Güncel Olmak İstiyorum

"Güncel olmak için bir bilgisayar almaya ve kullanmaya kalktım..." diye başlayan bir tanıdığımın başına gelenleri onun ağzından yazmaya çalıştım.

 

——————————————————————

İçindekiler

• OKURLARA BİR KAÇ SÖZÜM VAR

• TANIŞMA

• İLK ÇABALARIM

• INTERNET

• UMUTSUZLUK

• YARDIMCILARIM

• YENİ SÜRÜM

• ÇİZGİNİN ÜSTÜ VE ALTI

• MÜZİK DİNLEDİM

• TERS P SALDIRISI

• YAZICI VE TARAYICI

• YAZICI SORUNLARI

• YAZICI DEĞİŞİYOR

Daha yazılacak bölümler var. Bu E-Roman bitmedi. Yazımı sürüyor...

 

OKURLARA BİR KAÇ SÖZÜM VAR

  Ben artık (sizin bakış açınıza göre) beyaz saçlarımla, kocaman göbeğimle çok genç değilim ama, kendi açımdan yaşama bakarken; En az sizler kadar canlı, en az sizler kadar yaşam dolu ve gencim. Buna inanmak istemeyebilirsiniz. "Adama bak yaşına başına bakmadan hala bizimle aşık atmaya çalışıyor" diye beni acımasızca eleştirebilirsiniz. Size gülerim. Hem de kahkahalarla...

 Geçen yıllara bakınca, benimle yaşama başlayanlardan ne denli ayrıcalıklı olduğumu, onlardan ne kadar önde olduğumu biliyorum. Ben kemandan çıkan ezgiyi eleştirebilirken, yaşıtlarımın burun kıvırıp (müziği anlamadıklarını belli etmemek için) beni küçümsediklerini anımsıyorum. O zamanlar, onların başka düzlemlerde tef çalıp, dans ettiklerini görünce, onlardan kopmuş olduğum için üzülürdüm. "Ben de onlar gibi olabilsem, onlar gibi sıradan, tek düze ezgileri dinlerken mutlu olabilsem" derdim. Zaman durmadı. Akıp gitti. Ben de onunla yuvarlandım durdum. Bilgimi ve görgümü yaymaya çalıştım. Günü geldi, konserler düzenledim. Günü geldi, CD hazırladım. Dilim döndüğünce, gözüm gördüğünce anlattım, okudum ve yazdım...

 Yaşamımdan ve kendimden daha ne kadar söz etsem, yaptıklarımı anlatamam. Belki de gereği yoktur. Onlar geçmişte kaldı. Ben bugünü yaşamak istiyorum. Bugünden sonrasını öğrenmek istiyorum. Gelecek benim için daha güzel olsun istiyorum. Geleceği yaşamak istiyorum...

 "İstiyorsan yaşa. Sana karışan yok. Biz kendi yolumuza, sen kendi yoluna" diyebilirsiniz. Size öfkelenmem. Ben de sizin koşunuza katılmak, sizinle at başı beraber yarışmak istiyorum. Çünkü ben, hala genç kalan duygu yükümle yaşam doluyum...

 Geçen birkaç yılda, çevremdeki gençlerin değişimine bakıp cep telefonu kullanmam gerektiğini düşündüm. Onlar gibi ben de her yerden aranmak, her yerden istediğime erişmek istedim. Sizlere uymak için cep telefonu aldım. Gerçi telefonla her olanak bulduğumda çevreme ileti göndermeye çalışmıyorum ama, gerek olunca istediğimi arayabiliyorum. Bu konuda en az sizin kadar güncelim...

 TV karşısına oturup yayınları izlemek, uzaktan kumanda aracıyla "zapping" yapmak konusunda ne az sizin kadar deneyimliyim. Bu konuda ilk TV yayınlarını bile izlemiş biri olarak, sizden daha çok deneyimliyim diyebilirim... Neredeyse pek çok ülkede TV yayınlarının tarihi gelişiminden söz edecek, söyleşi yapabilecek bilgi birikimiyle yüklüyüm diyebilirim. Tiyatro, bale, konser gibi "Entel" eğlence biçimini çok iyi bilirim. Bu konuda uzman olduğum da söylenebilir...

 "Sen zaten güncelsin. Daha ne istiyorsun?" diyeceksiniz. Doğrudur. Yukarıda saydıklarıma bakınca, sizin haklı olabileceğinizi düşünebilirim. Ama, herkes benim sıraladığıma benzer savlar ileri sürerek kendini güncel gösterebilir. Aslında, kendi bakış açısından herkes günceldir. Yaşadıkları ortama uyum sağlamaya çalıştıkları için günceldirler... Yenilikleri bilmedikleri sürece, bildikleri kadarıyla hep güncel kalırlar...

 Artık konuya dönsem ve sizi bunaltmasam iyi olacak. Yaş ilerleyince böyle oluyor. Bir konuyu anlatmaya kalktığınızda geçmişten öyle çok olay ve anıyı çağrıştırıyorsunuz ki anlatımınız uzayıp duruyor. Eskiden, çok uzun yıllar önce, her şey ne güzeldi. Birkaç sözcükte tüm anlatmak istediğimi özetleyebilirdim. Zaman ve bilgi birikimi şimdi buna engel oluyor. Daha anlatmaya başlarken yüzlerce olay, öykü ve anı sıraya girip dilimden dökülen sözcüklere ekleniyor. Ardı ardına geçmişi sıralamaya başlıyorum. Bitmek bilmeden günlerce konuşabilirim gibi geliyor...

 Bakın yine dağıttım. Neydi konumuz? Anımsadım: Ben güncel olmak istiyordum. Bu öyküye de onun için başlamıştım...

 Kimseyi üzmeden anlatıma başlayayım. "Güncel Olmak" için önce güncel olmadığınızı söyleyebileceğiniz, bilmediğiniz ve yabancı olduğunuz bir konu olmalı... Çok özel bilgi ve beceri isteyen konulardan söz etmeyeceğim. Genelde tüm toplumu ilgilendiren konulardan söz etmek istiyorum. Güncel olmadığımı sandığım şey; Benim gibi pek çok insanın çekince gösterdiği, utandığı bir konu. Yıllarca önemsemediğimiz , "Kendine özgü, dar bir alan" diye yorumlayıp, "İşi uzmanına bırakmalı" dediğimiz bir konu. Meğer uzman olmadan da kullanmamız gerekiyormuş. Cep telefonu gibi bir araçmış. Eskiden kalem kağıt kullanarak yazdığımız mektup ve yazışmaların yerine geçecekmiş... Neden söz ettiğimi hemen anladınız. Sözünü ettiğim: Bilgisayar ve Internet. Ben de öğrenmek istiyorum. Hem bilgisayarı, hem de Internet'ti... Ben de güncel olmak istiyorum. Bana "E-mail adresiniz var mı?" diye sorduklarında, utanıp başımı öne eğmek istemiyorum. "Var" diyebilmeliyim. Toplantı tarihini, gelen iletilere vereceğim yanıtlarla belirlemeliyim. Dostlarıma, iş arkadaşlarıma ve tanıdıklarıma ileti gönderebilmeliyim. Onlardan gelen iletileri okuyabilmeliyim. Küçülen iletişim dünyasındaki hıza ayak uydurabilmeliyim...

 İstediklerim çok zor şeyler değil. Bu bin yıla giren herkesin istediği, ya da isteyebileceği türden sıradan şeyler... Ben de onlarla aynı koşu yolunda, hızla ilerlemeliyim...

 Daha önce teknolojiyi yakından izlemeye çalışmıştım. İlk elektronik daktilo çıktığında bir tane almıştım. Onu çok iyi kullanırdım. Daktilo, çocukluk yıllarımdan beri iş yaşamında kullanılan bir araç olduğundan, onun gelişmesini yakından izlemiş ve yeni ürünü hemen kullanmıştım. Yabancı dilim olduğu için satın aldığım aracın "Kullanım Kitapçığını" bir çırpıda okumuş, kimseden yardım almadan kurup çalıştırmıştım. Yakın zamana değin sorunsuz kullandığım elektronik daktiloma bakıp gülümserken, kendimi teknoloji izleyebilen bir insan olarak görürdüm. Günün koşullarına uygun davranmak, kısacası "Güncel Olmak" çok hoş ve keyif vericidir. Benim elektronik daktilom da gözümde "Dünya'nın Sekizinci Harikası" gibi değerliydi (Aslında hala çok değerli. Hele başıma gelenlerden sonra, onun değerini unutmak istemiyorum. Çünkü ona olan saygım katlanarak çoğalıyor).

 Bugüne değin bilgisayar kullanmadım. Sekreterlere verdiğim yazıları düzenlemeleri hoşuma gidiyordu. Ben de yazı yazmak için boşuna emek harcamak zorunda kalmıyordum. Internet olmasa, bilgisayar kullanmadan eski daktilomla mutluluk içinde yaşamımı sürdürüp gidecektim. Uzmanlık isteyen bu konuya (geçmişte öyleydi) bulaşmadan, kendi bilgi alanımda ilerleyecektim... "Bana ne bilgisayar kullanımından" diyebilecektim... Olmadı. Yaşam ve toplum ortam değiştirmeye başladı. Ben onların dışında kaldım. Kalabalık bir alış veriş merkezinde aynalara bakarken arkada yürüyen insanları görünce yalnız olmadığımı anlarım. Toplumun içinde olduğumu görürüm. Kendime güvenim artar. Bilgisayar kullanımı konusunda aynalar, artık eski sözleri yinelemiyor. Hatta bana bakıp "Geç kaldın. Başkaları aynanın diğer tarafına geçtiler. Sen yalnızsın" demeye bile başladılar. "Toplum neredeyse, ben de onların yanında olmalıyım" dedim ve bu illete bulaştım. Bulaşmasaymışım...

 Herkesin sindirerek adım, adım geçtiği yolları ben, zıplaya hoplaya geçmeye kalkınca tökezledim, kapaklandım, yoruldum ve çaresizlikten yardım istemek zorunda kaldım. İçinde olmayınca, "Davulun sesi" gibiymiş. Uzaktan hoş gelirmiş...

 Tamam. Siz haklısınız. Konuya başından yakınlık göstermeliydim. O elektronik daktilodan sonra, ilk çıktığında, bilgisayar alıp kullanmalıydım. Böyle davranmış olsaydım, bugün başıma gelenlere gülmek zorunda kalmazdım. Ben o tuhaf aracın yıllar sonra, değerli daktilomun yerini alacağını düşünmedim. Beklentim aynı değilmiş. Ya da şöyle söyleyeyim: Bilgisayar, ilgi alanıma hiç girmemiş. Böyle olacağını bilseydim bu yanılgıya düşmezdim...

 Artık yeter. Daha başından sıkılıp okumaktan vazgeçmenizi istemiyorum. Öyküme başlayacağım ama isterseniz önce verdiğim karardan söz edeyim. Nasıl oldu da ben de bilgisayar kullanmaya kalktım? Gelin bir örnekle anlatmaya çalışayım (Eski birikimlerden bir anı sayfası açtığımı görüp konudan uzaklaşacağımı sanmayın, hemen konuya döneceğim).

 Siz hiç keman çaldınız mı? Ben en iyi çalanı da gördüm, ilk öğrenmeye başlayanı da. İlk başlayanların kemandan çıkarttıkları ses, bir kediyi kuyruğundan bağlayıp camdan aşağıya sarkıtmaya kalktığınızda, zavallı kediden çıkan çığlıklar gibidir: Hiç çekilmez... Ama, kemanı iyi çalmaya başladığınızda bakarsınız o da sizinle güler, o da sizinle ağlar... Keman yüreğinizin aynası olup çıkmıştır. Neşenizi, üzüntünüzü, dostluğunuzu ve sevecenliğinizi yansıtmaya başlamıştır. Siz onu yönetirsiniz. Sizin elinizdir. Sizin gözünüzdür. En önemlisi kalbiniz olmuştur. Onunla uyum içindedir. Onun gibi atar. Sizin ayrılmaz bir parçanızdır...

 Ne güzel değil mi? Keşke bilgisayar da keman gibi olsa, o da sizin bir parçanız gibi, sizin yaşamınızı yansıtsa...

 Bilgisayar almaya karar verdiğimde, gece birkaç kez uykumdan uyandığımı anımsıyorum. Anlımda biriken soğuk ter damlacıklarını havluyla temizlerken; Korkunun yersiz olduğunu, benim de bu sınavdan diğer insanlar gibi kolaylıkla geçebileceğimi kendime inandırmaya çalışıyordum...

 Zor günler hızla geçti. İlk konser gibi... İlk sınav gibi... Sonunda bilgisayar alındı... Onu kutusunun içinde sessizce durduğunu görüp sevmiştim bile... Sevimli bir görüntüsü vardı. Uslu çocuklar gibi sessizce, evlat edinilmeyi bekliyordu. Elinden tutup eve götürünce, aynı sessizliği sürdüreceğini, ne dersem, ne yaparsam bana boyun eğeceğini sanıyordum. İlk anda, kutunun kapağını açtıklarında, ona gülümsedim. Beni gördü mü? Beni anladı mı? İlgisini çekebildim mi? Bilmiyorum. O an çok heyecanlı olduğumdan, onun nasıl davrandığına pek dikkat etmemişim. Sanırım, o beni hiç önemsemedi. Sabırla işlemlerin bitmesini bekledi... Sanırım o bir köle gibi satıldığını düşünürken, ben bir evlat edinme çabasındaydım. Düşüncelerimiz ayrı tellerden notalara vuruyor, uyumsuz sesler çıkıyordu... Müziği iyi bilirim ama nedense bu ezgideki bozuk düzeni duyamadım. Belki çok heyecanlanmıştım. Anlayamadım...

 Hemen eve götürmek istediğimde: "Olmaz kullanacağınız programları yükleyeceğiz" dediler. Ben de yabancı dilim var ya, "Programlar İngilizce olsun" dedim.

 Buraya değin her şey çok güzel ve sorunsuzdu... Eve giderken sevinç içindeydim. Yaşımdan utanmasam, sokakta yürürken, neşeyle zıplayıp duygularımı açığa vurabilirdim... Çevreden tepki almadan, "Adama bak kafayı sıyırmış herhalde" demelerine fırsat vermeden eve gitmiş olmama hala şaşıyorum. Evime girip kapıyı kapatınca, sırtımı duvara dayayıp, sığır güdenler gibi şapkamı havada döndürerek nara attım (Bu satırları yazarken, o anki durumum gözümün önüne geldiğinde hala acıyla gülümsüyorum). Sonra hemen kendimi toplayıp üstümü, başımı değiştirdim ve doğal yaşamıma döndüm... Mutluluk yüzümden akıp, içime işlemişti. Yüreğimde bir sıcaklık ve heyecan vardı... Yeniden yaşamaya başlamış gibi dinçleşmiştim. İçinde bulunduğum yeni koşullara alışınca, ben de aynanın diğer yüzene geçip, önümde yürüyenlere haykıracaktım:

 Merhaba Sanal Dünya!
 

  TANIŞMA

 Telefon çaldığında ahizeyi kaldırınca:

 - Bilgisayarınız hazır.

 dediklerinde, sevinçten yerimde duramadım. Genç olsam hiç düşünmeden, bugünkü gençler gibi yapıp yerimde zıplar, zıplardım... Yaşım ve kilom bu tür taşkınlıklara uygun olmadığımdan sevincimi gülümseyerek belli ettim.

 Gençliğimde birisiyle buluşmak için nasıl heyecanla hazırlanmaya çalışmışsam, şimdi de aynı duygularla yerimde duramıyor, hemen hazırlanıp evden çıkmak istiyordum. Tıraş olurken, giysilerimi giyinirken, hafiften bir parçayı mırıldanmaya bile başlamıştım. Kravatımı seçerken dolabın karşısına geçip: "Hangisini taksam?" diye düşündüğümü görünce gülümsedim.

 - Uzattın ama. Alt tarafı bir bilgisayar. Sevgiline mi gidiyorsun?

 diye söylenmeden edemedim. "Alt tarafı Bilgisayar" iyi bir yorum. Sonra öğrendim: "Üst tarafı da Bilgisayarmış"...

 Hazırlanıp yola koyulduğumda, heyecandan yüreğim ağzıma geliyordu. Sonunda bu güncel araçla tanışacak, ben de yaşamda güncelliğe erişecektim... İsteklerimin gerçekleşmesine çok az kalmıştı. Birkaç dakika sonra asansörle üçüncü kata çıkacak ve kapıyı açınca karşımda onu görecektim. "Selam versem mi?" diye düşündüm... Sonra "Boş ver. Çok yüz vermemeli..." diyerek vazgeçtim.

 Siyahlar giymiş, saygıyla beni bekliyordu. Kimseye sezdirmeden, dudağımın köşesinden gülümsemeye çalıştım. Sonra çevreme bakındım. Çok şükür kimse görmemişti. Bana gülüp, "Adam delirdi", ya da "Ne de meraklıymış" gibi tuhaf sözler de söyleyebilirdiler...

 Buraya değin yazdıklarıma bakıp "Aklını kaçırmak üzere" gibi yorumlar yapmanıza gerek yok. Okuyanlara duygularımı anlatmaya çalışırken, olayları biraz abartmış olmalıyım. Bir araca, salt elektronik özelliklerle donatılmış bir araca, canlıymış gibi davranılmayacağını ben de biliyorum. Kafayı sıyırtmadım (Yeni gençler böyle diyormuş. Şimdiki orta yaşlılar da aynı kavramı "Kafayı yedi" diye kullanırdılar). Ekranın karşısına geçip, onunla konuşan, hatta öfkelenip bağıran bilgisayar tutsaklarına göre, cansız varlıklarla iletişim kurma konusunda daha az bağımlı olduğumu söyleyebilirim. En azından bu güne değin ekran karşısında kendi kendime hiç konuşmadım (Ama, ileride de aynı davranışta olacağımı garanti edemem). Önümüzdeki günlerde ekrandan gözümü alamadan, parmaklarımın altındaki farenin imgesini ekran üzerinde gezindirirken, kendimi sanal ortamın içine gömer miyim, bilemem. Böyle olmasını dilemediğimi belirtmeliyim.

 Çevremdekilerle söyleşirken sesimin gevrek simit gibi çıtır, çıtır olduğunu, olur olmadık her şeye kahkaha attığımı seziyordum. Sanırım çevremdekiler de benim davranışlarımdan neşeli olduğumu algılamışlar, hafiften gülümsüyordular. Hani şu eskilerin "Bıyık altından gülümseme" dedikleri türden, biraz amaçlı ve alaycı bir gülümseme...

 Önüme gelen küçük siyah kutuyu yanımdaki masaya bıraktıklarında, "Yılın Sanatçısı Ödül" töreninde Kültür Bakanından plaket alanlara benziyordum. "Kapak açılacak, bordo kadifeye sarılı ödül plaketi ortaya çıkacak" diye beklememe az kalmıştı... Yıllar öncesine gitmişim. Geçmişte az mı ödül alan sanatçı görmüştüm. Bu sahneyi anımsamamak olanaksızdı...

 Doğal olarak kapak açılınca, kadifelere sarılmış bir plaket çıkmayacaktı. Bunun bilincindeydim ama, gel gör ki, yaş ilerledi. Eskileri anımsamadan geçemiyorsunuz. Öyle çok anı var ki... Anlatırken birden duralayıp, "Aslında anlatmak istediğim başka bir konuydu da ben buralara değin nasıl geldim?" demeden edemiyorsunuz...

 Sonunda siyah yassı kutunun kapağı aralandı. Karaya yakın donuk renkli, soluk yüzlü ekran gözüktü... Tuş takımı, benim ödül plaketin bulunması gereken yerde duruyordu. Sol köşedeki bir tuşa bastıklarında, kapağın kutuya bağlandığı yerdeki göstergelerde ışıklar yanıp sönmeye başladı... Sonra ekranda beliren yazılardan, bilgisayarın çalışmaya başladığını anladım. Tam "Bir tuşa dokununca, her şeyi çözecek" dedikleri gibi... Her şeyi çözer mi? Yoksa o andan başlayan karanlık günlerin ve sıkıntıların habercisi olduğu için mi karalara bürünmüştü, bilemem. Renkler belirmeden kara mezar taşına dökülen ağıt gibi bir çok teknik sözcük sıralanmaya başladı. Gerçi İngilizce biliyorum ama, burada yazılanları, bildiğim İngilizce ile çözmeye kalkacak olsam, çok saçma sapan çeviriler yapabilirdim. Sanırım teknik açıdan başka anlamları var... Benim gibi teknik olmayan insanların çıkan yazılara bakıp yorum yapmaya kalkması, kahve fincanındaki biçimlerden, gelecek okumaya benzemeli. Bakıcı olup, gördüklerimden kendimce geleceğe yönelik yorumlar yapmalıyım: "Yıldızınız Venüs yörüngesine girdi. Aşk sizinle" gibi sözcükler söylemeliyim...

 Mavi gökyüzünde yüzen kırık pencerelerin arasından, geçen bin yıldan kalan bir Windows yazısı, ekranı kapladı. Sanırım bilgisayar artık kullanılabilir duruma gelmek üzereydi. Bu ekran bir süre gözümü alırken, kapağın hemen dibindeki ışıklı göstergeler sürekli yanıp sönüyor, tuşların altından tıkırtılar geliyordu. Ben bunca gürültüyle çalışan bilgisayarın, bozuk araç sesine alışık olmadığın için çevremdekilere bakındım. Acaba bana verilen bilgisayar bozuk muydu? Yoksa "Başka sorunu yok. Biraz sürtünme var. Yağlayınca geçer" mi diyecektiler? Evde kapılar gıcırdayınca, makine yağdanlığıyla menteşelere yağ sürerek sesi giderebiliyorum. Bilgisayarı da mı aynı biçimde yağlayacaktım? Çok endişeli bakınmış olmalıyım ki, dayanamayıp bana bir açıklama yapmak gereğini duydular:

 - Disk çalışıyor. Programları yükleyince sesi azalır.

 Tamam anladım. Arabalar da böyledir. İlk anda motor açılıncaya dek silindirler yatağa sürtünür, fazla ısınır. Hatta sesi çoktur. Bol yağ kullanır. Sonra sürtünme (silindirin yüzeyi ve yatağın içindeki aşınmadan) azalır ve ses kesilir. "Burada ne tür yağ kullanmalı?" diye sorabilirdim. Belki siz de böyle sorular soracağımı sanıyorsunuzdur. Beni tanıyınca, bu tür sorular sorabileceğime inancınız daha da artacaktır. Anlamadığımdan, yaşlanmış olduğumdan değil de, salt espri olsun diye sorabilirdim. Ama yapmadım. Hem çok şımarmış olduğumu göstermemek için, hem de bir an önce bilgisayarı alıp evime gitmek istediğimden; Olayları uzatmadan, abartıya kaçmadan sabırla bekledim... Hatta ciddi davranarak anlatılanları öğrenmeye başladım:

 - Şu ekranda görünen küçük simgelerin üzerine farenin okunu götürüp parmağınızın altındaki tuşa dokununca program çalışmaya başlar. Bazı koşullarda, örneğin CD takınca, gerekli programı Windows bulup hemen çalıştırır. Sizin ayrıca programı aramanız gerekmez.

 Benim elektronik daktilonun yapamadığı daha bir çok beceriyi ardı, ardına sıraladılar. Düşünün bir kez. Uzun bir yaşamın ihtiyarlık öncesi günlerine gelmişsiniz, teknolojinin çocukluk yıllarınızdan bu güne durmadan ilerlemesinin dışında kalmışsınız. Sonra kalkıp "Bu işi öğrenmeli" deyince, onların yıllardır öğrendiğini, kazandığı deneyimi, birkaç dakikada size aktaracaklar ve sizden hepsini bir çırpıda öğrenmenizi isteyecekler. Ve de siz, bir çırpıda her şeyi kavrayıp öğreneceksiniz. Bu olur mu? Olmaz elbette. Olsaydı, Bethoven gibi bir çok sanatçı yetişirdi. Kemanı ilk eline alan hemen bir konçerto çalardı... Söylediklerimin olmayacağına aklınız yatıyorsa, benden de birkaç dakikada Bilgisayarı açıp, programları çalıştırmam beklenmemeliydi. Onlar bekliyor olabilirler ama, ben beklemiyordu. Onlar anlatırken güldüm:

 - Üç kat aşağıya indiğimde, anlattıklarınızdan aklımda kalanlarla bu bilgisayarı açabilir miyim?

 diye sordum. Sanki yabancı bir dil kullanıyormuşum gibi, uzaydan gelmişim gibi yüzüme baka kaldılar. Hatta gözlerinden: "Tüm bunları boşuna mı anlattık?" demek istediklerini söyleyebilirim. Ses çıkartmadılar. Gülümsemekle yetindiler. Birisi çıkıp:

 - Akşam izlemek için film verelim. "Şerburg Şemsiyeleri" güzeldir. İzler misiniz?

 Böyle bir öneriye "Hayır" diyemezdim. Video kaset izler gibi bilgisayarda güzel bir film görme olanağını hemen kabul ettim. En azından daha ilk geceden bilgisayarla boğuşmak zorunda kalmayacaktım. CD'yi okuyucuya takınca, program kendiliğinden başlıyordu...

 Herkese teşekkür edip kara kutuyu katladım ve çantasına yerleştirdim. Çantayı alıp evin yolunu tutmak üzere yanlarından ayrıldı. Sokağa çıkınca:

 - Savulun bre zındıklar. Ben de geliyorum. Hem de gümbür, gümbür...

 "Tulumbacılar" gibi nara atarak, yolda yürümeye başladım... Sokaktakilerin durup bana endişeyle bakmakta olduklarını görünce, yürümüyor, kilomdan ötürü koşmakla yuvarlanmak arasıda bir hızla ilerliyor olmalıydı. Bana sorarsanız: "Koşuyordum..."

 Eve gelince, ne yapmış olabilirim? Bu soruya karşın aklınıza gelen ilk şey "Bilgisayarı kurdunuz" olabilir. Doğru düşünüyorum değil mi? Evet dediğiniz duyar gibiyim. Ama, öyle olmadı... Deneyimsiz her insanın ilk davranışlarındaki tutuk ve çekingen tavrı aklınıza getirin. Hani ilk kez arkadaşınızla olduğunuz anı (ya da eşinizle olduğunuz anı) düşünün... Daha önce bu anı yaşamadıysanız, yaşayacağınızı düşünün. Yüreğiniz o günkü gibi hoplamaya başladı mı? Elleriniz titredi mi? Ya da yüzünüz al, al oldu mu? Olmuştur. Benim de olmuştu... Şimdi farklı olan nedir sizce? Bence: "Hiç fark yok". Kemanı boynunuza dayadığınızda, yayını nasıl tutacağınızı bile bilmezsiniz. Haydi bildiğinizi var sayalım. Ya da rastlantı sonucu doğru tuttunuz. Hemen bir "Vivaldi" çalabilir misiniz? Hayır! Çalamazsınız. O halde ben de bilgisayarı açıp hemen CD'deki filmi izleyemedim...

 Önce evin içinde yapmak zorunda olduğum işlerle uğraştım. Elimi ağırdan alıp uzunca bir süre evdeki işlerle oyalandım. Böylece ilk heyecanım yatıştı. En azından titremem gitmiş, yüreğim yerinden çıkıp beni terk etmekten vazgeçmişti. Salondaki CD çalara en sevdiğin klasiklerden birini yerleştirdim. Koltuğuma oturup gözlerimi kapattım. Bethoven'nin Beşinci Senfonisi, davula vurulan tokmakların gümbürtüsüyle başladı:

 - Zafer...
 

  İLK ÇABALARIM

 "Davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş". Beşinci Senfonideki davulun sesi hiç uzak olmadığı halde, bana her zaman hoş gelmiştir. Amacına uygun, Bethoven'in hırçın yaratılışını yansıtan bu sesleri yıllardır öyle benimsemişim ki onu dinlerken kan dolaşımımın hızlandığını, gücümün arttığını hissediyorum. Aslında bu katkıya ne çok gereksinim varmış. Tümüyle suskun, kedi gibi köşeye sinmişken, kendime geldim. Toparlanıp gömüldüğüm koltuktan ayağa kalktım. Giriş kapısına değin güvenli ve ağır adımlarla ilerledim. O çantayı sapından kavradım ve çalışma masaya döndüm. Elimdeki çantayı usulca masaya bıraktım. Fermuarı açtım. Sonra çantanın kapağını kaldırdım ve hemen kapattım. Hızla yerime dönerken "Olmayacak. Yapamayacağım" deyi söyleniyordum...

 Paylaşılmayı bekleyen, torbaya konmuş kurbanlık koyun parçalarına benziyordum. Bacaklarım kilometrelerce yürümüşüm gibi halsiz, kollarım saatlerce demir örselemiş gibi bitkin, bedenim bıçak yaraları almış gibi sızıyla doluydu. Yapamamıştım. İlk denemem başarılı olmamıştı. Anlaşılan Bethoven bile bana yeterli ivmeyi kazandıramamıştı. Yenilgiyi kabullenemedim. Başarmam gerekiyordu. Başkaları umurumda bile değildi. Kendim için, kendime olan saygım için başarmalıydım. Yerimden doğrulmaya çalıştım. Ayağa kalktığımda üzerimden silindir geçmiş gibi eziktim...

 Çalışma masasının başına geçtim. Çantanın kapağını kaldırırken gözlerimi kapattığımı anımsıyorum. Keşke şu köşede duran emektar daktiloyu önüme çekiyor olsaydım. Hiç böyle heyecanlanmazdım. Kara kutuyu el yordamıyla iki köşesinden tuttum ve çantadan çıkarttım. Kara kutu ellerimin arasında kaldı. Onu masaya koyamadım. Yer yoktu. Çantayı açınca çalışma masasında elimde tuttuğum kutuyu koyacak yer kalmamıştı.

 - İki kolum daha olsa...

 dediğimi anımsıyorum. Hem deneyimsizim, hem de heyecanlı. Neden sonra oturduğum koltuktan kalkmayı akıl edebildim. O ana değin üstüme değerse, "Kara is bulaşıp üstüm başım kirlenir" korkusuyla havada benden uzak tutmaya çalıştığım bilgisayarı oturduğum yere bıraktım. Sonra dönüp çantanın içindeki aksesuarı toplayıp masanın köşesine, kitapların üzerine yığdım. Çantanın fermuarını kapattım. Çantayı yere bırakıp koltuğun üzerinde pinekleyen bilgisayarı özenle kavrayıp masaya taşıdım. Beni gören sarsılınca, mandalı düşecek el bombası taşıdığımı düşünebilirdi. Sonra yaşamımı etkileyecek, her olanak bulduğunda patlayıp parçalanan atom bombasının mantarı gibi büyüyüp kocaman kara bulutlar oluşturacağını bilmediğim için el bombasına benzetmemi beğenmediğinizi biliyorum. Siz de benim gibi ilk karşılaştığınızda bu canavarı denetleyememenin atom bombasının insanlığa verdiği zarardan daha çok etkileri olduğunu biliyorsunuzdur. Ben de sonunda öğrendim. Hele bu ülkedeki satıcısıyla ve destek elemanıyla bilgisayarların, nasıl tehlikeli bir araç olduğunu, her an ülke bütünlüğünü nasıl zedeleyeceğini artık biliyorum... Bence nükleer savaş tehlikesinden, salgın hastalıklardan daha zararlı... "Birden ne oldu da bilgisayara düşman oldun?" demeyin ne olur. Ben bilgisayarlara, teknolojik gelişmelere karşı, tutucu bir insan değilim. Ben onu bilmeden, onu tanımadan kullanan, hatta bu işin uzmanı olduklarını söyleme cesareti gösterenler karşıyım. Bunca tepki onlar için. Onların bilgi düzeylerinin yeterli olmamasından, böyle olduğu halde Dünyayı umursamadan "Çalışmış olmak için çalışıyor" olmalarından rahatsızım. Biz bu düşünce biçimiyle nasıl "Gelişmiş Devletler" düzeyine çıkabiliriz? Sanırım çıkamayız. Bakın aklıma ne geldi. Bu insanları bilgisayar işinden uzaklaştırıp bir başka işe yönlendirelim. Örneğin bu yetkin insanlarla bir Orkestra kuralım. Sonra konser vermeye kalkalım. Orkestranın yarısı başlama saati geçeli çok olduğu halde göreve gelmemiş, gelenlerden bir çoğu ya çaldığı aleti getirmemiş, ya da eksik getirmiş. Bir frank giyerken diğeri mavi kot ve dik yakalı kazakla gelmiş. Bir çoğu üç günlük sakalla dolaşıyor. Biz de salonda onların sahnede yer almalarını bekliyoruz. Sahneye gelip "Klasik Müzik" yapacaklar... Sizce olur mu? Olmaz diyorsanız bence, bunlardan bilgisayarcı da olmaz...

 "Daha bilgisayarı masaya yeni yerleştirdin. Anımsadığımız kadarıyla çalıştırmadın bile. Sen neden bilgisayarcılara yükleniyorsun?" dediniz değil mi? Haklısınız. Yaşımdan olsa gerek. Birden konudan saptım. Sanırım ileride de böyle değişik telden çalma, temadan kopmalarım olacak. Elimde değil. Bazı anlarda çok titiz oluyorum. Gençlerin böyle duyarsız olmalarına dayanamıyorum...

 Sonunda kapağı kaldırdım. Açılan kara kutuda parmağımla bastırabileceğim bir tuş arandım. Daktilo biliyor olduğumu daha önce söylemiştim. Bu yüzden harflerin ve diğer simgelerin yazılı olduğu tuşlara basmadım. Ben üst sırada, o yanıp sönen ışıkların yakınında bir yerlerde bastırılınca batan bir tuş arıyordum. Sonunda üretici firmanın tüm gizleme çabaları boşa çıktı. Ben o tuhaf tuşu bulup parmağımla üzerine dokunmayı becerdim... Ve bilgisayar çalışmaya başladı. Çalışmaya başladığını nereden anladığımı soruyorsanız söyleyeyim: "Birden ışıklar yandı. Sonra biri diğerlerinden daha hızlı yanıp sönüyordu. Arabaların sinyal lambaları gibi. Bir yanıp, bir sönüyordu". Böyle olunca, karşısına geçip donuk yüzlü kara ekrana bakmaya başladım...Gündüz de böyle olmuştu. Kısa bir süre sonra kaderimin kara yazgısı ekranda belirmeye başladı. Önce sayaçlarda görünen türden dönüp duran sayılar belirdi. Sonra "Oldu... Belleğim ne kadar olduğunu buldum" anlamına gelen bir yazı türedi. İngilizce bildiğim için yazılanları (teknik deyimleri bilmediğimden kendi anladığım biçimde yorumlayacağım) okumaya çalışıyordum. Sonra bir algılayıcı (detektör) rakam ve harflerden oluşan bir çok aygıt tanımladı. Kısaltmalardan ve firma adlarından oluşan bu bilginin ne anlama geldiğini yorumlayamadım. Bulunan aygıtlardan eksik olanları benim anlamam olanaksızdı. Bu yazgının bana ne demek istediğini anlamış da değilim. Ama sabırla o mavi gök yüzünün görüneceğini, güneşin parlayacağını bilerek beklemeye başladım... Ellerimi kavuşturmuş, ekranın karşısından hareketsiz bekliyordum...

 Detektör radyoaktif kalıntı, salgın hastalık virüsü bulmamış olmalı ki, "Windows başlıyor..." diyerek o tuhaf tıkırtılı sesleri çoğalttı. Daha çok fare tıkırtısına benzeyen seslerden, benim kullanacağım fareyi göreve çağırmaya çabaladığını, onun direnerek: "Yorgunum. Bugün çalışmak istemiyorum" der gibi köşe bucak kaçtığını, Windows denilen köle avcısının elinde çelik ağıyla fareyi yakalamaya uğraştığını düşünürken uyuklamış kalmışım... Birden hoparlörden gelen sert bir sesle irkildim. Ekrana bakacağım derken, yaşlılıktan ve yorgunluktan içim geçmiş. Dalıp gitmişim... Kendime geldiğimde ekrandaki son satırın hala "Windows yükleniyor..." sözcüklerinden oluştuğunu, kedinin fareyi kovalamasını andıran tıkırtıların son hızla sürdüğünü görüp sevindim. Uyuklamış olduğum için hiçbir şey kaybetmemiştim. Ekran değişmemişti. Bilgisayar, sürekli tıkırtılar çıkarıyordu. "Acaba ileride, arabalardaki silindir gibi yeterince aşınınca gürültü azalır mı?" diye düşünürken beklediğim an geldi. Ekran mavi gökyüzü rengine dönmüş, uçuşan kırık pencere belirmişti...

 Biraz fazla uzattım herhalde. Bağışlayın ama, bu benim kendi başıma çalıştırmaya kalktığım ilk bilgisayar. İlk izlenimlerimi unutmam olanaksız. Belki çoğunuz bu deneyimi her gün yaşadığınız için olanları kanıksamışsınızdır... Belki bir çok ekranı, görüntülenen bilgileri önemsemiyor olabilirsiniz. Hatta görmediğinizi bile ileri sürebilirsiniz. Sizin gibi olunca ben de önemsemem herhalde. Amacım da sizin gibi olmak değil mi?

 Bilgisayar açılıp, mavi taban rengi üzerine serpiştirilen simgeler belirdikten ve kum saati kaybolduktan sonra "Bu bilgisayar kullanıma hazır olmalı" diyerek CD'yi CD gözüne yerleştirdim. Daha önce müzik dinlediğim için CD'lerin aygıta nasıl takıldığını biliyordum. Bu nedenle CD'yi yerine yerleştirirken sorunla karşılaşmadım. Bir başka ışıklı gösterge CD'nin algılandığını ve okunmaya başladığını belirtince ekranda açılacak pencereyi beklemeye başladım. Çok büyük olmayan bir pencere açıldı ve film görüntülendi... Ekrana bakarak "Şerburg Şemsiyelerini" izlemeye başladım... Bu filmi yıllar önce izlemiştim. Bir bilgisayar ekranında açılan küçücük bir pencereden değil de kocaman bir beyaz perdede izlemiş olduğumu, eskisinden aldığım keyfin bugünküyle aynı olmadığını söylemeden geçmek istemiyorum. Tutucu olduğum, eskiyi özlemle anımsadığım için değil. Ama, sanırım eskiden film izlemek bugünkünden çok daha eğlenceli ve keyif vericiydi...

 Telefonu açıp arkadaşımı aradım. Kalıplaşmış sözcüklerle son durum hakkında topladığımız bilgileri karşılıklı aktardıktan sonra, çok önemli bir iş yapmış gibi hemen konuyu yeni oyuncağıma getirdim:

- Bir bilgisayarım var.
- Öyle mi?
- Şaşırdım mı?
- Hayır. E-mail adresini versene?
- Ev adresimi biliyor olmalısın. Yıllardır aynı yerdeyim. Taşınmadım.
- Ev değil E-mail adresini istedim.
- Anlamadım.
- Canım e-posta adresi. Internet'e nereden bağlanyorsun?
- ...
- Alo beni duymadım mı?
- Duydum da. Benim bilgisayarımda Internet yok. Varsa da bana anlatmadılar.
- Ya!
- Alo. Beni duyuyor musun?
- Evet ama, işim çok. Internet'te söyleşi yapıyorum. Sonra, bir ara seni ararım.
- Anladım... İyi geceler.
- Sana da...

 Telefon kapanınca, başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüş gibiydim. Yanaklarım kızarmış, alnımda ter tanecikleri birikmişti. Internet! Benim bilgisayarımda var mı? Bilmiyordum. Bana söylememiştiler. Belki vardı. Belki "Onun neyine Internet" diye umursamamıştılar... Bilgisiz olmama önce öfkelendim. Sonra biraz düşünüp güldüm:

 - Hemen ne Internet'i. Sen önce bunu kullanmayı öğren. Internet de peşinden gelir.

 diyerek kendimi avutmaya çalıştım.

 Yatağıma uzanıp gözlerimi kapattığımda mavi bulutların arasında uçan halıyla gezinirken, aşağıya baktığımda; Karaların, denizlerin, göllerin kayıp gittiğini görüyordum. Sonra halımın desenlerinin Windows penceresine benzediğini sezip gülümsedim. Düşümde yüksek sesle "Internet'te geziniyorum" diye çığlık atıyordum...

 Sabah uyanınca telefona sarıldım:

 - Ben bilgisayarımda Internet istiyorum.
- Peki. Alırız...

 Telefonu kapayınca kurnazca gülümsedim. Gözlerimi kısıp boşluğa baktım: "Ben de gezineceğim. Benim de bir e-mail adresim olacak..." diye düşünüp keyiflendim...
 

  INTERNET

 O gün Internet bağlantısı yapılacaktı. Çocuklar gibi şen ve neşe dolu olduğumu söylememe gerek yoktur sanırım. Kuruma gittiğimde satın alınan Internet paketini bilgisayarıma yüklemek için gelecek teknik kişiyi beklemeye başladık. Sonunda gençten biri paketi açıp yüklemeyi yaptı. Bilgisayarın ayarlarını düzenledi ve bana dönüp:

 - Oldu. Internet bağlantınız için fareyi masa üstündeki şu simgeye götürüp tıklamanız yeterli olacak.

 dedi. İlk günlerde başıma gelenlerin yinelenmemesi, hem de kendim yaparsam: "Deneyim kazanıp, yalnız kaldığımda bocalamam" diyerek tuş takımının başına oturdum. Genç de yanımdaydı. Fare dediği tuşların arasındaki çivi başını andıran bir düğme. Onunla ekrandaki oku sağa sola kaydırmam olanaksız. Bazen hızla ekranın bir köşesine kaçıyor, bazen karınca hızıyla ilerliyor, ya da bana göre yerinde sayıyor. Gerçi genç uzman yavaş bir ilerleme olduğunu söylüyor ama sanırım saygısından öyle konuşuyor. O tuhaf çivi başını oynatamayacağım anlaşılınca, avucumun içine alıp gezdirebileceğim bir aygıtı bilgisayara bağladılar. İnce kablosunu fare kuyruğuna benzetecek olursanız, avucumun içine alıp elimi masa üstünde gezdirince, oku daha kolay hareket ettirdiğim bu aygıta, fare denilmesini daha anlamlı buldum. Ama elimin içinde tuttuğum bu aygıtın yerine bir fareyi sıkıştırıyor olmak istemezdim. Korku bir yana, insancıl duygularım, başka canlıların öldürülmesine izin verecek türden değildir. Bu nedenle fare de olsa, bir canlının yaşamını zora sürmeyi hoş karşılamam. "Sonuçta bir aygıtı avucunun içinde gezdiriyorsun. Fare boğazlamak nereden aklına geldi?" Diye düşünebilirsiniz. Size hak vermek isterdim ama, heyecandan o aygıtı öyle sıkmışım ki, gerçek bir fare olsa kapana kıstırılmış gibi yaşamını yitirirdi...

 Genç bana anlatmaya çalışıyordu ama, ben her soru öncesi, geçmişten bir fıkra bulup çıkararak öyle çok konuşuyordum ki bir ara bilgisayarı neden açık bırakmış olduğumuzu bile anımsayamadım. Genç tüm saygısıyla beni dinliyor, fırsat bulabilirse anlatmaya, bana karşılaşabileceğim sorunları açıklamaya çabalıyordu. Benim bu ara ona çok zaman ayırmak gibi bir niyetim yoktu. O ana değin anlattıklarıyla bilgi öğrenme sınırını aşmıştım. Bundan sonra anlatacaklarını öğrenmem olanaksızdı. "Bu kadarı da bana yeter" diyerek işi uzatmaya çabalıyordum. Sonunda genç de bezdi. Anlatacaklarının bitmiş olduğunu söyleyip yanımdan ayrıldı. Onun odadan çıkışında gözlerim parladı. Hemen bilgisayarı toplayıp evin yolunu tuttum.

 Yolda, eve gidince, Internet bağlantısını kendi başıma kurmak için neler yapacağımı sıralıyordum. Öğrendiklerimi unutmamak için hemen kapıdan girince bilgisayarı kurmanın en iyisi olacağına karar vermiştim. Öyle ya, gece yarısı o genci nereden bulup da karşılaşacağım sorunlara çözüm bulmasını sağlardım? Kendi sorunlarımı kendim çözmeliydim. Zor geçeceğini daha şimdiden görebildiğim bir geceye başlamak üzereydim...
 

  UMUTSUZLUK

 Uzun bir süre teknolojik gelişmeden uzak yaşamış olduğuma öfkeleniyorum. Şu teknoloji yaygınlaşırken ilgi göstermediğime pişman oldum bile. Sonradan yakalamaya çalışmak olmuyor... Yaş ilerlediğinde öğrenmek yerine, öğrendiklerimi kullanmaya çalışmış olduğumdan, aklımı çalıştırmayı unutmuşum. Yeni yorumlar üretmek, kavramları anlamak zor oluyor... Unutkanlık denen illet bu olmalı... Bence yaşlıların öğrenmelerinin yavaş olmasının en önemli nedeni; Öğrenilenle eski birikimleri birleştirip yeni yorum üretmekte karşılaşılan güçlük olmalı. O kadar çok bilgiyi toparlayıp, bağlantılar kurmak, sonra onların arasından en uygun yorumu çıkarabilmek hem çok güç, hem de çok zaman alıcı. Gençlerde öyle mi ya? Öğrendiklerini eski bilgileriyle karşılaştırınca, uygun bir bağ bulamadıklarında hemen yeni kavramı ezberleyip, olduğu gibi kabul ediyorlar. Sonra bu kavramın üzerine yeni öğrendiklerini ekleyip teknolojiyi öğreniyorlar. Ben yeni öğrendiklerimi irdeleyip sindirmeye çalışırken, onlar çoktan yapılaşmaya başlayan bilgi birikimlerine yenilerini eklemiş oluyorlar...

 Evde yalnız başıma bilgisayarın başına oturdum. Telefon kablosunun ucunu bilgisayarın "Modem" girişine taktım ve ilk bağlantıyı başlatmak için o küçük resmi, farenin ucuyla tıkladım. İlk anda karşımada açılan bol renkli pencerede ne yapacağımın yazılı olduğunu görünce sevindim. Bir bağlantı düğmesi ve bağlantıyı kesme düğmesi gibi anlaşılır seçenekler vardı. Doğal olarak önce bağlantı düğmesini tıkladım. Bilgisayardan gelen ses, "Internet Servis Sağlayıcı" ortamına bağlanmak üzere olduğumu söyledi. Ben de bekledim. Bilgisayar ekranına bakıyordum. Onda bir değişiklik olmadı. Aslına bakılırsa bende de yoktu. Ben değişiklik bekleme konumunda ekrana bakıp duruyordum. Böyle ekrana bakarak günlerce beklemek zorunda kalacağımı anlayınca, "Her halde düğmeyi iyi tıklayamamış olmalıyım" diyerek yeniden farenin ucuyla düğmeyi tıkladım... Bunu birkaç kez yapmış olduğumu ama sonucun hiç değişmediğini söylemek isterim. Anlaşılan anlatılanları iyi kavramamışım. Gencin söylediği gibi o küçük resmi tıklayınca bağlantı kurulamıyormuş. Daha özenle dinlemem gerekirmiş. Böylece ilk Internet bağlantı girişimim başarısızlıkla sonuçlandı. Daha sonra deneme yapmak için, hazır bilgisayarı açmışken bir şeyler yazayım diyerek "Kelime İşlemciyi" kullanmak istedim...

 Kelime işlemci açılınca, önüme gelen penceredeki boş sayfaya bakıp dururken köşede benim yazacaklarımı bekleyen düz çizgi, araçların sinyal lambası gibi yanıp sönüyordu. Bir sözcük yazdım. Baktım düz çizgi, yazdıklarımı ekrandaki sayfaya yerleştirip ilerliyor, benim eski daktilomdaki gösterge gibi davranıyor, onunla kolay anlaşacağımı bile düşündüm. Yazdıklarımı biçimlendirmek, boyutlarını ve kalınlıklarını değiştirmek istedim. Sanırım herkes birazcık öğrenince, benim gibi yapmak ister. Kullanmakta olduğum aracın özelliklerini öğrenmek için onu kurcalamaya başladım...

 Sanırım en büyük sorun bu fare. Oldum olası, fareleri sevmem. Onlara bulaşmak istemem. Pek çok insan gibi fare, bana da sevimsiz görünür. Korktuğumu söylemek istemiyorum. Özetle "Fareden uzak dururum" diyebilirim. Ama bilgisayarda onunla beraber olmak, onunla yaşamayı öğrenmek gerekiyormuş...

 Daha ilk anda, tuşların arasına yerleştirilen düğmenin (çivi başının demem daha doğru olur herhalde) kullanımında yeterli beceriyi gösteremediğimi söylemiştim. Bana avucumun içinde gezdirebileceğim, parmaklarımı kullanarak tıklayabileceğim bir fare vermiştiler. Onu bilgisayara bağlayıp gezdirince, o çivi başını kullanmak gereğinden kurtulmuştum. Çivi başı dediğim o küçük düğmeyi nasıl beceriyle kullandıklarını düşünüp diğer insanlara özen duyduğumu, onların becerisini kıskandığımı söylememde bir sakınca yoktur herhalde. Ben nedense o küçük düğmeyi belli belirsiz oynatarak, ekrandaki oku ilerletemiyorum. Hele çift tıklama konusundaki beceriksizliğim olağanüstü. Ya maviye dönüşen resim, farenin okuna yapışıp onu kovalıyor, ya da küçük resmin altındaki açıklamanın çevresinde oluşan çerçeveden resmin adını değiştirmem bekleniyor. Ne yapıyorum da bu değişim oluyor pek çıkaramadım ama, istemediğim pek çok davranışla karşılaşınca, bilgisayarın komutlarımı dinlemeyen, ya da dinlemek istemeyen vahşi bir hayvan olduğunu bile düşünüyorum. Nasıl evcilleştireceğim konusunda şu ana değin en ufak bir bilgim yok. Kabloları, tuşları, faresi ve bağlantılarıyla dallı budaklı kocaman bir canavarla karşı karşıya olduğumu düşünmeye başladım.

 Kelime işlemciyi kurcalarken, farenin kuyruğuna takılan uzun çubuklar yok olup gidiyordu. Font boyu, kalınlık ayarları, Font türü gibi seçeneklerin bulunduğu göstergeler yok oldukça benim kelime işlemcide, yazdığım sıradan dizilmiş sözcüklerden başka bir şey kalmamıştı. Kullanım kılavuzu olabilecek çubukların ve simgelerin yerinde yeller esiyordu... Kelime işlemciyi durdurup yeniden başlatmak, yok olan çubukları yeniden görmek istedim. Yazdıklarımın bir anlamı olmadığı için onları saklayıp saklamayacağımı soran pencereye olumsuz yanıt vermekte bir sakınca görmedim. Sonunda kelime işlemci penceresi kapandı. Ben yine masa üstündeki simgelerle karşı karşıya kaldım...

 Kelime işlemciyi yeniden başlatınca, her şeyin düzeleceğini ummakla ne büyük bir yanılgı içinde olduğumu anladım. Son bıraktığım biçimiyle açılan pencereye bakıp güldüm... Her şey, göstergeler ve simgeler uçup gitmişti... Önümde bomboş bir beyaz pencere ve sol üst köşeden göz kırpan, durumuma bakıp benimle alay eden, düz çizgiden başka bir şey yoktu. Pencereyi köşesinden kaparken yüzümü buruşturdum...

 "Ben bu işi öğrenemeyeceğim... Çok geç kalmışım..." diyerek bilgisayarı kapatıp koltuğuma uzandım.

Yalnız başıma olmayacak. Yarın yardım almalıyım...

 Birileri bana yardım etmeli...
 

  YARDIMCILARIM

  Oturduğum koltukta, göbeğime destek olan bacaklarımın diz kapağına yakın bir yerinde duran bilgisayar çantamı, sapından kavramış bekliyordum. Çantayı göbeğime dayamış, beden ısımı ona bulaştırırken, "Şu bilgisayar bir ısınabilsem" diye çelişkili düşünce içindeydim. Bana anlatılanlara kulak kabartmadan, yorum yapmadan dinlememe şaşırmış olmalılar... Sanırım bu duruma nasıl geldiğimi merak ediyordular. Ben de onlar kadar merak içindeydim. Beni tanıyanlar bilir. Bir konu açılmaya görsün. Hemen sazı ele alır, Dedem Korkut gibi başlarım söyleşiye. Buna pek söyleşi de denemez. Yalnız benim konuştuğum, çevremdekilerin dinlediği bir ortam oluşur. Eskiden bu tür konuşmalara "Monolog" derdik...

 Bugün onlar konuşuyor, ben dinliyorum... Pek dinliyor da sayılmam. Gözlerim derinlere takılmış, düşünüyorum. Şu kucağımda tuttuğum aracı kullanmayı öğrenmeliyim... Yetersizlik içinde kalmış olmamı kendime sindiremiyorum... Belki de tüm içime kapanıklığımın altında yatan gerçek: Bu küçük çantanın içindeki canavar. Onu evcilleştirememiş olmamın sıkıntısını yaşıyorum...

- Öyle değil mi?
- Ne? Af edersiniz. Dalmışım. Anlayamadım...

 Bana soru sormuşlar. Ben onları duyamamış, kendi düşüncelerimle boğuşurken, onların sorduklarını dinlememişim bile... Ne büyük bir saygısızlık? Ben hiç böyle davranmazdım... Şu kucağımda sıkıca tuttuğum çanta neredeyse kişiliğimi değiştirecek. Bir an önce onu kullanmayı öğrenmeliyim... Yoksa... Ondan kurtulmalı mıyım?

 Kapı açıldığında iki genç içeri girdi. Birini daha önce görmüştüm. Bilgisayarımın ayarlarını yapmıştı. Esmer gencin hemen yanında incecik bir kız çocuğu vardı. Sarışın kız çocuğuna bakıp yıllar öncesinin mankeni "Twiggy" aklıma geldi... Bu kız, onun ünlü olduğu günlerde ortaya çıksa, ikisini birbirinden ayıramazdık. Bu çocuk da üne kavuşurdu her halde...

 Yerimden kalkıp masa başına geçtim. Gençler de çevreme iliştiler. Bilgisayarı kurduğumuzda ben ortada, onlar iki yanımda ilgiyle ekranı izliyorduk. Masta üstü simgeleri belirdi. Çivi başını bastırıp farenin okunu oynattım.

 - Fareyi kullanmayı öğrenmişsiniz.

 Hayretle ekranda ilerleyen oka baka kaldım. Benim çivi başıyla boğuştuğum anlar aklıma geldi. Alıp başını giden, benim değil de kendi istediğini yapan farenin oku, şaşılacak biçimde komutlarımı uyguluyor, istediğim simgenin üzerine doğru ilerliyordu. Hele çift tıklamadaki başarımı görünce, keyif gülümseyerek kendimi kutladım... Olacak şey değil. Bu canavar sonunda bana acımış, evcilleşmeye başlamıştı. Öfkemi yatıştırmak için dinlediğim klasik müzikten mi etkilenmişti, yoksa yanımda duran gençlerde mi utanmıştı bilemiyorum. Ama, artık önümdeki kara kutu, evcilleşmiş gibi görünüyordu. Sonunda onu yenmiş, kendime uymasını sağlamıştım...

 Üç kafadar, önümüzdeki renkli camın mavi taban renginde açılıp kapanan pencerelere bakarak konuşmaya başlamıştık. Gençlerden biri ne yapmam gerektiğini anlatırken, diğeri bekliyordu. Anlatımı biten dinlenirken, ben anlatılanları uyguluyordum. Bir eksiğim olduğunda hemen diğeri araya giriyor, yapmam gerekeni gösteriyordu. Birkaç saat süren çalışma sonunda bilgisayarda açılıp kapanan pencerelerden pek çok yeni deneyim ve bilgi öğrenmiştim. Benim kelime işlemci de eski biçimine dönmüştü. Artık istediğimi yazabiliyor, yazılanı saklayıp, kelime işlemciden çıkabiliyordum. Dilediğimde yeniden kelime işlemciyi çalıştırmak ve sakladığım yazıyı pencereye getirip kaldığım yerden yazımı sürdürmek benim için çocuk oyuncağı gibiydi... Sonunda "Bu işi öğrendim" dedim. Gençlere teşekkür ettim. Bilgisayarı kapattığımızda ben susmadan konuşuyordum. Eski neşem yerine gelmiş, sorulsa da sorulmasa da her şeye karışmaya, geçmişten öyküler anlatmaya başlamıştım. Çevremdekilerin şaşkınlıkları gitmişti. Eski biçimime dönmüş olduğum için ben ne kadar mutluysam, onlar da o kadar bıkkın ve isteksiz görünüyordu... Sevinçleri ve şaşkınlıkları kursaklarında kalmıştı...

 Elindeki ipin ucunda süzülen balona bakıp gülümseyen çocuklar kadar şendim... Çantayı okşayarak eve giderken ilk işim Internet bağlantısını yeniden denemek olacaktı...

 "Bir de keyifli bir müzik koyarım. Internet'le uğraşırken kulağımın pasını temizlerim... Şöyle neşeli bir parça olsun. Örneğin Vivaldi'nin keman konçertosu... İçim kaynarken, neşeyle tuşlara dokunup, kendimi piyanoyla kemana eşlik ediyormuş gibi hissederim..."

 "Savulun... Ben de geliyorum..."
 

  YENİ SÜRÜM

  Ben yuvarlanmayla, koşturma arasında tuhaf bir biçimde ilerlerken insanlar sağa sola kaçışıyorlar mı pek bilemeyeceğim... Onların ne yaptığı beni pek ilgilendirmiyordu. Ben dolu dizgin Internet'e doğru koşarken, onları gözleyecek durumum yok...

 Bilgisayarın başında masa üstündeki simgeyi tıkladım. Önümde açılan pencereden bağlantıyı kurmak için tanımlanmış satırı nişan alıp fareyi tıkladım. Modem acı çığlıklar atarak Internet koridorunda ilerlemeye başladı. Ekranın köşesinde "Bağlantı kuruluyor...", "Parola doğrulanıyor" türünden bir çok anlamsız bilgi görüntülendi. Belki bu bilginin işini bilene anlatacağı pek çok şey vardır ama, benim için ardaşık dizilmiş harflerden başka bir şey değildi. Doğruyu söylemek gerekirse, donuk gözlerle baktığım ekranda modemin sesi ve pencerede çıkan yazılar olmasa, hiçbir ilerleme kaydedememiş olduğumu düşünürdüm... Bu pencerede oluşan değişim, benim Internet bağlantımın sürmekte olduğunu belirttiği için sessiz kalmaya çalışarak bekledim. "Parola doğrulanıyor" sözcüğünün değişmesi yıllarca sürdü diyebilirim... Bu kadar uzun sürdüğüne göre, yazdığım parola birilerine taşınıyor, elden ele geçerken, törenle denetimi yapılıyor sanabilirsiniz. Uzunca süre törenin bitmesini beklemekten başka yapabileceğim tek şey yerimden kalkıp CD çalara yeni bir CD yerleştirmek oldu...

 Sonunda bağlantı tamamlandı ama ekranın ortasında beliren bir uyarı kullandığım bağlantı programımın eski olduğunu, yenisini indirmek isteyip istemeyeceğimi soruyordu. Pek anlam veremediğim bu uyarının "Bir bildiği vardır" diyerek yeni sürümü indirmek istediğimi belirten seçeneği tıkladım. Benim için tuhaf bir mesaj. Çarşıdan alınan o kocaman Internet bağlantı kutusunun bilgisayara kurulması daha birkaç gün olmuştu. Nasıl olur da "Eski bir sürüm" niteliğine ulaşır. Kısacası söylenerek, yeni sürümün inmesini bekledim... Bizimkileri kandırmış olmalılar. Elde kalan "İhracat fazlası" benzeri kutuyu, kakalamış olmalılar...

 Uzatmanın gereği yok. Yeni sürümü indirip kuruluşunu yaptım. Kuruluşu yapabilmem için Internet bağlantısını kesmem gerekti. Nasıl olsa "Yeni sürüm programla daha hızlı bağlanıp bekleyerek kaybettiğim zamanı ileride kazanırım" diye düşündüğüm için sabırla işlemlerin bitmesini bekledim... Sonunda işlemler bitti. Yeniden bağlantı kurabilmek için masa üstündeki simgeyi fareyle ateşledim. Pencere açıldı. Bağlantı yapmak için ilgili kutuya tıkladım ve ... Sonuç yok. Ne modem cıyaklıyordu, ne de bağlantı işlemlerini görüntüleyen pencerede bir değişim vardı...

 Internet'le ilişkim, indirdiğim yeni sürüm programla bitmişti... Uzun bir bekleyişin adrından gelen kısa süreli mutluluk yerini karamsarlığa bırakmıştı... Birden yaşadığım yılların ağırlı altında ezildiğimi düşündüm... Yıkılmıştım... CD çalardan gelen müzik bile kulağımı tırmalıyordu. O çok sevdiğim orkestranın sesi yerini ayar yapılmamış çalgıların gürültüsüne bırakmıştı...

 Üzüntüyle cep telefonuna sarıldım. Internet servis sağlayıcının çağrı merkezinde zil sesini duyan bir görevli isteksizce telefona yanıt verdi:

- "Aloo... Buyurun!"

 Dilim döndüğünce sorunumu anlatmaya çalıştım. Görevli, anamın kızlık soyadından, benim kişisel bilgilerime değin aklınıza gelebilecek her tür soruyu sorup, "Evet, hımm" gibi yanıtlarla bir şeylerin üzerine not aldı ama, sorunuma bir çözüm getiremedi. Sonunda "sizi bir yetkiliye bağlıyayım ayrılmayın" diyerek telefonu bıraktı. Konuşmalar, "Alo" sesleri duyuyordum ama bir Allah'ın kulu "Bu telefona kim yanıt veriyor" bile demiyordu. Ben cep telefonumu kulağıma yapıştırmış bekliyordum. Uzunca bir aradan sonra sonunda biri telefonu kulağına dayayıp "Alo" dedi. Önce gözlerim parladı. Sorunumu çözecek sandım. Ama, yıllar öncesinde yaşadığım bir olayı anımsamaktan başka hiçbir şey olmadı... Karşımdaki kişi o tuhaf soruları sorup beni aynı biçimde dinledikten ve aynı yanıtları verdikten sonra, bir başkasını bulmak için telefonu bıraktı... Ben onları bekleye dururken, sizler sıkılmayasınız diye geçmişte yaşadığım o olayı anlatayım istiyorum. Zavallı Türkiye ve onun yetişkin insanları... Bu anının benzerlerini siz de yaşamış olmalısın.

 Yıllar önce, asker ocağına katıldığın ilk gün kapıdan (nizamiye denirdi) girince, doğru birliğime gönderildim. İlk iş olarak berber kuyruğuna sokuldum. Asker kılığına girmem için başım yeniden yapılandı. Artık levazıma gidip giysilerimi alacak ve asker olacaktım. Hazırlanan salonda kuyruğun sonunda beklemeye başladım. Elbise yığınının arkasında duran er, sıra bana gelince, yüzüme bakıp:

 - Evli misin? Bekar mısın?
- ...
- Doğum tarihin?
- ...

 diye iki soru yöneltti. Yanıtımı irdelemeden elbisemi, çoraplarımı, iç çamaşırlarımı önündeki değişik boyutlu yığından seçti ve bana uzattı. Sonra üzerine asker postallarımı koydu. Odadan çıkarken gülüyordum. Ne elbisenin beden ölçüsü, ne ayakkabıların numarası bana uygundu. Boyu benden en az 15 santim kısa, eni benim enimin iki katı olan birine uygun elbise ve 43 numara ayakkabıyla (ben 41 numara ayakkabı giyerim) askerden çok palyaçoya benziyordum. Tüm acemilik dönemimi diz kapağımın biraz altındaki pantolonla geçirdim. Üzerimdeki ceketin kolları dirseklerimdeydi... O günden beri soru sorulurken, gerekçesini düşünmeden edemem. Sorunun benim konumla ilgisini çıkartmaya çalışırım. Ama, sanırım bizim ülkemizde sorulan soruların konuyla hiç ilgisi olmuyor. Sormuş olmak için soruluyor...

 Yarım saatlik telefon görüşmesinden (beklemesinden demek daha doğru olmalı) sonuç çıkmayınca, pili tükenen cep telefonumu kapatmak zorunda kaldım. Eskiye dönersem, bekli Internet bağlantımı düzeltebilirim diye düşünüp o Servis Sağlayıcının kocaman kutusuna sarıldım... Konuyu iyi bilmeyince kutunun içinden çıkanı kullanma konusundan çok başarılı olmadım...

 Bu gece de olmadı...

 CD çalardan Bach'ın Barok çağı yansıtan yumuşak müziğini dinlerken, "Yenile, yenile yenmesini öğreneceğim" diyerek bilgisayar denilen kara kutuyu kapattım...
 

  ÇİZGİNİN ÜSTÜ ve ALTI

 Çizginin üzerinde olmak... Bazıları kendini çizginin üzerinde var sayarlar. Hangi çizgi, kim çizer bunu? Pek anlamış değilim ama, sanırım çizgi dedikleri sıradan insanların yoğun olduğu, biriktiği yer olmalı... Bazıları kendini sıradan görmeyip daha üstlerde bir yere yerleştirmek için "On the Line" sözcüklerinin benzerini kullanarak çizgi ötesi ya da çizgi üzeri kavramlar oluştururlar... Benim Internet paketinin üzerindeki firma adı hem "Süper", hem de "Çizgi Ötesi" bir kavramı yansıtıyor. Bir kurum için çok iddialı bir ad... Ya da ben "Online" sözcüğünü böyle yorumladığım için bana tuhaf geldi. Meğer bilgisayar teknolojisinde insanlar, yalnız araçları karmaşık yapmakla kalmamışlar, bazı deyimlere de kendilerince yeni anlamlar eklemişler. Benim gibi teknolojiden uzak kalanları şaşırtıp, anlamsız yorumlara sürüklemişler...

 Bence bu hizmet kalitesiyle ülkemizde, kimse "Çizginin Ötesinde" olamaz. Olsa, olsa "Çizginin Altındadır". İngilizce değimiyle "Under the Line"... Kısacası benim Internet servis sağlayıcım da "Çizginin Altında" yer almaktadır. Belki aralarındaki en iyilerden biridir. Diğerleri çok daha kötüdür. Bunu bilemem... Hele benim gibi teknolojiyi yeni öğrenmeye çalışan birinin bu yorumu yapması doğru olmaz. Ama, yıllarımı ülke dışında geçirmiş olduğumu, onların "Çizgi" anlayışını bildiğimi düşünürseniz, bugün için eski teknolojinin ürünü olan, antika bilgim bile bu çizgiyi anlamaya yetmektedir...

 Yine konudan çıkıp, eskilerin içinde yüzmeye başladım. Şu yazıyı yazarken biri çıksa da beni durdursa... Yolumu karıştırınca kolumdan tutup doğru yöne yöneltse...

 Benim daha ilk bağlantıdan sonra dışlandığım, kapısından bile giremediğim Internet'ten söz ediyordum... Birden kalite kavramlarına daldım gittim. Bilirsiniz biz kaliteyi hiç öğrenemedik. "Bu kadar, yersen" demeyi bildiğimiz için baştan sağma yaptık, yakıştırdık. Olması gerekeni olduramadık, yapılması gerekeni yapamadık... Internet'te de olay hiç farklı değilmiş. Kalite yoksunu olduğumuzu burada da belli ettik.

 Sabah uyanınca iş yerlerinin açılmasını beklerken bir de klasik müzik dinledim. Beni dinlendiren, herkesin bildiği türden hafif bir şey sabahın erken saatlerinde pencereme konup ötüşen küçük kuşların sesi kadar hoştu. Piyanonun tuşlarından dalgalanan sesleri dinlerken başımı sağa sola eğerek müziğin güzelliğine kendimi kaptırmış gitmişim. Kendime gelip saatime baktığımda neredeyse öğle olduğunu görünce, hemen telefona sarıldım. Bizim kuruma destek sunan bilgisayarcıları arayıp yardım istemeliydim. Beni bu dertten kurtarmalıydılar. İşyerleri evimin çok yakınında olduğu için kara kutuyu çantasına yerleştirip onlara gittim.

 Güzel yüzlü çıtı pıtı bir genç kız beni karşıladı ve hemen bir koltuğa oturttu. Bir şey içmek isteyip istemediğimi sorduktan sonra benim gençlere haber verdi. Erkek ve kız çocuklar hemen yanıma gelip çantayı kaptılar ve içindeki canavarı çıkarıp masaya yatırdılar. Şu bilgisayarın yaptığına bakın; Benimle boğuşurken aslan kesilip savaşmaktan yılmazken, şimdi kuzu gibi her istediklerini yapıyordu. Çok geçmeden farenin okunu hünerli parmaklarıyla ekranın her köşesinde gezdiren erkek çocuk (sonradan adının Bülent olduğu öğrendim) Internet bağlantısını gözlerimin önünde başarıyla tamamladı. Sonra bilgisayarı kapatıp:

 - Siz de aynı işlemleri deneyin ki yalnız kaldığınızda sorununuz olmasın.

 diye kibarca bilgisayarı bana uzattı. Elimi uzatıp kara kutuyu ondan alırken, içimden kendime sesleniyordum: "Heyecanlanıp ürkme sakın. Yaban hayvanları da böyle eğitilirmiş. Onlar korktuğumuzu sezermiş. Korktuğumuzu sezdiklerinde, tepki gösterir hırçınlaşırmışlar. Bu da onlara benziyor olmalı. Baksana yetkin ellerde nasıl da uslandı..."

 Ellerimi titretmeden, güven içinde bilgisayarı masaya yerleştirip kapağını açtığımda yüreğim ağzıma gelmişti. Kalp atışlarımı bunca gürültü içinde bile duyabiliyordum. Hemen güç kaynağının tuşuna bastım ve ışıklar yanıp sönmeye başladı. "Kalkıyoruz... Kemerlerinizi bağlayın..." Hemen soracaksınız biliyorum. Yolculuk nereye? Ben de söyleyeyim: "Internet'e doğal olarak..."

 Açılış töreni, pencerelerin geçidiyle tamamlandı. Sonunda mavi görüntünün üzerine serpiştirilmiş simgeler ve farenin oku (kuyruğu demeliyim) belirdi. Ben de farenin kuyruğunu Internet bağlantısının üzerine görüp tıkladım. Alışa geldiğim pencere açıldı. Bu kapıdan daha önce ancak bir kez geçmiş olduğum için heyecanlandım. Ellerim titrerken bağlantı düğmesini tıkladım ve beklemeye başladık. Gençler iki yanımda açılan pencereyi izlerken ben de gözüm ucuyla onlara bakıyordum. Ekrandan bir şey bekledikleri kesindi. Sorularla dolu bakışları, açılan pencereye kilitlenmiş, olup biteni izliyordular. Ben de onları izlemekle yetindim. O pencere daha önce de söyledim gibi bana hiçbir bilgi aktarmıyordu. Yazılar aktı durdu. Sonunda "Parola doğrulanıyor..." sözcükleri çıktı ve zaman durdu... Ne ekrandaki pencerelerde bir harekat, ne cıyaklayan modemde bir ses, ne de gençlerde bir tepki vardı. Hemen çevreme bakınmış. Duvardaki saatin çalıştığını görünce yüreğime su serpildi. "Neyse ki yaşam durmamış. Saat çalışıyor..." diyerek ben de bekledim. Sonunda pencere kapandı. Gençler bana dönüp gülümseyerek "Bağlantı tamam. Artık Internet'tesiniz" dediler. Onların gülen yüzlerine baktıktan sonra bir de bilgisayarın camındaki görüntüleri inceledim. Bence değişen bir şey yoktu. Hiç bağlanmış gibi gözükmüyordu ama, onlar diyorsa doğrudur diyerek "Internet gezginini" tıkladım. Pencere açıldı ve ilk sayfa ekranda görüntülenmeye, resimler biçimlenmeye başladı. İşte o zaman onlara dönüp:

 - Evet

 diyerek gülümsedim.

 Evet! Yeni sürümle sonunda Internet'e bağlanmıştım. Gençlerden öğrendiğimi özetlemem gerekirse, ilk bağlantı anında zamanın durduğunu görmemek için masadan kalkıp bir başka işle uğraşmak gerekriyor. Ben bundan böyle, CD çalara müzik koyup zaman öldüreceğim. Aslında zamanı tutumlu bir biçimde kullanmış olacağım. Yoksa hareketsiz bir ekrana bakarak geçen süre bence zaman öldürmek... Hem de benim gibi zamanı az kalmış olanlar için boşa zaman harcamak hiç hoş değil...

 Biraz gezintiden sonra gençlere teşekkür edip bilgisayarı kapattım ve çantasına yerleştirdim. Bana kalsa çalışma saatleri bitinceye dek yanlarından ayrılmazdım ama, ileride onlardan destek alabilme olanağımı daha ilk andan yok etmemek için işi kısa kesip çantamın sapına yapıştım ve iş yerlerinden ayrıldım.

 Sokağa çıkınca iki seçeneğim vardı. Bir eve dönmek diğeri de kendi iş yerime gitmek. Hemen cep telefonuna sarıldım. Sekretere gelemeyeceğimi bildirip hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladım.

 Eve gidiyorum eve...

 Bira içecek değilim. Tüm olumsuzluklara karşın sabahtan alkol alacak düzeyde umutsuzluk içine girmedim. Hala bir umudum var. Yaşamdan bıkmak düşüncesinde de değilim...

 Ben Internet'e gireceğim. Hem de kendi başıma...
 

  MÜZİK DİNLEDİM

  Yanımdan ayırmadan dolaştırdığım bilgisayardan film izlerken CD'den dinlediğim müziğin dışında doğru düzgün bir ses çıkartamadım. Daha önceki çabalarım onu çalışır durumda tutabilmeyi ve kelime işlemciyi kullanabilmeyi amaçladığından, müzik dinlemeyi hiç düşünmemiştim. Aslında evimdeki kusursuz CD çalar düzeni bilgisayardan müzik dinlememi gerektirmiyordu.

 Internet bağlantısını gerçekleştirince, hemen e-posta adresini bildiğim arkadaşıma kısa bir ileti hazırladım. Gönder tuşuna basıp iletinin gitmesini beklerken ne kadar heyecanlı olduğumu söylemek zorundayım. İleti gidince hemen cep telefonuna sarıldım. Arkadaşımı aradım. Zil sesini beklerken ona neler söylemem gerektiğini düşünüyordum. Daha önce onun bana yaptığı gibi alaycı bir tavır mı takınmalı, yoksa çok sıradan bir olayı anlatıyormuş gibi sakin mi olmalı karar verememiştim. Arkadaşım telefonu açıp: "Alo" dediğinde içimdeki coşkulu çocuğu engelleyemedim. Hemen sözcükleri ardı ardına sıralamaya başladım:

 - Sana Internet'ten bir ileti gönderdim. Okuyup yanıtlar mısın?
- Tamam hemen şimdi bakarım.

 dediğinde, sesinden gülümsediğini anlamıştım. Onun benim sevincime ortak olduğunu düşününce Internet'ten hoşlanmaya bile başladığımı söylemeliyim. Hemen ekranda "Gelen İletileri Alma" tuşunu tıkladım. Bir pencere açıldı ve bir süre sonra kapandı. İleti gelmemişti. Önce bozuldum. "Bana neden ileti göndermedi" diye söylendim. Sonra postacıyı pencereden görüp mektup ekleyen insanların, kendilerine mektup olmayınca, nasıl üzülüp suskunlaştıklarını düşündüm. Kendimi toparladım. Arkadaşım telefonu kapattıktan sonra bilgisayarının başına geçecek, büyük bir olasılıkla onu açıp Internet'e bağlanacak, benim gönderdiğim iletiyi alacak ve son olarak, bana ileti hazırlayıp gönderecek... Bunların hepsini birkaç saniyede yapamazdı. En azından bilgisayar ve Internet bağlantıları bunu engellerdi. Benim bu işi yapmak için harcadığım zamanın günlerce sürdüğünü düşününce ona öfkelenmenin bir gereği olmadığını anladım.Yerimden kalkıp CD çalara bir Bach yerleştirdim.

 Neden Bach seçtiğimi soruyorsanız, söyleyeyim: Ülkemizin önemli reklam ajansları bile Chopin ile Bach arasındaki ayrımı yapamamaktalar. Kendileri bilmediğine göre başkalarının da bilmesi olasılığı olmadığını düşünüyor olmalılar. Ben de onlara tepki olsun diye Bach'ı seçtim. Bilmem ne demek istediğimi anladınız mı? Bu ülkede herkes kendi bilgisizliğini çizgi sanıp, kimsenin bu çizginin üzerinde gezinebileceğini düşünememekte, ya da daha küstahça söylemek gerekirse; Onların varlığını umursamamaktalar... Benim gibi sizlerin de tepki göstereceğini düşünüyorum... Reklamcı düşünememiş olabilir. Hata yapmıştır. Atlamıştır. Ama, en azından o reklamda adı geçen kurum, kendi bilgisizliğini duyururken utanıp müziği değiştirebilirdi. Bu reklamla halktan ne beklediğini, amacının halkı nasıl aldatmak olduğunu açıkça vurgularken yüzlerinin kızarmamış olduğunu görüp öfkeleniyorum. Bu halkı koyun sürüsü sananlara çok kızıyorum...

 Bach'ın Bramdenburg Konçertosunu dinlerken gözüm ekrana takıldı. Orada bir şeylerin değiştiğini gördüm. Ben CD çalarla uğraşırken Internet bağlantımın kesintisiz sürdüğünü unutmuşum. Pek alışık olmadığım için bağlantıyı kesmeyi unutmam çok doğal. Daha önce bağlantı konusunda başarılı olmadığımı anımsarsanız, benim unutkanlığımı yaşlılıktan çok deneyimsiz olmama yorumlayabilirsiniz. Ekrandaki değişikliğin ne olduğunu incelemek için bilgisayarın başına oturunca, bana gelen bir ileti olduğunu öğrendim. Hemen sevinçle farenin kuyruğuna bastım. Gelen ileti açılan pencerede görüntülendi. Arkadaşım sözünde durmuş, bana Internet üzerinden "Merhaba" demişti. Bir de küçük sürpriz eklemiş. Bir müzik parçasını dinlemem için göndermiş. Hemen farenin kuyruğuna dokunup müziği dinlemek istedim. Bilgisayarın iki köşesinde duran ve yürürlükten kalkan bozuk para büyüklüğündeki hoparlörden çıkan kalitesiz müziği dinledim. Çok kaliteli olmasa da Internet'ten bana gelen bu küçücük müzik parçası, tüm sıkıntılarımı hafifletecek kadar keyifliydi. Çok sevindim. Hemen arkadaşıma bir ileti gönderdim. Ona teşekkür ederken ben de Internet ortamında e-posta aracılığıyla düşünce alış verişi yapmaya başlamıştım...

 E-posta gibi hızlı bir aracı kullanmak çok güzel. Bir de meraktan telefona sarılıp arkadaşımı aramasam, iletimi alıp almadığımı sormasam çok iyi olacak. En azından yeni genç kuşak gibi olayları daha doğal karşılayabileceğim. Ama benim onlar gibi olmam zaman isteyecek. Emek gerektirecek...

 Kendime güveniyorum. Başaracağım...
 

  TERS P SALDIRISI

  Bu ne biçim başlık? Kim saldırıyor? Neden saldırıyor? Hani biz bilgisayar kullanacaktık? Saldırı nereden çıktı şimdi? Diyerek yazıya başladım... Bu soruları benim değil de sizin sorduğunuzu düşünüyorum...

 Efendim... Gelelim benim uğradığım saldırıyı anlatmaya: Yeni teknolojinin simgesi olan kara kutuyu açıp kelime işlemciyi kullanmak istedim. Birkaç gündür Internet ve ileti alış verişinden zaman bulup kelime işlemciyle uğraşmamıştım. Onu daha da küstürmemek için masa üstündeki simgeyi tıkladım. Diskten gelen hışırtılardan ve yanıp sönen ışıklı gösteriden sonra, ekranda bir pencere açıldı ve boş bir beyaz sayfa görüntülendi. Soluklanan düz çizgiye bakıp harflerin üzerinde parmaklarımı dolaştırmaya başladım. Artık deneyimli olduğumdan, soluklanan çizginin, yazdıklarımı izlemek için bir gösterge olduğunu biliyorum...

 Nasıl yaptım bilemiyorum. Ekranda neye dokundum da değişiklik oluştu. Birden, yazıların arasında ters P harfleri belirdi. Her yeri sarmıştı. Ekranı kapatıp yeniden açmanın bir yararı olmadığını bildiğim için hemen pencerenin üst bölümündeki simgelerin üzerine götürdüğün fareyi her simgede durdurup bastırmaya başladım. Bilinçsiz savunma yaptığım için belki birinde tutturur, şu ters P'lerden kurtulurum diyordum. Ben, şanslı olmadığımı bilirdim ama, bu kadar talihsiz olduğumu bilmezdim. Tüm simgeleri denemiş olmama karşın hiçbir sonuç alamadım. Ters P saldırısını püskürtemedim... Her yeri sardılar. Sinekler gibi, bir konuyor, diğeri vızıldamaya başlıyor... Kafanızı korumaya çalışırken kulağınıza giriyor, kulağınızı tokatlarken oradan kalkıp ensenize konarak küçük bir öpücük konduruveriyor... Dayanılacak gibi değil. Yazdığım yazının ekranda görüntüsü çöplüğe düşmüş pasta diliminin iğrenç kokusundan ayrı değil. Sonunda pencerenin köşesindeki çarpıdan yardım alıp kelime işlemciden kurtuldum. "Yazı ne oldu?" diyenlere küçük bir notum var: "Yazıyı saklamak ister misiniz?" diyen soru penceresine, Internet çalışmalarımdaki alışkanlıktan "Hayır" dediğim için yazı da kalmadı... Silindi.

 Öfkeden burnumdan soluyor, azgın boğalar gibi homurdanıyordum. Kelime işlemciye de... Bilgisayara da... Bu yaştan sonra öğrenmeye kalkmama da... diyerek atalarımın kemiklerini sızlatmaya başlamıştım. Bu arada "Olmayacak. Yapamayacağım" dediğimi anımsıyorum. Kendime güvenim sarsılmıştı. Yerinden kalkıp CD çalara bir albüm yerleştirdim. Motzart'ın kemanlarını dinlerken sinir sistemimin gerginliği azaldı. Koltuğa uzanıp gözlerimi yumdum. Kemanları dinlerken yatışmış olan sinirlerim etkisiyle uyuklamışım. Rahatladığım için mi, yoksa gerilen sinirlerimin bedenimde oluşturduğu yorgunluktan mı, sızıp kaldığımı anımsamıyorum. Ama, düş gördüğümü, düşümde kelime işlemciyle en hızlı yazı yazma rekoru kırarken, alkışlandığımı söylemek isterim...
*

 Elimdeki çantayla gencin firmaya gelmesini bekliyorum. Kapıdan girince gülümseyerek beni karşıladı. Yanımdaki koltuğa oturup ne olduğunu sordu:

 - Ters P. Ters P her yeri sardı...

 Hemen çantayı açıp bilgisayarı çalıştırdı. Kelime işlemcinin penceresi açılınca ters P'leri görünce hemen hemen simgeleri kurcaladı. Aralarına ters P simgesini yerleştirdi. Farenin kuyruğunu o simgeye götürdü. Sihirli çubuğu dokundurdu. Ve ters P'ler bitti... Hepsi de silinip yok olmuştu. Saldırı püskürtülmüş, savaş kazanılmıştı... Benim savaşım son bulmuştu ama, kazanan ben değildim...

 Elbet bir gün ben de kazanırım...
 

  YAZICI ve TARAYICI

  Yazdıklarımı ne yapacağım? Arada ekranda pencere açıp onun içinden mi okuyacağım? Olmaz. Bu benim alışkanlıklarıma uygun değil. Ben yazılanı kağıda dökmeli, kağıdı ilgili dosyaya yerleştirmeliyim. Yılların alışkanlığını, tozlu dosyalarda saklanan köşeleri yıpranmış, sararmış belgeleri değiştirmek istemiyorum... Hani güncel olacaktın? Doğru söylüyorsunuz. Ama bu bir yaşam biçimi, öyle kolay değişmez... Bırakın bu konuda tutucu olayım. Ekranda görünen belgelerle yetinmeyeyim...

 Tutuculuğumu teknolojiye yansıtabilmek için hemen kurumu aradım. Telefona çıkan finansman sorumlusuna:

 - Bana bir yazıcı ve bir de tarayıcı gerekli...

 Neden? Ne yapacaksın? demediklerine göre benim düşüncem doğru olmalı. En azından tuhaflık yok ki isteğim olumlu karşılandı...

 Bilgisayar firmasına sorduğumda "Yazıcı ve tarayıcı gelince ayarlarını yaparız" dediler. Ben de alımın yapılmasını bekledim. İki gün sonra beklediğim haber geldi. Benim yazıcı ve tarayıcı satın alınmış. Hemen kuruma gittim...

 Kültür Müdürü görülmeye değerdi. Yüzüne renk gelmişti. Yanakları kırmızılaşmış, dudaklarından gülümseme eksik olmuyordu. Biraz alınganlık gösterip:

 - Burada olmadığım nasıl da belli oluyor. Yüzünüz güzelleşmiş. Renginiz değişmiş.

 Güldü. Teşekkür etti. Benim konuşmalarımı sıkılmadan dinledi. Genelde ilk üç dakikasını dinler, kalanları dinlemeden yorum yapmaya başlardı. Bu kez sabırla dinlemesine bakıp: "Daha seyrek uğrasam iyi olacak" diye düşündüm. O zaman anlattıklarımın hepsini uygulayabilirler...

 Konuyu değiştirmek istemiyorum. Kutuları kapıp eve doğru koşturdum. Bilgisayar çantamın yanına eklenen iki kocaman kutuyla araca bindiğimde: "Yazacağım. Kağıda aktaracağım. Belgeleri tarayacağım. Resimleri tarayıp iletilere ekleyeceğim." diye seviniyordum...

 Sevinmek güzeldir de, erken sevinmemek gerekirmiş. Bunu hala öğrenememiş olduğum için kendime çok sinirleniyorum. Yaşadığın ülkeyi ve insanların vurdum duymaz olduğunu unutup her şeyin kusursuz olacağını düşünmek, bilgi çağında bile büyük bir yanılgıymış. Bu ülkede yanılmadan bir şey yapmak zaten olanaksızdır... Ülkemi kötülemek için söylemiyorum. "Bu kadar oluyor" diyerek boş veren bir davranış biçimini benimsemiş olduğumuzu vurgulamaya çalışıyorum.

 Kutuları hediye almış çocuklar gibi sevinçle açtım. İçinden çıkan parçaları masaya yerleştirdim. Sonra kutuların içine yerleştirilmiş kabloları masaya dizdim. Araçları bilgisayara bağlayabilmem için kurma el-kitaplarını okumaya başladım. El kitaplarından anladığım kadarıyla araçlar bir kabloyla bilgisayara, bir kabloyla da elektriğe bağlanacaktı. İki tane elektrik prizi gerekecekti ve benim uzatma kablosunun ucunda yalnız bir boş yer vardı. İlk iş olarak kapıcıyı çağırdım ve en yakın elektrik mağazasından beşli uzatma almasını istedim. Kapıcı isteksizce merdivenlerden inerken boşa bekleyip zaman öldürmemek için el kitabından araçları nasıl kuracağımı okumaya devam ettim. Tarayıcı kurmak zor değildi. Zaten bilgisayar ayarları yapılmış olduğundan ben kablonun bir ucunu tarayıcıya, diğerini de bilgisayar üzerinde kablonun girebileceği bir yere taktım. Tarayıcıyı boş elektrik prizine takıp güç verince bilgisayardan onu kullanmaya başlayabildim. Buraya değin bir sorun yoktu. Her şey çok kolay ve alıştığımdan daha hızlı gelişmişti... "Ben bile öğreniyor olmalıyım" diyerek sevincimi sürdürdüm...

 Kapının zili çaldı. Kapıcı uzatma kablosunu almıştı. Ona teşekkür edip kabloyu masaya yakın bir elektrik prizine taktım. Bilgisayar kablolarını da üzerine yerleştirdim. Eski uzatma kablosunu katlayıp bir kenara koydum. Sonra araçları çalıştırmak için güç düğmelerine bastırdım... Tık yok. Ne yazıcı, ne tarayıcı güç alarak çalışmaya başlamadı. Bilgisayar çalışıyordu ama, elektrik kaynağından değil de üzerindeki bataryadan çalışmaya başlamıştı. Birden elektrikle olan bağım kopmuş, araçlarım aç ve susuz kalmıştı. Sinirlerimi bozmadan kabloları tamamlamaya, elektrik sorununu daha sonraya bırakmaya karar verdim. Yazıcının kutusunu kurcaladım ama, yazıcıyı bilgisayar bağlamak için gereken kablo yoktu. Bilgisayar firmasından bana söyledikleri "Yazıcı kablosu yok" bu anlama geliyor olmalıydı. Ben de konuyu bilmediğim için o an ne demek istediklerini anlamamış, kablo yoksa mağazadan alırım diye çok önemsememiştim. Halbuki onların beni uyarmaya çalıştıkları, olmayan kablo öyle her yerde satılmayan, yazıcıyla beraber alınması gereken özel bir bilgisayar kablosuymuş. O olmadan yazıcıya bilgisayar birbirlerini tanımazmış...

 Gel de öfkelenme. Eline telefonu alıp insanlara bağırma. Bilgisayarla yazıcı arasında iletişimi sağlayacak kablo olmadan yazıcıya bilgi göndermek ve kağıda bir şey yazmak olanaksız. Bunu bile, bile kablosuz yazıcı satılır mı? Bu ne biçim servis ve satış anlayışı? Tekerleği olmadan araba satmak gibi bir şey... Olur mu? Böyle bir anlayış olur mu?

 Yazıcı elektriği olmadan sessizce bilgisayarın yanında dura dursun, giyinip hazırlanmak için yatak odasına geçtim. Akşam İstanbul'a gelen ablamla buluşacaktım. "Sorunla sonra ilgilenirim" diye herşeyi bırakıp evden çıktım.

 Yazıcı bilgisayarın yanında, yan gözle ona bakıp duruyordu. Aralarında en ufak bir iletişim yoktu. Nasıl olsun ki? Kablosuz bağlantı ya da iletişim olur mu?

 Gitti benim değerli zamanım. Bir çok telefon görüşmesi, sorular, yanıtları, gerekçe diye ileri sürülecek saçma sapan sözcükleri aklıma getirince gülümsedim:

 - Ben güncel olamadım ama, sanırım kimse güncel değil...
 

  YAZICI SORUNLARI

  Neresinden başlasam acaba? Yazıcı sorunlarını başka bir kitapta mı toplasam? O kadar çok sorunla karşılaştım ki hangisini yazayım, atlamadan nasıl sıraya dizeyim?

 Önce kablosuz yazıcımı bilgisayara nasıl bağladığımı anlatayım. Ablamla buluşmaya giderken büyük bir alış veriş merkezinin yakınından geçiyordum. Aklıma geldi. Her şey satılan bu alış veriş merkezlerinde yazıcı kablosu bulabilirdim. İçeriye girip elektronik araç satanlara sordum. Sora, sora bir mağazada bilgisayar ekleri satıldığını öğrendim. Orada, yazıcı kablosu bulunabilirmiş... Sonunda ucuz bir kablo satın aldım. Ablamı ziyaret ederken, elimdeki iki ucu kocaman bağlantı fişleriyle süslü kablonun görüntüsü bir demet çiçek kadar güzel değildi. Kuşkusuz çok da tuhaf görünüyordu... Ablamın, elimdeki kabloya bir anlam veremediği için sorduğu soruları yanıtlamaya çalışırken, onun gözlerinden yok olmayan: "Neden? Niçin?" gibi soruların hayret dolu açıklamasını unutamıyorum.

 Eve dönünce, tüm gün sallaya, sallaya elimde taşıdığım kabloyu hemen bilgisayarla yazıcı arasına taktım. Sonra hepsini yeniden açmaya başladım. Önce bilgisayarı, sonra tarayıcıyı, daha sonra da yazıcıyı... Yazıcının elektrikle beslenmediğini ve çalışmaya başlamayacağını biliyordum. Doğal davranış gösterip, benim güç tuşuna dokunmamdan etkilenmedi. Ben de el kitabını açıp okumaya başladım. Yazıcının bataryası varmış. Elektrik olmadığında yazıcıya güç verirmiş. Güzel de benim yazıcı neden çalışmıyor? Batarya neden onu beslemiyor? Hemen yazıcıyı kurcalamaya başladım. İçinde ağır bir parça var mı diye bakındım. Yazıcıda hiçbir ek yoktu. El kitabına dönüp yazıcının bataryasının nerede olabileceğini öğrenmek için resimlere bakmaya başladım. Bir ara bataryanın özelliklerini anlattıkları yeri okurken hangi tür batarya kullanmamamız gerektiğini anlattıklarını gördüm. Ne tuhaf? Hangi tür batarya kullanmayacağımız yazıyordu da hangi türü kullanabileceğimiz belirtilmemişti. Belli ki batarya da kablo gibi yazıcıyla beraber satılmıyor. Mağazadan aldığınız batarya uyumsuz olmasın diye kullanamayacaklarımızı sıralamışlar... Ama hangisini kullanabileceğimiz belli değil...

 Batarya olmadığı için güç kaynağını kullanamayan, kablosu olmadığı için bilgisayara bağlanamayan yazıcıyla daha fazla uğraşmamaya karar verdim. Hemen telefona sarılıp yazıcıyı aldığımız kurumu aradım. Bu tür hizmet sunan kurumlarda telefona çıkan kişiye kendinizi tanıtmak, sorununuzu anlatıp doğru kişiye yönlendirmelerini sağlamak sanırım benim yazıcıyı bilgisayara tanıtmaktan daha zor. Önce kimsiniz, ne iş yaparsınız, boyunuz ve kilonuz nedir gibi konuyla ilgisi olmayan ama, veri ambarına eklenecek önemli müşteri bilgilerinden sayılabilecek bir çok tuhaf soruyu yanıtlıyorsunuz. Sonra santraldaki elektronik tek sesli bir müzik dinleyerek, ilgili kişiye bağlanmayı bekliyorsunuz. İlgilinin telefonda ilk sordukları size daha önce sorulanlarla başlıyor. Sabırla onun sorularını yanıtlarken aynı şeyleri ikinci kez anlatmış olduğunuz için sıkılmaya başlıyorsunuz. Ama kimse sorununuz için bir çözüm üretmiyor... İşin içinden çıkamayınca bir başkasına aktarıyor. Bir süre sonra, o kurumda çalışanların tümüne konuyu anlatmış olduğunuz halde hala sonuç alamadığınız için bunalmış durumdasınız. İşte bu ara ya telefon kapanır, ya sizi yeniden operatöre bağlarlar, ya da telefonu bırakıp kendi işlerine devam ederler. Siz de yanıt beklemekten, biri çıkıp "Alo" desin diye ümitlenmekten sıkılıp telefonu kapatırsınız. Kısacası telefonla destek hizmeti, ülkemizde çalışmaz. Kimse size yardımcı olmaz. Ama, sorarsanız telefonla destek verildiğini söylerler...

 Bataryanın olmadığını, batarya olmadan yazıcının çalışmadığını sanıyordum. Bu nedenle "Batarya olmalı" dedim ama, hangi tür batarya alınması gerektiğini öğrenemedim... Yazıcı doğrudan elektrikle çalışsa, batarya umurumda bile değil. Çölde arkeolojik kazı yapmayacağım. İstanbul'daki elektrik kesintilerinde yazıcıyı kullanmadan bekleyebilirim. Yeter ki yazıcı çalışsın...

 Sonunda bulduk. Kapıcının alıp getirdiği uzatma kablosunda prizlerden biri arızalıymış. Kalitesiz üretimin sonucu... Ben de rastlantıyla yazıcının kablosunu o bozuk prize takmışım. Yazıcı bu nedenle çalışmazmış...

 Size, bilgisayar edinirken başımdan geçenleri anlatmaya çalışıyordum. Ama gördüğünüz gibi anlattıklarım kabus gibi ürkütücü olaylar. Düş görmediğimi, bunların tümünü yaşadığımı benim gibi ilk kez bilgisayar kullananlar bilirler. Onlar da ilk günlerde kimseden yardım alamamış olmalılar...

 Artık yazıcı aldığımız firmaya durumu ayrıntısıyla anlatabiliyordum. Bir görevli sonunda dayanamayıp "Buraya getirin. Bir de burada inceleyelim" dedi. Ben de çantamı ve yazıcı sırtlanıp firmaya gittim.

 Sorunu hemen çözeceklerini düşünüyor olmam çok doğal. Bizim bilgisayarcılara götürdüğümde onlar bilgisayarı deneyip, "Oldu. İsterseniz bir de siz deneyin" diyerek sorunumu gideriyordular. Burada da aynı beklenti içindeydim. Kapıdan içeri girince görevli kimi aradığımı sordu. Elimdeki kutuyu yere bırakıp derin bir soluk aldıktan sonra "Hatice Hanım" dedim. Doğal olarak "Neden? Niçin?" gibi soruları sıraladı. Sorunu öğrenince söylenerek "Buraya niye geldiniz. Bayi'ye götürseydiniz" diyerek yanlış yapmış olduğumu vurguladı. Bu arada Hatice Hanım'ı aramayı ve girişte bir bekleyeni olduğunu söylemeyi de unutmadı. Soğuk davranışlı bayanın, yanılgı içinde olduğumu söylemesindeki gerekçeyi yapıdan ayrılırken daha iyi öğrenecektim. Ama, işin başında davranışının tuhaflığına hiçbir anlam verememiştim...

 On beş dakika sonra Hatice Hanım geldi. Beni yeniden dinledi. Aynı şeyleri bin kez anlatmıştım. Bir kez de ona anlattım. Anlattıklarım bitince, beni bir odaya yerleştirdi. Elimdeki çantayı ve kutuyu masaya koydum. "Biraz burada bekleyin. Ben sorununuzu çözecek birini bulayım" dedi ve yanımdan ayrıldı. Bekledim. Boşuna beklemiş olmamak için çevreme bakınıyordum. Gençler çalışıyor görünüyordu ama, bence aralarında çalışmayı seven pek yoktu. Hatice Hanım yanıma geldiğinde bana yardım edecek birilerini bulamadığını, belki teknik servisdekilerin yardımcı olabileceğini söyledi. Çok tuhaf. Bu insanlar bir ürün satıyor ama, destek hizmeti veremiyordular. Otomobil alınca, bir arıza olduğunda servise götürdüğünüzde "Özür dileriz biz size yardımcı olamıyoruz" derlerse ve o aracı sokağa bırakmaktan başka çareniz kalmayınca, ne yaparsanız? Ben de şimdi onu yapmak istiyorum. "Yeter artık" diye bağırmak istiyorum... Bir şirketin ortasında ellerimi havaya kaldırarak yakarmanın gereği yok ama, artık çileden çıkmak üzereyim...

 Hatice Hanım'ın gösterdiği merdivenlerden aşağıya inerken, Hatice Hanım yerine gitmek için asansöre binmişti. Dönerek indiğim merdivenlerin sonunda sessiz bir koridorla karşılaştım. Koridorda ilerlerken kapıların üzerindeki etiketleri okuyorum. Sonunda "Teknik Servis" yazısını gördüm. Kapının önünde durdum. Kibarlık olsun diye kapıyı tıkladıktan sonra kolunu çevirip içeri girdim.

 Japon'ların suma güreşçiler kadar iri yarı biri masaya oturmuş, yumak olmuş yanaklarının arkasına sakladığı gözlerle bir bana, bir elinde taşıdığım kutuya baktı. Benim boyum olmasa da enimin ondan aşağı kalır yanı olmamasından etkilenmiş görünmedi. Onu rahatsız eden elimdeki kutuydu. Sanırım beyninin yağlanmış kıvrımları arasından dolanan kıvılcımlar önüne "İş" geldiğini uyarmış olmalılar ki, şişman göz kapaklarını açabildiğince aralayıp elimdeki kutuya bakarak ilk tepkisini gösterdi:

 - Servis belgeniz var mı? Belge yoksa ben bakmam. Buraya belgesiz cihaz giremez.

 Benim yanıt vermeme, niçin geldiğimi söylememe bile zaman bırakmamıştı... Bağırırken titreyen yanaklarına bakıp Divan Otel'indeki jöleli pastaları anımsadım. Başkalarının beğenip beğenmediğini bilmem ama, ben jöleli pastadan oldum olası nefret etmişimdir. Pasta dediğin çikolatalı olmalıdır... Çam yarmasının konuşması bittikten sonra, beni buraya Hatice Hanım'ın gönderdiğini söylemiş olmam da sonucu değiştirmedi. O bir kez çalışmama konusunda kararlı olduğunu vurgulamak istercesine direnmeye "Belge yoksa, iş yok" demeye devam etti.

 Teknik Servisten boyum ölçüsünü (boy değil de sanırım enimin ölçüsünü demem daha doğru olurdu) aldıktan sonra, merdivenleri tırmanıp giriş katına çıktım. Artık sinirden dudaklarım titriyordu. Girişteki bayandan bana Hatice Hanım'ı bulmasını istedim ve bekleme koltuklarından birine yerleştim.

 Hatice Hanım isteksizliğini adımlarına yansıtmıştı. Her adım atışında "Bana boşuna enerji harcatıyorsun, o yazıcıyı tanıyan kimseyi bulamadım" demek istiyordu. İstemeyerek yanıma geldi. Beni dinledikten sonra gözleri parladı. Bir çözüm bulmuş gibi gözüküyordu. Beni yanına alarak yapıdan çıktık. İki yüksek yapı arasındaki düzlükte durduk. Bana dönüp:

 - Biri olabilir. Siz burada bekleyin ben hemen dönerim.

 Orada, güneşin altında, beklemeye başladım. On beş dakika, yarım saat bekledim. Ne gelen vardı. Ne de giden. Benim beklemekten vazgeçip geldiğim gibi döneceğimi sanmış olmalılar. Orada usanmadan beklediğimi, yukarıdan pencereden izlemiş olmalı ki Hatice Hanım, insancıl duygularına yenik düşüp yeniden yanıma geldi. Bu kez gözlerinde üzgün olduğunu belli eden bir bakış vardı. Üzüntüsü bana uyguladığı insanlık dışı davranıştan mı kaynaklanıyordu yoksa müdürlerinden biri beni orada beklerken görüp ne aradığımı mı sormuştu, orasını bilemiyorum. Sanırım kadının analık duyguları, ya da müdüründen işittiği azar, onun yeniden yanıma gelmesine neden olmuştu. Yoksa yaşlı bir adama yardım etmek ve bir iş yapmak onun yapısında yoktu. Belki onun gibi düşünen pek çok gençte de bu duygu yoktur. Onlar yaşamın hep gençlik çağında geçeceğini sanıp, yaşlananlara pek ilgi göstermezler... Uzatmayayım, üzülerek söylediği sözlerden, bana yardım edecek kimseyi bulamadığını yinelediğini belirtmek zorundayım. Çok içerlemiştim. Beni bunca saat güneşin altında bekleten insanlara söyleyecek hiçbir şey bulamadım. Çalışmamak uğruna, iş yapmaktan kaçmak uğruna harcadıkları emeği görüp öfkelenmiştim. Böyle olmamalıydı... Bu düşünceyle ülke istenilen teknolojik düzeye çıkamazdı...

 Araca bindiğimde, telefonla bilgisayarcıları aradım. Sesimin tonundan ne kadar üzülmüş olduğumu hemen anladılar. "Bize gelin elimizden gelen yardımı yapalım" dediler. Onların desteği beni kendime getirdi. Ben daha önce de yaptığım gibi bu konuyu işlerim. Sorunu Hatice Hanım'la bitirmem. Gerekirse Genel Müdürlerine ulaşırım. Yurt dışına yazarım. Bu çalışmayan yazıcıyı, ya çalıştırırım, ya çalıştırırım...
 

  YAZICI DEĞİŞİYOR

  Başlığı görüp heyecanlanmayın. Evet yazıcı değişecek ama, hiç de kolay olmayacak. Ben yıllar önce Opel arabamı değiştirmiştim. O zaman Opel firması arabamdaki kusurun, kendilerinden kaynaklandığını söylemiş ve ücretsiz değiştirmişti. İnanın bana arabamı değiştirmek için harcadığım zaman, yazıcı değiştirmek için harcadığımdan daha azdı...

 Önce yazıcının bataryası olmamasının güç kaynağından yararlanmamasıyla ilgili olmadığını, artık prize takınca yazıcının yeşil ışığının yandığını söylemeliyim. Bu bölümü geçmiştik. Yazıcı hala bilgisayardan bilgi alıp kağıda aktaramıyordu. Yazıcı ayarları bozukmuş...

 Elimde telefon, bu ünlü yazıcı firmasının tüm üst görevlilerini aradım. Hepsiyle konuştum. Bana yardım etmeyeceklerse konuyu ABD'deki merkeze ileteceğimi de söyledim. Sonunda biri çıktı ve bana yardım etmeye kalktı. Yazıcıyı alacaklar, yerine yenisini verecektiler. Bu kez yeni yazıcıda batarya da olacaktı. Aradaki fiyat farkını ödemeyi kabul etmiştik. Elimdeki kutuyu depoya götürdüm. Yerine yenisini vereceklerini söylediler. Bu kez de yazışma çıkmazına girdik. Eski irsaliye, yeni fatura ve yeni irsaliye arasında bir döngüdür başladı. Bir belge gidiyor, diğeri geliyordu... Sonunda belgeler üst üste kondu, kocaman bir dosya oluşturuldu. Ve eski yazıcıyı aldılar, yerine hiç kullanılmadığını söyledikleri yeni yazıcıyı verdiler.

 Eve gelince kutuyu açtım. Artık sevinmek gibi bir duygu içinde değildim. Her kutu açışımda yüreğim hopluyordu ama, sevinçten değil, korkudan... İçinden ne eksik çıkacak acaba?

 Hiç kullanılmamış olduğunu söyledikleri yazıcı kırık köpüklerin içine konulmuştu. Bu kutunun daha önce açılmış olduğu ve köpüklerin sağdan soldan bana verilirken bulunduğu açıktı. Yazıcının sarılı olduğu naylon, barkod etiketiyle tutturulmuştu. Dünyanın hiçbir yerinde naylon örtü böyle tutturulmaz. Barkod etiketini kullanan kişi, beni de kendisi gibi kültür yoksunu biri sanıyor olmalıydı. Kutunun en altında, benim eski yazıcıdan çıkarılmış kartuş duruyordu. Onu, yazıcının altına öylece koymuşdular... Sonuç olarak, kutunun içinden çıkan kullanılmış yazıcıyı, bana "Hiç kullanılmamış yeni yazıcı" diye yutturmaya çalışıyordular. Kırk yıl yurt dışında yaşadım. Binlerce kez ambalaj açtım. Kullanılmamış ve kullanılmış aracı anlamamam olanaksız. Bence, ambalajı yapan "Hiç kullanılmamış" araçla "Kullanmış" araç arasındaki farkı bilmiyor. Beni de kendi gibi sanıyor... Bilse bana bu kutuyu vermezdi... Veremezdi...

 Yeniden telefonlara sarıldım. Bu ürünün kullanılmamış olmadığını, tüm kusurlarıyla anlattım. İnsan ya kusurunu kabul etmeli, ya da kusursuz hizmet sunmaya çalışmalı... Bu kez ABD'ye yazı yazmaya kararlı olduğumu söyleyerek öfkeyle telefonu kapattım.

 Sinirlerim bozulmuştu. Aşağıda bakkala haber gönderdim. Bana bisküvi göndermesini söyledim. Biraz bisküvi midemdeki asidi alır, kan şekerimi yükseltirdi. Bakkalın çırağı, bir kutu bisküvi getirdi. Kutuyu açtım bir tabağa yerleştirdim. CD çalara "Dört Mevsimi" yerleştirip koltuğa oturdum. Müzik dinlerken bisküvi yemeyi planlıyordum.

 Olmadı.

 Bir şeyler ters gidince, sanırım her şeyi etkiliyor. Terslikler bitmiyor. Bisküviler kıtır, kıtır ağızda dağılan türden değildi. Yumuşamış, İstanbul'un tüm nemini emmişti. Bir kez kusursuz olma kararı verdim ya, paketin üzerindeki tarihe baktım. Daha son kullanım tarihi geçmemiş. Hemen telefona sarıldım ve fabrikayı aradım.

 Müşteri temsilcisi olduğunu söyleyen bayana derdimi anlattım. Çok üzüldüğünü bildirdi. Adresimi alıp fabrikadan bir kutu göndermek istediğini söyledi. Gelecek taze bisküvileri seveceğimi de sözlerine ekledi. Kendisine teşekkür ederken, amacımın suçlamak olmadığını, taze bisküvileri bakkala gönderirlerse, bakkaldan alacağımız taze bisküvilerle bizim daha mutlu olacağımızı anlattım. Bir gün içinde karşılaştığım onca tuhaf davranıştan sonra, insanca yaklaşmayı bilen bir müşteri temsilcisiyle tanışmak beni rahatlaşmıştı.

 Gözlerimi kapadım. Günün yorgunluğunu müzik dinleyerek üzerimden atmaya çalıştım...

 Müzik bittiğinde kararımı vermiştim: Bu yazıcıyı iade edecektim...

 (Devam Edecek)