Kaşağı

KAŞAĞI


Ömer Seyfettin


Gün Yayıncılık
Ömer Seyfettin / Kaşağı
Kapak: İmam Cici


KAŞAĞI

Ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında
görünmeyen derenin hazin şırıltısını duyardık. Evimiz iç çitin
büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem
İstanbul’a gittiği için benden bir yaş küçük kardeşim Hasan’la
artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu, babamın
seyisi yaşlı bir adamdı. Sabahleyin erkenden ahıra
koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh’la beraber
onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek ne doyulmaz
bir zevkti. Hasan korkar, yalnız binmezdi. Dadaruh, onu
kendi önüne alırdı. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot
doldurmak, ahırı süpürmek, gübreleri kaldırmak en eğlenceli
oyundan bile daha çok hoşumuza gidiyordu. Hele tımar… bu,
en zevkli şeydi. Dadaruh, eline kaşağıyı alıp işe başladı mı
tıkı… tık… tık! Tıpkı bir saat gibi… Yerimde duramaz:
“Ben de yapacağım”, diye tuttururdum. O zaman Dadaruh
beni Tosun’un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir:
“Haydi yap”, derdi.
Bu demir aleti hayvanın üstüne sürer ama o ahenkli tıkırtıyı
çıkaramazdım.
“Kuyruğunu sallıyor mu?”
“Sallıyor.”
“Hani bakayım?”
Eğilirdim, uzanırdım. Ancak atın sağrısından kuyruğu
görünmezdi.
Her sabah ahıra gelir gelmez:
“Dadaruh, tımarı ben yapacağım”, derdim.
“Yapamazsın.”
“Neden?”
“Daha küçüksün de ondan…”
“Yapacağım.”
“Büyü de öyle.”
“Ne zaman?”
“Boyun at kadar olunca”
“…”
At, ahır işlerinde sadece tımarı beceremiyordum. Boyum
karnına bile varmıyordu. Ama en keyifli, en eğlenceli şey
buydu. Sanki kaşağının muntazam tıkırtısı Tosun’un hoşuna
gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül
gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o
zaman Dadaruh:
“Höyt…” diye sağrısına bir tokat indirir; sonra öteki atları
tımara başlardı. Ben bir gün tek başıma kaldım. Hasan’la
Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etme hırsı
uyandı. Kaşağıyı aradım; bulamadım. Ahırın köşesinde
Dadaruh’un penceresiz küçük bir odası vardı. Buraya girdim.
Rafları aradım. Eyerlerin arasına falan baktım. Yok! Yok!
Yatağın altında yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. Onu
açtım. Neredeyse sevincimden haykıracaktım. Annemin bir
hafta önce İstanbul’dan gönderdiği hediyeler içinden çıkan
madeni kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaptım. Tosun’un
yanına koştum. Karnına sürtmek istedim. Rahat durmuyordu.
“Galiba acıtıyor”, dedim.
Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım.
Çok keskin, çok sivriydi. Biraz körletmek için duvarın
taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri bozulunca tekrar
denedim. Yine atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi
sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. On adım ilerdeki çeşmeye
koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden
kaldırabileceğim en ağır taşı bularak üstüne hızlı hızlı
indirmeye başladım. İstanbul’dan gelen, Dadaruh’un
kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım.
Sonra yalağın içine attım.
Babam her sabah dışarıya giderken bir kere ahıra uğrar, öte
beriye bakardı. Ben o gün yine ahırda yalnızdım. Hasan, evde
hizmetçimiz Pervin’le kalmıştı. Babam çeşmeye bakarken
yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü. Dadaruh’a bağırdı:
“Gel buraya!”
“…”
Nefesim kesilecekti. Bilmem neden, çok korkmuştum.
Dadaruh şaşırdı. Kırılmış kaşağı meydana çıkınca babam,
bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh:
“Bilmiyorum”, dedi.
Babamın gözleri bana döndü, daha bir şey sormadan:
“Hasan”, dedim.
“Hasan mı?”
“Evet, dün Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı,
sonra yalağın taşında ezdi.”
“Neden Dadaruh’a haber vermedin?”
“Uyuyordu.”
“Çağır şunu bakayım.”
Çitin kapısından geçtim. Gölgeli yoldan eve doğru koştum.
Hasan’ı çağırdım. Zavallının bir şeyden haberi yoktu.
Koşarak arkamdan geldi. Babam çok sertti. Bir bakışından
ödümüz kopardı. Hasan’a dedi ki:
“Eğer yalan söylersen seni döverim!”
“Söylemem.”
“Peki bu kaşağıyı neden kırdın?”
Hasan, Dadaruh’un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktı.
Sonra sarı saçlı başını sarsarak:
“Ben kırmadım”, dedi.
“Yalan söyleme diyorum.”
“Ben kırmadım. ”
Babam tekrar:
“Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür”, dedi.
Hasan, inkârında inat etti. Babam sinirlendi. Üzerine yürüdü.
“Utanmaz yalancı” diye yüzüne bir tokat patlattı.
“Götür bunu eve, sakın bir daha da buraya sokma. Hep
Pervin’le otursun!,” diye haykırdı. Dadaruh, ağlayan
kardeşimi kucağına aldı. Çitin kapısına doğru yürüdü.
Artık ahırda yalnız oynuyordum. Hasan, evde hapisti.
Annem geldikten sonra da affetmedi. Babam yeri geldiğinde
“O, yalancı!”, derdi. Hasan yediği tokat aklına geldikçe
ağlamaya başlar, zar zor susardı. Zavallı anneciğim benim
iftira atacağımı hiç tahmin etmiyordu.
“Aptal Dadaruh atlara ezdirmiş olmasın”, derdi.
Ertesi yıl annem, yaz olunca yine İstanbul’a gitti. Biz yalnız
kaldık. Hasan’a ahır hala yasaktı. Geceleri yatakta atların ne
yaptıklarını, tayların büyüyüp büyümediğini bana sorardı. Bir
gün aniden hastalandı. Kasabaya at gönderildi. Doktor geldi.
“Kuşpalazı” dedi. Çiftlikteki köylü kadınlar eve koştular.
Birtakım tekir kuşları getiriyorlar, kesip kardeşimin boynuna
sarıyorlardı. Babam yatağının dibinden ayrılmıyordu.
Dadaruh çok durgundu. Pervin hüngür hüngür ağlıyordu.
“Neden ağlıyorsun?” diye sordum.
“Kardeşin hasta.”
“İyi olacak.”
“Hayır, olmayacak. “
“Ne olacak peki?”
“Kardeşin ölecek!”
“Ölecek mi?”
“…”
Ben de ağlamaya başladım. O hastalandığından beri,
Pervin’in yanında yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım.
Dalar dalmaz Hasan’ın hayali gözümün önüne geliyor.
“İftiracı! İftiracı!”, diye karşımda ağlıyordu.
Pervin’i uyandırdım.
“Ben Hasan’ın yanına gideceğim”, dedim.
“Neden?”
“Babama bir şey söyleyeceğim.”
“Ne söyleyeceksin?”
“Kaşağıyı ben kırmıştım.”
“Hangi kaşağıyı?”
“Geçen yılki. Hani babamın Hasan’a küstüğü…”
Cümlemi tamamlayamadım. Derin hıçkırıklar içinde
boğuluyordum. Ağlaya ağlaya Pervin’e anlattım. Şimdi
babama söylersem Hasan da duyacak, belki beni
affedecekti…
“Yarın söylersin”, dedi.
“Hayır, şimdi söyleyeceğim.”
“Şimdi baban uyuyor, yarın sabah söylersin. Hasan da
duyar. Onu öpersin, ağlarsın, seni affeder.”
“Peki!”
“Hadi şimdi uyu!”
“…”
Sabaha kadar yine gözlerimi kapatamadım. Hava henüz
ağarırken Pervin’i uyandırdım. Kalktık. Ben içimdeki zehirli
acıyı kusmak için acele ediyordum. Ne yazık ki zavallı
masum kardeşim o gece ölmüştü. Sofada çiftlik imamıyla
Dadaruh’u ağlarken gördük. Babamın dışarı çıkmasını
bekliyorlardı.

İLK NAMAZ

Kânunusani 1320 (1 Aralık 1320)
Ah, bu sabah çok soğuktu! Yatağımın sıcaklığından
çıktığım zaman, çılgın fırtınalarla bağırarak, tehditkâr
rüzgârlarla camları döverek geçen gecenin bütün ayazını
yemiş olan soğuk terliklere çıplak ayaklarımı sokunca, içimde
geceden kalan bir üşümenin titrediğini hissettim. Hizmetçim
hala uyuyordu. Onu bu feci soğukta sıcak yatağından
kaldırmaya acıdım. Odamın kapısını açtım. Dışarıda kesici ve
parçalayıcı kışın yırtıcı soğukları yüzüme ve ellerime
çarptılar. Bu acımasız tokatların altında kollarımı sıvayarak
abdestimi aldım. Odama dönünce yalancı bir sıcaklık, bir
teselli gibi havlunun altından kollarıma, yüzüme, ıslanmış
saçlarıma dokunuyordu.
Henüz gün ışımamıştı. Sabah aydınlığının donuk, kırmızı
sessizliği; gecenin soğuk, karanlık perdesini parçalayarak
büyüyor ve genişliyordu. Pencereye dayandım. Önümde,
ayağımın altında duran bütün evler, sonsuz bir uykunun
kâbuslarını tamamlıyor gibi mat ve cansız duruyorlardı.
Deniz, sınırsız, mat bir lacivertlikle uyuyor ve tan vaktinin
sona eren gölgeleriyle titreyen uzak ve sisli sahillere beyaz
dalgalarıyla sonsuz bir sınır çiziyordu.
Evlerin arasında fakir ve önemsiz ama manevi bir şekilde
gökyüzüne doğru yükselen Eski Cami’nin küçük ve yaşlı
minaresi hala boştu. Sonra… Bu sonsuz dakikada, o sona eren
gecede, sincap rengi karanlıklar, kızıl bir saydamlıkla akarken
minarenin şerefesinde genç müezzinin cılız bedeni hareket
etti. Ben hırkama sımsıkı sarıldım. Soğuktan büzüşmüş ve
düşünceli, bu bezmiş evrenin karanlığına karşı unutulmaz
tanrısal sesleniş hatırası gibi derinden gelen ve Tanrı
korkusuyla ruhumu titreten ezanı dinlerken on beş yıl önce…
Şimdi teselli gücünden son derece uzak kaldığım annem,
dünyada en çok ve taparcasına sevdiğim tek insan, bu
muhterem insan, şimdi hatırlıyorum da, on beş yıl önce beni
ilk sabah namazına kaldırmıştı. Galiba yine böyle bir kıştı.
Onun odasına bitişik olan küçük odamdaki küçük karyolamda
uyurken sıcak bir öpücük gibi alnımı okşayan nazik, ince
parmaklarıyla saçlarımı tarayarak:
“Haydi Ömer’ciğim, kalk”, demişti. “Kalk haydi
yavrucuğum!”
Ben gözlerimi açmıştım. Köşedeki küçük çalışma masamın
üzerinde yanan küçük gece kandili -ah, bunu unutamam, bu
bir kedi kafasıydı, iki pencereli olan odamın beyaz, muşamba
perdelerinin rengini aydınlatıyor ve yeşil cam gibi parlak
gözleriyle bakıyordu.
“Ama anneciğim, daha gece”, demiştim.
Her zaman öptüğü yerden, sol kaşımın ucundan tekrar
öperek:
“Yok yavrucuğum, saat on iki, sonra vakit geçer…” diye
beni kolumdan tutarak kaldırdı.
İçi yünlü küçük terliklerimi giyerek ve gözlerimi
yumruklarımla ovuşturarak onu izledim. Karanlık sofadan bir
anda geçip, onun odasına girdik. Bağdaş kurmuş bir zenciye
benzeyen siyah ve alçak soba gürüldeyerek yanıyordu:
“Aa! Pervin de kalkmış…”
Pervin -bizim hizmetçimiz- elindeki sarı güğümü sobanın
üzerinden indiriyordu. Onun kalkacağını hiç düşünmezdim.
Annem demişti ki:
“Pervin her sabah kalkar.”
Ben hiç kalkmadığım halde onun her sabah kalkmasına
şaşırırdım. Hırkamı çıkarıp kollarımı sıvadılar. Abdest
leğeninin yanına çöktüm. Anneciğim:
“Öyle yorulursun”, diye küçük bir sandalyeyi altıma koydu,
ona oturdum:
“Haydi besmele çek!”
Pervin ılık suyu ellerime döküyor, annem başucumda.
“Yüzünü… Kollarını, yine üç kere…” diye fısıldıyor. Ben
unuttukça “Aa! hani başına mesh?..” diye bana yanlışlarımı
düzelttiriyordu. Abdest bitince annemle birlikte alçak bir sesle
namaz dualarını okuyarak kollarımı ve yüzümü kuruladık.
Pervin de ayaklarımı kuruladı. Ve çoraplarımı giydirdi.
Isınmak için sobanın önüne gitmiştim. Arkama dönünce,
annemi tiftik seccadeyi açarken gördüm. Sonra başına yeşil
başörtüsünü örterek beni çağırmıştı:
“Gel…”
Gittim. Küçükken ben, onunla aynı seccadede, bir yavru
samimiyet ve saadetiyle o değerli, o yüce, hassas anne
vücudunun yanında durdum. İki söz ile bana ne yapmam
gerektiğini, daha önce öğrettiklerini tekrarladı:
“İki rekât sünnet… Gece öğrendiklerini ekle, unutmadın
ya?”
“Unutmadım.”
“Haydi…”
O, Allahü ekber sözünü ellerini omuzlarına kaldırarak kadın
gibi yaparken, ben de farkına varmadan onun gibi yapmıştım.
Sünneti bitirdikten sonra, bana, gözlerinin tatlı ve etkili bir
tebessümüyle gülerek:
“Yavrum, sen kadın mısın? Kadınlar öyle başlar, sen
erkeksin. Ellerini kulaklarına götüreceksin.”
Ve sıcak elleriyle benim küçük ellerimi kulaklarıma
kaldırarak:
“İşte böyle!” diyerek erkek hareketini gösterdi.
Ben de tekbiri öyle alıp annemden farkımı, neden erkek
olduğumu, erkekliğin ne olduğunu, erkek olmanın sadece
küçük kızları dövmek ve onlara hâkim olmaktan başka da
farkları olacağını düşünerek namazı bitirdim.
Dua ederken sordum:
“Nasıl dua edeceğim anne?”
O dua ediyor ve dudakları hareket ettikçe başörtüsü de titrer
gibi oluyordu. Başını salladı, duasını bitirdikten sonra, hala
aklımda:
“Önce ‘İslam olduğum için ey cenab-ı vacib-ülvücut
hazretleri, sana hamd ederim’ de… Sonra ‘Vatanımızın
düşmanlarını perişan etmeni senden rica ederim’ de… Sonra
da ‘Bütün eziyet çeken, hasta olan, felakette bulunan, fakir
olan Müslümanların selamet ve sağlıklarını senden temenni
ederim’ de… Kendin için, kendi iyi olman ve şeytanın
yalanlarına aldanmaman için dua et!”, demişti.
Ben bu basit ve Türkçe duayı, annemin dolabındaki
birbirinin üstünde duran ve karıştırdığımda “Dua kitaplarıdır,
sakın karıştırma!” uyarısıyla sürekli yasaklanan, yıpranmış,
Arapça, kitapları hatırlayarak içimden söyledim, fatiha…
Annem seccadeyi toplayarak bana uyuyup uyumayacağımı
sordu. Uykum var mıydı? Bunu bilmiyordum… Cevap
vermedim.
“Haydi öyleyse git, kitabını al. Dersini dinleyelim.”
“Peki.”
Artık koyu ve duman gibi bir aydınlıkla parlayan sofadan
geçtim. Odamın perdeleri biraz beyazlaşmış, küçük gece
kandilinin yeşil gözleri sönerek siyah iki nokta gibi kalmış,
sanki geceleri kendisine bakarak uyuduğum bu kedi kafası
ölmüş, öbür dünyaya gitmişti. Çalışma masamın üstünde açık
duran kitabımı kaptım, annemin yanına koştum. Hiç hatam
çıkmadı.
Annem geceleri şöyle derdi:
“Yatmadan önce dersini üç kere oku yavrum, uyurken
melekler sana onu öğretir.”
O melekler bu gece de, uykumda bana dersimi
öğretmişlerdi. Annem sevecen aferinlerle saçımı okşadı:
“Daha okula gitmene çok var”, diye beni kendi yatağına
yatırdı.
Uykum yoktu. Anneme bakıyordum. Yeşil başörtüsü
başında, bu karanlıkta bir hayal gibi hareket ederek Kuran’ını
aldı ve pencerenin kenarındaki büyük sedire oturarak, titrek
ve ince sesiyle, usulüne göre okumaya başladı. Ruhumda bir
şiir etkisi bırakan bu güzel sesi dinleyerek… büyük, yeşil
başörtüsünün altında, tıpkı ölen bir kız kardeşime benzeyen
güzel ve temiz yüzünü görerek… ve yavaşça sallanan başının
hafif
ahenginde
Tanrı’ya
yalvarmasını
seyrederek
dalıyordum. Perdelerin altından görülen dumanlı gök gittikçe
aydınlanıyor, geç kalmış birkaç yıldız koyu lacivert bir atlasa
düşmüş mavi ve nadide elmaslar gibi parlıyor, son
maviliklerini yayarak parlıyorlardı. Annemi bir meleğe
benzetiyordum. Bu hayalle melekleri düşünerek… Kuran
okuyan annemin şimdi etrafına toplanmaları gereken
melekleri görüyorum sanarak dalıverdim. Yüzümün üstünde,
ahirette güller bitecek ve cehenneme girecek olursam
kesinlikle yanmayacak olan sol kaşımın ucunda tatlı bir
ürperme duyuyor, sonra annemin parlak bir zambak
aydınlığıyla parlayan dudaklarının kımıldanmasına bakarak…
o görülmeyen melek kanatlarının saçlarıma, annemin şimdi
Kuran tutan ince parmaklarıyla okşadığı sarı ve gür saçlarıma
dokunduklarını hisseder gibi oluyor ve dalıyordum…
***
Ah, on beş sene önceki çocukluk ve şimdiki ben… Tatsız,
sevinçsiz, sevgisiz, aşksız ve heyecansız, her şeysiz, boş bir
hiçten daha boş geçen yorgunluk dolu soğuk hayat… Şimdi
karmakarışık amaçlarla, hırslarla, gerçekte değersiz olan
ulaşılması uzak arzularla; kısacası, sersemliğin bir özeti olan
nedensiz ve dayanılmaz kararsızlıklarla yaralanan ruhum,
kalbim ve iç dünyam… Şimdi sanki henüz bu gece görülmüş
bir rüya gibi, daha on beş saniye önce görülmüş bir rüya gibi
verdiği mutluluk unutulamayan ve aslında gürültülü ve hüsran
verici bir rüya olan bu fani hayat içinde kötü olmayan tek şey
çocukluk ve anıları…
Şimdi düşünüyorum da hayatta bu zavallı ve şefkatsiz
geçmişten oluşan, garip bir boşluktan başka bir şey olmayan
bu hayal içinde ne vurdumduymazlık, ne gizli bir hız var!..

İLK CİNAYET

Ben sürekli acı içinde yaşayan bir adamım! Bu azap
kendimi bildiğim anda başladı. Belki daha dört yaşında bile
yoktum. Ondan sonra sadece yaptığım değil hatta
düşündüğüm kötülüklerin bile vicdanımda tutuşturduğu
sonsuz cehennem azapları içinde hala kıvranıyorum. Beni
üzen şeylerin hiçbirini unutmadım. Anılarım sanki sadece
keder ve üzüntü için yapılmış.
***
Evet, acaba dört yaşında var mıydım? Ondan önce hiçbir
şey bilmiyorum. Bilinç başımıza nasıl yakmayan bir yıldırım
gibi düşer. Tolstoy daha dokuz aylık bir çocukken kendisinin
banyoya sokulduğunu hatırlıyor. İlk duygusu bir haz!
Benimki büyük bir acı ile başladı. Ben ilk kez kendimi şirket
vapurunda hatırlıyorum. Hala gözümün önünde: Sanki
dünyaya o anda doğmuşum, annemin kucağındayım.
Gürültülü bir kadın kalabalığı… Annem, yanındaki sarışın,
genç bir hanımla gülerek konuşuyor, sigara içiyorlar. Annem
sigarasını ince gümüş bir maşaya takmış. Ben bunu istiyorum.
“Al ama ağzına sürme!”, diyor. Bana bu ince maşayı
veriyor, sigarasını denize atıyor. Galiba yaz. Çok aydınlık ve
güneşli bir hava… Annem konuşurken mavi tüylü bir
yelpazeyi yavaş yavaş sallıyor. Ben kucağından kayıyorum.
Beni kollarımdan tutarak yanına oturtuyor. Gümüş maşacığın
halkasına parmağımı takıyor, annem görmeden ucunu ağzıma
sokuyor, dişlerimle ısırıyorum. Konuştuğu sarı saçlı hanımın
çarşafı mavi… Ben beyazlar giymiştim. Başım açık. Saçlarım
gür. Hem galiba dağılmış. Annem bunları düzeltirken başımı
yukarı kaldırıyorum. Güneşten kum kum parlayan tentenin
kenarında el kadar bir gölge kımıldıyor.
“Bak, bak!”, diyorum. Annem de başını kaldırıyor:
“Kuş konmuş”, diyor. Bu kuşu isteyince:
“Tutulmaz”, diyor.
Ben yine istiyorum. Annem şemsiyesiyle gölgenin altına
vuruyor. Ama gölgede hareket yok. Yine yanındaki hanıma
dönüyor.
“A, kaçmadı.”
“Neden acaba?”
“Yavru olacak mutlaka.”
“…”
“Anne, ben kuşu isterim!” diye tutturuyorum. O zaman
annem yelpazesini bırakıp ayağa kalkıyor, beni kollarımın
altından tutuyor ve küçük bir top gibi dışarıya kaldırırken
diyor ki:
“Aniden tut ha!”
Başım hemen tentenin hizasını aşınca gözlerim kamaşıyor.
Ellerimi uzatıyorum. Tutuveriyorum. Bu beyaz bir kuş…
Annem alıyor elimden, öpüyor, sarı saçlı hanım da öpüyor,
ben de öpüyorum.
“A, zavallı daha yavru.”
“Martı yavrusu.”
“Uçamıyor olmalı.”
“Denize düşerse boğulur.”
“…”
Diğer kadınlar da söze karışıyor, “Yaşamaz!” diyorlar.
Annem beyaz kuşu “A zavallı, a zavallı!”, diye uzun uzun
sevdikten sonra benim kucağıma veriyor.
“Eve götürelim, belki yaşar”, diyor, “ama sakın sıkma
yavrum.”
“Sıkmam.”
“İşte böyle tut.”
Gümüş maşacığına ince bir sigara takıyor. Yanındaki
hanımla yine lafa dalıyor. Kuşcağızın tüyleri o kadar beyaz
ki… Dokunuyorum... Kanatlarının kemikleri belli oluyor.
Ayakları kırmızı. Kaçmak için hiç çırpınmıyor, şaşırmış.
Gözleri yusyuvarlak. Kırmızı gagasının kenarında sanki sarı
bir şey yemiş de artığı kalmış gibi sarı bir iz var. Boynunu
uzatarak etrafa bakmaya çalışıyor. Ben o zaman gözlerimi
anneme
kaldırıyorum.
Yanımdaki
hanımla
gülerek
konuşuyorlar. Benimle ilgilenmiyor. Sonra beyaz kuşun
uzanan ince boynunu yavaşça elimle tutuyorum. Bütün
gücümle sıkmaya başlıyorum. Kanatlarını açmak istiyor.
Öteki elimle onları da tutuyorum. Mercan ayakları dizlerime
batıyor. Sıkıyorum, sıkıyorum, sıkıyorum. Dişlerimi, kırılacak
gibi, sıkıyorum, gık diyemiyor. Sarı kenarlı gagacığı
titreyerek açılıp kapanıyor. Pembe sivri dili dışarı çıkıyor.
Yuvarlak gözleri önce büyüyor, sonra küçülüyor, sonra
sönüyor… Aniden, kasılmış ellerimi açıyorum. Beyaz
kuşcağızın ölüsü pat diye yere düşüyor.
“…”
Annem dönüp eğiliyor. Yerden bu hala sıcak masum cesedi
alıyor. “A… A… Ölmüş” dedikten sonra bana dik dik
bakıyor:
“Ne yaptın?”
“…”
“Sıktın mı?”
“…”
“Söyle bakayım.”
“…”
Cevap veremiyor, avazım çıktığı kadar ağlamaya
başlıyorum. Annemin elinden beyaz kuşun ölüsünü sarı saçlı
hanım alıyor:
“Ah, ne günah!”
“…”
“Zavallıcık!”
“…”
Başka kadınlar da lafa karışıyor. Karşımızda oturan şişman,
yaşlı bir kadın cinayetimi haber veriyor:
“Boğdu. Gördüm vallahi, ne hain çocuk!”
“…”
Annem sapsarı kesilmiş, sesi titriyor:
“Ah insafsız!”, diye bana tekrar acıyarak bakıyor. Daha çok
ağlamaya başlıyorum. O kadar ağlıyorum ki… Beni artık
susturamıyorlar. Ne zaman, nerede, nasıl sustuğumu bugün
bile hatırlayamıyorum. Sanki sonsuza dek ağlıyorum.
Kendimi bilir bilmez işlediğim bu cinayetin üzerinden otuz
yıl kadar geçti. Şimdi şirket vapurlarının güvertelerinde
otururken ne zaman bir martı görsem aniden neşem kaçar. Bir
çocuk gibi ağlamak isterim. Kalbimin içinde büyük bir sızı
büyür, büyür. Yüreğimi acıtır.
“Ah insafsız!”, diye beni azarlayan anneciğimin sesini
duyar gibi olurum.

ANT

Ben Gönen’de doğdum. Yirmi yıldan beri görmediğim bu
kasaba hayalimde artık seraplaştı. Birçok yerleri unutulan
eski, uzak bir rüya gibi oldu. O zaman genç bir yüzbaşı olan
babamla her zaman önünden geçtiğimiz Çarşı Camii’ni,
karşısındaki küçük, harap şadırvanı, içinde binlerce kereste
tomruğu yüzen nehirciği, bazen yıkanmaya gittiğimiz sıcak
sulu hamamın derin havuzunu şimdi hatırlamaya çalışırım.
Ama beyaz bir unutkanlık dumanı önüme yığılır. Renkleri
siler, şekilleri kaybeder. Pek uzun gurbetlerden sonra vatanına
dönen bir adam doğduğu yerin ufkunu koyu bir sis altında
bulup da sevdiği şeyleri uzaktan bir an önce göremediği için
nasıl üzgün olursa, ben de tıpkı böyle merağa, sabırsızlığa
benzer bir üzüntü duyarım. O her akşam sürülerle mandaların,
ineklerin geçtiği tozlu, taşsız yollar, yosunlu, siyah kiremitli
çatılar, yıkılacakmış gibi duran büyük duvarlar, küçük ahşap
köprüler, sonsuz tarlalar, alçak çitler hep bu duman içinde
erir...
Yalnız evimizle okulu gözümün önüne getirebilirim.
Büyük bir bahçe… Ortasında köşk tarzında yapılmış
bembeyaz bir ev… Sağ köşesinde her zaman oturduğumuz
beyaz perdeli oda… Sabahları annem beni bir bebek gibi
pencerenin kenarına oturtur, dersimi tekrarlattırır, sütümü
içirirdi. Bu pencereden görünen avlunun öbür tarafındaki
büyük toprak rengindeki binanın camsız, kapaksız tek bir
penceresi vardı. Bu siyah delik beni çok korkuturdu.
Yemeklerimizi pişiren, çamaşırlarımızı yıkayan, tahtalarımızı
silen, babamın atına yem veren, av köpeklerine bakan
hizmetçimiz Abil Ana’nın her gece anlattığı korkunç, bitmez
öykülerdeki ayıyı, bu karanlık pencerede görür gibi olurdum.
Bu şüphe ile rüya dinlemek, yorumlamak merakında olan
zavallı anneme her sabah ayılı rüyalar uydurur, iri, kuzgun bir
ayının beni yakalayıp dağa götürdüğünü, ormandaki inine
kapadığını, kollarımı bağladığını, burnumu, dudaklarımı
yediğini, sonra Bayramiç yolundaki su değirmeninin çarkına
attığını söyler, ona birçok “Hayırdır inşallah...” dedirttirirdim.
Rüyayı yorumlarken benim büyük bir bey, büyük bir paşa
olacağımı, bana kimsenin kötülük yapamayacağına beni
inandırdıkça yalan söylediğimi unutur, ne kadar sevinirdim!
Hangi sokaklardan, kiminle geçerdim? Bilmiyorum... Okul
bir katlı, duvarları boyasızdı. Kapıdan girince üstü kapalı bir
avlu vardı. Daha ilerisinde, küçük, ağaçsız bir bahçe…
Bahçenin sonunda tuvalet, fazla büyük abdest fıçısı… Erkek
çocuklarla kızlar karışık otururlar, birlikte okur, birlikte
oynarlardı. “Büyük Hoca” dediğimiz kınalı, az saçlı, kambur,
uzun boylu, yaşlı, bunak bir kadındı. Mavi gözleri çok sert
parlar, gaga gibi eğri, sarı burnuyla tüyleri dökülmüş hain,
hasta bir çaylağa benzerdi. Küçük Hoca erkekti. Büyük
Hoca’nın oğluydu. Çocuklar ondan hiç korkmazlardı. Galiba
biraz aptaldı. Ben arkadaki rahlelerde, büyük hocanın en uzun
sopasını uzatamadığı bir yere otururdum. Kızlar belki
saçlarımın çok açık sarı olmasından dolayı bana sürekli “Ak
Bey” derlerdi. Erkek çocukların büyükleri ya adımı söyler ya
da “Yüzbaşı oğlu” diye çağırırlardı. Sınıf kapısının açılmayan
kanadında sallanan “geldi, gitti” levha yazısı, cansız bir yüz
gibi bize bakar, kalın duvarların tavana yakın dar
pencerelerinden giren donuk bir aydınlık durmadan bağıran,
haykırarak okuyan çocukların susmaz, keskin çığlıklarıyla
sanki daha çok ağırlaşır, bulanırdı…
Okulda tek bir ceza vardı: Dayak… Büyük suçlular hatta
kızlar bile falakaya yatarlardı. Falakadan korkmayan,
titremeyen yoktu. Küçük suçluların cezası ise oransız,
ölçüsüzdü. Küçük Hoca’nın büyük tokadı… Büyük Hoca’nın
uzun sopası… ki rastladığı kafayı mutlaka şişirirdi. Ben hiç
dayak yememiştim. Belki ayrıcalık tanıyorlardı. Sadece bir
kere Büyük Hoca kuru, kemikten elleriyle yalan söylediğim
için sol kulağımı çekmişti. O kadar hızlı çekmişti ki ertesi gün
bile kızarıklığıyla yanması geçmemişti. Ama suçum yoktu.
Doğru söylemiştim. Bahçedeki abdest fıçısının musluğu
koparılmıştı. Büyük Hoca bu suçu işleyeni arıyordu. Bu, mavi
cepkenli, kırmızı kuşaklı, hasta, zayıf bir çocuktu. Söyledim,
suçunu kabul etmedi. Falakaya yatırılacaktı. Sonra başka bir
çocuk çıktı; kendi kopardığını onun suçu olmadığını söyledi.
Yere yattı. Bağıra bağıra sopaları yedi. O zaman Büyük Hoca,
“Neden yalan söylüyor, bu zavallıya iftira ediyorsun?” diye
kulağıma yapıştı. Yüzünü buruşturarak darıldı.
Ağladım. Ağladım. Çünkü yalan söylememiştim. Evet, o
çocuğu musluğu koparırken gözümle görmüştüm. Akşam
paydos olunca dayağı yiyen çocuğu tuttum:
“Neden beni yalancı çıkardın”, dedim, “musluğu sen
koparmamıştın…”
“Ben koparmıştım…”
“Hayır, sen koparmamıştın. Diğer çocuğun kopardığını ben
gördüm.”
Israr etmeden yüzüme baktı. Bir an durdu. Eğer hocaya
söylemeyeceğime
yemin
edersem
saklamayacaktı.
Anlatacaktı. Ben hemen yemin ettim. Meraklanmıştım:
“Musluğu Ali koparmıştı”, dedi, “ben de biliyorum. Ama o
hasta ve çok zayıf. Falakaya asla dayanamaz. Yataktan yeni
kalktı, ölürdü belki de…”
“Ama sen neden onun yerine dayak yedin?”
“Neden olacak? Biz onunla ant içtik. O bugün hasta, ben iyi
ve kuvvetliyim. Onu kurtardım işte.”
Anlamadım ne dediğini. Yeniden sordum:
“Ant ne?”
“Bilmiyor musun?”
“Bilmiyorum.”
O zaman güldü. Benden uzaklaşarak cevap verdi:
“Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna ant içmek derler.
Ant içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye kadar
yardım ederler, imdada koşarlar.”
Sonra okuldaki çoğu çocuğun birbirleriyle ant içtiklerine
dikkat ettim. Kan kardeşi olmuşlardı. Hatta bazı kızlar da
kendi aralarında ant içmişlerdi. Bir gün, bu yeni öğrendiğim
âdetin nasıl yapıldığını da gördüm. Yine arka rahlelerde idi.
Küçük Hoca abdest almak için dışarı çıkmıştı. Büyük Hoca
arkasını bize dönmüş, yavaş yavaş, sümüklüböcek kadar ağır,
namazını kılıyordu. İki çocuk tahta saplı bir çakı ile kollarını
çizdiler. Çıkan, büyük, kırmızı damlayı kolları üzerinde bu
çizgiye sürdüler. Kanlarını karıştırdılar. Sonra birbirlerinin
kollarını emdiler. Ant içerek kan kardeşi olmak… Bu, beni
düşündürmeye başladı. Şayet benim de kan kardeşim olsa
hocaya kulağımı çektirmeyecek, belki de falakaya yatacağım
zaman beni kurtaracaktı. Koca okulun içinde kendimi çok
yalnız, arkadaşsız, korunmasız hissediyordum. Anneme
düşüncemi, her çocuk gibi biriyle ant içmek istediğimi
söyledim. Andı tarif ettim. İzin vermedi. “Öyle
terbiyesizlikler istemem. Sakın yapma ha!” diye tembihledi.
Ama ben dinlemedim. Aklıma ant içmeyi koymuştum. Ama
kiminle? Beklenilmeyen bir kaza, bir tesadüf bana kan
kardeşimi kazandırdı. Cuma günleri bizim evin bahçesinde
bütün komşu çocukları toplanırlardı. Akşama kadar birlikte
oynardık. Arkamızdaki evlerin sahibi Hacı Budaklar’ın benim
kadar bir çocukları vardı ki, en çok adı hoşuma giderdi:
Mıstık… Bu kelimeyi söylerken sanki tat alır gibi olur,
sürekli tekrarlardım. O kadar ahenkli, tınılıydı. Kızlar bu
güzel isme uydurulmuş kafiyeleri, Mıstık’ı bahçede, sokakta
görünce bir ağızdan söylerlerdi. Hala aklımda:
Mustafa Mıstık
Arabaya kıstık,
Üç mum yaktık,
Seyrine baktık!
diye bağırırlar, ellerini yumruk yaparak ona karşı dururlardı.
Mıstık hiç sinirlenmezdi. Gülerdi. Biz de bazen bu kafiyeleri
tekrarlar, eğlenirdik.
Bu iki küçücük beyit benim rüyalarıma bile girmişti.
Rüyamda birçok arsız kızın onu göçmen arabasına
sıkıştırarak, etrafına üç mum yakarak seyrine baktıklarını
görürdüm. Neden Mıstık öyle uslu dururdu? Neden birden
fırlayıp bu kızlara birkaç tokat atmaz, sıkıştığı katran kokulu
arabadan kurtulamazdı? Hepimizden güçlüydü. Sanki adı gibi
her tarafı yuvarlaktı. Başı, kolları, bacakları, bedeni… Hatta
elleri… Bütün çocukları güreşte yenerdi… Yazın her Cuma
sabahı büyük bir deste söğüt dalı getirirdi. Bu dallardan
kendimize atlar yapar, cirit oynar, yarışa çıkardık. Yarışta da
hepimizi geçerdi. Onu hiçbirimiz tutamazdık. İşte yine böyle
bir Cuma sabahı, Mıstık söğüt dallarıyla geldi. Ben en
uzununu seçtim. Diğerlerini çocuklara dağıttım. Bir çakı ile
bu dalların ucunu keser, kabuklarından iki kulak, bir burun
çıkarır, tıpkı bir at başına benzetirdik. Bunu en güzel ben
yapardım.
Kendi atımı yapıyordum. Mıstık’la diğer çocuklar sıralarını
bekliyorlardı. Nasıl oldu anlamadım, söğüdün kabuğu birden
yarıldı. Arasından kayan çakı sol elimin işaret parmağını
kesti. Sulu, kırmızı bir kan akmaya başladı. O an aklıma bir
şey geldi: Ant içmek… Parmağımın acısını unuttum.
Mıstık’a:
“Haydi gel kan kardeş olalım. Hazır elim kesildi. Sen de
kes…”
Tereddüt etti. Siyah gözlerini yere dikerek büyük yuvarlak
başını salladı:
“Olur mu ya!... Ant için kol kesmek gerekli.”
“Canım ne zararı var?”, diye ısrar ettim. “Kan değil mi? Ha
parmaktan, ha koldan. Hepsi aynı. Haydi…”
Kabul etti. Elimden aldığı çakı ile kolunu, hatta biraz
derince kesti. Kanı o kadar koyuydu ki, akmıyor, bir damla
halinde kabarıyor, büyüyordu. Parmağımın kanı ile
karıştırdık. Önce ben emdim. Bu tuzlu, sıcak bir şeydi. Sonra
da o benim parmağımı emdi.
Bilmiyorum aradan ne kadar zaman geçti. Belki altı ay…
Belki bir yıl… Mıstık’la kan kardeşi olduğumu neredeyse
unutmuştum. Yine birlikte oynuyor, okuldan eve birlikte
dönüyorduk. Bir gün hava çok sıcaktı. Büyük Hoca bizi
okuldan erken bıraktı. Tıpkı perşembe günü gibi… Mıstık’la
sokağın tozları içinde yavaş yavaş yürüyorduk. Ben fesimin
altına mendilimi koymuştum. Terimi silemediğim için yüzüm
sırılsıklamdı. Büyük, geniş bir yoldan geçiyorduk. Kenarda
yıkılmış bir duvarın temelleri vardı. Aniden karşıdan iri, kara
bir köpek çıktı. Koşarak geliyordu. Arkasından birkaç adam,
kalın sopalarla kovalıyorlardı. Bize, “Kaçın, kaçın,
ısıracak…” diye bağırdılar. Korktuk, şaşırdık. Olduğumuz
yerde kalakaldık. Ben biraz kendimi toplayarak, “Aman
kaçalım…” dedim. Ama gözleri ateş gibi parlayan köpek bize
yetişmişti. O zaman Mıstık, “Sen arkama saklan!” diye
bağırdı. Önüme geçti. Köpek onun üstüne atladı. Önce hızlı
bir şekilde birbirlerine çarptılar. Sonra sanki güreşir gibi
boğaz boğaza geldiler. Köpek de ayağa kalkmıştı.
Bir süre böyle boğuştuktan sonra ikisi de yere yuvarlandı.
Mıstık’ın küçük fesi, mavi yemenisi düştü. Bu savaş bana çok
uzun geldi. Titriyordum. Sopalı adamlar yetiştiler. Köpeğe
olanca güçleriyle vurdular. Mıstık kurtuldu. Zavallının
kollarından, burnundan kan akıyordu. Köpek kuyruğunu
bacaklarının arasına kıstırmış, ağzı yerde kaçıp gitti. Mıstık
“Bir şeyim yok. Biraz çizildi. Acımıyor” diyordu. Evine
götürdüler. Ben de hemen evimize koştum. Anneme başımıza
geleni anlattım. Abil Ana beni yere yatırdı. Uzun uzadıya
kasıklarıma, korku damarlarıma bastı. Bir dua okuyarak
yüzüme üfledi, sarmısak kokusundan hapşırdım.
Ertesi gün Mıstık okula gelmemişti. Ondan sonra da
gelmedi. Anneme Hacı Budaklar’a gidip Mıstık’ı görmemizi
söyledim. “Hastaymış yavrum, dedi, inşallah iyi olunca yine
oynarsınız, şimdi rahatsız etmeyelim, ayıp olur.” Ondan sonra
ben her sabah Mıstık’ı iyileşmiş umuduyla bulurum diye
okula gittim.
Fakat ne yazık ki! O gelmedi. Köpek kuduzmuş. Baktırmak
için Mıstık’ı Bandırma’ya götürdüler. Oradan İstanbul’a
göndereceklerdi.
Ne yazık ki bir gün Mıstık’ın öldüğünü duyduk…
Erken kalktığım, açık, bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana
çocukluğumu hatırlatır. Aklımda çok eski, mor bir tan yeri
memleketi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne
getirmek isterim. Daima, farkında olmayarak, sol elimin işaret
parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hala beyaz
çizgi şeklinde duran bu küçük yara izi bence çok kutsaldır.
Andı için ölen, hayatını yitiren kahraman kan kardeşimin
sıcak dudaklarını tekrar parmağımın ucunda duyar, beni
kurtarmak için o kendinden çok büyük, kudurmuş, iri köpekle
boğuşan aslan, yenilmez hayalini görürüm.

PRİMO TÜRK ÇOCUĞU NASIL DOĞDU?

“Vatan ne Türkiye’dir Türkler’e, ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan”
Bu serin ve karanlık Eylül gecesinin yıldızsız gökyüzü
altında umutsuz ve rahatsız Selanik, sanki gündüz
gösterişlerden, heyecanlardan, gürültülerden yorulmuş gibi,
baygın ve sakin uyuyordu.
Rıhtım tenhaydı… Olimpos Palas’ın, Kristal’in, Splandit
Palas’ın diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştü.
Katolik kilisesinin her yanı kaplayan çanı saat üçü vuruyor,
hiddetli bir ahenkle bazen yavaşlayarak, bazen coşarak devam
eden açgözlü çınlamasını karanlıklara yayıyor, altınlı para ve
çıkar rüyaları gören rahat Yahudi mahallerinin üzerinde
dalgalanıyor, sonra ta yukarılara, mert ve sessiz Türk
mahallesinin sık ve geniş çatılarına doğru yükseliyordu.
Kenara çarpan siyah köpüklü deniz, havagazlarının donuk
ışıklarından uçan ölüm renginde parlamaların içinde, keder ve
elem sesleri çıkararak ağlıyor, sanki bu sonucu görünmeyen,
bu, sabahın açık ve mavi ufkunu, beyaz ve mor sisli Olimpos
dağlarını, o geçmiş ve masal vatanını yutan, yok eden geçici
yokluğun bu siyah ve yırtıcı gecenin gizli kinlerini açığa
çıkarmak istiyordu… Biraz ötede, tramvay yolunu tamir
etmek için yığılmış parke taşlarının ilerisinde, denize inen
küçük merdivenin başında, hareketsiz ve cisimsiz bir gölge
dimdik duruyor, önündeki korkunç karanlığın derinliklerinde
fennin bir hayat ve cesaret nuru gibi dolaşan, görünmez
düşmanları arayan büyük gözünü, Karaburun’un projektörünü
seyrediyordu. O kadar dalgındı ki bekçinin İkinci Cadde’deki
yaya kaldırımına düzensiz aralıklarla inen sopasını, geç vakit
yeşil masadan dönen zengin ve ecnebi kumarcıların aceleci
arabalarını duymuyor, lastik tekerlekli arabalar içinde geniş
ve yüksek şapkalarının altına üşümüş gibi büzülen yarım
gecelik sarhoş aşıklarla dudak dudağa öpüşerek geçen
artistlerin, medeni ve asil Batı’nın vahşi Türkiye’ye bir
hediyesi olan bu kibar ve imtiyazlı kadınların arsız
kahkahalarını işitmiyordu. Güya bir kısmı eriyerek deniz
halinde, ayaklarının dibinde fısıldayan bu yoğun ve umumi
karanlık gözlerinden ruhuna giriyor, bütün damarlarına
yayılıyor, kalbine doluyor, şuurunu belirsiz bir yokluğa
döndürüyordu. Bu yokluk içinde bir an, sersem ve hissiz,
kaybolurken Karaburun projektörünün birden baş göstermesi,
uyuşuk aklında yeni ve beklenilmez parıltıları alevlendiriyor,
onu düşünmeye sevk ediyordu. Bu zavallı düşünceli gölge,
gayet saygı değer bir genç, mühendis Kenan Bey’di. Ecnebi
ve Levanten toplantı yerlerinde ‘kendi milletini üstün gören’
ve ‘hayvanlık’ denilen Türklükten nefretle, Türklüğe yani
medeniyetsizliğe karşı olan kinle, Avrupa, halk ile olan hoş
birlikteliğinin usulündeki duruş ve yeteneğiyle, nazikliğiyle,
şen ve şuhluğu ile meşhurdu. Tahsilini Paris’te bitirmişti. On,
on bir sene önce memleketine dönünce –Paris’ten her gelen
gibi o da– dolgun bir maaşla İzmir’e gitmiş, orada aşık
olduğu güzel bir İtalyan kızla evlenmişti…
...İşte bu gece ne yapacağını bilemiyordu! Kırk sekiz saatin
feci ve inanılmaz tarihi sinirlerine dokunmuştu. İki defa
Depo’daki yalısının önüne kadar gitti. Fakat içeri giremedi.
Tekrar arabaya atladı. Döndü. Lanetlerden kaçan bir hain,
arkasından koşulan bir suçlu gibi karanlık sokaklarda
kaybolmak istedi. Dolaştı, dolaştı. Tekrar rıhtıma çıktı. Hırsız
adımlarla deniz kenarına geldi. Uykuda gezen bir adam
tavrıyla:
“Bu nasıl olur? Bu nasıl olur?” diye sayıklıyor, işittiklerinin,
gördüklerinin, gazetelerde, ilavelerde okuduklarının gerçek
olmasına akıl erdiremiyordu. Acaba bunlar bir rüya, bir kabus
muydu? Fakat uyanıktı. Bunu duyuyordu. Şişen kalbi
göğsünü acıtıyor, rutubetli bir hararet, şakaklarını yakıyor,
ateşli bir sıtma ve görünmez sihirli kelepçeler gibi bileklerini
sıkıyordu. Yirminci yüz yılın orta yerinde, fertlerin,
cemiyetlerin, devletlerin ve milletlerin haklarının tamamıyla
ortaya çıktığı ümit edilirken bu korsan hücumu beklenir
miydi? Bu ne kadar utanılacak bir cinayetti. Düşüncelerini
daha ziyade ilerletemiyor, beyni uyuşuyor, dizleri kesiliyor,
görmek için bir şey arıyormuş gibi, karanlıklara bakıyordu.
O savaşı hiç sevmezdi. “Savaş, hayattır!” diyen filozofun
kırmızı bir canavardan başka bir yaratık olamayacağını iddia
eder, hayata sahip olanın “mücadele” filminin sosyolojide,
insanlıkta da gerekli ve zorunlu bulunduğunu fenle, tecrübe
ile
gösteren
Darven’den
nefret
ederdi.
Gerçeğe
dokunmayarak daima hayal içinde yaşayan tembel, korkak ve
hasta düşüncelerin ortak şiiri, “insaniyet” hayali onun
mezhebiydi. Asıllarını, köklerini, ikinci sebeplerini bilmediği
bir sürü “değer”, hayalindeki seraptan mabette, dumandan
yontulmuş büyük ve vücutsuz putlar gibi, yükselir; bu ismi
var cismi yok Allahların karşısında o daima, ruhuyla secde
ederdi. Dokuz senedir masondu. Kıyaslama kabul etmeyen
derecede bağlı olduğu Fran-Masonluktan başka dünyada bir
hakikat olamayacağına bütün vicdanıyla inanırdı. Ne gelenek,
ne geçmiş, ne vatan, ne ırk tanırdı. Irk ve muhit teorisini, ruhu
ve fikri hasta bütün zavallılar gibi inkara kalkardı. Ne
olduğunu açıkça bilmediği bir amaç; “değer ve insani iyilik”
fikri, belli ve sabit anlamı olmayan bu genel ve belirsiz iki
kelime bütün mantıklara, bütün akıl yürütmelere, bütün
bilime, bütün gerçeklere isyan eden yırtıcı ve vahşi bir din
gibi, aklını çelişkiye düşürmüş, ruhunu katletmiş, onu
oynayan ve yaşayan bir ceset haline getirmişti. Evet, o, dörtte
üç büyüğü Yahudi ve Levanten olan sadık kardeşleri ve
kamaradları arasında önemli bir nüfuz ve itibara sahip, gayet
tutucu bir masondu! Yakında “Granmetr” bile olacaktı!
Birden:
“Oh…” dedi.
Sanki bu karanlıklardan çıkan görünmez bir el, kalbine
ateşten bir hançer saplamıştı; hem Selanik’teki İtalyan Mason
Locasına mensuptu… Bunu hatırlamak vücudunun her
noktasını sarstı. Sonra yine düşünmeye başladı. Öleceğini
zannetti. Yalnız kalbinin yeniden sıcak bir zehirle dolduğunu,
göğsünün parçalanacak gibi acıdığını duyuyordu. Hal ve tarih
birbirine karışarak heyecan halinde beynine hücum ediyor,
meçhul bir ağız tarafından kulaklarına fısıldıyormuş gibi yerli
yersiz birçok vaka aklından geçiyor, birden ruhu, hissi, fikri,
vicdanı, anlayışı değişiyor, tutuşturucu bir ateş nöbeti
varlığını eritiyordu:
“Ah, iyiliğe hizmet eden Avrupalılar!.” diye söyleniyordu.
Avrupalıların önceden önem vermediği, hatta bazı normal
bulduğu hareketleri ansızın aklına geliyordu. İlk defa
Fransa’yı hatırladı. Daima değere, insanlığa hizmet ettiğini
haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyuyor, çölün
silahsız, saf, masum, insan canlısı, ahlaklı ve asil evlatlarını
mitralyözlerle öldürüyor, huzurlu şehirleri, sakin yuvaları seri
ateşli toplarla yıkıyor, hiçbir suçu olmayan koca bir milleti
esir yapıyor; vatanlarını, mallarını, çalıyor; ırzlarını,
hayatlarını, ruhlarını zapt ediyordu. Cezayir, Tunus,
Sahrayıkebir, Senegal, Madagaskar ve İlah… Son fethettikleri
yerle, zavallı Fas’la Avrupa’daki kendi vatanlarının yirmi
katından daha fazla bir araziyi sahiplenmiş oluyorlardı. Bu
gaddar Avrupa’nın alanı ancak on milyon kilometrekareydi.
Oysa Afrika’daki Fransız sömürgesi on milyon üç yüz bin
kilometre! İnsanlığa Fransızlardan daha çok hizmet etme
fikrinde bulunan İngilizlerin yalnız Afrika’daki sömürgesi on
milyon kilometrekareden azdı. Bir vakitler, genel barıştan en
çok bahsedildiği zaman, meşrutiyete, hatta cumhuriyete sahip
ve mükemmel idareli, küçük, fakat namuslu bir
hükümetceğizin üzerine aç ve kudurmuş bir hayvan gibi
atılmış, onu çatır çatır paralayarak yutmuştu. Zavallı
Transval’in yalnız bir günahı vardı: Zenginliği, altın
madenlerinin bol bulunması! Almanya, İspanya, hatta
Portekiz ve Belçika’nın da büyük, önemli sömürgeleri vardı.
İşte Afrika da bölünmüştü. Bu, o kadar ortadaydı ki. Koca
kıtada ancak Habeş ve Liberya gibi bir iki yerli ve bağımsız
hükümetceğiz kalmıştı. İtalya’ya da sömürgesi dar gelmişti…
Şimdi beklenilmeyen, ümit ve hayal edimeyen bir dakikada
Trablus’a saldırıyor, elli senedir süren “Afrika’yı
Latinleştirmek” faciasının son perdesini açıyor veya
kapatıyordu. Bu nasıl bir insanlıktı? Bu iyiliğin, vahşilikten,
barbarlıktan, yamyamlıktan ne farkı vardı? Silahsız Afrika’yı
tamamıyla zapt eden bu yırtıcı, insafsız, müthiş Avrupalılar
Asya’yı da paylaşıyor, bu tecavüzlerine soğukkanlılıkla:
“Doğu Meselesi! “diyorlardı. Milyonlarca adamı insan yerine
saymıyor, onlara hayvanlardan daha aşağı muamele
ediyorlardı. Kendi memleketlerinde yalandan iyilikler
gösteren, şefkat pazarları, şefkat kuruşları tesis eden; hatta
hayvanları koruma cemiyetleri oluşturan bu dolandırıcı, alçak
Avrupalılar; zavallı Çin halkının sağlık ve afiyetini, neslinin
geleceğini korumak için afyonu yasaklayınca, birden
kuduruyor, bütün yüzlerini ortaya çıkarıyor; “Ticaretimize
zarar gelir!!! ”diye bu talihsiz hükümeti sıkıştırıyor,
korkutuyor, tekrar afyona izin verdiriyordu… Ticaretlerini üç
yüz milyon insanın sağlık ve afiyetinden, geleceğinden daha
kıymetli görüyorlar, üç yüz milyon Çinliye memleketlerindeki
köpekler kadar değer vermiyorlardı. İngiltere, Hindistan’ın
kanını emiyor, bütün hazinelerini Avrupa’ya taşıyor, iki yüz
doksan beş milyon insanı hizmet hayvanı, yani at ve eşek
gibi, her haktan mahrum, kendi hesabına çalıştırıyor; Rusya,
Türk yurdunu akla gelmez gaddarlıklarla çiğniyor,
İngiltere’yle, üç bin senedir yaşayan kadim bir milleti, viran
olan İran’ı haritadan silmek, yeryüzünden kaldırmak için
birleşiyorlardı… Türkiye’nin bölünmesi de kaçınılmazdı!
Çünkü Asya yağmasına onu engel görüyorlardı. Öncelikle
onu zayıf bırakmak, mahvetmek lazımdı. Hemen bir asır önce
Avrupalılar aleyhimize kalkmıştır. Navarin’de donanmamızı
yakarak Yunanistan’ı icat etmişler bunu Romanya, Sırbistan,
Karadağ, Bulgaristan, Şarki Rumeli, Cezayir, Tunus, Kıbrıs,
Mısır, Sudan yağmaları takip etmiş, sonunda son idam
kararımız Reval Mülakatı’nda verilmişti. Meşrutiyet ilan
edilince sözde bu karar geciktirildi. Halbuki bu geciktirme
tamamıyla yalandı... Bizi dünya yüzünden kaldırmak için
çizilen plan duruyordu. Bosna-Hersek zorla alındı. Meseleler
yine kalıcıydı; Makedonya Meselesi, Arnavut Meselesi, Girit
Meselesi, Boğazlar Meselesi, Şarki Anadolu Meselesi,
Mezopotamya Meselesi, Irak Meselesi, Suriye’nin İstiklal
Meselesi ve ilah… Bu meseleler Avrupalıları birer birer
halledecekti. Yalnız uygun vakitlerini bekliyorlardı… Bunları
hızla düşünmek beynini döndürüyor, onu, asılmak için ipe
doğru yürüyen, celladın satırı altına başını uzatan masumun
duyduğu o kadere razı, ümitsiz, fakat asil korku ile
titretiyordu. Vücudunda hiç kuvvet kalmadığını hissediyor,
sebepsiz gözyaşlarıyla ağlamak, denize, bu erimiş yokluk
gecesine mahvolmak istiyordu. İşte Trablus meselesinin
uygun zamanı gelmişti. O da herkes gibi, his ve
muhakemesini birden kaybetmişti. Başı fena halde ağrıyor,
şakaklarından kanlarının uğuldayarak geçtiğini işitiyor,
karşısındaki kuzgun ve sonuçsuz karanlığa bakıyordu.
Karaburun’un projektörü tekrar doğdu. Bu, uzun ve aydınlık
bir hattı. Seri bir daire çizdi. Olimp’e dikildi. Şimdi gözleri bu
ufkun ışığına dalıyor, bu ışığın içinde mavi denizle, açık
gökyüzüyle, sevimli kalesiyle, beyaz minareleriyle, nazik ve
sade evleriyle, yüksek hükümet sarayıyla, Menşiye
mahallesinin sağındaki yeşil hurma ormanıyla Trablus’un
hayalini görüyordu.
Alçak düşman bu güzel memleketi topa tutmuş, zapt etmeye
kalkmıştı ve bunun için ortada hiçbir sebep yoktu. Bu derece
kaba ve alçak bir tecavüze kimler cesaret ediyordu? Bu
milletin içinde namuslu insan yok muydu? Bu millet baştan
aşağıya kadar korsan mıydı? Hükümetleri bir ahlaka, bir
vicdana
sahip
insanlardan
ibaret
değil
miydi?.
Düşünüyordu… Projektörün ışığı tekrar söndü. Ufuk ve beyaz
Trablus hayali kayboldu. Gözleri yine karanlıklara daldı…
İtalya Başbakanı Gioletti, Dışişleri Bakanı San Julianos da.
Avrupa’da hükümet adamlarının çoğu gibi mason değil
miydi?. Şöhretli gran-metrleri, mason hükümdarları, mason
prensleri, mason lordları, mason milyonerleri “Yalnız
insanlık, başka bir şey yok!” diyen fran-masonluk şimdi
neredeydi?.. Başı dönüyordu. Düşeceğini zannetti. Biraz geri
çekildi. Yukarı doğru yürümeye başladı. Yanından geçen
devriyenin polisi “Kimdir bu?” gibi yüzüne bakıyordu. Bütün
hayatında ne kadar yanlış ve çürük fikirlerle aldandığını;
milliyetsizliğin, “Milletlerarası ve Masonluk” hülyasının biraz
düşünebilen bir adamı hüngür hüngür ağlatacak derece gülünç
bir budalalık olduğunu anlıyor, istemeyerek içinden:
“Ben neyim?” diye kendi kendine soruyor, fakat:
“Türküm!” demeye cesaret edemiyor, şimdiye kadar ruhu
zapt olunmuş değersiz bir cesetten başka bir şey olmadığını
anlayarak, bunun hiddetinden ve utanmasından ağlamak
istiyordu. O da Türkler’i dünya yüzünden kaldırmak için
birbirleriyle tamamıyla birleşmiş olan Avrupalıların önemsiz
bir kulu, itaat eden bir hizmetçisi, sahibi olduğu bir kölesi
değil miydi? Avrupalılara, Avrupalıların adetlerine,
geleneklerine,
terbiyelerine,
görgülerine,
muhitlerine,
cemiyetlerine tapmıyor muydu? Yabancılardan aldığı önemsiz
bir nişan, bir madalya onu nasıl deli gibi sevincinden çıldırtır
ve iftihar ettirirdi?
Türkler’i, Türkler’in vatanını bölüp, taksit ile maddi olarak
parçalamaya çalışan bu yağmacı doymaz Avrupalılar manevi
saldırılarını da ihtimal etmiyorlardı. Dillerini, milli
kültürlerini, ahlaklarını, terbiyelerini, adetlerini yayarak yüz
yıldan beri içimizde yalnız isimleri “Türk ve Doğulu” kalmış
müthiş bir “renksiz ordusu” oluşturuyorlar, bu “renksiz”lerle
gemlerimize saldırıyorlar, bizi zayıflatıyorlar, milliyet ve
Türklük fikrini fran-masonluk efsanesiyle boğuyorlardı. Düne
gelinceye kadar kendisi bile:
“Türküm!” demeye sıkılmıyor muydu? Ve bu memlekette
kendisi gibi büyüklüğünü, geçmişinin şerefini, dedelerinin
şanını bilmeyen, inkar eden, milliyetinden utanan ne kadar
Avrupalılaşmış renksiz vardı? Düşünüyor ve hızlı hızlı
gidiyordu. Gümrüğün arkasına, yeni apartmanların hizasına
gelmişti.
“Nereye gidiyorum?” dedi. Sabaha ancak birkaç saat vardı.
Bu gece yatmayacak mıydı? Fakat nerede yatacaktı? Evini,
yalısını hatırlayınca soğuk bir titreme duydu. Oraya nasıl
gidecekti? Artık o eve girerse nefretinden ve hiddetinden, acı
ve pişmanlığından ölmeyecek miydi? Tekrar döndü. Beyni
sulanmış da kafasını duvarlarına çarpıyormuş gibi, her
adımda başında dayanılmaz bir acı duyuyordu. Yürüdü ve
bilinçsiz bir hareketle Splandit Palas’ın önüne geldi. Camlı
kapıdan görünen aydınlık ve taş koridorun sonunda, bir
sandalye üzerinde garson uyukluyordu. Çan düğmesine bastı.
Garson birden uyandı ve çabuk adımlarla kapıya geldi. Açtı.
Bu, kır bıyıklı, tahminen kırk yaşlarında bir Rum’du.
“Oda var mı?” diye sordu.
Garson anlamamış gibi yüzüne baktı. Sözde Türkçe
bilmiyordu. Biraz tereddüt ettikten sonra:
“Malista (Evet)…” dedi. Fakat karşısındakinin Rumca
bilmediğine kanaat getirince tekrar iğrenç bir Yahudi
Fransızcasıyla ilave etti.
“İl ya, il ya, veuilles entrer? (Var, var, buyrun girin)”
Mermer basamaklı merdivenin başına gelince garson geride
kaldı. Yine o yalnız Selanik’e mahsus olan bozuk ve yanlış
Yahudi Fransızcasıyla, “Siz çıkınız mösyö, yukarıda odanız
gösterilecek…”dedi. Bir düğmeye bastı. Yukarıda bir zilin
çalındığı duyulur gibi oldu. Merdiveni yavaş yavaş çıkıyor,
başının ağrısından gözleri kapanıyordu. Kendisini ortadaki
salonun açık kapısı önünde buldu. İçeride gayet sarı saçlı,
beyaz kıyafetli Avrupalı bir kadınla, başı açık ve esmer bir
delikanlı konuşup gülüşüyordu. Gözlerini ovuşturarak gelen
kuvvetli, çirkin ve biçimsiz garson onu sağ tarafta tek yataklı
odalardan birine götürdü. Çiy ve beyaz aydınlığı söndürüp
yalnız kalınca arkası üstü karyolaya uzandı. Soyunmaya, hatta
potinlerini çıkarmaya gücü yoktu. Gözlerini kapadı. Kollarını
başının üzerine çaprazvari koydu.
Uyuyamıyor,
başının
zonkladığını
duyuyor,
evini
düşünüyordu! Karısı bu akşam onu beklemiş ve kimbilir ne
kadar merak etmişti ama nasıl gidecekti? Kırk sekiz saattir
birbirini takip eden olaylar, haberler, onu şaşırtmış, varlığını,
ruhunu değiştirmiş, karar verme yetisini kaybetmişti. Şimdi
ne kadar güç durumda kalmıştı… Hakaretin, tecavüzün,
yolsuzluğun şiddetinden ansızın uyanan millet, İtalyan
Okulu’nun, acentesinin, hastanesinin, hatta konsolosluğun
armalarını parçalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını
yırtmış, heyecanlı gösteriler yapmıştı. Ne kadar İtalyan varsa
şüphesiz hepsi kovulacaktı. İtalyan dostu görünecek bir Türk
şüphesiz lanetler, nefretler içinde hor görülecek ve
memleketten dışarı çıkarılacaktı…
Başının ağrısından gözleri yaşarıyor ve akacak gibi
oluyordu. Yüzükoyun döndü. Gözünün önüne karısı, çocuğu,
evi geliyordu. O hiç böyle bir günü düşünmemiş, bu ana
kadar huzurlu yaşamıştı. Bir İtalyan’la evlenmek, hayatını
birleştirmek ona pek doğal görünmüş, hatta iftihar
edilebilecek bir seçkinlik gibi gelmişti. Avrupa’dan geldiği
yılı, gençlik ve bekarlık günlerini hatırlıyor, geçmişi sesli bir
sinematograf hızıyla hayalinden geçiyordu. Grazza’yı ilk defa
İzmir’de bir baloda görmüş ve hayret etmişti. Bu kız eski
Roma tarzında fantezi kıyafetler giyiyor ve tıpkı İmparator
Adriyan’ın metresi Antinous’a benziyordu. Avrupa’da eğitimi
sırasında sanat tarihini incelerken hep Luvr Müzesi’ne gider,
saatlerce bu latif gözdenin heykeline bakardı. İzmir’de bu
heykelin canlısını görmek onu deli ediyordu. Grazya’ya
hemen aşık olmuştu. Önce babasına kendisini tanıtmıştı. Bu
Mösyö Vitalis isminde bir İtalyan mühendisti. Mesleklerinin
bir olması ilişkilerinin çabuk ilerlemesine sebep oldu. Mösyö
Vitalis’in hükümette görülecek işleri; memlekette çevrilecek
birçok dalaveresi vardı. Bu genç Türk’e mal bulmuş mağribi
gibi sarıldı. Evine kabul etti. Onu adeta kendisine gönüllü bir
tercüman ve bir komisyoncu yaptı. Gönüllü ve bedava
olmasının yanında gayet terbiyeli olan bu hizmetçi, ona
istediği kadar iş buluyor, hilelerine, madrabazlıklarına,
vurgunlarına yardım ediyor, hükümetteki işlerini bir dakikada
hallediveriyordu. Hem bu Türk zengindi. Kızına gayet değerli
hediyeler veriyordu... Fakat bedava ve sadık tercümanının
kızına aşık olduğunu, onunla evlenmek istediğini duyduğu
anda çok hiddetlendi. Bir Türk’e kızını vermek... Bu mümkün
müydü? Bir barbara, bir vahşiye, bir medeniyet düşmanına,
hasılı bir Türk’e nasıl kız verilirdi? Şiddetle reddetti. Aradan
birkaç ay geçti. Ancak tuhaftı; kızı da bu Türk’ü istiyordu.
Mösyö Vitalis, gençliğinden beri İspanya’da kurduğu
şatoların temellerini birden kazılmış gördü. Büyük bir çıkar
onu bekliyordu... Biraz filozoflaştı, biraz alimleşti. İtalya’da,
aç, sefil günlerde bütün ruhuyla itikat ettiği sosyalizm
kuramları davasına geri döndü. Bir gün kızına dedi ki:
“Bu Kenan’ın bir Türk olduğunu düşünsene!”
Grazya tehalükle:
“Asla, asla! Kenan asla bir Türk değildir ve asla bir Türk
olamaz...” diye cevap vermişti.
Sonra uzun uzadıya muhabbet ettiler. Mösyö Vitalis, kızına
tarihten, soybilim ilminden bahsetti; Bizans İmparatorluğu’nu
zapteden Türkler ancak bir avuçtu... Bugün görülen Rumeli
ve Anadolu halkı hep Rum’du. Fakat zorla dinleri
değiştirilmişti. Evet Kenan da bir Rum çocuğuydu. Türkiye,
Avrupalılar tarafından paylaşıldıktan sonra, hiç şüphesiz,
Rumeli ve Anadolu’da Türk adı altında yaşayan on yedi
milyon Rum, eski dinlerine geri dönecek, Hıristiyan
olacaktı... Mösyö Vitalis böyle anlatıyordu, bütün Türkiye’de
sultanın ailesinden başka Türk bir aile olmadığını ve hatta
bunu, aklı eren malumatlı Türkler’in de itiraf ettiklerini ilave
ediyor, Grazya şaşıyor ve seviniyordu. Kenan tekrar davet
edildi. Bu konular yanında açıldı. Tarihlerle, eserlerle,
geleneklerle, kahramanlıklarıyla şöhret ile kazanan, daha
Abbasiler zamanında Batı’ya üşüşmeye başlayan milyonlarca
Türk’ü,
Karamanlılar’ı,
Selçukiler’i,
Akkoyunlular’ı,
Karakeçililer’i unutarak, Osman hanedanının kurulmasından
birkaç sene önce Rumeli’ye, Vardar Vadisi’ne geçen yiğit
Türkler’in vücudunu inkar ederek, o da, Türkiye’de hiç Türk
bulunmadığını onayladı.
Baba kız hayalleriyle Kenan’ı Rum olarak kabul ettikten
sonra, evliliğin o kadar da imkansız olmadığına karar verdiler.
Mösyö Vistalis iki sene önce ölen babasından Kenan’a on beş
bin liralık bir miras kaldığını öğrenmişti. Bu para özellikle
Türkiye’de önemli bir miktardı... Sonra Doğu Meselesi
halledilince, yani Türkiye, Avrupalılar tarafından parça parça
bölüşülünce, en büyük mevkileri böyle Kenan gibi bilgin,
Avrupa’da eğitim görmüş, yerlilerin ruhuna vakıf, muktedir
adamlar işgal edecekti. Evet Grazya’nın talihi iyiydi... Mösyö
Vitalis evliliğe razı oldu ama birkaç şartı vardı: Kenan,
evlilikten önce mallarını satacak, kızına beş bin lira verecek,
Türk adetlerine bağlı kalmış sofu akrabalarıyla asla muhatap
olmayacak, doğacak çocukları İtalyan terbiyesi görecek ve
İtalyan olacaktı... Grazya her konuda serbest bırakılacak ve
kendisine de bazı girişimlerde kullanabilmesi için, borç gibi,
beş bin lira verilecek! Kenan, hemen İstanbul’a gitmiş,
satılacak şeyleri satmıştı, bütün şartları kabul ederek Grazya
ile evlenmişti. İki sene içinde art arda iki erkek çocuğu
olmuştu. Oldukça mutlu ve huzurluydu. İtalyan adetine
uyarak çocuklarını numara ile çağırıyorlar: “Primo!
Sekundo!” diyorlardı. Sekundo iki sene önce hastalanmış ve
ölmüştü. Şimdi yalnız Primo ile kalmışlardı... Mösyö Vitalis,
Meşrutiyet’in ilanından sonra Türkiye’de işlerinin iyi
gitmeyeceğini düşünüp binlerce lira ile on parasız geldiği
İtalya’ya gitmişti. Orada bir çiftlik almış, işten el çekmişti.
Kızına ve damadına her hafta bir kartpostal ve her ay uzun bir
mektup gönderiyordu...
Acaba bu tecavüzün üzerine neler yazılacak, İtalyan
arbedesinin yenmesini, İtalyan askerinin kahramanlıklarını
nasıl methedecekti! Kenan bilmediği bir yerinden yaralanmış
gibi yüzünü buruşturdu. Uyuyamıyordu...
Şimdi babası Grazya’yı ve kendisini İtalya’ya çağırmayacak
mıydı? Ne yapacaktı?.. Gidecek miydi?.. Hayır... O halde?..
Acaba Grazya uyruğunu değiştirmeye razı olacak mıydı?
Çocukları vardı. Hem on seneye yakın birbirlerini o kadar
seviyorlardı... Şakaklarından soğuk terler akıyordu. Cebinden
mendilini çıkardı, yüzünü sildi. Saçlarını parmaklarıyla
karıştırdı. Gözlerini açtığı vakit pencereden, dışarısının
aydınlanmakta olduğunu gördü. Sabah oluyordu. Ömründe ilk
defa bütün bir geceyi uykusuz geçiriyordu. Ayağa kalktı.
Gerindi. Sokağa baktı. Karşıdaki binanın ikinci kat balkonuna
yaşlıca bir kadın birtakım örtüler asıyor ve rıhtımda koyu
lacivert bir deniz, koyu lacivert bir gökyüzü altında uzanıp
gidiyordu. Sokağın içinde birkaç Yahudi kavga eder gibi
konuşuyor, yirmi otuz kişilik bir gürültü yapıyorlardı. Döndü.
Tekrar yatağa uzandı. Gözlerini kapadı. Uyuyamıyor, içinden:
“Ne yapacağım? Ne yapacağım?” diyor, hiçbir karar
veremiyor ve azaptan kıvranıyordu...
...Otelin kapısından çıkınca gözleri kamaştı. Büyük bir
güneş sona erme noktasına yaklaşmış, ortalığı çiy, sert ve
beyaz bir ışık içinde bırakmıştı. Deniz sakin ve maviydi.
Arabalar, tramvaylar, yine eskisi gibi geçiyor, herkes sanki
eskisinden biraz daha hızlı yürüyordu.
Tramvaya binmedi. Beyazkuleye kadar yayan gitmek
istedi... Önce deniz kenarında yürüdü. Bu taraf çok tenhaydı.
Tek tük birkaç kişi geçiyordu.
Sonra yine binaların yönüne saptı. Mutsuz bir yüze
rastlamıyordu. Aksine şapkalılar daha şen, daha mutlu
görünüyordu. Tüccar katipleri, mağaza memurları, kendi
kendilerine hayali bir önem veren tatlı su frenklerinin tamamı
bütün renksiz ve Türklüğe düşman taraf, seviniyordu. İyice
dikkat etti. Beklenmeyen biri gelse mutlaka bugün bir bayram
var zannedecekti. Asabileşiyor, dişlerini sıkıyor, dudaklarını
ısırıyor:
“Sevininiz hainler, sevininiz! Bizim felaketimiz sizin için
mutluluktur!” diyordu.
Beyazkule’ye geldi. Duvarları yıkmak işi yarıda kalmıştı.
İttihat bahçesinin önünde durdu. Asker kulübünün karşısında
boş bir araba duruyordu. “Binsem mi?“diye düşündü.
Vazgeçti. Ne oldukları belirsiz, irili ufaklı çocuklar, Fransızca
ekleri birbirlerine okuyor, katılacak derecede gülüyor ve
itişiyorlardı. Güneş yüzünü yakıyordu. Havagazı direğinin
dibinde birkaç yabancı kadınla birkaç şapkalı duruyor ve
tramvayı bekliyordu. Erkekler şüphesiz yeni başlayan savaşı,
düşman filosunun zaferini anlatıyor ve kadınlar mutlu bir
merakla dinliyorlardı. Nihayet uzaktan yaklaştığı görülen
tramvay geldi. Ağzına kadar doluydu. Yalılarda oturanlar öğle
yemeğinden dönüyorlardı. Yer yoktu. Arkadaki arabaya
atladı. Kondüktörün bölümünde ayakta durdu. Herkes
birbiriyle konuşuyordu. Türkçe bir kelime geçmiyordu.
Dikkat etti. Tramvayın içine baktı:
Kadın erkek hepsi şapka takmıştı. İğne atılsa yere
düşmeyecek olan bu koca oynayan ve umumi alanın içinde
kendisiyle beraber ancak üç fesli vardı. Diğer iki fesli de
tramvayı idare eden adamla biletçiydi.
Tramvay yürürken bu vicdan ezici mağlubiyet ve perişanlık
manzarasını görmemek için artık dışarısını seyrediyordu.
Yalısına yaklaşmıştı. Neden sonra tekrar dikkat etti. İşte aksi
gibi bir fesli geçmiyordu. Hep şapkalı, şapkalı, şapkalı...
Kendi kendini teselli etmek, bütün bütün karamsarlığa ve
ümitsizliğe bırakmamak istedi:
“Garip tesadüf?” dedi, “bu kadar yolda bir feslinin
geçmemesi pek garip...”
Küçük, zarif yalısı ölmüş gibi sessizdi. Bütün panjurlar
kapalıydı. Bahçeden geçti. Taş merdiveni çıktı, çana bastı.
Hizmetçi kız geldi, kapıyı açtı. Asabi bir acele ile sordu:
“Madam nerede?”
“Sabahleyin araba getirtti. Dışarı çıktı.”
“Primo?”
“O da madamla beraber gitti.”
“Madam bir şey söylemedi mi?”
“Hayır.”
İçeri girdi. İki yol sandığı hazırlanmıştı. Demek Grazya
yolculuğu düşünüyordu. Burasını ilk defa görüyormuş gibi
duvarlara, perdelere, möblelere, eşyalara bakıyor, hayret
ediyordu. Bütün bu muhitte Türk hayatına, Türk ruhuna ait
bir gölge, bir çizgi bile yoktu. Birden Bursa’daki
çocukluğunun geçtiği baba evini hatırladı; sofada rahat ve
beyaz örtülü divanlar vardı. Odalar gayet temiz ve halı
doluydu. Kubbe tarzında yapılmış nakışlı tavanda asılı
yaldızlı kafesin içinde bir kanarya daima öter, merdiven
başındaki ceviz ağacından eski ve guguklu saatle alaturka saat
her saat başını haykırarak onun gürültüsünü keserdi.
Babasının odası gözünün önüne geliyordu. Buraya selamlık
da derlerdi. Alçak sedirli ve kalın halılarla döşeli olan bu
geniş oda ağır vişne rengindeki perdeleriyle biraz karanlıktı.
Duvarlarda eğri ve altın kakmalı kılıçlar, kamalar, pişvotlar
asılı idi. Hatta bir gün babası bu kılıçlardan birini indirmiş,
kınından çıkararak ona birtakım lekeler göstermiş:
“Bunlar ne? Biliyor musun?” diye sormuştu. O ne olduğunu
anlamayarak:
“Çok kirlenmiş, temizletelim...” cevabını vermişti.
Hala duruyor gibi oluyordu; o vakit babası gülümsemiş ve
büyük eliyle minimini sırtını okşayarak:
“Hayır oğlum,” demişti, “bunlar kir değil... Bunlar düşman
kanı... Bu kılıç bize dedemizden kaldı. Babam da, ben de
savaşa onunla gittik. Bu kılıç yedi çarpışma gördü.
Üzerindeki düşman kanı en büyük kıymetidir, temizlenmez...”
Sonra bir gün yalnızken, hizmetçiye diğer kamaları ve irili
ufaklı kılıçları indirtmiş, kınlarından çıkararak bakmıştı. Yine
bu odadaki baş sedirin üstünde etrafı ipekten ve sarmalı
çevrelerle süslenmiş büyük bir levha vardı. İki sütun üzerine,
kırmızı ve ince çiçekler içine yazılmış olan bu satırları daima
okur, hatta ezberlerdi. Bu sert ve temiz altın ve çelikten
yapılmış bir kasideydi. Mertlik nasihatleri veriyor -mert bir
Türk ruhundan saçılıyor, iffet, namus, metanet, tok gözlülük
tavsiye ediyordu. Bazı mısraları aklına geliyordu:
“Geçme namerd köprüsünden, ko apartsın su seni!
Korkma düşmandan, ki ateş olsa yandırmaz seni!
Müstakim ol, Hazreti Allah utandırmaz seni!”
Son mısra bir nakarat gibi tekrar ederdi. Babası ne kadar
genç dururdu. Gelen misafirler, ağalar da ona benzerdi. Bu
levha güya kalplerinin, ahlaklarının tercümesiydi... Harem
tarafı da hayalinde dalgalanıyor, başı yeşil örtülü annesiyle,
daima yere bakan, omzunda hale gibi pembe bir atkı taşıyan
mukaddes hemşiresini görüyordu. Şimdi bu saygıdeğer
vücutlardan, kendi aslından, esaslarından ne kadar uzaktı...
Eğitim görüyorken babası ve annesi ölmüştü. Amcasının
yanına giden hemşiresi, orada yerlilerden bir beyle
evlenmişti. Kendisi on senedir ne Bursa’ya gitmiş, ne
akrabalarını görmüş, hatta mallarını bile İstanbul’dan
gönderdiği bir aracı yoluyla sattırmıştı.
Hayalinden uyanıyor, etrafına bakıyordu. Duvarlarda
mitolojiye ait resimler, eski Roma ve Yunan manzaraları
vardı. Askıda Primo’nun okula giderken giydiği geniş hasır
şapkası, ortadaki yuvarlak masanın üzerinde Progrés ve
Journal de Salomique gazetelerinin nüshaları duruyordu.
Buradan kaçmak istedi. Ama hangi odaya gidecekti?.. Yukarı
çıksa Mösyö Vitalis ile Madam Vitalis’in büyük kıtadaki
resimleriyle karşılaşacaktı. Salona girdi. Bir pencere açtı,
panjuru itti. İçeriye aydınlık doldu. Oh... İstemeyerek
duvarlara göz gezdirdi. Garibaldi’nin, Vistor Emmanuel’in
resimleri içleri rahat ve başarılı iki hakim gibi ona bakıyordu.
Diğer duvarlarda ise Vatikan’ın, Napoli’nin yağlı boya
manzaraları asılmış duruyordu. Ve bu ev kendisinindi...
Düşünüyor, düşünüyor, düşündükçe iki gündür farkına vardığı
varlığının aşağılığını, sefaletini, adiliğini, ülküsüzlüğünü
anlıyor; kaybettiği aidiyetliği, unuttuğu milliyeti, kıymetini
takdir edemediği esasları için acı bir matem duyuyor:
“Ah ne kadar zavallıymışım!” diyordu. Bu vicdan azapları
içinde geçen yarım saat ona bir gün gibi göründü. Kapının zili
çalınca vücudu titredi. İşte Grazya geliyordu. Parmaklarının
uçları üşüdü. Boynu hararet içinde kaldı. Başı kaşındı.
Dayanılmaz bir acı duydu. “Keşke fikrimi mektupla
yazsaydım!” diye düşündü. Fakat işte artık vakit yoktu.
Grazya dışarıda şapkasını açacak, içeri girecekti... O ne
yapacaktı? Ne söyleyecekti? Nasıl konuşacak, sabahleyin
verdiği kararı ona nasıl anlatacaktı? Bu tereddüt eziyeti çok
sürmedi. Grazya kapıdan girdi. Solgun bir tebessümle:
“Bonjur dostum, niçin burada oturuyorsun?” dedi. Yüzü
sararmış ve güzel burnu biraz daha büyümüş ve uzamış
gibiydi. Arkasında ince kahve rengi bir manto vardı. Sol
elinin eldivenini çıkarmaya çalışıyordu. Kenan şuursuz bir
cevap verdi:
“Hiç...”
“Dün gece neden gelmedin?”
“İşim vardı.”
“Neredeydin?”
“Otelde!”
“Oh, ne kadar merak ettim.”
Ve yanına oturarak merakının acısını yansıttı. Bir kolunu
aşk ve zevk dakikalarında olduğu gibi Kenan’ın omzuna
atmıştı. Cümlelerin sonunda bu koluyla onun başına
dokunuyor, hafif bir sallantı yapıyor, sanki karşısındakini
böyle etkiliyor ve uyutmaya çalışıyor, varlığını benimsiyordu.
Kenan on senedir içine yuvarlandığı esirlik uçurumunun hala
dibinde bulunduğunu ve buradan kurtulmanın pek zor
olduğunu görüyordu. Seviyorum zannettiği bu siyah gözlü
hoş kadın, gerçekte, aslıyla, esaslarıyla, aidiyetliğiyle
kendisine ne kadar yabancı, ne kadar uzaktı. Ve hatta
düşmandı... İlan olunan savaştan bahsediyordu. Kenan
dinliyor ve sessizliğini bozmuyordu. Grazya bu sabah
tercüman ile konuşmuştu. Hiç kimsenin bilmediği, gazetelerin
yazmadığı haberleri öğrenmişti. Yabancı siyasi memurları her
şeyi biliyorlardı. Yalnız Türkler’in bir şeyden haberleri yoktu.
Tercüman sır olarak söylemişti; bu sene içinde Doğu
meselesinin en mühim noktaları hallolunacaktı. İngiltere,
Almanya, Fransa kısaca bütün Avrupalılar birbirleriyle
tamamen anlaşmışlardı. Fas Fransa’nın oluyor. Almanya’ya
Afrika’dan başka bir sömürge verilmekle beraber Anadolu’da
serbest bırakılıyor, İngiltere İtalya’ya Trablus’un acilen işgal
edilmesini tavsiye ediyordu. Trablus İtalya’nın olurken
Acemistan da Rusya ve İngiltere tarafından paylaşılacaktı.
Birkaç ay sonra Rumeli’nin her tarafında bombalar patlamaya
başlayacak, Girit, Yunanistan’a bağışlanacak, Arnavutluk’a,
Makedonya’ya, Suriye’ye, Arabistan’a özerklik verilecek,
Sultanlık Avrupalıların himayesine alınarak Türkiye’de
“Uluslararası bir idare” oluşturulacaktı... Avrupa’nın
programı buydu!
Grazya, bunları ayrıntılı ve çabuk anlatıyor, tercümanın
korkularını tekrar ediyordu: Şimdi hükümet Genç Türkler’in
elindeydi. Ve bu gençler halkı heyecana getirmek, haşin ve
eşit bir ruh yaratmak yeteneğine sahiptiler. Doğu Meselesinin
halledileceği sırada, hükümet ellerinde bulunursa, büyük
felaketlerin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Çünkü ihtiyar
Türkler’le birleşecek, Rumeli’de ve Anadolu’da savaşmaya
kalkacaklardı. Birçok katliama hazır olmak gerekiyordu. Bu
iki hafta içinde Trablus’un işgal edilmesi heyecanıyla
milletvekilleri hükümeti devirecekti. Bütün konsoloslar, yeni
kabinenin Avrupa fikirli, Avrupa’da eğitim almış, ademi
merkeziyet, yani özerklik taraftarı, gerçek hürriyeti, yani
Avrupa himayesini ister, milliyetçilikten uzak, güçlü muhalif
milletvekillerinden kurulacağına emindiler. Bu kabine
askerleri öldürtmeden Trablus’a İtalya’nın hakkını ve
hakimiyetini tanıyacak, Girit için anlamsız ve tehlikeli
ısrarlarla büyük devletleri ve Yunanistan’ı üzmeyecek,
Arnavutluk’a, Makedonya’ya, Suriye’ye özerklik verecek,
mali işlerini Avrupalılara teslim ile Doğu Meselesi’nin sebep
olduğu ülkelerin bütünlüğünü son bir kere daha onaylatacak.
Mutlu bir siyasetle kan dökülmeden bitirecekti... Bütün
limanlar açılacaktı. Mezopotamya işletilecek, Avrupa’nın
büyük sermayeleri hep koşacak, her tarafa demiryolları
yapılacak, buraları Mısır gibi ticaret ve zenginlik memleketi
olacak, Türkiye de artık bütün mallarını vahşi ordusu ve
donanmasına harcamaktan vazgeçerek yükselme yolunu
tutacaktı. O vakit ne başka dinlere düşmanlık ne de cehalet
kalacaktı. Avrupa medeniyeti bozuk çalacak, sert ve savaşmış
milyonlarca yarım vahşiler, itaatkar ve yumuşak ameleler
haline gelecekti. Ama tercüman korkuyordu... Hükümetin
yine Genç Türkler’in elinde kalmasından korkuyordu! Bunlar
mağrur cahil ve aşırı milliyetçiydiler. Avrupalıları hiç
sevmiyorlardı. İhtilalden, kan dökmekten, boş yere müdafaa
ve inattan çekinmezlerdi. Barbarca cesur idiler. Hatta on iki
saat içinde İtalyanları Türkiye’den kovmaya kalkışmışlar,
boykotaj ilan ederek İtalyan ticaretini zarara uğratmak
serseriliğini göstermişlerdi...
Grazya şuh ve heyecanlı kadınlara has, ayrıntılı açık dille
uzatarak anlatıyor, Kenan kesmeden dinliyor, ölmüş gibi
hareketsiz duruyordu. Tercüman herhalde iki üç ay Selanik’i
terk etmenin pek yerinde olacağını da söylemişti. İstanbul
güvenliydi. İtalya’ya, yahut yabancı bir memlekete
gitmeliydi... Grazya pasaportlarını bile hazırlamıştı. Sordu:
“Ne zaman hareket edeceğiz, Kenan? Yarın mı?...”
“Nereye?”
“Mısır’a, İstanbul’a, yahut İtalya’ya...”
Kenan cevap vermedi. Bize daima büyük ve sarsıcı
heyecanlardan, büyük kederlerden, büyük umutsuzluklardan
sonra gelen o derin ve ergin sessizlik, o cesur soğukkanlılık,
yapısını birden değiştirmiş, ağırlaşmıştı. Şimdiye kadar
neslinin düşmanı olan bu yabancı kadınla, vatanını zaptı ve
iflasını hoş ve uygun gören bir Batılı ile nasıl yaşamıştı
şaşıyordu. Grazya ilave etti:
“Yüzüme ne tuhaf bakıyorsun... Hem söylemeyi
unutmuştum, dün babamdan bir telgraf aldım. Mutlaka
Selanik’ten çıkmamızı yazıyor.”
Kenan başını çevirip pencereden dışarıya bakarak:
“Ben buradan bir yere gitmem.” dedi.
Grazya inanamadı:
“Nasıl, Selanik’te mi kalacaksın?”
“Evet...”
“Ya ben?”
“Sen de...”
Bu esnada Primo içeri girdi. Yavaş yavaş yürüyordu.
Düşünceli ve solgundu. Gözleri uzaklara bakıyor gibi
küçülmüş ve derinleşmişti. Annesi onun yanında tartışmayı
uygun bulmadı. Hiddetli ve sert bir tavırla:
“Haydi dışarı, bakayım, Primo,” dedi, “gizli bir şey
konuşuyoruz...”
Çocuk itiraz etmedi. Sararmış babasıyla, dudakları titreyen,
parmaklarıyla eldivenlerini çıkaran annesine bir şey
söylemeden çıktı. Evet böyle olacaktı. Primo sanki bilmiyor
muydu?.. Dünü düşünmeye başladı. Okula gitmemişti.
Sabahleyin İttihat Bahçesi’nde buluştuğu Rum çocuklarıyla
rıhtımdan balık tutmaya çalışıyordu. Okul arkadaşlarından
Orhan’ı yazlık tiyatronun önünde gördü. Gazete okuyordu,
yanında büyücek bir Türk çocuğu daha vardı. Kendisini
çağırmıştı. Bu bir Türk paşasının oğlu idi. Okulda bütün
arkadaşlarına hükmeder, hiçbirinden korkmazdı. Acaba niçin
çağırıyordu? Yanına gitti. Orhan onun elinden tuttu, sordu:
“Senin baban Türk değil mi?”
Primo kızardı:
“Niçin soruyorsun?”
“Soruyorum, niçin inkar ediyorsun? Senin baban Türk
mühendisi değil mi?”
“Evet...”
“O halde sen de Türksün...”
Primo Türkçe bilmiyordu. Orhan Fransızca söylüyordu.
Ona elindeki Genç Türkler’in beyannamesini tercüme etti.
Şimdi Türklerle İtalyanların savaştığını anlattı. Anlatırken
coşuyordu; Türkler dünyanın en cesur, en asil, en güçlü
milletlerinden biriydi. Asırlarca bütün Asya’ya hakim
olmuşlar, Atilla Avrupa’yı köpek gibi inletmişti. Türkler
medeniyet yollarını açmış, her yere kahramanlık, temiz kan,
saf ahlak, yenilik ve seçkinlik götürmüşlerdir. Dünyanın en
büyük hükümetini Cengiz kurmuş, bu büyük Cengiz
neslinden ayrılan küçük bir kısım, Doğu Roma’yı, Bizans
İmparatorluğu’nu yıkmış, Anadolu’yu zaptetmiş, oradaki
dağılmış Türkler’i birleştirerek ta Viyana’ya kadar gitmişti.
Birkaç asır önce Avrupa’yı terbiye eden bu nesle, Osmanlı
Türkler’ine şimdi hepsi birden, bütün Avrupalılar
saldırıyorlar, mahvetmek için uğraşıyorlar, fakat başarılı
olamıyorlardı. Şimdi hepsi onları Afrika’daki sömürgelerden
çıkarmak istiyorlardı. Ama çıkaramayacaklardı. Türkler’in ne
kadar kuvvetli olduklarını, ne kadar yenilmez bir kuvvet
olduklarını
tekrar
anlayacaklar
ve
düşünmeye
başlayacaklardı. Bütün Avrupa’nın teşvikiyle İtalya ortaya
atılmıştı. Onun zırhlıları çoktu!... Orhan:
“Ah, bizim de olsaydı...” diyor, fakat karada bir şey
yapamayacaklarını, denizden içerilerinin İtalyanlar için mezar
olacağını söylüyor, Türkler’in eski deniz savaşlarını, vaktiyle
Akdeniz’i bir Türk gölü yaptıklarını, bütün paşa babasından
ve teğmen ağabeyinden duyduğu şeyleri çocukça büyüterek,
abartarak, uzun uzadıya anlatıyordu... Rıhtımdaki Rum
çocukları onun bir Türk çocuğu ile saatlerce konuşmasını
kıskandılar. Çağırdılar. Aldırmadı. Yine çağırdılar. Tekrar
çağırıyorlardı. Orhan:
“Oh bu sinekler!” dedi, bir şey yapamazlar, yalnız taciz
etmesini bilirler.
Ve ilave etti:,
“Bunlar bizi rahat bırakmayacaklar; haydi dışarı çıkalım,
sonra yine geliriz.”
Primo hiç itiraz etmedi. Orhan’la beraber bulunmaktan o
kadar haz alıyordu ki... İşte Türk olmayan arkadaşları içinde
onun kadar güzeli ve sevimlisi ve özellikle kuvvetlisi yoktu.
Kırmızı fesinin altındaki siyah saçları, esmer çehresi, al
yanakları daima ileri ve yüksekten bakan parlak gözleri,
hemen bir şeyin üzerine saldıracakmış gibi dik ve çevik duran
cesur tavrı ona küçük ve karşı konulamaz bir kahraman hali
veriyordu.
Bahçeden çıktılar. İleride, İttihat ve Terakki Kulübü önünde
dehşetli bir kalabalık gördüler, Primo bu kalabalığı dört yüz
kişi olarak tahmin etti. Orhan durdu. Baktı.
“Bir şey var galiba, hadi oraya gidelim!” dedi. Primo
tereddüt ediyordu. Orhan ona cesaret verdi:
“Korkma, sen Türksün! Türkler hiçbir zaman, hiçbir yerde,
hiçbir yerden korkmazlar...”
“Fakat başımda şapka var!”
“Zarar yok!”
“Kenarında İtalyan renklerinden kurdele var, bak...”
Orhan, yine buna da bir çare buldu. Primo’nun şapkasını
yarım saat için bahçenin tütüncüsüne bıraktılar. Tam kulübe
giderlerken kalabalık dalgalandı, karıştı, ortalarında uzun bir
sırıkla sallanan kırmızı bayrak, beyaz ay ve yıldız göründü.
Bahçeye doğru geliyorlar. Bu korkunç gelişi nefes almadan
seyrettiler. Önlerinden geçerken onlar da takıldılar. Primo
dikkat etti. Birçok çocuk vardı. Ellerinde yırtılmış bayrak
parçaları tutuyorlardı. Ama kendisinden başka, sessiz ve başı
açık yoktu. İttihat Bulvarı’nda yürümeye başladılar. Sol
tarafta bir binanın önünde durdular. Primo hemen tanıdı.
Annesiyle
birkaç
defa
gelmişti.
Burası
İtalya
Konsolosluğu’ydu. Kapının üzerine bir adam çıktı. İtalyan
armasını indirdi. Aşağıda bekleyenler hücum ederek
ayaklarıyla parçaladılar. Bir balta ile bandıra direğini
kırıyorlardı. Kapının yanındaki parmaklık setine siyah
kıyafetli, sarı bıyıklı, küçük fesli bir adam çıktı.
Yumruklarını sıkarak bir şeyler söylüyor, bütün kalabalık
alkışlarla ona cevap veriyordu. En sonunda avazı çıktığı kadar
bir şeyler haykırdı. Dinleyenler bağırarak tekrar ediyor,
anlayamadığı birtakım kelimelerle bağrışıyorlardı. Merak etti.
Ne söyleniyordu? Yavaşça sordu:
“Ne diyor?”
Orhan Fransızca tercüme etti:
“diyor ki namussuz, alçak, korsan İtalyanlar, bizim
haberimiz yokken, aramız kendileriyle iyi iken, bizim
dostlarımız iken birdenbire vatanımıza hücum ettiler. Oradaki
silahsız adamları, ihtiyarları, kadınları, kızları, çocukları top
gülleleriyle öldürdüler. Vatandaşlar! Onlar büyük ve sağlam
zırhlarına güveniyorlar. Fakat onların zırhlıları varsa bizim de
kutlu bir hakkımız vardır. Ve bu, onların zırhlarından daha
kuvvetlidir.”
Sonra bir telgraf okundu. Orhan onu da tercüme etti.
Trablus’ta İtalyanların iki savaş gemisi kayalıklara çarparak
batmıştı. Daha sonra bu göstericiler yukarılara doğru
çekilmişlerdi. Arkalarından, kırılmış ve ezilmiş İtalyan
armasına küçük çocuklar bir ip takmışlar, sürüklüyor ve
üzerine tükürüyorlardı.
...Primo kapının dibinde, elleri kısa pantolonun küçük
ceplerinde, büyük ve ela gözlerini yere dikmiş, bunları
düşünüyor, dünün hatırasını noktası noktasına hayalinden
geçiriyor ve göğsünün kabardığını duyuyordu. Sabahleyin
annesi tercümanla konuşurken de onu dışarı çıkarmıştı.
Şimdi babasıyla konuşurken de kovmuştu... Niçin
kovuyordu? O taciz etmekten başka bir şey bilmeyen
sineklerden miydi? Hayır, o pis bir sinek değil: Avrupa’yı,
Asya’yı zapteden, Orhan’ın anlattığı mert ve cesur
Türkler’den biriydi... Daima hakim olan, bu krallar, beyler...
hakanlar, emirler nesline ait Türk asla kovulamazdı! Annesi
buna nasıl cesaret etmişti? Yoksa kendisinin bir Türk
olduğunu bilmiyor muydu? Yüzüne kan hücum ediyor, elleri
titriyordu. İçeri girmek ve annesine niçin kovulduğunu
sormak istedi. Kapıya döndü. Fakat durdu. İçerde şiddetle ve
heyecanla konuşuluyordu. Adeta bir kavga gibiydi! Anahtar
deliğine baktı. İyice dinlemek, ne konuştuklarını işitmek
ihtiyacını duyuyordu. Fakat bu ahlaksızlık değil miydi? Lakin
böyle önemli dakikalarda ahlaksızlık var mıydı?.. Kulağını
anahtar deliğine koydu. Şimdi odanın içindeymiş gibi
işitiyordu. Annesi ince ve hiddetli zamanlarındaki titrek
sesiyle:
“Burada ben kalamam!” diyordu, “ihtiyar Türkler’in, vahşi
koyu sofular yatağanlarla sokaklara dağıldıkları zaman beni
de öldürmelerini istiyorsun. Parça parça etsinler! Yarın büyük
devletlerin donanması Selanik’i topa tuttuğu zaman güllelerin
altında ezilelim!”
Babasının sesi pek sert çıkıyordu:
“Bunlar hep hayal, hep yanlış inanç! Türkler kadınlara el
kaldırmaz. Avrupa’nın donanması da buraya gelemez. Hem
sen kalırsan artık İtalyan olmayacaksın...”
“Ya ne olacağım?”
“Türk...”
“Ben mi Türk?”
“Evet, sen...”
“Mümkün değil, ölürüm de Türk olmam. Vahşiliği kabul
etmem.”
“Türkler vahşi değildir. Asıl vahşi, hırsız ve korsan
İtalyanlardır.”
“Hayır Türkler’dir!...”
Babasının sesi bir yıldırım gibi gürlemeye başladı:
“Sus! diyorum... İşte sana teklifim; buradan gider ve İtalyan
kalırsan, bil ki artık aramızda hiçbir ilişki yoktur. Benimle
yaşamak, evimizi bozmamak istersen tamamıyla Türk
olacaksın! Babanı, memleketini, adetlerini, dostlarını
unutacaksın! İsmin değişecek! Çarşaf giyecek, Türkçe
öğrenecek, bir harf İtalyanca söylenmeyeceksin... İşine
geliyorsa razı ol. Yok, gelmiyorsa serbestsin! Bugün istediğin
yere gidebilirsin. Seni boşarım. Bir daha birbirimizi
görmemek üzere ayrılırız!”
Annesinin sesi yumuşuyordu:
“Kenan, on senelik hayatımızı birden nasıl unutuyorsun?
Birleşirken şartlarımız ne idi? Sen tamamıyla bir
Avrupalıydın. Niçin böyle birdenbire değiştin? Vahşi oldun?
Ah Madam Rapi Zardi... Şimdi nerdesin? Sen bana hep
bugünleri söylemiştin...”
“Ne söylemişti?”
“Seninle nişanlandığımız zaman o kadar engel olmaya
çalıştı: ‘Bunlar koyun derisine saklanmış kurtlardır. İnanmaya
gelmez, Ne kadar Avrupa’da okusalar, terbiye görseler, yine
bir gün dişlerini çıkarır, insanı parçalarlar.’ derdi. Ben
dinlemedim. Ah ben dinlemedim. Sana inandım. Hiç böyle
vahşileşeceğine; medenileri, Batılıları hor göreceğine, beni
Türk yapmaya, çarşaflara hapsetmeye, hayvanlaştırmaya
kalkacağına ihtimal vermezdim. Ah Kenan, sen ne kadar
nazik ve medeniydin...”
“Kısa cevap isterim! Ya evet, ya hayır... Ben seni
zorlamıyorum. Serbestsin! diyorum. Lakin İtalyan ve Batılı
kalırsan şimdiden sonra seninle yaşamayacağımı açıkça
söylüyorum...”
Annesi cevap vermedi. Yüz sene uzunluğunda bir dakika
geçti. Primo başını çevirdi. Anahtar deliğinden baktı.
Ortadaki masa ile üstündeki çiçek vazosunun bir kısmını
görüyordu. Annesi lafa başlayınca yine kulağını deliğe koydu:
“Madem öyle. İşte cevabım: hayır... Beraber geçirdiğimiz
on seneyi, sadakatimi sen düşünmezsen, ben hiç düşünmem.
Babamın yanına gider, orada rahibe olur, kalırım. Fakat...”
“Ee, fakat...”
Primo’nun şiddetle kalbi çarpmaya başladı:
“Çocuğumu da beraber götürürüm, burada bırakmam.”
“Primo yalnız senin çocuğun değil! Senin onda ne hakkın
varsa, benim de o kadar, belki daha fazla hakkım var. Fakat
ben sana haksızlık etmek istemem. Çocuğumuzu çağırır,
sorarız. Hangimizi arzu ederse onun olur. Ya benimle kalır,
Türk olur. Yahut seninle İtalya’ya gider. Orada ya papaz olur,
ya korsan...”
Ya papaz olmak, ya korsan... Primo asla İtalyan
olmayacaktı. Mademki babası Türk’tü! o da Türk’tü... Geri
çekildi. Eliyle alnını tuttu. Annesi Türk olmaya tenezzül
etmez de o İtalyan olmaya sanki eder miydi? Jimnastikhanede
idman yapıyormuş gibi göğsünü ileri geri fırlattı. Ellerini
kalçalarına koydu. Kafasını salladı. Kaşlarını çattı.
Dudaklarını uzattı. Kollarında meçhul ve karşı koyulmaz bir
kuvvetin taşımak istediğini, kalbinin içine sığmadığını
duyuyordu. Sert adımlarla salonun kapısının önünde
gezinmeye başladı. O söyleyeceği ve yapacağı şeyi biliyordu!
Kendisi bir Türk, yani bir kahraman değil miydi? Bunu
gösterecekti...
Birden annesinin bağırdığını işitti:
“Primo, buraya gel...”
Kapıya doğru yürüdü. Kuvvetlerinden iyice emin olmak
için yumruklarını sıktı. Ve idman yapar gibi kollarını ileri
uzattı. Evet, gayet kuvvetliydi. Kapıyı açtı. Annesi ayakta,
masanın yanında duruyordu. Babası oturduğu koltuktan hiç
kımıldamamıştı. İkisinin de yüzleri sapsarı idi. Annesi onu
kucaklamak istedi. Primo dehşetli bir ciddilikle reddetti:
“Yavaş...”
Küçük bir facia oyuncusu gibi ellerini kaldırmıştı. Grazya
birdenbire değişen yavrusunun bu emreden hareketi
karşısında buz gibi dondu. Sanki nefesi kesildi. Primo büyük
bir adam tavrıyla babasının yanındaki koltuğa oturdu. Başını
eline dayadı. Ve gayet garip bir şive ile Fransızca olarak:
“Ne var? Beni neden çağırdınız?” dedi.
İtalyanca konuşmuyordu. Grazya’nın çenesi tutulmuştu. Bu
bir kabus muydu? Primo yoksa önceden ders mi almıştı?
Kocasına baktı. O da şaşkındı. Primo’nun bu tuhaf hali onu
bile şaşırtmıştı.
Uzadıkça ağırlaşan sessizliği, yine Kenan bozmaya cesaret
etti. Önüne bakarak:
“Yavrum, biliyorsun ya, şimdi savaş var. Annenle biz artık
tamamen ayrılıyoruz. Sen benimle beraber burada kalmak,
Türk olmak mı istersin? Yoksa annenle İtalya’ya gidip İtalyan
olmak mı?”
Primo oturduğu yerden şiddetle fırladı. Grazya ve Kenan ne
yapıyor diye birbirlerine bakıştılar. Ellerini kalçalarına
dayamış, acınacak ve heyecanlı tavrıyla bir annesini, bir
babasını süzdü ve gayet bozuk bir Türkçeyle:
“Ben... Turko çocuk... Ben, yok İtalyano... Ben burada...
Ben çocuk Türk...” diye haykırdı.
Grazya şaşkınlıktan masanın yanındaki sandalyeye
yığılmıştı. Kenan gözlerine, kulaklarına inanamıyordu. Primo
sonra seri bir hareketle kenardaki hasır sandalyeyi kaptı.
Kanepeye fırladı. İnce kollarından asla beklenmeyecek kadar
asabi kuvvetle bu sandalyeyi kaldırdı ve şiddetle Victor
Emmanuel’in resmine vurdu.
Levha parçalanmış ve camlar şangır şangır etrafa saçılmıştı.
Grazya bir gülle patlamış da sakınmak için başını saklıyormuş
gibi büzülmüş ve sinmişti. Camlar odanın her köşesine
düşüyordu. Kenan mutlu olmuştu. Sevinçli ve şuursuz bir
istekle kalktı. Kanepenin üzerinde, yükseklerden, pek çok
yükseklerden kendisine bakan bu Türk çocuğunu kucakladı.
Minimini bir tantı onu göğsüne bastı. Alnından öptü, öptü,
sonra yüzüne baktı. Bu ela gözlerin sonsuz derinliklerinde
şimdiye kadar ham bir hayal, asılsız bir düş sandığı şeyin
büyük ve yüce bir gerçek olduğunu görüyor; Doğu’nun
uğursuz manevi afyon ile zehirlenen bu muhteşem ve mekan
gerçeğinin, büyük Türk ruhunun yeni nesilde, yeni hayatta
tekrar doğduğunu anlıyordu. İşte iki günde kendisi bile ne
kadar değişmişti. Ve büyük tecavüzler, büyük felaketler daima
büyük yeniliklere başlangıç olmaz mıydı? Bunu düşünüyor ;
kolları arasında tuttuğu ve hala:
“Ben Turko, ben Turko. Ben yok İtalyano...” diyerek
varlığını anlayıp, ilan eden küçük tanrısını, tekrar tekrar
öpüyor, öpüyor; Grazya, başarılı, genç, güçlü ve uyanık
Turan’ın kesin galibiyeti altında ezilecek olan zayıf, hasta ve
miskin Batı’nın korkak ve kadından bir timsali gibi hıçkıra
hıçkıra ağlıyordu...

PRİMO TÜRK ÇOCUĞU NASIL ÖLDÜ?

Annesi Türk ve İslam dininden olmayı istemeyerek
babasından boşandı. İtalya’ya gitti. Primo, evde yalnız
kalmıştı. Bu yalnızlık hoşuna gidiyordu. Zaten o yabancı
kadının, o düşmanın aralarında ne gereği vardı? Şimdi Fransız
okulundan da çıkmış, bulvarın sonundaki büyük okula, bu
Türk ocağına girmişti. Bir ay içinde Türkçeyi öğrendi. Bu ne
güzel dildi. Bir gün babası:
“Primo, sana bir Türk ismi koyalım!” demişti.
Hemen sevinerek razı oldu:
“Koyalım, Enver, mesela...”
“Bu Türkçe değil.”
“Öyleyse Niyazi...”
“O da değil.”
“Tuhaf, şaka yapıyorsun baba... Türkler’in kullandıkları bu
adlar nasıl Türkçe olmaz?” diye güldü.
Ve babası kendisi ile eğleniyor sanıp, ciddileşti. Kaşlarını
çattı. Kollarını göğsünün üzerinde çaprazladı. Dik dik baktı.
Babası onun sertliğini bozmak istiyor gibi kucağına çekti:
“Şaka yapmıyorum, yavrum, bu adlar Türkçe değil.”
“Ya nece?”
“Arapça.”
“Türkçeler başka mıdır?”
“Başkadır.”
“Ne gibi?”
“Mesela Oğuz, Turhan, Orhan, Cengiz, Turgut, Alp...”
“Oh Oğuz, Oğuz... Oğuz koyalım.” diye ellerini çırptı ve
babasını boynuna sarılarak sordu:
“Bu, büyük bir adamın adı mıdır?”
“En büyük Türk’ün adı.”
“Bu bir paşa mı?”
“Hayır, Türkler’in ilk hakanı... İlk Türk hakanı... Her
milletin olduğu gibi Türkler’in de mitolojisi vardır. Oğuz Han
gökten inmiş ve sülalesi Türkler’e hükmetmiş.”
“Oğuz... Oğuz... Beni bir kere çağırınız bakayım.”
“Oğuz...”
“Buradayım...”
Mini mini vücudu dimdik oldu. Göğsünü ileri çıkardı ve bir
kahraman vaziyeti aldı. Babası tekrar onu kucakladı. Öptü:
“Sen bir aslansın yavrum, aslan bir Türk. Adın tarihe
geçecek.” dedi.
Primo bir dakika düşündü. Adını tarihe geçirmek, bu nasıl
olurdu?
“Bir adamın adı tarihe nasıl geçer?”
Babası onun kumral ve kıvırcık saçlarını okşayarak cevap
verdi:
“Gayet büyük ve yüce bir şey yapmakla. Herkesi hayretten
şaşırtacak bir kahramanlık göstermekle...”
“Pek güzel, pek güzel.” dedi.
Ve o andan itibaren büyük şeyler düşünmeye, takındığı
Oğuz adına layık hayallerle uğraşmaya başladı. Fransızcayı
anadil olarak biliyordu. Babası, ona sarı kaplı ve “Mavi
Bayrak” adlı kitap getirdi. Küçük Oğuz, hep onu okuyor,
rüyaları Cebe’nin orduları ve Cengiz’in sarayları ile
doluyordu. Derslerini bitirdikten sonra “Mavi Bayrak”a dalar,
saatlerce okurdu. Sabahleyin ilk işi gazeteleri gözden
geçirmekti. Trablus’ta alçak İtalyanlara öyle darbe
vuruluyordu ki!..
Bir gün babasına sordu:
“Biz Türk müyüz?”
“Şüphesiz yavrum.”
“O halde evdeki uşak, aşçı, hizmetçi niye Rum?”
Babası düşündü. Oğlunun bu milliyetçiliği hoşuna gitti.
Öyle ya, insan Türk olduktan sonra, hiç olmazsa kendi
yurdunu olsun Türkleştiremez miydi?
“Doğru söylüyorsun Oğuz.” dedi.
Ve ertesi gün bir Türk uşak buldurdu. Aşçı ile hizmetçi de
arıyordu. Zorluk çekmedi. Emine Hanım isminde bir dul
bulundu. Güzel yemek yapmasını da biliyordu. Alaturka
yemeklere hasret kalmıştı. Hele Oğuz ömründe yememişti.
Bu kadın bir göçmendi. Bir de oğlu vardı. Askerdi. Komşu bir
subayın evinde emir erliği yapıyordu. Bir hafta içinde artık
evde Türk’ten başka kimse yoktu. Artık Oğuz, bol bol Türkçe
konuşuyordu. Babasının getirdiği Türkoloji’ye dair kitapları
iyice anlamadan okuduklarını herkese anlatırdı. Bonmarşeden
aldığı bir talim tabancası ile hep nişan atmaya çalışırdı. İtalya
kralının resmini hedef yapmıştı. Her gün bu Türk düşmanının
bazen başına, bazen göğsüne bir iki atım yerleştirirdi. İtalya
Savaşı uzadıkça uzuyor, hala Trablus alınamıyordu.
Neredeyse bir sene olacaktı. Ajanslar ve gazeteler iyi
yazıyordu. Fakat babası çok ümitsiz ve üzgün görünüyordu.
Acaba kederi nedendi? Sordu. Babası başını salladı:
“Oğuz’cuğum,” dedi “artık son günlerimizi yaşıyoruz. Biz
de Acemistan gibi olacağız. Hem bu çok sürmeyecek.”
Primo şaşırdı:
“Nasıl, fakat nasıl? Babacığım, Trablus’ta pek güzel
savaşıyoruz. Ordularımız hazır.”
Babası tekrar bir ah çekti:
“Dinle beni yavrum” diye başladı, “sana Türkiye’yi Batı
Türkler’inin halini anlatayım. Bizim hükümetimizi kuran
Ertuğrul ve Osmanoğulları, Turan’dan, Horasan’dan,
Altındağı’ndan kalkarak Anadolu’ya gitmişler. Anadolu’da ne
kadar Türk varsa, Selçuki ve başkaları… Hepsini kılıç
kuvvetiyle birleştirmişler. Sonra Anadolu’ya geçmişler. Orada
Rum, Arnavut, Bulgar, Sırp gibi milletleri esir etmişler.
Memleketlerini almışlar. Daha sonra çok kuvvetlenince
Suriye ve Arabistan’ı alarak oralarda düzensizlik felaketlerine
son
vermişler.
Fakat
aldıkları
yerlerin
halkını
Türkleştiremediklerinden, bu büyüklük onların zayıf
düşmelerine sebep olmuş, hani bir bardak limonatanın içine
fazla su koyup çoğalttıkça, nasıl şekerin kuvveti azalırsa ve
tadı kaçarsa öyle... Eskiden bu milletleri ayrı ayrı, oldukça iyi
idare etmişler. Sonra Tanzimat işi bozmuş. Ah bu Tanzimat...
Bu işte asıl felaketimizin başlangıcıdır.”
Primo:
“Acayip, bu Tanzimat ne?” diye sordu.
Babası daha uzunca anlatmaya başladı:
“Türklüğümüzü bütün unuttuğumuz tarih... Bu Tanzimat,
Avrupavari kanunların bizim memleketimize uygulamaya
başlanmasıdır. Bu yabancı ve muzır kanunlar -eski esirlerimiz
olan halkların çok işine yaramış. Çünkü bu kanunlar Avrupa
medeniyetinden, yani Hıristiyanlık ruhundan doğuyordu.
Esirlerimizin çoğu da Hıristiyan olduklarından hayatlarına
biçilmiş kaftan gibi uyuyor, onları daha ileri götürüyordu. Biz
Türkler’e gelince, dinimiz Müslümanlık olduğundan
Hıristiyanlıktan çıkan bir kurum bize göre değildi, ortaya ters
etkiler çıkarıyordu. Yıllar geçti. Esirlerimiz fikirce, ruhça,
medeniyetçe bizi fersah fersah geride bıraktı. Bizim
büyüklerimiz, hâlâ gafil ve budalaca ‘‘Musavat’’ ilan
ediyorlardı. Esirlerimizin elinde yeni ve mükemmel bir silah
vardı. Bizde ise kırık bir ok... Memleketimizde bütün
zenginlik, az zaman içinde esirlerimizin, yani o eski ve
barışmaz düşmanlarımızın eline geçti. Biz adeta bir bekçi, bir
uşak gibi kaldık. Askerlik ve memurluktan başka kaynağımız
yoktu. Ve sırf devlete ait siyasi bir tabirden başka bir şey
olmayan ‘‘Osmanlı’’ adı altında bütün düşmanlarımızı kardeş
sayıyor, en büyük Türkler’i, mesela Cengiz ve Hülagü gibi en
değerli savaş dahilerini çocuklarımıza en kötü adamlar olarak
gösteriyorduk. Ne yeni Müslümanlığa muhalif bir Türk
medeniyeti meydana getirilebiliyor ne de Avrupa’dan gelen
Hıristiyan medeniyetini kabul edebiliyorduk. Felaket
gecikmedi. Rumlar donanmamızı Navarin’e dindaşları olan
Avrupalılara yaktırdıktan sonra bağımsızlıklarını ilan ettiler.
Romanya, Sırp, Karadağ, Bulgaristan’da rahat durmuyorlardı.
Ayaklandılar. Asırlarca karış karış kan dökerek aldığımız
yerleri bir hamlede kapıştılar. Nihayet elimizde bu günkü
Rumeli ile Anadolu kaldı. Rumeli gitmek üzereydi. Şarkın
uyanılmaz uykusundan Genç Türkler uyanmışlardı.
Meşrutiyet ilan ettiler. İşte dört senedir hükümeti, Osmanlı
hakimiyetini tutuyorlar. Yalnız bu ‘‘Genç Türk’’ öyle bir
kuvvetti ki, en gizli yollardan devletimizin temeline hücum
eden, devletimizi yıkmaya çalışan Rumlara, Bulgarlara,
Sırplara, Arnavutlara karşı geliyor, onlarla uğraşıyorlardı.
Bugün bu kuvvet yıkıldı. Yere serildi. Artık Türklüğün
düşmanları serbest kaldı. Rahat rahat çalışacaklar. Mezarımızı
bir an içinde kazacaklar...”
Primo’nun gözleri bulanmış, düşüncesi kaybolmuştu.
Babasının yavaş yavaş anlattığı şeyleri dinliyor ve küçük
kalbinin rahatsız olduğunu duyuyordu. Demek kendisinin
milleti o kadar talihsizdi. Ama yine ümidini kesmiyordu:
“Ya ordumuz, babacığım, ya ordumuz?” diye haykırdı.
Babası başını salladı:
“Heyhat yavrum, heyhat... Artık o bir efsane... Topla,
tüfekle savaş olmaz. Ruh ister, maneviyat ister. Artık orduda
ortak bir ruh olmadığı, maneviyatın iflas ettiği anlaşıldı. Türk
subayları kendi milliyetlerini inkar ediyor. Devletimizin en
korkunç, en bıktırıcı, en yorulmaz düşmanları olan
Arnavutlarla birleşerek Türk kuvvetini, yani kendi varlıklarını
öldürüyorlar.”
Primo anlamadı:
“Aman babacığım, Arnavutlar, Türkler’in kardeşi değil
mi?”
“Hayır yavrum, eski esirlerimiz içinde bizi asla affetmeyen
Arnavutlardır. Hatta Yunan hükümetinin bağımsızlığına onlar
sebep olmuşlardır. Rumların bir hükümet kurmaları için,
kanlarıyla çalışarak Türkler’le çarpıştılar. Geçmişi bırakalım.
Meşrutiyet’in ilanından bu yana dört sene geçti. Devletin en
sıkıntılı zamanını gözeterek fırsat buldular. Dört defa isyan
ettiler... İşte şimdi birtakım Türk subayları çingene gibi
asıllarını inkar ve reddederek Türk düşmanları ile çalışıyorlar.
Türk düşmalarının yani Rumlar’ın, Bulgarlar’ın, Sırplar’ın,
Arnavutlar’ın oluşturduğu kuvvete yardımcı oluyorlar.”
Primo hala anlayamıyordu:
“Tuhaf şey! Babacığım, bu Türk subayları Türk olduklarını
bilmiyorlar ha?”
“Bilmiyorlar. Düşmanları kardeş sanıyorlar. Türk’ten başka
olan düşman milletlerin, Türk’ü mahvetmeye çalıştığını
onların kör gözleri görmüyor.”
“Peki subaylar öyle... Ya askerlerimiz? Anadolulu Türk
askerlerimiz.”
“Onlar bir vücuttur... Kafa olmayınca ne yaparlar?
Subayları Türklüklerine düşman olduktan sonra, kendilerini
mahvetmeye çalıştıktan sonra onlar ne yapacaklar?...”
Primo daldı. Talihsiz milletini, kendi varlığına düşman,
kendi Türk kuvvetini, Türk hükümeti içinde öldürüp düşman
kuvvetine dayalı olan zavallı, anlayışsız subayların ne kadar
budala ve sersem olduklarını düşünmeye başladı. Bahçede
kiraz ağacının içindeki serçeler bile diğer kuşlara karışmıyor,
bir cins, bir millet olarak geçinmiyorlar mıydı? Bir serçe var
mıydı ki kendi sürüsünü bıraksın da, gitsin kargalara,
güvercinlere karışsın? Demek kendi milletinden, kendi
sürülerinden ayrılan, yabancı ve düşman milletlerin
kuvvetlerime karışan Türk subaylarında şu serçecikler kadar
anlayış, gerçeği görme ve asalet yoktu... Ağlamak istiyordu.
Türk kuvvetine, Türkler’in düşman olması onun pek gücüne
gitmişti. Göğsünden bir sancı kalktı. Boğazına doğru çıktı.
Hıçkıracaktı. Yutkundu. Babası hala üzüntüsünü anlatıyor:
“Artık ordu bir efsanedir,” diye ilave ediyordu. Türk
olmayan Osmanlıların sınır dışındaki kardeşleri, yani Balkan
hükümetleri, yirmi dört saat içinde bizi yenilgiye
uğratacaklardı. Rumeli’de bir Türk bırakmayacaklar. Ateş ve
kanla boğacaklar.”
Artık Primo eski neşesini kaybetmişti. Hasta bir şahin gibi
hep karanlık köşeler arıyor, düşünüyor, babasının yaklaştığı
haberini verdiği felaketi bekliyordu. Demek bütün Türkler’i
Rumeli’nden kovacaklardı ha... Bu güzel Selanik’i de
alacaklar, büyük okullar düşmanlara kalacak, önceki yıl
hakanın gelip namaz kıldığı Ayasofya Camisi yeniden kilise
olacaktı... Ah Beyazkule... onun etrafına bahçe yapılacaktı.
Artık
bu
bahçe
yapılamayacak,
Primo
orada
oynayamayacaktı. Akşamları büyük bir adam gibi ellerini
arkasına bağlayıp gezdiği İttihat Bahçesi şapkalı düşman
subayları ile dolacak, her cuma akşamı dinlediği mızıka onlar
için çalacak, bu lezzetli dondurmaları, limonataları onlar
içecek ve Türkler’i püskürttükleri için göğüslerini kabartacak
ve kimbilir daha nasıl eğleneceklerdi. O zaman bütün bu
garsonların ve tramvaycıların, bütün kondüktörlerin, bu
terzilerin, bu bakkalların, bütün bu Türk düşmanı
Osmanlıların hakaretine nasıl dayanacaktı? Gözlerini kapıyor,
bir kabus içinde, Selanik’in Türkler’in Rumeli’nden
kovulduktan sonra sanki manzarasını görür gibi oluyordu.
Kalbi hızla atmaya başlıyordu. Bu kadar rezil ve sefil
olduktan sonra yaşamak mümkün müydü? Ayağa kalkar,
yumruğunu sıkar, karşısındaki hayali bir düşmana söyler gibi:
“Hayır, hayır alçaklar, alamayacaksınız. Beş yüz yıl önce
yiğit babalarımızın sizi dize getirerek zaptettiği bu yerleri
alamayacaksınız.
Bütün
Türkler
karşınıza
çıkacak,
vatanlarının her karışını kanlarınızla ıslatacaklar. Şayet
onların hepsini öldürüp başarılı olsanız bile mezardan, bir
harabeden başka bir şey bulamayacaksınız.” diye haykırdı.
Günler geçiyor, babasının hüznü daha da artıyordu. Primo:
“Hani baba, savaş olacaktı?” diye sordu, “halbuki bir şey
olmadı...”
“Mutlaka yavrum, mutlaka olacak.”
Nihayet Primo, bir cuma günü gezinirken biraz fazla
faaliyet gördü. Kışlanın yanından geçiyordu. Bir askere
sordu:
“Hemşeri bu kalabalık ne?”
Bu, kara bıyıklı bir jurnal eriydi. Yakasındaki sarı pirinçten
levhacıklarda ’’Jurnal’’ yazıyordu.
“Seferberlik ilan olundu.” diye cevap verdi.
“Seferberlik ne demek?”
“Savaşa hazırlık emri demek...”
“Savaş mı olacak?”
“Öyle diyorlar.”
“Hangi devletle?”
“Bulgar’la.”
Primo içinde tuhaf bir sevinç duydu. Tramvaya atladı. Eve
geldi. Aşçı Emine Hanım’a savaş olacağını ve Türkler’in
nasıl yine yeniden memleketler zaptedeceğini anlatmaya
başladı. Fakat bu kadın kendisi gibi sevinmiyordu.
“Ah, inşallah olmaz...” diyordu. Primo kızdı. Acayip, bu bir
Türk kadını değil miydi? Niçin savaşı istemiyordu? Bir Türk
kadını, birçok Türk oğullarının yeniden şan ve şöhret
kazanmasını, yeniden dünyaya Türkler’in kim olduklarını
göstermelerini istemez miydi? Sordu:
“Niçin savaş istemiyorsun?”
“Ah yavrum, o kadar ‘Ümmeti Muhammed’ e yazık değil
mi?”
“Ne demek?
“Yine o kadar göç olacak, çoluk çocuk meydanda kalacak.”
Primo anlamıyor:
“Canım, Emine Hanım,” diyordu, “niçin göç olsun? Bizim
ordularımız düşmanın memleketine girecek, onların
şehirlerini zaptedecek. Göç eden olacaksa onlardan olacak.”
İhtiyar kadın başını yukarı kaldırıyordu:
“Ah yavrum, biz gavurla savaşamayız.”
Primo hiddetleniyordu:
“Niçin savaşamayız? Bizim topumuz, tüfeğimiz yok mu?
Bizim askerimiz yok mu?”
“Ne olursa olsun, eğer savaş olursa yine göç olur.”
Primo daha da hiddetleniyordu:
“Ne biliyorsun canım?”
“Bilmiyorum. ‘Öncesi Şam, sonrası Şam’, bunu büyük alim
efendilerimiz söylemiş...”
“Ne demek, öncesi Şam, sonrası Şam?”
“Yani mutlaka bir gün gavur gelecek, İstanbul’dan
Anadolu’ya bizi sürecek. Bütün Müslümanlar Şam’a
toplanacaklar.”
“Yuha... A batıl fikir ha.”
“Sus yavrum, öyle söyleme, çarpılırsın...”
“Niçin çarpılırım?”
“Bunu büyük alim efendilerimiz buyurmuşlar...”
“Onlar ne biliyorlarmış?”
“Onlar her şeyi biliyorlar.”
Primo anlamıyor, fakat sormuyor, içinden, ‘Bu cahil kadın
ne bilir?’ diyordu. Akşam oldu. Yemekte babasıyla konuştu.
O, aşçı kadından daha ümitsizdi. Fakat kendi kalbinde bir
aslan yatıyordu. Hiç Türkler beş yüz yıllık vatanlarını iki
buçuk Bulgar veya Yunan askerine bırakırlar mıydı? Artık her
gün kışla meydanına gidiyor, redif dairesinde toplanan
askerlerin, yük hayvanlarını, araba atlarını seyrediyordu. Bir
sabah bir gürültü koptu. Sokakta Yahudi çocukları koşuşuyor:
“İlave, ilave!” diye bağırıyorlardı. Hemen bir tane aldı.
Okudu ve Karadağ ile savaşın başladığını anladı... Eve koştu.
Bu müjdeyi Emine Hanım’a verdi. Yaşlı kadın:
“Eyvah! Eyvah!” diyor, oğlu, Mustafa’cığı da gideceği için
dizini dövüyordu. Akşam, babası daha üzgün gözüktü. Primo
sabahleyin erkenden okula çıktı. Tramvaydan kışlanın önünde
indi. Faaliyet son dereceyi bulmuştu. Fakat bütün subaylar,
askerler savaş olacağına hiç sevinmiyorlardı. Bu, hallerinden
belliydi. Adeta hepsi biraz sararmış, solmuş, sanki biraz
korkmuş gibi duruyorlardı. Arası çok geçmedi. Bulgar’ın,
Sırp’ın, Yunan’ın da savaş ilan ettikleri duyuldu. Gazeteler
boyuna sınırlardaki zaferlerini yazıyor, yaza yaza
bitiremiyorlardı. Bunları eve getirip babasına gösterdi...
Babası:
“Yalan yavrum, yalan...” diyordu. Selanik o kadar
kalabalıklaştı ki, artık kimse kimseyi tanımıyordu. Bir
kargaşalıktı ki, deme gitsin...
Savaşı bırakan Selanik’e kaçıyor diyorlardı. Primo
geziyordu. Kahveleri, hanları, dükkanları hep askerler dolmuş
görüyordu. Mademki savaş oluyordu, bu kadar askerin
bayram günü gibi böyle sokaklarda gezmesinin ne anlamı
vardı? Bir gün eve geldiğinde Emine Hanım’ı ağlarken buldu.
Niçin ağladığını sordu.
“Ah yavrum, göçmenler gelmiş...”
“Göçmenler mi gelmiş?” diye bağırdı. “Nerede?”
“Her yerde. Bütün camiler dolmuş...”
“Kim söyledi?”
“Bugün Mustafa geldi, o söyledi.”
“Nereden geliyorlarmış?”
“Koçana’dan, İştip’ten, Köprülü’den... Her taraftan...”
Ertesi gün okula gitmedi, camiler tarafına doğruldu.
Gerçekten her taraf dolmuştu. Bunlar ihtiyar, kız, kadın ve
çocuktu. Hepsi ağlıyor, tarif edilemeyecek bir sefalet içinde
hıçkırıyorlardı. Kalbi dayanamadı. Kaçtı, onları görmemek
için kaçtı.
Zavallıların hepsi açtı. Gelene geçene:
“Allah aşkınıza biraz ekmek...” diye yalvarıyorlardı.
Kahveler yine hıncahınç asker doluydu. Ne düzen ne hükümet
vardı... O gece uyuyamadı. İşte babasının dedikleri çıkıyordu.
Hala subaylar gazinolarda oturuyorlar, nazik ve beyaz
elleriyle, kadın gibi, saçlarını ve bıyıklarını düzeltiyorlardı.
Sabahleyin kalktığında başı ağrıyordu. Babasına söyledi.
“Üşümüşsün yavrum. Bugün dışarıya çıkma.” dedi.
Evde kaldı. Babası akşam gazeteleri getirecekti. Öğle
yemeğinden sonra pencerenin yanına oturmuş, Türkler’in
felaketini, bu felaketin sonunda ne olacağını düşünüyordu.
Bahçenin demir parmaklıklı kapısından Emine Hanım’ın oğlu
Mustafa’nın girdiğini gördü. Şüphesiz annesiyle görüşmeye
geliyordu. Bu aslan gibi bir askerdi. Göğsü geniş, iri gözleri
mavi ve parlaktı. Acaba annesiyle ne konuşacaktı? Merak etti.
Kalktı. Aşağıya indi. Mustafa’yı mutfakta annesinin
karşısında bir sandalyede oturuyor buldu. Gülerek gitti. Elini
tuttu:
“Hoş geldin Mustafa.”
“Hoş bulduk beyim.”
“Ne var ne yok bakalım?”
“Hayırlar...”
“Sen neden savaşa gitmiyorsun?”
“Ben yüzbaşı beyin evinde kaldım. Hem zaten savaş bitti.”
Primo:
“Ne?” diye bağırdı. “Savaş bitti mi? Nasıl bitti?”
“Bu akşam yüzbaşı bey geldi. Evdekilere korkmamalarını
söyledi. Bizim paşa ile Yunan’ın paşası konuşmuşlar.”
“Ee sonra?”
“Sonra, Selanik’i teslim edecekler.”
“Savaşsız mı?”
“Savaşsız...”
Primo:
“Vay alçaklar vay...” diye bağırdı. Bu nasıl olurdu?
Selanik’i babalarımız savaşsız mı almışlardı ki? Şimdi
savaşsız düşmana veriliyordu. Mustafa’ya daha birçok şey
sordu. Elli, altmış, yetmiş bin kişi silahlarını vereceklermiş.
Karaburun’daki büyük toplar bir gülle atmadan düşmana
teslim olunacakmış...
Primo tekrar sordu:
“Ee, sizi düşman sonra ne yapacak?”
“İyi bilmiyorum, galiba esir alacak... ‘Esirlik çok rahat,
adama bey gibi bakarlar’ diyorlar.”
Ve yüzbaşı beyin sevindiğini anlatıyordu. Primo dinliyor,
içinden müthiş bir kin kabarıyor, zehir gibi damarlarına
yayılarak her tarafını acıtıyordu. Mustafa gideceğine yakın
belinden büyük bir revolver çıkardı. Bu yüzbaşı beyinmiş.
Yunanlılar esir aldıkları zaman subayların kılıçlarını
bırakacaklarmış ama diğer silahları alacaklarmış. Onun için
bunu Mustafa’ya vermiş, anasına saklattırsın diye... Primo
hem dinliyor, hem de savaşta kullanmadığı bu silahı bu
subayın neden sakladığını, savaştan sonra onu ne yapacağını
düşünüyordu. Hiç böyle revolver görmemişti. Kılıfı
tahtadandı. Aldı, baktı:
“Ne tuhaf...” dedi. “Bu nasıl şey?”
Mustafa bilmişlik tasladı:
“Buna mavzer revolveri derler beyim; bu hem tabanca hem
de tüfek gibi kullanılır...”
Primo sordukça o anlatıyordu. Tahta kılıfı, daha doğrusu
kutuyu açtı. İçinden revolveri çıkardı. Sapını kutunun ucuna
taktı. Tahta kılıf bir tüfek gibi olmuştu. Omzuna dayadı, nişan
aldı:
“İşte böyle...” diyor, daha ayrıntılı anlatıyordu. Primo
dikkatle dinliyordu. On kurşun birden konuluyordu. Nasıl
konulduğunu sonra nasıl boşaltıldığını anlattı.
Primo da aldı. Omzuna koydu. Mekanizmayı kurdu. Tetiği
çekti. Ateş edermiş gibi boşalttı. Ah, böyle on kurşun birden
konan, iki bin metre uzağa atan mükemmel bir silah varken
düşmandan nasıl kaçılırdı? Primo’nun buna aklı ermiyordu.
Emine Hanım:
“Ey oğul, nerede saklayayım ben?” diyordu. Primo kolayını
buldu. Yukarıda, tavan arasında, saçağa yakın bir yerde ufak
bir delik vardı. Oraya konulursa hiç kimse göremezdi. On bağ
da fişek vardı; onları da kömürlüğe koymalıydı. Mustafa:
“İyi, iyi...” dedi.
Anası itiraz etmedi. Primo revolveri aldı. Kendi eliyle
yerleştirdi. Kurşunları rutubet almasın diye bezlere sardılar.
Çuvalların arkasına koydular. Primo hep savaşla ilgili şeyler
soruyor, Mustafa cevap veremiyordu. Primo’nun bu teslim
olma işine aklı bir türlü ermedi.
Akşam babasıyla konuştular. Bu nasıl oluyordu? Ve
babasının İstanbul’a gitmek istediğini anladı. Ah, Selanik
kalacaktı ha? Üzüntüden kalbi acıdı. Rüyada görse
inanamayacağı bu felaketi daha çok düşünemiyordu. Felaket
saatleri ağır geçer. Yunan atlılarının gelmesi; kralın,
prenslerin, prenseslerin Selanik’e dolması epey sürdü.
Birden her şey değişmişti. Sokakları şapkalılar kapladı.
Yahudilerin hepsi hemen Rum’laştı. Dükkanlar maviye
beyaza boyandı. Mavili beyazlı taklar yapıldı. Yunan kralı
geldi. Herkes, kadınlar ve erkekler sokağa döküldü. Alkış,
alkış, alkış... El şakırtısından, “Zito, zito Yorgos!”
naralarından gök gürlese duyulmayacaktı.
Yalının önünden düşman taburları mızıka çalarak
geçiyorlardı. Bütün pancurlar açılıyor, bu geçen taburlara
çiçekler, öpücükler atılıyordu. Akşam babası:
“Yavrum, artık burada oturamayacağız” dedi. “İlk vapurla
İstanbul’a gideceğiz. Yarın veya öbür gün...”
Aman Yarabbi! Vatanı bırakmak bu kadar kolaydı ha!..
Adeta gezmeğe gider gibi vapura binecekler, beş yüz yıldır
oturdukları Selanik’i bırakacaklardı. Hayır, hayır... O, Primo,
buradan bir yere gitmeyecek, burada üzüntüsünden ölecekti.
İstanbul’a gidip ne yapacaktı? Sokaktan geçen Rum
çocukları, tramvaycılar, satıcılar:
“İşte bir Türk çocuğu...” diye kimbilir ne kadar acı bir
hakaretle bakacaklar, onunla eğleneceklerdi. Artık bu hayata
nasıl dayanabilirdi? Gece uyuyamadı. Babası istediği kadar
bavulları filan hazırlatsın... O kaçacak... Vapura binmeyecek,
kendini öldürecekti.
Ölmeye karar verdikten sonra Primo gayet tatlı ve hoş bir
rahatlık hissetti. Sanki acısı azaldı. Okul filan çoktan
kapanmıştı. Türkler kaçışmışlar, bütün bu binalara Yunanlılar
dolmuşlardı.
Son saatini daha tayin edememişti. Dışarıya çıktı.
Gezinmeye başladı. Her şey, her yer değişmişti. Ah,
değişmeyecek tek şey bizim subaylardı. Askerlerini, toplarını,
tüfeklerini, vatanlarını, ırzlarını, mallarını düşmana verdikten
sonra kurtardıkları pis ve değersiz canlarını eğlendiriyorlar,
yine eskisi gibi parlak kılıçlarını yerlere sürterek muzaffer
düşman askerlerinin arasında, erkeklerin önünden geçen bir
kız tavrıyla utanmadan geziniyorlar, gazinolarda bacak bacak
üstüne atıp, narin kadınlar gibi nazik ve beyaz elleriyle
taranmış
saçlarını,
yukarıya
kaldırmış
bıyıklarını
düzeltiyorlardı. Evet, bir tek bunlar değişmemişlerdi; sanki
onlarca şey olmamış, sanki Selanik alınmamış, sanki
göçmenlerin anlattıkları kanlı katliamlar yapılmamıştı. Onlar
yine arabalara biniyor, şantözlerle konuşuyor, hala
birbirleriyle politika tartışıyorlardı.
Primo, bunlardan iğreniyor, yanlarına gidip tokatlamak
istiyordu. Bunlar nasıl adamlardı? Hiç hisleri yok muydu?
Muzaffer Yunan ve Bulgar subaylarının arasında, Yunan
askerlerinin içinde nasıl utanmadan yaşayabiliyorlar, bütün
Rum, Yahudi ve ecnebi kadınlarının onlara attıkları
bakışlardaki hakaret ve nefreti anlamıyorlar mıydı? Rum
çocukları bile arkalarına takılıp, onlar geçtikten sonra:
“Yuha Turkos!.. ” diye bağırıyorlardı. Bunlarda biraz
utanma olsa, elleriyle teslim ettikleri bu şehirlerde durabilirler
miydi? Haydi canları tatlıydı, kendilerini öldüremezlerdi.
Fakat meydana çıkmanın ne anlamı vardı? Buradan bir yere
defolup gidemezlerse bir köşeye saklanamazlar mıydı?
Evde babasına sordu:
“Anladık, Selanik zaptolundu. Fakat bu subayları neden
tutuyorlar, süs diye mi?”
Babası başını salladı:
“Heyhat, yavrum.” dedi. “Onları tutan yok, kendileri
duruyorlar.”
Primo gözünü açtı:
“Kendileri mi duruyorlar?”
“Evet, kendileri.”
“Nasıl? Onlar esir değiller mi?”
“Hayır yavrum. Yunan ordusunun kumandanı Prens
Konstantin onlara ‘Anadolu’ya, İstanbul’a gidebilirsiniz.’
demiş.”
“Ee, neden gitmiyorlar?”
“Neden gitmeyecekler... Bulgarlar Çatalca’ya dayanmışlar.
İstanbul’a veya İzmir’e giderlerse tekrar savaşa gönderilme
ihtimalleri var. Onun için vakit geçirmeyi tercih ediyorlar.”
Primo kıpkırmızı oldu. Dünyada bu kadar adilik ve
korkaklık olabilir miydi?
“Vay alçaklar vay!..” diye bağırdı. Kendini tutamadı,
hiddetinden ağlamaya başladı. Babası onu teselli etmeye
çalıştı. Bu subayların suçları olmadığını, çünkü zavallıların
hangi kavme ait olduklarını anlayamadıklarından Türk
olduğunu ve ne olacağını bilmediklerini söylüyorlar:
“Asıl suç bize Türklüğümüzü unutturan sebeplerde...”
diyordu. Bu zavallı subayların ‘Turan’ın ne demek olduğunu
birbirlerine soracak kadar milliyetlerinden haberleri yoktu.
Türk tarihinin bir harfini bilmiyorlardı. Oysa düşmanlarımız
kendi milliyetlerinin ruhundan aldıkları ideallerle ileri
atılıyorlar, tarihlerinin onlara söylediği büyük görevi yerine
getiriyorlardı. Gelenekleri, vatanları, ayrı kalmış kardeşleri
için sevine sevine kanlarını döküyorlardı. Rumlar ‘Megalo
idea’larını yani büyük emellerini izleyerek binlerce ölü
bırakıyorlar. Türk toplarının üzerine sıçrayarak nutuklar
atıyorlar, Bulgarlar ‘Naşi, naşi Çarigrad naşi’ yani ‘İstanbul
bizim olacak, İstanbul bizimdir!’ diye sevinerek ateşe
atılıyorlardı.
Fakat Türkler... Türkler’in hiçbir fikri, büyük değil küçük
emelleri bile yoktu... Böyle ortak bir amaca, bir vicdana, bir
ruha sahip olmayan bir milletin fertleri şoven, bencil, hodgam
olurlardı. Ortak bir milliyet hayatını, örneğin Türklük diye
yüce, yüksek, büyük bir şeyi anlayamadıklarından özel ve
kişisel hayatları değerlenir, canlarını kolaylıkla feda
edemezlerdi.
Babası saatlerce anlatıyordu. O hayal meyal duyuyor,
kendisinin hangi kavme ait olduğunu bildiğini, bir Türk
olduğunun gayet güzel farkında olduğunu biliyordu. Madem
Türk olduğunu biliyordu, büyük Türklüğü, bugün can çekişen
büyük Türklüğün felaketini anlıyordu, o halde kendi fani
hayatının artık hiçbir önemi yoktu. Bu fani hayatı, büyük
Türklüğün büyük hayatı için feda etmeliydi. Ama nasıl?..
Primo hep bunu düşünüyordu, Selanik’ten gitmeye karar
vermişti. Sokaklardan Rum, Bulgar askerlerinin devriyeleri
arasında geziyor, ‘ama nasıl’ önemsiz hayatını ne şekilde feda
edeceğini düşünüyordu. Artık Türk subaylarını göremiyordu.
Acaba Prens Konstantin’in verdiği izinden yararlanarak hepsi
İstanbul’a veya İzmir’e mi gitmişlerdi? İki günden beri
hastalanarak evden çıkmayan babasına sordu:
“İstanbul’a giden de olmuş yavrum, ama Bulgarlar gelince
protesto etmişler. Yunanlılar da kalanların hepsini esir alıp
Atina’ya göndermişler.”
Primo:
“Oh!” dedi.
Esirliği ağır ve onur kırıcı, sefil ve rezil bir hal olarak kabul
ediyorlardı. İşte bu savaştan kaçanların hali... Şimdi pis ve
tembel tavuklar gibi onları kümese tıkacaklar, üzerlerinden
kilitleyeceklerdi... Primo buna seviniyordu. Bu kara günlerde
tek sevinci bu oldu. Bu subayların sokakları dolaşmalarını hiç
çekemiyordu.
Artık rahat rahat geziniyordu. Ona küçük olduğu için
aldırmıyorlardı. Rıhtıma, kışlaya, istasyona, her yere gidiyor;
düşman askerlerinin, düşman subaylarının neşelerini
seyrediyor ama hep minimini kalbi büyük Türklük için
çarpıyordu, şu fani hayatını tarihlere geçecek şekilde, şanlı bir
şekilde feda etmenin yolunu düşünüp duruyordu.
Primo, yüksek mermer bir binektaşının üzerinde aslan gibi
duruyor. Elinde kırmızı atlastan yapılmış büyük bir bayrak.
Başında beyaz kuzu derisinden parlak ve şık Türk kalpağı...
Önündeki meydan bütün kaybeden düşmanın esirleriyle
dolmuş. Primo yaverine emrediyor:
“Önce krallar gelsin...”
Evet, küçük Oğuz tıpkı Fransızların Jeanne d’arc’ı gibi
Türkler’in başına geçmiş ve bütün düşmanları püskürtmüş,
memleketlerini yağmalamış, sonunda hepsini; krallarına,
kraliçelerine, prenseslerine, mareşallerine, generallerine
varıncaya kadar hepsini esir etmişti. Şimdi bütün bu sekiz yüz
bin kişinin hayatı onun bir sözüne bağlı... Şimdi takın altına
gelmişler, aman diliyorlar... Dehşetli bir uğultu içinde hep bu
ses duyuluyor:
“Da jive Oğuz...”
“Zito pedi Oğuzos...”
“...”
“Yaşasın şanlı cihangir Oğuz...”
Kalabalığın arasından dört kişi ilerliyor. Bunlar Kral
Ferdinand, Kral Yorgiyeviç, Kral Nikita, Kral George... Hepsi
yere bakıyor. Taşın dibine diziliyorlar. Başlarını eğiyorlar.
Oğuz, elindeki büyük ve kırmızı bayrağı üzerlerinde
dalgalandırıyor ve:
“Titremeyiniz, korkmayınız,” diyor. “İşte büyük Türk
sancağının altındasınız. Utanmayınız. Sizin babalarınız da,
dedeleriniz de hep böyle geldiler, bu takın önünde yere
kapandılar, secde ettiler. Haydi çıkarınız taçlarınızı... Bütün
taçları kahraman sahibi olan Türklüğe, bana veriniz.
Bu dört adam, canlı gölgeler gibi, taçlarını çıkardılar. Ve
küçük Oğuz’un ayağına, ayağının dibine koydular ve yere
kapandılar... Şimdi meydanı dolduran bütün esirler susuyor.
Korkunç, heybetli bir sessizlik oluyor. Bu genel sessizliğin
içinde Oğuz’un ince fakat güçlü, madeni sesi yükseldi:
“Ey Ferdinand! Bugünü düşünmedin mi? Hiç tarih
okumadın mı? Türklüğü ölmüş sandın. Türkler’in nesilleri
bozulmuş, piçleşmiş olmasını umut ettin. Yalancıktan
papazlık taslayarak yirminci yüzyılın ta orta yerinde,
utanmadan bizim aleyhimize bir Haçlı Savaşı açtın; vahşi
askerlerine
kızlarımızı,
kadınlarımızı,
ihtiyarlarımızı
parçalattın. Hakanlarımızın büyük camilerini, eski kahraman
babalarımızın yaptığı büyük türbeleri topa tuttun...
Duyulmadık cinayetler işlettin. İşte sonunda, uyumuş,
donmuş, kanı kurumuş sandığın Türklük seni pençesine
geçirdi. Söyle sana ne yapayım?”
Yandan eğri burnuyla yırtıcı bir kartala benzeyen Ferdinand,
hep yaptığı şeyler gözünün önünden geçiyormuş gibi
titremeye başladı. Öbür krallar Yorgiyeviç, Nikita, George da
korkularından titriyorlardı.
Esirlerin içinden derin, yankılı, uzun bir ses bağırıyor:
“Affet, büyük Oğuz affet! Türklük onlara her zaman
insanca davrandı. Beş yüz yıl, beş yüz yıl, kendi emeğiyle
onları besledi. Dünyada olabilecek her türlü özgürlüğü,
serbestliği onlara verdi. Onlar bu iyiliğe karşı minnettar
kalmaları gerekirken hainlik ettiler. Evet, hainlik ettiler.
Hainlerin pis kanı Türk’ün parlak kılıcını kirletemez.”
Sonra dehşetli bir uğultu. Esirler kendi dillerinde
bağırışıyorlar. Ne dedikleri anlaşılmıyor. Oğuz’un göğsü
kabarıyor. Kahramanlar alçak gönüllü değil midir? İşte o da
alçak gönüllülük yapacak:
“Kalkınız, kalkınız, zavallı krallar kalkınız!” diye bağırıyor,
“Kalkınız! Sizi affeden büyük Türklüğün kırmızı bayrağını
öpünüz!”
Ve bayrağı binektaşından aşağıya uzatıyor. Ferdinand
ağlayarak sarılıyor, öpmeye başlıyor. Öbür krallar da gülünç
ve acınacak bir aceleyle bu yüce sancağa atılıyor. Öpüyorlar,
öpüyorlar. Gürültü artıyor. Bir kargaşalık. Dehşetli bir rüzgar
esiyor. Birden yağmur yağmaya başlıyor. Esirler etrafa
kaçışıyorlar. Ve sudan gölgeler gibi eriyerek dağılıyor,
kayboluyorlar. Gök gürlüyor. Oğuz, üzerindeki takın
yıkıldığını görüyor. Fakat elindeki bayrağı hala krallar
öpüyorlar, öpüyorlar. İçine tuhaf bir baygınlık geliyor, başı
dönüyor. Gözlerini kapıyor.
Ve birden uyanıyor. Geriniyor. Yatağında yalnız...
Ellerini gözlerini ovuşturuyordu, hala rüyasının sersemliği
devam ediyordu ama aşağıdan da yabancı sesler duyuluyordu.
Ne vardı? Kalktı, yere atladı, pencereye koştu. Camı açtı,
pancuru itti. Dışarıya baktı. Acayip. Bahçede düşman
jandarmaları, Giritliler duruyorlardı.
“Acaba bu da rüya mı?” diye ellerini gözlerine götürdü.
Hayır, hayır, bu gerçekti. Çevik hareketlerle çoraplarını giydi.
Pantolonunu çekti. Ceketini arkasına aldı ve kapıya koştu.
Aşağıya indi. Bir Yunan subayı ayakta babasıyla
görüşüyordu. Dinledi:
“Hükümetimiz sizin için soruşturma yapıyor. Bu soruşturma
bitene kadar hapsolacaksınız. Korkmayınız, hayatınız
tehlikede değildir.” diyordu. Babası sapsarıydı. Yoksa
korkuyor muydu? Ama neden babasını hapsedeceklerdi? Bu
hain heriflere zavallı hiç itiraz etmiyordu. Hatta Rumca:
“Hazırım, gidebiliriz!” diye, tıpkı az önce rüyasında
gördüğü krallar gibi başını eğiyordu.
Primo:
“Ben de geleceğim, ben de...” dedi.
Subay, babasına kibirli bir şekilde sordu:
“Bu kim?”
“Oğlum.”
“Anası nerede?”
“Burada yok.”
“Kızın yok mu?”
“Yok...”
Ve aşağılarcasına Primo’yu süzdü. Arsızca, kadın ve kız
kardeşini arayan bu herife karşı Primo da sert sert baktı.
Ondan korkacak mıydı? Ne yapabilirdi? Daireye kadar
Primo’nun gelmesine izin verdi.
“Ondan sonrasına ben karışmam!” diyordu.
Babası, Emine Hanım’a, evi bırakmamasını ve akşama
Primo için yemek hazırlamasını, kendisine Primo ile para
göndereceğini söyledi. Kadıncağız efendisini kesmeye
götürüyorlarmış gibi hüngür hüngür ağlıyor, onu kurtarmaya
çalışıyordu. Efendisi hiç tehlike olmadığını anlatmak
istiyordu. Ama Emine Hanım:
“Ah, ben onları bilirim, hiç aman vermezler!” diye
ağlamaya devam ediyordu.
Bu bir facia gibi oldu. Güç bela yalıdan çıktılar. Babası
subayın solunda gidiyordu. O da babasının solunda. Giritli
jandarmaların yarısı önde gidiyor, yarısı arkada. Birer tane de
yanlarda. Ta Beyazkule’ye kadar böyle yürüdüler. Yoldaki
Rumlar toplanıyorlar, vahşi hayvanlara bakar gibi, sanki
ömürlerinde hiç Türk görmemiş kırk yıllık ecnebilermiş gibi
onlara bakıyorlar. Rum çocukları köşe başlarına birikmişler:
“Yuha Turkos, dramatikos!” diye bağırıyorlardı. İttihat
Caddesi’nde bir binaya girdiler. Galiba eski Türk subaylarının
kulübüydü. Babasını kumandan veya polis müdürünün yanına
soktular. Primo dışarıda kaldı, tam yarım saat ayakta...
Yemeğe gelip geçen Yunan neferleri ona sataşıyorlar, adını
soruyorlar, eğleniyorlardı. Primo hiç cevap vermiyordu.
Şimdi fırsat onlarındı. Ve fırsattan ancak korkanlar
yararlanırdı. Muzaffer, intikam için asla fırsat kollamazdı. İşte
bir kukla ordusu. Kendisi gibi silahsız bir Türk çocuk böyle
zamanda ne söyleyebilirdi ki! Ah, bir silahı olsaydı...
Babası dışarıya çıktı. Yorgunluğu ve ümitsizliği yüzünden
belliydi.
“Yavrum, ben birkaç gün kadar hapis kalacağım, kumandan
soruşturma bittikten sonra İstanbul için izin vereceklerini
söyledi. Sen eve git, otur. Her gün buraya beni görmeye
gelebilirsin.”
Ve cebinden çantasını çıkararak sekiz lira verdi. İçinde
Emine Hanım’ın ve uşağın aylıkları vardı. Yemek ve diğer
şeyler için terzideki giysileriyle ilgili birkaç şey daha söyledi.
Eğildi Primo’yu öptü. Kulağına:
“Haydi yavrum, korkma” diye fısıldadı, “unutma ki, sen bir
Türk çocuğusun. Ağlama, üzülme.”
Neden ağlayacaktı ki? Kadınlar, zayıflar, kuvvetsizler,
adiler, alçaklar ağlardı. O ağlamayacaktı fakat ağlatacaktı.
Kalbinde yine bir acı duydu; sanki gözyaşları kirpiklerinin
altında toplanıyor, kaçmak istiyordu. Derin bir nefes aldı:
“Merak etmeyiniz, merak etmeyiniz!” dedi.
Ayrıldı. Kendisini dışarıya attı. Ilık bir sonbahar güneşi
bütün caddeyi aydınlatıyor, Beyazkule’nin gölgesi arkasına
düşüyordu. Deniz dalgasız ve masmaviydi... Çoluk çocuk,
kadın erkek birçok Yahudi sandallara binmişler, geziyorlar,
düşmanın zırhlılarını seyrediyorlardı. Primo her zaman
olduğu gibi, ah, Selanik Türkler’in elinde olduğu zamanki
gibi, elleri arkasında, yavaş yavaş yürüdü. Rıhtımın kenarına
geldi. Siyahlanmış, yosun tutmuş taşlara sular çarpıyor, ağlar
gibi bir şırıltı çıkarıyordu. Baktı, baktı. Şimdi ne yapacaktı?
Düşmanlar beş yüz yıllık Türk yurdunu beş gün içinde,
rüyalarda bile görülse inanılamayacak bir çabuklukla gelip
aldılar... Nihayet kendi evlerine de saldırdılar. Babasını bir
katil gibi yakaladılar. Evet, babası ne asker ne de memurdu...
Bir mühendisti. Bir mühendis ne yapabilirdi? Hiç! Ama
bunlar hep zayıf ve güçsüz arıyorlar, karşı koyamayan herkesi
eziyorlardı.
Göçmenlerin
anlattıkları
şeyler
tüyleri
ürpertiyordu. Düşmanlar her Türk köyünü sarıyor, af
dileyenleri bile affetmiyor, erkeklerin hepsini kurşuna diziyor,
küçük çocuklarını Hıristiyan yapmak üzere esir gibi
Yunanistan’a gönderiyor, kadınların, güzel kızların ırzına
geçiyor, taş üstünde taş bırakmıyorlardı. Amaçları
Rumeli’den Türk namını kaldırmaktı. Elbette onların hepsini
öldürecekler veya zulüm ede ede kaçıracaklardı. İşte bu
yöntemi,
Batılıların
‘temizleme’
dediği
zamanında
İspanyolların Endülüs’teki Araplara, son defa da Almanların
Hotanto’da, İtalyanların Trablus’ta uyguladıkları çirkin ve
kanlı yöntemi, Selanik’e de sokuyorlardı. Daha erkekleri
toplayıp kurşuna dizmemişlerdi. Şimdi babası gibi aklı
başında, söz söyleyebilir Türkler’i topluyorlardı. Sonra
şüphesiz yalancıktan bir komplo bulacaklar, hayali bir isyan
uydurarak birçok aileyi kanla ve ateşle söndüreceklerdi.
Primo ayağının dibinde fısıldaşan sulara bakıyor, kendi
kendine: “Acaba hiçbir Türk bunlara karşı gelmeyecek, hepsi
başlarını eğip, boyunlarını düşmanın titrek ve korkak kılıcına
uzatacaklar mı?..” diyordu. Mademki mutlaka ölecekti,
ölünmese bile mademki artık vatan tamamıyla mahvolmuş,
beş yüz yıllık şan, şeref ve büyüklükle dolu tarih çamurlara
atılmış, çiğnenmişti; artık neden sinmeli, saklanmalı,
yaşamaya çalışmalıydı?.. Başını kaşıdı. Göğsünde bir ağırlık
duydu. Gerindi, gerindi, gerindi. Uykusu var gibi esnedi.
Evet, Primo bir Türk’tü. O asla bu hakaretlere razı
olmayacak, intikamından vazgeçmeyecekti... Ama bu
intikamını nasıl almalıydı? Düşünüyordu...
Yürüdü. İttihat Bahçesi’nin önünde birçok kadın ve Yunanlı
subay konuşuyorlardı. Onların yanından geçti. Okulda
edebiyat öğretmeninin ezberlettiği şiiri hatırlıyor ve
etrafındaki hep şapkalı, kılıçlı, üniformalı düşman
kalabalığına yan gözle bakarak:
“Türküm ve düşmanım size kalsam da bir kişi” diye
mırıldanıyordu. Tramvaya atladı. Derin derin düşünüyordu.
Yalının önünde indi. Sarhoş gibi sallanıyor ve içinde oynatıcı
bir sevinç duyuyordu. Artık planını yapmıştı. Bütün dünya,
Türklüğünü bilir bir Türk’ün, bir Türk çocuğunun vatanından
sağ çıkamayacağını, ölümünü ne kadar pahalıya satacağını,
yurdunun, babasının intikamını bırakmayacağını anlayacaktı.
Kapıdan içeriye girdi. Uşağı, Emine Hanım’ı taşlığa topladı,
aylıklarını verdi. Ve dedi ki:
“Babamla ben otelde oturacağız. Şimdi siz istediğiniz yere
gidebilirsiniz. İki gün sonra eşyaları toplamak için buraya
geleceğiz. Bizimle beraber İstanbul’a gitmek isteyen gelir.”
Emine Hanım:
“Ben gelirim,” dedi “küçük bey, ben...”
“Pekala, pekala...” diye lafı uzatmadı.
Yalıyı kilitleyip anahtarı babasına götüreceğini söyledi.
Yalan söylediğini hiçbiri anlamıyordu. Yarım saat içinde
hepsi çıkıp gitti.
Evde yalnız kalınca geniş bir “Oh!” çekti. Başını açıp,
ceketini çıkardı, kollarını sıvadı. Doğru tavan arasına koştu.
Emine Hanım’ın oğlu Mustafa’nın getirdiği mavzer
revolverini sakladığı delikten çıkardı. Tahta kılıfın üzerine
gayet ince ve hafiften bir toz konmuştu. Üfledi. Son derece
yüce bir şey tutuyormuş gibi saygı ve sevgiden titriyordu.
Kılıfın kapağını açtı. Revolveri çekti. Mekanizma sessiz ve
donuk bir aydınlıkla parlıyordu. İnce dudaklarını uzattı; öptü,
öptü. Bu, o kadar tatlıydı ki... Emdi, emdi. Dudaklarının
arasından dilini çıkardı, namluya dokundurdu. Ekşi ve serin
bir tat duyuyordu. Bu serin ekşilikte öyle anlatılmaz bir lezzet
vardı ki, dünyada hiçbir şeye benzetilemezdi. Bu anlatılmaz,
bu ne olduğu bilinmez şey sanki kana karışıyor, her tarafa
yayılıyor, ona bir aslan kuvveti, bir savaşçı isteği, bir yiğit
mutluluğu veriyordu.
Aşağıya indi, üst kattaki kendi odasına girdi. Pencereye
gitti. Dışarıya baktı. Yalının bahçesi, bahçenin önünde cadde,
tramvay yolu, daha ötede Rum okuluna giden küçük sokak ve
bahçeli evler tamamıyla görünüyordu. Oh ne manzara!.. İşte o
buraları biraz sonra kana boyayacak, bir savaş meydanı
yapacaktı. Babasının odasına geçti. Küçük bir masa vardı.
Onu aldı, odasına getirdi. Pencerenin yanına soktu. Üzerine
revolveri koydu. Sonra bir yıldırım gibi aşağıya koştu.
Kömürlüğe indi. Çuvalları çekti. Sakladıkları kurşunları
çıkardı. Yine koşarak odasına çıktı. Elleri kararmıştı.
Cebinden mendilini çekti, bezleri çözdü, her kurşunu ayrı ayrı
sildi, temizledi. Tekrar onar onar şarjöre taktı. Bu on bağ
fişeği masanın üzerine dizdi. Revolveri kılıfa taktı, tüfek
haline getirdi. Pancurları içeri çevirdi. Aralıktan önce karşıki
sokağın köşesine, sonra mavi beyaz boyalı köşkün alt
penceresine, sonra tramvay yolundan geçen bir papaza nişan
aldı. Tamam, yeri gayet güzeldi. Şimdi Rum askerlerinin ve
subaylarının geçmesini bekleyecekti. Öyle bir ateş açacaktı
ki, hiçbirini sağ bırakmayacaktı... Biraz düşündü. “Hayır”
dedi, “bu alçaklar kaçacaklar...” Evet, ya sokağın iki tarafına
kaçışırlar ve o hiçbirini vuramazsa... Bu hiç vuramama
ihtimali onu titretti. Revolveri masanın üzerine bıraktı.
Pancurun kanatlarını itti. Eğildi, dışarıya baktı. Ve daldı... Ah,
bahçeye girselerdi!..
O zaman kaçamayacaklar ve kendisiyle savaşmaya mecbur
olacaklardı. Fakat bahçeye nasıl gireceklerdi? Babasını
almaya geldikleri gün bir görev için girmişlerdi. Çağırsa...
Fakat ne diye çağıracaktı? Bir sebep bulmak gerekiyordu.
Düşündü. Boş bakışlarla iki belki üç saat dışarıya baktı.
Düşündü, düşündü. Sonunda güldü. Ve ellerini çırparak
döndü. Evet, birçok Yunan askerini yalının bahçesine
doldurmanın yolunu bulmuştu. Ama acele etmemeliydi. Onun
intikamı, gerçek Bir Türk’ün intikamı ağır ama müthiş
olmalıydı. “Yarın, yarın...” diye mırıldandı. Yarın, erken...
Hem işte yarın pazardı... İntikamını alırken bütün bu muzaffer
düşmanların bir pazarlık zevk keyiflerini bozacaktı. Aşağıya
indi. Ellerini ve yüzünü yıkadı. Ceketini giydi ve kapıyı
kilitleyerek dışarıya çıktı. Pususunun, savaşacağı sevgili
yurdunun etrafını bir gözden geçirdi. İki tarafı da yalıydı.
Öndeki bahçenin bir kapısı vardı. Başka kaçacak yer yoktu.
Ah, anlayacaklardı!.. Göğsü kabarıyor, heyecan ve sevinçten
nefesi daralıyordu. Depoya doğru yürüdü. Yalnız kalmak,
kapılarda gezmek, planını zihninden daha çok geliştirmek
istiyordu... Abdülhamit’in köşkünü geçti. Filoka’nın
kahvesinde tatil giysilerini giymiş Yahudiler oturuyorlardı.
Orasını da geçti. Uzunali’ye giden yolu takip etti. Bir yokuş
çıktı. Zavallı Türkler’in yeni yapıp bitiremedikleri büyük ve
muhteşem Ziraat Okulu’nu uzaktan görüyordu. Yolun
kenarına oturdu. Akşama kadar orada kaldı.
Yalıya girdiği zaman adeta ortalık kararmıştı. Odasına çıktı.
Sevgili silahını tekrar eline aldı. Ve öptü. Eğer o olmasaydı
yarın nasıl intikam alabilecek; nasıl Türklüğün ölmediğini,
Türk olduğunu bilen Türkler’in hala dünyada bulunduğunu
düşmana gösterecekti?.. Bu yüce aleti doldurdu. Boşalttı.
Dipçiğini omzuna koydu. Dışarıda bazı yerlere nişan aldı.
Tetiği çekti. Sarı kılıfta, kalın ve tırtıllı kaykasında, menekşe
rengindeki namlusunda öyle asil bir güzellik vardı ki... Primo
ona bakmaya doyamıyordu. Gece lamba yakmadı. Silahı
elinde, hep odasında gezindi. Yarını, yarınki zaferini
düşünüyordu. Artık düşmanlar “Beş yüz yıldır Türkler’in
elinde duran Selanik’i aldık da bize silah atılmadı”
demesinler. Ve bir Türk çocuğunun nasıl bir kahraman
olduğunu görsünler... Kendi kendine kumanda verir gibi:
“Şimdi yatalım...” dedi. Evet, yarın erken kalkmak
gerekiyordu. Hem kuvvetli olmalıydı. Onun için geceyi
uykusuz geçirmemeli, yatmalı, yorgunluğu çıkarmalı, sabaha
çelik gibi uyanmalıydı. Aşağıya indi. Yüzünü yıkadı. Odasına
geldi. Yatağına girdi. Revolverini de koynuna aldı. Yorganı
üzerine çekti. “Ah, mümkün olsa da, beni, yarın Türklüğün
görevini yapacak olan bu yüce silahla beraber gömseler...”
diye düşündü. Aklına mezar ve toprak geldi. Orası kimbilir ne
kadar karanlıktı. Tıpkı derin ve susuz bir kuyu gibiydi.
Ölüm... Ama bu eskilerin, ihtiyarların, namussuzların,
Yahudilerin, kadınların ve korkakların sandıkları gibi müthiş
ve korkunç bir şey miydi?.. Hayır, hayır... Okulda edebiyat
öğretmeni cahilleri o kadar korkutan bu ölümün komik bir
rüyadan başka bir şey olmadığını söylemişti. Komik bir rüya
ile derin bir uyku... Bir uyku ki ezeli... Artık ondan
uyanılmaz. Halbuki hayat... Kişisel hayatın hiç önemi yoktu.
Çünkü bir insan ne kadar çok yaşasa yetmiş, en fazla seksen
yıl yaşayabilirdi. Ölüm mutlak ve zorunluydu. Ondan kaçmak
mümkün değildi. Genel ve milli hayata gelince... Örneğin
Türklük... Dünya durdukça binler, yüz binlerce yıl Türklük en
mükemmel şekilde yaşayabilirdi. Asıl işte bu milli hayatın,
gelenekleriyle, kutsallığıyla, şanlarıyla, şöhretleriyle, tarihiyle
bir önem ve değeri vardı. Yoksa bir insan yetmiş yıl tembel,
esir ve rezil yaşamakla övünemezdi. Fakat büyük bir millete,
şanlı bir kavme, yüce bir vatana ait olmak ve onun yolunda
ölmek... Övünülecek şey buydu. Yine edebiyat öğretmeninin:
“Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş (Kalıcı olan tek
şey güzel bir esermiş)” diye yaptığı açıklamayı hatırladı.
Kişisel ve geçici hayatta ancak bir mutluluk, bir umut, bir
kıvanç vardı. O da, ismini tarihe geçirmek. Bizden sonra
gelecek kavimdaşlarımızın aklında bir iz bırakmak...
Unutulmamak... Bu nasıl olurdu? Babası söylemiyor muydu:
“Gayet büyük bir şey yapmakla... Herkesi hayretten
şaşırtacak bir kahramanlık, dehşetli bir cesaret göstermekle...”
İşte büyük Türklük için o, önemsiz, değersiz hayatını feda
edecekti. Bu değersiz, geçici hayatı saklasa ne olacaktı?
Hakaretler, küfürler, tokatlar, lanetler içinde yaşlanacak,
sonunda bir gün hasta ve kuvvetsiz, yatağında bir bunak ve
iğrenç bir kocakarı gibi gebermeyecek miydi?
O zaman onun ismini tarihler yazar mıydı? Hayır... Asla...
Ve böyle bir erkek ölümünün, dünyada birçok atın, eşeğin,
köpeğin ölümünden ne farkı vardı? Birçok at, eşek ve köpek
doğuyor, yaşıyor ve ölüyordu. Ama hepsi büyük bir hayatları
olmadığından ölümleriyle beraber unutuluyorlardı. Kimbilir,
dünyadan ne kadar at, eşek, köpek geçmiş ve hiçbir iz
bırakmamışlardı. Halbuki kahramanlar öyle miydi? Dört bin
yıl önceki bir kahramanın methiyesi bugün okunuyordu.
Primo bunları düşünüyor, gözlerini kapatıyor ve sevgili
mavzer revolverine daha sıkı sarılıyordu. Uyudu, birçok rüya
gördü. Dumanlı ve seraplı rüyalar... Kırmızı ve sıcak kanlara
bürünmüş geniş vadilerden, milyonlarca düşman leşiyle
dolmuş savaş meydanlarından geliyor... Sarp uçurumlarda
beyaz bir atı oynatıyor... Sonra geceler... Doğudan, Turan
tarafından bir hilal mavi göğe yükseliyor... İçinde minimini
bir yıldız var... Primo hayretle bakıyor... Ayaklarında bir
ıslaklık... Eğiliyor, bir de görüyor ki, dizlerine kadar kan
içinde... İşte bu, Türk düşmanlarının kanı... Koca bir göl
olmuş.. Kırmızı ve sonsuz bir göl... Gökyüzündeki ayın ve
yıldızın hayali, üstüne yansıyor. Ah, bayrağımızın canlısı, asıl
bayrağımız, kutsal bayrağımızın anlamı...
* Bitmedi *

Click or select a word or words to search the definition