hareket yoktu. Ne yapıyor? Yoksa bir numara mıydı bu? “Hadi uyan X.” Bir cevap yok.
Ellerimi hemen üzerinden çektim onun. Bekledim ki, bu şakayı bitirsin ve ben kızarak çekip gideyim diye. Dakikalar geçiyor ve Selin’in mırıltıları dışında bir ses işitilmiyordu evde. Ölmüş müydü o?
Oturduğum yerden ara sıra yardım arama fikri geliyordu. O an Selin’e bakıyor ve bizden başka kimsenin yaşamadığını zannediyordum. O ise inlemeler dışında bir tepki göstermiyordu bana. Sonra telefon fikri geldi aklıma. Koşarak onun yanına vardım. Telefonun yanına varınca tekrar X’in yüzüne baktım. Açık olan gözleri bana bir şey sorar gibiydi. “Acaba,” diyordum. “Az önceki yaşadıklarını da bana anlatabilir miydi?” Ona canlılık veren ateşin onu yakmasını çok yadırgadım açıkçası…

BOĞUNTU

Düşlediğim sahne bu değil. Bugünlerde sık sık olduğu gibi, bu sahneden de kendimi bir aptal gibi, yolunu çok önceden kaybetmiş, ama çıkmaz bir yolda ilerlemekte ısrar eden biri gibi ayrılıyorum.
J.M. Coetzeé

Her gece yarısı uyanıyor ve pencere kenarına oturuyorum. Işıkların sönük, sokağın sessiz olduğu o saatler bana denizin dibine girmişim hissini veriyor. Uzun saatler o dinginlik içinde yüzüyor ve kendimi asla boğuluyor hissetmiyorum. Nedendir bilinmez bir pembelik sarıyor etrafı o an. Aya bakıyorum ama o bembeyaz. Bulutlar dalga dalga kaçıyor ve artlarında yıldızların sevinçli parlayışlarını bırakıyorlar. Aydınlanıyor yüzüm onlarla. Rüzgârın tatlı okşamaları altında bende onlara gülümsüyorum.
Hafif ve minicik bir şey olup uçmak istiyorum o an. Bir kuş, bir yaprak ya da bir poşet; önemli değil ne olduğum. Hafif olmak ve gökyüzünde bildiğim yerlerin ötesine taşıp dans etmek istiyorum. Evet, dans etmeyi bilmem ben, ama rüzgâra bir kez sarılınca durmam ve bitip tükenmez saatler boyunca dünyayı keşfe çıkarım. Kim bilir ne güzeldir dünyaya yukarıdan bakmak; gece sokağa bakmanın bile ötesinde bir şeydir. Şu minik odamın çok çok ötesinde…
Dinginlik şaşırtıyor beni bazen. Bir süre öylece duruyor ve uyumuş zannediyorum kendimi. Rüya görmüyorum, çünkü düşler benden uzak. Saf gerçeklikle karşı karşıya kalınca rüyalara bir yer kalmıyor beynimde. Sokak lambasının ışığında uçuşan sinekler bile mutlu etmeye yetiyor beni. Onlara bakıyor ve belirsiz bir boşlukta hissediyorum tekrar kendimi. Öylece dolaşıyorum orda. Gecenin üstüne bir örtü çekmek istiyor ve sonsuzlaştırmak istiyorum onu.
Bir ateş, bir yıldırım ya da bir boğuntu deliyor kulak zarlarımı. Endişe içinde kalıyor ve şaşkınca etrafa bakıyorum. Göz önümde olmayan bir nesne geceme bir çığlıkla konuk oluyor. Aldırmak istemiyorum ona. Kulaklarımı tıkıyor ve gözümü tek bir yıldızın parlamasındaki azalmalara yoğunlaştırıyorum. Tekrar sessizlik oluyor o zaman. Gecede iz bırakmak isteyen çığlıkların boğulmasında ortak oluyor, kalın bir duvarın örülmesinde ellerimi durmaksızın hizmete sokuyorum.
Bir süre sonra çığlıklar da susuyor ama beynimde izleri kalıyor. Gökyüzü ışıldayan gündüze kapı aralarken esen rüzgârda bir sıcaklık hissediyorum. Soğuk su alıyorum kendime. Serinliği üstüme giyiniyor ve amansızca, hareket eden bir nesne arıyorum. Beynimde hala bir çığlık var; susmuyor, susturamıyorum. Hani korkmuyor değilim o çığlığı da boğmaktan; bende ölürüm belki onunla, başka bir gün benim çığlığımı da bir başkası boğar.
Gece ruhsuz artık. Üzerime binen bu ağırlıkla uçmak artık imkânsız. Sabretmeliyim belki, ya da şanssızlığıma üzülmeliyim. Ya da bağırmalıyım! Benden yardım isteyen o sese bir işaret göndermeliyim. Belki o boğmaz beni. Duru sesini benimle paylaşır ve gökyüzüne doğru uçar gideriz. Kurtarır mıyım onu bilmiyorum. İki korkak birbirini kurtarır mı?
Pes ediyorum ardı sıra. Çığlığı yanıma alıyor ve yatağa gidip tekrar yatıyorum. Kucaklaşıyor benimle o. Her tınısındaki bitmek bilmeyen anlamları bana açıklıyor. Tekrar eziliyorum. Utanç içinde başımı yastığa gömüyor ve kendimi tabut içinde mumyalanmış düşlüyorum.
Gündüz geliyor eninde sonunda. Yakıcı güneş ışığını yüzüme vurarak uyandırıyor beni. Mızmızlanıyor ve kalkmak istemiyorum yataktan. Sokağa çıkıp gece çığlıklarına ortak olmak istemiyorum.

Mikail Boz

Okula verdiği aranın ardından, dışarıdan bitirmek için girdiği ortaokul sınavı çıkışında, aklına gelen öyküyü kâğıda geçirmesi ve ilk defa düşlemlediği dünyanın bir parçasını yarattığı öyküleri, bir gün dergilerde ve kitaplarda yayınlanacak dense buna pek inanmaz, olsa olsa güzel bir hayal derdi Mikail. Şu an bu kitabın içinde bulunmayan, yazılan dosyalarının da nereye gittiği belli olmayan “Sınav Canavarı” adını verdiği öyküsü, onun o zamana kadar henüz gitme fırsatı bulmadığı bir yola davet ediyordu. Zaten oldukça uzun bir süredir aklını meşgul eden konular hakkında notlar alıyor, tanımadığı kişilere mektuplar yolluyor, gazeteci kimliklerine bürünüp kilise gezip, papazlarla sohbet ediyordu.
Ona sorulsa, yazarlığı, bir şeyleri hazmedemediği anda, bir yüzleşmenin kendini dayattığı anda ortaya çıkıvermişti. Bu yüzden her yazışında bir arayış içinde bulunuyor, mümkünse mütevazı sorular sorup bunlara cevap bulmaya çalışıyordu. Cevabın azda olsa siluetinin belirdiği her anda birileri ile bunu paylaşmak istiyor, bu paylaşımın ortasında da öyküleri yer alıyordu. Yazarlık soruların ve cevapların paylaşılmasıydı onun için. Farklı bir sorusu ve cevabı olan herkese kapıyı araladı.
İlk öyküsünün ardından yazdığı öyküyü bir e-dergiye gönderdiğinde, nerden bu izlenimi edindi bilinmez, kesin yayınlanacak zannetmişti. Öykünün yayınlanması yerine aldığı eleştirinin değerini çok sonraları anladı. O zaman fark etti ki, yazarlık asla bitmiş tükenmiş bir şey değildir. Çok sonraları katıldığı öykü yarışmasında da kesin bir derece alacağına inanmıştı ama, o zaman da aldığı onu silkeleyen bir eleştiri oldu. O zaman pek kızmadı. Yine silkindi, kendinde ve “yazarlığında” bazı şeyleri bir kenara fırlattı. Açıkçası iyi de etti. O zamandan bu yana geçen zamanda, en azından “okumayı istediği” öyküler yazmaya çalışıyor ve bunu başardığını hissettiği her anda anlatılması pek de mümkün olmayan, ama eli kalem tutan herkesin bilebileceği bir duyguyu hissediyor. Şimdi ise birkaç dergide yazıları çıktı, bu e-kitapla buluşmalarına bir kapı aralıyor ve boş bulunduğu her anda makaleler yazıp bir şeylerin cevabını bulmaya çalışıyor.
Elbette onun doğduğu bir yer var. Onunda pek kutlanmayan bir doğum günü, üzerinde düşlem gücü bakımından büyük etkiler bırakan bir doğduğu köy var. 19.07.1983 tarihinde, anlaşılacağı gibi yazın kahredici sıcaklığının ortasında, annesini kötürüm bırakacak vaziyette bir hamilelik döneminden sonra doğmuştu. Annesi yıllar sonra bu acıları anlattığında, geçen zamanı düşlüyor ve kahkahalarla gülüyordu Mikail.
Minicik bir çocukken okula yazılma isteği duyacak kadar maymun iştahlı, kendine gülen öğretmenlere küfür edecek kadar da cesur bir çocuktu. Herkes “oku” demesine rağmen o, daha ilkokulu bitirir bitirmez iş hayatına atıldı. Anlaşılacağı ve tahmin edileceği gibi bundan pişmanlık duyduğunda çok geçti. Berberlikte, tuhafiyede ve İstanbul’a taşınıp konfeksiyonda işçi olarak çalıştı. Belki ömrünün en ağır, ama en öğretici yıllarıydı o zamanlar. İnsanlığın, çalışmanın, sömürünün ne olduğunu öğrendi ve artık acıları bir kenara bırakıp önüne bakmaya, olumsuz gördüğü ne varsa değiştirmeye çalışıyor.
Okula ara vermişti demiştik. Konfeksiyonda ne hikmetse aklına bazı şeyler dank etti ve tekrar, hem çalışıp hem de okuyup yaşamına devam etti. Şimdi hala liseyi okumakta ve pek de hoş zamanlarda gelmeyen askerliğini yapmaya hazırlanmakta. Kim bilir belki de, kitabının kapağını çok sonraları görecek. Ama her şeyde olduğu gibi bununda yaşamda atılan mütevazı bir adım olduğunu biliyor. Keşke şimdi babası olsa da hastalığında, “Bir kitap çıkaracağım,” dediği anda bunu başıyla onaylayan babasına dijital de olsa bu kitabını gösterseydi.
Mikail şimdi askerliğine son hazırlıklarını yaparken kendine her zaman eleştirileri ile yardımcı olan Orkun Emin Uçar’a da teşekkür etmeden yapamıyor. Kendisini bir çorba gibi tanımlıyor ve bu çorbada tuzu olan herkese candan teşekkür ediyor.