Gülün Öteki Adı

 Önsöz

Uygarlığın tanyeri kolay ağarmadı. İnsanoğlu ateşi ne zaman buldu, bilinmiyor. Ateş gece karanlığında küçük bir aydınlıktır; ama insan aklının aydınlanması için tarih babanın sabrıyla uzun süre beklemek gerekiyordu.

Karanlığın koyuluktan alacalığa dönüşmesi için ne kadar süre geçti, sorusunu yanıtlamak da güçtür. Zifir rengindeki göğün ötesinden berisinden belli belirsiz ışınlarla delinmesi, sonra karanlığın daha da yoğunlaşıp toplumların üstüne çökmesiyle geçen yüzyıllar, kaç kuşağı toprağa gömdü?

Tarihte örnekleri var; kimi zaman tanyeri ağarır gibi olmuş; insan "gün doğuyor" diye umutlanmış, sonunda yıkıcı bir düş kırıklığına uğramıştır.

Geçmişin bir evresinde din bağnazlığı, dünyanın her yerinde birbirinden ayrı gibi görünen, ama özde bir sayılan düzenler kurmuştu. Düzenlerin temel kuralı neydi? İnanacaksın, tapacaksın, düşünmeyeceksin, kuşkulanmayacaksın, yalnız emirleri yerine getireceksin; Tanrı adına yeryüzünde egemenliği elinde tutan buyurganların kurduğu düzeni, aklın süzgecinden geçirmeden benimseyeceksin.

Kim ki bu düzeni değiştirmeye kalkar, yine Tanrı adına katli vaciptir.

Doğudan batıya, kuzeyden güneye gezegenimizi saran bu düzene -yine tanrılar adına- başkaldıranların karanlığı dağıtmak yolunda katkıları büyüktür. Batıda "Reform"devinimi "Uyanış" ve "Aydınlanma" çağlarının belirleyicisi değil mi? Luther'in Roma'daki Papa'ya kafa tutması, yine din adınaydı; dinsel mantığa dayanıyordu, ama akıl yolunu açarak insan düşüncesine kilisenin kubbesi altında sıcak bir mum yaktı.

Peki, Luther'den öncesi yok muydu? Tarihte hep öncüller ve ardıllar vardır. Hiçbir olgu, bir oluşumun omurgasına eklemlenmeden gerçekleşemez. Ayrıca Kathar Şövalyeleri'ni tanıdığımız zaman, insanlığın soyağacında Şeyh Bedreddin'e ne kadar yakın bir dal oluşturduğunu düşünüyoruz, iki akımın da karanlığın cellatlarına boğdurulması, yazgılarındaki benzerliği vurguluyor.

Kathar Şövalyeleri kilisenin buyruğuyla odun ateşlerinde yakıldılar. Biliyoruz ki tarihin karanlığında yakılan her insan geleceğin aydınlığında bir kıvılcım oluşturmuştur ve her kanlı yenilgi daha sonraki dönüşümlerin tohumlarını toprağa serpmiştir;

Nâzım Hikmet bu gerçeği, idam fermanını algılayan Şeyh Bedreddin'de dile getirir:

Bedreddin gülümsedi,

Aydınlandı içi gözlerinin,

dedi:

— Madem ki bu kerre mağlubuz

netsek, neylesek zaid.

"Bu kerre mağlubuz," dedi Bedreddin; bu sözün içinde geleceğe güven var.

Elinizde tuttuğunuz bir tarih kitabı değil, insanlığın damarlarında dolaşan özsuyun kaynaklarından birini size tanıtan bir öykü, roman ya da bir başka tür, ama kesinlikle masal değil; gerçekliğin soylu bir serüveni.

Kathar Şövalyeleri'nin Türk okuruna Mine Saulnier'nin duyarlı kalemiyle tanıtılması, kitaba değerini veren ana niteliktir. Pirene Dağları'nın kuzeyinden başlayan insana dönük bir inanç akımının sosyal adaleti içeren toplumsal bir düzene dönüşmesi; sonra da Türkiye'nin ovasına, kasabasına ulaşan rüzgârlara karışması, tarihte ilginç sayfalar oluşturuyor. Mine Saulnier'nin üslubunda biçimlenince, o günleri yeniden gündeme getiren bu kitap güncelleşiyor.

Türkiye'de bugün bile "vicdan özgürlüğü" ve "sosyal adalet" gündemin birincil maddeleri değil mi?

Bu kitap, Oksitanya'daki odun ateşinde yakılan ya da Serez Çarşısı'nda asılan insanın serüvenidir. Her zaman yinelendiği gibi insan kolayca insanlaşamadı; bugün de önümüzdeki yol kısa değil.

İlhan Selçuk

1989

Katharlar'ın Lyon müzesinde bulunan kutsal kitabının birinci sayfası.

Dili Oksitanca

Fransızca Baskıya Önsöz

Kathar trajedisiyle Şeyh Bedreddin Destanı arasında bir akrabalık arayan Mine G. Kırıkkanat'ın (Saulnier) ilginç kitabı Gülün Öteki Adı'nın, Türkiye'de yayınlandıktan sonra Jacques Jeulin'in itinalı uyarlama/çevirisiyle Fransızca okurlara kazandırılması çok memnuniyet verici.

Deneme basit değil, çünkü yazar yalnızca iki mezhep arasında, zamanda ve mekânda tarihsel bir karşılaştırma yapmakla yetinmiyor; aynı zamanda eğitici ve toplumsal ahlaka dayanan bir değer de yüklüyor bu tarihe. Gülün Öteki Adı Kathar olgusunu Türk okura anlatırken, kendi kültürüne ait Şeyh Bedreddin Hareketi'nden yola çıkıyor, çok iyi tanıdığı Nâzım Hikmet'in şiirlerinden yararlanarak anlaşılmasını daha da kolaylaştırıyor. Aynı şekilde Fransız okura da hem Katharizm hakkındaki bilgisini genişletme hem de Bedreddin Hareketi'ni daha iyi kavrama olanağı veriyor. Sonuçta, bu kitap kültürlerarası tarih çalışmaları için gerçek bir kazanç niteliğinde.

Dolayısıyla zor ama coşku verici bir çalışmayla karşı karşıyayız. Gülün Öteki Adı tarihsel karşılaştırmalarla kültürlerin birbirlerini nasıl etkileyebileceğine işaret ediyor. Küçük Asya ve Balkanların, Hıristiyanlık ve İslamiyet içindeki mezheplerin gelişim sürecinde dönem dönem oynadıkları önemli rolü gösteriyor. Bunlar arasında devamlı ve en etkileyici olanı, şüphesiz düalist düşüncedir. Katharizm öğretisinin altyapısını oluşturan düalist düşünceye Manes'e kadar gitmeden değinmek gerekirse: Altıncı yüzyılda Ermenistan, Küçük Asya ve Trakya'da yayılan Pavlusçuluk, 870'lerde en saf haliyle Tibrike'de (Divriği) ortaya çıkıyor ve V. Konstantin'in Malatya ile Erzurum'dan tehcir ettiği halklarla birlikte Bulgaristan'a yayılıyor.

Onuncu yüzyıl ortasında Aziz Bogomil tarafından yeniden yorumlanan Pavlusçuluk, Balkan Slavları arasında yayılarak Konstantinopolis'e kadar uzanıyor. On beşinci yüzyıla kadar Bosna-Hersek'te gelişen Bogomilizm, on birinci yüzyıldan sonra özellikle haçlı orduları ve uluslararası tüccarlar aracılığıyla Batıya yayılıyor. İlgi çekici noktalardan biri de, on dördüncü yüzyılda, Fransa Krallığı'nda Katharizmin yok edildiği dönemde Philadelphia'da (Alaşehir) etkin bir Kathar Kilisesinin olmasıdır. Daha da iyisi, Alaşehir'de bulunan bir yazıttan yola çıkan I. Henri Gregoire*, dördüncü yüzyılda Küçük Asya'daki Kathar inançlarının, yedi-sekiz yüzyıl sonra Batı Avrupa Katharlarının inançlarıyla aynı olduklarını kanıtlamıştır.

Gülün Öteki Adı'nda belirtildiği gibi Simavnalı Bedreddin'in öğretisi ve hareketi daha kısa sürse de aynı topraklarda doğmuş ve yayılmıştır. Bedreddin, Osmanlı'nın yeni fethettiği Edirne yakınlarında Hıristiyan bir anneden doğmuştur. Babası da ilk akıncı Selçuklu beylerinin torunlarındandır. Babasının gözetiminde İslamiyet'i öğrenmiştir. Ama I. Mehmet tarafından sürgüne gönderildiği İznik'ten kaçtığında, önce Kastamonu ve Sinop ardından Kırım'a gittikten sonra vardığı Besarabya'da (Romanya), Hıristiyan bir prensin yanına sığınmıştır. Osmanlı karşıtı propaganda çalışmalarını Dobruca ve Deliorman'a sınır olan Besarabya'dan başlatmıştır. Aynı anda, aynı çalışmayı Manisa ve İzmir çevresindeki yandaşları Şii, Yahudi ve Hıristiyanlar arasında yürütür.

'Henri Gregoire, "Küçük Asya, İtalya ve Fransa Katharları", Memorial Louis Petit, Bizara Tarih ve Arkeolojisi Hikâyeleri, Bükreş Fransız Enstitüsü Bizans Araştırma Merkezi, 1948, s. 142-15

Gülün Öteki Adı, Kathar ve Bedreddin öğretileri arasında ilginç benzerlikler ortaya çıkarıyor: İki öğreti de cenneti, cehennemi, yeniden dirilişi yok sayıyor; imanın zorla olmayacağını savunuyor; devlet dahil tüm toplumsal ve siyasal merkeziyetçiliği, özel mülkiyeti reddediyor; toprak ve iş paylaşımını öngörüyor. Öğretilerdeki bu benzerlikler önemli ancak, kitapta unutulmayan farklılıklar da az değil. Özellikle kadercilik, mucize, kadının toplumsal konumu ve her şeyden önemlisi Bedreddin'in öğretisindeki Tanrının Tek'liği, üç tek tanrılı dinin birlikteliği ve bu birliktelik anlayışından doğan öğretilerin bağdaştırılması (syncretisme) Katharizmden farklı.

Ancak olguya buradan yaklaşmak pek verimli olmazdı. Kathar mezhebi ile Bedreddin mezhebinin arasındaki benzerlikler, Katharizmin İslamiyet üzerindeki etkisinin Hıristiyanlığa yaptığı etkiden daha fazla olduğunu göstermez. Zaten Gülün Öteki Adı da açıkça bunu söylemiyor; tedbirle cüret arasında gidip gelerek, inandırıcı ama bilimsel olarak kanıtlanması gereken ilginç varsayımlar ortaya atıyor. Bu eser, en azından, kültürlerarası etkileşimlerde çok önemli bir tarih sorusu ortaya koyma ve bu konuda araştırma önerileri getirme başarısıyla takdir edilmeli. Uzmanların" bugüne değin Katharizm ve Bedreddin öğretisinin ilişkisi konusunda sessiz kaldıklarını kabul etmek gerek. Bedreddin'in formasyonu konusunda şimdiye kadar yalnızca tasavvuf geleneğinin önemine, İbn-i Arabi'nin Bedreddin'in de itiraf ettiği yönlendirmesine, Sarı Saltuk gibi tümüyle Asya kökenli mitolojinin, hatta kabile efsanelerinin oluşturduğu kültürel altyapının etkisine dikkat çekildi. Bogomilizm ile ilgisi kurcalanmadı.

"Thierry Zarcone, "Kızılbaşlar üstüne araştırmalarda yeni perspektifler", Dobruca, Deliorman ve Doğu Trakya Alevileri: Anatolia Moderna, 1992, s. 1-11. Michel Balivet'nin makalesi: "15. Yüzyılda Hıristiyan ve Müslümanları Birleştirmek Taraftarı İki Adam: Türk Bedreddin ve Trabzonlu Rum Yorgo", Bizantina, 10, 1980, s. 363-400.

Gülün Öteki Adı kültürlerarası etkileşimin çarpıcı bir örneğini çok açık bir dille anlattığı için övgüye değer. Kitabın, belki de aşırı eğitici bir çabayla, çağdaş kavramları yüzyıllar öncesinin olguları için kullanması eleştirilebilir. Böyle bir anakronizmin, çağdaş okuru geçmişi daha iyi anlamaya iteceği şüphelidir. Ama asıl önemli olan, kitabın tutkuyla okunması ve diri bir mesaj vermesidir. Mine G. Kırıkkanat'la Jacques Jeulin'in yaptığı tüm analizler, ortaçağdan başlayarak Atlantik Okyanusu'ndan Anadolu'ya inançlar ve istemler üstüne altını çizdikleri gerçekler, içinde yaşadığımız çağın gündemiyle aynıdır: Sosyal adalet ve insan emeğinin ürettiği zenginliklerin daha adil paylaşımı kadar, dinsel hoşgörü arayışı. Bu anlamda Bedreddin'in bağdaştırmacı (syncretiste) görüşleri takdirle anılması gereken ilk adımlar olarak beş yüzyıl sonra hâlâ daha adını koyamayan bir evrenselliğe sıçrıyor.

Jacques Thobie

Paris-8 Üniversitesi Em. Profesörü ve İstanbul Fransız Enstitüsü Anadolu

Medeniyetleri Araştırmaları (eski) Müdürü…..2000

GÜLÜN ÖTEKÎ ADI

Kathar Şövalyelerinden Şeyh Bedreddin Yiğitlerine

Kılıçlarından kan damlayan Kuzeyli Baronlar,zırlarını şakırdatarak geldiler, Başpapaz Arnaud Amaury'nin huzurunda diz vurup sordular:

— Kathar sapkınları çoluk çocuk Beziers Katedraline sığınmış. Onları korumak isteyen dini bütün halk, Katoliğiyle, Yahudisiyle aralarına karışmış. Tanrının kullarını şeytana tapanlardan nasıl ayıracağız Peder? Katharlar üstüne haçlı seferini Roma adına yöneten Başpapaz yanıtladı:

— Hepsini öldürün! Tanrı kendi kullarını ayırır.

(Beziers katliamı) 22 Temmuz 1209

Kavuklulardan ikincisi Şekerullah bin Şehabeddin

imiş.

Dedi ki:

— Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı.

Ve bunların dahi şeri Muhammediye muhalif nice işleri aşikâr oldu.

Kavuklulardan üçüncüsü şıkpaşazade imiş.

Dedi ki:

— Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?

— Cevap: Allah bilir anın çünküm biz cinin mevti halini bilmezüz..

Nâzım Hikmet

(Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı)

Katharlardan Şeyh Bedreddin'e

Onuncu yüzyıldan başlayarak on dördüncü yüzyıla dek Güney Fransa'nın Oksitanya bölgesinde etkili olmuş Kathar doktrini ile 1417'de asılarak öldürülen Şeyh Bedreddin mezhebi arasında akrabalık aramak, ilk bakışta düşsel gelebilir. Oysa Şeyh Bedreddin yandaşlarının ilk olarak örgütlendiği Aydın Beyliği, Kathar doktrininin aynı bölgede baş verdiği Alaşehir (Philadelphia) odağının yansıma alanı içerisindedir. Şeyh Bedreddin'in düşünceleri, Kathar doktrininden izdüşümleri taşır. En önemlisi, iki yüzyıllık bir ara ile kesişen ve binlerce kilometreye yayılan bir "aynı" alanda her iki inancın sahipleri, "yârin yanağından gayri her yerde, hep beraber, her şeyi paylaşmak" istemişlerdir.

Bedreddin mezhebi Balkanlar'da, Makedonya'da yandaş bulur, Deliorman'ı mesken tutar, Serez'de yargılanır. Kathar mezhebinin evrensel ve birincil derecedeki merkezi ise Balkanlar'dır ve bu mezhep Makedonya, Bosna, Dalmaçya bölgelerinde çok yaygındır. İç içe geçen doğuş ve gelişme yerleri, her iki öğretinin temel ilkeleri arasındaki şaşırtıcı benzerlik düşündürücü olsa da; burada Şeyh Bedreddin mezhebi ile Kathar (Bogomil) dini arasındaki bağı kanıtlamayı, herhangi bir sav ileri sürmeyi amaçlamıyoruz. Birbirinin aynı değil, ama devamı olan bu iki akım arasındaki bilimsel yakınlığı ancak yetkin tarihçiler kurabilir.

Biz burada size, Atlantik Okyanusu ile Akdeniz'i birbirine bağlayan Avrupa'nın en eski sıradağlarının eteklerine ya da doruklarına kurulu birkaç kenti ve bu kentlerin tarihiyle kenetlenmiş görkemli şatoların öyküsünü anlatacağız. Öykümüz aynı zamanda, ortaçağ Avrupası'nda zamanından önce öttüğü için başı kesilen, insanlığın gelmiş geçmiş en içli, en ak, en cömert sevgi mesajı kahramanlarının, Kathar Şövalyeleri'nin destanı. Roma Kilisesi, engizisyon yangınını tarihte ilk kez onlar onuruna ateşlemiş. Katharların Oksitanya bölgesinde uğradıkları büyük zulmü ve sonunda yok oluşlarını anlatan tarih sayfalarında dolaşırken, ister istemez bu inancın kaynakları ile Şeyh Bedreddin mezhebi arasındaki köprüye de parmak basacağız.

Çağdaş Türkiye'mizdeki sözüm ona eğitim görmüş bir çoğunluk arasında geçerli "Avrupa merakının" markalı giyinip, dünün hacıyağı kokusu yerine Avrupalı parfümlere bulanmak ile özetlendiği düşünülecek olursa... Alaşehir'i anladık da, Pirene dağlarının Kathar efsanelerinden bize ne, diyenler olabilir. Elbette, Kürtlerden de bize ne? Hatta Türkiye'den hem bize, hem onlara ne?

Bu kitabı oluşturan yazı dizisini Manyas'ın canına okuduktan sonra toplumumuzu da okumaz yazmaz, tek telden öten bir kuş cenneti haline getirmek isteyen anlayışa inat, evrensel kültüre inananlar için hazırladık. Uygar Avrupa'nın bir günde yaratılmadığını, herkesin her düşündüğünü ve her şey hakkında korkmadan niçin konuşabildiğini anlayanlar için.

Aydın ellerinde çarmıha gerilen Börklüce Mustafa, tüm insanlığın bir parçasıdır. Pirene Dağları'nın güzelim şatoları bizi de ilgilendirir.

Atlas Okyanusu'ndan Akdeniz'e uzanan 430 kilometrelik bir doğal sınırla İspanya'yı Fransa'dan ayıran Pirene sıradağları, bu arada doğal oluşumunu kucağında tamamlayan, kendi sütünü emzirdiği çok eski iki halk topluluğunu da bu ülkeler arasında paylaştırır: Gaskonya Körfezi'ne açılan Bask ülkesi ve Arslan Körfezi'ne bakan Katalonya. Jeolojik açıdan 93 milyon yıllık bu yaşlı dağlar (en yüksek tepesi Aneta, 3404 m) boydan çok enine bir yayılma gösterdiğinden, tarih öncesinden günümüze insan elinin tüm evrimini içeren kalıntılar taşır. Doğal zenginliği ve kartal yuvasını andıran, surlarla çevrili ortaçağ kentleriyle yerkürenin en güzel ve en olgun kırışıklıklarından biridir.

Karlı kış akşamları tepelerinde rüzgârların uğuldadığı bu ortaçağ kentlerinde anlatılan ocak başı efsanelerine göre Pireneler'e adını, bu dağlarda on iki sınavından birini vermeye gelen Herakles, su perisi Piren'e olan aşkının anısına koymuş. Bugün bile Lombrives Mağarası'nda, bir tutam düş gücü ve birkaç Frank karşılığında Piren'in mezarı ile Herakles'in taş koltuğunu görmek olası.

Dağların Midi Pirene diye adlandırılan bölümü, zamanında kendi dili Oksitancayı konuşan ve kuzeyli baronların egemenliğine, yani Paris'teki kralın yasalarına 40 yıl süren kanlı "Kathar" savaşları sonucu boyun eğen Oc(1) ülkesini içeriyor Oksitanya (Occitanie). Bugünkü Langu-edoc bölgesi olan Oksitanya'nın tarihsel başkenti Toulouse, günümüzde de Fransa'nın en dinamik illerinden biri. Hemen tüm eski yapılarının kiremit oluşu nedeniyle "Pembe Kent" diye anılıyor.

Airbus uçaklarının monte edildiği, Ariane füzelerinin parçaları gibi uzay araçlarının yanı sıra, tıp ve sanayi alanında kullanılan nükleer gereçlerin üretildiği, yüksek teknolojide başa güreşen bir il merkezi. Kentin gelişimini geriye doğru izleyince bu yükselişin öyle durup dururken olmadığını, Toulouse Kontluğu'nun ortaçağda da bölge ekonomisi ve kültürünün başını çektiğini görüyoruz. Aynı gözlem, Oksitanya'nın ikinci önemli kenti Montpellier için de geçerli. Çağdaş Montpellier mimarisi, tıp fakültesi ve kültür festivalleri ile dikkati çekiyorsa, yedi yüzyıl önce de aynı tıp fakültesi ve Arabından Yahudisine yedi bucaktan gelen bilim adamlarına ve sanatçılara açık kapılarıyla yine çağının önünde yer alıyormuş.

On ikinci yüzyılda Montpellier'den Toulouse'a uzanan bağlarda yeşermiş Kathar öncülerinin barış çağrısı. Hepsi bağımsız birer derebeylik olan kale kentler içinde, geceler boyu şarkılarda söylenmiş, şiirlerde okunmuş. Yandaş bulmuşlar bu senyörler arasında. Roma'dan kopup gelen emirle kuzeyli baronların iki yüz bin kişilik orduları gemlerinden boşanınca üzerlerine, önce bu derebeyi kalelerine sığınmışlar. Oc Ovası düşünce de, Pireneler'in dumanlı tepelerindeki kartal yuvalarına. Bölgenin senyörleri, bu yeni mezhebe gönül vermiş. Gönül vermeyen derebeyi bile, halkımdır diye kendi göğsünü siper etmiş silah tutmayan bu barış yoldaşlarına. Yarım yüzyıl süren savaş, bu derebeylerin, bağımsız senyörlerin başını da Katharlarla birlikte yemiş.

İlk BEZİERS kalesi düşmüş, Kuzeyli baronların at nalları dibine.

İdam Karşıtlarının Kanı Tarihte ilk Kez Bir Temmuz Sabahı Aktı

On ikinci yüzyılda Oksitanya bölgesinde binlerce yandaş bulan Kathar dini, günümüz takvimiyle üçüncü yüzyılda İranlı Manes'in yaydığı Manikeizm öğretisinden esinlenir. Yayıldığı coğrafi bölgelere göre bu kitapta zaman zaman Bogomilizm ve Patarinizm diye de anılan Katharizmin, "İyi" ile "Kötü" dengesi üzerine kurulu bir Hıristiyanlık/Budizm sentezi olduğu söylenebilir.

Manikeizmin kurucusu Mani (Farsça) ya da Manes (Yunanca), Selefki takvimine göre 8 Nisan 527'de, bizim evrensel takvime göre 14 Nisan 216'da doğmuştur. Türk kaynakları doğum yerini Mardin, Batılı kaynakları ise Bağdat yakınlarındaki Ktesifon kenti olarak göstermektedir. Kuşkusuz gnostik mezheplerden etkilenmiş, Orta Asya ve Hindistan'a "din yayıcı" olarak yolculuklar yapmış, Zerdüşt, Budist ya da Hıristiyan asıllı binlerce mürit yetiştirmiştir. İran'a döndükten sonra, tahminlere göre 274 ile 277 yılları arasında İran hükümdarı Şahpur Behram tarafından kellesi kesilerek idam ettirilmiştir. Cesedinin içi boşaltılıp derisi boş bağırsak gibi şişirilmiş ve haftalarca rüzgârda dalgalanmaya bırakılmıştır.

Manikeizm, "İyi" ile "Kötü"nün eşit karşıtlığı kuramına dayalı bir öğretidir. Manikeizme göre şeytan, tanrının karşıt eşidir. İnsan bu kötü tanrı tarafından yaratılmıştır ve iyiliğe erişip kendini aşabilmesi ancak bilim yoluyla olanaklıdır.

Hıristiyan bir temele, Zerdüşt ve Buda'dan alınmış öğeler oturtulur. Yine İranlı bir düşünür olan Zerdüşt (I.Ö. 628-551) tarafından kurulan Mezdekilik dini, zaten düalist bir dindi. Manes de öğretisi Manikeizmde çatışmaya dayalı iki ilke birlikteliğini benimsemiştir: Işığın simgelediği "iyi" ile karanlığın simgelediği ve maddeye eşit "Kötü"nün ilkeleri. Madde, aydınlığına girdiği ışığa yükselmek istediği gün, iyi ile kötü ilkeleri arasında zorlu bir savaş başlar. İyi'nin tanrısı, ilkel insanı yaratır. Ancak ilkel insan karanlığın güçlerine yenik düşer ve maddenin tutsağı olarak Kötü'nün safına geçer. Kötü tanrının kullarından doğan insanlığın bağışlanması için gerçek bilgiye ulaşması, ancak bilim yoluyla mümkündür. Ruhunun kurtuluşu, bilgiyi aydınlatıcı bir bilgeliğe damıtmaktan geçmektedir.

Bu düalist anlayış, karşıt ilkelerin çatışması -örneğin Çin'de Yin ve Yang olarak karşımıza çıkar- Katharlarda da vardır. Çok daha sonraları Masonluk anlayışında yer aldığı biçimiyle, ışıkla karanlığın, bilgiyle cehaletin savaşı olarak, kendisi de Mason olan Mozart'a "Sihirli Flüt" operasını esinlemiştir.

Manikeistler iki sınıfa ayrılır: Dinleyiciler ya da acemiler ve seçkinler. Bu sınıflar kendi aralarında uyum içindeydi. Dinleri dua, oruç ve şarkılardan oluşan bir kültürdü. Katharların düzeni de hemen hemen aynıydı.

Manikeizm, tüm baskılara karşın Iran dışında İtalya'da, Galler ülkesinde, ispanya'da ve Kuzey Afrika'da yaygınlaşır. Daha sonra Aziz Agustin olarak anılacak genç Tunusluyu bile baştan çıkarmış, ancak Augustin daha sonra bu dini reddederek "Hıristiyan Aziz"liğini kurtarmıştır.

Doğuda, 763 yılında bu dini kabul eden Bükü Han'ın kağanlığı sırasında Uygur Türklerinin resmi dini haline gelen Manikeizm, Orta Asya Türkleri ve Çin Türkistanı'nda büyük etkinlik gösterdi ve yaygınlaştı. 1889 yılında Karakurum dolaylarında bulunan sekizinci yüzyıldan kalma Orhun Yazıtları, Türk dilinin en eski anıtıdır. "Runi-form" denilen Türk harfleriyle Gültekin ve Bilge Kağan anısına mezar yazıtlarından oluşan bu anıt, Türklerin o dönemdeki dini yaşamlarına ve (et yeme yasağı gibi) Manikeizm kökenli yaşam kurallarına ait önemli bilgiler içermektedir. Türklerin İslamiyet'i (hayli geç) kabul etmeden önceki inançları, öncelikle Şamanist, daha sonra Budist, Hıristiyan, Nasturi ve Manikeisttir.

Kırgızların saldırıları sonucu 840'ta yok olan Uygur Krallığı'ndan öteye Manikeizm, Çin Türkistanı'nda tutunmakla birlikte, Asya kıtasının diğer bölgelerinde ancak kabuk değiştirip çeşitli mezhep adları altında varlığını sürdürebildi.

Avrupa'da ise Bogomil, Patarin ya da Kathar Dini diye anılan bir mezhep, Manikeizme dayalı bir Hıristiyanlık sentezi olarak Batı Anadolu'dan İngiltere'ye dek onuncu yüzyıldan on beşinci yüzyıla uzayan bir zaman kesitinde varlık gösterdi. Balkanlar, İtalya, Şampanya, Flandra, Almanya, ingiltere, Fransa ile ispanya arasındaki Pirene bölgesine ve Katalonya'ya yayıldı.

Kathar dinine kabul edilmek için, özgür seçimle karar verebilecek erginlik yaşına ulaşmanın dışında hiçbir koşul ve zorunluluk gerekmiyor; dönemin etkili Katolik Kilisesinin, inananlarına yüklediği tüm ödev ve gerekler yadsınıyordu. Katharizmi benimseyen inananlar, davranış ve yaşamlarında nasıl özgürlerse, din görevlileri gönüllüler de öylesine özveri, öylesine olağanüstü irade gerektiren bir yaşantı sürmek zorundaydılar. Vatandaş Kathar istediği gibi yer, içer, sevdiği kadınla evlenip çocuk yaparken; kendilerine "kusursuz" ya da "iyi adamlar" adı verilen din görevlileri kesinlikle cinsellikten uzak, şiddete hiçbir koşul altında başvurmayan, "et yemez" kadın ve erkeklerdi. Kadın ve erkeklerdi diyoruz, çünkü Kathar dinini diğer tüm tek tanrılı dinlerden ayıran en büyük özelliklerden biri, tarihte ilk kez her iki cinsin eşit koşullarda din görevlisi olabilmeleriydi.

Katharlarla Katolikler arasında (dövüşmeden önce) düzenlenen tartışma kurullarından birinde, aristokrat bir Kathar inançlısı olan Esclarmonde de Foix adlı kadın, Papanın orta elçisinden: "Ananızın örekesine dönün Madam, bu tartışmalar size göre değil!" azarını işitmişti. Bugün bile kimi ülkelerde kadınlar, seçme hakkına sahip olsalar da büyük ölçüde politika dışı bırakılmaktadır. Oysa Kathar tarihinde, haçlı ordularının komutanı Simon de Montfort'u kadın savaşçılar öldürmüştür.

Ölüm cezasına karşı olan Kathar öğretisi, topluluk üyelerinden biri elini kana buladığında onu ömrünün geri kalanını "Kusursuz"luğa adayarak geçirmeye mahkûm ediyordu. Öğretinin kurallarını ve koşullarını kabul etmeyen ya da cayanlar, ellerini kollarını sallayarak topluluktan çıkabiliyorlardı. Ne gariptir ki, kırk yıl boyunca her türlü baskı, şiddet ve işkenceye uğrayan bu mezhepten ayrılanlar parmakla sayılacak kadar az oldu.

Oksitanya halkı uzun saçlı, yetersiz beslenme nedeniyle solgun yüzlü bu "kusursuzları" çok sevmişti. Onlar ikişer kişilik gruplar halinde Oksitanya'daki tüm şatoları ve kaleleri bir bir dolaşıp büyük bir inançla, insanları doğruluğa ve sonsuz adalete davet ediyorlardı. Yeni mezheple karşılaştırıldığında, Katolik Kilisesinin durumu utanç vericiydi. Roma'ya bağlı Katolik papazları, günah ve yasak zincirleriyle kuşattıkları halka dönük görevlerini yerine getirmektense, halkın cebinden aşırdıkları paralarla zenginleşip baskı ve iktidar güçlerini artırmaktan başka bir şey düşünmüyorlardı. Buna karşı olan Kathar mezhebi, Katolik Kilisesinin inananlarına yüklediği tüm gerekleri toptan yadsıyıp, papazları "günahkâr ve kirli" ilan etmişlerdi. Özel mülkiyeti, Katolik Kilisesine ödenen vergileri reddedişleri ve toplumun her sınıfından yandaş topladıkları da düşünülecek olursa, Kathar öğretisinin yalnız Katolik Kilisesine değil, tüm feodal düzene karşı bir tehdit oluşturduğunu görmek zor değildi. Roma Papalığı, varlığını savunmak üzere harekete geçti. 1207 yılında, Kathar mezhebine giren halkına karşı önlem almayı reddeden Toulouse Kontu VI. Raimond, Katolik Kilisesi tarafından aforoz edildi. Papa III. Innocent, Fransa Kralı'na bağlı kuzeyli derebeylerini haçlı seferine çağırarak Oksitanya üstüne ordu gönderdi. Arnaud Amaury komutasındaki haçlılar, 12 Temmuz 1209'da Beziers Kalesi'ni kuşattı. Beziers senyörleri ve halkı, Katharları haçlı ordularına teslim etmeyeceklerini bildirince, kente karşı "taş taş üstünde bırakmayacak" bir saldırı başlatıldı. 22 Temmuz günü, Beziers kalesi düştü. Sağ kalan silahsız kent halkı, Yahudisi, Katoliği ve Katharıyla çoluk çocuk katedrale sığındı. Bu acıklı tablo karşısında boşuna kan akıtmak istemeyen kuzeyli senyörler, haçlı seferini yöneten Başpapaz Arnaud Amaury'ye Tanrının kullarını "sapkın" Katharlardan nasıl ayıracaklarını sorunca, başpapaz tarihe geçen o korkunç buyruğunu verdi: "Hepsini öldürün, Tanrı kendi kullarını ayırır."

Kana susayan bir tanrı uğruna Beziers kalesinde o gün, yirmi bin insan, Tanrının evine atlarla giren şövalyelerin kılıçları altında can verdi. Oksitanya'nın kırk yıl sürecek engizisyon dönemi, böylece başlamış oluyordu.

Anadolu'dan İngiltere'ye Uzanan Tarihin îlk Mülkiyet Düşmanları

Fransa'da Katharizm, italya'da Patarinizm, Balkanlar ve Makedonya'da Bogomilizm diye tanınan, iyi ile Kötü'nün karşıt güçlerine dayanan bu din; onuncu ile on beşinci yüzyıllar arasında Batı Anadolu'dan İngiltere'ye kadar yayılır ve evrensel bir mesajın taşıyıcısıdır. Temeli Manes'in düalist din temeline dayalı olsa da, özgünlüğü, kaynağının sadece İran'dan çıkmış olmadığını gösterir. Bu dinde, Basili ve Valerien'de rastlandığı gibi eski uygarlıklarda yer alan sihirbaz felsefeleri bulunmaktadır.

Manikeizm ile Bogomilizm arasındaki devamlılık, Bizans imparatorluğu dönemindeki Manes mezhebi üyeleri (Paulisyenler) sayesindedir. Manes mezhebi üyeleri, Maniekeizmin ana dallarını şekillendiren doğulu düalist bir tarikat oluşturuyorlardı. Üçüncü yüzyılda Samsatlı Paul tarafından kurulmuş olan bu tarikat sekizinci yüzyılda yeniden düzenlenmiştir. Öğretileri Maneikeizminkine benzerdir: resmi kiliseye muhalif olmak, üç kutsamayı reddetmek (vaftiz, ökarist -Aşai Rabbani- ve evlilik), tapınaklara ve imgelere, özellikle de haça tapmaya karşı çıkmak. Bu mezhebin üyeleri Ahdiatik'i reddedip İsa'nın öğretisini kabul ederler; bu dinde düalizm her türlü sihirbazlık felsefesiyle iç içedir, bir bütündür ve böylelikle yumuşatılmıştır. Hep kötü olarak yargılanan yaradılış, karanlık bir tanrının yapıtıdır ve iyi tanrının katılımına kapılarını kapatmıştır.

Manes mezhebi üyelerinin bir bölümü Ermeni olup Anadolu'da İmparatorluğun doğu sınırlarında yaşarlar ve dinlerini uzlaşmaz bir biçimde savunurlardı; Ermeniler, Bizans Devleti'ne ciddi zorluklar çıkaran savaşçı bir halktı. Bizans Devleti'nin bu durumda başvurduğu en etkili yol, halkları oturdukları bu bölgeden başka bir bölgeye aktarmaktı: Örneğin Slavları Anadolu'ya ve Ermenileri Balkanlar'a. Aynı şey Manes mezhebi üyelerinin başına gelir. Bunlar sekizinci yüzyılda V. Konstantin Kapronim tarafından Doğu Trakya sınırından, daha sonra onuncu yüzyılda Ermeni asıllı önce general, 969 ile 976 yılları arasında imparator olan Jean Tzimisces tarafından sürülürler. Balkanlar'daki Philippopolis, bugün Bulgaristan'daki Filibe kenti Manes mezhebi üyelerinin yeni yerleşim merkezi olur.

Tzimisces, bu kentin yakınlarına doğulu bir koloni kurmakla, doğu sınırlarındaki baş edilmesi bu zor tarikatı kalesinden ve kentinden uzaklaştırmış, aynı zamanda bu yeni bölgenin, kuzeyden gelen Iskitlerin saldırılarına karşı iyi bir tampon bölge olmasını sağlamıştı.

Bogomil papazlarının çabaları sayesinde Manikeizm beşinci yüzyılda Bulgaristan'da yayılmış ve yeniden canlanmıştır. O yüzyıl boyunca Bulgaristan sınırlarının sürekli olarak değiştiğini hatırlatmakta fayda vardır: Sekizinci yüzyılın başında Dinyester'den Balkanlar'ı geçerek Adriyatik Denizi'ne kadar uzanmaktaydı. Bu sınır, Bizansların, daha sonra da Türklerin saldırılarının ardından 1878 yılına kadar geçerliliğini sürdürmüştür. • Bogomilizmin ortaya çıktığı ilk bölge ya Alaşehir ya da Filibe'dir. Bulgaristan'dan Anadolu'ya mı, yoksa Alaşehir'den Filibe'ye mi yayıldığı tam olarak bilinmemektedir. Tarihi verilerde, Bogomil papazlarının bu yeni inancı Balkanlar'da 950'den sonra yaydığı belirtilmektedir. Yunanca Theophil (Latince Amadeus), yani "Tanrı dostu" anlamına gelen Bogomil adı, bu yeni inançtan ilk söz eden papazın adı mıydı, yoksa "Tanrının Dostları" Kilisesi'nin liderine verilen takma ad mıydı, tam olarak bilemiyoruz.

Ekonomik ve toplumsal koşullar Bulgaristan'da Bogomil öğretisinin yayılmasına elverişliydi. Çoğunlukla asiller ve yüksek din adamları tarafından sömürülen çiftçi sınıfı, lükse ve kendilerini yöneten üst tabakaların ahlaksızlıklarına ve ayrıcalıklarına başkaldırıyordu. Bogomil dinine girenler kısa sürede, inançlarının temel ilkelerini unutur ve inananlar arasında iki grup oluşur: Bir tarafta kuramcılar, öbür tarafta genelde dinlerine sadık olmayan müritler. İlk grup, daha sert bir yaşam sürmek için Kiliseyi terk etmiş papazlardan oluşuyordu. Sefalet ve tövbe etme arzusu, onları daha zor ve çileli bir yaşam sürmeye itiyordu. Din kuramcıları olarak, uzay ve ahret bilimlerini içeren bir öğreti öne sürüyorlardı. Az sayıda olan bu kişiler asla çalışmazlar ve müritlerinin yanında yaşarlardı. Derin bir aşkla verdikleri vaazlarıyla, taraftar bulmakta zorlanmıyorlardı. Tartışılmaz törelere sahip olan bu kusursuzların dışında, dini ilkelerden ekonomik hak davalarıyla ilgilenen dinleyiciler ya da basit müritler de vardı. Yaşamları sıkı ve sert değildi ve bu düzensizlikleri yüzünden düşmanları tarafından yargılanıyorlardı. "Sapkınlar" diye nitelendirdikleri ve Bogomillere karşı olan Tornova din bilginleri meclisi 1211 'de bu konuya dikkat çekmiştir. Kusursuzlar, kendilerini korumak için bile olsa kan akıtmasalar da, Bogomil müritleri zalim gördükleri kişileri İyi'den ayırmak için çekinmeden öldürüyorlardı. Geçici iktidar tarafından desteklenen kilise ise, sapkın olduğunu düşündüğü kişileri öldürtüyordu. Bogomiller beş yüzyıl boyunca varlıklarını sürdürmüşlerdir. Sekizinci yüzyılda kısa bir bağımsızlık döneminden sonra, Bulgar halkı Bizans saltanatı altına girer ve bu durum Bogomillerin yararına olur. Bogomiller dönem dönem kiliseye ve yabancı hâkimiyetlere başkaldırırlar.

Bogomil dini Bulgaristan'dan Batı Makedonya'ya,Mora Yarımadası'na, Peleponez'e, Atos Dağları'na, Dalmaçya'ya, Bosna'ya, Hersek'e ve Ege Bölgesi'ne yayılır (o dönemde Yunan olan); Konstantinopolis'e, Rusya'ya, İtalya'dan geçerek Batı Avrupa'ya kadar sızar. Batı Avrupa'da bu doğulu düalist din değişik adlarla anılır: İtalya'da "Patarin", Almanya'da "Kathari", Fransa'da "Poblikan" ya da "Albigeois" vs.

Yedinci yüzyılda Bosna hükümdarı Kulin (Voyvoda) Bogomilizmi resmi din ilan eder. Papa tarafında başlatılan ve Macaristan kralı tarafından yönetilen haçlı seferleri bile, Katolik kilise tarafından dışlanmış bu yeni dini söndürmeye yetmemiştir. Bosna'da Bogomillere Gazari(2) adı verilmiştir. Balkanlar'da ve Dalmaçya'da Bogomil dini, 1481'de Türklerin gelişinden sonra tamamen yok olur. Katharların daha önceden bölge halklarının Hıristiyanlık inançlarını sarsmış olması (bir bakıma), Osmanlıların yeni bir bölgede yeni bir dini (İslam) fazla zorlanmadan yaydıklarını açıklar. Bosna'da kentlilerin ve ova halkının Bogomil dinini genel olarak kabul ettikleri ve sonra da İslam'a(3) döndükleri söylenir. Oysa dağda yaşayanlar Hıristiyan dinine bağlı kalırlar. Bunlar, bugün Bosna'daki Sırplardır. Bogomilizm her iki din yönünde işlemiş ve çoğunlukla dervişler tarafından yönetilen tarikatlar sayesinde zorla yaymaya çalışılan İslam dinini iki yüzyıl boyunca hareketlendirmişlerdir. Sûfî ya da Şii ve İsmailiye tarikatlarına bağlı olan (Kutsal yazıtların gizemini araştıran) Batıniler gibi çeşitli Müslüman tarikatlar; Balkanlar ve Makedonya'daki halkları, on ikinci yüzyılın ikinci yarısında bölgeye yerleşen Sarı Saltuk'un öğretisi ile kendilerine çekmeyi başarıyordu (bundan daha sonra yeniden söz edeceğiz). Şeyh Bedreddin sığınmak için Deliorman'a geldiğinde, bu mezheplerin öğretisi kolektif bellekte yerini almıştı bile: Bütün bunlar, Müslüman ülkelerde durdukları temel dogmalardaki kara deliğin boyutunu göstermektedir.

Şeyh Bedreddin mezhebi ise; adına ister Bogomilizm, ister Katharizm densin; özel mülkiyete karşı çıkan, cennet ve cehenneme inanmayan, çalışmayana ekmek vermeyen ve köleliği- alaşağı eden yerleşik düzenlere aykırı bu öğretinin sonuncu halkasıdır; evrimidir. Bedreddin, Kathar ya da Bogomil öğretilerinin Manikeizm ve Hıristiyanlık yorumlarından kaynaklanan safça yanlarını atıp, ekonomi ve özgürlük eşitliğine dayalı temelinden yola çıkarak, öğretiye kendi geliştirdiği bir yorum getirmiş; dinsel bir biçim vermiştir.

İnsanların kardeşliği ve payların eşitliği üzerine yazılmış bir senfoninin, Batı Avrupa Hıristiyan kökenli bir orkestra şefi; Doğu Avrupa'da ise Müslümanlıktan gelen bir maestronun yönetiminde icrasıdır bu. Yorumlar değişik, ama partisyon aynıdır. Aynı hoşgörüsüzlük ve tutuculuk duvarına çarpıp parçalanmışlardır.

Şeyh Bedreddin'in "Tanrının Dostları" Mezhebine Coğrafi İzdüşümü

Bedreddin öğretisinin Kathar-Bogomil öğretisi ile iç içe olması, her şeyden önce coğrafi bir gerçektir. Doğduğu, geliştiği ve etkin olduğu yerlere bakmak yeterlidir.

Asıl adıyla Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin, bazı kaynaklara göre 1358'de, başka kaynaklara göre de 1365 ya da 1371'de, Bulgaristan'da Yambol-Stara Zagora-Kazanlık hattı üzerinde ve o tarihte Türklerin egemenliğine yeni girmiş olan Semaven kentinde doğmuştur. 1350-1370 yıllarından itibaren Anadolu'nun büyük kısmını fetheden Türkler, Çanakkale Boğazı'nı geçmiş ve Balkanlar'in bu bölgesini ele geçirmişlerdi; İstanbul 1453'e kadar bir yüzyıl daha direnmiştir. Semaven, onuncu yüzyıldan beri Bogomilizmin etkin olduğu bölgenin merkezindedir. Ama Kathar-Bogomil dini üzerine araştırmalar yapan Batılı tarihçilerin Bedreddin'le olan bağlantıyı gözden kaçırmalarının birinci sebebi, çoğu Batılı kaynaklarda(4) (örneğin Joseph von Hammer'in belirttiği gibi) Bedreddin'in doğum yerinin Semaven değil, Kütahya yakınlarındaki Simav kenti olarak belirtmesidir. Tarih boyunca, Türk ve Avrupa coğrafi yerlerinin isimlerini hatasız olarak çevirmek zor olmuştur. Bulgar kenti Plovdiv, Türkçe'de Filibe, Yunanca'da ise Philippopolis'tir; Türkiye'deki Edirne kenti, Fransızca'da Adrianople, Yunanca'da Hadrianpolis'tir; aynı şekilde Balkanlar'ın en küçük köylerinin adları birbirinden farklıdır. Katharları derinlemesine inceleyen batılı bilginler, incelemelerine yirminci yüzyılda başladıkları gibi Türkçe de bilmiyorlardı. Eski Türkçe bilenler ise, Osmanlı'nın tarihi olaylarından çok, mali kayıtlarını incelemişlerdi,(5) bu nedenle Şeyh Bedreddin asla uluslararası bir düzeyde inceleme konusu olamamıştır.

Osmanlılar, Simav'ı 1381'de ele geçirir, yani Bedreddin'in doğumundan önce. Bedreddin (ölüm yılı ya 1417 ya da 1420'dir) bu durumda kırk yaşından önce vefat eder. Aynı şekilde 1395 yılına doğru Mısır'da ders verdiği, 1403'e doğru Tebriz'de Timurlenk'le uzun görüşmeler yaptığı ve 1410'a doğru da yüksek askeri hâkim (Kazasker) olduğu bilinmektedir. Bu yüzden Türk geleneklerine göre 1358'e doğru Semaven'de doğmuş olması daha gerçekçidir. Semaven, Edirne'den üç yıl önce, yani 1360'ta ele geçirilmiştir. 1246 ile 1261 arasında hüküm süren ve 1278'de ölen Selçuklu hükümdarı II. Izzeddin Keykuvas'ın torununun torunu ve Bedreddin'in babası İsrail, Semaven Kalesi'ni ele geçiren ordunun komutanıydı ve kuşatmadan sonra bu kentin kadısı ilan edilmişti. Eşi, Semaven'in Bizanslı hükümdarının kızı ve bir Yunan soylusu olan Melek Hanım, sonradan Müslüman olmuştur (Melek'in, Yunanca adının çevirisi olduğunu varsayarak, bu hanımın gerçek adı, aynı anlama gelen Angelika olabilir). Bedreddin bu durumda, zamanın Osmanlı başkenti Edirne'de ve Konya'da en usta hocalardan ders alarak eğitimini sürdürür. Kuşkusuz, araştırmamızın amacı, aynı bölgede bulunan ve Bedreddin'in öğretisiyle, farklı gibi görünen önceki inançlar arasındaki bağı araştırmaktır. Bedreddin Simav'da doğmuş olsa bile, burası da Bogomilizmin eski merkezlerinden biri olan Alaşehir'e sadece 100 km uzaklığındadır.

Şeyh Bedreddin'le Kathar-Bogomil dininin bağlantısı elbette doğum yeriyle sınırlı kalmıyor. Bedreddin'in babası israil, oğluna iyi bir eğitim vermeye çabalayan aydın bir kişiydi. Edirne ve Konya'dan sonra, eğitimini daha da geliştirmek için Bedreddin'i Mısır'a, Mekke'ye ve Suriye'ye gönderir. Bedreddin öğrenim gezisinin bitiminde Anadolu'dan geçer, Van ve Bitlis'e uğrar. Yolculukları sırasında, tutsaklığında ölen Sultan I. Beyazıt'ı 1402'de Ankara'da yenen ve oraya kadar bütün Anadolu'yu ele geçirmiş bulunan Timurlenk'le Tebriz'de görüşmüştür. Bedreddin, Selçuklular döneminde Anadolu'da uzun süre kalan düşünür Muhiddin al-Arabi (d. 1165 İspanya-Ö.1240 Şam) tarafından da etkilenmiştir. Bedreddin'in gezmiş olduğu bu doğu topraklarında, birkaç yüzyıl önce Manikeizm yeşermişti. Bu dinin peygamberi Manes, kendileri asla yazmamış olan diğer peygamberlerin aksine (Musa, Isa, Muhammet gibi), geçtiği bütün yerlerde yazılı yapıtlarını bırakmıştır. Manes, kendisinden sonra gelen ve yazan birçok düşünür kuşağının temel olarak kullandığı bilgilerin kaynağıdır. Şeyh'in oralarda Manes'in öğretilerini incelemeye gittiğini iddia etmiyoruz; ama Arap düşünürlerin eski öğretileri incelediğini biliyoruz. Onlar sayesinde Antik Yunan felsefesi (Aristo'nun öğretisi vb.) günümüze dek yaşayabilmiştir. Şeyh Bedreddin'in turistik olmaktan çok, entelektüel olan gezisi sırasında, Kathar-Bogomil dininin temeli olan Manes öğretisinden haberdar olmaması ya da bu öğretiden doğrudan etkilenmemiş olması mümkün değildir. Üstelik o dönemde, bu doğu ülkelerinde Manes'ten ve İslam'dan, sonra İsmailiye mensupları ve Hasan el-Sabah'ın Batınileri gibi, ruhi açıdan hareketli birçok Müslüman tarikatın düşünce akımları, Anadolu'dan Balkanlar'a yayılmaktaydı.

Kazaskerlikten Darağacına, "Duvarsız ve Sınırsız Bir Kardeş Sofrası" İçin

Bedreddin Ortadoğu'dan Kahire'ye döndükten üç ay sonra, öğrencisi olduğu Ahlatlı Şeyh, müritlerini ve tekkesini ona bırakarak ölür. Şeyh Bedreddin'in bu mirasta gözü yoktur. Timur'un Osmanlı saltanatını sallamasından doğan karışıklık ve Batı Anadolu'da esmeye başlayan "beylik" hesaplaşmalarından yararlanarak, aklının süzgecinden geçirdiği öğretisini yayma zamanının geldiğine inanmaktadır. Mısır'dan ayrılır, önce Konya'ya oradan Ege Bölgesi'ne geçerek buralarda gizli bir nabız yoklaması yapar. Kathar-Bogomil mezhebinin tutunduğu bu topraklarda, iki-üç yüzyıllık bir ara ile Bedreddin'in kendi geliştirdiği öğreti için uygun zemin bulduğu kesin. Zaten Bedreddin öyküsünün devamı ve sonu da Ege Bölgesi ile sıkı sıkıya bağlı.

Ege yöresinde başarılı olacağına inanç getiren Şeyh Bedreddin, İzmir'den Edirne'ye geçer ve Yıldırım Beyazıt'ın oğullarından Musa Çelebi tarafından kazaskerliğe atanır. Kazaskerlik yaptığı süre içerisinde, Musa Çelebi hükümetinin, daha doğrusu tüm Osmanlı'nın Timur yüzünden içine düştüğü siyasal bunalımdan yararlanarak yandaşlarını örgütlemek ve öğretisini yaymakta epeyce başarılı olur. Fakat Yıldırım'ın küçük oğlu Mehmet Çelebi, Edirne hükümetini ele geçirince Bedreddin'in gizli devrim hazırlıklarını fark eder ve Şeyhi İznik'e sürer.

Çok geçmeden, Bedreddin kazasker iken kâhyalığını yapan Börklüce Mustafa İzmir yöresinde; Torlak Hokmal ya da Hubbeddin Kemâl adlı yandaşı ile Manisa dolaylarında devrim bayrağını açar ve birlikte başkaldırır. Bursa, Aydın ve Alaşehir'den binlerce insan, Torlak Kemâl'in ve halkın Dedesultan adını verdiği Börklüce Mustafa'nın başına toplanır. Yeni mezhebin inananları arasında Sakız Adası'nın keşişleri bile vardır! (6)

Müslüman olmayan halkın Bedreddin mezhebine bunca rağbetini, iki devrim liderinden Torlak Kemâl'in Yahudi asıllı oluşuna; öğretinin Ege bölgesinde bu denli çabuk tutunmanısıysa; 1379 yılına değin Türk beyliklerinin ortasında Bizans'a bağlı bir toprak parçası olarak direnen Alaşehir'den (Philadelphia) yayılan Kathar öğretisinin etkisine bağlamamak, her şeyden önce bilimsel devamlılığa aykırı.

Sarı Saltuk ile Bedreddin Çevresinde Bir Dinler Mozaiği

Şeyh Bedreddin'in kendi mezhebini yaymaya başladıktan sonra edindiği her yer, eski Kathar-Bogomil bölgeleri. Ege'de baş gösteren iki ayaklanmanın ardından kendisi de iznik'teki sürgünden kaçıyor ve nereye sığınıyor? Eflak üstünden Zagra, Silistre ve Deliorman'a. Neye güvenerek? Bölgenin kendisinden önceki geleneğine, merkezi otoriteye bağlı dinlere karşı sürekli bir seçenek arayışına. Bedreddin, Balkanlar'da yeni bir Sarı Saltuk olabileceği umudunu taşımakta. Kathar-Bogomil sarsıntısının İslam'da yaşanan boyutlarından, Batınilik mezhebinin varlığı da ayrı bir kolaylık kendisi için. Üstelik, o bölgeyi tanıyor, bölge de onu tanıyor.

Şeyh Bedreddin, İzzeddin Keykuvas'ın soyundan geliyor. Torununun torunu.

Bir önceki yüzyılda, Moğol saldırıları ve Selçuklu aşiretleri arasındaki iç çatışmalar yüzünden zora düşen Selçuklu Sultanı İkinci izzeddin Keykuvas, Bizans'a sığındı. Tam olarak, Bizans imparatoru VII. Mikhael Palaiologos haçlı orduları tarafından talan edilen Konstantinopolis'i 1263 yılında geri aldıktan sonra. Sultanlarını izleyen kimi Selçuklu ve Türk kökenliler de Bizans'a göçer, Bizans İmparatorunun izniyle, zamanın "no man's land"i olarak kabul edilen, Bulgaristan'daki Deliorman (Dobruca) bölgesine yerleşirler. Çünkü VII. Palaiologos, askeri güçsüzlüğüne rağmen etkin bir diplomasi politikası izliyor, Cengiz Han'ın halefleri Moğollarla Selçuklu Türkleri arasında denge unsuru olmaya çalışıyordu. 1258 yılında, evlilik dışı kızı Marya'yı Moğol Kralı Hülagü'ye gelin göndermişti. Ancak Hülagü gelin adayının yolculuğu sırasında ölünce Marya, Hülagü'nün oğlu, sonradan Hıristiyanlığı kabul eden Abaga ile evlendi. Çünkü Hülagü'nün kendisi de Müslüman değil, Şamanistti. Askerleri arasında da çok sayıda Nasturi Hıristiyan Türk vardı. Abaga'nın ölümünden sonra İstanbul'a geri dönen Marya, Fener Patrikhanesi yakınlarında, bugün adını taşıyan küçük bir kiliseyi tamir ettirdi. Moğol Azize Marya Kilisesi, İstanbul'un 1453 yılındaki fethi sırasında çok kanlı sahnelere tanık olduğu için Türkler tarafından Kanlı Kilise lakabıyla anılmaktadır, İstanbul'un Bizans döneminden beri kapılarını kapatmamış, dinsel etkinliğini kesintisiz sürdüren tek kilisesidir.

1300 yılında ölen Sarı Saltuk Baba, Arap tarihçi Ibn-i Batuta'ya göre İzzeddin Keykuvas döneminde bir grup Anadolu dervişini Deliorman'a götüren ve onlarla birlikte Dobruca'ya yerleşen siyasal bir rehber, efsanevi bir Sûfîydi. İbn-i Sina gibi bir Buhara Türk'ü olan Sarı Saltuk'un asıl adı Mehmet Buhari'ydi. Kendisi gibi Asya'dan gelerek Anadolu'da öğretisini yayan Hacı Bektaşi Veli'nin çağdaşı sayılır.

Sarı Saltuk lakabı, "soluk tenli çilekeş" anlamına gelmektedir. Bu ermiş kişi, İslamiyet'i Balkanlar'a taşımıştır. Türklerin toplumsal belleğinde Sarı Saltuk Hareketi, kendisi öldükten yüzyıllar sonra yazılan "Saltuknameler"le yer almıştır. Bu "nameler"in biri 1421 ile 1451 arasında Yazıcıoğlu Ali tarafından kaleme alınanıdır. Selçukname ya da Oğuzname olarak bilinir. İkincisi 1480'de Ebu'l Hayr-i Rumi; üçüncüsü ise IV. Mehmet'in hükümdarlığı sırasında 1659'da idam edilen, "Topal" lakaplı Kaptan Kemal Paşa tarafından yazılmıştır. Köstence'nin kuzeyindeki Baba Dağı, Sarı Saltuk'un mezar yeri olarak bilinmektedir. 1538'de Kanuni Sultan Süleyman, Sarı Saltuk'un mezarını ziyaret etmiştir. Ancak Balkanlar'da birden fazla bölge, Sarı Saltuk'un mezarına sahip olduklarını iddia ediyorlar. Çünkü Sarı Saltuk'un kendisi, İslamiyet'i yaymak için pek çok yerde mezarı olsun istemiştir. Balkanlar'da altı-yedi mezarı vardır; Edirne ve Babaeski'de birer türbe bulunmaktadır. Büyük gezgin Evliya Çelebi (d.1611-0.1682) bile Patras yakınlarında bir Saltuk türbesinden söz etmektedir. Sarı Saltuk'un öyküsü öylesine gizemli bir efsanedir ki, bu türbelerden bazıları hem Müslümanlar, hem de Hıristiyanlar tarafından ziyaret ve kutsal kabul edilir. Zaten bugün bile bölgede İzzeddin Keykuvas yandaşlarının soyundan gelenler yaşamakta; Deliorman, Romanya, Bulgaristan, Moldavya-Besarabya ve Ukrayna'da, Hıristiyan dinini kabul eden ve Türkçe konuşan bu insanlar topluluğuna Keykuvas adından gelen Gagavuz Türkleri denilmektedir.

Bütün bu ayrıntılar, halkların ve dinlerin ne denli birbirine karıştığını göstermek bakımından önemlidir.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında, tebaanın ezici çoğunluğu Hıristiyanlardan oluşuyordu. Bu durum 1877'de başlayan ve imparatorluk topraklarını epeyce küçülten Türk-Rus Savaşı'na kadar sürdü.

İzzeddin Keykuvas'ın soyundan Simavne Kadısı Bedreddin'in Nâzım Hikmet'in benzersiz kalemiyle ölümsüzleşen sonunu hepimiz biliyoruz:

Dedesultan Börklüce Mustafa ve yandaşları, Karaburun'da (İzmir) Çelebi Sultan Mehmet'in ordusu tarafından ezilir. Şehzade Murat ise önce Manisa'da Torlak Kemâl'in güçlerini yok eder, ardından Rumeli'ye geçerek Şeyh Bedreddin'i vurur.

Beyazıt Paşa tarafından yakalanarak Güneydoğu Makedonya'daki Serez kasabasına getirilen Bedreddin'i bir ulema kurulu yargılar. Mevlâna Haydar Acemi'nin "Malı haram, kanı helaldir!" fetvasıyla Serez Çarşısı'nda asılır.

İnsanlık tarihi, İranlı Manes'in 216 yılının 14 Nisan günü dünyaya geldiğini kesinlikle bilirken, bizim en ilginç tarihi kişilerimizden Şeyh Bedreddin'in doğum ve ölüm tarihlerini belirlemekte bırakın gün ve ay hesabını, yılları bile tam ve tek olarak ortaya koyamamamız, Osmanlı Devleti'nin tarihsel belgeselliği açısından acınacak bir durumdur; bu devletin arşivlerinde bile hangi olayı kesin çizgileriyle yansıtabileceği sorusunu akla getirmektedir.

Hangi doğum ve ölüm tarihi doğru olursa olsun, gerçek; Şeyh Bedreddin'in sakalını fazla ağartmaya zaman bulamadan, düzeltmek için yola çıktığı dünyamızdan yaşlanamadan ayrıldığı.

Şeyh Bedreddin'in Kathar-Bogomil öğretisinin bir evrimi olduğunu görmek, mezhebini yaydığı ve can verdiği yerlerin ortaklığı kadar, her iki akımın öne sürdüğü ve baş koyduğu inanç-düşünce aynasında da olası, iki mezhep arasındaki sosyolojik köprüyü burada tüm ayrıntılarıyla ortaya koymak hem sıkıcı olur, hem de bizim haddimiz değil. Ama kuşbakışı bir karşılaştırma yapacak olursak:

Her iki din de özel mülkiyete karşıydı ve doğanın işlenmesiyle elde edilen tüm zenginliğin eşit olarak paylaşımını savunuyordu. Ekmek, bir emek ürünüydü ve emeğe gücüyle katkıda bulunmayan, soylu da olsa ekmekten pay alamazdı. Bedreddin; düşünce ve inanç doğanın kendi içindeki dengenin bir sonucudur, zora koşulamaz, diyordu. Katharlar da aynı kanıdaydı ve çocukların ergenlik çağına gelip kendi özgür iradeleriyle bir inanca gönül verinceye dek, herhangi bir dinden sayılmalarını kabul etmiyordu. Cennete, cehenneme her iki din de inanmıyor; kıyamet, son yargı gibi korkutmacaları safsata diye niteliyor; insanın öldükten sonra yeniden dirileceği inancını da dışlıyorlardı. Ve gerek Bedreddin mezhebi, gerekse Kathar öğretisi, bilime dayanmayan tüm din hegemonyalarına karşı çıktıkları gibi, din adamlarının toplum üzerinde kurdukları otoriteden devlet egemenliğine değin halka tepeden inme kurallarla baskı yapan ve koşul koyan merkezi kurumlan reddediyorlardı.

Katharların iyi ve kötünün eşit karşıtlığına dönük, Manes kaynaklı çifte dünya görüşlerini ve bedene tutuklu olan ruh anlayışlarını ölçüye vuracak olursak, Şeyh Bedreddin'in Kathar öğretisinin eksikliklerini giderip fazlalıklarını atan, zamanından önce "çağdaş" ve Marksist bir yorumcusu olduğunu söyleyebiliriz.

Doğuda Osmanlı İlmeği Batıda Engizisyon Ateşi

Tarih onlara Kathar, Bogomil ya da Patarini adını verdiyse de, onlar tarikatlarını ya da yeni dinlerini adlandırmamışlardı. Şeyh Bedreddin'in daha sonra "ehli taklidin kavanini, millet ve mezheplerini iftal," diyerek yola çıktığı gibi; onlar da bu yeni inancın evrensel bir gerçeklik olduğunu düşünmüşlerdi ve kendilerinden söz ettiklerinde dava arkadaşlarına "Tanrının Dostları" diyorlardı, ki bu da "bogomil" sözcüğünün anlamıdır. Güney Fransa'da Oksitanya halkı, onlara temiz ve saf anlamını taşıyan, aslı Yunanca "Koc8ocpoç"dan gelen Kathar adını vermişti. Kuzey Fransa'da onlara "bougres" ya da "boulgres", yani "bulgar" deniyordu. "Bougre" sözcüğünün günümüzde aşağılayıcı bir anlamı vardır. Katharlar kendilerini Hıristiyan olarak nitelendiriyorlardı. İnananlar, Kusursuzlara "İyi Adamlar" diyorlardı. Tarih boyunca varolan bütün faşist ve fanatikler gibi engizisyon savcı ve hâkimleri de, Kathar sözcüğü üstüne itiraflar uydurarak kinlerini bildirdiler. "Kat" kökünün Latince "kedi" anlamına geldiğini öne sürdüler. Onlara göre şeytana inanan Katharlar, kedi kıçı öptüklerinde, cehennem zebanisi Lucifer'i görüyorlardı; dolayısıyla Kathar, "kedi kıçına tapan" demekti.

Engizisyon mahkemeleri bundan ilk kez yedi yüzyıl önce; kadınla erkeğin eşitliğini, din ve düşünce özgürlüğünü, ortak mülkiyeti savunan, köleliğe ve ölüm cezasına karşı çıkan, insanın özgürlüğünü öneren bu yeni inancın yandaşlarını işte böylesine alçakça yargılamıştır.

Çıkış yerleri Batı Anadolu ve Balkanlar'da, Dalmaçya ve Peloponez'de önce Papalığa bağlı Katolik ve Ortodoks Kiliseleri tarafından yıpratılan; İslam dinine dönük izdüşümü Börklüce Mustafa ile çarmıha gerilip Şeyh Bedreddin ve Torlak Kemâl ile asılarak idam edilen "Tanrının Dostları", Osmanlı fethinin tamamlanmasıyla anayurdunu oluşturan bölgelerden silindi. Öğretinin Lombardiya üzerinden Batı Avrupa'ya yayılması, Şeyh Bedreddin davasından iki yüzyıl önce, on ikinci yüzyılda gerçekleşti. Bu öğretinin Güney Fransa'daki kaderini anlatmadan önce; Oksitanya'daki Beziers Kalesi'nin fethinden sonra, haçlı ordusunun atları altında ezilen ve Avrupa'nın en önemli ortaçağ kalesi olan Carcassonne Kalesi'nden arda kalan izdüşümüne değinmek isteriz.

Oksitanya'nın Taş Mücevheri: Carcassonne Kalesi

Unutulmaz İspanyol dilberi Carmen'in Fransız yazarı Prosper Merimee, edebiyatın dışında bir büyük uğraşa daha imza atmış: Eski anıtlar genel müfettişliği. Bu göreve atandığı 1833 yılından başlayarak adım adım taradığı Fransa'da yıkılıp gitmekten kurtardığı anıtların çokluğu karşısında insan, yazarı hayretle karışık bir saygıyla anıyor.

Bugün Avrupa'nın en özgün ortaçağ kenti sayılan Carcassonne Kalesi de onun kurtardığı ve onarımını yaptırdığı anıtlar arasında yer almakta.

İlk kez bir müzik şöleni dolayısıyla yolumuz düştü bu derebeyi kentine. Açık hava tiyatrosunda "Porgy ve Besse"i dinleyecektik. Fransa'nın Lafayette mağazaları dışındaki zenginliklerini görmeye istekli turistlerimize içtenlikle öneririz: Paris'in 774 km güneyine düşen bu ortaçağ kentini keşfetmek, unutulmaz bir zaman dilimi yaşatıyor insana. Dış kabuğu bir buçuk kilometre uzunluğunda çifte surla çevrili kaleye, tıpkı bin yıl önceki gibi zincirlerle tutturulmuş asma bir köprüden geçerek giriliyor. Surların yüksekliği yer yer 25-30 metreyi bulmakta.

Yüzyıllık kalasların üstünden yürüyerek demir mıhlarla bezeli kalın meşe kapılardan geçiyor, Arnavut kaldırımlı dar yollardan kente tırmanıyoruz. Tırmanıyoruz, çünkü surlar, kentin kurulu olduğu bir tepenin alnını taç gibi çevrelemiş. Birbirine yapışık ortaçağ evleri, lokantalar, resim ve heykel atölyelerinin dizildiği yokuşlar, bir yerde düze çıkarak akkavakların gölgesinde içki sunan kahvelerin bulunduğu agoraya ve açık hava tiyatrosuna açılıyor.

Tepenin en yüksek yerinde ise, kulların gürültülü canlılığından biraz uzak, serin bir sessizliğe gömülü, yine bir hendek ve iner kalkar köprü ile girilen derebeyi şatosu.

Dekor öylesine gerçek ki, Katharları savunduğu için kendi şatosunun zindanlarına atılan ve sevdiği kadının elinden içirilen zehirle öldürülen genç Vikont Trencavel'in siyah atının üstünde dörtnala kapıdan çıkıvereceğini sanıyor insan.

Oysa görkemli şatodan sarı kırmızı Oksitan flamasıyla çelik zırhlarını şakırdatan Trencavel yerine, çıka çıka şort olması gereken blucin parçasından kalçaları, önünden de tişörtünü yırtarcasına geren göğüsleriyle İsveçli bir taze çıkıyor karşımıza. Ardında da bacakları kıllı, eli haritalı bir Viking!

Ama burayı yazın yerli yabancı turistlerin akınına uğrayan bir Hollywood dekoru sanmayın. Carcassonne kale kentinin tüm evlerinde özgün Carcassonne'lular oturmakta. Zaten sokak tepen turistlerle pek ilgilendikleri de yok. Evler; dışarıya dönük olmaktan çok, bütün yozlaşmamış Akdeniz havzasında olduğu gibi iç avlulara yönelen bir açılış gösteriyor. Yerli halk; o canım asma köprüden geçerek, evlerine değin arabalarıyla girebiliyorlar. Turistler ise zorunlu olarak tabanvayla...

Pireneler'in isim babası yarı-tanrı Herakles'in kutsal ağacı akkavak, bu dağların eteklerinde pek bol. Orta Pireneler bölgesindeki en minik köylerden kentlere değin her yerleşim merkezinin akkavaklı bir meydanı var. Toplumsal belleğe yer etmiş bir efsanenin bilinçaltı anımsanması gibi, Carcassonne'un da böyle bir akkavak meydanı var. Kaldırım kahvelerinde birbirinden hoş tatlarda dondurmalar, yakıcı yaz günlerinin kuru damaklarını serinletiyor. Genç müzisyenler ise akkavak gölgelerinde ve üç beş kuruş karşılığında "masa başı" konserleri veriyorlar.

Ama biz o gün, bir kâse dondurmadan daha ucuz olduğunu bildiğimiz bir kap yemeğin, dolayısıyla da gözden ırak bir lokantanın peşindeydik. Ortasında kocaman kuyusuyla, minik bir meydan çıktı karşımıza. Kuyunun başında bir grup küçük izci, ilk bakışta oymak beyi sandığımız kasketli bir adamın laternada çaldığı Fransız Devrimi'nin marşlarını dinliyordu. Konser bittikten sonra minik izciler dağıldı ve laternacının aslında, mor salkımlarla gölgeli, kırmızı beyaz damalı örtüleriyle masal gibi bir kaldırım lokantasının patronu olduğu anlaşıldı.

Avrupa'nın en büyük derebeylik kentlerinden Carcassonne'u sakın bir taş yığınından ibaret sanmayın. İç avlular birer saksı ormanı, dışarıya açılan her pencereden kırmızı sardunyalar taşıyor, tasların arasından fışkırmış her santimetre kare toprak parçasına rengârenk boru çiçekleri, akşamsefaları ekili. Akşamın serinliği indiği zaman gün boyu güneşi içmiş yüzyıllık duvarlara, bir yasemin kokusu süzülüyor giremediğimiz iç avlulardan. Üç küçük lokantanın açıldığı kuyulu meydanı ise hiç unutmayacağım.

Oymak beyinin mor salkımlı lokantasına girdik ya, keşke girmez olaydık... Yemekler harika, fiyatlar uygun. Eti, sebzesi, salatası, şarabı ve dondurmasıyla günün mönüsünü yedik ve bizim paramızla bile ucuza gelen bir hesap ödeyeceğiz. Sıra geldi kahvelere; bir sigara yakalım diyorduk ki... Laterna-lokantacı açtı ağzını, yumdu gözünü. Bir öğüt yağmuru, bir tufandır gidiyor. Derken yandaki masalardan da yandaş bulmaz mı? Elimdeki sigarayı da yakmış bulundum, ciğerlerim-deki dumanı üflesem mi, üflemesem mi? Yolu yok, boğulacağım. Adamlar öylesine kara muştu yumurtlayıcısı ki, sanki o sigarayı içersem oracıkta düşüp öleceğim. Yahu bırakın, ölecek olan benim, diyecek olduk, bizi de zehirlemeye hakkın yok, diyorlar. İyi ama açıkhava, tepemizde mor salkımlar falan... Nuh diyorlar, peygamber nanay. Yiğitliğe macun çektirmeden o sigarayı içip, o hesabı da ödeyip kalktık sonunda; ama bir dahaki sefere kesin, kırmızı sardunyalı lokantaya gideceğim, müşterilerini kahveleriyle birlikte sigara tellendirirken gözümle gördüm. Laternacı-lokantacı hava alır bundan böyle. Adamın oymak beyi görüntüsünden kuşkulanmalıydık zaten.

Kilise Egemenliğine Karşı Ayaklanan Oksitanya'nın Bağımsızlık Savaşı

Floransa'dan Oxford'a hemen hemen bütün Batı Avrupa'da yayılan Kathar öğretisinin Oksitanya'da kök salısına bakılırsa; sefaleti yatırım olarak kullanan diğer dinlerin tersine, bu öğretinin taraftarlarını olgun ve ekonomik olarak güçlü toplumlarda bulduğu görülebilir. Ama Oksitanya'daki Kathar patlamasının düzenli, işlevsel ve daha iyi şartlar hedefiyle oluştuğu düşünülemez. Kathar dini zengin bölgelerde, gelirin eşit ölçüde paylaşılması, toplumun refahı için kullanılması gerektiği ve bireysel zenginliğin iyi olmadığı kuramıyla ortaya çıkar. Bu din, varolan düzenin kurucusu Katolik Kilisesinin kurallarına karşı tepki olarak gelişmiştir.

İnananlarına çok basit bir yaşam, ortak paylaşılan bir işin ürünü ve bir dizi fedakârlık karşılığında büyük bir entelektüel zenginlik sunan Kathar dini Hıristiyanlıkla uyuşmaz. Refah ve tüketim düzeninin yüksek olduğu bölgelerde yeşermiş ve varolan kurumların pastasından payını almakta olan senyörler arasında taraftar bulmuştur. Bu veri çelişkilidir ve bir açıklama gerektirir.

Bu derebeyi senyörleri, kendilerinden vergi toplayan Katolik Kilisesine karşı çıkıyor ve Paris'teki merkezi yönetimin, başka bir deyişle büyük bir ahlaki bozuklukla kiliseyi destekleyen kralın egemenliğine büyük bir öfke besliyorlardı. Bu durumda Roma iktidarına, dolayısıyla Katolik Kilisesiyle kralın iktidarına karşı olan Katharları desteklemek anlamlıydı. Kathar dinini benimsemeden önce, örneğin Carcassonne'un genç senyörü Vikont Trenceval gibi ruhunu ve derebeylik gücünü Kathar vakasına adayan Oksitanya soylularının silahlı başkaldırısının asıl amacı basitti: Bağımsız olmak ve kuzeydeki krala ne de güneydeki papaya boyun eğmek.

Dahası, refah durumları sayesinde bu senyörler, ruhani ve entelektüel açıdan gelişmişler ve baskın dogmalara karşı yeni bir dinin yeşermekte olduğunu duymuşlardı. Bu senyörlerin çoğu, manen Kathar dinini kabul etmişlerdi ve güçlerini inançlarından alarak kılıçlarını savurmuşlardı.

Oksitanya, Roma ve Paris'teki düzene karşı bir çeşit başkaldırı biçimine giren, kırk yıl sürecek basit bir dini farklılığın ötesinde gelişen bu direnişi daha iyi betimlemek için tarihi ve toplumsal koşullara bir göz atalım...

1100'lü yıllarda ne ispanya ne de İtalya birleşmişlerdi ve Fransa, bugünkü durumundan çok uzaktaydı. Kuzeyde Paris adını taşıyan ve çamurlu sokaklarında domuzların koşturduğu kentte bir kral bulunuyordu; ama bu kralın senyörlerle ilişkisi zayıftı. Ana güç Roma'daki Papaydı. Senyörler, tıpkı kral gibi, aforoz edilme korkusundan Katolik Kilisesinin çelik gibi sert kurallarını uygulayan dini liderlere bağlıydı. Oysa Papanın durumu hiç de parlak değildi. Doğuda olduğu gibi Batıda da Hıristiyanlık, İslamiyetin karşısında gerilemiş, hatta bazı yerlerde silinmişti bile. Ancak Batıda başkalarına sert kurallar getiren Kilise, içten içe çürümekteydi. Kiliselerde papazlar, fakirlere İsa'nın iyiliği ve yumuşaklığından söz ederken, karınlarını doyuruyor ve İsa'nın kanı dedikleri şarabı altın kadehlerden içiyorlardı. İncil, zenginleri katı bir biçimde yargılar. Oysa İsa,7 zengin bir adama bir yerde şöyle söylemiştir: "Tek bir şeyin eksik: Git, sahip olduğun her şeyi sat ve fakirlere ver; işte o zaman gökyüzünde bir yere sahip olursun. Sonra da gel, beni izle." Bir başka yerde de:

"Evet, sizin için tekrarlıyorum; bir devenin iğne deliğinden geçmesi, bir zenginin gökyüzünde bir yer edinmesinden daha kolaydır." İsa'nın dikenli taçlı heykeli, zümrütlerin ve elmasların yükü altında yükselemez. Kilise, o dönemde halkın sırtına yapışmış bir sülük gibiydi. Din adamları, kurulu düzenin yıkılmaması için insanın korkuya karşı kullandığı tek silaha, yani tebessümle sevmelerine; başka bir deyişle küçük coşkuların kapısına şu beş harfli damgayı vurmuşlardı: GÜNAH. Umberto Eco, Gülün Adı adlı romanında bu mesajı vermiştir...

Roma Kilisesi, yalnızca Katolikliği ve Yunan Ortodoksluğunu kabul ediyordu. Protestanlık, dört yüzyıl sonra ortaya çıkacaktı. Ana kilise Katolik'ti. Roma Ortodoksları istemeye istemeye Hıristiyan olarak kabul ediyordu. Zaten 1453'te Konstantinopolis'in soyluları, kendilerine istavroz çıkarma biçimini kabul ettirmeye çalışan Katolik Kilisesine karşı şu yanıtı vermemişler miydi? "Papanın selamına boyun eğmektense, Sultanın kavuğuna hoş geldin deriz!"

Oksitanya on ikinci yüzyılda zengin, incelikli, bayındır, kendi dilini konuşan bir ülkeydi. Kuzey Fransa taş devrindeyken, Oksitanya ipek devrindeydi. Kuzeyli baronlar kral karşısında üşümemek için kalın kürkler giyiyorlardı ve en büyük zevkleri vahşi çığlıklar atarak yaban-domuzu avına çıkmak, sonra da hayvanı ateşte çevirip yemekti. Oysa Oksitanya şatolarında insanlar müzik yapmak, şiir okumak, içmek ve eğlenmek için bir araya gelirlerdi. Toplantıların bir adı vardı: Aşk Divanları. Soylu hanımların düzenlediği ve başkanlık ettiği bu gecelerde senyörlerin güzel sanatlar aşkı, zaman zaman hanımlara duyulan aşka karışıyordu. Geniş ve açık görüşe sahip olan güney halkı ve senyörler güzel olan her şeyi seviyordu.

Ozanlar, gece boyunca son yazdıkları şiirlerini okuyor, şarkılarını söylüyor ve müziklerini çalıyordu; edebi ve erotik konuşmalarını sürdürürken değerli taşlarla süslü kupalarını elden ele dolaştırıyorlardı. Güneyli senyörlerin, Papanın sürekli olarak yeni bölgeler kazanma amacıyla haçlı seferlerine gönderdiği kuzeyli baronların durumlarına niçin özenmedikleri yeterince açık değil mi? Ne işi vardı güneyli senyörlerin at sırtında, toz toprak içinde, Arabistan çöllerinde?

Oksitanya'daki senyörlüklerden bir tanesi o dönemde büyük önem kazanmıştı: Toulouse Kontluğu. Toulouse Avrupa'nın büyük kentlerinden biriydi. O dönemde "Provançaux" diye adlandırılan Oksitanyalılar her türlü akıma açıktı. Müslüman ülkeleriyle ilişkileri vardı. Mont-pellier'deki fakülte Hıristiyanlar ve Yahudiler tarafından kurulmuştu ve tıp hocaları olarak Arap doktorları davet ediliyordu. Fransa'da devrim yaratan yazılı Roma hukuku, kuzeyde etkin olan töresel Alman hukukundan daha ağır basıyordu. Ant ilkesi giderek siliniyor, bunun yerini yazılı anlaşmalar alıyordu. Katharlar, inananlarına sözlü ant ilkesini yasaklayarak, bu yeni yönelimi etkin kılmışlardı. Derebeylik hâlâ vardı, ama kölelik gerilemeye başlamıştı. Burjuva ve tüccarlardan oluşan bir sınıf gelişmekteydi. Toulouse Kontu IV. Raymond'un varlığı, etkisi ve refahı kısa bir zamanda Paris kralı Philippe Auguste'ü titretecek boyutlara ulaşmıştı. Açıkçası Toulouse Kontu kendisini, Barselona'yı içeren ve bugün İspanya'da olan Aragon Kral-lığı'nın başkenti Saragossa'ya daha yakın hissediyordu.

Seul Olimpiyatlarından sonra, 1988'de Paris'le Barselona birbirlerine büyük rakip olmuşlardı. Bir sonraki Olimpiyatlar Barselona'ya kaldığında, bu konuda fikirleri istenen Toulouse'lular acaba bu duruma üzülmüşler miydi?

— Gerçekten, Paris'in kaybetmiş olmasına üzülmedik.

Barcelona daha yakın... ve bizden sayılır ne de olsa! dediler. Kolektif belleği silmeye sekiz yüzyıl bile yetmemiştir.

Ama 1200 yılına doğru zengin Oksitanya'nın yaşam coşkusunu bozacak olan sadece Paris Kralı değildi. Toulouse Kontu, Carcassonne'lu, Beziers'li, Narbonne'lu ve Montpellier'li senyörler Roma Kilisesi konusunda tedirgindi. Her hasat sonunda kilise, memurlarını gönderiyor ve çiftçilerinin hasat ürünlerinin neredeyse üçte birini, hatta yarısını toplatıyor; "Hıristiyanlık adına" senyörlerin altınlarını alıyor; istediği doğrultuda kanun belirliyordu. Zevk yasak, aşk yasak, şu günah, bu günah... Zevk alınmayacaksa bu kadar zenginlik neye yarar? Üstüne üstlük hilale, İslam'a karşı yürütülen haçlı seferlerinin suyu çıkmaya başlamıştı. Çoluğu çocuğu, üstelik hanımı aşk divanlarında bırakıp gitmek kolay mıydı? Papanın tuzu kuruydu. Akan kan, papazların değildi.

Ok ülkesinin senyörleri ve halkı böyle zor durumdayken, Bogomil dini Türkiye'den yola çıkıp İtalya üzerinden iyice kök salacağı Oksitanya'ya doğru ilerlemeye başlamıştı. Şatoların gölgesinde, Kathar adında yeni bir insan türü oluşuyordu. Onlar, ikiyüzlü, katı ve fanatik Katolik Kilisesinin Oksitanya'nın yaşam coşkusuna saldırdığı bir dünyaya, barış güvercinleri gibi başka bir gezegenden gelmişlerdi. Kısa zamanda sayılar artmış, örgütlenerek yeni ve gerçekçi bir kurum oluşturmuşlardı. Katharlar, zanaata öncelik vermişler ve böylelikle doğa, hayvancılık ve dokumacılıkta gelişmişlerdi. Onlara "Dokumacılar" adı da veriliyordu. Kathar toplumu genellikle işçiler ve zanaatkarlardan oluşuyordu. Tüccarlar ya da soylular bu yeni inanca geçerken, o zamana kadar yaptıkları işleri emekçi topluluğun kurallarına uymuyorsa, her şeyi bırakıp alın teriyle ekmeklerini kazanacak işler edinmek zorundaydı. Ölmeden önce de kazançlarını Katharların ortak kasasına bırakıyorlardı. Aslında Kathar dininin insanların yaşam tarzlarını değiştirmek gibi bir amacı yoktu. Ölüm cezasından hele hiç söz etmemek gerek, çünkü onlar cezaya ve her türlü hukuki yargıya karşıydılar. Kitaplarında şu yazılıydı: "Yargılamayın. Siz de bir gün yargılanabilirsiniz." Topluluğa katılan herkes, bilinçli olarak ortak değerleri kabul ediyordu. Gerektiği zaman ve yerde Katharlarla Kathar olmayanlar, silah kullanmayan ve ilk kez kadınlarla erkekleri eşit gören din adamlarını, yani Kusursuzları savunmak için kılıçlarına sarılıyor ve kanlarını feda ederek savaşıyorlardı. Bu savaşçılara Kathar Şövalyeleri deniyordu. Neydi bu öğretinin etkileyici sihri? Peki ya bu dinin kitabı?

Benim Dinim Daha Beyaz Yıkar

Haça Tapmayan Hıristiyanlar

Katharların kitabı, incil'in yeni bir yorumudur.

Ortaçağda (bazı ülkelerde şimdi bile), "laik" bir toplum kavramı hayal bile edilemezdi.

Ve batı dünyasında yaşamın bir temeli sayılan, ötekinin dinine saygı, "hoşgörü" kavramı o dönemde, kısıtlı olarak Oksitanya ve Arap İspanyası'nın dışında hiçbir yerde yoktu. Hıristiyan ülkelerde herkes hükümdarın dinine aitti: "cujus regio, ejus religio".8

Daha sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nda Türkler, Hıristiyanlarla Yahudileri özgür bırakmışlardır. Ama herkese bir etiket gerekliydi, herkesin bir dini olmalıydı (çok dindar olmamaları önemli değildi, ama ateist ya da dinsiz olmaları düşünülemez ve kabul edilemezdi) ve herkes haddini bilmeliydi. Çoğunlukla giyim tarzlarıyla, hatta bazı yerlerde evlerinin renkleriyle ayırt ediliyorlardı. Osmanlılar, İslam'ın dışında yalnızca Ortodoks ve Ermeni patrikleriyle Hahambaşı9 tarafından yönetilen dinleri kabul ediyorlardı (Katolik Ermeniler on dokuzuncu yüzyılda bundan haberdar olmuşlardır).

Bir başka deyişle "laiklik" ya da "hoşgörü" kavramları yeni ve daha çok Fransa kökenli kavramlardır. 1598'de VI. Henri tarafından yazılan ve 1685'te XIV. Louis tarafından tekrarlanan hoşgörü fermanı, daha doğrusu "Nantes Fermanı" yanlış anlaşılmıştır. Bu ferman, aslında yalnızca Protestanlara yönelikti; ne Yahudilerle ne de başka inançlarla ilgiliydi. Büyük yazar ve koyu Katolik olan Paul Claudel şöyle demiştir: "Hoşgörü mü? Bunun için genelevler vardır... !"ıc

Yakın zamanda, eski Yugoslavya'da bu "cujus regio, ejus religio" büyük bir şiddetle uygulanmıştır.

Konumuzun geçtiği dönemlerde laiklik ve hoşgörü var olmadığından, kurulu düzene muhalif olan bütün toplumlar tümcelerine, eğer Hıristiyan bir ülkedeyse "Asıl Hıristiyan biziz..." ya da Müslüman bir ülkedeyse "Asıl Müslüman biziz..." ifadesiyle başlamak zorundaydılar. Bunu bir kurnazlık olarak değil, gönülden inanarak söylüyorlardı. Ve eğer muhalif oldukları konuyu dile getirip tümcelerini "asıl... biziz," diye bitirdiklerinde, en azından bir süreliğine kellelerini kurtarmış oluyorlardı. Bir süreliğine diyoruz, çünkü tarih boyunca oturmuş düzenlerin, yaklaşan bir değişimin habercisi olan kişileri ya da grupları er ya da geç yok ettiğini biliyoruz. Aynen erken öten horozun öyküsünde olduğu gibi, güneş bir günlüğüne gerçekten zamanından önce doğmuş olsa bile.

Yusuf Şahin'in "Kader" (al Masir) adlı filmi, bu konuyla bağlantılı olarak, biraz fantezi olsa da gerçeğe yakın bir biçimde, Ispanyol-Arap filozof îbni Rüşd'ün (Averroes) Oksitanya'daki Hıristiyan, İspanya'daki Müslüman otoritelerle yaşadığı zorluklan işlemiştir.

İktidarlarını korumak isteyen, şüpheci din yönetimleri, Kathar öğretisini sapkın ya da Hıristiyanlık'a karşı olarak görmüşlerdir. 869'da Konstantinopolis'teki dini meclis sırasında Kilise, düzenli olarak geleneğe karşı da olsa sadece bedeni ve ruhu kabul etmek için bireysel aklı reddettiğinde asıl öğretinin kusursuz kalması gerekiyordu (Aziz Paul'un Selaniklilere birinci mesajı, 5, 23: "Yalnızca barışın tanrısı sizi kutsasın, et bedeninizin, ruhunuzun ve aklınızın tamamı Efendimiz İsa'nın gelişine kadar yargısızca saklansın. .." ya da Romalılara yönelttiği mesaj, 12, 2: "Yargınızın yenilenmesi sizi değiştirsin ve size Tanrının istediğini ve onun gözünde iyi, doğru ve kusursuz olanı göstersin"). Ruhsal Hıristiyanlık, "yeni adamın" tohumu olan bireysel ruhun varlığını, insanoğlunun "ruh olarak yeniden doğabilmesi" için kabul etmek zorundaydı, insanlar bedenleriyle, Kilise de insanların ruhuyla ilgileniyordu. Roma Kilisesinin katı öğretisi sayesinde baskın olan bu ortaçağ bağlamında Katharizmin yeniliklerinden biri, bu ruhsal özgürlüğün çerçevesini belirlemekti. Katolik kuralların karşısında ruh alanında yaşanan her türlü kişisel serüven, kendisini inancın koruyucusu ve Hıristiyanlığın sahibi olarak gören dini yönetim tarafından bir sapkınlık ve serkeşlik olarak görülüyordu. Bu, elbette öznel bir yaklaşımdı ve tarih içinde Hıristiyanlar, bunun aksini ispat etmeye ve İsa'nın öğretisinin çeşitli yönlere doğru gelişip farklı yorumlara açık olduğunu göstermeye çalışmıştır. İbrahim'den doğan üç ana din; Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam, öğretinin saflığını ve gerçekliğini kendi üstüne almakta zorlanmıştır.

Kilise ancak II. Vatikan Meclisi sırasında (1962-1965), tekelci tutumundan vazgeçmiş ve başka "gerçeklikler" in varlığını ve bunların "aydınlatıcı" güçlerini kabul etmiştir (Nostra Aetate açıklaması).11

Katharizm derin etkiler yaratmıştır, çünkü Katharlar en küçük köylere ve kasabalara giderek öğretilerini halka yaymışlardır. Ruhu taşıyan kişinin insanların arasında görünmesi, ruhun varlığını ispatlaması ve bu varlığın verimliliğinden söz etmesi gerekiyordu: Dünyayı tanımayan bilge, dünya tarafından tanınmaz. Katharlar herkesten uzak manastırlarda yaşasalardı, asla haçlı ordusunun saldırısına uğramazlardı.

Bir inançta; dışarıdan bakıldığında insan, öğretiden daha önemliyse, insan varlığı olmaksızın hiçbir etki var olamaz. Zaten Katolik, Dominikan daha sonra da Fransiskan rahipler, Katharların etkisine karşı ancak manastırlarından çıkarak ve halka gidip kendi öğretilerini tekrar yayarak din adamlarının imajını kurtarabilmişlerdir.

İslam dinine uygun bir tanrının peygamberi olduğunu düşünen Şeyh Bedreddin gibi, Katharlar da bütün tümcelerine şu sözlerle başlıyorlardı: "Asıl Hıristiyanlar biziz..." Ama aynı zamanda Hıristiyanlık'ın temelini oluşturan asıl kuralları reddediyorlardı:

Katharların mesajı basitti. Katharlar İsa'nın tanrısallığını reddediyor, ama Hıristiyanlık'ın temelini kabul ediyorlardı: İsa Tanrının habercisiydi ve insanlara aşk ve kardeşlik mesajını vermek için dünyaya gelmişti. İslam ve Şeyh Bedreddin de aynı inancı paylaşıyorlardı. Onlara göre İsa, Tanrının oğlu değildi ve gerçekten dirilmemişti. Onlar İsa'yı diğer peygamberlere eşit bir peygamber olarak görüyorlardı.

Katharlar haça, resim ve heykellere tapılmasını reddediyor ve haç simgesini kesinlikle kabul etmiyorlardı. Katoliklere şu soruyu soruyorlardı: "Senin babanı assalar, sen onun asıldığı ipe tapar mısın?" Müslümanlar da her türlü putperestliği reddediyordu.

Katharlara göre hiçbir zaman mucizeler olmamıştı; hatta İsa'nın bile mucize gerçekleştirdiği şüpheliydi. (İsa'nın mucizeler gerçekleştirdiği konusunda, Şeyh Bedreddin'le ayrılıyorlar.)

Şeyh Bedreddin'le Katharlar, ne tek tanrılı bütün dinlerin kabul ettiği kıyamet ve son yargı adını taşıyan hesaplaşma gününe, ne cennet ve cehennemin ödül ve cezasına, ne de İsa dahil herhangi bir insanın dirileceğine inanıyorlardı.

Halbuki Kur'an şöyle der:

"Ama kullar arasında inananlar ve inançtan uzaklaşanlar vardır. Ama uzaklaşanlara cehennem alevleri yeter. Bizim işaretlerimize inanmayanları biz aslında cehennemde yakarız. Derileri yandığında onlara her seferinde yeni bir deri veririz ki acıları unutmasınlar. Aslında Allah büyüktür ve bilgedir." (Nisa Suresi, 58-59)

Kur'an aynı şeyi farklı biçimlerde de belirtiyor (sure 23, Müminlerin suresi, 103 ve 106: "Ve borular çaldığında..." vb).

Bu konuda Şeyh Bedreddin ne diyor, bir bakalım:

"Bedenin devamlılığı yoktur, ölümden sonra bedenin bazı bölümlerinin canlanması olanaksızdır. Dirilmeyi bekleyen cahiller daha çok beklerler!"

Cennet, cehennem ve dirilme kavramlarını reddeden Bedreddin ve Katharlarm düşünceleri aslında, var oldukları döneme göre bir çeşit devrimdi. Katharların öğretisine göre, bedenin dışında yaşayan, hatta ölümden sonra devam eden bir ruh vardır. Bu inanış Manikeizme uygundur: Yaşam boyunca İyi'ye ulaşan ruh, sonsuz güç olarak tanımlanan Tanrı'ya gelir; halbuki Kötü'nün etkisiyle özgürleşemeyen ve dünyanın prensi ya da karanlık tanrı olarak tanımlanan ruh, herhangi bir hayvanın bedeninde varlığını sürdürür. Eğer bu dinin Kusursuzlarına et yememe şartı koşuluyorsa, bunun özel bir sebebi vardı (Orhon Yazıtları'nda belirtildiği gibi, eski Türklere de et yemeleri yasaklanmıştı): Bir ruhun ikinci yaşam sürecinde büyük bir kopuşa sebep olabilecek yırtıcı bir etki yaratmamak ve katil durumuna düşmemek gerekiyordu. Bir çeşit yeniden doğuşa benzeyen inançları yüzünden bir tavuğu bile öldürmeyen bu din adamlarından yüzlercesi, engizisyon ateşlerinde yakılmıştır.

Katharlar, Hıristiyanlık'ın temeli olan vaftizi de reddediyorlardı. Onların öğretisine göre bir din, anneden ya da babadan çocuğa kalan bir miras değil, bireyin özgürce inandığı için seçtiği bir inançtı. Bu yüzden, çocuklar asla Kathar olarak görülemezdi; ancak ergenlik çağına ulaştıklarında, gerçekten kendileri seçerlerse Kathar toplumuna dahil olabiliyorlardı.

21. Yüzyılda Ulaşılamayan Bir İnanç Özgürlüğü ve İntihar Hakkı

Batı dünyasının hiç olmazsa resmi belgeler üstünde yirmi birinci yüzyılda gerçekleştirebildiği, islam dünyasının ise henüz düşünmek aşamasına bile girmediği "vicdan özgürlüğü" değil de nedir?

Bir an için "dünümüze" dönelim ve 1980 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü 4. Şubeye ikâmet izni almak için başvuran bir yabancı uyruklunun başından geçenleri anlatalım:

— Dinin yok mu senin?

— Hayır, yok.

— Olur mu canım dinsiz insan? İcaplarını yapmasan da bir dinin vardır?

— Hayır, yok. Dinsiz yazın.

— Senin gibi temiz yüzlü birine dinsiz yazar mıyım ben kardeş? Söyle bakayım senin anan baban hangi dindendi?

— Onlar da dinsizdi efendim.

İyi niyetli polisin aklı iyice karışır:

— Peki beyim, senin ülkende en çok hangi dinden adam var?

— Katolikler çoğunluktadır, herhalde.

Polis memuru çizgiyi silip kâğıda, "Katolik" yazar.

Şeriatla yönetilmeyen İslam ülkelerinde, insanların kimliklerinde din yazılmıyor artık. Türkiye'deki nüfus cüzdanlarındaki "din" hanesi ise hâlâ baki! Yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan Lübnan'da üzerinde din yazmayan ilk manyetik kimlikler 1997 yılında verilmeye başlanmıştır. Kimliklerde din yazması, Lübnan'daki iç savaş sırasında binlerce kişinin ölümüne yol açmıştır. İslam'la yönetilmeyen hiçbir ülkede, kimlik kartlarına din yazılmıyor artık.

Katharlar ise kişinin çocukken hiçbir dinden sayılmayacağı kuralı ve inanç (ya da inançsızlık) özgürlüğünü, on ikinci yüzyılda uygulamaya koymuştu. Günah çıkarma dahil olmak üzere papazların bütün görevlerini ve ayin törelerini iptal eden Katharlar, Hıristiyanlık tabularına son darbeyi indirerek intiharı da günah olmaktan çıkardı.

Engizisyon mahkemeleri binlerce Katharı meydanlarda kurulan odun öbeklerinin üstünde yakarken...

Kaleler bitip de o güzelim dağlara çıktıklarında...

Herakles'in, yavuklusu Piren ile saklambaç oynadığı mağaralarda...

Kendilerini açlığa mahkûm ederek, ölüm orucuyla intihar etti yüzlercesi.

Zerdüşt öğretisinden beri varolan, İyi ve Kötü birlikteliğine dayalı çifte dünya görüşünü savunan Manikeizm dini ile Hıristiyanlığın bir sentezi diye tanımladığımız Kathar mezhebinin "ne olmadığına" bakarak, çağımıza uyan, şaşırtıcı yanlarını görmek olası. Ama "ne olduğuna" bakarak aynı şeyi söylemek zor. Bir kere bunca hoşgörülü, barışçı ve sevgiye yönelik bir öğreti, birbirini yiyen bizlerin çağdaşı olamaz!...

Şaka bir yana, tüm maddeci yanlarına karşın, Kathar dini elbette günümüzün mantık çerçevesine tam uyum göstermiyordu. Yoğrulduğu tarih diliminin toplumsal ve bilimsel koşulları kuşkusuz bunu gerektirmekteydi. Geliştiği dönemin abuk sabuk tabularına karşı geliştirdiği seçenek, olumlu yaklaşımlarının yanı sıra, yoluna baş koyanlardan belki de gereksiz ölçüde bir özveri isteyen, tutkulu ve zor bir dindi.

Örneğin, din görevlisi yani "Kusursuz" olmayan Kathar et yiyebiliyor, evlenip çocuk yapabiliyor, savaşabiliyordu. Ama temelinde bütün bunları "henüz Yabancı tanrının etkisinde" olduğu için yapabilmekteydi. Aşkı günah sayan nikâhı kutsayan Katolik Kilisesinin tersine; Kathar Kilisesi evliliği hoş görmekle birlikte din açısından kutsamayı reddediyor, bunu yapan Katolik papazları da "pezevenklikle" suçluyordu. Yani sokaktaki Kathar, Yabancı tanrının etkisiyle aile kurup âşık olabiliyor, ama evliliği din açısından geçerli sayılmıyordu. Dolayısıyla karı koca arasındaki aldatma olayı da ikinci bir günah değil, zaten sevap olmayan bir dünyanın parçasıydı. Artık bu anlayışın iyi mi, kötü mü olduğu yorumunu size bırakıyorum!

Zengin, Yoksul, Efendi ve Kölesi Olmayan

Bir Toplum, Hem de Ortaçağda!

Kendi halinde bir Kathar'dan beklenen yükümlülükler hem çok az ve kolay, hem de çok zordu. Mezhebe katılma töreni yoktu. Ne belli saat ve günlerde ayin vardı, ne de belli formüllerin uygulandığı dualar. Haç ve günah çıkarmayı reddettiklerini daha önce söylemiştik. Öğretinin tek kutsal töreni, ölüme hazırlamayı hedef alan Son Teselli duasıydı. Oksitanca "Consolament" adı verilen, bir çeşit "güle güle git, gözün arkada kalmasın" uğurlaması. Bir Kusursuz'un ölmekte olan insanı elleriyle tutarak okuduğu bu dua, Kathar dininin temel taşını oluşturuyordu. Ve bir inancı bilinçle yaşamak öylesine önemliydi ki Katharlar için, Teselli, ancak aklı başında ölenlere okunabiliyor, komada ya da ağır hasta olanlara verilemiyordu. Teselli'yi alan kişi ölmez de yaşarsa eğer, artık günlerini Kusursuzların arasında, din adamı olarak geçirmek zorundaydı. Engizisyona karşı dövüşerek ölmek zorunda kalınca, Kathar Şövalyeleri son ve tek dualarını savaş alanına giderken dinlemeye başladı. Ama ölmez de sağ kalırlarsa yaşamlarını din adamı olarak bitirmemek için Tesel-li'nin bağlayıcı öğesi dokunma eylemini gerçekleştirmi-yor; çarpışma sırasında ağır yaralanırlarsa, Kusursuz Kathar'dan yetişip kendilerini kucaklamasını istiyorlardı.

Ne kadar çocukça ve ne kadar hoş değil mi? İyice düşünülecek olursa "çağımızdaki uygulamalı" dinlerden daha da mantıksız değil üstelik.

İsviçre Bankası Sosunda

Bir Kolhoz Ekonomisi

Bu tek kutsamanın dışında sade Kathar, yaşamını istediği gibi düzenlemekte özgürdür, yanlış işler yapsa bile, kendisinden çok etkisinde bulunduğu Yabancı Tanrı sorumludur davranışlarından ve din görevlisi Kusursuz, sade Kathar'ı doğru yola sokmak, ruhunu kurtarmakla yükümlüdür.

Kadın-erkek, kendilerine "İyi insanlar" ya da "Kusursuz" adları verilen Kathar din görevlilerinin, elini eteğini dünya işlerinden çekip mutasavvıf düşüncelere dalan ya da gaipten haber almaya yatan ermişlerle ilgisi yoktu. Tam tersine; Kathar Kilisesi, toplumun yaşantısını yönlendiren ekonomik düzenin, "Komün" biçimi bir yönetimin kurucusu ve koruyucusuydu. Kathar Kilisesi, bir anlamda devletti. Ortak kasadan finanse ettiği işlikler yoluyla toplumsal ve ekonomik yaşantıya bütün ağırlığıyla katılıyor, işsize iş, aça aş veriyordu. Kathar mezhebi bir kurumdu, ama Roma Kilisesinin biçeminde değil. Roma Kilisesinin tam tersine, Kathar Kilisesi feodal yönetime katılmıyordu. Para getirecek han, hamam, tarla işletmeleri, gayri menkul spekülasyonları yoktu. Emekçi kesim üzerinde hiçbir hak ya da iktidar amacı gütmüyordu. Vergi toplamıyor ve serileri çalıştırmıyordu.

Kathar mezhebinde zengin, yoksul, efendi ve köle yoktu. Zaten kısa sürede bunca yandaş bulmasının sırrı da burada yatıyordu.

Kusursuz Katharlarm sürdükleri basit yaşantıya ve dünya nimetlerine yönelik olmayan tutumlarına karşın, kiliselerinin ortak kasası dolup taşıyordu. İşlikler yoluyla, isteyen Katharın ve tüm din adamlarının el emeklerinin karşılığı, para olarak bu ortak kasaya giriyor, ayrıca ölmeden önce Son Teselli'yi alan hemen tüm inananlar, servetlerini buraya bağışlıyorlardı. Ortak para, kilisenin yönetimindeydi ama kesinlikle halk için kullanılmaktaydı.

Katharların ortak kasası, günümüzün solcu(!) bir İsviçre bankasını akla getirmekte: Birikmiş tasarruflar kilise tarafından komün işliklerinin geliştirilmesinde kullanılıyor, Lombardiya'dan kaçmak zorunda kalan Kathar göçmenlerine yardım olarak gönderiliyordu; Katharlara arka çıkabilecek yüksek görevli Katolikleri satın almaktan, engizisyon zamanı bir yerden bir yere gizlice gitmek zorunda kalan din adamlarına eşlik edecek silahlı korumalara maaş ödemeye varına dek her işe yarıyordu.

Biriken parayı çalıştırmak için yandaş senyörlere düşük faizle borç verildiği bile oluyordu!

İleride anlatacağımız kartal yuvası, görkemli Montsegur şatosundan kaçırılan ve hâlâ bulunamayan o eşsiz Kathar hazinesi, işte bu bankanın varlığıydı. Oksitanya'daki Ortaçağ kasabalarında, bugün bile bu hazineyi bulmak düşüyle yaşayan insanlar, ağzının suyu akan defineciler var.

Önderi Olmayan Bir Örgüt ve

Barış Öpücüğü

Kathar Kilisesi "herkes eşittir" derken, gerçekten herkes eşitti. Muhbir adlarından en adi iftiralara değin bütün ayrıntıların yazıldığı Engizisyon tutanaklarında, Şeyh Bedreddin gibi, Spartaküs gibi hiçbir ad, önder ya da yol gösterici olarak öne çıkmıyor Kathar toplumunda. Tüm Kusursuzların kimliği biliniyor, ama hiçbiri diğerinden önemli değil.

Katharizm, tarihte yerleşik düzene karşı çıkan tek "öndersiz" toplum eylemi belki de. Ama bu başsızlık, hiyerarşi yok anlamına gelmiyor. Topluluk iki öğeden oluşuyordu: Din görevlileri ve inananlar. İnananlar, yaşamlarını kendilerine ve iyiliğe adayan din görevlilerine saygı göstermekle yükümlüydü. Bu saygının da üç biçimi vardı: Bir Kusursuz'a rastlayınca üç kez diz bükerek selam vermek ve halka açık sohbetler biçiminde gerçekleşen kilise toplantılarına katılmak. Toplantılarda din adamları, Katharlara ikili (İyilik-Kötülük) dünya görüşünü ve nasıl iyi olunabileceğini anlatıyor, İsa'nın son yemeğinin anısına ekmek paylaştırıyor, toplantı bittiğinde de her Kathar'ı "Barış Öpücüğü"yle uğurluyorlardı: Üç kez öperek.

Bugün Languedoc bölgesinde insanların Kuzey Fransa'dan farklı olarak üç kez öpüşmesi, işte bu Kathar geleneğinden kalmadır.

Kusursuzların kendilerine reva gördükleri yaşam biçimine bakınca; bu mezhep yaşasaydı, din adamı sayısının giderek azalacağını ve zaman içinde dini yanının yok olacağını düşünüyor insan.

Basit Kathar'a her türlü hakkı tanıyan din adamı kadın ve erkekler evlenmiyordu. Siyah ya da lacivert giyiniyorlardı; Oksitanca diline "lacilerini çekmek" anlamına gelen bir de deyim bırakmışlardı. Yalan ve yemin yasaktı. Ağızlarından çıkan söz, hangi tehdit karşısında olurlarsa olsunlar, tek, doğru ve yemini kesinlikle gerektirmeyen bir inançla söylenmeliydi. Öldürme eylemine karşı oluşları, "yargılama, sen de yargılanmazsın" kuralıyla birleşince, tarihin ilk şiddet karşıtı örgütüne mührü bastılar.

Et, yağ, yumurta, süt, tereyağı ve peynir yemiyorlar, zaten yılın dörtte birini oruçla geçiriyorlardı.

Öğretileri açısından en büyük günah, alçaklık ve korkaklıktı. Cesareti ise en büyük erdem kabul ediyor, acı ve ölüm korkusunun mutlaka üstesinden gelinmesi gerektiğine inanıyorlardı. Kathar halkına bütün bunları anlatırken aşılamak istedikleri en büyük cesaret ise, ateşten korkmamaktı.

Yerleşik düzenin koruyucuları harekete geçince başlarına gelecekleri az çok kestirdiklerinden, aralarına katılmak isteyen her kişi, günün birinde "ateşten gömleği" giyeceğinin bilinciyle kabul ediyordu Kathar mezhebini.

Kusursuzlar, toplu olarak "ev" adı verilen yurtlarda kalıyorlardı. Kadın erkek, ayrı ayrı elbette. Yeryüzü Prensi'ni (Şeytan) kışkırtmanın ne gereği vardı? Sınırsız özveri ve irade gücü gerektirmesine karşın din adamı olmak isteyen Kathar, bu evlerden birinde üç yıllık bir hazırlık döneminden geçiyor, bir yandan işliklerde çalışırken, bir yandan dinsel öğrenimini tamamlıyordu. Üç yılın sonunda eğer kendisini Kusursuzluğun gerektirdiği güçte görmezse, olağan yaşantısına dönüyor; din adamı kalmakta kararlıysa basit Katharların ölürken başvurduğu ünlü Teselli'yi diriyken alarak, yaşamını Kusursuz olarak sürdürüyordu.

İstanbul'dan Gelen Bogomil Başkan

Başlangıçta gizli gizli örgütlenen Kathar mezhebi, 1167 yılında Konstantinopolis'ten gelen Nicetas adlı Bogomil Metropolit'in yönettiği ve Toulouse yakınlarındaki "Saint Felix de Caraman" kasabasında toplanan Din Kurultayı ile birlikte dosta düşmana karşı açığa vuruldu. Motropolit Nicetas, Fransa'da altı Kathar Piskoposluğu, İtalya'nın Brescia bölgesindeki Desenzano kentinde de bir Patarin Piskoposluğu kurmuştu.

Oksitan senyörleri, Kathar Kusursuzları ile Katolik papazların tartıştıkları açıkoturumlar düzenlemeyi alışkanlık haline getirdi. Bu tartışmalardan hep Kathar öğretisi galip çıkıyor, yeni mezhep Oksitan topraklarında çığ gibi büyüyordu. "Sapkınlık" ilerledikçe kiliseler papazsız kalıyor, aileler çocuklarını vaftiz ettirmiyorlardı. Katharlar bazen terk edilen Katolik kiliselerine yerleşiyordu, inancından dönmeyen tek tük Katolik din adamı ise, toplumun tepkisinden korkarak dinsel etkinliklerinden vazgeçiyorlardı.

1198'de, otuz sekiz yaşında Papa olan III. Innocent, hem ikna, hem de güce başvurarak yeni mezheple baş etmeyi denedi. Daha sonra Aziz ilan edilen Dominique de Guzman -1170'lerde bugünkü ispanya'nın Burgos bölgesindeki Caleruega'da doğmuş, 1221'de İtalya'nın Bolon-ya kentinde ölmüştür- Katharlara sapkınlıklarını kabul ettirmek ve onları doğru yola döndürmekle görevlendirilmişti. Aziz Dominique, incil'in savunduğu yoksulluk ve alçakgönüllülük ruhuyla Katharların saygısını kazanmış, ama geç kalmıştı.

Aynı dönemde İtalya'da zengin bir ailenin çocuğu olup yine sonradan aziz ilan edilen François d'Assise (d.H82-ö.l226) da yoksul bir rahip yaşamı sürerek Katolik Kilisesi'nde şaşkınlık ve hatta skandal yaratmıştır.

Son olarak 1204 yılında Aragon Kralı'nın girişimiyle toplanan Kathar-Katolik Uzlaşma Kurulu'nda, Papalık temsilcisinin savurduğu tehditler sonucu, Katharlar için "ateşten gömlek" giymenin kaçınılmaz olduğu anlaşılmıştı. Oksitanya beyleri haçlı ordularını karşılamaya hazırlanırken, Katharlar da kendilerinden olan bir kont kızından, efsanevi Montsegur kalesini onartmasını istediler. Gerektiğinde son çare, o şahin yuvasına sığınacaklardı.

Bundan sonra olaylar çatışmaya doğru hızla gelişti.

1207 yılında Katharlara karşı sert önlem almayı reddeden Toulouse Kontu, aforoz edildi. Bir yıl sonra Toulouse kontuna bağlı bir subay, Montpellier kapılarında Vatikan'ın bir orta elçisini, Pierre de Castelnau'yu öldürdü.

Papa III. Innocent'in çağrısı üzerine, Fransa Krallığı'na bağlı Kuzeyli senyörlerden kurulu bir haçlı ordusu Oksitanya'ya inerek Beziers Kalesini aldıktan sonra Carcassonne'a doğru ilerlemeye başladı.

"Bu Topraklarda Dışlanan ve Horlanan

Tüm Lanetlilere

Bir Kent, Bir Barınak, Ekmeğimi, Suyumu

ve Kılıcımı Sunuyorum, Varsın Gelsinler!"

Tarihe geçen ünlü çağrısıyla Carcassonne Kalesi'ni

savunmaya hazırlanan Vikont Trencavel, 24 yaşında, gözü pek ve yakışıklı bir Oksitan şövalyesiydi. Kendisi Kathar olmamasına rağmen, onları halkından ayırmayı ve haçlılara teslim etmeyi reddetti.

15 gün süren bir kuşatma sonunda Beziers Kasabı Arnaud Amaury, barış görüşmeleri yapacağız, diye kaleden çıkarttığı genç Vikontu tutsak alınca, başsız kalan kent halkı bir gece yarısı gizlice Carcassonne'u terk ederek civar derebeyliklere sığındı. Trencavel'i kendi şatosunun zindanlarına atan Başpapaz Amaury, derebeyliğini de Beziers katliamında sivrilen Simon de Montfort adlı topraksız bir senyöre verdi. Birçok soylunun "pis iş" diye istemedikleri haçlı orduları komutasını da çok geçmeden bu sefere mal mülk edinmek için katılan, dolayısıyla da canla başla çarpışan bu yolsuz senyör aldı zaten.

Trencavel ise, tutsaklığının üçüncü ayında, sevdiği Arap dilberinin eline verilerek kendisine gönderilen zehirli şarabı içerek öldü. Efsaneye göre Oksitan Aşk Divanları'nda "La Loba" (Dişi Kurt) diye anılan bir senyör karısı, delicesine tutulup yüz bulamadığı Trencavel'in hile ile esir düşmesinde önemli bir rol oynadığı gibi, onun kendisine yeğlediği Arap kızının eliyle can vermesini de planlamış. Öykü hoş. Ama doğruluk derecesi bilinmiyor.

Ünlü engizisyon yargıcı Bernard de Caux tarafından sorgulanan Kathar senyörlerinden Jourdain ve Aribert'in işkence tutanaklarından bir bölüm. Toulouse Belediye Kitaplıgı'nın belgeleri arasında bulunan tutanaktan, işkencenin 13 mayıs'tan 8 Temmuz 1245 tarihine kadar sürdüğü anlaşılıyor.

Hitler'in Yahudilere Taktırdığı

Sarı Yıldızın Ağa Babası

Normandiya asıllı yeni Carcassonne senyörü Monfort; Oksitanya'yı kana bulayan Fransız ordularını dokuz yıl boyunca yönetir. 1210 yılının Haziran ayında, yedi aylık bir kuşatmadan sonra düşen Minerve Kalesi'nde yüz kırk Kusursuz'u canlı canlı ateşe atarlar, 1211 yılında Lavaur'u aldıktan sonra tam dört yüz Kathar din adamı alevlerde can verir.

Ama yanık insan eti dumanlarını Oksitanya göklerine savuran bu ateş, engizisyon yangınları değildir henüz. Olağan din ve düşünce ayrılıklarında başvurulan yöntemlerdir: Elebaşıları kurallara uygun olarak çatır çatır yakılır, göğüslerine kızgın demirle haç işareti dağlanan aklı çelinmiş; sade Katharlar ise serbest bırakıldıklarında tapmayı reddettikleri aynı Katolik haçını giysilerine çizerek dolaşmak zorunda bırakılır.

Görüldüğü gibi, anlattığımız tarih diliminden yedi yüzyıl sonra dünyayı kasıp kavuran Hitler, Yahudileri yakalarına sarı yıldız takmaya zorladığında ve daha sonra fırınlarda yaktığında yeni bir vahşet icat etmemiş, yalnızca bilimin sağladığı yeni teknik olanaklarla uygulamayı "çağdaşlaştırmıştı", o kadar.12

1233 yılından öteye engizisyon mahkemelerinde tek kişinin tanıklığıyla kemikleri kırılmaya mahkûm edilen Katharlar, gün geldi göğüslerine dağlanan kızgın demiri özlediler ve engizisyon mahkemesinin yaptırdığı işkencelerden geçmektense, birer Kusursuz gibi isteyerek ateşe attılar kendilerini.

Ama daha o günler gelmemişti, umut vardı henüz yürek çarpıntılarında.

Kaleden kaleye geçen Simon de Monfort, Oksitanya'yı ucundan ucundan kemirse de, sırtını döner dönmez yeniden bağımsızlığını kazanan, işgalcilere başkaldıran beylikler az değildi.

Tam yirmi altı yıl boyunca, Toulouse Kontluğu ve güneyden Oksitanya'nın yardımına gelen Katalonya Aragon Krallığı, Simon de Monfort komutasındaki Fransız ordularına karşı direndi. Kaleler alındı, kaleler verildi. İki kez el değiştirdikten sonra yine Oksitan sahibinde kalan "Pembe Kent"in Haçlılar tarafından son kuşatılması sırasında, Simon de Monfort, Oksitan kadınlarının fırlattıkları bir mancınık taşıyla öldürüldü. Kolayca anlaşılabileceği gibi bu savaş, artık Oksitanya için bir ölüm kalım meseleseydi, Katharlar ise bahane.

1226 yılında Papalığa gelen III. Honorius ile Fransa tahtına çıkan VIII. Louis, güneye karşı bu kez Kraliyet ordularından kurulu yeni bir haçlı seferi başlattı. Düzenli kuzey orduları, bastıkları her karış toprağı ateş ve kana bulayarak yeni Toulouse kontu VII. Raimond'u kayıtsız koşulsuz dize getirdi, tüm Languedoc bölgesini bir daha kopmamacasına Fransa Krallığı'na bağladılar. Bu arada, bölgede hakkından gelinemeyen, hatta giderek güçlenen Kathar mezhebini yok etmek için yepyeni bir silah icat ettiler: Tarihte ilk kez Guillaume Arnaud'un başkanlık ettiği engizisyon çarkı, dönmeye başladı.

Engizisyon mahkemelerinin özelliği, ne sivil ne de dinsel yargı organlarına hesap vermek zorunda kalmadan, Roma İmparatorluğu'ndan beri yerleşmiş bütün yargı kurallarından bağımsız işlemesiydi. Bir çeşit "olağanüstü hal" mahkemesi, yasa üstü bir kurum. İşkence ve tanıklık yöntemleriyle kendine özgü, kralın bile denetimi dışına taşıp, zamanla onun bile çekinir hale geleceği bir karabasan.

Oksitanya'da her köyde, her kentte bir engizisyon mahkemesi kuruldu, işkence altında tanıklık edenlerin suçlamalarını işkence altında itiraf eden suçsuzlar, meydanlarda kurulan odun öbeklerinin üstünde "tütsülenerek" temizliğe kavuşturuldu. Engizisyonun temelini oluşturan inanca göre, kişi suçsuz ise ateş onu yakamazdı.13 Tutuşturulan odunlardan kimse canlı çıkmadığına göre... Demek hepsi suçluydu. Böyle böyle, o alevlerde Katharların yanında tavuk hırsızları da yandı, komşusunun karısıyla fingirdeyip "Kathar" diye ihbar edilen köy çapkınları da.

Oksitanya'nın dört bir yanında insanlar komşularıyla yârenlik edemez, çocuğuna güvenemez, karısıyla dalaşamaz oldu. Pirene Dağları'nın yeşiline karanlık bir yağmur bulutu gibi çöktü hüzün.

Katharların Kalelerehdeh, bonuna kadar direnen, en ünlüsü: MONTSEGUR

Montsegur'un zirveye yakın bir yerden görünüşü.

Engizisyona Karşı Dağ Gerillası

Montsegur Kahramanları

Cellatlar inatçıydı ya, Katharların direnci de daha az değildi. Oksitan halkının arasında sessiz diş gıcırtılarının fon oluşturduğu bir tabloda, yüreklerdeki isyan giderek güçleniyordu. 1230 ile 1244 yılları arasında, engizisyon baskısının en alıp başını gittiği dönemde, orada, Pirene-ler'in tepesine tünemiş şahin gözü gibi bir şato parlamaktaydı karanlığın içinden: MONTSEGUR (Emindağ).

Pireneler'in doruklarında bugün açık pazar ve kış sporları merkezi olarak para kıran özerk bir Prenslik var: Andorra. Hafta sonları ya da tatillerde Andorra'ya akın eden Japon fotoğraf makinesi ve ucuz içki meraklısı orta sıklet Fransız turistlerinin, Toulouse'u Andorra'ya bağlayan ana yolun on kilometre açığına düşen Emindağ'ı {Montsegur) keşfetmeleri için televizyonun aracılığı gerekti. Bundan birkaç yıl önce, Oksitanya'nın acıklı öyküsünü ve Montsegur'un düşüşünü akşam yemeği yerken seyretti galip kuzey ordularının metro yolcusu torunları; sıra peynirlerini yemeğe geldiğinde, aptal kutusundaki Katharlar da ölüm orucuna başlamışlardı.

On iki bölümlük bir dizi filmle bir yudum şarap, bir dilim rozbif arasında yutulan Kathar Şövalyeleri'nin acıklı öyküsü, yüzyılların mahmurluğundan turist tellallarının dırdırıyla sıyrılmak zorunda kalan Montsegur için iyi mi oldu, kötü mü, belli değil. Kesin olan, televizyondaki diziden sonra her hafta sonu yüzlerce araba dolusu insanın alışveriş merkezlerine gider gibi bu 1207 metrelik sarp kayaların tepesine kurulu şahin yuvasına hücum ettiğidir.

Ben güneşli bir ekim günü tırmandım Montsegur'un dik yamacını. Yirminci yüzyıl bile sivri topuklu hanım turistlere uygun bir patika döşeyememişti bu "Poç" adını taşıyan, kocaman bir kıtlama şekerini andıran granit kütlesine. Sekiz kişilik bir meraklı topluluğuyduk. Aramızda yetmiş beşlik anneannemiz de vardı. Ama anneanne; kıtlama şekerin tepesindeki kaleye doğru bir bakınca havlu attı, onu arabada bıraktık ve biz sözüm ona gençler doruk deparını başlattık. Tırmanış kaç dakika sürdü, bilmiyorum. Ama bizi 1207. metreye yaklaştıran her adımda bu Katharların biraz da katır olduğuna inancım pekişti. Montsegur'den yıllarca önce çıktığım Nemrut Dağında, o kaya heykelleri oraya nasıl çıkardıkları çok ilgimi çekmişti, zamanın olanaklarıyla bu işi başaranlara hayranlık duymuştum. Ama Nemrut Dağı daha yüksek olmasına rağmen eğim ve sarplık açısından Montsegur'un kurulduğu Poç'a oranla lokum kıvamında sayılır. Üstelik içinde binlerce insanın yaşadığı dev bir şato için gerekli tonlarca kesme taşın nasıl buralara çıkarıldığını düşününce, insan bazı şeyleri iyice kavrayamaz oluyor. İnşaat zorluğunun en iyi kanıtı, Fransa gibi bir ülkede bu şatonun hâlâ onarılmamış olması. Deli Tramontan rüzgârlarının erozyonuna açık görkemli kale, henüz dimdik ayakta. Ama terk edilmiş, yıkılmış kesitleriyle yoksul düşen soylu bir senyör havası var burçlarında. Sarp Poç'un tepesine tünemiş taştan bir Don Kişot sanki Montsegur. Katharların öyküsü de biraz Don Kişot'luk değil miydi zaten?

Sekizinci yüzyılda Montsegur, bir kont kızının çeyizini oluşturan eski, çok eski zamanlardan kalma birkaç yıkık duvardan ibaretti. 1200'lü yıllarda ilk haçlıların Oksitanya'yı yıkıp yakmaya başlamasıyla Katharlara bir sığınak vermeyi amaçlayan bu soylu kadın, kendisinin de katıldığı yeni mezhebin rençper ve amelelerine kaleyi onarma görevini verdi. Onarım çalışmalarının yanı sıra, kalenin savunmasını da Pierre Roger des Mirepoix adlı bir senyör üstlendi. Eski yıkıntıların üstünde kısa zamanda görkemli bir taş savaş gemisi yükseldi sanki. Kör, kunt, çıplak duvarları, dik burçlarıyla gökyüzüne bir isyan gibi uzanan yeni Montsegur'un yuvarlak kuleleri yoktu. Her köşesi dik açılardan oluşuyordu. Kalenin garip mimarisini inceleyen günümüz mimarları, Katharların "altın sayı" diye adlandırılan orantıdan haberli olduklarını ve Montsegur'un bir güneş tapmağı özelliklerini taşıdığını öne sürüyor. Kalenin içinde ortaçağ derebeyliklerinde görülen ve soyluların oturduğu bir şato kurulmamıştı. Yalnız kuzeybatı burçlarına dayalı ve surlardan altı metre daha yüksek dörtgen bir kulesi vardı kapalı yaşama alanı olarak. Bu kuledeki yer kapasitesi, engizisyon dönemiyle birlikte akın akın kaleye sığınan Kathar toplulukları karşısında kısa zamanda yetersiz kaldı ve sığınmacılar, düpedüz avluya kurulan derme çatma çadırlarda yaşadılar yıllarca. Montsegur, Katoliklerin diliyle "Şeytan'ın Tapınağı" olarak Kathar mezhebinin başkenti görevini işte böyle üstlendi.

Carcabbonne kentinin ünlü kalesinin "Aude" kapısından bir görünüşü

Comta Şatosunun (Carcassonne) Vizigot kapısındann bir görünüşü

Kathar Şövalyeleri'nin Komando Timleri

Engizisyonun Boynunu Vuruyor

1242 yılının Mayıs ayında Guillaume Arnaud başkanlığındaki engizisyon yargıçlarının, Toulouse'da yeni bir temizlik hareketi başlatmak üzere "Pembe Kent"in az ilerisindeki bir kasabaya yerleştikleri haberi bölgeyi yeni bir korkuya boğdu. Olay kısa zamanda Montsegur'de üslenen Kathar Şövalyeleri'nin kulağına geldi. Garnizon komutanı Pierre Roger, yoldaşlarını toplayarak aralarından seçtiği altmış kişilik bir atlı birliğin başında rüzgâr gibi daldı gecenin karanlığına. Engizisyon yargıçlarının kaldığı kasabaya sabaha karşı vardılar. İnfaz görevini üstlenen on iki kişinin eline çıplak on iki balta verildi. Tüm kasaba halkı uyanmış, Kathar Şövalyeleri ile birlikteydi. Yargıç olmayan yargıçların tepesine inen halkın yargısıydı bu. Guillaume Arnaud ve altı çömezinin uyudukları odaların kapıları baltalarla parçalandı, ilahiler söylemeye başlayan engizisyon yargıçlarının kellelerini yardıma çağırdıkları azizler de kurtaramadı.

Fransız ordularının misillemesi gecikmedi. 1243 yılının baharında Hugues des Arcis komutasındaki kraliyet güçleri Montsegur'ün yamaçlarında mevzilendi. Kartal yuvası şatoda hepi topu iki yüz yeminli Kathar, yüz şövalye ve gerisi çoluk çocuk olmak üzere beş yüz insan vardı. Kuşatma güçleri ise on bin kişiden oluşuyordu. Ama öylesine sarp, öylesine alınmazdı ki Montsegur Kalesi, haçlı komutanı Hugues des Arcis başarıya ulaşabilmek için askerlerinin saldırı gücünden çok, kuşatılanları bekleyen açlık ve susuzluğa güvenmekteydi.

Saldırganların sayısal üstünlüğüne rağmen geceleri yalnız kendi bildikleri dehlizlerden, gizli patikalardan ovadaki yerleşim merkezleriyle bağlantısını sürdüren Montsegur halkı, önemli ölçüde depoladığı yiyecek ve su yedeği sayesinde karşı tarafa tek bir burç vermeden sonbaharı geçirdi. Kış bastırdığında aşağıdaki on bin kuşatmacının durumu, kaledeki beş yüz kişiden daha umutsuz görünüyordu. Montsegur'dekilerle gönül beraberliği içindeki civar köyler nerede yalnız başına bir askere rastlasalar öldürüyor, kuşatma ordusuna yiyecek sağlamakta ellerinden gelen zorluğu çıkarıyor, ucundan ucundan kemiriyorlardı Fransızları. Oysa aynı köylüler, gizli oyuklardan, sarp kayalardan, sadece kendi bildikleri geçitlerden sekerek su ve ekmek ulaştırmaktaydı Montsegur mahsurlarına. Kraliyet ordusunda baş gösteren salgın bağırsak enfeksiyonlarında ise, yine köylülerin verdiği bozuk yiyeceklerin, zehirli şarapların büyük payı vardı. Kısacası haçlı ordusu yorgun, aç ve hastaydı.

Aralık ayında hepsi deneyimli dağcı olan bir düzine aylak Bask savaşçısının, kuşatma komutanı Hugues des Arcis tarafından kiralanması, olayın akışını birdenbire değiştirdi. O dönemde uygarlıktan henüz nasibini almamış, inançsız ve yasasız bu kiralık Bask savaşçıları, keçilere taş çıkartan bir beceriyle şatonun doğu kanadına seksen metre kala tırmanmayı ve tutunmayı başardı. Zamanın savaş araçları mancınıklar, bu noktadan kaleyi gülle yağmuruna tutmaya başladı. Kışın ya da uzun dönemde, Montsegur düşmeye mahkûmdu artık. Tepelerine yağan taşlara, kara, soğuğa ve kesilen yardımlara rağmen Şubat sonuna dek dayandı kale halkı. Kathar Şövalyeleri ve kale garnizonunun bir avuç askeri canlarını dişlerine takarak savunuyorlardı hâlâ şatoyu. Durumun umutsuzluğunu çok iyi bilen iki yüz küsur Kathar, Kale Komutanı Pierre Roger de Mirepoix'ya şükranlarını belirttiler ve kendileri yüzünden daha fazla acı çekilmesine gerek kalmadığını, ölüme hazır olduklarını, teslim olmasını istediler.

Şubat ayını Marta bağlayan gece Montsegur'de teslim kararı alındı.

1 Mart'ta kuşatmacılara karar bildirildi. 2 Mart Çarşamba günü, Montsegur komutanı Pierre Roger ile haçlı şövalyesi Hugues des Arcis, teslim koşullarını görüşmek üzere bir araya geldiler. Haçlı ordularının hiç de iç açıcı bir durumda olmadığı, Montsegur yeniklerinin her şeye rağmen kabul ettirdiği şaşırtıcı teslim koşullarından belli oluyordu. Anlaşmaya göre, Montsegur savunmacıları on beş günlük bir ateşkesten yararlanacaklar ve bu süreyi kalede geçirdikten sonra şatoyu Fransız Kralı adına haçlı komutanına teslim edeceklerdi. Kuşatılanlar üstüne peşinen verilmiş tüm hüküm ve cezalar iptal ediliyor, hatta Avignonet kasabasında engizisyon yargıçlarını öldüren birlik bile affa uğruyordu. Mezhep sorunu olmayan askerler, usulen engizisyon mahkemesince denetlendikten sonra özgürce yurtlarına dönebilirlerdi.

Bunların dışında kalede bulunan diğer kişiler, engizisyon yargıçları önünde Kathar mezhebinden caydıklarını açıkladıkları takdirde özgürlüklerine kavuşacak, mezheplerinden dönmedikleri takdirde ateşe atılacaklardı. Düşen bir kale için, bundan daha iyi teslim koşulları düşünülemezdi doğrusu... Ama dost düşman herkes koşulların Kat-harları ilgilendiren bölümünden, hiçbir Kathar'in inancını yadsıyarak yararlanmaya kalkmayacağını bilmekteydi. Engizisyon uşakları, odun öbeklerini kurmaya başlamıştı.

Montsegur, on beş günlük ateşkes süresince, istiridye kabuğu gibi kendi üstüne kapandı. Yedi yüzyıl sonra yüzlerce tarihçi, bu on beş günlük ateşkesin anlamı üstüne kafa yordular. Komutan Pierre Roger, niçin bu on beş günlük ateşkesi istemişti? Bir yerden yardım umuyor,

kaleyi kurtarabileceğini mi düşünüyordu hâlâ? Katharlar ne yaptılar bu süre boyunca? Niçin bu zamana gerek duyuyorlardı?

Tarih, bu soruların kesin yanıtlarını veremiyor. Tüm bildiğimiz, Katharların kendilerini bu süre içerisinde ruhsal yönden ölüme hazırladıkları, varlıklarını dokuz aydır onları korumak için canla başla savaşan asker ve sivil Oksitanlara bıraktıkları, kendilerini bekleyen engizisyon ateşini bile bile kale halkından on beş askerin daha Kathar mezhebini kabul ettiğidir. Ölüme gidecekleri kesinleştiği için yeni ve eski üyeleriyle şatodaki tüm Katharlar, bu iki hafta içinde Son Teselli'yi alarak Kusursuz olarak yanmaya hazırlanmışlardı.

Yaşasın Ölüm Diyebilmek İçin

Hünkâr istedi ki:

bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,

son sözü ipe vermeden önce,

biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner

âdâbü erkânıyla halledilsin iş ...

Dönüldü Bedreddin'e.

Denildi: "Sen de konuş."

Denildi: "Ver hesabını ilhadın."

Bedreddin gülümsedi.

Aydınlandı içi gözlerinin,

dedi:

— Madem ki bu kere mağlubuz

netsek, neylesek zaid.

Gayri uzatman sözü.

Madem ki fetva bize aid

verin ki başak bağrına mührümüzü...

Nâzım Hikmet (Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı)

Kathar Kalelerinden: Puivert

Kathar Kalelerinden: Peyrepertuse

Montsegur mağlupları, kaleden başları dik çıktı. İki yüz: yirmi beş Kathar Şövalyesi, kızanı ve kadınıyla, gökyüzüne bir isyan gibi yükselen granit tepenin dibine kurulan ateşten çembere tek bir adam birlikteliğiyle yaklaştılar. Haçlı ordularının gümüş zırhlı şövalyeleri gözlerini eğdiler, basit askerler ise büyülenmiş gibiydiler. Haçlı seferinin dinsel kutsaması, tilkicesine kurnaz Narbonne Piskoposu, havada bir hayranlık soluğunun kokusunu aldı. Ölüme gidenlerden hiç olmazsa birine fire verdiremezse eğer, bu olağanüstü manzaranın babadan oğla kalan bir miras gibi yüzyıllarca anlatılacağını sermişti. Son bir umutla gerilmiş bir yay gibi fırladı gerinden, koştu, ateş çemberimle Katharların arasına dikildi:

— Durun, durun diyorum size! Bir kez daha düşünün. Aranızda cayan yok mu hiç mezhebinden? Engizisyonun kararına rağmen ben, son bir şans tanıyorum nedamet getirenlere!

Katharlar durmadı. Katharlar durmadı. Kafileye öncülük eden Kusursuzlardan Bertrand Marty, başka bir soruya ;yanıt verir gibi gülümseyerek söylendi:

— Biz hepimiz kardeştik...

(Montsegur Katliamı, 16 Mart 1244)

Montsegur'un uzaklardan kartal yuvası misali bir görünüşü

Montsegur'da teslim olup,

diri diri ateşe atılan Katharlar'ın anısına, dağın eteğine dikilen anıt:

"Als Catars / Als Martirs / Dei Pur Amor / Crestian / 16 Mark 1244."

16 Mart Çarşamba sabahı, Narbonne Piskoposu ve haçlı komutanı Hugues des Arcis kaleyi teslim almaya geldiler. Askeri garnizon teslim oldu. Yeni katılanlarla birlikte sayıları 225'i bulan Katharlar hazırdılar. "Kusursuzların ardından inançlı adımlarla Poç Tepesi'nden aşağı indiler. Tepenin dibindeki düzlüğe, kazıklarla çevrili bir arena yapılmış, içine odun ve saman yığılmıştı. Samanlar tutuşturuldu, odunların alazı gökyüzünü yaladı. Kazıklara dayanan merdivenleri tırmanan Katharlar tek tek ateşe attılar kendilerini. Yaralılar sedyeleriyle çıkarılıp atıldılar.

Direnişin imgesi, Kathar öğretisinin başkenti böylece düştü. Kırk yıl süren bir savaş, on aylık bir kuşatma ve 225 kişinin yakıldığı engizisyon ateşiyle; Montsegur bir efsaneydi artık.

Ne var ki tüm Katharlar ateşe atılmadı o gün. Aralarından dört Kusursuz, garnizon komutanı Pierre Roger tarafından kalenin gizli bir bölmesine saklanmışlardı. 15 Mart'ı on altıya bağlayan gece iplere tutunarak sarp kayalardan aşağı indiler, Peyre Boğazı'nı geçerek Pirene-ler'in art yamaçlarında bir mağaraya, Aralık ayı sonlarında saklanan bir hazine sandığını çıkardılar. Değerli yükleriyle birlikte Usson şatosuna varıp, orada bu hazineyi zamanında saklayan iki diğer Kusursuzla buluştular. Tarih bu noktadan öteye Kathar hazinesinin de, dört kaçağın da izini yitiriyor.

Peki neydi bu sandık? Neydi söz konusu Kathar hazinesi? Kuşkusuz, topluluğun ortak kasasından başka bir şey değil. Değeri ve önemi öylesine büyük olmalı ki, garnizon komutanı Pierre Roger teslim koşullarının tümünü tehlikeye atan böyle bir girişimi desteklemişti. Bu arada, şatonun sahibesiyle kızının da, yanmayı yeğleyen Katharlar arasında yer aldıkları unutulmamalı. Katharların yalnız kendilerini değil, onlar zaten öleceklerini biliyorlardı; ama diğer üç yüz kişinin de yaşamını tehlikeye atarak düşmana kaptırmamaya karar verdikleri bu hazine üzerinde çok şeyler söylendi, çok şeyler yazıldı. Yedi yüzyıldır Pirene dağlarında yaşayan insanlar bu hazineyi bir gün bulabilme düşünü besledi.

Bu düşler de Montsegur efsanesinin bir parçası artık.

Oksitanyalı bir ozan der ki:14

La Nueit de Montsegur

O lutz inagotabla

torna, torna renaisser

de las cendras dels morts.

L'oimbre que ten serada

lo punh del rei nafrat

desliure sa colomba.

Ah sönmeyen ışık

doğ yeniden,

yeniden ölülerin küllerinden.

Yaralı kralın avcunda

tuttuğu gölge oldu

beyaz güvercin.

Şatolar Bitti, Şövalyeler Taşlaştı

Montsegur'ün düşüşünden sonra Katharların elinde birkaç şato daha kalmıştı. Tek tek direnişlerle bir on yıl daha sürdürdüler varlıklarını. 1251 yılında mirasçı bırakmayarak ölen son Toulouse kontu VII. Raimpond'un ardından "Pembe Kent"in egemenliği Fransız Krallığı'na geçti. Halk, hâlâ Katharları yargılayıp yakan engizisyon mahkemelerine karşı birkaç kez ayaklandı, yargıçları öldürdü, kovdu. Ama her seferinde daha güçlüleri, daha acımasızları geliyordu. Ormanlara, mağaralara sığınan Katharlar, köpeklerle iz sürerek yakalanıyor; yüzlercesi kılıçtan geçirilip, elebaşıları yakılıyordu. Birçoğu, kendilerini bu mağaralarda açlığa mahkûm ederek intihar etti. 1255 yılında son iki şato, Queribus ve Puylaurens de düştü. 1321 yılında bilinen son Kusursuz Guillaume Belibaste'nin yakılmasıyla, Kathar öğretisi ve eylemi tarihin sayfalarına karıştı.

En güçlü senyörlerden basit çiftçilere, zengin burjuvalardan kendi halinde el emekçilerine varıncaya dek binlerce, binlerce insanı daha insanca, daha hakça, daha eşit ve soylu bir dünya için çatısı altına toplayan Katharizm, haksız kazançlarını ve kirli iktidarlarını yitirmek korkusuna düşen kilise zangoçlarına, yerleşik düzen yandaşlarına böylece yenildi.

Oysa Anadolu topraklarından Pirene Dağları'na, Ege Denizi'nden Atlantik Okyanusu'na; daha hakça bir düzen, daha onurlu bir insanlık için, kölesi olmayan bir dünyayı kucaklamak istemişlerdi.

Kathar Kalelerinden: Queribus.

Kathar Kalelerinden: Puylaurens.

Toulouse-Carcassone yolu üstündeki bir tepede Kathar şövalyelerini simgeleyen, ama daha çok 10 metre boyunda dev füzeleri andıran taş yontular.

Yontulara çıkan yol üstündeki tanıtıcı yazılar.

Bir gün yolunuz Akdeniz'in Pirene eteklerini dövdüğü eski Oksitanya, yeni Languedoc bölgesine düşerse eğer, Carcassonne-Toulouse yolu üstündeki tepelere dikkatle bakın. Uzaya fırlatılmaya hazır taş füzeler gibi dikilen dev heykeller, o yiğit Kathar Şövalyeleri'nin anısını yaşatmak için, deli Tramontane rüzgârlarına ve yağmura kafa tutmaktadırlar.

Ek:

Bir Avrupa Metropolü: Toulouse

Toulouse, ünlü çocuklarından caz ustası Claude Nouvvgaro'nun bir şarkısına adını veren bu "Pembe Kent", son yıllarda yeni bir ünlem ekledi adına: Beyin Kent. Fransa'nın AB içindeki ileri teknoloji metropolü haline gelen eski Oksitanya il merkezi, tam altı bin altın araştırmacıyı, biyoteknolojiden uzay araçlarına uzanan geniş bir bilim yelpazesinde, dünyanın en gelişmiş laboratuvarlarına toplamayı başarmış. 21. yüzyıl Avrupası'nın teknolojik kutuplarında iki yeni odak yeşeriyor: Barcelona ve Toulouse. Bizim Katharların iki eski yandaşı, tarihleri kardeş iki kent. Soğuk kuzey ülkelerinin beyinleri fokurdayan bilimcileri, Akdeniz'in bu güzel metropollerine kapağı atabilmek için... fosfor yayma yarışındalar. Üstelik Toulouse'da Barcelona'nın başına dert olan çevre ve hava kirliliği de yok. Yirmi birinci yüzyılın elektronik endüstrisi, kara dumanlar çıkartarak çalışan bir üretim biçimi değil elbet. Tam tersine, Beyin Kent'in laboratuvarlarında temiz ve akıllı arabalar, biyolojik dengeyi bozan endüstri artıklarının zararsız hale getirilmesini amaçlayan EUREKA patentli su projesi üstünde çalışılıyor. Bütün bu projeler hep AB'nin ortak yapımları. Tüm teknolojik performanslarına rağmen günbatımına karşı iki tek "pastis"* (* Fransız Rakı'sı) atmak keyfini elden bırakmayan Toulouse'un, özellikle nükleer tıp ve mühendislik fakülteleri öne çıkan üniversitesi de eski ve ünlü. Bu üniversitenin en renkli geleneklerinden biri de Şubat sonlarındaki öğrenci karnavalı. Yüz binlerce gencin yirmi dört saat sokakta yaşadığı karnaval şenliklerinin gözde temalarından biri de "K-ta-re" adını taktıkları Kathar eğlenceleri. Sanki Katharların yüzyıllık hıncını alırmışçasına engizisyon yargıçlarının kuklaları ateşe atılıyor, Toulouse'dan yola çıkarılan bir Kathar meşalesi Montsegur'e dek koşturuluyor.

Karnavalın geçmişi tam üç yüzyıllık. On yedinci yüzyıldan bu yana kilisenin hışmına uğrayan, durmuş oturmuş burjuvazinin engellemeye çalıştığı bu "inançsız, ırksız ve sınırsız" şenlik, sonunda yirminci yüzyılın sonlarına doğru rahat bırakılmış, isteyen istediğini yapar olmuş.

Eski Oksitan soylularından günümüze kalan çok, ama çok büyük senyörlerden biri de kim biliyor musunuz? Paris kabarelerinin unutulmaz ressamı, Henri de TOULOUSE-LAUTREC.

Sakat bacaklarının eksikliğini ellerinin dehasında gideren Toulouse-Lautrec'in ülkesinde karnavallar, sanatçının özgün çizgilerini taşır biraz.

NOTLAR

1. Oc: "Ok" okunur. Oksitanya'nın kısaltılmışı. Ancak ilk anlamı "evet" demektir. Bugünkü "Languedoc" sözcüğü de "Oc dilini konuşanlar" anlamına geliyor.

2. Gazari: Katharizm'in on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllar arasındaki silinişi ya da dönüşümünü inceleyen 20 numaralı "Cahier de Fanjeaux" yayınında, Balkanlar'daki Kathar, Bogomil mezhebinin Bosna Kilisesi olarak devamını araştıran Franjo Sanıjec adlı Yugoslav bilim adamı, yazısında Ankara Üniversitesi profesörlerinden Tayyib Okiç'in 1960 yılında yayınladığı ilk Osmanlı Vergi Defterleri'nden söz ediyor. Sayın Tayyib Okiç, bu defterlerdeki Hıristiyan mükelleflerle Bosna Kilisesi arasında bir devamlılık olduğunu da öne sürmüş. Ne var ki, görüşü, Franjo Sanıjec tarafından yeterli bilimsel kanıtlara dayanmadığı gerekçesiyle, kayda değer bulunmuyor.

Bizim işlediğimiz Şeyh Bedreddin ve Katharizm bağlantısıyla ilgili bir konu olmamakla birlikte, Balkan tarihine ilginç bir açıdan yaklaşan Sayın Tayyib Okiç'in çabalarını burada saygıyla anıyoruz.

3. Türkler genel olarak kuşattıkları topraklarda yaşayan insanları, dinlerini değiştirmeleri için zorlamamıştır. Ancak farklı dinlere farklı resmi, hukuki ya da mali haklar vermişlerdir. İspanyolların Güney Amerika'da gerçekleştirdikleri din değiştirme baskıları Türklerinkinin zıddıdır. Buna rağmen politik, ekonomik ya da kültürel nedenlerden çok sayıda insan din değiştirmiştir. Türkler, idari işler dışında, Türk dilini zorunlu kılmıyordu.

4. Stanford Shaw'un Osmanlı İmparatorluğu'yla Türkiye Tarihi isimli kitabı, Nicolas Vattin'in Osmanlı İmparatorluğu'nun 1362-1451 yılları arasındaki dönemi üzerine yazdıkları ve Robert Mantran'ın yönetimi altında yakın tarihte yayınlanmış yapıtların dışında.

5. Çok sayıdaki iyi tutulmuş olan Türk mali kayıtları, toprak sahipleri ve (Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan olarak ayrılmış) değişik toplumların refahı, bazı bölgelerin ekonomik durumu hakkında önemli bilgiler içermektedir. Ancak konumuzla ilgili hiçbir bilgi vermemektedir.

6. Bkz. Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, "Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler" ( Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, sayfa 185) adlı eserinde, Mine G.Kırıkkanat'ın "Gülün Öteki Adı" (1989 baskısı) kitabına atıfta bulunmakta ve: "Şeyh Bedreddin'in bu mezheplerin (Hurufi, Kalenderi, Bogomil ve Kathar) öğretilerinden nasıl ve hangi araçlarla haberdar oldukları kanaatimizce cevap verilmesi gereken önemli bir soru olmakla beraber, doğrudan teolojik anlamda bir temas söz konusu olmasa dahi, halkın yaşayış ve inançlarından bazı çıkarsamalar yapılabileceğini kabul etmemek için hiç bir sebep yoktur. Kaldı ki Şeyh Bedreddin'in Hıristiyanlık ve Grekçe bilgisi ona bu imkanı pekala sağlamış olabileceği gibi, Sakız Adası'ndaki rahiplerin biraz Türkçe, hatta Arapça konuşabildikleri de bilinmekte, dolayısıyla bir iletişim ortamının bulunmuş olması imkansız görünmemektedir. Onun bu öğretilerden dolaylı dolaysız haberdar olması bizce kuvvetli bir ihtimaldir," görüşünü belirtmektedir.

7. Evangiles de Marc, 10. 21 et de Matthieu, 19. 24

8. Latince (çev.n.): "Kral neyse, din odur."

9. 1900'e doğru İstanbul'da bayramlar sırasında, Sultan Abdülhamit'e sunulan tekbirlerde bu kural uygulanıyordu. Bkz. Prenses Ayşe Osmanoğlu, Avec mon pire Sultan Abdulhamid, de son palais â sa prison, L'Harmattan Yayınlan, Paris, 1991, s. 98.

10. Fransızcada hoşgörü "tolerance"dır ve genelevlere "maison de tolerance" da denir. Yazar burada bir kelime oyunu yapmıştı. -Çev.n.

11. 1992'de Papa II. Paul tarafından yayınlanan ve çoksatanlardan olan Principes adlı kitapta bu konu 839. ve 2104. paragraflarda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. (Bu kitabın satışı, son on yılda milyonları aşmıştır.)

12. Latran'daki dördüncü din adamları meclisi (1205), yaklaşık on sekizinci yüzyıla kadar Müslümanlarla Yahudileri, genelde yuvarlak bir parçadan oluşan ayırt edici bir simge taşımaya mecbur kılmıştır. Müslüman ülkelerde de, özellikle Bağdat'ta aynı kurallar şart koşulmuş, ama asla uygulanmamıştır. Bazı Yahudiler Fransa'yı bu yüzden terk etmiş, Papalığa bağlı olan Carpentras'a sığınmış ve orada iyi karşılanmışlardır; buraya gelenlere de Papanın Yahudileri denilirmiş... Cachitisme de l'Egtise catholique adlı eserin 597. ve 598. paragraflarında, Yahudiler hakkında bir tanımlama yapılır. Papa II. Jean Paul 1997'deki Saray Bosna gezisinde bir kez daha Antisemitizme karşı bir propaganda yapmıştır ve İsa'nın aslında Yahudi kökenli olduğunun altını çizmiştir. insanların iyi arzulara ulaşmaları yüzyıllar almıştır...

13. Kilise; "sapkınları", Katharları, Jean d'Arc'ı ve daha birçoklarını, kişinin kanını akıtmadan öldürmek amacıyla bir çeşit "saygı" ve "arındırma" kuramına uygun olarak yakmıştır. Osmanlıların benzer bir düşüncesi vardı: 1793'te XVI. Louis'nin idam edildiği haberi geldiğinde çok şaşırmışlardı. Bir hükümdarın öldürülmüş olmasına değil, kafasının kesilmiş olmasına; çünkü bir hükümdar, onların kurallarına göre temiz bir biçimde boğularak öldürülmeliydi. Fransızlar bir kez daha doğru davranışlara karşı gelmişlerdi.

14. Bkz. İnternet sitesi "Le Centre d'etudes cathares/Rene Nelli"

KAYNAKÇA

Anthologie de la Poesie Turque Contemporaine (Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi), Jean Pincuie ve Levent Yılmaz, Publisud, 1991.

Avec Mon Pere le Sultan Abdulhamid, de son Pakds a sa Prison (Sarayında ve Hapishanede Babam Sultan Abdülhamit ile), Prenses Ayşe Osmanoğlu, çev. ]acques Jeulin, L'Harmattan, 1991.

Cahiers d'Histoire (Tarih Defterleri), "Katharlar özel sayısı", S. 70, 1988.

Camaval â Touiouse (Toulouse'de Karnaval), Clause Sicre.

Catechisme de l'Eglise Catholique (Katolik Kilisesinin Kataşizmi), Mame/Plon, Paris, 1992.

Centre d'Etudes Cathares Reni Nelli (Rene Nelli Kathar Araştırmaları), İnternet sitesi

"Derviches des Balkans, Disparations et Renaissances" (Balkanlar'da Sûfîler, Yok Oluşlar ve Yeniden Doğuşlar), Yeni Anadolu, S. 4,ty

"Effacement du Catharisme" ("Katharizmin Silinişi"), Cahiers de Fanjeaux (Fanjeaux Defterleri), S. 20, ty.

Encyclopaedia Universalis

Encycbpâdie de l'îslam, Paris, G.-P. Maisonneuve & Larose, 1991.

First Encyclopaedia of islam 1913-1936, E. J. Brill, 1987.

Gad Nassi, "Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı", Nazım Hikmet, Toplum ve Tarih, 1983.

Grande Encyclopâdk Larousse, Paris, 1984 (10 cilt).

Guide Blue de la Twquie (Türkiye'nin Mavi Rehberi), Hachette, ty-

Gidide en Tene Cathare, Jean-Yves Tournie, ty.

Hayat Ansiklopedisi

Histoire de l'Empire Byzantin (Bizans İmparatorluğu Tarihi), A. A. Vasiliev, Picard, Paris, 1932.

Histoire de l'Empire Ottoman (Osmanlı İmparatorluğu Tarihi), ed. Robert Mantran, Fayard, 1989.

Histoire de l'Empire Ottoman Depuis son Origine Jusqu'â nos Jours (Kökeninden Günümüze Osmanlı İmparatorluğu Tarihi), Joseph von Hammer-Purgstall, Paris, 1835-1843; çev. Mehmet Ata, İstanbul, 1911.

Histoire des Turcs d'Asie Centrale (Orta Asya Türklerinin Tarihi), W. Barthold, Maisonneuve, Paris, 1945.

11 Millenio Bizantino (Bizans'ın Bin Yılı), Hans Georg Beck (Almanca'dan İtalyanca'ya çevrildi), Editions Salerno, Roma, 1981.

istanbul Touristique, Ernest Mamboury, Çituri Biraderler, İstanbul, 1951.

inönü Ansiklopedisi

islam Ansiklopedisi

Journal Le Monde (Le Monde)

La Bible de Jerusalem (Kudüs'ün Kutsal Kitabı), Editions du Cerf, 1994-

La Coran (Kuran), çev. d'Edouard Montet, Payot, 1944.

La Philosophie du Catharisme (Katharizm Felsefesi), Rene' Nelli, Payot, ty.

La Religion Cathare (Kathar Dini), Michel Roquebert.

Le Drame Albigeois et l'Vniti Française (Fransız Birliği ve Albi-geois Dramı), J. Madaule, Gallimard, 1973.

L'Epopie Cathare (Kathar Destanı), 4 cilt, Michel Roquebert, Editions Privat, ty.

Le Livre Secret des Cathares (Katharların Gizli Kitabı), Edina Bozoky, Beauchesne, 1980.

"Le Midi Pyrene"en" ("Orta Pireneler"), Beaut&s de France (Fransa'nın Güzellikleri), Larousse.

Le Phenomine Cathare (Kathar Fenomeni), Rene Nelli, Privat, 1964.

Les Cathares: Histoire et SpirituaUtğ (Katharlar: Tarih ve Ruhbilim), Philippe Roy, Editions Dervy, 1993.

Les Citis Chamelles ou l'Histoire de Roger de Montbum (Charnelles Kentleri ya da Roger de Montburn Tarihi), Zoe" Oldenbourg, Gallimard, 1983.

Montsdgur, Georges Serres, ty.

Montsigur, les Cendres de la Liberti (Montsegur, Özgürlüğün Külleri), Michel Roquebert, Privat, 1981.

Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, Prof. Dr.Ahmet Yaşar Ocak, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1988.

Protestants du Midi (Güney Fransa Protestanları), Janine Garrison, Bibliotheque historique Privat, Paris, 1991.

Türklerin Tarihi, Doğan Avcıoğlu, C. 4, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1983.

Un Etrange Voyage (Uzun Yolculuk), Nazım Hikmet, Editions La Decouverte, 1980.

Varidat, Şeyh Bedreddin.

'Kathar Şövalyelerini tanıdığımız zaman, insanlığın soyağacında Şeyh Bedreddin'e ne kadar yakın bir dal oluşturduğunu düşünüyoruz, iki akımın da karanlığın cellatlarına boğdurulması, yazgılarındaki benzerliği vurguluyor.

Kathar Şövalyeleri kilisenin buyruğuyla odun ateşlerinde yakıldılar. Biliyoruz ki tarihin karanlığında yakılan her insan geleceğin aydınlığında bir kıvılcım oluşturmuştur ve her kanlı yenilgi daha sonraki dönüşümlerin tohumlarını toprağa serpmiştir...

Elinizde tuttuğunuz bir tarih kitabı değil, insanlığın damarlarında dolaşan özsuyun kaynaklarından birini size tanıtan bir öykü, roman ya da bir başka tür, ama kesinlikle masal değil; gerçekliğin soylu bir

Kathar Şövalyeleri'nin Türk okuruna Mine Saulnier'nin duyarlı kalemiyle tanıtılması, kitaba değerini veren ana niteliktir. Pirene Dağları'nın kuzeyinden başlayan insana dönük bir inanç akımının sosyal adaleti içeren toplumsal bir düzene dönüşmesi; sonra da Türkiye'nin ovasına, kasabasına ulaşan rüzgârlara karışması, tarihte ilginç sayfalar oluşturuyor..

Bu kitap, Oksitanya'daki odun ateşinde yakılan ya da Serez Çarşısı'nda asılan insanın serüvenidir. Her zaman yinelendiği gibi insan kolayca insanlaşamadı; bugün de önümüzdeki yol kısa değil."

İlhan Selçuk

-------------- son --------------

Click or select a word or words to search the definition