Çocukluk

ÖNSÖZ

Rusça'dan dilimize çevirdiğim Çocukluk adlı yapıtı Tolstoy'un basılan ilk
yazısıdır. Dünya yazınına Anna Karenina, Savaş ve Barış, Diriliş gibi yapıtlar
kazandırmış olan bu büyük Rus yazarı yazın dünyasına ilk adımı bu yapıtıyla
atmıştır.
Tolstoy'un yaşamında, birçok başka yazarın yaşamında olduğu gibi bir başlangıç
ya da deneyim kazanma dönemi gibi bir şey yoktur. 23 yaşındayken bir yıl
çalışarak yazıp çıkardığı bu yapıtı, ruh çözümlemelerinin ve gösterdiği tiplerin
gücüyle onu usta bir yazar olarak kabul ettirmiştir.
Romandan çok büyük öykü diyebileceğimiz bu yapıtın yazılıp yayımlanması şöyle
olmuştur:
Lev Tolstoy, 1851 yılının nisan ayı sonlarında, ani bir kararla, üç yıldan beri
hemen hiç ayrılmadığı Yasnaya Polyana çiftliğini bırakarak, en büyük ağabeysi
Nikolay ile birlikte Kafkasya'ya gitti. Orada, "Yaşamımın Dört Çağı" adı altında
büyük bir roman yazmayı düşündü. Anı defterindeki: ''Yarın büyük bir roman
yazmaya başlayacağım'' notundan anlaşılıyor ki Çocukluk adlı romanını 3 Temmuz
1851'den sonra yazmaya başlamıştır.
Bir yıl sonra biten bu yapıtı, Tolstoy, Çocukluğumun Tarihçesi adıyla ve L. N.
imzasıyla Sovremennik dergisinde basılmak üzere, derginin yöneticisi olan
Nekrasov'a gönderdi. Nekrasov'dan aldığı olumlu yanıt onu pek çok
sevindirmiştir.
Çocukluk 1852 yılı Eylülü'nden itibaren Sovremennik dergisinde L. N. imzasıyla
ve Çocukluğumun Tarihçesi adıyla yayımlanmaya başladı. Kimin tarafından
yazıldığı bilinmeyen bu öyküyü eleştirmenler çok iyi karşıladılar.
Bir süre sonra Nekrasov, yapıtın Tolstoy'la ilgili olduğunu öğrenince, onu
coşkuyla kutlamış ve çok geçmeden Tolstoy'a, bundan böyle göndereceği yazılar
için, o zamanın en büyük yazarlarına verilen telif hakkının ödeneceğini
bildirmiştir. Bundan anlaşıldığına göre Tolstoy daha 23 yaşında yazdığı ilk
yapıtıyla kendisini tanıtmış ve usta yazarlar arasında yer almıştır.
Çocukluk, İlk Gençlik ve Gençlik adları altında üç kitabı içine alan bu yapıtın
Tolstoy'un çocukluk ve gençliğiyle ne derece ilgisi olduğuna gelince: Tiplerin
birçoğu yaşamdan alınmıştır. Örneğin: Çocukluk bölümündeki Nikolenka kendisi,
fakat Nikolenka'nın babası, kendi babası değil, babasının komşusu ve arkadaşı A.
M. İsleniyev'dir. Eğitmen Mimi de İsleniyev'in evindeydi ve orada uzun zaman
kalmıştı. Katenka da onun kızı Yuzenka'dır. Karl İvanoviç, kendi öğretmeni olan
Teodor İvanoviç Rossel'e, Saint-Gerome da eğitmeni Saint-Thomas'a benzemektedir.
Nikolenka'nın annesine gelince, onu düşleminde yaratmıştır. Tolstoy, annesi
öldüğü vakit ancak üç yaşında olduğu için onu anımsayamaz. Büyük Hıristiyan
Grişa da o zamanlar oralarda yaşamış bir deli tipidir.
Yapıtın öteki bölümleri de iki cilt olarak sırayla yayımlanacaktır.
Rana Çakıröz
ÇOCUKLUK


I

ÖĞRETMEN KARL İVANOVİÇ

On yaşımı doldurmuştum, olağanüstü armağanlar aldığım doğum günümden üç gün
sonra 12 Ağustos 18 ** sabahı saat yedide Karl İvanoviç kalın kâğıttan yapılmış
bir değneğe çakılmış sineklikle baş ucumdaki sineğe vururken beni uyandırdı.
Bunu o kadar beceriksizce yapmıştı ki, meşe karyolamın önünde asılı duran, adını
taşıdığım azizin resmine çarpmış, öldürülen sinek de üstüme düşmüştü. Yorgandan
başımı çıkardım, sallanan resmi elimle durdurdum, sineği yere attım, uykulu
olmakla birlikte öfkeli bir bakışla Karl İvanoviç'i süzdüm. O ise, sırtında
alacaklı pamuk sabahlığı, belinde aynı kumaştan bir kuşak, başında püsküllü,
kırmızı örgülü takkesi, ayağında keçi derisinden yumuşak çizmeleriyle duvar
boyunca gezinmeyi, nişan alıp sinekliği sağa sola indirmeyi sürdürüyordu.
''Diyelim ki, ben küçüğüm, fakat o niçin beni rahatsız ediyor? Niçin Volodya'nın
yatağının yanındaki sinekleri öldürmüyor? Orada ne kadar var, baksa ya! Evet,
Volodya benden büyük, bense herkesten küçüğüm, herhalde bunun için bana işkence
ediyor. Onun yaşamda bir tek düşüncesi var, o da ne yapıp yapıp beni üzmek''
diye kendi kendime söyleniyordum. Beni uyandırdığını, korkuttuğunu pekâlâ
görüyor ama farkına varmamış gibi davranıyor... Ne çekilmez adam! Sabahlığı da,
takkesi de, püskülü de kendisi gibi çekilmez.
Karl İvanoviç'e öfkemden kendi kendime söylenirken, o karyolasına yaklaştı,
orada boncuktan yapılmış bir pabuç içinde asılı duran saate göz attıktan sonra
sinekliği çiviye astı. Çok neşeli görünen bir ruh durumu içinde bize dönerek,
hoş bir Alman edasıyla:
- Auf, Kinder, auf!.. s'ist Zeit. Die Mutter ist schon im saal (1) diye
seslendikten sonra bana yaklaştı ve ayak ucuma oturarak, tabakasını çıkardı. Ben
uyuyormuş gibi davrandım. Karl İvanoviç önce enfiyesini çekti, burnunu sildi,
parmaklarını şıkırdattı, ancak bu işlerden sonra benimle ilgilenmeye başladı.
Gülerek tabanımı gıdıklıyor; Nu, nun faulenzinder! (2) diyordu.
Gıdıklanmaktan çok huylandığım halde ne yatağımdan fırladım, ne de yanıt verdim;
yalnızca, başımı yastığın altına daha derinlere sakladım, olanca gücümle
tepiniyor, gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
- Ne iyi adam, hem bizi ne kadar da seviyor! Ona karşı nasıl böyle kötü
düşünceler besleyebildim diye kendime de, ona da içerliyor, hem ağlamak, hem
gülmek istiyordum; sinirlerim bozulmuştu.
Başımı yastığın altından çıkararak yaşlı gözlerle:
- ''Ach, lassen zie, Karl İvanoviç! (3) diye bağırdım.
Karl İvanoviç şaşırdı, tabanlarımı bırakarak, telaşla niçin ağladığımı, düşümde
kötü bir şey mi gördüğümü sormaya başladı. Onun hoş Alman çehresi, niye
ağladığımı anlamak için gösterdiği ilgi, gözyaşlarımın daha çok akmasına neden
oluyordu. Kendi kendimden utanıyor, nasıl olup da, bir dakika önce, Karl
İvanoviç'i sevmediğimi, onun sabahlığını, takkesini, püskülünü çekilmez
bulduğumu bir türlü anlayamıyordum. Şimdiyse tersine, her şeyi bana hoş geliyor,
hatta püskülü iyiliğinin söz götürmez bir kanıtı gibi görünüyordu.
Ona kötü bir düş gördüğüm için ağladığımı söyledim. Güya annem ölmüş de onu
gömmeye götürüyorlarmış. Bunların hepsini uydurmuştum, çünkü bu gece düşümde ne
gördüğümü hiç anımsamıyordum. Fakat anlattıklarımdan etkilenen Karl İvanoviç
beni okşamaya, avutmaya başlayınca, bu uydurduğum korkunç düşü, gerçekten görmüş
gibi oldum ve bu kez gözyaşlarım bambaşka bir nedenden akmaya başladı.
Karl İvanoviç yanımdan ayrıldıktan sonra ben yatağımda doğrulup küçük ayaklarıma
çoraplarımı geçirmeye uğraşırken, gözyaşlarım biraz dindi, fakat uydurduğum o
korkunç düşün acı düşüncelerinden bir türlü kurtulamıyordum. Odaya ufak tefek,
temiz, titiz, daima ciddi ve saygılı bir adam, aynı zamanda Karl İvanoviç'in
aziz dostu olan lalamız Nikolay girdi. Bize giysi ve ayakkabılarımızı,
Volodya'ya çizmelerini, bana da nefret ettiğim, fakat henüz giymek zorunda
olduğum frenk bağlı iskarpinlerimi getiriyordu. Onun yanında ağlamak ağrıma
gitti, hem de sabah güneşi pencerede o kadar neşeli parlıyor ve lavabonun
başında durup Maria İvanovna (kızkardeşimin eğitmeni) ile alay eden Volodya o
kadar, o kadar yüksek sesle gülüyordu ki, bir elinde sabunu, ötekinde ibriği,
omuzunda havlusuyla ağırbaşlı Nikolay bile gülümseyerek:
- Yeter artık, Vladimir Petroviç, lütfen yıkanın! diyordu.
Ben büsbütün neşelendim.
- Sind siebald fertig? (4) diye, ders odamızdan Karl İvanoviç'in sesi duyuldu.
Bu sefer sesi ciddiydi. Biraz önce gözyaşlarımı akıtacak kadar bana dokunan o
içtenlikten artık eser kalmamıştı. Karl İvanoviç ders odamızda bambaşka bir
adamdı, tam bir öğretmendi. Çabucak giyindim, yıkandım, daha elimdeki fırçayla
ıslak saçlarımı düzeltirken, onun çağırmasına koştum.
Karl İvanoviç gözlüğü burnunda, kitabı elinde olduğu halde, kapıyla pencere
arasında, her zamanki yerinde oturuyordu. Kapının solunda iki raf asılıydı: biri
biz çocuklar için, öteki Karl İvanoviç'in, kişiye özel dediğimiz raf. Bizimkinde
bir takımı düzgünce yerleştirilmiş, diğerleri rasgele bırakılmış, dersle ilgili
olan ve olmayan, her tür kitap vardı. Yalnızca ''Histoire de Voyage''ın (5)
kırmızı kaplı iki büyük cildi duvara heybetle yaslanmıştı; geriye kalanlar uzun,
kısa, küçük büyük kitaplar, kitapsız kaplar, kapsız kitaplar, karmakarışık
duruyordu. Ders arasından önce, Karl İvanoviç ''Kitaplık'' diye nitelediği bu
rafın düzeltilmesini buyurunca, elimize geçeni oraya rasgele sıkıştırıyorduk.
Kişiye özel raftaki kitap koleksiyonu, bizimkiler kadar büyük değildi, ama daha
da çeşitliydi. Onlardan üçünü anımsıyorum: lahana bahçelerinin gübrelenmesi
üzerine bir kitapçık; yedi yıl savaşları üzerine köşesi yanık, güderi kaplı bir
cilt; bir de hidrostatik ders kitabı. Karl İvanoviç vaktinin çoğunu burada, bu
kitapları okumakla geçirirdi; hatta bu yüzden gözleri bozulmuştu; fakat bu
kitaplardan ve ''Severnaya Pçela''dan (6) başka bir şey okumazdı.
Karl İvanoviç'in raftaki eşyaları arasında, onu bana en çok anımsatan şey,
ağaçtan bir desteğe iliştirilmiş ve küçük çarkların döndürdüğü, kartondan
kesilmiş bir yuvarlaktı. Bu yuvarlağın üstüne bir bayanla bir berberin
karikatürünü gösteren bir resim yapıştırılmıştı. Öğretmenimizin elinden çok iyi
elişi geliyordu ve bu aracı, zayıf gözlerini güçlü ışıktan korumak için
yapmıştı.
Altından ağarmış seyrek saçları görünen kırmızı takkesi, pamuk sabahlığıyla uzun
boyu hâlâ gözümün önündedir. Bir elinde kitap, öteki eli koltuğun yanına
serbestçe bırakılmış bir durumda; yüzünü gölgeleyen berber karikatürlü kartonun
durduğu masanın önünde oturmaktadır; yanıbaşında, üzerinde avcı resmi bulunan
bir saat, bir damalı mendil, siyah yuvarlak bir enfiyelik ve yeşil bir gözlük
kabıyla küçük bir tablada maşa duruyordu. Bunların hepsinin düzgünce
yerleştirilmiş olması ve yerli yerinde durması, Karl İvanoviç'in vicdanının
temiz ve ruhunun dingin olduğunu açıkça gösteriyordu.
Bazen, aşağıdaki salonda doyuncaya kadar koştuktan sonra, parmaklarımın ucuna
basa basa, gizlice yukarıya çıkıp ders odasına bakınca, Karl İvanoviç'i yalnız
başına koltuğa oturmuş, dingin ve vakarlı, sevdiği kitaplara dalmış bulduğum
olurdu. Bazen onu, okumadığı zaman da görürdüm: o vakit yarı kapalı mavi
gözleri, tuhaf bir anlatımla bakar, dudakları üzgün üzgün gülümserdi. Odanın
sessizliği içinde yalnızca avcı resimli saatin tıkırtısıyla Karl İvanoviç'in
düzenli soluğu duyulurdu.
Bazen, o farkına varmadan, kapıda durur, zavallı, zavallı yaşlı adam diye
düşünürdüm. Biz kalabalığız; oynuyor, eğleniyoruz, oysa o, yapayalnız ve
kimsecikler onunla candan ilgilenmiyor. Öksüz olduğunu söylerdi, doğru! Yaşamı
da ne kadar acıklıydı. Bunu Nikola'ya anlattığını anımsıyorum. Onun yerinde
olmak gerçekten feci! Ona o kadar acıdığım olurdu ki, yanına yaklaşır ve ''Liebe
(7) Karl İvanoviç'' derdim. O da bu biçimde seslenmemden dolayı, duygulandığını
belli ederek beni okşardı.
Öteki duvar da, hemen hepsi yırtılmış, fakat Karl İvanoviç'in becerikli eliyle
yapıştırılmış haritalarla kaplıydı. Ortasında, aşağı inmek için bir kapı bulunan
üçüncü duvarın bir yanında iki cetvel asılı dururdu: birisi bizim üstü çizik
çizik olmuş cetvelimiz, öteki yepyeni bir cetvel, çizmekten çok, bizi dürtmek
için kullanılan, onun özel cetveliydi. Karşı yanda, bizim küçük suçlarımızın
haçlarla, büyüklerinin de yuvarlaklarla gösterildiği bir kara tahta, onun
solunda da cezalandırıldığımız zaman diz çöktüğümüz köşe vardı.
Bu köşe, bende ne silinmez anılar bırakmıştı! Sobanın kapağını, bu kapağın hava
deliklerini ve kapağı çevirince içeri dolan havanın çıkardığı sesi anımsıyorum.
Bazen köşede dururdum, dizlerim, belim ağrıyıncaya kadar durduğum olurdu, o
zaman galiba Karl İvanoviç beni unuttu diye düşünürdüm; kendisi şimdi herhalde
yumuşak koltuğunda oturmakta ve hidrostatiğini okumaktadır, oysa ben ne
durumdayım? diye düşünürdüm.
Kendimi anımsatmak için usulcacık sobanın kapağını açıp kapamaya yahut duvarın
sıvalarını oymaya başlardım. Fakat kopan sıva parçası çok büyük olunca birden
gürültüyle yere düşer ve şüphesiz bana bütün cezalardan daha çok korku verirdi.
Başımı çevirip Karl İvanoviç'e baktığımda, elinde kitabıyla bir şeyin farkına
varmamış gibi davrandığını görürdüm.
Odanın ortasında, üstü eski siyah muşambayla örtülü bir masa duruyordu.
Muşambanın yırtıklarından, masanın çakılarla rasgele yontulmuş kenarları
görünüyordu. Çevresinde uzun zaman kullanılmaktan cilalanmış gibi parlayan
boyasız birkaç iskemle vardı. Üçüncü duvardaysa, üç pencere bulunuyordu.
Bunlardan şöyle bir görünüme bakılıyordu: pencerenin tam dibinden her taşını,
her çukurunu, araba tekerleklerinin bıraktığı her izi iyice tanıdığım, sevdiğim
bir yol geçiyordu. Yolun ötesinde arasından çitler görünen, budanmış ıhlamur
ağaçlarıyla çevrili, bir geçit. Geçidin üstünden, bir yanında harman bulunan bir
çayır, karşısında da orman; uzakta, ormanın içinde bekçinin kulübesi. Pencerenin
sağında, büyüklerin öğle yemeğinden önce oturdukları taraçanın bir bölümü
görünüyordu. Bazen, Karl İvanoviç yazım ödevlerimizi düzeltirken, aşağıya şöyle
bir göz attığım olurdu, annemin siyah saçlı başını ve bir başkasının sırtını
görür, oradan gelen konuşma, gülme seslerini biraz olsun duyardım; orada
bulunmak olanağı olmadığına üzülür ve acaba ne vakit büyüyüp de okumaktan
kurtulacağım, vaktimi diyaloglar ezberlemekle değil de, sevdiğim insanlar
arasında geçireceğim diye düşünürdüm. Yavaş yavaş bu can sıkıntısı, bir kedere
dönüşürdü ve kimbilir neden, öyle dalardım ki, Karl İvanoviç'in yaptığım yazım
yanlışlarından dolayı bana çıkıştığını bile duymazdım.
Karl İvanoviç sabahlığını çıkarıp omuzları kabarık, volanlı lacivert frağını
giydikten ve ayna önünde kravatını düzelttikten sonra, annemize günaydın demek
için bizi aşağıya götürürdü.



II

ANNEM

Annem salonda çay hazırlıyordu. Bir eliyle çaydanlığı, öteki eliyle de semaverin
musluğunu tutuyordu, dolu çaydanlıktan taşan su, tepsiye dökülüyordu. O kadar
dikkat ettiği halde, ne suyun döküldüğünü, ne de bizim içeri girdiğimizi fark
edememişti.
Sevilen bir varlığın çizgilerini insan düşleminde canlandırmaya çalışırsa,
geçmişten o kadar çok anı belirir ki, bunların içinden çizgileri, gözyaşları
arasından görünürmüş gibi, çok silik görür; bunlar düşlem gözyaşlarıdır. Ne
zaman annemi, o zaman olduğu gibi anımsamak istesem, ancak bana karşı her vakit
aynı şefkat ve sevgiyi gösteren kahve rengi gözleri, boynunda, kısa saçlarının
kıvrıldığı yerin biraz aşağısında bulunan beni, işlenmiş beyaz yakası ve hep
beni okşayan, sık sık öptüğüm, ince, zayıf eli gözümde canlanır, ama kendisini
bütün olarak bir türlü gözümün önüne getiremezdim..
Sedirin solunda eski, kuyruklu İngiliz piyanosu dururdu. Piyanonun başında,
esmer kardeşim Lüboçka oturuyor ve soğuk suyla yeni yıkanmış pembe parmaklarıyla
ve kendisini bir hayli zorlayarak ''Klementi'' etütlerini çalıyordu. On bir
yaşındaydı, kısa keten entari ve beyaz, paçaları dantelli pantolon giyiyor ve
oktavları ancak arpeggio (8) biçiminde alabiliyordu. Onun yanında, yarı dönük
durumda, başında pembe kurdeleli başlık, arkasında mavi hırkayla Marya İvanovna
oturuyordu. Karl İvanoviç'in girmesiyle, kırmızı, asık yüzünün anlatımı büsbütün
ciddileşti. Öğretmenimizin selamına karşılık vermeden, onu sert bir bakışla
süzdü ve ayağıyla tempo tutarak eskisinden daha tok, daha buyurucu bir edayla:
un, deux, trois (9) diye saymayı sürdürdü.
Karl İvanoviç buna hiç aldırış etmeden, Almanlara has güleryüzlülükle, elini
öpmek için anneme doğru yaklaştı. Annem, kederli düşüncelerden kurtulmak
istiyormuş gibi, başını silkip, elini Karl İvanoviç'e uzattı, o elini öperken,
annem de onu buruşuk alnından öptü.
- İch danke, liebe Karl İvanoviç (10)! dedi ve Almanca konuşmayı sürdürerek
bizim nasıl uyuduğumuzu sordu.
Zaten bir kulağı ağır işiten hocamız, odadaki piyano gürültüsünden hiçbir şey
duymuyordu. Tek ayak üstünde durarak, eliyle masaya dayandı, annemin oturduğu
sedire doğru eğilerek, o zaman bana inceliğin en yüksek örneği gibi görünen bir
gülümsemeyle takkesini başından çıkardı ve anneme:
-İzin verir misiniz, Natalya Nikolayevna? dedi, çünkü: Karl İvanoviç başını
üşütmemek için, kırmızı takkesini hiç başından çıkarmazdı, fakat salona her
girişinde, annemden bunun için izin isterdi.
Annem:
- Giyin, Karl İvanoviç! dedikten sonra, ona doğru eğilerek, oldukça yüksek bir
sesle: Ben size çocukların nasıl uyuduklarını soruyorum, diye yineledi.
Fakat o, yine bir şey duymamıştı, çıplak başına kırmızı takkesini geçiriyor ve
eskisinden daha güzel gülümsüyordu. Annem Marya İvanovna'ya güleç bir yüzle:
- Bir dakika durun Mimi, bir şey işitilmiyor, dedi.
Zaten güzel olan annemin yüzü, gülümseyince, bir kat daha güzelleşir, çevreye
sanki neşe saçardı. Eğer, yaşamımın en acı dakikalarında bir an için olsun, bu
gülümsemesini görmek fırsatını bulsaydım, keder nedir bilmezdim. Yüz güzelliği
denen şey, bence tatlı bir gülümsemede toplanır, eğer gülümseme bir yüzü
güzelleştiriyorsa, o yüz güzeldir, eğer değiştiriyorsa, bu yüz şöyle böyle bir
yüzdür, bozuyorsa çirkindir.
Annem sabah selamlaşmasından sonra iki eliyle başımı tutup yukarıya kaldırdı,
dikkatle yüzüme bakarak:
- Sen bugün ağladın mı? diye sordu.
Yanıt vermedim. O, gözlerimden öptü ve Almanca, niçin ağladın? dedi.
Bizimle içten, arkadaşça konuşmak istediği vakit, daima çok iyi bildiği Alman
dilini kullanırdı. Düşümde ağladığımı anlattım ve uydurduğum düşün ayrıntılarını
anımsarken, elimde olmayarak titredim.
Karl İvanoviç sözlerimi onayladı, fakat düş için bir şey söylemedi. Mimi'nin de
katıldığı hava konusu üzerinde biraz konuştuktan sonra, annem bazı emektar
hizmetçiler için tepsiye altı tane kesme şeker koyarak, masadan kalktı ve
pencerenin önünde duran kasnağın başına geçti. Bize:
- Haydi çocuklar, artık babanıza gidin, ve harmana gitmeden önce beni
kesinlikle görmesini söyleyin diye tembih etti. Müzik, tempo sayıları ve sert
bakışlar yeniden başladı, biz de babamıza yollandık.
Daha, büyükbabamızın zamanından beri hizmet odası adını taşıyan odadan geçtik ve
babamın odasına girdik.



III

BABAM

Babam, yazı masasının başında ayaktaydı. Her zamanki yeri olan, kapıyla
barometre arasında durup arkasında tuttuğu ellerinin parmaklarını çabuk çabuk
oynatan kâhya Yakof Mihaylof'a, zarf, kâğıt ve para kümelerini göstererek
sinirleniyor, hararetle bir şeyler anlatıyordu.
Babamın sinirlenmesi artınca, kâhyanın parmak hareketleri çoğalıyor ve tersine,
babam susunca parmaklar da duruyordu. Fakat, Yakof kendisi konuşmaya başlayınca,
parmaklar daha büyük bir telaşla harekete geçiyor, sinirli sinirli kıvranıyordu.
Bunlardan Yakofun gizli düşüncelerini anlamak, bana mümkün gibi görünüyordu. Hep
dingin olan yüzünde, sanki: ben haklıyım ama neylersin ki yetki sizde, siz
bilirsiniz, der gibi, hem kendi yeterliliğini, hem de başkasına bağlı olduğunu
gösterir bir anlatım oluyordu.
Babam, bizi görünce, yalnızca:
- Biraz bekleyin, dedi, ve birimizin kapıyı kapaması için başıyla işaret etti.
Her zaman yaptığı gibi omzunu silkerek, kâhyaya:
- Allah Allah! Yakof, sana bugün ne oldu? Bu zarfın içindeki sekiz yüz
rubleyi... diyerek durakladı.
Bu sırada Yakof abaküsü önüne çekerek, üstüne 800 rubleyi işaretledi ve babamın
daha neler söyleyeceğini bekleyerek gözlerini belirsiz bir noktaya dikti. Babam
sözünü sürdürerek:
- Benim burada bulunmadığım zamanlar, ev harcamaları için anlaşıldı mı? Devlet
Bankası'nda depozitodan geriye kalan 2000 rubleyi de alırsın. Değirmenden de
1000 ruble alman gerekiyor; senin hesabına göre, satabileceğimiz 7000 pud (11)
ottan -ki 45 kapikten sayıyorum- 3000 ruble alırsın, böylelikle elindeki paranın
tutarı ne kadar olacak? 12.000 ruble, öyle değil mi?
Yakof:
- Evet efendim, öyle, dedi.
Bununla birlikte, parmaklarının telaşla oynamalarından onun bir şeye karşı
çıkacağını sezmiştim, fakat babam ağzını açmasına olanak vermedi:
- İşte bu hesapladığımız paralardan 10.000 rubleyi kooperatife, Petrovskoe için
göndereceksin. Gelelim şimdi yazıhanedeki paraya; (Yakof abaküs üzerinde
işaretlenmiş olan 12.000'i bozup, yerine 21.000 rubleyi işaretledi) bana
getirir, bugünkü tarihle kaydedersin (Yakof abaküsü karıştırıp ters çevirdi,
galiba bu davranışıyla, 21.000 rublenin de yanacağını göstermek istiyordu).
İçinde para olan bu zarfı da, üstünde yazılı adrese verirsin, dedi.
Ben masaya yakın duruyordum, zarfın üstündeki yazıya şöyle bir göz attım. ''Karl
İvanoviç Mayer'' yazılıydı.
Beni ilgilendirmeyen bir şeyi okuduğumun farkına varan babam, elini omuzuma
koyarak, beni hafifçe masadan öteye itti. Ben, bu hareketin bir okşama mı, yoksa
bir aşağılama mı olduğunu sezememekle birlikte, her olasılığa karşı, omuzumda
duran, büyük, damarlı eli öptüm. Verilen buyruklara karşılık olarak Yakof:
-Başüstüne, efendim, dedi ve annemin Habarovskoye adındaki çiftliğinden gelen
paraların ne yapılacağını sordu. Babam da:
- Yazıhanede duracak, buyruğum olmadıkça da, asla hiçbir yere harcanmayacak
yanıtını verdi.
Yakof birkaç saniye sustu; sonra birdenbire, parmakları oynamaya başladı,
efendisini dinlerken, yüzünde taşıdığı saf, boyun eğer anlatımı, kurnaz, zeki
bir duruma çevirerek, abaküsü önüne çekti ve söze başladı:
- Izin edin de açıklayayım, Piotr Aleksandroviç (12) yine siz bilirsiniz, bence
parayı bankaya vaktinde yatırmaya olanak yok, dedi; ve kesik kesik sürdürdü:
saygıdeğer efendim, değirmenden, satılacak ottan, rehinden geri kalan paranın
alınacağını söylediniz, diyerek bir yandan da saydığı paraları kaydetmeye
başladı, bir süre bekledikten sonra, zeki ve anlamlı bakışlarını babama çevirdi
ve: ''Ben bu hesap ve kestirimlerde aldanmış olmaktan korkuyorum'' diye ekledi.
- Niçin?
- İşte gördüğünüz gibi: önce değirmen sorunu: değirmenci iki kez bana geldi,
parası olmadığına antlar içerek, borcun geriye bırakılmasını rica etti. Hatta
kendisi de şimdi buradadır. Saygıdeğer efendim onunla görüşmek iyiliğini yapmaz
mısınız?
Babam bir baş hareketi yaparak değirmenciyle konuşmak istemediğini anlattı,
sonra daha neler söylüyor diye sordu:
- Hep bildiğiniz şeyler efendim! Değirmende hiç iş olmuyormuş, elde edilen beş
on para da bendin onarımına gidiyormuş. Onu işten uzaklaştırmak kolay ama bizim
bunda ne çıkarımız olabilir ki? Depozito olarak yatırılan paradan söz
etmiştiniz, galiba açıklamıştım: paracıklarımız orada saplanıp kaldı, bunu kolay
kolay ele geçirmek umudu yok. Geçenlerde, ben kentte İvan Afanasyeviç'e bir
araba un ve bu işle ilgili bir tezkere göndermiştim, bu kez de Piotr İvanoviç
için her şeyi istekle yapacağım, fakat bu işin kendi elinde olmadığını, görünüşe
bakılırsa, makbuzun iki aya kadar da alınmasının şüpheli olduğunu söyleyerek
yanıt verdiler. Söz ettiğiniz ot sorununa gelince, diyelim ki, 300 rubleye
satılır.
Kâhya abaküste 300 rubleyi işaretledi ve biraz sustuktan sonra, sanki: ''Bunun
ne kadar az olduğunu siz de pekâlâ görüyorsunuz! Otu da şimdiden satmakla yine
zarar edeceğimizi de biliyorsunuz...'' der gibi, kâh abaküse, kâh babamın
gözlerine bakıyordu.
Daha birçok kanıt topladığı belliydi; bunun için olacak, babam sözünü kesti.
- Ben bu buyruklarımı değiştirecek değilim, dedi: ama bu paraların alınmasında
gerçekten bir engel çıkarsa, ne yapalım, o zaman Habarovskoye'nin paralarından
gereği kadar alırsın. Kâhya:
- Başüstüne, efendim, dedi.
Yakof'un yüzünden ve parmaklarından; bu son buyruktan pek çok hoşnut kaldığı
seziliyordu.
Aslında bir köle olan Yakof, çok çalışkan, çok sadık bir insandı. O bütün iyi
kâhyalarda olduğu gibi, efendisi hesabına son derece cimriydi, efendilerinin
çıkarları üzerinde çok acayip düşünceleri vardı, hep hanımının geliri zararına,
efendisinin gelirini çoğaltmaya çabalar, hanımının çiftliğinin bütün kazancını
oturduğumuz Potrovskoye konağına harcamak gerektiğini kanıtlamaya çalışırdı.
Amacına eriştiği şu dakikada büyük bir utku kazanmış gibi seviniyordu.
Sabah görüşmesinden sonra, babamız köyde başıboş dolaştığınız yeter, artık küçük
değilsiniz, ciddi öğrenim zamanınız geldi, dedi.
- Bu gece Moskova'ya hareket edeceğimi, sizleri de birlikte götüreceğimi
biliyorsunuz sanırım. Orada büyükannenizle oturacaksınız, anneniz kızlarla
burada kalacak. Şunu da bilmelisiniz ki, iyi okuduğunuzu ve büyüklerin sizlerden
hoşnut olduğunu duymak anneniz için büyük bir avuntu olacak.
Birkaç günden beri süren hazırlıklardan olağanüstü bir şey olacağını bildiğimiz
halde, bu haber bizi çok sarstı. Volodya kızardı, titrek bir sesle annemin
tembihini yineledi.
- Demek ki, düşüm buna çıkacakmış!Tanrı vere de daha kötü bir şeyler olmasa diye
düşündüm.
Anneme pek çok acımakla birlikte, bizim gerçekten büyümüş olduğumuzu düşünmek
beni sevindiriyordu.
''Eğer bugün gideceksek herhalde ders olmayacak; bu çok güzel! diye
düşünüyordum, fakat Karl İvanoviç'e yazık olacak; herhalde ona yol verecekler,
yoksa onun için gördüğüm zarfı hazırlamazlardı... Keşke ömrüm oldukça okusam,
buradan uzaklaşmasam, annemden ayrılmasam ve zavallı Karl İvanoviç'i incitmesem.
O zaten çok talihsiz bir adam.''
Bu düşünceler zihnimde şimşek gibi çakıyordu; yerimden kımıldamıyor,
iskarpinlerimin siyah kurdelelerine dalmış, bakıyordum.
Babam Karl İvanoviç'le barometrenin düşmesi üzerine birkaç sözcük konuştu.
Yemekten sonra, son kez olarak genç av köpeklerini denemek istediği için Yakof'a
köpeklere yiyecek vermemesini buyurdu; kestirimlerimin tersine, bizi ilerde ava
götürmek sözüyle avutarak, derse gönderdi. Yukarıya çıkarken, taraçaya uğradım.
Kapının önünde babamın en çok sevdiği tazı Milka, güneşten gözlerini kapatmış,
yatıyordu. Onu okşadım ve burnundan öperek: Milkacık, biz bugün gidiyoruz,
Allahaısmarladık! Artık bir daha görüşemiyeceğiz dedim. İçlendim, ağlamaya
başladım.



IV

DERSLER

Karl İvanoviç'in canı çok sıkılıyordu. Bu, çatık kaşlarından, ceketi konsolun
gözüne fırlatışından, kemerini öfkeli öfkeli bağlayışından ve diyalog kitabından
ezberlemek zorunda olduğumuz bölümü gösterirken tırnağını sertçe çekişinden
belliydi. Volodya epeyce çalışıyordu, oysa ben üzüntüden hiç bir şey yapamıyor,
uzun zaman anlamsız anlamsız diyalog kitabına baktığım halde, yakınlaşan
ayrılığın üzüncüyle gözlerimde biriken yaşlardan, doğru dürüst bir satır bile
okuyamıyordum. Gözlerini yummuş bir durumda (ki bu hiç iyi bir belirti değildi)
beni dinleyen Karl İvanoviç'e okuduklarımı anlatma zamanı gelince, biri: Wo
kommen sie her? (13) deyip de öteki: İch komme van Kaffe-Hause, (14) diye yanıt
vereceği yerde, ben artık gözyaşlarımı tutamamış ve hıçkırmaktan: Haben sie die
Zeitung nicht gelesen? (15) diyememiştim. Sıra yazı dersine gelince: kâğıda
damlaıyan gözyaşlarım, suyla paket kâğıdı üzerine yazı yazar gibi, lekeler
oluşturdu.
Karl İvanoviç kızdı, ceza olarak beni diz çöktürdü. Bu davranışımın inatçılık ve
palyaçoluk (16) (bu deyimi çok severdi) olduğunu yineliyor, beni cetvelle
korkutuyor, özür dilememi istiyordu. Oysa ben gözyaşlarımın etkisi altında bir
tek sözcük bile söyleyemiyordum. Sonunda, o da kendi haksızlığını anlamış olacak
ki Nikolay'ın odasına geçti, kapıyı hızla kapattı.
Ders odamızdan lalanın odasındaki konuşma duyuluyordu. Karl İvanoviç odaya
girerken:
- Nikolay, çocukların Moskova'ya gideceklerini duydun mu? diye sordu.
- Duymaz olur muyum, duydum dedi.
Herhalde Nikolay ayağa kalkmak istiyordu, çünkü Karl İvanoviç: ''Otur Nikolay''
dedi ve kapıyı kapadı. Ben köşeden çıktım, konuştuklarını dinlemek için kapıya
yaklaştım. Karl İvanoviç içli içli konuşarak:
- Anlaşılıyor ki, insanlara ne kadar iyilik edilse, ne kadar bağlılık
gösterilse, karşılığında bir teşekkür bile beklememek gerek, Nikolay diyordu.
Pencerenin önünde oturmuş, ayakkabı onarımıyla uğraşan Nikolay, başıyla
onaylarken, o sözünü sürdürerek:
- On iki yıldır ben bu evdeyim dedi, gözlerini ve elindeki tabakayı yukarı
kaldırarak konuşmayı sürdürdü: Allahın önünde, diyebilirim ki, onları kendi
çocuklarım gibi, hatta daha çok sever, onlarla ilgilenirdim. Valodya'nın sıtmaya
tutulduğunu anımsıyor musun, Nikolay, dokuz gün onun başucunda beklemiş, gözümü
kırpmamıştım. Evet! O vakit ben iyi, sevimli Karl İvanoviç'tim. Çünkü bana
gereksinimleri vardı; alaylı alaylı gülümseyerek sürdürdü ve: Şimdi çocuklar
büyüdüler, onlara ciddi öğrenim gerekliymiş. Sanki burada okumuyorlar? Bu sırada
bizini bırakıp iki eliyle ipleri çeken Nikolay:
- Daha başka türlü nasıl okunur sanki, dedi.
- Evet., şimdi bana gereksinimleri yok, beni kovmaları gerek; ama, ya verdikleri
sözler, teşekkürleri nerede kaldı? Elini kalbine koyarak: -Natalya
Nikolayevna'yı sayarım, severim, ama o ne yapsın? Onun bu evdeki sözü - eline
aldığı bir deri parçasını çalımla yere atarak - sanki bu, diyordu. Ben bunların
kimin marifeti olduğunu, bu evde artık neden gerekli olmadığımı biliyorum; evet,
çünkü ben başkaları gibi dalkavukluk edemiyor, her şeye eyvallah demiyorum. Ben
hep, mağrur bir edayla herkese, her şeyi doğru söylemeye alıştım. Tanrı hoş
görsün! Benim bu evde eksilmemle onlar zenginleşmezler, ben de, Tanrı büyüktür,
elbette bir lokma ekmek bulurum, öyle değil mi Nikolay? diyordu.
Nikolay başını kaldırdı ve gerçekten bir lokma ekmek bulup bulamayacağını kesin
olarak anlamak istermiş gibi, Karl İvanoviç'in yüzüne baktı, fakat bir şey
söylemedi.
Karl İvanoviç uzun uzun konuştu; daha önce yanında bulunduğu bir generalin
evinde hizmetine nasıl daha çok değer verildiğinden, (ki bu sözü duymak bana çok
acı geldi) Saksonya'dan, ailesinden, arkadaşı olan terzi Schönheit'den ve bunun
gibi şeylerden söz etti.
Onun üzüntüsünü paylaşıyor ve hemen aynı derecede sevdiğim Karl İnavoniç'le
babamın anlaşamamalarından acı duyuyordum. Yeniden köşeye döndüm, yere çömeldim
ve aralarında iyi geçimi nasıl sağlayabileceğimi düşünmeye koyuldum.
Ders odasına dönen Karl İvanoviç köşeden çıkmamı ve ders için defteri
hazırlamamı buyurdu. Her şey hazırlandıktan sonra, o kurumlu bir biçimde
koltuğuna yerleşti, derinlerden geldiği duygusunu veren bir sesle, şunları
yazdırmaya başladı: Von al-len Lei-den-schaf-ten die grau-sam-ste ist... ''haben
sie geschrieben?'' (17). Burada durakladı, ağır ağır enfiyesini çekti ve yeni
bir güçle yazdırmayı sürdürdü: ''die grausamste ist, die Un-dank-bar-keit''...
''Ein grosses U.'' (18). Son sözcüğü yazdıktan sonra arkasını bekleyerek yüzüne
baktım. Belirsiz bir gülüşle:
- Punktum (19) dedi ve bir işaretle defterimizi istedi.
Duygularının anlatımı olan bu tümceyi büyük bir haz içinde ve türlü türlü
edalarla birkaç kez okudu. Sonra tarihten bir ödev vererek, pencere önünde
oturdu. Yüzü biraz önce olduğu gibi asık değildi, yüzünde aşağılanmanın gereği
gibi öcünü almış, hoşnut bir insan anlatımı vardı.
Saat bire çeyrek kaldığı halde, Karl İvanoviç durmadan yeni ödevler veriyor,
bizi bırakmaya niyeti olmadığı anlaşılıyordu: Can sıkıntımızla iştahımız aynı
derecede artmaktaydı. Yemek zamanının yaklaştığını gösteren bütün belirtileri
büyük bir sabırsızlıkla izliyordum.. İşte hizmetçi kadın, bulaşık bezi elinde
tabakları yıkamak için geçiyor, işte büfenin durduğu odadan gelen tabak
şıkırtısı, masa açılırken sandalyeler yerleştirilirken çıkan sesler. İşte Mimi
ile Lüboçka ve Katenka (Katenka, Mimi'nin on iki yaşındaki kızı) bahçeden
dönüyorlar, fakat Foka -yemeğin hazır olduğunu her zaman gelip haber veren
sofracı Foka- görünürde yok. Ancak o göründüğü zaman kitapları bırakıp Karl
İvanoviç'e aldırış etmeden aşağı koşabiliriz.
İşte merdivenden ayak sesleri geliyor; ama Foka değil bu! Ben onun yürüyüşünü
bilirim, çizmelerinin gıcırtısını tanırım. Kapı açıldı, hiç tanımadığım biri
göründü.



V

DELİ

Odaya, solgun, uzunca yüzü çiçek bozuğu olan, ağarmış uzun saçlı, kırmızımtrak
seyrek sakallı, elli yaşlarında bir adam girdi. Öyle uzun boyluydu ki, kapıdan
girmek için yalnızca başını değil, bütün vücudunu eğmek zorundaydı. Üzerinde hem
kaftanı, hem de papaz cübbesini andıran, lime lime bir şey vardı. Elinde kocaman
bir değnek tutuyordu. Odaya girince, bütün gücüyle değneği yere vurdu, kaşlarını
çatıp ağzını kulaklarına kadar açarak korkunç, garip bir kahkaha attı. Bir gözü
kördü, bu gözün beyazlaşmış gözbebeği durmadan dönüyor, zaten çirkin olan yüzüne
büsbütün iğrenç bir anlam veriyordu. Kısa adımlarla koşarak Valodya'ya doğru
yaklaştı ve:
- İşte yakalandınız! diye bağırdı. Valodya'nın başını yakaladı, dikkatle
incelemeye koyuldu. Sonra, pek ciddi bir tavırla ondan uzaklaşıp masaya yanaştı,
muşambanın altına üflemeye, istavroz çıkarmaya başladı. Valodya'ya dikkatle
bakıyor, gözü yaşlı, titrek bir sesle:, "Vah, vah, yazık! Zavallılar!.. Uçup
gidecekler!" diyor ve gerçekten akan gözyaşlarını koluyla siliyordu.
Sesi kaba ve hırıltılı, devinimleri çevik ve kesik, sözleri birbiriyle ilgisiz
ve anlamsızdı (hiç adıl kullanmıyordu); ama konuşması öyle dokunaklıydı, sarı ve
çirkin yüzü kimi zaman öyle açık bir üzünçle doluyordu ki, onu dinlerken acıma,
dehşet ve üzüntü duymamak olanaksızdı.
Bu, başıboş gezen deli Grişa idi.
Nereliydi? Kimin nesiydi? Böyle nerde akşam orda sabah bir ömür sürmeyi nereden
aklına koymuştu? Bunları kimseler bilmiyordu. Bildiğimiz yalnızca şuydu: Grişa,
yaz kış yalınayak dolaşıyor, on beş yaşından beri ermiş olarak tanınıyordu.
Manastırları geziyor, sevdiklerine azizlerin resimlerini armağan ediyor,
birtakım gizemli sözler söylüyor, kimileri bu sözlerin öte dünyadan bir haber
olduğuna inanıyorlardı; hiç kimse onu başka bir kılıkta görmemişti. Ara sıra
büyükanneme uğrarmış. Kimileri, onun zengin bir ailenin temiz ruhlu, zavallı
oğlu; kimileri de orta halli bir köylü ve tembelin biri olduğunu söylerdi.
Sonunda, çoktan beri beklenen düzensever Foka geldi, biz de aşağı indik. Grişa
içini çekerek saçmalamayı sürdürüyor, sopayla merdivenlere vura vura arkamızdan
geliyordu. Annemle babam salonda kol kola geziniyor, sessiz sessiz bir şeyler
konuşuyorlardı. Marya İvanovna, sedirin iki yanında karşılıklı duran
koltuklardan birine kurulmuş; yanında oturan kızlara sert, ama kısık bir sesle
öğütler veriyordu. Karl İvanoviç odaya girer girmez, Marya İvanovna ona baktı
ve, 'Ben sizin varlığınızın ayrımında bile değilim' der gibi bir davranışla
başını çevirdi. Kızların gözlerinden, bize bir an önce çok önemli bir haber
vermek istedikleri okunuyordu. Ama, yerlerinden sıçrayıp bize koşmaları,
Mimi'nin kurallarını bozmak olurdu. Ancak, ona yaklaşıp, ayaklarımızı birbirine
vurarak, "Bonjur Mimi," dedikten sonra, konuşma izni alınabilirdi.
Bu Mimi, ne çekilmez bir yaratıktı! Onun yanında hiçbir şey konuşulamazdı ki; o,
her şeyi terbiyesizlik sayardı. Üstelik de, tam Rusça gevezelik etmeye can
attığımız bir sırada, "Parlez donc Français!" (20) diye bize askıntı olur ya da
yemek arasında -tam bir yemeğin tadını alıp da, kimse karışmadan yemek
istediğimiz bir sırada,- o kesinlikle, "Mangez donc avec du pain" (21) ya da,
"Comment est-ce que vous tenez votre fourchette?" (22) derdi. 'Bizimle ne ilgisi
vardı sanki! Kendi kızlarına baksa ya! Bizimle ilgilenecek Karl İvanoviçimiz
var,' diye düşünürdüm. Karl İvanoviç haklı; kimi insanlara karşı duyduğu nefret
duygusuna ben de tümüyle katılıyorum.
Büyükler yemek odasına geçtikten sonra, Katenka ceketimden tutarak beni durdurdu
ve:
- Ne olur, anneme rica edin, bizi de ava götürsünler, diye fısıldadı.
- Peki, söylemeye çalışırız, dedim.
Grişa yemek odasında, ama ayrı bir masada yemek yiyordu; gözlerini tabağından
kaldırmıyor, arada bir göğüs geçirerek yüzüne korkunç görünümler veriyor; kendi
kendisine konuşur gibi, "Yazık!... uçtu... güvercin göğe uçup gidecek... vah
mezarlıkta taş!" gibi sözler söylüyordu. Annem sabahtan beri neşesizdi.
Grişa'nın orada bulunması, sözleri ve davranışları onun eskiden beri bozuk olan
sinirlerini, farkedilir bir biçimde daha da bozuyordu. Babama çorba tabağını
uzatırken:
- Senden bir şey rica edecektim, az kalsın unutuyordum, dedi.
- Neymiş?
- Lütfen söyle de şu korkunç köpekleri kapatsınlar. Avludan geçerken, zavallı
Grişa'yı az kalsın parçalıyorlardı. Bağlı olmayınca çocuklara da
saldırabilirler.
Kendisinden söz edildiğini duyan Grişa, bize döndü, giysilerinin yırtık
eteklerini gösteriyor ve ağzındakini çiğniyerek:
- Benim parçalanmamı istiyordu... Tanrı razı gelmedi. Köpekleri insanların
üstüne saldırtmak günahtır! Büyük günahtır! Vurma babacan (23), vurmaktan ne
geçer eline? Tanrı bağışlar... Öyle günlerde değiliz, diye söyleniyordu.
Babam dikkatle, sert bir bakışla onu süzerek:
- Ne söylüyor, hiçbir şey anlamıyorum, dedi.
Annem:
- Oysa ben anlıyorum; bir avcının, köpeklerini özellikle üstüne saldırttığını
anlattı; onun için, "Benim parçalanmamı istiyordu, ama Tanrı razı gelmedi,"
diyor; size de onu cezalandırmamanız için yalvarıyor, dedi.
Babam da:
- Ha, öyle mi? Ama, o avcıya ceza vereceğimi nerden biliyor? dedi ve Fransızca
olarak, "Bilirsin ki, ben öyle kimselerden hoşlananlardan değilim, hele bu hiç
hoşuma gitmedi sanırım," derken, annem bir şeyden korkmuş gibi, onun sözünü
kesti:
- Ah! Öyle şeyler söyleme, ne biliyorsun? dedi.
- Sanırım, bu gibi insanları inceleme fırsatını buldum. Sana öyle çok
geliyorlarki; hepsi de aynı biçimde insanlar. Hep aynı terane...
Annemin bu konuda bambaşka düşündüğü ve tartışmak istemediği anlaşılıyordu.
Annem:
- Bana bir börek uzatır mısın lütfen; nasıl, iyi olmuş mu? dedi. Babam böreği
eline alıp annemin erişemiyeceği bir uzaklıkta tutarak:
- Hayır, beni asıl kızdıran, evet kızdıran nokta, aklı başında, görmüş geçirmiş
kimselerin de bu gibi şeylere inandıklarını görmektir, dedi ve çatalı masaya
vurdu. Annem elini uzatarak:
- Ben bir börek uzatmanı rica etmiştim, diye yineledi. Babam elini geriye çekti:
- Polisler, bu gibi insanları içeri tıkmakla çok iyi ediyorlar, diye konuştu ve
gülümseyerek, onların biricik yararı sinirleri zaten zayıf olan kimselerin
sinirlerini büsbütün bozmaktır, diye ekledi ve bu konuşmanın annemin hiç hoşuna
gitmediğini anlayarak bir börek uzattı.
Annem:
- Sözlerine karşılık ancak şunu söyleyebilirim: Altmış yaşına karşın yaz kış
yalınayak gezen, giysisinin altında hiç çıkarmadan iki pud ağırlığında zincirler
taşıyan, bütün gereksinmelerini sağlayacak rahat bir yaşam önerisini birkaç kez
geri çeviren böyle bir adamın, bunları yalnızca tembellik yüzünden yaptığına
kolay kolay inanılmaz doğrusu.
Biraz sustuktan sonra, göğüs geçirerek şunları ekledi:
- Bilinmezden haber vermeye gelince; je suis payée pour y croire (24). Rahmetli
babamın ölümünü, günü gününe, saati saatine Grişa'nın nasıl haber verdiğini,
sanırım sana anlatmıştım dedi.
Babam ağzını Mimi'nin oturduğu yandan eliyle kapadı ve (babamın bunu yaptığını
ne zaman görsem dikkat kesilir, gülünç bir şey beklerdim), gülümseyerek:
- Vah vah, bana yaptığını gördün mü? Niye onun ayaklarını anımsattın? Onlara
baktım, artık hiçbir şey yiyemeyeceğim, dedi.
Yemek sona eriyordu. Lüboçka ile Katinka durmadan bize göz ediyor,
iskemlelerinde kımıldıyor, kısacası büyük bir coşku gösteriyorlardı. Göz
işaretleriyle, "Bizi de ava götürmeleri için, niye hâlâ yalvarmıyorsunuz?" demek
istiyorlardı.
Ben dirseğimle Valodya'yı dürttüm, Valodya da beni dürttü ve sonunda karar
verdi; önce çekingen, sonra oldukça kesin, yüksek bir sesle, bugün hareket
edeceğimiz için kızların da bizimle arabayla ava gelmelerini istediğimizi
anlattı. Büyükler arasında kısa bir konuşmadan sonra konu bizim istediğimiz gibi
çözümlendi; bizi en çok sevindiren şey de, annemin bizimle geleceğini söylemesi
oldu.



VI

AV HAZIRLIKLARI

Tatlı yenirken Yakof çağrıldı, araba, av köpekleri, binek atları için en ince
ayrıntısına dek, her atın adı söylenerek, buyruklar verildi. Valodya'nın atı
aksadığı için, babam Yakof'a av atlarından birini hazırlamasını söyledi. "Av
atı" sözü annemin tuhafına gidiyordu. O, bu atın bir tür kudurmuş, vahşi hayvan
gibi bir şey olduğunu sanıyor ve ona öyle geliyordu ki, bu at gemi azıya alarak
Valodya'yı kesinlikle öldürecekti. Valodya'nın büyük bir gözüpeklikle, bir
şeyden korkmadığını, tersine, atın gemi azıya almasından çok hoşlandığını
söylemesine ve babamın tüm yatıştırıcı sözlerine karşın, zavallı annem, bütün bu
gezinti süresince çok merakta kalacağını söyleyip duruyordu.
Sofradan kalktık; büyükler, kahve içmek için babamın odasına geçtiler, biz de
dökülmüş sarı yapraklarla örtülü yollarda ayaklarımızı sürte sürte gezinmek ve
konuşmak için bahçeye koştuk. Valodya'nın av atıyla gitmesi, Lüboçka'nın
Katinka'dan daha yavaş koşması ayıp olduğu, Grişa'nın taşıdığı zincirleri görmek
çok meraklı olacağı gibi konulardan söz açıldı; ama ayrılışımızla ilgili tek
sözcük geçmedi. Konuşmamız, yaklaşan arabanın gürültüsüyle kesilmişti. Bu
arabanın yayları üzerinde birer çocuk uşak oturuyordu. Arabanın ardından av
köpekleriyle avcılar, bunların arkasında da Valodya'ya ayrılan ata binmiş olan
arabacı İgnatiy, benim emektar hayvanımın yularından tutmuş geliyordu. Önce,
hepimiz, bu çok meraklı şeyleri görmek için duvara atıldık, ama sonra bağırıp
tepinerek yukarıya, giyinmeye koştuk; giyimimizin avcılarınkine benzemesini
istiyorduk. Bu benzeyişi sağlamak için başlıca yol da pantolonların paçalarını
çizmelerin içine sokmaktı. Zaman geçirmeden hemen bu işe başladık. Bir an önce
avluya koşup köpekleri, atları doya doya seyretmeye, avcılarla konuşmaya can
atıyorduk.
Hava çok sıcaktı. Beyaz, garip biçimli bulutlar daha sabahtan, ufukta görünmeye
başlamıştı. Sonra hafif bir yel onları bir araya toplamaya başladı ve o duruma
getirdi ki, arada bir güneşi kapatıyorlardı. Bu bulutlar, ne denli dönüp dolaştı
ve karardıysa da, bizim son bir kez daha eğlenmemize engel olmak için fırtına
kılığına girmediler; akşama doğru da yeniden dağılmaya başladılar. Kimileri
renklerini yitirerek ufuk yönünde uzayıp gidiyordu; ötekiler, tam başımızın
üstünde, saydam, beyaz balık pullarını andırır biçimlere büründüler; yalnızca
iri bir kara bulut doğuda duraklayıp kaldı. Hangi bulutun nereye gideceğini çok
iyi kestiren Karl İvanoviç, bu kara bulutun Maslovka'ya doğru gideceğini,
havanın yağışlı olmayıp olağanüstü güzel olacağını söyledi.
Foka, ilerlemiş yaşına karşın, hızlı, çevik adımlarla merdivenleri indi ve
"Yanaş!" diye bağırdı. Arabacının, arabayı yanaştıracağı yerle merdiven
arasında, görevini iyi bilen bir adam tavrıyla, ayaklarını açarak, bir yontu
gibi dikildi. Bayanlar aşağı indiler. Kim nereye oturacak, kim kime tutunacak
(oysa, bence tutunmaya hiç gerek yoktu), ufak bir tartışmadan sonra, herkes
yerine oturdu, şemsiyeler açıldı, araba da yola düzüldü. Araba yola çıkacağı
sırada, annem, "av atı"nı göstererek, titrek bir sesle, arabacıya:
- Bu at Vladimir Petroviç için mi? diye sordu.
Arabacının "Evet," demesi üzerine, elini sallayıp başını çevirdi. Bense büyük
bir sabırsızlık içindeydim; atıma binmiş, kulakları arasından bakıyor, avluda
türlü türlü gösteriler yapıyordum. Avcılardan biri bana:
- Sakın köpekleri ezmeyin, efendi, dedi.
Ben gururla:
- Merak etme! Ata ilk kez binmiyorum! diye yanıtladım.
Valodya "av atı"na binerken, bütün gözüpekliğine karşın, bir titreme geçirdi ve
atını okşayarak uslu olup olmadığını birkaç kez sordu.
Bununla birlikte, at üzerinde pek güzel görünüyordu; tıpkı büyük bir adam gibi.
Gergin pantolonu içindeki baldırlarıyla eyer üstünde öyle yakışıklı duruyordu
ki, onu kıskandım. Hele, yerdeki gölgeme bakıp da böyle güzel bir görünüşten
uzak olduğumu anladıktan sonra...
İşte, merdivenlerde babamın ayak sesleri duyuldu; uşaklar çevrede gezinen av
köpeklerini topladı; avcılar tazılarını çağırdı ve atlara binmeye koyuldular.
Seyis, atı merdiven başına getirdi. Biraz önce atın çevresinde, bir resimde
olduğu gibi çeşit çeşit pozlarda yatan köpekler, şimdi babama doğru
koşuyorlardı. Babamın arkasından Milka, boncuklu tasmasıyla demirlerini
şıkırdatarak sevinçli sevinçli seğirtti. O, evden çıkarken, hep öteki köpeklerle
selamlaşırdı: Kimiyle oynar, kimiyle koklaşır, hırlaşır, kiminin de pirelerini
ayıklardı.
Babam atına bindi, yola çıktık.

VII

AV

Görevi köpeklerle uğraşmak olan avcı Turka, başında tüylü kalpağı, arkasında
asılı koca borusu ve belinde bıçağıyla, çıkık burunlu kır atın üstünde, en başta
gidiyordu. Bu adamın çatık yüzlü yabanıl görünüşünden, avdan çok bir ölüm kalım
savaşına gittiği sanılırdı. Atın arka ayakları çevresinde dalgalanan bir renkli
yumak gibi, bir araya toplanmış tazılar koşuşuyorlardı. Birinin aklına esse de
arkada kalsa, o zavallının durumu yürekler acısı olurdu. Çünkü aynı ipe bağlı
olan arkadaşını bütün gücüyle çekerek sürüklemek zorundaydı; bunu yapınca da
arkadan gelen köpekçilerden biri onu kesinlikle kırbaçlar ve "Haydi sürüye!"
diye azarlardı. Kapıdan çıkan babam, avcılarla bize yoldan gitmemizi buyurarak,
kendisi çavdar tarlasına saptı.
Hasadın en yoğun zamanıydı. Uçsuz bucaksız altın sarısı tarlanın yalnızca bir
yanı, o zamanlar bana, en uzak ve gizemli bir yer gibi görünen; arkasında
dünyanın ucunun bulunduğunu ve ayak basmamış diyarlar başladığını sandığım
yüksek, laciverdimsi ormanla çevrilmişti. Tarla, baştanbaşa insan ve tınazlarla
örtülüydü; sık, yüksek boylu çavdar tarlasının biçilmiş bölümlerinde orakçı
kadının sırtı; demet yaparken, parmakları arasında sallanan başaklar; çocuğunun
gölgedeki beşiğine eğilen kadın ve peygamber çiçekleriyle örtülü tarlada
toplanmış ekin demetleri görünüyordu. Öte yanda, ceketsiz, gömlekli köylüler,
kızışmış kuru tarlada toz kaldırarak, araba üstünde ayakta durarak demetleri
yerleştiriyorlardı. Ayağında çizme, elinde çeteleler, omuzunda kaftanı olan köy
muhtarı, babamı uzaktan görünce, başındaki keçe şapkasını çıkardı; sakalını,
kızıl saçlarını havlusuyla silerek ara sıra kadınlara bağırıyordu. Babamın
bindiği al hayvancık, arada bir dizginleri gerip başını göğsüne eğiyor, hırsla
üstüne yapışan sinekleri sık kuyruğuyla kovarak hafif tırıs gidiyordu. Atın
arkasından, gergin kuyruklarını orak gibi tutarak, ayaklarını kaldırıp yüksek
ekinlerin arasından zarif atlayışlarla iki tazı koşuyordu. En önde olan Milka,
başını eğmiş, lokmasını bekliyordu. Halkın konuşmasını; at ve araba gürültüsünü;
kekliklerin neşeli neşeli ötüşünü; havadaki devinimsiz, sürü halinde uçuşan
sineklerin vızıltısını; pelin otunun kokusuyla atların ter kokusunu; açık sarı
tarlada, ormanın lacivert ufkunda ve beyazımtrak eflatun bulutlarda yakıcı
güneşin yaydığı binlerce renk ve gölgeyi; havada uçuşan ve tarlaya yayılan
örümcek ağlarını; bunların hepsini görüyor, işitiyor, duyumsuyordu.
Kalenin ormanına yaklaşınca, yaylıyı, bir de hiç beklemediğimiz, ortasında
sofracıbaşının oturduğu, tek atlı arabayı bulduk. Otların arasından semaver,
dondurma kutusuyla fıçısı ve daha bazı çekici çıkınlar ve kutular görünüyordu.
Artık, açık havada meyve, dondurma yiyip çay içeceğimize hiç kuşku yoktu.
Arabayı görünce, sevincimizi gürültüyle açığa vurduk; çünkü ormanda, çimenler
üzerinde, daha doğrusu kimsenin hiçbir zaman çay içmediği bu yerde çay içmek,
büyük zevk sayılırdı.
Turka, adaya yaklaşınca durdu; babamın nasıl hiza alınacağı, nereye çıkılacağı
konusunda yaptığı uzun açıklamayı dikkatle dinledikten sonra (bununla birlikte,
o hiçbir zaman bu öğütleri hesaba katmıyor, bildiğini okuyordu), köpekleri
çözdü, acele etmeden halkaları topladı, ata bindi ve ıslık çalarak, genç kayın
ağaçlarının arasında yitti. Çözülen köpekler, kuyruklarını sallayarak
hoşnutluklarını gösterdiler, silkindiler, gerindiler, sonra da her yanı koklaya
koklaya, kuyruklarını sallaya sallaya çevreye dağıldılar. Babam bana:
- Mendilin var mı? diye sordu.
Cebimden mendilimi çıkarıp gösterdim.
- Şu kurşuni köpeği mendilinle bağla, dedi.
Ben anlayan bir insan tavrıyla:
- Jiran'ı mı? diye sordum.
- Evet, dedi, yol boyunca koş, çayıra varınca dur ve dikkat et ha, yanıma
tavşansız geleyim deme!
- Ben Jiran'ın tüylü boynunu mendille bağladım ve söylenen yere koşmaya
başladım. Babam gülüyor ve arkamdan:
- Çabuk, çabuk ol, geç kalacaksın! diye bağırıyordu. Jiran ikide bir duraklayıp
kulaklarını dikiyor, avcıların seslerini dinliyordu. Onu yerinden kıpırdatmak
için gücüm yetmiyor, ben de, "Atu! Atu!" diye bağırmaya başlıyordum. O zaman
Jiran, öyle bir hızla ileri atılıyordu ki, onu güçlükle tutabiliyordum; yerimize
varıncaya dek de birkaç kez düştüğüm oldu. Yüksek bir meşenin altında gölgeli ve
düzgün bir yer seçip çimenin üzerine uzandım. Jiran'ı da yanıma oturtarak
beklemeye başladım. Düşlem gücüm, böyle durumlarda hep olduğu gibi, gerçeği
geride bırakacak denli ilerlemişti: Ormanda ancak ilk av köpeğinin sesi
duyulduğu halde, ben kendimi üçüncü tavşanın peşinde sanıyordum. Turka'nın sesi,
ormanda, daha gür, daha canlı yayılıyor, arada duyulan köpeğin keskin sesi
gitgide sıklaşıyor; ona, daha kalın bir sesle birçok başka havlama katılıyordu.
Kimileyin duran, kimileyin birbirini bastıran bu sesler, derece derece daha
güçlü, daha arasız artarak, sonunda sürekli bir uğultu durumunu aldı. Adanın her
yerinden sesler geliyor ve av peşinde olan köpekler de, ormanı çınlatıyorlardı.
Ben bunları duyunca, yerimde donakaldım. Gözlerimi koruya dikmiş, anlamsız
anlamsız gülümsüyordum; alnımdan dolu gibi ter süzülüyor ve çenemden dökülürken
beni gıdıkladığı halde, ter damlalarını silemiyordum. Bundan daha önemli bir
dakikanın olacağını sanmazdım. Hoşuma gitmeyen bu gerginlik, uzun süremezdi.
Köpeklerin sesi kimi zaman koruluğun yanında duyuluyor, kimi zaman yavaş yavaş
benden uzaklaşıyordu. Görünürde tavşan yoktu. Çevreye bakınmaya başladım. Jiran
da aynı durumdaydı. Önce homurdanıyor, atılıyordu; sonra yanıma yattı, başını
dizlerime koydu ve dinginleşti.
Altında oturduğum meşenin dışarıya çıkmış köklerinin çevresindeki boz kuru
toprakta, kurumuş meşe yapraklarının, palamutların ve kuruyup yosunlaşmış küçük
dallarla sarımtırak yeşil yosun ve aralardan fışkıran ince yeşil otların otların
altında karıncalar kaynıyordu. Birbiri ardından yürüyerek açtıkları düzgün
yollardan kimileri boş, ötekiler yüklü olarak hızlı hızlı gidiyorlardı. Elime
küçük bir dal aldım ve yollarını kestim. Kimilerinin tehlikeyi göz önüne alarak
çöpün altından, başkalarının da üstünden nasıl geçtiklerini görmeliydiniz;
kimileriyse, hele yüklü olanlar, büsbütün şaşırıyor, ne yapacaklarını
bilemiyorlardı; duraklıyor, çevrede geçiş yeri arıyor ya da geri dönüyorlardı;
daha da olmazsa dalın üstünden elime çıkarak, sanırım ceketimin koluna girmeye
niyetleniyorlardı. Beni, bu çok meraklı incelemeden ayıran, çevremde alımlı
alımlı dolaşan sarı kanatlı bir kelebek olmuştu. Ona dikkat eder etmez, benden
bir iki adım uzaklaştı, hemen hemen solmuş olan yaban yoncasının beyaz
çiçeğinin çevresinde biraz dolaştı ve çiçeğin üstüne kondu. Bilmiyorum, güneşin
onu ısıtmasından mı, yoksa çiçekten özsuyu emdi de ondan mı, ne olursa olsun
çok hoşnut olduğu belliydi. Ara sıra kanatlarını kımıldatıyor, çiçeğe
yapışıyordu; en sonunda kımıldamaz oldu. Başımı iki elime dayamış, onu zevkle
seyrediyordum.
Birdenbire Jiran ulumaya başladı, öyle bir hızla ileri atıldı ki, az kalsın
düşecektim. Çevreme bakındım. Ormanın ucundan kulaklarının birini indirip
öbürünü kaldıran bir tavşan sıçrayarak gidiyordu. Kan başıma sıçradı, o dakikada
her şeyi unuttum, bar bar bağırarak köpeğimi salıverdim ve koşmaya başladım. Ama
bunu yapar yapmaz da pişman oldum; tavşan bir an durdu, bir sıçrayışta gözden
yitti (bir daha da onu görmedim).
Sesleri duyarak çalıların arasından koşup gelen köpeklerle onların arkasından
seğirten Turka'nın karşısında utancımın derecesini düşünemezsiniz. Yaptığım
yanlışlığın ayrımında olan Turka (yanlışlığım, acele edişimdi) küçümseyerek beni
süzdükten sonra, "Ne yaptın efendi!" dedi. Bunu nasıl söylediğini duymalıydınız.
Bunu duymaktansa, vurulmuş bir tavşan gibi, baş aşağı eyerin yanında asılmayı
yeğlerdim. Aynı yerde uzun zaman derin bir üzüntü içinde kımıldanmadan duruyor,
köpeğimi çağırmıyordum, ancak dizlerime vurarak:
- Aman Tanrım, ne yaptım! diye söyleniyordum.
Tazıların tavşanı kovaladıklarını, ormanın öte yanından gelen gürültüleri,
tavşanın tutulduğunu, Turka'nın kocaman borusunu öttürerek köpekleri çağırdığını
duyuyor, ama yine de yerimden kımıldamıyordum.



VIII

OYUNLAR

Av bitmişti. Genç kayın ağaçlarının gölgesine bir halı serilmiş, bütün kafile
üzerine fırdolayı oturmuştu. Sofracıbaşı Gavrilo, çevredeki gür ve yeşil otları
bastırarak, tabakları siliyor, yapraklara sarılmış erikleri, şeftalileri
kutulardan çıkarıyordu.
Körpe kayın ağaçlarının yeşil dalları arasından güneşin ışıkları sızıyor,
halının üstünde, ayaklarımın üstünde, Gavrilo'nun terli kel kafasının üstünde
yuvarlak, titrek yansımalar yapıyordu. Ağaçların yapraklarını, saçlarımı, terli
yüzümü okşayarak geçen hafif yel, bana olağanüstü bir ferahlık veriyordu.
Dondurmayla meyveleri yedikten sonra, halının üstünde oturmaktan başka yapacak
bir işimiz kalmamıştı; biz de güneşin yakıcı ışıklarına bakmaksızın kalktık,
oynamak üzere yollandık. Güneşten gözlerini kırparak otlar üzerinde sıçrayan
Lüboçka:
- Peki ne oynayalım? dedi. Robinson oyunu olmaz mı?
Ağzındaki yaprakları çiğneyerek, otlar üzerine tembel tembel uzanan Valodya:
- Hayır.... sıkılıyorum, dedi, hep Robinson, hep Robinson! İlle de oynamak
istiyorsanız, "kameriye" yapalım daha iyi.
Valodya adamakıllı böbürleniyordu; sanırım av hayvanıyla geldiğinden
gururlanıyor, kendisini pek yorgun gösteriyordu. Belki de sağduyulu oluşu,
düşlemleme yeteneğinin azlığı, Robinson oyunundan tam bir zevk almasına engel
oluyordu. Bu oyun, bir süre önce okuduğumuz "İsviçreli Robinsonlar" romanından
sahneleri yansılamaktan başka bir şey değildi.
- Rica ediyoruz, bizi hoşnut etmek istemez misin? diye, kızlar onu kandırmaya
çalışıyorlardı. Katenka, ceketinin kolundan tutarak, yerinden kaldırmaya
çabalıyor ve:
- İstersen Charles ya da Ernest, istersen baba rolünü alırsın, diyordu.
Gerinerek, keyifli keyifli gülümseyen Valodya:
- Doğrusu, canım istemiyor, sıkılıyorum! dedi.
Nerdeyse ağlayacak olan Lüboçka:
- Oynamayacaktıysak ne diye geldik, evde otursaydık daha iyi olurdu! dedi.
O, yerli yersiz ağlayan mızmızın biriydi.
Valodya:
- Peki, haydi oynayalım; ama rica ederim ağlama. Hiç hoşlanmam! dedi.
Valodya'nın yumuşamasına karşın pek eğlenemedik; tam tersine onun tembel, can
sıkıcı davranışı, oyunun tadını kaçırmıştı. Biz yere oturup balık avındaki
balıkçılar gibi var gücümüzle kürek çeker gibi yaparken, o, balıkçılıkla hiç
ilgisiz davranarak ellerini kavuşturmuş oturuyordu. Bunun için kendisini
dürttüm, ama o, kollarımızı daha çok ya da daha az sallamakla bir şey kazanıp
yitirmeyeceğimizi, hem uzağa da gidemeyeceğimizi söyledi. Elimde olmadan
sözlerini kabul ettim. Arkama sopayı asıp da ava gittiğimi düşünerek ormana
daldığım sırada, Valodya ellerini başının altına almış sırt üstü yatarken, "Ben
de sizlerle birlikte gitmiş olayım!" diyordu. Bu son derece sıkıcı tavrı ve
sözleriyle bizi oyunumuzdan soğuttuğu halde, Valodya'nın çok mantıklı
davrandığını içimizden kabul etmiyor değildik.
Sopayla kuş vurulmayacağı gibi, ateş etmenin de olanaksız olduğunu ben de
biliyorum; bu ancak bir oyundu. Böyle düşünürsek, iskemlelerle de insan geziye
çıkamaz; uzun kış gecelerinde, koltukları örterek nasıl araba yaptığımızı, üç
iskemleyi üç at yerine koyarak, birimizin arabacı, ötekimizin uşak olup, kızları
ortaya, yani arabaya bindirerek yola nasıl çıktığımızı sanırım Valodya daha
unutmamıştı. Bu yolculukta karşılaştığımız binbir türlü olaylar! Bu kış geceleri
nasıl da çabuk, nasıl da eğlenceli geçiyordu! Ciddi düşünecek olursak, oyun
saçma bir şeydir. Ama oyun da olmazsa elde başka ne kalır bilmem ki!....



IX

İLK AŞKA BENZER BİR ŞEY

Lüboçka, sanki ağaçtan bir tür Amerikan meyvesi koparıyormuş gibi, üzerinde
kocaman bir tırtıl bulunan bir yaprağı kopardı; ama sonra dehşet içinde yere
attı; daha sonra da kollarını yukarı kaldırdı ve tırtıldan üzerine bir şeyler
sıçrayacakmış gibi, korkuyla geriye doğru sıçradı. Oyun durdu, hepimiz
başlarımızı bir araya getirerek bu görülmedik böceği seyretmek için eğildik.
Ben, tırtılı kaldırmaya çalışan ve yolu üzerine bir yaprak tutan Katenka'nın
omzundan bakıyordum.
Birçok kız çocuğunun, açık yakalarından omuzlarına doğru kayan giysilerini
düzeltmek için omuzlarını oynattıklarını biliyordum. Bu devinimlerinden dolayı
Mimi'nin kızlara, "C'est un geste de femme de chambre!" (25) dediğini
anımsıyorum. Tırtılın üstüne eğilen Katenka, işte böyle bir devinim yaptı, o
sırada da, yel beyaz boynundaki eşarbı kaldırdı. Bu devinimi yaparken omzu
dudaklarımdan ancak iki parmak ötedeydi. Ben, artık tırtıla değil, Katenka'ya
bakıyordum; en sonunda bütün gücümle onu omzundan öptüm. O, başını bile
çevirmedi; ama kulaklarının, boynunun kızardığını gördüm. Valodya başını
kaldırmadan küçümseyen bir edayla:
- Bunlar da ne oluyor? dedi.
Oysa benim gözlerim yaşarmıştı.
Bakışlarımı Katenka'dan ayıramıyordum. Çoktan alışık olduğum körpe, sarışın
yüzünü hep severdim; ama, şimdi ona daha dikkatli bakıyor, onu daha çok sevmeye
başlıyordum. Büyüklere yaklaştığımız zaman, babam bizi pek sevindiren haberi,
annemizin ricasıyla yolculuğumuzun yarın sabaha bırakıldığını bildirdi. Geriye,
arabanın yanından giderek dönüyorduk. Valodya ile ben, birbirimizi yiğitlikte,
binicilik hünerinde geçmek için, arabanın yanında atlarımızı sürüyorduk. Gölgem
daha uzundu, ona bakarak kendimin de oldukça yakışıklı bir atlıya benzediğimi
sanıyordum. Ama, çok geçmeden duyduğum böbürlenme duygusu, bir olay yüzünden
altüst oldu. Arabada oturanları büsbütün şaşırtmak niyetiyle geri kaldım; kırbaç
ve ayaklarımla atıma hız verdim; serbest, zarif bir tavırla, arabanın
Katenka'nın oturduğu yanından ok gibi geçmek istiyordum. Yalnız, bağırarak mı,
yoksa sessizce mi geçmenin daha uygun düşeceğini kestiremiyordum. Ama, aksi
hayvan araba atlarına yaklaşınca, bütün çabama karşın, öyle birdenbire durdu ki
eyerden sıyrılmamla kendimi atın boynunda bulmam bir oldu; az kalsın düşüyordum.


X

BABAM NASIL BİR ADAMDI?

O, geçen yüzyılın adamıydı; kendisinde o zamanın gençliğinin özellikleri vardı:
tanımlanamaz bir efendilik, beceriklilik, kendine güven ve hovardalık...
Bu yüzyılın insanlarına küçümseyerek bakıyor; bu bakış, soydan gelme bir
gururdan doğduğu denli, kendi yüzyılında elde ettiği etkiyi, başarıyı,
zamanımızda da aynı derecede kazanamamanın verdiği üzüntüden ileri geliyordu.
Yaşamda iki şeye tutkundu: kumara ve kadına. Yaşamı boyunca kumardan milyonlar
kazandı ve her tabakadan, sayısı belirsiz kadınla düşüp kalktı.
Uzun, yakışıklı boyu, kısa adımlarla tuhaf yürüyüşü, omuz silkme alışkanlığı,
her zaman gülümseyen küçük gözleri, kocaman gaga burnu, hoş bir devinimle
bükülebilen bakışımsız (asimetrik) dudakları, s'leri ş yapan konuşması ve
cascavlak başı: İşte babamın, benim anımsadığım zamanki portresi.... Bu
durumuyla o, yalnızca à bonnes fortunes (26) adam olarak ün kazanmakla kalmamış,
aynı zamanda herkese, yaşamda, ayrımsız her durumdaki, her düzeydeki insana,
hele kendi istediklerine, kendisini beğendirmeyi başarmıştı. Herkesle olan iş ve
toplum ilişkilerinde, hep üstün durumdaydı.
Hiçbir zaman en yüksek sosyete adamı olmadığı halde, hep o çevrenin insanlarıyla
düşüp kalkmış, onların saygısını kazanmıştı. Gururun, kendisine güvenmenin
ölçüsünü, başkalarını incitmeyecek, kendisini de çevrenin gözünde yükseltecek
derecede kullanmasını bilirdi. Özgün olmakla birlikte, bunu ancak, kimi
durumlarda soyluluk ve zenginliğin kimi boşluklarını doldurmak için kullanırdı.
Dünyada hiçbir şey onun şaşırtamazdı. Ne denli parlak bir durumda olursa olsun,
bunun için doğmuş gibi görünürdü. Yaşamın herkesçe bilinen, ufak tefek
üzüntülerle dolu karanlık yanlarını başkalarından gizlemeyi ve kendisinden
uzaklaştırmayı öyle iyi bilirdi ki, onu kıskanmamak elde değildi. Zevk ve konfor
sağlayan her şeyden iyi anlıyor, bunlardan yararlanmayı iyi biliyordu. En zayıf
yanlarından biri de, biraz annemin akrabaları, biraz da sonsuza dek teğmen
kalması yüzünden kendilerine için için kızdığı, rütbece çok yüksek gençlik
arkadaşları dolayısıyla yüksek sosyetede kurduğu ilişkiler ve dostluklardı.
Bütün emekli subaylar gibi, modaya uygun giyinmesini bilmezdi; bununla birlikte,
giyinişi pek zarif ve özgündü. Her zaman bol, hafif giysiler, en güzel
çamaşırlar giyer, büyük devrik kolluklar, yakalar takardı. Aslında her şey onun
uzun boyuna, güçlü yapısına, çıplak başına, telaşsız, ağırbaşlı davranışlarına
yakışırdı.
İçliydi... Gözleri kolayca yaşarırdı. Çoğu kez yüksek sesle okuduğunda, yazının
dokunaklı yerine gelince sesi titrer, gözleri yaşarır, kendisine kızarak kitabı
elinden bırakırdı. Müziği sever, arkadaşı A...'nın yazdığı romansları, çigan
müziğini ve bazı opera parçalarını piyanoda çalar, söylerdi. Ciddi müziği
sevmez, genel kanıya bakmayarak Beethoven'in sonatlarının insana uyku ve sıkıntı
verdiğini, şan sanatçısı Semonova'nın söylediği "Ben körpeyi uyandırmayın";
Çingene Tanyuşa'nın söylediği "Bir değil" şarkılarından daha iyi bir şey
olamayacağını çekinmeden söylerdi... O yaratılışta insanlardandı ki, iyi bir iş
yapması için yanında birçok insanın bulunması gerekirdi; aslında o da
başkalarının beğendiği şeyi iyi bulurdu. Birtakım ahlak ilkeleri olup olmadığını
Tanrı bilir. Türlü serüvenlerle dolu olan yaşamında, bu gibi şeylerle uğraşmaya
zaman bulamıyordu ve yaşamı o denli mutlu geçiyordu ki, böyle şeylerle uğraşmaya
pek gerek de görmüyordu.
Yaşlılığında kendisine göre sürekli bir dünya görüşüyle değişmez davranış
biçimleri edindi; ama, bunların hepsi de, ancak görgü temelleri üzerine kurulmuş
şeylerdi; kendisine zevk, mutluluk getiren yaşam biçimini iyi buluyor; her
zaman, herkesin bu yolda gitmesini doğru görüyordu.
Hoşsohbetti... Bana bu yeteneğiyle, davranış biçimlerinin esnekliğini artırıyor
gibi geliyordu. Herhangi bir davranışı, hem hoş bir şaka gibi, hem de bayağı bir
alçaklık gibi anlatabilirdi.



XI

SALONDA VE BABAMIN ODASINDA
OLANLAR

Eve döndüğümüzde, artık hava kararıyordu. Annem piyano başına geçti, biz
çocuklar da kâğıt, kalem, boya getirerek yuvarlak masanın çevresine resim yapmak
için yerleştik. Benim yalnızca lacivert boyam vardı; ama gene de av resmi
yapmaya kalkışmıştım. Çabucak lacivert bir atın üzerinde lacivert bir çocuk ve
lacivert köpekler yaptım. Ama, tavşanın lacivert olabileceğinden kuşku duydum;
sormak için babamın odasına koştum. Babam bir şeyler okuyordu, "Lacivert tavşan
olur mu?" diye sorunca, başını kaldırmadan "Elbette olur çocuğum, niçin
olmasın?" dedi. Yuvarlak masanın başına dönerek lacivert tavşanı boyadım, sonra
tavşanı bir çalıya çevirmeye gerek gördüm; çalıyı da beğenmedim, ondan bir ağaç
yaptım. Ağaçtan ot yığını, ot yığınından bulut, en sonra da kâğıdı lacivert
boyayla öyle kirlettim ki, canım sıkılarak yırttım ve biraz kestirmek için geniş
koltuğa kuruldum.
Annem, hocası olan Fild'in ikinci konçertosunu çalıyordu; ben uyukluyordum,
kafamda birtakım hafif, aydınlık ve duru anılar beliriyordu. Annem, Beethoven'ın
Patetik Sonatı'nı çalmaya başlayınca, ben ağır, karanlık ve üzücü birtakım
duygulara daldım. O, bu iki parçayı sık sık çalardı; bundan dolayı da, bunların
içimde uyandırdığı duyguları çok iyi anımsıyordum. Bu duygular, anılara benzer
şeylerdi; ama, neyin anısı?.. Sanki, hiçbir zaman yitmeyen şeylerin... Karşımda,
babamın odasının kapısı vardı. Ben oraya Yakof'un ve birtakım kaftanlı, uzun
sakallı kimselerin girdiğini gördüm. Kapı arkalarından hemen kapanmıştı. 'Eh...
işler başladı,' diye düşündüm. Bana dünyada babamın odasında olan işlerden daha
önemli iş olmaz gibi geliyordu; herkesin bu kapıya fısıldaşarak ve parmaklarının
ucuna basa basa yaklaşması, bu düşüncemi haklı çıkarıyordu. Odadan, babamın
yüksek sesi ve bilmem neden beni hep çeken puro kokusu geliyordu.
Uykumun arasında, birdenbire hizmetçi odasından gelen pek iyi tanıdığım bir
çizme gıcırtısı beni şaşırttı.
Karl İvanoviç parmaklarının ucuna basarak ciddi ve azimli bir yüzle, elinde
birtakım notlar olduğu halde kapıya yaklaştı, hafifçe vurdu. Onu içeri aldılar,
kapı yeniden kapandı.
"Bari kötü bir şey olmasa... Karl İvanoviç her şeyi göze almış gibi çok
öfkeli..." diye düşündüm.
Gene uyuklamaya başladım.
Ama, hiçbir kötülük olmadı. Bir saat sonra, aynı çizme gıcırtısı beni yeniden
uyandırdı. Karl İvanoviç kapıdan, yanaklarında ayrımına vardığım gözyaşlarını
mendiliyle silerek; kendi kendine mırıldanarak yukarı gitti. Onun arkasından
çıkan babam da salona girdi. Annemin omuzuna elini koyup neşeli bir sesle:
- Şimdi neye karar verdiğimi biliyor musun?
- Neye canım?
- Karl İvanoviç'i çocuklarla birlikte götürüyorum. Arabada yer var, çocuklar ona
pek alışık; o da gerçekten onlara bağlı gibi; senede 700 rubleyse bizim için bir
hiçtir; et puis au fond c'est un bon diable (27).
Babamın Karl İvanoviç'e niçin sövdüğüne (28) bir türlü akıl erdiremiyordum.
Annem:
- Hem çocuklar, hem de onun için çok sevindim, bu yaşlı adam iyi bir insandır,
dedi.
- Hele o, 500 rublenin armağanımız olarak kendisinde kalmasını söylediğim zaman,
minnettarlığını bir görseydin... Ama en garibi, bana getirdiği hesap pusulası.
Karl İvanoviç'in eliyle yazdığı pusulayı ona uzattı, gülümseyerek:
- Olağanüstü! Görülmeye değer, diye ekledi.
İşte pusulanın içindekiler:
"Çocuklar için iki olta: 70 kapik (29).
Renkli kâğıt, yaldızdan şerit, kutuyu tutkal, tokmak, hediyesi 6 ruble 55 kapik.
Kitap ve yay, çocuğa, hediyesi, 8 ruble 16 kapik.
Nikola'nın pantolon, 4 ruble.
18** yılında Petro Aleksandroviç'in Moskova'dan getirilmesi söz verilen altın
saat için, 140 ruble."
Böylece Karl Mayer'in, maaşından başka 159 ruble 79 kapik alacağı kalıyor.
Karl İvanoviç'in armağanlara harcanan paraları, dahası, söz verilen armağanların
bedelini isteyen pusulasını okuyan herkes, onu katı yürekli, iki yüzlü, bencil
bir insan sanır... ve aldanır.
Babamın odasına girdiğinde, elinde pusula, kafasında hazırladığı parlak sözlerle
evimizde gördüğü haksızlıkları büyük konuşma yeteneğiyle anlatmaya
niyetleniyordu; ama, konuşmaya başlayınca, genellikle bize yazı yazdırırken
kullandığı o dokunaklı sesinin duygulu dokunaklılığı, daha çok kendisine
dokundu; öyle ki, "Çocuklardan ayrılışım beni çok üzüyor," dediği zaman büsbütün
şaşırdı, sesi titremeye başladı ve cebinden damalı mendilini çıkarmak zorunda
kaldı; gözyaşları arasında:
- Evet Petro Aleksandroviç, (hazırladığı sözler içinde bunların yeri yoktu) ben
çocuklara o denli alıştım ki, onlarsız ne yapacağımı bilemiyorum, dedi. Bir
eliyle gözlerini silerek öbürüyle pusulayı uzatırken babama, "Size aylık almadan
bile hizmet etmeye hazırım," demişti.
O dakikada Karl İvanoviç'in sözlerinde içten olduğunu kesin olarak
söyleyebilirim. Çünkü, onun sevecen yüreğini biliyorum; ama sözleriyle pusulada
yazdıklarının nasıl bağdaşabildiği benim için sır kalıyordu. Babam, Karl
İvanoviç'in omzunu okşayarak:
- Siz üzgünseniz, ben de sizden ayrılmakla daha çok üzülürüm! Artık düşüncemi
değiştirdim, dedi.
Akşam yemeğinden biraz önce, odaya Grişa girdi. Evimize gireli beri durmadan
ağlıyor, sızlıyordu ve onun kerametine inananlara göre, bu davranışları evimize
bir yıkım yaklaştığını bildiriyordu. O, esenleşiyor, yarın sabah yoluna
gideceğini söylüyordu. Valodya'ya göz ettim, dışarı çıktı:
- Ne var? dedi.
- Grişa'nın zincirlerini görmek istiyorsanız, yukarı çıkalım; Grişa ikinci odada
yatıyor, aralıkta rahatça oturup her şeyi görebiliriz!
- Çok iyi! Biraz bekle, kızları çağırayım, dedi.
Kızlar koşarak geldiler, yukarı çıktık. Karanlık aralığa ilk kimin gireceğini
tartışıp kararlaştırdık, oraya yerleşip beklemeye başladık.



XII

GRİŞA

Karanlıkta korkudan tüylerimiz ürperiyordu; birbirimize sokuluyor, hiçbir şey
konuşmuyorduk. Hemen bizim arkamızdan sessiz adımlarla Grişa girdi. Bir elinde
sopasını, ötekinde şamdanı tutuyordu. Soluğumuz kesilmişti.
Derin derin soluk alıyor, farklı seslerle, ancak aynı şeyi çok yinelemiş
insanların alışkanlılığıyla, sözcükleri kısaltarak şu sözleri söyleyip
duruyordu:
- Ya Tanrım!.. Ya İsa!.. Ya Hazreti Meryem!..
Duaları mırıldanarak sopasını köşeye dayadı, yatağını gözden geçirdikten sonra
soyunmaya başladı. Eski, siyah kuşağını çözdü; yavaş yavaş eski yırtık zıbınını
çıkardı, dikkatle götürüp sandalyenin arkalığına koydu. Şimdi yüzünde, çoğu kez
olduğu gibi, telaş ve aptallık anlatımı yoktu, tersine, pek uysal ve
ağırbaşlıydı. Devinimleri ağır ve düşünceliydi.
Soyunduktan sonra, karyolaya usulcacık oturdu, dört yanına istavroz çıkardı ve
açık bir çabayla (çünkü yüzünü buruşturmuştu) gömleği altındaki zincirleri
düzeltti. Biraz oturup kimi yerleri yırtık çamaşırlarını dikkatle gözden
geçirdikten sonra ayağa kalktı, dua ederek şamdanı kutsal resimlerin bulunduğu
rafın hizasına kaldırarak istavroz çıkardı. Tersine çevirdiği mum, çıtırdayarak
söndü.
Ormana bakan pencereden, hemen hemen dolun durumundaki ay vuruyordu. Delinin
uzun, beyaz vücudu, bir yandan ayın soluk, gümüş rengi ışıklarıyla, öte yandan
pencere çerçevesinden düşen gölgeyle birleşip, yere, duvara, ta... tavana dek
uzanan kendi gölgesinin siyahlığıyla çevrilmişti. Dışarıdan bekçinin tunç
levhaya vuruşları işitiliyordu.
Kocaman ellerini göğsünde kavuşturan ve başını önüne eğip durmadan derin derin
soluk alan Grişa, kutsal resimlerin karşısında sessiz sessiz duruyordu; sonra
güçlükle diz çökerek duaya başladı.
Önce yavaş yavaş, bazı sözcükleri uzatarak, sonra daha yüksek, daha coşkun bir
sesle, bilinen duaları yineliyordu.
Binbir güçlükle eski kilise diliyle isteğini anlatmaya çalışıyordu. Sözleri
birbirini tutmuyordu ama dokunaklıydı.
Bütün "velinimetlerine" (kendisini koruyanlar için bu sözü kullanırdı) dua
ediyordu. Bu arada annemin, bizim günahlarımızı, kendi günahlarını bağışlaması
için Tanrı'ya yalvarıp şunları söylüyordu: "Tanrım, düşmanlarımı bağışla!" Yere
değince kuru, sert sesler çıkaran zincirin ağırlığına bakmıyordu; ıkınarak
kalkıyor, aynı sözcükleri söylüyor ve gene eğiliyor, yeniden kalkıyordu.
Valodya ayağımı pek kötü çimdikledi; ama ben başımı bile çevirmedim, ancak
çimdiklenen yeri elimle ovdum, çocuklarda görülen şaşma, acıma, saygı
duygularıyla Grişa'nın bütün sözlerini, devinimlerini izliyordum.
Aralığa girerken beklediğimiz kahkaha, neşe yerine, bir titreme ve soluğumun
kesildiğini duyumsuyordum.
Grişa bu dinsel coşkunluk içinde daha uzun uzun, türlü türlü dualar uyduruyor,
arka arkaya birkaç kez, her kezinde de yeni bir güç, yeni bir anlatımla,
"Tanrım, bağışla!" diyordu. Kimi zaman söylediği sözcüklerin hemen yanıtını
bekler bir durumda, "Tanrım, beni bağışla... doğru yolu göster ya Tanrım!.."
diyor, kimi zaman da, ancak acı hıçkırıkları duyuluyordu... Eğilme durumundan
doğrulunca dizüstü ellerini bağladı ve sustu.
Usulcacık kapıdan başımı çıkardım, soluk alamıyordum. Grişa kımıldamıyor,
göğsünden derin ahlar, oflar çıkıyordu; kör gözünün donuk bebeğinde, dökülemeyen
bir gözyaşı damlası ay ışığında parlıyordu.
Birdenbire, anlatılmaz bir davranışla, "Sen bilirsin, Tanrım!" diye bağırarak
yere kapandı. Çocuk gibi hıçkırmaya başladı.
O zamandan beri, neler geldi geçti, geçmişle ilgili birçok anının bence anlamı
kalmadı; onlar silindi, düşlem oldu gitti. Deli Grişa bile, son yolculuğunu
tamamladı, öldü.
Ama, benim üzerimdeki etkisiyle içimde uyandırdığı duygular belleğimden asla
silinmez.
Ey büyük Hıristiyan Grişa!.. Senin inancın öylesine güçlüydü ki; Tanrı'yı
yüreğinde duyabiliyordun; aşkın öylesine büyüktü ki ağzından dökülen sözcükleri,
bilincin izlemekten aciz kalıyordu. Dua sözcüklerini bulamayınca gözyaşlarıyla
coşarak secdeye kapandığında, Tanrı'nın gücüne ve büyüklüğüne nasıl da büyük bir
minnettarlıkla yüreğini bağlamıştın.
Grişa'yı dinlerken duyduğum hayranlık, uzun sürmedi: ilk önce merakım
giderilmiş, sonra da sürekli oturmaktan ayaklarım uyuşmuştu; arkamda karanlık
aralıktan fısıltıları, kımıldanışları duyulan kafileye katılmak istiyordum.
Birisi elimden tutarak fısıltıyla:
- Bu el kimin? diye sordu. Aralık çok karanlıktı, bu dokunmadan ve kulağımın
dibinde fısıldayan sesten hemen Katenka'yı tanıdım.
Tümüyle istemimin dışında bir devinimle, kısa yenli kolunu yakalayıp dudaklarıma
götürdüm. Sanırım Katenka bu davranışa şaşırmış olacak ki, elini çekti ve
aralıktaki kırık sandalyeyi düşürdü. Bunun üzerine Grişa başını kaldırdı,
yavaşça arkaya çevirdi; dualar okuyarak dört yana istavroz çıkarmaya başladı.
Biz gürültü ve fısıltıyla aralıktan kaçtık.



XIII

NATALYA SAVİŞNA

Geçen yüzyılın ortalarında, Habarofki köyünde, yamalı giysili, yalınayak, ama
şen ve şişman, al yanaklı bir kız olan Nataşka, öteye beriye koşup duruyordu.
Babası, klarnetçi Savva'nın hizmetlerini göz önünde tutarak bu yoldaki ricasını
kabul eden büyükbabam, onu ninemin hizmetçileri arasına vermek üzere, yukarı
almıştı. Oda hizmetçisi olarak Nataşka, uysal ahlakıyla, çalışmasıyla kendisini
göstermişti. Annem doğduğu zaman, dadıya gereksinme duyulunca, bu görevi ona
yüklemişler. Bu alanda da çalışkanlığı, küçük hanımına bağlılığı yüzünden beğeni
ve ödül kazanmıştı. Görevi dolayısıyla, Natalya ile sık sık konuşan genç,
becerikli garson Foka'nın pudralı saçları ve tokalı çorapları, onun kaba olmakla
birlikte seven yüreğini tutsak etmiş. Dahası, o, Foka ile evlenmesi için
büyükbabama doğrudan doğruya rica etmeye karar vermiş. Büyükbabam, onun bu
isteğini iyilik bilmezlik sayarak kızmış, ceza olsun diye zavallı Natalya'yı
bozkırdaki bu köye, hayvanlara bakmak üzere göndermiş. Ancak onun yerini kimse
tutamadığı için, Natalya altı ay sonra yeniden, eski görevine getirilmiş.
Dağınık kılığıyla sürgünden dönen Natalya büyükbabamın huzuruna çıkarak
ayaklarına kapanmış, eski çılgınlıklarını unutmalarını, bunların bir daha
olmayacağını söylemiş; ant içerek, eski sevgi ve ilgilerini esirgememelerini
dilemiş; gerçekten, sözünde de durmuş.
O zamandan beri Nataşka, başına başlık geçirmiş, Natalya Savişna adını almış;
içinde beslediği bütün aşkını küçük hanımına vermiş.
Annemin yanındaki yerini, eğitmene bıraktığı zaman, kendisine kilerin
anahtarları verilmiş. Bu yeni görevi de aynı çalışkanlık ve aşkla yapıyormuş.
Efendilerinin çıkarını korumakla yaşıyor; her yerde savurganlık, zarar, yağma
görüyor, her şeye başvurarak bunların önüne geçmeye çalışıyormuş.
Annem evlendiğinde, Natalya Savişna'nın yirmi yıllık hizmet ve bağlılığını
ödüllendirmek amacıyla, onu yanına çağırmış, gönlünü hoş eden sözleriyle
kendisine olan sevgi ve şükranını bildirerek, Natalya Savişna'nın köleliğinin
kaldırıldığını gösteren özgürlük belgesini eline vermiş, evlerinde çalışsın
çalışmasın ömrü oldukça yılda üçyüz ruble nafaka alacağını bildirmiş. Natalya
Savişna bunları ses çıkarmadan dinlemiş, sonra eline aldığı kâğıda sert sert
bakmış, dişleri arasından bir şeyler söyleyerek, kapıyı çarpıp dışarı çıkmış.
Çok garip olan bu davranışın nedenini anlayamayan annem, biraz sonra Natalya
Savişna'nın odasına girdiği zaman, onu ağlamaktan gözleri şişmiş bir durumda,
sandığın üstüne oturup elindeki mendili didik didik ettiğini ve yerde parça
parça olan özgürlük belgesine gözlerini ayırmadan baktığını görmüş. Annem onun
elinden tutarak:
- Size ne oldu kuzum Natalya Savişna? diye sormuş.
- Hiç bir şey, hanımcığım; sanırım, hoşunuza gitmeyen bir davranışta bulunmuş
olacağım ki, beni evden kovuyorsunuz... Ne yapayım, giderim... Elini hızla çekip
gözyaşlarını zorla tutarak odadan çıkmak üzereyken, annem bırakmamış, ona
sarılmış, ikisi de ağlaşmaya başlamışlar.
Kendimi bildim bileli, Natalya Savişna'yı sevgi ve sevecenliğiyle anımsarım.
Ama, onun değerini ancak şimdi anlayabiliyorum. O zamanlarsa, bu yaşlı kadının
ne eşi bulunmaz, ne olağanüstü bir insan olduğu aklımdan bile geçmezdi. Hiçbir
zaman kendisinden söz etmediği gibi, sanırım kendisini düşünmezdi de. Bütün
yaşamı, sevgi ve özveriden oluşmuştu.
Onun saf, sevecen sevgisine öyle alışıktım ki, bunun başka türlü olabileceğini
düşünemezdim; ona hiç bir zaman minnet duymadığım gibi, aklıma acaba mutlu mu,
hoşnut mu diye bir soru da gelmezdi. Kimileyin, dersten dışarı çıkmak
bahanesiyle odasına koşa koşa girip, orada bulunmasına aldırmadan yüksek sesle
düşlemlerimden söz etmeye başladığım olurdu. O, hep bir şeylerle uğraşır; ya
çorap örer, ya odasını dolduran sandıklardan birini karıştırır, ya çamaşırları
kaydederdi; "Büyüyüp de general olduğum zaman, olağanüstü bir güzelle
evleneceğim; bir al at alacağım, camdan bir ev yaptıracağım ve Karl İvanoviç'in
Saksonya'daki akrabalarını getirteceğim," vb. gibi saçmalarımı dinler, onaylar
gibi:
- Evet babacık, evet, derdi. Çoğu kez kalkıp gitmeye hazırlanırken, iç bölümünde
-şimdi anımsadığıma göre biri renkli bir atlı, biri Volodya'nın yaptığı, biri
de pomat kavanozundan çıkarılmış - üç resmin yapışık olduğu mavi sandığın
kapağını açar, içinden bir parça günlük çıkarır, yakar, dumanını eliyle
savururken:
- Bu, yavrucuğum, Oçakof'tan gelen tütsüdür; Allah rahmet eylesin, büyükbaban
Türk savaşına gittiğinde, oradan getirmişlerdi, der; içini çekerek, bu sonuncu
parçası, diye eklerdi.
Odasını dolduran sandıkların içinde neler yoktu. Bir şeyler gerekince, çoğu kez,
"Natalya Savişna'ya sormalı..." denirdi; gerçekten de o, biraz karıştırıp,
gereken şeyi çıkartır, "İyi etmişim de saklamışım," derdi. Bu sandıklarda
kimsenin bilmediği, kendisinden başka kimsenin ilgilenmediği bir sürü öteberi
vardı.
Bir kez ona kızmıştım. Bu olay şöyle olmuştu: yemekte kendime kvas (30)
doldururken sürahiyi düşürüp masa örtüsünü kirlettim. Annem:
- Çağırın bakalım Natalya Savişna'yı, sevgilisinin yaptığını görsün de sevinsin,
dedi.
Natalya Savişna içeri girdi, masadaki koca lekeyi görünce başını salladı; sonra
annem ona bir şeyler fısıldadı, o da bana parmağını sallayarak dışarı çıktı.
Yemekten sonra en neşeli bir ruh durumuyla zıplaya zıplaya salona geçiyordum,
birdenbire Natalya Savişna elinde masa örtüsüyle kapıdan fırladı; beni tuttu.
Bütün çabalamama karşın, örtünün ıslak yerini yüzüme sürtüyor, "Örtüleri
kirletme, örtüleri kirletme," diye söyleniyordu. Bu, beni öylesine incitti ki,
hırsımdan ağlamaya başladım. Salonda gezinerek, boğulurcasına hıçkırarak, kendi
kendime, "Nasıl olur! Natalya Savişna; Natalya dediğimiz kadın, bana, sen diyor
ve uşak çocuğu döver gibi, yüzüme ıslak örtüyü çarpıyor. Hayır, bu çekilmez bir
şey!" diye söyleniyordum.
Ben çığlığı basınca Natalya Savişna o anda kaçtı. Hem geziniyor hem de küstah
Natalya'dan gördüğüm aşağılamanın acısını nasıl çıkaracağımı düşünüyordum.
Birkaç dakika sonra Natalya Savişna döndü; sıkılarak yanıma yaklaştı ve beni
avutmaya başladı:
- Yeter yavrucuğum, ağlamayın... Benim gibi akılsızın kusuruna bakmayın. Suç
bende, haydi bana darılmayın, çocuğum. Bak size ne getirdim, dedi, atkısının
altından titrek eliyle kırmızı bir kâğıt külah içinde iki tane karamela, bir
tane incir çıkarıp bana verdi. Bu iyi yürekli, yaşlı kadının yüzüne bakmak için
kendimde güç bulamıyordum. Başımı çevirip armağanımı aldım, gözyaşlarım daha bol
akmaya başladı; ama bu kez hırsımdan değil, sevgimden, utancımdan...





XIV

AYRILIK

Bu anlattığım olayın ertesi günü, sabahın saat on ikisinde araba kapıda hazırdı.
Nikolay yolcu kılığında, yani paçalarını çizmeleri içine sokmuş; kuşağını eski
setre pantolonu üstünden sıkıca bağlamış, arabada ayakta duruyor, kaputları,
yastıkları koltuklara yerleştiriyordu. Bunlar yüksekçe gözükürse, yastıkların
üzerine oturup yaylanıyor, bastırıyordu. Babamın odacısı soluk soluğa faytondan
başını çıkarıp Nikolay'a:
- Tanrı aşkına Nikolay Dimitriç, beyefendinin çekmecesini arabanıza koyabilir
miyim? Küçüktür..." dedi.
Nikolay arabanın dibine var gücüyle bir bohçayı fırlattı; hırsla, ivedilikle
kasketini kaldırıp güneşten yanmış alnındaki iri iri ter damlalarını silerek:
- Daha önce söyleseydiniz ya Mihail İvanoviç. Zaten başım dönüyor. Üstelik bir
de siz, çekmece filanla kafamı şişiriyorsunuz, diye yanıtladı.
Kapının önünde gömlekli, kaftanlı, ceketli, başları açık hizmetliler; çizgili
başörtülü, iş giysili, çocuklarını kucaklarına almış kadınlar, yalınayak
çocuklar arabalara bakıyor ve birbirleriyle konuşuyorlardı. Başında kışlık
kalpak, hırkalı, iki büklüm yaşlı arabacılardan biri, arabanın okunu tutmuş,
yokluyor; düşünceli düşünceli arabaya bakıyordu; öteki, kırmızı, küçük basma
cebi olan, beyaz gömlekli, genç, gösterişli delikanlı, sarı saçlarını kaşırken,
giydiğinde bir sağ kulağına, bir sol kulağına doğru kayan kıvrık kenarlı siyah
kepçe şapkasıyla kaputunu yemliğe koymuş, dizginleri de oraya atmış, örme
kamçısını şaklatıyor, bir çizmelerine, bir araba yağlayan arabacılara bakıyordu.
Onlardan biri ıkınarak arabayı biraz kaldırıyor, öteki eğilerek tekerleğin
dingilini, yatağını dikkatle yağlıyor, artan katran ziyan olmasın diye,
tekerleğin çevresini de şöyle bir çeviriyordu. Türlü renkte çevik posta atları,
demir parmaklıklar önünde sineklerini kovuyorlardı. Kimi tüylü, ıslak ayaklarını
önüne dikerek gözlerini kapıyor, uyukluyor; ötekiler sıkıntıdan birbirini
kaşıyor ya da kapının önündeki eğrelti otlarının koyu yeşil, sert yapraklarını,
saplarını koparıyorlardı. Tazılardan kimileri güneşte yatarak zorla soluyor;
ötekiler arabanın çevresinde gölgede dolaşıyor; dingillerdeki yağları
yalıyorlardı. Havayı bir tür toz bulutu kaplamıştı, ufuk, kurşuni eflatun
rengindeydi; ama gökte tek bir bulut bile yoktu. Güçlü batı rüzgârı,
tarlalardan, yollardan sütun halinde toz kaldırıyor, yüksek ıhlamur ve kayın
ağaçlarının tepelerini eğiyor, dökülen sarı yaprakları uzaklara götürüyordu. Ben
pencere önünde oturuyor, sabırsızlıkla hazırlıkların sonunu bekliyordum.
Son bir kez, birkaç dakika daha birlikte bulunmak üzere, salondaki yuvarlak
masanın çevresinde toplandığımız zaman nasıl da acı dakikalar geçireceğimiz
aklıma bile gelmiyordu. Anlamsız, boş şeylerle kafam doluydu. Arabayı hangi
arabacı, faytonu hangi faytoncu sürecek? Babamla kim, Karl İvanoviç'le kim
oturacak? Ve niçin boynuma bir yün atkı sarıp sırtıma pamuklu hırka giydirmek
istediklerini bir türlü anlamıyordum. 'Ben öyle nazlı bebek değilim ki, sanırım
donmam. Aman, çabucak bunlar bitse de yola koyulsak,' diye düşünüyordum.
Ağlamaktan gözleri şişmiş, elinde pusulayla içeri giren Natalya Savişna, anneme
dönerek:
- Çocukların giysileriyle ilgili listeyi kime vermemibuyurursunuz? diye sordu.
Annem:
- Nikolay'a verin, sonra da çocuklarla esenleşmek için siz de gelin, dedi.
Yaşlı kadın bir şeyler söylemek istedi, ama birdenbire durdu, yüzünü mendille
kapadı, ellerini silkip odadan çıktı. Bu davranışını görünce yüreğim biraz
burkuldu; ama çocukluk sabırsızlığı bu duygudan daha güçlüydü ve ben, ilgisizce
annemle babamın konuşmalarını dinliyordum. Onlar, eve alınacak şeylerden,
Prenses Sofi'ye, Madam Jüli'ye neler söyleneceğinden, yolun iyi olup
olmadığından, her ikisini de ilgilendirmediği anlaşılan şeylerden
konuşuyorlardı.
Foka girdi, eşikte duraklayarak, her zaman yemeğin hazır olduğunu haber veren
sesiyle, bu kez de atların hazır olduğu haberini verdi. Annem, bunu duyunca bu
haberi sanki beklemiyormuş gibi ürperdi ve sarardı.
Foka'ya, odanın bütün kapılarının kapanması söylendi. Bu, beni çok
eğlendiriyordu. Sanki hepimiz birinden gizleniyorduk.
Herkes oturduktan sonra, Foka da bir iskemlenin ucuna ilişti; biraz sonra kapı
gıcırdadı, hepimiz başlarımızı çevirdik, odaya ivedi adımlarla Natalya Savişna
girdi, gözlerini kaldırmadan Foka'nın oturduğu iskemlenin bir köşesine ilişti.
Foka'nın kıpırtısız, buruşuk yüzü, dazlak başı ve yanında oturan Natalya'nın,
altından kır saçları görülen başlığı, cana yakın hali, iki büklüm vücudu hâlâ
gözümün önünde... İkisi bir iskemleye ilişmişler, bundan sıkıldıkları belli.
Ben, gene gamsız ve sabırsızdım. Kapılar kapalı olarak kaldığımız on saniye,
bana tam bir saat gibi geldi. Sonunda herkes ayağa kalktı, istavroz çıkardı ve
birbiriyle esenleşmeye başladı.
Babam, annemi kucakladı ve birkaç kez öptükten sonra anneme:
- Yeter yavrum, sonsuza dek ayrılmıyoruz ya! dedi.
Annem gözyaşları arasından, titrek bir sesle:
- Gene de zor! dedi.
Bu sesi duyunca, onun titreyen dudaklarını, yaş dolu gözlerini görünce her şeyi
unuttum. İçim öylesine sızladı, öylesine korktum ve üzüldüm ki, onunla
esenleşmektense kaçmayı yeğlerdim. Valodya'yı çok çok öpmesi ve istavroz
çıkarması öyle uzun sürdü ki, artık, beni kucaklayacak düşüncesiyle sokuluyor,
ileri atılıyordum; ama o durmadan hayır duaları edip Valodya'yı kucaklıyordu.
Sonunda ben kendisini kucaklayıp sarıldım, üzüntümden başka bir şey düşünmeyerek
ağladım, ağladım.
Arabaya yerleşmek için girişten geçerken, usanç verici adamlarımız esenleşmek
için yaklaştılar. Onların, "Elinizi öpelim," demeleri, insanı omuzlarından
şappadak öpmeleri, başlarından yayılan yağ kokuları, bütün sinirli insanlarda
olduğu gibi bende de tiksinmeye benzer bir duygu uyandırdı. Gözyaşları içinde
benimle vedalaşan Natalya Savişna'yı da, bu duygunun etkisiyle olacak,
başlığından pek soğuk bir tavırla öptüm.
İşin tuhafına bakın ki, bütün adamlarımızın yüzlerini, gözlerimle görüyormuşum
gibi en ince çizgilerine dek anımsayabildiğim halde, annemin durumu ve yüzü
düşlemimden tümüyle uzaklaşıyor. Belki de o dakikalarda kendimi toparlayıp
yüzüne bakamadığımdan olacak. Bana öyle geliyordu ki, bunu yapmış olsaydım,
sanırım, onun ve benim üzüntülerimiz dayanılmaz olurdu.
Herkesten önce arabaya koşup, arkada bir yere yerleştim. Arabanın kalkık olan
körüğünden hiçbir şey göremiyordum, ama içimden bir ses bana, annemin henüz
orada olduğunu söylüyordu.
Kendi kendime, "Bir kez daha ona bakayım mı, bakmayayım mı? Haydi son bir kez
daha bakayım!" dedim ve arabadan kapıya doğru uzandım. Aynı zamanda, aynı
düşünceyle annem de arabanın öbür yanından yaklaştı ve beni adımla çağırdı.
Arkadan onun sesini duyunca öyle hızla döndüm ki, başlarımız çarpıştı, o
üzüntüyle gülümsedi ve son kez beni iyice, iyice öptü.
Birkaç sajen (31) ilerledikten sonra, ona bir daha bakmaya karar verdim.
Başındaki mavi örtüyü rüzgâr savuruyordu; başı önünde, elleri yüzünde, ağır ağır
merdivenleri çıkıyor, Foka da ona yardım ediyordu.
Babam yanımda oturuyor ve hiç ağzını açmıyor, benimse boğazımda bir şey
düğümleniyor, gözyaşlarına boğuluyordum; tıkanmaktan korkuyordum. Büyük yola
çıkınca, balkondan birinin beyaz bir mendil salladığını gördük. Ben de mendilimi
sallamaya başladım ve bu davranış beni biraz avuttu. Sürekli ağlıyordum ve
gözyaşlarımın benim içliliğimi kanıtladığı düşüncesi, bana hoşnutluk veriyor;
içimi rahatlatıyordu.
Bir verst (32) geçtikten sonra, yerime daha rahatça yerleştim, yorulmaz bir
dikkatle gözlerime en yakın olan ve benim bulunduğum yanda koşan atın ardına
bakmaya başladım. Bu yandaki alaca atın kuyruğunu nasıl salladığına, ayaklarını
birbirine nasıl çarptığına, arabacının örgü biçimindeki kamçısının atın sırtında
nasıl şakladığına ve ayaklarının nasıl dört nala koşmaya başladığına bakıyordum;
koşumun ve üstündeki halkanın nasıl zıpladığına, atın kuyruğa yakın kısmının
nasıl köpükle örtüldüğüne baktım. Sonra da çevreye bakmaya başladım. Dalgalanan
olgun çavdar tarlalarına, onlardan yükselen koyu buğuya, tarlaların ötesinde
berisinde gözüken sapana, köylüye, taylı bir kısrağa, yol direklerine; bizi
hangi arabacının götürdüğünü anlamak için arabacının yerine bile baktım. Daha
yüzümde akıttığım gözyaşlarının ıslaklığı kurumadan, düşüncelerim, belki sonsuza
dek ayrıldığım annemden tümüyle uzaklaşmıştı; ama, her anı bana, onu yeniden
düşündürtüyordu. Geçen gün kayın ağaçlı yolda bulduğum mantarı, Katenka ile
Lüboçka arasındaki bunu kimin koparacağı tartışmasını ve bizden ayrılırken
onların nasıl ağladıklarını anımsadım; ne yazık! Natalya Savişna'ya da, kayın
ağaçlı yola da, Foka'ya da, haşin Mimi'ye de yazık oldu; her şeye, her şeye! Ya
zavallı annem? Gözümü gene yaşlar bürüdü, ama çok sürmedi.

XV

ÇOCUKLUK

Çocukluğumun mutlu, bir daha geri dönmeyecek mutlu günleri! Bu çağdaki anılarımı
nasıl sevmeyeyim, nasıl tatlı anmayayım? En derin zevklerimin kaynağı olan bu
anılar, ruhuma tazelik veriyor, onu yükseltiyor.
Doya doya koştuktan sonra yüksek iskemleme çıkar, çay masası başına yerleşirdim.
Bir fincan şekerli sütümü çoktan içtiğim halde, zamanın geçmesine ve göz
kapaklarımın da uykudan ağırlaşmasına karşın, yerimde, hiç kımıldamadan oturup
konuşulanları dinlediğim olurdu. Nasıl dinlemeyeyim? Annem birisiyle konuşuyor.
Annemin sesi öyle tatlı, öyle canayakındı ki. Bu ses, yüreğime neler neler
söylerdi!.. Uykudan süzülen gözlerle sürekli kendisine bakarken, o birdenbire
küçülür, küçülür ve yüzü bir düğme gibi kalırdı; ama ben onu aynı açıklıkla
görür, bana baktığının, gülümsediğinin ayrımına varırdım. Onu böyle küçücük
görmek hoşuma giderdi. Gözlerimi daha çok kısardım, o da gözbebeklerimde
yansıdığı denli küçülürdü ve ben kıpırdanınca bu büyü bozulurdu. Onu bir daha
canlandırmak için gözlerimi kırpar, döner ve çabalardım; ama boşuna... Kalkar,
bir koltuğa, ayaklarımı toplayarak rahatça yerleşirdim.
Annem:
- Gene uyuyup kalacaksın, Nikolenka. Yukarı çıksan daha iyi edersin, derdi.
- Uyumak istemiyorum, anneciğim, diye yanıtlar, belirsiz, ama tatlı hülyalara
dalardım, dinlendirici çocukluk uykusu göz kapaklarımı indirirdi, ben bir dakika
sonra kendimden geçer, uyandırılıncaya değin öylece kalırdım. Uykudayken ince
bir elin beni yokladığını duyumsardım. Daha ilk dokunuşunda onu tanır, uyku
arasında, elimde olmadan yakaladığım bu eli dudaklarıma götürüp sıkı sıkı
öperdim.
Kimsenin kalmadığı salonu tek bir mum aydınlatırdı. Annem beni kendisi
uyandıracağını söylemişti; yattığım koltuğa ilişen sanırım odur, o pek narin
eliyle saçlarımı okşar ve kulağımda iyi tanıdığım, sevimli sesi duyulurdu:
- Kalk yavrum, yatma zamanı geldi.
Yabancıların ilgisiz bakışlarından sıkılmaz, bana olan sevecenliğini ve
sevgisini açığa vurmaktan çekinmezdi. Ben kımıldamazdım, ama ellerini daha
candan öperdim.
- Kalk artık meleğim, der, öbür eliyle boynumdan tutar, parmaklarını çabuk çabuk
oynatarak beni gıdıklardı. Loş odada çıt yoktur. Gıdıklanma ve uyanmanın
etkisiyle gerginleşen sinirlerim, yanıbaşımda oturup beni okşayan annemin sesi
ve kokusu, bunların hepsi beni yerimden sıçrayıp onun boynuna sarılmaya, başımı
göğsüne yaslayarak heyecandan tıkanırcasına:
- Benim güzel, cici anneciğim; seni ne kadar seviyorum, demeye itelerdi.
Annem, üzünçlü ve iç açıcı gülümsemesiyle güler, başımı iki eliyle tutup
alnımdan öper, beni dizlerine oturtur ve:
- Demek beni bu kadar seviyorsun, öyle mi? der; bir dakika sustuktan sonra:
- Bak beni hep böyle sev, hiçbir zaman unutma. Anneni yitirirsen, onu
unutmayacaksın değil mi, unutmayacaksın değil mi, Nikolenka, diye ekler ve beni
daha büyük bir sevgiyle öperdi.
Gözlerimden sevgi ve coşku yaşları sel gibi boşanırken, dizlerini öper:
- Yeter, söyleme artık, canım, kuzum anneciğim! diye haykırırdım.
Bundan sonra yukarı çıkıp da sırtımdaki pamuklu hırkayla kutsal resimlerin
önünde diz çökerek:
- Annemi, babamı esirgeTanrım, dediğim zaman; ruhum ne güzel duygularla dolardı.
Sevgili annemin arkasından çocuk şivesiyle kekeleyerek öğrendiğim duaları
yinelediğim o anda, Tanrı'ya ve anneme karşı duyduğum aşk, tuhaf bir biçimde
birbirine karışırdı.
Duadan sonra, içim açılır; aydınlık ve sevinç dolu olarak yorgana sıkıca
sarılınca, ne olduğunu bilmediğim, ama temiz bir aşkın, bulutsuz bir mutluluğun
umutlarıyla dolu hülyalar kafamda birbirini kovalardı. Dünyada tek talihsiz
insan diye tanıdığım Karl İvanoviç'i, onun acıklı yazgısını düşünürdüm. Onun
için öylesine acı, öylesine sevgi duyardım ki, gözlerimden yaşlar boşanır ve,
"Tanrım, onu mutlu et! Bana da ona yardım etmek, üzüntülerini hafifletmek
olanağı ver Tanrım; onun için her şeyimden vazgeçerim!" diye yalvarırdım. Sonra
en sevdiğim oyuncaklarımdan porselen tavşancığımı ya da köpeciğimi kuş tüyü
yastığımın köşesine yerleştirir, orada nasıl rahat ve sıcak yattıklarını zevkle
seyrederdim. Herkesin hoşnut olmasını, bütün insanların mutluluğunu ve yarın
gezmeye gitmemiz için havanın iyi olmasını Tanrı'dan diler, öbür yanıma
dönerdim; düşüncelerimle düşlemlerim birbirine karışırdı, yüzüm gözyaşlarıyla
henüz ıslakken, yavaş yavaş rahat bir uykuya dalardım.
Çocukluğun verdiği tazeliğin, gamsızlığın, sevgi gereksinmesiyle inanç gücünün
bir daha geri dönmesine olanak var mı? Bu zamanda masum bir neşe, sonsuz bir
sevme gereksinmesi; bu iki yüksek erdem, yaşamın kılavuzudur; böyle olunca hangi
çağ bu çocukluk çağından daha üstün olabilir?
Nerde o ateşli dualar? Nerede o en değerli nimet olan temiz, duygulu göz
yaşları? Uçup gelen avuntu perisi, gülümsemeleriyle bu yaşları siler, saf ve
temiz çocuk ruhuna en tatlı düşlemleri dökerdi.
Acaba yaşam, yüreğimde bu göz yaşlarını, bu sevinç dolu coşkuları bir daha
duymayacak denli üzünçlü izler mi bıraktı? Acaba onlardan kalan yalnızca anılar
mı?



XVI

ŞİİR

Moskova'ya vardıktan hemen bir ay sonra, büyükannemin evinin üst katında, büyük
masanın başına oturmuş, yazı yazıyordum; karşımda resim öğretmeni, kara kalemle
yapılmış sarıklı bir Türk resmini düzeltiyordu. Valodya öğretmenin arkasında
duruyor, kafasını uzatarak omzundan bakıyordu. Bu baş, Valodya'nın kara kalemle
yaptığı ilk yapıtıydı ve büyükannemin doğum gününde, yani bugün, kendisine
armağan edilecekti.
Valodya ayak ucuna basıp Türk'ün boynunu göstererek:
- Burasını biraz daha gölgelendirmeyecek misiniz? dedi. Öğretmen kalemleri
kutuya yerleştirdi:
- Hayır, istemez. Şimdi pek güzel oldu. Artık siz dokunmayın, dedi ve ayağa
kalkıp Türk resmine yandan bakarak, bana:
- Ya siz Nikolenka, büyükannenize ne armağan edeceğinizi bize söylemez misiniz?
Doğrusu siz de bir resim yapsaydınız iyi olurdu, dedi; sonra şapkasını, zarfını
alarak, "Hoşçakalın çocuklar," deyip çıktı.
O dakika, 'Ben de uğraştığım şeyi yapmaktansa, bir baş resmi yapmış olsaydım
daha iyi olurdu,' diye düşünüyordum. Büyükannemin doğum gününün yaklaştığını,
bizim, o güne birer armağan hazırlamamız gerektiğini haber verdikleri zaman, ona
armağan etmek için bir şiir yazmak aklıma esti. Gerisini tamamlayacağımı umarak,
hemen uyaklı iki dize tasarladım. Bir çocuk için şaşırtıcı olan bu düşüncenin
aklıma nerden estiğini asla anımsayamıyorum; ama o zaman pek hoşuma gitmişti.
Büyükanneme kesinlikle bir armağan sunacağımı, ama bunun ne olduğunu kimseye
söylemeyeceğimi, soranlara anlatıyordum.
Düşündüklerimin tersine, birden yazdığım iki dizeden başka, bütün çabalarıma
karşın, hiç bir şey yazamadım. Kitaplarımızdaki şiirleri okumaya başladım; ama
Dimitriev olsun, Derjavin olsun, bana yardım edemediler, tersine, beni
yeteneksiz olduğuma inandırdılar. Karl İvanoviç'in defterine birçok şiiri kopya
ettiğini bildiğim için, usulca onun kâğıtlarını karıştırmaya başladım ve Almanca
şiirler arasında, sanırım kendi kalemimden çıkmış olan Rusça bir şiir buldum.
Petrovskoye, 3 Haziran 1828.

Bayan L...

Anımsa yakınlarda
Anımsa uzaklarda
Anımsa benim
Daha bugünden
Sonsuza dek
Ölünceye dek
Nasıl bir bağlılıkla
Sevebildiğimi

Karl MAYER

İnce mektup kâğıdına, yuvarlak güzel bir yazıyla yazılı olan bu şiir, dokunaklı
anlatımıyla hoşuma gitmişti; onu hemen ezberledim ve örnek almaya karar verdim.
İş çok kolaylaşmıştı. Doğum günü için on iki dizelik kutlama şiirim hazırdı; bu
şiiri ders odasında, masa başında tirşe kâğıda temize çekiyordum.
Artık, iki yaprak kâğıdı da kirletmiştim. Bu, dizelerde bir değişiklik yapmak
düşüncesiyle değildi; dizeler bana olağanüstü görünüyordu, ama üçüncü dizeden
başlayarak satır sonları, yavaş yavaş artan bir düzensizlikle yukarı kıvrılmaya
başlıyor, satırların eğrilikleri açıkça görünüyor ve bunların hiç bir şeye
benzemediği de uzaktan belli oluyordu.
Üçüncü yaprak da ötekiler gibi çarpıktı, ama ben bir daha yazmamaya ant
içmiştim. Şiirimde büyükannemi kutluyor, uzun yıllar yaşamasını diliyor, şöyle
bitiriyordum:

Uğraşacağız teselliye,
Seveceğiz öz anne diye

Sanırım kötü de olmamıştı, ama sonuncu dize kulağımı sanki tırmalıyordu: dizenin
sonundaki öz anne diye sözcükleri yerine, ne diye, hediye... sözcüklerini
getiriyor ve sonra da, "Adam sen de; ne olursa olsun, Karl İvanoviç'inkinden
daha güzeldir," diyordum.
Sonuncu dizeyi de yazdım. Sonra yatak odasında şiirin tümünü yüksek sesle,
duyarak, el kol devinimleriyle okudum. Kimi dizeler ölçüsüz olduğu halde aldırış
etmiyordum; ama son dize beni daha yeğin olarak sarstı. Karyolaya oturdum ve
düşünmeye başladım:
"Niçin öz anne diye yazdım? O burada değil. Onu şiirimde de hiç anmayacaktım;
elbette büyükannemi çok seviyor, çok sayıyorum. Ama ne de olsa... Niçin böyle
yazdım, niçin yalan söyledim? Diyelim ki, bu şiirdir. Ama gene de, bunu
yapmamalıydım."
Bu sırada terzimiz girdi. Yeni yarım fraklarımızı getirmişti. Sıkıntı içinde,
büyük bir sabırsızlıkla şiirimi yastığın altına sokarak:
- Ne yapalım, böyle kalsın dedim ve Moskova kılığımın provasına koştum.
Moskova kılığı, meğer ne olağanüstüymüş: pirinç düğmeli kahverengi fraklarımız,
köydeki, boy atacağız diye bolca yapılan giysiler gibi değildi; iyice üstümüze
oturmuştu. Dar siyah pantaloncuklarımız da kaslarımızı belli ederek çizmenin
üstünde çok güzel duruyordu.
Sevinçten deli gibi bacaklarımı her yandan yokluyor ve kendi kendime:
"En sonunda, gerçek sübyeli bir pantolonum var!" diyordum. Yeni giysimin içinde
pek sıkıldığım, rahatsız olduğum halde, bunu kimseye sezdirmiyor; tersine, çok
rahat olduğumu, söylüyor, yalnızca, "Bu giysinin tek kusuru, biraz bol olması,"
diyordum. Bundan sonra bolca briyantinli saçımı tarayarak uzun zaman aynanın
karşısında kaldım; ne kadar çabaladımsa da tepemdeki saçları bir türlü
yatıramadım. Yatıp yatmadıklarını anlamak için bastırdığım fırçayı kaldırınca,
saçlarım yüzüme son derece gülünç bir görünüm vererek kalkıyor, dikiliyordu.
Karl İvanoviç öteki odada giyiniyor olmalıydı ki, ders odamızdan onun için
lacivert frak ve bir takım beyaz şeyler götürüyorlardı. Aşağıya giden kapının
önünde büyükannemin oda hizmetçilerinden birinin sesi duyuldu, ne istediğini
anlamak için dışarı çıktım. Elinde sert kolalı bir plastron tutuyor, yıkayıp
Karl İvanoviç'e yetiştirmek için bütün gece uyumadığını, şimdi de ona
götürdüğünü söylüyordu. Karl İvanoviç'e verilmek üzere elinden aldım ve
büyükannemin kalkıp kalkmadığını sordum.
- Kalkmaz olurlar mı hiç efendim, kalktılar; kahvelerini bile içtiler; papaz da
geldi, dedikten sonra yeni giysimi süzdü ve gülümseyerek:
- Nasıl da yakışıklı bir delikanlı olmuşsunuz! diye ekledi.
Bu söz kızarmama yol açtı, ama ne yaman bir delikanlı olduğumu henüz bilmediğini
ona göstermek isteğiyle parmaklarımı şıkırdatarak, bir ayak üstünde döndüm ve
hopladım.
Karl İvanoviç'in getirdiğim plastrona gereksinmesi kalmamıştı; başkasını takmış,
masanın üzerindeki küçük aynanın karşısında eğilerek, boynundaki göz alıcı
boyunbağını iki eliyle tutuyor ve düzgün traşlı çenesi yakaya serbestçe girip
çıkıyor mu diye deniyordu. Giysilerimizi her yanından çekip düzelttikten,
Nikolay'dan da kendisi için aynı şeyi yapmasını rica ettikten sonra, bizi
büyükannemize götürdü. Merdivenden inerken üçümüzden yayılan keskin pomat
kokusunu anımsadıkça hep gülesim gelir.
Karl İvanoviç'in elinde kendi yaptığı kutu, Valodya'da resim, bende de şiir;
herkesin dilinde, armağanları sunarken söyleyeceği sözler hazırdı. Karl İvanoviç
salonun kapısını açtığı sırada, papaz cübbesini giyiyordu ve ayinin ilk dua
sesleri duyuluyordu.
Büyükannem de salondaydı; duvarın yanındaki iskemlenin arkasına tutunarak
eğilmiş candan dua ediyordu; babam da yanındaydı. Hazırladığımız armağanları
hemen arkamızda saklayarak, kendimizi göstermemeye çabalarken, kapının önünde
durduğumuzu gören babam, bize döndü ve gülümsedi. Bizim beklediğimiz ani etkinin
değeri kalmamıştı.
Haçı öpmeye yaklaştığımızda, ansızın, başdöndürücü ve yenilmesi güç ağır bir
utanma duygusunun etkisinde olduğumu duyumsadım. Armağanımı sunmak için
toparlanamayacağımı anlamıştım. Kutuyu sağ elinden sol eline alıp, kendisini en
nazik sözlerle kutlayarak büyükanneme uzatan ve Valodya'ya yer vermek için
birkaç adım geriye çekilen Karl İvanoviç'in arkasına saklandım. Büyükannem
kenarları yaldızlı şeritlerle süslü kutuya hayran hayran bakıyor ve en okşayıcı
gülümseyişiyle teşekkürünü bildiriyordu.
Ama, bu kutuyu nereye koyacağını bilemediği görülen büyükannem, sanırım bunun
için olacak, pek ustaca yapılmış olduğunu söyleyerek, bakması için kutuyu babama
uzattı.
Kutuya bakıp merakını gideren babam, onu papaza uzattı, bu kutu papazın da pek
hoşuna gitmiş olmalı ki başını sallıyor ve bir kutuya, bir böylesine güzel şeyi
yapabilen sanatçıya şaşkınlıkla bakıyordu. Valodya yaptığı Türk resmini sundu; o
da herkesin en yüksek beğencesini kazandı. Sıra bana gelmişti; büyükannem
yüreklendirici gülümseyişiyle bana döndü.
Sıkılma duygusunu tatmış olanlar, bunun dakikalarla birlikte arttığını ve karar
verme gücünün de tersine o oranda azaldığını; yani bu durum sürdükçe, onu
yenmenin de o denli güçleştiğini; kararlılığın eridiğini bilirler.
Karl İvanoviç ve Valodya armağanlarını sunarken, yüreklilik ve kararlılığın
benden uzaklaştığını, sıkılganlığımın son sınırına vardığını anladım: Kanımın,
durmadan yüreğimden başıma doğru saldırdığını, yüzümün renkten renge girdiğini,
alnımda ve burnumda iri ter taneleri belirdiğini duyumsadım. Kulaklarım yanıyor,
bütün bedenim bir ürperme ve ter içinde bulunuyordu; boyuna ayak değiştiriyor ve
yerimden kıpırdanamıyordum. Babam:
- Göster bakalım Nikolenka, dedi, sendeki kutu mu, yoksa resim mi?
Yapılacak bir şey kalmamıştı: Titrek ellerle şiirin yazılı olduğu buruşuk kâğıdı
uzattım; ama çok istediğim halde sesim çıkmıyordu; sessizce büyükannemin
karşısına dikildim. Beklenen resim yerine "öz anne" sözcüğü bulunduğu için
açıkça annemi sevmediğimi, unuttuğumu kanıtlayan ve hiçbir şeye benzemeyen
şiirimin, herkesin yanında okunacağını düşündükçe utancımdan yerin dibine
geçiyordum. Büyükannem, şiirimi sesli olarak okumaya başladıktan sonra bazı
sözcükleri seçemeyince; bana alay gibi gelen gülümsemesiyle babama bakarak,
şiirin ortasında durdu. İstediği edayı veremediği ve gözleri zayıf olduğu için
sonuna dek okuyamayacağını söyleyip baştan okumasını rica ederek kâğıdı babama
uzatırken, çektiğim acıyı nasıl anlatmalı? Bunu, eğri büğrü yazılmış kötü bir
şiir okumaktan bıktığını göstermek ve benim duygusuz olduğumu açıkça anlatan son
dizesini, babamın da okuması için yaptığını sanıyordum. Babamın, şiirin yazılı
olduğu kâğıdı alıp:
"Kötü çocuk, anneni unutma; al işte sana!.." diyerek burnuma vurmasını
bekliyordum; ama böyle bir şey olmadı; tersine, şiir bittikten sonra büyükannem,
"Charmant!" (33) dedi ve alnımdan öptü.
Kutu, resim, şiir ve iki patiska mendil, annemin resmi bulunan tabakayla yan
yana; büyükannemin her zaman oturduğu Volter koltuğunun çekme masasına
konulmuştu. Annemin arabasının arkasına binen iki iri uşaktan birisi:
- Prens Varvara İlyiniçna geldiler, diye haber verdi. Büyükannem dalgın dalgın
kaplumbağa kabuğundan yapılmış tabakaya takılan portreye bakıyor, hiç yanıt
vermiyordu. Uşak:
- İçeri alayım mı, prenses hazretleri? diye yineledi.







XVII

PRENSES KARNEKOVA

Anneannem koltuğa daha rahat yerleşerek:
- İçeri al, dedi.
Prenses ufak tefek, cılız ve huysuz, sahte bir sevecenlik anlatımı taşıyan küçük
ağzıyla apaçık bir karşıtlık oluşturan yeşile çalar gri gözlü, kırk beş
yaşlarında bir kadındı.
Devekuşu tüyünün süslediği kadife şapkasının altından, açık kızıl saçları
görünüyor; kaşları ve kirpikleriyse, soluk yüzünün yanında daha açık, daha kızıl
gibi kalıyordu. Buna karşın, serbest tavrı, küçücük elleri, kuru yüzündeki
çizgilerin özelliğiyle genel görünümü, soyluluk ve canlılık anlatımı taşıyordu.
Prenses, pek çok konuşuyor; gevezeliğinden kimse ağız açamadığı halde,
kendilerine karşı çıkılıyormuş gibi davranan insanlara benziyordu. Sesini önce
yükseltiyor, sonra yavaş yavaş alçaltarak, çevrede oturan, ama söyleşiye
katılmayan kişileri birden süzüyor ve sanki bu bakıştan güç alıyormuş gibi, yeni
bir canlılıkla konuşmaya başlıyordu. Elini öpmesine ve durmadan, "Ma bonne
tante" (34) demesine karşın, büyükannemin ondan hoşlanmadığını anladım;
büyükannem, pek istemesine karşın, kendisini kutlamaya gelemeyen Prens
Mihaylo'nun niçin gelmediği konusunda Kontesin sıraladığı ayrıntıları dinlerken,
kaşlarını tuhaf bir edayla kaldırıyordu. Büyükannem onun Fransızca sözlerine
karşılık verirken, özellikle sözcükleri uzatarak:
- Güzelim, bana karşı gösterdiğiniz ilgiden dolayı size teşekkür ederim. Prens
Mihaylo'nun gelememesine ne diyelim.... Onun her zaman bir işi vardır; hem de
yaşlı bir kadınla oturmaktan ne zevk alacak? dedi ve sözlerine karşı çıkılmasına
zaman bırakmadan ekledi:
- Şekerim, çocuklarınız ne âlemde?
- Tanrıya şükür ma tante, büyüyor, okuyor, yaramazlık ediyorlar.... Hele büyüğü
Etyen, öyle haylazlaştı ki, hakkından gelemiyoruz; ama çok zeki! Un garçon qui
promet (35).
Torunlarını övme isteğine kapılan büyükannem, özenle benim şiirimi kutunun
altından çıkarıp açmaya çalıştığı ve Prensesin çocuklarıyla hiç ilgilenmediği
için, Prenses babama dönerek:
- Bugünlerde ne yaptığını düşünemezsiniz, mon cousin (36) dedi ve babama doğru
eğilerek, büyük bir coşkuyla bir şeyler anlatmaya başladı. Duymadığım bu öyküyü
bitirdikten sonra hemen güldü ve yanıt bekler gibi babamın yüzüne bakarak sordu:
- Gördünüz mü çocuğu? Sopayı hak etmişti. Ama, bu buluş, öyle zekice ve
eğlenceliydi ki, bağışladım, mon cousin.
Bakışlarını büyükanneme çevirerek bir şeyler söylemeden gülümsüyordu. Büyükannem
kaşlarını anlamlı anlamlı kaldırıp, özellikle "dövüyor musunuz?" sözcüğü
üzerinde durarak:
- Kuzum, siz çocuklarınızı dövüyor musunuz? diye sordu. Kontes babama baktı,
tatlı bir sesle:
- Ah, ma bonne tante, bu konudaki düşüncenizi biliyorum. Bu noktada sizinle
düşündeş olmayışımı hoş görünüz; bu konuda çok düşündüm, birçok kişiye danıştım,
kitaplar okudum. Bununla birlikte, deneyimlerim, çocukları korku yoluyla
etkilemenin gerekli olduğu düşüncemi değiştirmedi. Çocuk yetiştirmek için korku
pek gereklidir. Öyle değil mi yeğenim, Je vous demande un peu... (37).
çocukların en korktuğu şey, dayak değil midir?
Bunu söylerken, yanıt bekler gibi bize bakıyordu; açık söylemek gerekirse, o an,
bu sözlerden büyük bir rahatsızlık duydum.
- Ne derseniz deyin! On iki yaşındaki oğlan bir çocuktur; on dört yaşındaki bile
daha çocuktur; bak, kız olursa iş değişir.
'Onun oğlu olmamak, ne büyük mutluluk,' diye düşünüyordum. Büyükannem bunları
işittikten sonra, Prenses böyle bir yapıtı okumaya layık değilmiş gibi, şiirimi
katlayıp kutunun altına yerleştirirken:
- Olağanüstü, çok güzel şekerim, bu olaylardan sonra, çocuklardan nasıl
incelikli bir davranış bekleyebileceğinizi lütfen bana söyler misiniz? dedi ve
bunu karşı çıkmayı kabul etmez bir kanıt sayan büyükannem, konuşmayı kesmek
için:
- Aslında, bu konuda herkesin kendine göre ayrı bir düşüncesi olabilir, diye
ekledi.
Prenses yanıt vermiyor, yalnızca herkesin saygı duyduğu bir kişinin, böyle bir
boş inancını bağışlıyormuş gibi hoşgörüyle gülümseyerek:
- Sizin delikanlılarla beni tanıştırsanıza, dedi. Gözlerimizi Prensesin yüzüne
dikerek ayağa kalktık, ama tanışmış olduğumuzu anlatmak için ne yapmak
gerekeceğini bilemiyorduk.
Babam:
- Prensesin elini öpsenize, dedi.
Prenses, Valodya'nın saçlarını öperek:
- Yaşlı teyzenizi sevmenizi isterim, dedi ve daha çok büyükanneme dönerek:
- Gerçi ben sizin uzak bir akrabanızım, ama akrabalığın uzaklığını, yakınlığını
değil, dostluk bağlarını göz önünde tutarım, dedi.
Ama, büyükannemin hoşnutsuzluğunun sürdüğü: - Yok canım, aramızdaki akrabalık
bugün ortaya çıkmış sayılmaz ki! deyişinden belliydi.
Babam Valodya'yı göstererek:
- Bu, sosyete adamı olacak, dedi.
Ben Prensesin kuru, küçük elini öperken, bu elde uzun bir değnek, değneğin
altında bir sıra, sıra üzerinde vb. düşünüyordum ki, babam:
- Bu da, şair olacak, diye ekledi.
Kontes benim elimden tutarak:
- Hangisi? deyince, babam neşeyle gülümseyerek:
- İşte bu küçük perçemli, dedi.
'Perçemlerimden ne istiyor; söyleyecek başka şey bulamadı mı?' diye düşünerek
köşeye çekildim.
Güzellikle ilgili tuhaf düşüncelerim vardı. Karl İvanoviç'i bile, dünyanın en
güzel adamı sanırdım; ama kendimin hiç de güzel olmadığımı biliyor, bunda hiç
yanılmıyordum; bunun için kulağıma gelen en ufak bir çıtlatmayı kişiliğime karşı
bir aşağılama sayardım.
Çok iyi anımsıyorum; bir gün yemekte -o zaman altı yaşındaydım- yine benim
görünüşümden söz edilirken, annem hep yüzümde güzellikler bulmaya çalışıyor; çok
zeki bakışlarım, hoş gülümsemelerim olduğunu söylüyordu, ama en sonunda, babamın
kanıtlarına ve besbelli görünüşüme bakarak, çirkin olduğumu kabul etmek zorunda
kaldı. Yemekten sonra anneme teşekkür ederken, o yanaklarımı okşadı ve:
- Nikolenka, şunu bilmen gerekir ki, yüzüne bakıp seni seven olmaz; onun için
sen hem akıllı, hem de iyi ahlaklı olmaya çalışmalısın! dedi.
Bu sözler, beni güzel olmadığıma, ileride de kesinlikle iyi ve akıllı bir çocuk
olacağıma inandırmıştı.
Bununla birlikte, sık sık umutsuzluğa düştüğüm zamanlar olurdu: Dünyada benim
gibi böyle yassı burunlu, kalın dudaklı, küçücük kurşuni gözlü bir insanın mutlu
olacağını düşünemiyor, Tanrı'dan, beni güzelleştirecek bir mucize diliyor ve
güzel bir yüzüm olması için her şeyimi; bugünkü, yarınki her şeyimi vermeye
hazır olduğumu söylüyordum.

XVIII

PRENS İVAN İVANOVİÇ

Prenses şiiri dinleyip şairini göklere çıkarırken, büyükannem yumuşadı, onunla
Fransızca konuşmaya başladı ve "Siz", "Şekerim" gibi seslenişlerden vazgeçerek,
onu çocuklarıyla birlikte, akşama evimize çağrıladı.Prenses bu çağrıyı kabul
ederek biraz daha oturduktan sonra gitti.
O gün kutlamalarını sunmaya gelenler öyle çoktu ki, avludan ve kapının önünden
sabahtan beri araba eksik olmuyordu. Konuklardan biri daha odaya girdi ve
büyükannemin elini öperek:
- Bonjuour, chère cousine (38), dedi.
Bu, uzun boylu, yakasının altından büyük beyaz haç madalyası görünen, apoletleri
geniş, üniformalı, yüzünde açık bir anlatım olan, yetmiş yaşlarında biriydi.
Davranışlarındaki serbestlik ve yalınlık, beni hayran bıraktı. Başının ancak
arkasındaki seyrek saçlarının yarım daire biçiminde kalmış olmasına ve üst
dudağının yapısı nedeniyle dişlerinin eksikliği açıkça görülmesine karşın, yüzü
hâlâ olağanüstü güzeldi.
Prens İvan İvanoviç, geçen yüzyılın sonunda, soylu özyapısı, yakışıklılığı,
olağanüstü gözüpekliği ve hatırı sayılan ünlü akrabalarının ve daha çok talihin
yardımıyla henüz pek genç yaşta yüksek bir konum elde etmişti. Hizmetini
sürdürmüş, çok geçmeden tutkuları öyle doyurulmuştu ki, artık bu konuda
bekleyecek bir şeyi kalmamıştı. Genç yaşlarından beri, talihin ileride gerçekten
kendisine ayırdığı parlak konumu almaya hazırlanıyormuş gibi bir tavır
takınmıştı; bundan dolayı, onun parlak ve gösterişli yaşamında, herkeste olduğu
gibi, başarısızlık, düşlemkırıklıkları ve üzüntüler görüldüyse de, bir kez bile,
dingin özyapısına da, yüksek düşüncelerine de, ahlak ve dinin asıl kurallarına
da asla aykırı davranmamış; çevresinin saygısını da parlak konumundan çok,
dirençli ve kararlı oluşuyla kazanmıştı.
Çok zeki değildi. Ama parlak konumu, yaşamın sayısız tutkularına önem
vermemesine yardım ettiğinden, yüksek düşüncelerini hep sürdürmüştü. İyi yürekli
ve duyarlı olduğu halde, başkalarına karşı davranışı soğuk ve biraz
gururlucaydı. Bu durum, birçok kimseye yararı dokunabilecek bir konumda
bulunması nedeniyle onun sözü geçer bir kimse oluşundan yararlanmak için
çevresinde yaltaklanan insanların sürekli başvurularından kendini korumak
isteğinden ileri geliyordu. Bununla birlikte, bu soğuk davranışlılığı, çok
yüksek sosyeteden olanların hoşgörülü incelikleriyle hafifliyordu.
Çok iyi öğrenim görmüş, çok okumuştu; ama öğrenimini gençliğinde, yani geçen
yüzyılda yaptığından, ileri götürememişti. Bununla birlikte, XVIII. yüzyılda,
felsefe ve edebiyatla ilgili olarak Fransa'da çıkan seçkin yapıtların hepsini
okumuş, Fransız yazınının inceliklerini öylesine öğrenmişti ki, söz arasında
Racine, Corneille, Boileau, Moliére, Montaigne ve Fenelon'dan parçalar okur ve
bunları sık sık kullanmayı severdi. Mitolojiyi çok iyi bilirdi. Destan şiirinin
parçalarını, Fransızca çevirilerinden yararlanarak incelemişti. Segur'ün
yapıtlarından edindiği, oldukça güçlü bir tarih bilgisi olmakla birlikte, ne
matematikte aritmetikten yukarı bilgisi, ne de fizik ve bugünkü yazınla ilgili
bir bilgisi vardı. Söyleşi sırasında Goethe, Schiller ve Byron'dan söz
edilirken, incelikle susar ya da şöyle böyle birkaç tümce söyleyebilirdi; ama
bunların yapıtlarını hiçbir zaman okumazdı.
Zamanımızda pek az benzeri kalan bu adamın aldığı klasik Fransız öğrenimine
karşın konuşması yalındı; bu yalınlık, kimi zaman onun bilgisizliğini örttüğü
gibi hoş bir insan havası verir; onun inceliğini de gösterirdi. Her tür
özgünlüğün düşmanıydı; bunun, iyi eğitim görmemiş kimselerin gereci olduğunu
ileri sürerdi. Toplum, nerede olursa olsun, Prens için bir gereksinmeydi: Gerek
Moskova'da ve gerek yabancı ülkelerde, hep konukseverlik göstererek yaşar ve
belli günlerde bütün kenti evinde kabul ederdi. Moskova'daki toplumsal konumu ve
saygınlığı, onun çağrı pusulasının başka salonlar için de giriş belgesi
sayılmasını; birçok genç ve güzel kadının, baba sevecenliğiyleymiş gibi öptüğü
pembe yanaklarını ona seve seve uzatmalarını; kodaman ve dürüst görünen kimi
insanların eğlencelerine kabul edildikleri için anlatılmaz bir sevinç
duymalarını sağlardı.
Prens'in, büyükannem gibi arkadaşlık edebileceği, aynı eğitimi almış ve aynı
toplumsal düzeyde, aynı yaş ve görüşte pek az insan kalmıştı. Bunun için,
büyükannemle olan eski arkadaşlık bağlarına özellikle değer veriyor, kendisine
karşı her zaman büyük bir saygı besliyordu.
Prens'e bakmaya doyamıyordum: Herkesten gördüğü yakınlık ve ilgi, kocaman
apoletleri, onu görünce büyükannemin gösterdiği olağanüstü sevinç ve Prens'in de
büyükannemden çekinmeyen biricik insan olduğunu anıştıran serbest konuşması; ona
"Ma cousine" diyebilmesi, büyükanneme karşı duyduğu saygının belki daha çoğunu
bana da aşılamıştı. Şiirimi gösterdikleri zaman, beni yanına çağırdı ve:
- Kimbilir ma cousine, dedi. Belki de bu çocuk, ikinci bir Derjavin (39) olacak!
Bunu söylerken yanağımı öyle şiddetle sıktı ki, yalnızca bu davranışı okşama
diye kabul ettiğim için bağırmadım.
Konuklar dağılmış, babamla Valodya da çıkmışlardı; odada Prens, büyükannem ve
benden başka kimse kalmamıştı. Kısa bir sessizlikten sonra, Prens İvan İvanoviç
birdenbire:
- Bizim sevgili Natalya Nikolayevna niçin gelmedi? diye sordu.
Büyükannem elini Prens'in üniformalı koluna koyarak hafif bir sesle:
- Ah, mon cher (40), istediğini serbestçe yapabilseydi, sanırım gelirdi;
mektubunda, Piyer'in kendisine gelmesini önerdiğini, ama güya bu yılın geliri az
olduğu için öneriyi geri çevirdiğini yazmış; evce Moskova'ya taşınmanın şimdilik
gereksiz olduğunu, Lüboçka'nın daha pek küçük bulunduğunu ve erkek çocukların,
bizde kendi evinden daha çok güvenlikte olacaklarını da eklemişti.
Sesinde, durumun iyi olmadığını belli eden bir eda olmakla birlikte:
- Bunların hepsi de güzel, dedi ve sonra, çocukların öğrenim görmeleri, çevreye
alışmaları için, buraya çoktan gönderilmeleri gerekirdi; köyde onlara nasıl bir
eğitim verilirdi ki? Büyüğü on üçüne, diğeri de on birine bastı. Farkında
mısınız, mon cousin, çocuklar burada tümüyle vahşi gibidirler.... Öyle ki, odaya
girmeyi bile beceremiyorlar, diye ekledi.
Prens:
- Bu düşüncenizi anlayamıyorum, dedi. Durumun bozukluğundan neden
yakınıyorsunuz? Kocasının serveti yerinde. Bir zamanlar tiyatrosunda birlikte
oynadığımız, karış karış bildiğim Natasya'nın Habarofka Çiftliği de olağanüstü
bir yerdir. Her zaman iyi bir gelir getirse gerek, demesi üzerine büyükannem
üzgün bir sesle sözünü kesti:
- Gerçek bir dost gibi size söylüyorum, bana öyle geliyor ki, burada yalnız
yaşayabilmesi, kulüplerde ve çağrılarda istediği gibi dolaşması, Tanrı bilir
daha neler yapması için bütün bunlar birer bahanedir. Oysa kızım hiçbir şeyden
şüphelenmiyor, kızımın ne melek olduğunu bilirsiniz, damadımın her sözüne
inanır, çocukların Moskova'ya götürülmesinin, kendisinin de eğitmenle köyde
kalmasının çok gerekli olduğuna onu inandıran da odur.
Büyükannem yerinden kımıldayarak, bütün nefretiyle:
- Damadım, Prenses Varvara İlyünişna'nın çocukları dövdüğü gibi kendi
çocuklarını da dövmek gerektiğini söylemiş olsaydı sanırım kızım buna da razı
olurdu, dedi.
Bir dakika sustu, sonra dolan gözlerini silmek için iki mendilden birini eline
alarak:
- Evet dostum; o ne kızımın değerini bilebilir, ne de onu anlayabilir. Bütün iyi
yürekliliğine, kocasına olan aşkına, üzüntülerini gizlemeye çalışmasına karşın,
onunla mutlu olamayacağını çok iyi biliyorum. Sözlerimi unutmayın, kocası....
diye ekledi ve yüzünü mendille kapadı.
Prens sitemle:
- Eh! Ma bonne amie (41) hiç de akıllanmamışsınız. Hâlâ uydurduğunuz dert için
ağlıyor, acı çekiyorsunuz. Şaşıyorum; onu çoktan biliyor, iyi yürekli, olgun bir
koca ve özellikle soylu bir insan, un parfait honnête homme (42) diye tanıyorum.
İşitmemem gereken konuşmayı istemeyerek duydum ve büyük bir yürek çarpıntısı
içinde, ayaklarımın ucuna basa basa odadan çıktım.





XIX

İVİNLER

Karşı kaldırımda lacivert paltolu, yakası kunduz kürklü züppe bir eğitmenin
arkasından bizim eve doğru gelen üç çocuğu pencereden görünce:
- Valodya! Valodya! İvinler, diye bağırdım.
Akrabamız olan bu İvinlerle hemen hemen bir yaştaydık. Moskova'ya gelişimizden
kısa bir zaman sonra onlarla tanıştık ve arkadaş olduk.
İvinlerin ikincisi olan Seryoja, kıvırcık saçlı, esmer, kalkık burunlu, beyaz
dişlek dişlerini hemen her zaman gösteren çok taze kırmızı dudakları, koyu mavi
güzel gözleri ve canlı yüzü olan bir çocuktu. Hiçbir zaman gülümsemez; ya çok
ciddi durur ya da pek duru, çınlayan çekici bir kahkahayla gülerdi.
Onun kendine özgü güzelliği, beni ilk görüşte hayran etti. Ona karşı belirsiz
bir eğilim duyuyordum. Mutlu olmam için onu görmem yeterdi. Bir zamanlar ruhumun
bütün güçleri bu istekte toplanmıştı. Onu üç dört gün görmeyince sıkılmaya
başlar, üzüntüden ağlayacak gibi olurdum. Gece düşlerim, gündüz düşlemlerim
onunla doluydu. Uykuya yatarken onu düşümde görmek isteğiyle gözlerimi kapar,
onu karşımda görür ve bu düşlemi en tatlı hazlarım gibi beslerdim. Pek çok değer
verdiğim bu duyguyu, dünyada hiç kimseye açmayı göze alamazdım. Belki de sürekli
ona diktiğim kaygılı bakışlarımı üzerinde duyumsamaktan usandığı, belki de
benimle hiç duygudaş [sempati] olmadığı için, benden çok Valodya ile oynayıp
konuşmayı seviyordu. Ama gene de ben hoşnuttum. Hiçbir şey istemiyordum. Onun
için her şeyimi gözden çıkarmaya hazırdım. Ona karşı beslediğim bu yeğin
eğilimden aşağı kalmayan başka bir duygu da, onu incitmek, kırmak, onun hoşuna
gitmemek korkusuydu. Belki yüzünde kurumlu bir anlatım olduğu için, belki de
çirkinliğimden nefret ederek başkalarındaki güzellik üstünlüğüne pek değer
verdiğim için; daha doğrusu, korkmayı sevginin kuşkusuz bir kanıtı saydığımdan,
ona karşı beslediğim sevgi derecesinde korku duyardım. Seryoja benimle ilk
konuşmaya başladığında, bu beklenmeyen mutluluktan öyle şaşırdım ki kızardım,
bozardım ve bir yanıt veremedim. Düşünceye dalınca gözlerini bir noktaya dikerek
durmadan kırpıştırmak, aynı zamanda burnunu çekip kaşlarını kaldırmak gibi kötü
bir huyu vardı. Herkes bu huyun onu çirkinleştirdiğini düşünüyordu; ama ben, onu
öyle sevimli buluyordum ki, ayrımında olmadan, aynı şeyi yapmaya ben de alıştım.
Öyle ki, onunla tanıştıktan birkaç gün sonra büyükannem, gözlerimi niçin puhu
kuşu gibi açıp kapadığımı, gözlerimde bir hastalık olup olmadığını sordu.
Aramızda hiçbir zaman, sevgiyle ilgili tek sözcük geçmemişti; ama üzerimdeki
etkisini duyumsuyor, bu etkiyi çocukça ilişkilerimizde, bilinçsizce olmakla
birlikte, pek aşırılıkla kullanıyordu. Ben de içimden geçen her şeyi ona
söylemeyi ne denli istedimse de, ondan korktuğum için açılmaya karar veremiyor,
son derece kayıtsız görünmeye çalışıyor, hiç yakınmadan ona boyun eğiyordum.
Kimi zaman, onun baskısı bana ağır, çekilmez görünüyordu; ama, bundan sıyrılmak
elimde değildi ki.
Bu, karşılık görmeyen ve ona açıklanmadan sönen, çıkar duygusundan uzak,
sınırsız ve tertemiz sevgimi üzülerek anımsarım.
Tuhaf değil mi? Çocukken büyüklere benzemeye çalıştığım halde, çocukluktan
çıkınca, çoğu kez ona dönmeyi istiyordum. Seryoja ile aramızdaki ilişkilerde
küçüklere benzeme isteği, açılmaya hazır olan duygumu baltalıyor ve beni
ikiyüzlülüğe sürüklüyordu. Onu kimi zaman çok istediğim halde, öpmeyi ve elinden
tutup, "Seni görünce nasıl da seviniyorum," demeyi göze alamadığım gibi, ona
"Seryoja" diye seslenmeyi bile göze alamaz, her seferinde "Sergey" derdim. Buna
da alışmıştık. Bu duyguları belirtmek, çocukluğu kanıtlar ve bundan kendini
alıkoyamayan, kendisinin daha küçük olduğunu anlatmış olurdu. Büyükleri
sakınganlığa ve soğukluğa yönelten o acı deneyimlerden henüz geçmeden, yalnızca
büyüklere benzemek isteğiyle, çocukluğa bağlılığın saf hazlarından kendimizi
yoksun ediyorduk.
İvinleri ta sofada karşıladım, selamladıktan sonra çılgın gibi büyükanneme
koştum. İvinlerin geldiğini, sanki bu geliş onu kesinlikle sevindirecekmiş gibi,
haber verdim. Sonra Seryoja'dan gözlerimi ayırmaksızın salona dek arkasından
yürüdüm; hiçbir devinimini gözden kaçırmıyordum. Büyükannem keskin bakışlarını
ona dikip çok büyüdüğünü söylerken, ben bir ressamın kendi yapıtı için
saygıdeğer bir eleştirmenin kararını bekleyişindeki korku ve umut duygusunu
yaşıyordum.
İvinlerin genç eğitmeni Herr Frost, büyükannemin izniyle, bizimle birlikte
bahçeye indi; yeşil sıraya oturup bir sanatçı inceliğiyle ayak ayak üstüne
attıktan sonra pirinç saplı bastonunu bacaklarının arasına yerleştirerek,
davranışından hoşnut bir insan haliyle sigarasını tellendirdi.
Herr Frost Alman'dı, ama bizim iyi yürekli Karl İvanoviçimizden bambaşka biçimde
bir Almandı: Rusça'yı düzgün, Fransızca'yı kötü bir söyleyişle konuşur,
çevresinde, hele kadınlar arasında, çok bilgili olarak tanınırdı. Sonra, kızıl
bıyık bırakıyor, uçlarını pantolon askısının altında sıkıştırdığı siyah, atlas
boyunbağına yakutlu büyük bir iğne takıyor ve açık mavi alacalı, sübyeli
pantolon giyiyordu. Bundan başka gençti; güzel ve gururlu görünümü; pek
gösterişli, kaslı bacakları vardı. Bu son söylediğim niteliklerine çok önem
verdiği belliydi; kendisinin kadınlar üzerinde karşı durulmaz bir etkisi
olduğunu sanıyordu. Ve sanırım bu nedenle olacak ki, bacaklarını görülecek bir
biçimde gösteriyordu; ayakta olsun, oturduğunda olsun, baldır kaslarını
oynatırdı. Bu, züppe ve çapkın olmak sevdasında, Ruslaşmış bir Alman tipiydi.
Küçük bahçede çok eğleniyorduk, haydut oyunu umduğumuzdan daha iyi gidiyordu.
Ama, bir nokta az daha her şeyi altüst edecekti. Haydutlardan biri olan Seryoja,
geçen yolculardan birini kovalarken sendeledi, o hızla bir ağaca öyle çarptı ki,
dizinin parça parça olduğunu sandım. Jandarma olduğum için, görevim onu
yakalamak olduğu halde, kendisine yaklaştım, ilgiyle acıyıp acımadığını sormaya
başladım. Seryoja bana kızdı. Yumruklarını sıkmış, tepiniyordu; çok kötü
çarptığını gösteren bir sesle:
- Oldu mu ya? Bundan sonra oyunun tadı kalmadı ki! Niçin beni yakalamıyorsun?
Haydi yakalasana, diye üst üste yineledi ve patikadan koşan yolcu rolündeki
Valodya ile büyük İvin'e yan yan bakarken, birdenbire bir çığlık kopararak
kahkahayla onları yakalamaya koştu.
Bu gözüpek davranışın üzerimdeki büyüleyici etkisini anlatamam; acısının
büyüklüğüne bakmayarak, ağlamak şöyle dursun, acıdığını bile gizledi, bir dakika
olsun oyunu unutmadı.
Biraz sonra İlinka Grap bize katıldı. Yemekten önce yukarı çıktığımız zaman,
Seryoja ele geçirdiği raslantılarla olağanüstü yiğitliğini ve bizden daha sağlam
bir özyapısı olduğunu göstererek, beni büsbütün büyüleyip hayran bıraktı.
İlinka Grap, yanında çalışırken bir işten dolayı dedeme minnettar kalan yoksul
bir yabancının oğluydu. Bu minnet duygusu yüzünden oğlunu sık sık bize
göndermeyi büyük bir borç sayardı. Bizimle görüşmenin oğluna bir onur, bir
hoşnutluk verdiğini sanıyorsa, bunda pek aldanıyordu. Çünkü, bizim İlinka ile
arkadaşlığımız yoktu, onunla alay etmek istediğimiz zaman ilgileniyorduk. İlinka
Grap, zayıf, uzunca boylu, solgun, kuş yüzlü, on üç yaşlarında, pek sessiz ve
uysal bir çocuktu. Çok yoksulca giyinmekle birlikte, başına öyle çok briyantin
sürerdi ki, güneşli bir günde başındaki pomatın eriyip ensesine aktığını ileri
sürerdik. Şimdi, onu anarken nasıl da hizmete hazır, sessiz, iyi yürekli bir
çocuk olduğunu anımsıyorum. Oysa, o zamanlar onu, ne acımaya, ne de düşünmeye
değmeyen bir yaratık gibi aşağı görüyorduk.
Haydutluk oyunu bitince, boğuşup didişmek ve jimnastik yeteneklerimizle
birbirimize çalım satmak için yukarı çıktık. İlinka, çekingen ve şaşmış bir
gülümseyişle bize bakar, aynı şeyi onun da yapmasını söylediğimiz zaman, gücü
olmadığını söyleyerek kabul etmezdi. O anda Seryoja, pek hoştu. Ceketini
çıkarmış, yüzü gözü ateş gibi olmuş, durmadan gülüyor, yeni yeni yaramazlıklar
yaratıyordu. Yan yana üç iskemleden atlıyor, odayı, baştan başa takla atarak
geçiyordu, odanın ortasında üst üste koyduğu Tatişçef sözlüklerinin üstünde baş
aşağı duruyor, ayaklarıyla öyle gülünç şeyler yapıyordu ki, gülmekten
katılıyorduk. Bu sonuncu numaradan sonra biraz düşündü, gözlerini kırptı,
birdenbire pek ciddi bir tavırla İlinka'ya yaklaşarak:
- Bunu yapmayı dene bakalım, hiç de güç değil, dedi. Herkesin dikkatinin kendi
üzerinde toplandığını anlayan Grap kızardı ve güç işitilen bir sesle, bunu asla
yapamayacağına bizi inandırmaya çalıştı.
Bu ne biçim iş, niçin bir şey yapmak istemiyor? Kız gibi bir şey!.. Kesinlikle
baş aşağı durmalı. Seryoja onu elinden tuttu. Korktuğu belli olan ve sararan
İlinka'nın çevresini sararak:
- Hadi bakalım, kesinlikle baş aşağı! diye bağırıyor ve kolundan tutup
sözlüklere doğru çekiyorduk. Zavallı kurban:
- Bırakın beni, ben kendim yaparım! Ceketimi yırtacaksınız! diye bağırıyordu.
Ama bu umutsuz çığlıklar bizi daha da coşturuyordu. Gülmekten katılıyorduk;
yeşil ceketin dikişleri çıtır çıtır sökülüyordu.
Valodya ile büyük İvin onu sözlüklerin üzerine baş aşağı diktiler; Seryoja ile
ben zavallı çocuğun dört bir yana salladığı zayıf ayaklarından tuttuk.
Pantolonunu dizlerine kadar sıvadık ve kahkahalarla yukarıya kaldırdık; küçük
İvin, vücudunu dengede tutmaya çalışıyordu.
Öyle bir şey oldu ki, çok gürültülü olan kahkahalarımızdan sonra hepimiz
birdenbire sustuk, odayı öyle bir sessizlik kapladı ki, ancak zavallı Grap'ın
ağır ağır soluması duyuluyordu. O dakikada yaptığımız her şeyin eğlenceli ve
gülünç olduğuna pek de inanmıyordum. Seryoja onun arkasına vurarak:
- Hah, işte yiğitlik buna derler, dedi.
İlinka susuyor ve ayaklarını her yana sallayarak kurtulmaya çabalıyordu. Bu
umutsuz çırpınışları sırasında, topuğu Seryoja'nın gözüne çarptı. Öyle kötü
çarptı ki, Seryoja hemen onun ayaklarını bıraktı, yaşaran gözünü tutarak bütün
gücüyle İlinka'yı itti. Artık tutmadığımız İlinka, cansız bir nesne gibi yere
serildi ve gözyaşları arasında ancak:
- Neden bana işkence ediyorsunuz? diyebildi.
İlinka'nın ağlamaktan kızarmış yüzü, karmakarışık saçları altından çizmesinin
boyasız koncu görünen sıvalı pantolonuyla bu acınacak durumu, bizi şaşırttı; biz
susuyor ve gülmemek için kendimizi zorluyorduk.
İlk kendine gelen Seryoja oldu. Onu yavaşça ayağıyla iterek:
- Karıya bakın. Mızmız sen de... Onunla şaka etmeye de gelmez. Yetişir artık,
kalkın, dedi.
İlinka sert sert:
- Ben aslında senin ne yaramaz çocuk olduğunu bilirim, dedi ve başını çevirerek
yüksek sesle hıçkırmaya başladı. Birden sözlükleri eline alan Seryoja, iki
eliyle başını tutmaktan başka bir yolla kendisini korumayı düşünemeyen zavallıya
savurarak:
- Ya! Hem topuğunu vuruyor, hem de sövüyorsun, öyle mi? diye bağırdı; sonra da:
- Al sana! Al sana! Şakadan anlamıyorsan, al işte! dedi ve garip bir sesle
gülerek, haydi onu bırakalım, aşağı gidelim, diye ekledi.
İlinka yere yatmış, yüzünü sözlüklerin arasında saklayarak öyle ağlıyordu ki,
hıçkırıklardan, vücudunu sarsan çırpınışlardan hemen ölecek sanılırdı; kendisine
acıyarak baktım:
- Baksana, Seryoja, bunu niye yaptın? dedim.
- Amma da iş!.. Ben bugün ayağımı çarptığımda ağlamadım ama... diye karşılık
vardi.
'Bu doğru, İlinka mızmızın biri; ama Seryoja tam bir erkek,' diye düşündüm.
Zavallının ağlamasının, canının yanmasından çok, sanırım hoşlandığı bu beş
çocuğun, hiçbir nedeni olmaksızın ondan nefret etmek ve onunla eğlenmek için
birleşmelerinden ileri geldiğini düşünememiştim. Nasıl ona yaklaşmadım, nasıl
onu savunup avutmadım? Annesinin yuvasından düşen karga yavrusunun ya da dışarı
atılmak için götürülen köpek yavrusunun ya da aşçı yamağının götürdüğü, çorba
için kesilecek tavuğun durumunu gördüğüm zaman beni ağlatan o sevecenliğe ne
olmuştu?
Acaba Seryoja'ya karşı olan sevgim, ona kendisi gibi bir babayiğit görünme
isteğim, bu son derece güzel duyguyu bastırmış mıydı? Belki bu sevgi de, bu
böbürlenme isteği de, hiç de imrenilecek şeyler değildi! Çocukluk anılarımın
sayfalarını lekeleyen, yalnızca bu satırlardır.

XX

KONUKLAR TOPLANIYOR

Büfe odasında göze çarpan koşuşturmalara, salon ve konuk odasında çoktan
alıştığım eşyalara bir bayram süsü veren parlak ışıklara ve hele Prens İvan
İvanoviç'in orkestrasını göndermesine bakılırsa, akşama çok kalabalık konuk
geleceği anlaşılıyordu.
Evin önünden geçen her arabanın gürültüsüyle pencereye koşuyor; ellerimi,
şakaklarımla cam arasında tutuyor, yenilmez bir merakla dışarı bakıyordum:
Pencereden ilk bakışta, eşyaları gizleyen karanlığın içinde yavaş yavaş
karşımızdaki çoktan beri bize yabancı olmayan fenerli dükkân; yanda, aşağıdaki
iki penceresinde ışıklar görünen kocaman ev; sokağın ortasında ya içinde iki
müşteri bulunan bir araba ya da yorgun yorgun evine dönen boş bir fayton
görünüyordu.
İşte kapıya bir kupa yanaştı; gelenlerin, erken geleceklerine söz veren İvinler
olduğundan en küçük bir kuşku duymayarak, onları karşılamak için aşağı koştum.
Arabanın kapısını açan uşağın formalı kolundan sonra İvinlerin yerine, büyüğü
samur yakası olan lacivert mantolu, küçüğü ancak kürklü fotinleriyle minimini
ayakları görülebilecek biçimde yeşil bir şala sarınıp sarmalanmış bir hanımla
bir kız belirdi. İçeri girdikleri zaman kendilerini selamlamayı görev saydığım
ve selamladığım halde, onlar benim girişte olmama aldırış bile etmediler; kız
yavaş yavaş hanıma sokularak karşıma dikildi. Hanım, kızın başını bütünüyle
saran atkısını çözdü, paltosunu açtı; formalı uşak bunları asmak üzere alıp,
kızın kürklü potinlerini de çıkardı; bu sargılar içinden kısa, ince muslin
entarili, beyaz pantolonlu, küçük siyah iskarpinli on iki yaşında güzel bir kız
çıktı. Beyaz boynuna siyah kadife kurdele bağlanmıştı; alnında güzel yüzüne,
arkada çıplak omuzlarına yakışan, kumral bukleleri vardı ki, bunların sabahtan
Moskovskie Vedomosti (43) parçalarına sarılarak ya da kızgın demir maşayla
bükülerek yapılmış olduğunu söyleselerdi, kimseye, Karl İvanoviç'e bile
inanmazdım. Bu kız, sanki kıvırcık saçlarıyla doğmuş gibi görünüyordu.
Yüzünün, göze çarpan yönlerinden, minimini bir ağzıyla tuhaf ama hoş bir
karşıtlık oluşturan, biraz çıkık, yarı kapalı gözlerinin olağanüstü iriliğiydi.
Dudakları büküktü ama, bakışları öyle ciddiydi ki, birden gülümseyişi, yüzüne
beklenmedik bir anlatım veriyordu; böyle bir yüzün gülümseyişi, görenleri daha
çok büyüledi.
Kendimi göstermemeye dikkat ederek, salonun kapısından içeri kaydım ve
konukların geldiklerinden hiç haberim yokmuş gibi, pek düşünceli bir tavır
takınıp aşağı yukarı gezinmeyi uygun buldum. Onlar salonun ortasına kadar
geldiklerinde, ben kendime gelmiş gibi selam verdim ve büyükannemin konuk
odasında olduğunu bildirdim. Yüzünden hoşlandığım, üstelik onda kızı Soniçka'nın
yüzündekileri andıran çizgiler bulduğum için daha da hoşuma giden bayan
Volohina, bana gülümseyerek başını eğdi.
Büyükannem Soniçka'yı gördüğü için çok hoşnut görünüyordu. Yanına çağırdı,
alnına düşen bukleyi eliyle düzeltti ve dikkatle, "Quelle charmente enfant!"
(44) dedi. Soniçka kızardı, gülümsedi ve öyle sevimli oldu ki, ben de ona
bakarak kızardım. Büyükannem onun çenesinden tutup yüzünü yukarıya kaldırdı ve:
- Bizde sıkılmayacağını umarım, yavrucuğum; çok eğlenmeni ve yorulasıya dans
etmeni dilerim... dedi; sonra Bayan Volohina'ya dönerek, bana eliyle dokundu:
- İşte bir dam ve iki kavalye hazır bile, dedi.
Bu yakınlık öyle hoşuma gitti ki, bir kez daha kızardım, utangaçlığımın
arttığını duyumsadım; yanaşan arabanın gürültüsünü işitince dışarı çıkmayı doğru
buldum. Girişte, bir oğlu ve bir sürü kızıyla prenses Karnekova vardı. Kızların,
annelerine benzeyen yüzleri çirkindi. Onun için hiçbiri de dikkati çekemiyordu.
Paltolarını çıkarırken hepsi birden incecik sesleriyle konuşuyor, itişiyor; bir
şeye, sanırım pek kalabalık oluşlarına gülüşüyorlardı. Etyen, uzun, etli, yorgun
yüzlü, altı morarmış gözleriyle ve yaşına göre çok kocaman el ve ayaklarıyla, on
beş yaşında bir çocuktu, hantaldı, çatlak, sevimsiz bir sesi vardı, kendinden
hoşnut gibi görünüyordu; anladığıma göre, dövüldüğü söylenen çocuğun ta
kendisiydi.
Oldukça uzun zaman karşı karşıya durduk, tek sözcük söylemeden dikkatle
birbirimizi süzdük. Sonra birbirimize daha yaklaştık, belki de öpüşmek istedik;
ama birbirimizin gözlerine baktıktan sonra, bilmem neden, vazgeçtik. Yanımızdan
geçen kız kardeşlerinin entari hışırtıları kesildikten sonra bir şey konuşmuş
olmak için, arabada sıkışıp sıkışmadıklarını sordum. Gelişigüzel:
- Bilmiyorum, ben hiçbir zaman arabaya binmem ki, çünkü biner binmez hemen
bulantı başlar, annem bunu bilir, dedi. Akşamları bir yere gideceğimiz zaman ben
arabacının yanında otururum. Daha eğlenceli oluyor; çevreyi de seyrediyorum.
Filip, dizginleri elime veriyor, arada kamçıyı da alabiliyorum. Biliyor musun,
kimi zaman, geleni geçeni şöyle (anlamlı bir işaret yaparak) süzmek çok hoş
oluyor! diye ekledi.
Uşak girişe geldi:
- Soylu beyim, Filip kamçıyı nereye bıraktığınızı soruyor, dedi.
- Nereye bıraktığımı mı? Ona verdim.
- Vermediğinizi söylüyor.
- Öyleyse fenere asmışımdır.
- Filip fenerde de olmadığını söylüyor.
Gittikçe öfkelenerek:
- Alıp yitirdiğinizi söyleseniz daha iyi edersiniz. Sizin yaramazlığınızın
cezasını Filip parasıyla ödeyecek desenize... dedi.
Görünürde ciddi ve saygılı olan bu uşak, inatla Filip'in yanını tutuyor, ne
olursa olsun bu işi çözümlemeye karar vermişe benziyordu. Elimde olmayarak,
nezaket duygusuyla, hiçbir şeyin ayrımında değilmiş gibi bir yana çekildim; ama,
orada bulunan uşaklar başka türlü davrandılar. Yaşlı uşağa, davranışını doğru
bulan alkışlarla yaklaştılar. Daha uzun sürecek açıklamalardan çekinen Prens:
- Yitirdimse yitirdim, kamçıyı kaça aldıysa öderim, dedi, yanıma yaklaşıp beni
salona çekerek "Amma da saçmalık!" diye ekledi.
- Hayır, izin verin beyefendi, neyle ödeyeceksiniz? Nasıl ödeyeceğinizi
biliyorum: Mariya Vasiliyevna'ya sekiz aydır yirmi kopeği hâlâ ödeyeceksiniz.
Bana da iki yıl oluyor sanırım; Petruşka'ya da...
Öfkeden sararan genç Prens:
- Susacak mısın! diye bağırdı ve bunların hepsini anneme anlatırsam görürsün,
dedi.
Uşak:
- Hepsini anlatırsam, hepsini anlatırsam! diye Prensi yansıladı ve biz salona
girerken, anlamlı anlamlı:
- Soylu beyim, bunlar yakışmayacak şeyler, diye ekledi, sonra paltoları alıp
askıya doğru gitti.
- Ha şöyle, ha şöyle, ha şöyle! diye girişten beğenen bir ses duyuldu.
Büyükannemin bir özelliği vardı; insanlarla ilgili düşüncelerini, belli
durumlarda, adılın ikinci kişi tekilini çoğul biçiminde kullanarak ve belli bir
edayla söylerdi. Herkesten ayrı olarak, "sen" ve "siz" adıllarını birbirinin
yerine kullanmasına karşın, sesinin ezgisi bambaşka bir anlam alırdı. Kendisine
yaklaşan Genç Prensle, "siz" diyerek birkaç sözcük konuştu ve kendisine öyle
tiksinerek baktı ki, onun yerinde olsaydım yerin dibine geçerdim; ama, Etyen'in
öyle bir çocuk olmadığı belliydi. Büyükannemin davranışına değil, kişiliğine
bile hiç aldırış etmeden konuklara, incelikli olarak değilse de serbetçe selam
verdi. Bütün dikkatim Soniçka'da toplanmıştı. Salonda Valodya ve Etyen'le
konuşurken Soniçka'yı görebildiğim, onun da bizi görüp işitebildiği bir yerde
olduğum zaman seve seve konuştuğumu anımsıyorum. Düşüncelerime göre pek gülünç
ve erkekçe sözler söylerken, bunu daha yüksek bir sesle söylüyor, konuk
odasındaki kapıya bakıyordum. Konuk odasından bizi göremeyeceği ve işitemeyeceği
bir yere geçtiğimiz zaman, ben susar ve artık konuşmaktan bir zevk duymazdım.
Konuk odası ve salon, gelenlerle yavaş yavaş doluyordu. Bunların arasında, hep
çocuk balolarında olduğu gibi dans etmek ve eğlenmek fırsatını kaçırmak
istemeyen, ama sanki ev sahibinin hoşuna gitmek için gelmiş gibi görünen birkaç
büyük çocuk da vardı.
İvinler geldiğinde, Seryoja ile her karşılaşışımda duyduğum hoşnutluk yerine,
onun Soniçka'yı göreceğinden ve Soniçka'nın da ona görüneceğinden dolayı tuhaf
bir üzüntü duydum.



XXI

MAZURKADAN ÖNCE

Seryoja cebinden bir çift güderi eldiven çıkarıp konuk odasından çıkarken:
- Demek ki, dans var, eldivenleri takmalı, dedi.
'Ne yapmalı? Bizde eldiven yok; yukarı çıkıp aramalı..." diye düşündüm.
Bütün konsolları altüst ettim, birisinde yolculukta giyilecek yeşil yün
eldivenlerimizi, ötekinde de bir tek güderi eldiven buldum! Bu tek eldiven, çok
eski, çok kirliydi; sonra, elime çok büyük geliyordu; en kötüsü de, sanırım çok
önceleri, Karl İvanoviç, parmağı ağrıdığı sırada eldivenin orta parmağını kesip
aldığı için hiç işime yaramazdı. Bununla birlikte, bu eldiven artığını elime
geçirdim; orta parmağın her zaman mürekkepli olan yerine dikkatle bakıyordum.
"İşte şimdi Natalya Savişna burada olsaydı, belki de bir eldiven bulurduk. Bu
durumda aşağıya inilmez, ama niçin dans etmediğimi sorarlarsa, ne diyeceğim?
Burada kalmak da olmaz. Çünkü kesinlikle arayacaklar; eyvah, şimdi ne yapmalı?"
diye söyleniyordum. Koşarak içeri giren Valodya:
- Burada ne yapıyorsun? Git bir dam bul... Dansa şimdi başlanacak.
İki parmağını kirli eldivene geçirdiğim elimi göstererek; umutsuzluğa yakın olan
durumumu anlatan bir sesle:
- Valodya, dedim, bunları hiç düşünmedin mi ya!
O sabırsızlıkla;
- Neyi?
Sonra elimi görünce ekledi:
- Ha... Eldivenleri mi? Gerçekten yok. Büyükanneme sormalı... Bakalım ne
diyecek?
Hiç düşünmeden aşağı koştu. Bana olağanüstü önemli görünen bu işten, onun çok
soğukkanlılıkla söz etmesi beni yatıştırdı; sol elime geçirdiğim çirkin eldiveni
büsbütün unuttum, konuk odasına koştum.
Büyükannemin koltuğuna usulcacık yaklaştım ve pelerinine dokunarak:
- Büyükanne, ne yapalım? Eldivenim yok, diye fısıldadım.
- Ne yavrucuğum?
Ona biraz daha yaklaştım, iki elimi koltuğa koyup:
- Eldivenim yok, diye yineledim.
Birdenbire sol elimi yakaladı:
- Peki, ya bu ne? diye sordu; sonra bayan Volohina'ya dönerek:
- Voyez ma chère; voyez comme ce jeune homme s'est fait élégant pour danser avec
votre fille (45), dedi.
Büyükannem elimi bütün konukların merakını giderinceye ve gülüşmeler
genelleşinceye dek elinde sıkıca tutuyor, ciddi bir yüzle, yanıt bekler gibi
çevresindekilere bakıyordu.
Utancımdan yüzümü kırıştırıp, elimi boşuna kurtarmaya çabalarken Seryoja beni
görmüş olsaydı çok üzülürdüm. Ama gözleri yaşarıncaya dek, kızarmış yüzünün
çevresinde, bukleleri sallana sallana kahkaha atan Soniçka'nın yanında, hiç de
utanmıyordum. Çünkü gülüşü yüksek sesli ve doğal olduğu için alay etmediğini
anladım; üstelik birbirimize bakarak birlikte gülmemiz beni ona yaklaştırmış
gibi oldu. Kötü sonuçlanabilecek bu eldiven olayı, bana hep korkunç gibi gelen
bu çevrede, konuk çevresinde beni özgürlüğe kavuşturdu, artık salonda hiç
sıkılganlık duymuyordum.
Sıkılgan insanların kaygısı, haklarında verilecek yargıyı bilmemekten ileri
gelir. Bu yargı ne olursa olsun, tümüyle anlaşılınca, kaygı da diner.
Soniçka Volohina, genç hantal Prensle Fransız kadrili yaparken ne kadar
sevimliydi! Chaîne'de bana elini uzatırken, nasıl da canayakın gülümsüyordu!
Başındaki kumral bukleler, tempoya uyarak ne de hoş zıplıyor, mimimini
ayaklarıyla nasıl da safça jeté-assemblé (46) yapıyordu. Beşinci figürde damım
yanımdan karşıya koştuğu zaman, ben de tempo bekliyor, solo yapmak için
hazırlanıyordum ki, Soniçka dudaklarını ciddi ciddi bükerek yana bakmaya
başladı. Ama, benim için boşuna korkmuştu. Yürekli bir biçimde chassé en avant,
chassé en arrière, glissade (47) yaptım; ona yaklaşırken de kıvrak bir devinimle
iki parmağı çıkmış eldiveni gösterdim. Bol bol güldü ve parke üzerinde daha hoş,
çıtır pıtır yürümeye başladı. Ront yaparken herkes el ele tutuştuğunda, elini
elimden çekmeden başını eğip burnunu eldivenli eliyle kaşıdığını da anımsıyorum.
Şimdi "Deva Dunaya" (48) kadrilinin ezgilerini duyuyor ve o günlerde geçen bu
olayları şimdi de görmüş gibi oluyorum.
Soniçka ile yapacağım ikinci kadril de geldi çattı. Onunla yan yana oturunca
olağanüstü bir rahatsızlık duynaya başladım. Kendisiyle konuşacak hiçbir şey
bulamadım. Susuşum çok uzayınca, beni bir aptal sanmasından korkmaya başladım ve
her şeye karşın onu hakkımda besleyebileceği bu yanlış kanıdan uzaklaştırmaya
karar verdim.
- Vous êtes une habitante de Moscou? (49) diye başladım; olumlu yanıt alınca da,
fréquenté sözcüğünün doğuracağı etkiyi hesaplayarak:
- Et moi, je n'ai encore jamais fréquenté la capitale, (50) dedim.
Bu başlangıç olağanüstü parlak olduğu ve benim Fransız dilini pek iyi bildiğimi
iyice kanıtladığı halde, bu türlü konuşmanın elimden gelmeyeceğini anladım. Dans
sıramıza epey zaman olmasına karşın yeniden susmaya başladık. Yaptığım etkiyi
anlamak için kaygıyla ona bakıyor, ondan yardım bekliyordum. Birdenbire:
- Bu gülünç eldiveni nerde buldunuz? diye sordu.
Bu soru bana büyük bir hoşnutluk ve hafiflik verdi. Eldivenin Karl İvanoviç'in
olduğunu anlattım. Dahası, Karl İvanoviç'ten de alaylı bir dille söz ettim.
Kırmızı takkesini çıkarınca nasıl gülünç olduğunu, bir kez de attan yeşil
pardesüsüyle su birikintisi içine nasıl düştüğünü vb. anlattım. Biz nasıl
olduğunu anlamadan Kadril bitti.
Bunların hepsi hoş, ama ne diye Karl İvanoviç'ten böyle alaylı alaylı söz ettim?
Kendisine karşı duyduğum sevgi ve saygıyla onu anlatsaydım, acaba Soniçka'nın
ilgisini mi yitirirdim?
Kadril bitince, Soniçka sanki kendisinin teşekkürünü gerçekten hak etmişim gibi
sevimli bir yüzle, bana: "Merci" (51) dedi. Heyecan içindeydim, sevinçten deliye
dönmüş, kendimi tanıyamıyordum: Bu cesaretin, kendine güvenin, dahası, bu
cüretin nerden geldiğini bilemiyordum. Salonda gelişigüzel dolaşırken, "Dünyada
beni utandıracak hiçbir şey yoktur, her şeye hazırım," diye düşünüyordum.
Seryoja, dansta kendisiyle vis-à-vis (52) olmamızı önerdi. Damım olmadığı halde,
bulacağımı umarak:
- Peki, dedim.
Salonu ciddi ciddi süzdükten sonra, konuk odasının kapısındaki büyük bir kızdan
başka bütün damların tutulmuş olduğunu gördüm.
Uzun boylu genç bir adam, sanırım dans önermek için ona yaklaşıyordu; bu adam
kızdan iki adım uzaktaydı, bense salonun öbür ucundaydım. Göz açıp kapayıncaya
dek onu benden ayıran uzaklığı, parkede zarifçe kayarak uçuverdim; kızın önünde
eğilip ciddi bir sesle kendisini yeni dansa çağırdım. Büyük kız hoşgörüyle
gülerek elini bana uzattı ve genç adam damsız kaldı. Kendimi öyle güçlü
duyumsuyordum ki, genç adamın üzüntüsüne aldırış bile etmedim. Ama sonra, bu
genç adamın, "Önüme çıkıp da burnumun dibinden damımı elimden alan bu dik saçlı
oğlan da kim?" diye sorduğunu duymuştum.



XXII

MAZURKA

Damını kaptığım genç, mazurkada, birinci çift olarak dans ediyordu. Damını
elinden tutarak yerinden sıçradı ve Mimi'nin bize öğrettiği pas de Basques (53)
yapacağına, yalnızca koşmaya başladı ve köşeye yaklaştıktan sonra durakladı,
ayaklarını açtı, topuklarına vurdu, döndü ve sıçrayarak ileriye koşmayı
sürdürdü.
Mazurka için damım olmadığından, büyükannemin yüksek koltuğunun arkasında "Bu
yaptıkları nasıl şey?" diye kendi kendime düşünmeye daldım, "Mimi'nin bize
öğrettiği gibi değil; O, Mazurka'da herkesin ayak ucuna basıp yavaş yavaş
ayaklarıyla sarmallar çizerek dans ettiğini büyük bir güvenle söylerdi; oysa
öyle değilmiş.; bunlar başka türlü dans ediyorlar. İşte İvinler, Etyen ve herkes
pas de Basques yapmadan dans ediyor. Valodya bile bu yeni biçimi kapmış. Pek de
kötü değil! Hele Soniçka nasıl da güzel!.. İşte geçiyor..." Bol bol
eğleniyordum.
Mazurka sona eriyordu; birkaç yaşlı erkek ve kadın esenleşmek için büyükanneme
yaklaşıyor ve gidiyorlardı; uşaklar dans edenlerden sakınarak sofra takımlarını
arka odalara taşıyorlardı. Büyükannemin yorgun olduğu besbelliydi; sözcükleri
isteksiz isteksiz uzatarak konuşuyordu; orkestra otuzuncu kez tembel tembel aynı
parçayı çalmaya başlıyordu. Dans ettiğim büyük kız figür yaparken beni gördü.
Haince gülümseyerek, sanırım büyükanneme yaranmak için Soniçka'yı ve prenslerden
birini benim yanıma getirdi:
- Rose ou hortie? (54) diye, sordu.
Büyükannem koltuğunda dönerek:
- Ha, sen burada mısın? Haydi git, haydi yavrucuğum, dedi.
O dakika büyükannemin oturduğu koltuğun arkasından çıkmaktansa, altına başımı
sokarak saklanmayı yeğlerdim. Ama, gitmemek elimde miydi? Kalktım:
- Rose, dedim, sıkılarak Soniçka'ya baktım.
Daha kendime gelmeden birinin beyaz eldivenli elini elimde buldum. Ayaklarımla
ne yapacağımı hiç bilmediğimi kestiremeyen prenses, olağanüstü bir gülümsemeyle
ileri atlıyordu.
Pas de Basques'ın yerinde olmadığını, tümüyle beni rezil edecek bir devinim
olduğunu biliyorduk. Ama, Mazurkanın bildiğim ezgilerini alan kulaklarım, işitme
duygumu uyandırıyor, bu duygu da ayaklarımı, kendilerine göre devindiriyordu; ve
bu zavallıcıklar da parmak uçlarına basarak, ayrımında olmadan ve bütün
seyircileri şaşırtan, ters, yuvarlak, pek ağır adımlar atmaya başladılar. Düz
yürüyüş sürdüğü sürece, şöyle böyle gidiyorduk. Gerekli önlemleri almazsam,
kesinlikle ondan çok uzaklaşacağımı, dönüş noktasında anladım. Böyle can sıkıcı
bir duruma düşmemek için, ilk sırada oynayan bir gencin çok güzel figürünü
yinelemek için durakladım. Tam ayaklarımı açarak hoplamaya hazırlandığım sırada
Prenses, hızla çevremde dönerek, burada anlamsız bir merak ve şaşkınlıkla
ayaklarıma baktı. Bu bakış beni yerin dibine geçirdi. Öyle şaşırdım ki, dans
edecek yerde, hiçbir şeye benzemeyen, tempoya uymayan tuhaf bir biçimde yerimde
saymaya başladım ve sonunda büsbütün durdum. Herkes bana bakıyor, kimi
şaşkınlıkla, kimi merakla, kimi alayla, kimi de acıyarak; yalnızca büyükannem
ilgisiz bakıyordu. Babam ta kulağımın dibinde öfkeli bir sesle:
- İl ne fallait pas danser si vous ne savies pa! (55) dedi ve beni hafifçe
iterek, damımın elinden tutup eski dans yöntemine göre, seyircilerin pek
gürültülü beğenişleri arasında, bir tur yaptırıp yerine getirdi. Mazurka da o
anda bitti.
- Tanrım, bu korkunç cezayı bana niçin verdin?...
...........................
Herkes benden nefret ediyor, her zaman da edecek, dostluğa, aşka, saygıya, her
şeye giden yollar kapandı, her şey mahvoldu!.... Valodya, bana yararı dokunmayan
ve herkesin ayrımında olduğu işaretleri niçin yaptı? Bu ters tavırlı Prenses de
ayaklarıma niçin öyle baktı? Niçin Soniçka.... O şeker şey; ama niçin o zaman o
da gülümsedi? Niçin babam kızardı ve elimden yakaladı? Acaba benim yüzümden o da
utanmış mıydı? Of! Bu çekilmez bir şey! İşte annem burada olsaydı Nikolenkası
için hiç de kızarmazdı.... Düşlemim bu sevimli gölgenin peşinde uzaklara dalıp
gitti. Evimizin önündeki çayırı, bahçemizin yüksek ıhlamurlarını, üstünde
kırlangıçlar uçuşan tertemiz havuzu, beyaz, saydam bulutların durduğu mavi göğü,
taze kokulu ot demetlerini gözümün önüne getiriyor, altüst olan düşlemimde daha
pek çok dingin, sevimli anılar dolaşıyordu.



XXIII

MAZURKADAN SONRA

İlk sırada dans eden genç, yemekte bize ayrılan çocuklar masasında oturdu ve
bana ilgi gösterdi. Başıma gelen yıkımdan sonra bir şey duyumsayabilseydim, bu
ilgi onurumu pek okşardı. Ama, bu genç, sanırım her şeye karşın beni
neşelendirmeye ant içmişti; benimle şakalaşıyor, bana "delikanlı" diye
sesleniyor ve büyüklerden hiç kimsenin bize bakmadığı bir sırada hemen türlü
şişelerden şarap dolduruyor ve ısrar ederek bana içiriyordu. Yemeğin sonuna
doğru, başgarson peçeteye sarılmış şişeden ancak çeyrek bardak şampanya koyunca,
genç, doldurması için ısrar etti ve beni de bir solukta içmeye zorladı. O zaman
bütün vücudumda hoş bir sıcaklık, genç, neşeli koruyucuma karşı özel bir
bağlılık duymuş ve bilmem neden kahkahayla gülmüştüm.
Birdenbire salondan Grost Fater'in ezgileri duyuldu, sofradan kalkmaya
başladılar. Genç adamla olan arkadaşlığım hemencecik bitiverdi. O büyüklerin
yanına, ben de onun ardından gitmeyi göze alamadığım için kızıyla neler
konuştuğunu dinlemek için merakla Volohina'ya yaklaştım. Soniçka annesini
kandırmaya çalışarak:
- Yarım saatçik daha...
- Vallahi olmaz, meleğim.
Soniçka yalvararak:
- Rica ederim, hatırım için, ne olursunuz.
Bayan Volohina gülümsemek aymazlığında bulunarak:
- Ben yarın hastalanırsam hoşnut olur musun? diyordu.
Soniçka:
- A! İzin verdin, kalıyoruz, diye sevincinden sıçrıyordu.
- Ah! Sen yok musun? Haydi öyleyse dans et... dedi ve beni göstererek, işte sana
kavalye de hazır, diye ekledi.
Soniçka elini bana uzattı, birlikte salona koştuk.
İçtiğim şarap, Soniçka'nın neşesi ve yanımda bulunması, mazurkadaki o uğursuz
olayı tümüyle unutmama yardım etti. Ayaklarımla en gülünç devinimleri
yapıyordum. Kimi zaman köpeğe kızmış bir koyun gibi aynı yerde tepiniyordum.
Bunları yaparken candan ve gönülden gülüyor, bunun seyirciler üzerinde ne etki
bıraktığını hiç düşünmüyordum. Soniçka da durmadan gülüyordu; el ele tutuşup
döndüğümüze gülüyor, bir mendilden atlayan ve bunu yapmak çok zormuş gibi
ayaklarını yavaşça atan yaşlı bir beye kahkaha atıyor, çevikliğimi göstermek
için hemen hemen tavana kadar sıçrayışıma gülmekten katılıyordu.
Büyükannemin yazı odasından geçerken, aynaya şöyle bir baktım: Yüzüm gözüm ter
içinde, saçlar karmakarışık, perçemler her zamankinden daha dik; ama, yüzümün
genel görünüşü öyle şen ve sağlıklıydı ki, kendi kendimi beğendim.
'Her zaman şimdiki gibi olsaydım, kendimi başkalarına belki sevdirebilirdim...'
diye düşündüm.
Fakat, damımın olağanüstü güzel boyuna bosuna baktım, kendim de beğendiğim neşe,
sağlık ve kaygısızlık anlatımından başka, onda o denli ince ve kırılgan bir
güzellik vardı ki, kendi kendime kızdım ve böyle olağanüstü bir yaratığın
dikkatini üzerime çekme umudunun, nasıl da budalaca bir davranış olduğunu
anladım.
Karşılık göreceğimi ummuyor, düşünemiyordum bile. Yüreğim, gene mutlulukla
dolmuştu. Ruhumu sevinçle dolduran bu aşk duygusundan, bu duygunun sonsuza dek
sürmesinden başka, daha büyük nasıl bir mutluluk ve daha ne gibi şeyler
bekleyebilirdim? Buncasından bile hoşnuttum. Yüreğim kuş gibi çırpınıyor, kan
hiç durmadan yüreğime akıyordu, ağlamak istiyordum.
Koridorda, merdiven altındaki karanlık köşenin önünden geçerken içeri baktım: Ne
olurdu bütün ömrümü bu karanlık köşede onunla birlikte geçirseydim ve orada
olduğumuzu kimse bilmeseydi. Bu ne büyük bir mutluluk olurdu, diye düşündüm.
Yavaş, titrek bir sesle:
- Bu gece ne hoş bir geceydi, değil mi? dedim ve söylediklerimden değil,
söyleyeceklerimden korkarak adımlarımı sıklaştırdım. Başını bana öyle tatlı bir
bakışla çevirerek, "Evet, çok!" diye yanıt verdi ki korkum geçti ve özellikle
yemekten sonra:
- Biraz sonra gideceğinizi, bir daha görüşemeyeceğimizi bilmek beni nasıl da
üzüyor, dedim. (Kederlendiriyor, diyecektim, ama diyemedim.)
İskarpinlerimin burnuna dikkatle bakıp, önünden geçtiğimiz kafesli paravanaya
parmağını sürttükten sonra:
- Niçin görüşmeyelim ki? dedi, her salı ve cuma biz annemle Tverskoy bulvarına
gezmeye gideriz, siz oraya gezmeye gitmiyor musunuz?
- Salı günü kesinlikle izin isteyeceğim, bırakmazlarsa, kendi başıma şapkasız
kaçarım, yolu biliyorum, dedim.
Soniçka birdenbire:
- Bir şey söyleyeceğim. Biliyor musunuz? Bize gelen çocukların bazılarına sen
derim. Gelin sizinle de senli benli konuşalım, dedi; sonra, gözlerimin içine
bakıp başını sallayarak:
- İster misin? diye ekledi.
O dakika salona giriyorduk, Grost Fater'in ikinci ve pek canlı bölümü
başlıyordu. Orkestra, gürültü arasında sözlerimin işitilmeyeceği bir sırada:
- Elini... zi ver.... in, dedim.
Soniçka:
- Verin değil, ver, diye düzeltti ve güldü.
Grost Fater bitti, ama ben bu kipin birkaç kez geçtiği tümceleri durmadan
hazırladığım halde, "sen"li olan bir tanesini bile söylemeye fırsat bulamadım.
Bunu yapmak için cesaretim yetmiyordu. "İstiyor musun?" "Versene" sesleri
kulağımda çınlıyor, beni sanki sarhoş ediyordu; Soniçka'dan başka kimseyi,
hiçbir şeyi göremiyordum. Buklelerini toplayıp kulağının arkasına kıstırırken o
zamana dek hiç görmediğim alnının bir kısmını ve şakaklarının açıldığını gördüm.
Yalnızca burnunun ucunda küçücük bir delik bırakarak yeşil şala baştan aşağı
büründüğünü gördüm. Pembe minimini parmaklarıyla ağzının çevresinde küçücük bir
delik açmasaydı, boğulacağını da sandım ve merdivenden annesiyle inerken, hızla
dönerek başını salladığını ve kapıdan uzaklaştığını da gördüm.
Valodya, İvinler, genç Prens, ben, hepimiz Soniçka'ya âşık, merdiven başında
durup onu gözlerimizle uğurluyorduk. Özellikle hangimize başını salladığını
bilmiyorum; ama, o dakika benim için salladığına yüzde yüz emindim.
İvinler evden ayrılırken çok serbest, biraz da soğukça konuşup el sıktım. Ona
karşı olan sevgimin ve üstümdeki egemenliğinin bugünden sonra yittiğini
anladıysa, çok ilgisiz görünmek istemesine karşın, sanırım üzülmüştür.
Yaşamımda ilk kez sevgime ihanet ettim, ilk kez de bu duygunun tadını tattım. O
herkesçe bilinen bağlılığın eskimiş duygusunu, aşkın gizemlerle ve
bilinmeyenlerle dolu taze duygusuna çevirmekten sevinç duyuyordum. Üstelik, aynı
zamanda birinden soğurken, ötekini sevmeye başlamak da, eskisine karşın iki kat
sevmek değil midir?




XXIV

YATAKTA

Yatakta yatarken 'Nasıl oldu da, Seryoja'ya bu denli uzun bir zaman ve böylesine
güçlü bir bağla bağlandım?' diye düşünüyordum.
Hayır, o hiçbir zaman beni anlamamış, bana değer vermemişti, sevgimi de hak
etmiyordu... Ya Soniçka?...
Ne güzel şey! "İstiyor musun?", "Sen başlayacaksın" demesi...
Yüzükoyun döndüm ve yüzünü capcanlı gözümün önüne getirdim. Yorganı başıma
çektim; dört yanını da sıkıştırdım. Hiçbir yerinde bir delik kalmayınca, yattım
ve vücudumda tatlı bir ılıklık duyarak güzel düşlemlere, anılara daldım....
Pamuk yorganın astarına kımıltısız bakışlarımı dikiyor, onu bir saat önce
gördüğüm gibi çok açık görüyordum. Onunla düşlemsel olarak konuşuyordum, bu
konuşma, hiçbir anlamı olmadığı halde, bana anlatılamaz bir mutluluk veriyordu.
Çünkü içinde sen, sana, seninle, seninkiler gibi sözler durmadan yinelenip
duruyordu.
Bu düşlemler öylesine açıktı ki, tatlı bir coşkuyla uyuyamıyor ve içimden taşan
mutluluğu biriyle paylaşmak istiyordum. Öte yana dönerken işitilecek denli:
- Canım Soniçka, dedim! Valodya beni işitiyor musun?
O, uyku sersemliğiyle:
- Hayır. Ne var ki?
- Valodya ben âşığım, kesinlikle Soniçka'ya âşığım.
Valodya gerinerek:
- Peki, ne olacak? diye yanıtladı.
- Ah Valodya, içimdekileri düşünemezsin. Şimdi bile yorganın altında yatıyor,
onu öylesine açık görüyor, onunla öylesine açıkça konuşuyordum ki, şaşarsın.
Sana bir şey daha söyleyeyim mi? Yatıp onu düşündüğüm zaman, Tanrı bilir niçin,
hüzünleniyor ve ağlamak istiyorum.
Valodya kımıldadı. Ben konuşmamı sürdürerek:
- Yalnızca bir şey istiyorum; hep onun yanında olmak, hep onu görmek, o kadar.
Sen de âşıksın değil mi, Valodya? Gerçeği söyle.
Tuhaf, herkesin Soniçka'ya âşık olmasını ve herkesin bunu anlatmasını
istiyordum. Valodya bana dönerek:
- Bundan sana ne? Belki de...
Onun parlak gözlerinden, hiç de uykusu olmadığını anladım ve:
- Senin uykun yok! Yalancıktan uykun var gibi yapıyorsun, diye bağırdım ve
yorganımı attım. Haydi ondan söz edelim. Ne güzel şey değil mi? Öyle güzel ki,
"Nikolenka, şu pencereden atla" ya da "Kendini ateşe at," dese, ant içerim ki,
hemen sevinçle atarım... Ah ne cici şey, değil mi? Onu, çok canlı olarak
karşımda görüyordum ve bu düşlemden tam bir zevk duymak için, birden öte yana
döndüm ve başımı yastığın altına sakladım:
- Valodya, öylesine ağlamak istiyorum ki!
Valodya gülümseyerek:
- Aptal, sen de!... dedi ve biraz durduktan sonra:
- Bense bambaşka düşünüyorum. Elimden gelseydi, onunla yan yana oturup konuşmak
isterdim, dedi.
- Ya! Demek ki sen de âşıksın! diye sözünü kestim.
O ise tatlı bir gülümseyişle:
- Sonra da parmaklarını, gözlerini, dudaklarını, küçük burnunu, minik ayaklarını
öpmek isterdim, dedi.
Yastığın altından:
- Budalalık! diye bağırdım.
Valodya ise, beni aşağılayarak:
- Senin bir şeyden anladığın yok, dedi.
Gözyaşlarımın arasından:
- Hayır, ben anlıyorum, asıl sen anlamıyorsun, budalaca konuşuyorsun, dedim.
- Öyle olsun, ama bir kız gibi ağlamanın anlamı ne?



XXV

MEKTUP

Anlattığım günden hemen hemen altı ay sonra, Nisan'ın 16'ncı günü, ders
zamanında babamız yukarıya çıkıp bize bu gece hep birlikte köye gideceğimizi
haber verdi.
Bu haberi duyunca, yüreğim burkuldu ve hemen düşüncelerim annemin çevresinde
toplandı.
Böyle birdenbire yola çıkmamızın nedeni, aşağıdaki mektuptu.

"Petrovskoye, 12 Nisan.

3 Nisan tarihli sevimli mektubunu ancak şimdi, akşamın saat onunda aldım ve her
zaman olduğu gibi, hemen yanıtını yazıyorum. Feodor mektubu dün akşam kentten
getirmiş, ama geç olduğu için Mimi'ye ancak bu sabah vermiş. Mimi ise benim
biraz keyifsiz ve sinirli olduğumu düşünerek, bütün gün bana göstermemiş.
Gerçekten biraz ateşim vardı; doğrusu dört günden beri pek iyi değilim ve
yataktan kalkmıyorum.
Sevgili dostum, çok rica ederim, korkma, korkulacak denli kötü değilim. İvan
Vasilyiç izin verirse, yarın kalkmayı düşünüyorum.
Geçen hafta cuma günü çocuklarla gezmeye çıkmıştım; büyük yolun geçidinde ve
bana hep korku veren köprünün yanında atlar çamura saplandı. Hava çok güzeldi,
araba kurtarılıncaya dek büyük yola doğru yürümek aklıma esti. Küçük kiliseye
gelince yoruldum, dinlenmek üzere oturdum. Halk arabayı kurtarmaya toplanıncaya
dek, yarım saatlik bir zaman geçti; biraz üşümeye başladım, özellikle ayaklarım
üşüdü; çünkü ayağımdaki ince kösele tabanlı ayakkabılarım ıslanmıştı. Yemekten
sonra vücuduma bir titreme geldi ve ateş bastı. Ama her zamanki gibi dolaşıp
duruyordum; çaydan sonra da, Lüboçka ile dört elle çalmak üzere piyanoya geçtik.
(Görsen, şaşarsın, öyle ilerledi ki...) Şu var ki tempoyu sayamadığımın ayrımına
varınca, nasıl şaşırdığımı bilemezsin. Birkaç kez saymak istedimse de, kafamda
bir karışıklık, kulağımda tuhaf bir uğultu duyuyordum. 1, 2, 3 diye başlıyor,
sonra birdenbire 8, 15 diyor ve en önemlisi, yanlışımı anladığım halde, bir
türlü düzeltmek elimden gelmiyordu. Sonunda Mimi yardıma yetişti, beni sanki
zorlayarak yatağıma yatırdı.
İşte nasıl hastalandığımı ve bundaki suçumu gösteren ayrıntılı bir hesap, canım.
Ertesi gün ateşim oldukça yükseldi ve bizim iyi yürekli yaşlı İvan Vasilyiç
geldi. Hâlâ bizde kalıyor. Yakında beni dışarı çıkaracağına da söz verdi. Bu
İvan Vasilyiç ne olağanüstü bir adam. Ateşler içinde sayıkladığım zaman, sabaha
dek gözlerini kırpmadan başucumda bekledi.
Şimdiyse mektup yazdığımı bildiği için, kızlarla divanlı odada oturuyor, yatak
odamda kızlara Alman masalları anlattığını, onların da dinlerken katıla katıla
güldüklerini duyuyorum.
La belle Flamande adını verdiğim kız, annesi başka bir yere gittiği için iki
haftadan beri bizde kalıyor; dikkat ve ilgisiyle, bana olan en içten bağlılığını
gösteriyor.
Yüreğinin en gizli sırlarını bana açıyor. İyi bir elde olsaydı, güzel yüzü,
temiz yüreği ve bütün tazeliğiyle o, her bakımdan çok iyi bir kız olabilirdi;
ama anlattığına göre, yaşadığı çevrede büsbütün mahvolup gidecek. Bu kadar
çocuğum olmasaydı, onu yanıma alırdım ve çok iyi ederdim diye düşünüyorum.
Lüboçka sana, kendisi de mektup yazmak istiyordu, ama üç kezdir sayfayı
yırtıyor, "Babamın nasıl alaycı olduğunu biliyorum, tek yanlışım bile olsa
herkese gösterir," diyor. Katinka, eskisi gibi sevimli; Mimi, gene öyle sevecen
ve üzücü.
Şimdi ciddi şeylerden söz edelim: Bu kış işlerin iyi gitmediğini,
Habarovskoe'den gelen paraları almanın zorunlu olduğunu yazıyorsun. Bunun için
benim onayımı istemeni tuhaf buluyorum. Benim olan şey, aynı zamanda senin değil
midir?
Sen öyle iyi yüreklisin ki, sevgilim; beni üzme korkusuyla işlerinin nasıl
gittiğini gizliyorsun.
Ama, ne olursa olsun, pek çok zarar ettiğini seziyorum ve ant içerim ki, buna
hiç üzülmüyorum; onun için bu işi düzeltmek olanağı varsa, artık düşünme,
kendini boşuna üzme. Çocukların geleceği için, değil kumarda kazandığın
paralara, kusura bakma ama, senin bütün servetine bile güvenmemeye alıştım.
Kumardaki kazancına ne denli az seviniyorsam, yitirmene de öyle üzülüyorum.
Ancak, beni üzen, bana karşı beslediğin sevginin bir bölümünü çalan ve şimdi
yazdığım gibi, beni bu acı gerçekleri söylemek zorunda bırakan, kumara olan
uğursuz alışkanlığındır. Oysa, sana bunları yazmakla ne büyük acı çektiğimi
Tanrı bilir! Tanrı'ya tek bir şey için durmadan yakarıyorum: Bizi kurtarması
için... yoksulluktan değil (yoksulluk da ne ki?), ama korumak zorunda olduğum
çocuklarımızın çıkarlarıyla, bizim kişisel çıkarlarımızın karşılaştığı o korkunç
andan. Tanrı yakarılarımı şimdiye dek kabul etti ve sen, bizim değil de artık
çocuklarımızın olan serveti yitirmemek ya da düşünmekten bile korktuğum ama her
an bizi tehdit eden o korkunç yıkımı getirmemek için gerekli olan sınırı
aşmadın. Bu, Tanrının bize bağışladığı bir nimettir.
Çocuklardan söz ediyor ve gene eskiden beri tartışmaya yol açan, yatılı okula
verilmelerine benim de razı olmamı rica ediyorsun. Bu öğrenim konusundaki
düşüncemi bilirsin.
Benimle düşündeş misin, bilmem. Ama her olasılığa karşı, beni biraz seviyorsan,
ne olursun bunu ben sağken ya da Tanrı ayrılmamızı yazmışsa, öldükten sonra da
yapmayacağına söz ver; yalvarırım.
İşlerimiz için Petrograd'a gidip gelmenin zorunlu olduğunu yazıyorsun. Tanrı
esenlik versin, yavrum, git ve çabuk dön. Sensiz burası bize çok sıkıntılı
geliyor! İlkyaz olağanüstü güzel; balkona açılan kapının bir kanadını çıkardık
bile, limonluğa giden yol dört gün önce kupkuruydu. Şeftali ağaçları tümüyle
çiçek açmış. Yalnızca kimi yerlerde bir parça kar var: kırlangıçlar geldi ve
bugün Lüboçka bana ilkyaz çiçekleri getirdi. Doktor, üç gün sonra sapasağlam
olacağımı ve nisan güneşine çıkıp ısınacağımı, temiz hava alabileceğimi
söylüyor. Hoşçakal sevgili dostum. Yitirdiğin paraya da, benim hastalığıma da
üzülmemeni dilerim. Bir an önce işlerini bitirip çocuklarla birlikte yazı
geçirmek üzere bize gel. Yaz için olağanüstü planlarım var, ama onların
gerçekleşmesine senin yokluğun engel oluyor."
Mektubun geri kalan bölümü, ayrı bir kâğıt parçasına, sık ve düzensiz bir
yazıyla Fransızca olarak yazılıydı. Sözcüğü sözcüğüne çeviriyorum:
"Hastalığım konusunda sana yazdıklarıma sakın inanma; hastalığımın nasıl ağır
olduğunu kimse anlamıyor. Bildiğim bir şey varsa o da şu, artık yatağımdan
kalkamayacağım. Dakika bile geçirmeden çocukları al ve hemen gel. Belki seni
bir kez daha kucaklamam ve çocuklara hayır dua etmem nasip olur. Bu, benim en
son isteğimdir. Bu sözlerimle seni ne denli sarstığımı biliyorum, ama bunları
benden olmasa, er geç başkalarından duyacaktın.
Tanrının esirgemesine sığınıp bu yıkıma dayanmaya çalışalım. Onun yazdığına
boyun eğelim.
Yazdıklarımın, bir hastanın düşleminde doğan bir şey olduğunu sanma; tersine, şu
dakikada zihnim çok açık ve ben, çok dinginim. Bunlar bir hasta ruhun doğurduğu
karışık kuruntulardır diye avutma. Hayır, ben duyumsuyorum, biliyorum; Tanrı
bunu bana bildirdiği için biliyorum ki, günlerim sayılıdır.
Sana ve çocuklara olan aşkım, ömrümle birlikte tükenecek mi? Bunun
olanaksızlığını anladım. Şu anda, kendisi olmayınca yaşamdan bir şey
anlayamadığım bu duyguyla, onun bir gün gelip de yok olacağını düşünemeyecek
denli doluyum. Beni yaşatan, size olan aşkımdır. Ruhumun sonsuz olarak
yaşayacağını biliyorum; çünkü, alnımda bunun bir gün söneceği yazılı olsaydı,
aşkım gibi bir duygu doğamazdı.
Aranızda bulunamayacağım; ama, aşkımın sizi hiçbir zaman bırakmayacağına
kesinlikle eminim ve bu düşünce yüreğime öyle açıklık veriyor ki, yaklaşmakta
olan ölümü dingin, korkusuz bekliyorum.
Çok dinginim ve Tanrı biliyor ki, ölüme, iyi bir yaşama geçmek için bir
aracıymış gibi bakıyorum; ama niçin gözyaşlarım beni boğuyor?.. Niçin çocukları,
sevdikleri annelerinden yoksun etmeli? Niçin sana böyle ağır ve beklenmeyen bir
darbe indirmeli? Aşkınızın, yaşamımı sınırsız mutlulukla doldurduğu şu dakikada,
niçin ölmeliyim?
Tanrı ne yazdıysa o olur!
Gözyaşlarımdan artık yazamıyorum. Belki de seni göremeyeceğim. Bu dünyada
yaşamımı mutlulukla dolduran eşsiz yaşam arkadaşıma teşekkür borçluyum. Öteki
dünyada, seni ödüllendirmesi için Tanrıya yalvaracağım. Hoşçakal sevgilim. Ben
gidiyorum. Ama, aşkım hiçbir zaman, hiçbir yerde seni bırakmayacak. Hoşçakal
Valodya, hoşçakal meleğim, hoşçakal en küçüğüm, benim Nikolenkam!
Acaba bir gün olur da beni unuturlar mı?"
Bu mektubun içinde Mimi'nin Fransızca yazdığı şu pusula da vardı:
"Sözünü ettiği o üzücü sezgileri doktor da kesin olarak doğruladı. Dün gece bu
mektubu hemen göndermemi söylemişti; bu sözleri, hastalık sabuklaması [hezeyan]
olarak söylediğini sanıp bu sabaha dek bekledim ve mektubu açmaya karar verdim.
Tam onu açtığım sırada Natalya Nikolayevna mektubu ne yaptığımı sordu ve
göndermemişsem yakmamı buyurdu. Durmadan mektuptan söz ediyor ve onun sizi
öldüreceğine beni inandırmaya çalışıyordu.
Bu meleği bizi bırakmadan görmek istiyorsanız, yolculuğunuzu geciktirmeyin. Bu
karalamamı bağışlayın. Üç gecedir uyumadım. Onu nasıl sevdiğimi bilirsiniz!"
11 nisan gecesini annemin odasında geçirmiş olan Natalya Savişna, ilk bölümünü
yazdıktan sonra, annemin, mektubu yanındaki masaya koyup uyuduğunu bana anlatmış
ve şunları söylemişti:
"Kendim de açıklayayım ki, koltukta uyuklamış kalmışım, çorap da elimden düşmüş.
Yalnızca uyku arasında -şöyle saat bire doğru- sanki onun konuştuğunu duydum;
gözlerimi açtım; bir de ne göreyim: O, yavrucuğum, yatakta oturmuş, söylece
elceğizini kavuşturmuş, gözyaşları seller gibi akıyordu.
Ancak, 'Demek ki, her şey bitti,' diyebilmiş ve ellerini yüzüne kapamıştı.
Yerimden şıçradım ve, 'Neniz var?' diye sordum.
'Ah, Natalya Savişna, kimi gördüğümü bir bilseniz?' dedi, sonra da ne denli
sorduysam da, başka hiçbir şey söylemedi. Yalnızca masayı getirmemi söyledi; bir
şeyler daha yazdı; mektubu yanımda kapatarak hemen yollamamı buyurdu. Bundan
sonra da günden güne kötüledi..."



XXVI

KÖYDE BİZİ NELER BEKLİYORDU?

25 Nisan günü Petrovskoe'deki evin kapısının önünde arabamızdan iniyorduk.
Moskova'dan çıkarken babam çok düşünceliydi. Valodya, annemin hasta olup
olmadığını sorunca ona üzüntüyle baktı ve susarak başını salladı. Yolculuk
sırasında, görünür derecede yatışmıştı. Evimize yaklaştıkça yüzünü kaplayan
üzüntü yavaş yavaş çoğalıyor, arabadan inerken, soluk soluğa koşup gelen
Foka'ya:
- Natalya Nikolayevna nerede? diye sorarken sesi titriyor ve gözleri
yaşarıyordu.
İyi yürekli yaşlı Foka, çekinerek yüzümüze baktı, gözlerini indirdi ve girişin
kapısını açarken başını çevirip:
- Altı gündür odalarından çıkmıyorlar, diye yanıtladı.
Sonradan anlattıklarına göre, annemin hastalandığı günden beri durmadan acı acı
uluyan Milka, neşeli neşeli babama koştu; onun üzerine atlıyor, vıyklıyor,
ellerini yalıyordu. Babam onu iterek konuk odasına, oradan annemin odasına bakan
sedirli odaya geçti. Odaya yaklaştıkça, davranışlarından heyecanının da o kadar
arttığı görülüyordu. Sedirli odaya girdiğinde, zorla soluk alıyor, ayak ucuna
basarak ilerliyordu; kapının kilidine dokunmadan önce bir istavroz çıkardı. Bu
sırada, ağlamaktan gözleri şişen zavallı Mimi, koridordan koşarak çıktı,
fısıldayarak, umutsuzluk dolu bir sesle:
- Ah, Piotr Aleksandroviç! dedi ve babamın kapı tokmağını çevirmek üzere
olduğunu görünce, zor işitilen bir sesle, buradan geçemezsiniz, yol kızların
odasındandır, diye ekledi.
Bunların hepsi, korkunç sezişlerle büyük bir acıya hazırlanmış olan çocuk
ruhumda, ne derin etkiler bırakıyordu.
Kızların odasına gittik; koridorda, yüzüne verdiği görünümlerle bizi her zaman
eğlendiren aptal Akim'i gördük. Ama, bu dakikada onun gülünç görünmesi şöyle
dursun, hiçbir anlamı olmayan ilgisiz durumu, bana çok dokundu. Odada bulunan
iki kız, bizi görünce selam vermek için öyle üzgün bir görünüşle ayağa kalktılar
ki, içimi korku bürüdü. Mimi'nin odasına geçtikten sonra, babam annemin odasının
kapısını açtı, biz de girdik. Kapının sağında, üzerine şallar gerilmiş iki
pencere vardı. Onlardan birinin önünde, burnunda gözlüğü olan Natalya Savişna
oturmuş çorap örüyordu. Her zaman yaptığı gibi, bizi öpmedi, yalnızca yerinden
kalktı, Gözlüğünün üzerinden bize baktı; gözlerinden dolu gibi yaşlar akıyordu.
Eskiden bize çok ilgisiz davrananların bile, şimdi bizi görür görmez ağlamaya
başlamaları hiç de hoşuma gitmedi.
Kapının solunda bir paravana duruyor, arkasında karyola, üstü ilaç dolu komodin
ve doktorun uyukladığı büyük bir koltuk; karyolanın önünde beyaz sabahlığıyla,
genç, çok sarışın olağanüstü güzel bir kız duruyor ve kollarını biraz sıvayarak,
o dakikada görünmeyen annemin başına buz koyuyordu. Bu kız annemin sözünü ettiği
la belle Flamande'dı. Odaya girer girmez, annemin başında olan elini kaldırıp
sabahlığının göğsündeki kıvrımları düzeltti ve sonra fısıldayarak:
- Kendini yitirdi, dedi.
O dakikada çok acı çekiyordum; bununla birlikte, bütün ayrıntıların
farkındaydım. Oda, hemen hemen karanlık, sıcak, nane, kolonya, papatya ve lokman
ruhu kokularıyla doluydu.
Bu koku beni o kadar sardı ki, onu yalnızca duyduğumda değil, anımsadığımda
bile, düşlemim bir anda bu iç karartıcı, havasız odaya gider ve o korkunç
dakikayı en ince ayrıntısına dek gözümde canlandırır.
Annemin gözleri açıktı, ama hiçbir şey görmüyordu.
O ürkünç bakışı hiç bir zaman unutamayacağım! O bakış öylesine acı doluydu ki!..
Bizi götürdüler.
Sonraları, annemin ölüm dakikalarını Natalya Savişna'ya sorduğum zaman, şunları
söylemişti:
- Sizi gördükten sonra zavallı kuzucuğum uzun süre çırpındı, sanki şuracığında
onu boğan bir şey vardı; sonra yastıktan başını indirdi ve öyle sessiz, dingin
daldı ki, tıpkı melekler gibiydi. Tam içeceği şeyi neden getirmediklerini
anlamak için çıktığım sırada döndüm, ciğerimin parçası, çevresindeki her şeyi
dağıtmış, işaretle babacığınızı çağırıyordu; o eğildiğinde annenizin artık
konuşmaya gücü kalmadığı anlaşıldı. Yalnızca dudaklarını açabiliyor ve gene,
"Aman Tanrım, Tanrım, çocukları, çocukları!" diye inliyordu. Ben sizi çağırmaya
koşacaktım. Ama, İvan Vasilyiç bırakmadı. Hastayı üzeceksin, getirmesen daha iyi
edersin, dedi. Bu davranışıyla neler söylemek istediğini Tanrı bilir! Öyle
sanıyorum ki, size uzaktan hayır dua ediyordu; ölümünden önce son kez olsun
çocuklarını görmeyi, Tanrı ona kısmet etmemiş demek. Sonra biraz kalktı, yavrum,
eliyle şöyle bir işaret etti ve anımsamaktan bile korktuğum bir sesle birden,
"Ey kutsal Meryem, onları bırakma!.." dedi. O dakika gözlerinden çok acı
çektiği, acının yüreğine saplandığı belliydi. Yastığa düştü, çarşafı dişleriyle
koparıyor; gözyaşları durmadan akıyordu...
Ben:
- Ya sonra ne oldu? diye sorunca, Natalya Savişna artık konuşamaz oldu, başını
çevirdi ve acı acı hıçkırmaya başladı.
Annem korkunç acılar içinde ölmüştü.



XXVII

ACI

Ertesi gün akşamın geç vakti, onu bir kez daha görmek istedim; duyduğum korkuyu
birdenbire yendim ve kapıyı usulca açıp ayaklarımın ucuna basarak salona girdim.
Odanın ortasında, masanın üzerinde tabut duruyordu. Mumlar, tabutun çevresindeki
yüksek gümüş şamdanlarda hâlâ yanıyordu. Kilise adamlarından biri, uzak bir
köşede oturmuş, tekdüze, alçak bir sesle İncil okuyordu.
Kapıda durup bakınmaya başladım; ama ağlamaktan gözlerim öyle şiş, sinirlerim
öyle bozuktu ki, hiçbir şey seçemiyordum; her şey tuhaf bir biçimde birbirine
karışıyordu: Işık, lâme, kadife, büyük şamdanlar, kıyıları dantelalı pembe
yastık, çelenk; dantelalı başlık ve mum gibi saydam bir şey daha. Onun yüzünü
görmek için sandalyeye çıktım, ama yüzünün olduğu yerde gene o açık sarı renkte
saydam bir cisim beliriyordu. Bu şeyin annemin yüzü olduğuna bir türlü
inanamıyordum. Ona daha dikkatli baktıkça, yavaş yavaş alışık olduğum sevimli
yüz çizgilerini tanımaya başladım. Bunun annem olduğunu algıladığım an,
dehşetten titredim; ama, kapalı olan gözleri neden öylesine çökmüş ki? Şu
korkunç renksizlik ve yanağının saydam derisi altındaki siyahımsı leke neden?
Neden bütün yüzünün anlatımı bu denli soğuk ve ciddi? Neden dudakları böylesine
renksiz ve bükülüşleri böylesine güzel ve ağırbaşlı? Onlarda dünyasal olmayan
öyle bir dinginlik anlatımı var ki, bakarken vücudumu tepeden tırnağa soğuk bir
ürperiş kaplıyor.
Bakıyor ve anlaşılmaz, tanımlanamaz bir gücün, gözlerimi bu cansız yüze
çektiğini anlıyordum.
Gözlerimi ondan ayıramıyor, düşlemimde, mutluluk dolu yaşam tabloları
çiziyordum. Önümde duran ve anılarımla hiç ilgisi olmayan bir cisme bakar gibi
anlamsız baktığım şu cansız vücudun o olduğunu unutmuştum. Ben onu birçok
durumda canlandırıyordum; canlı, neşeli, güleryüzlü; sonra gözlerimin dikili
kaldığı bu renksiz yüzdeki çizgilerden biri beri birdenbire sarsıyordu. Ürkütücü
gerçeği anımsıyor, ürperiyor, ama bakmaktan da kendimi alamıyordum. Düşlemler
bir daha gerçeği siliyor ve yeniden gerçeklik duygusu düşlemleri dağıtıyordu. En
sonunda yorulan düşlemgücüm, beni aldatamaz oldu. Gerçeklik duygusu da yitti ve
ben kendimden geçtim. Bu durumda ne kadar kaldığımı, ne olduğumu bilemiyorum.
Tek bildiğim, bir süre yaşama bilincimi yitirerek bir tür yüksek, tanımlanamaz,
hoş ve acı bir zevk duyuşumdu.
Belki onun sevgili ruhu daha yüksek bir dünyaya uçarken, bizi bıraktığı bu
ölümlü dünyaya üzüntüyle bakmış ve benim üzüntümü görüp acıyarak sevgi
kanatlarıyla, göklere yakışan acıma gülümseyişiyle beni avutmak ve kutsamak için
inmişti.
Kapı gıcırdadı ve okuyanı değiştirmek için başka bir papaz içeri girdi. Bu
gürültüyle kendime geldim, aklıma ilk gelen şey şu oldu: beni ağlamayan ve
üzüntüyle ilgisi olmayan bir durumda iskemlede görür, duygusuz ve yalnızca
merakımdan ya da acıma duygusuyla iskemleye çıkıp baktığımı sanır diye istavroz
çıkardım, eğildim ve ağlamaya başladım.
O kendimden geçmiş olduğum anın asıl acı dakikam olduğunu, ancak o zamanki
izlenimlerimi anımsarken anladım. Gömülmeden önce ve sonra durmaksızın ağlıyor,
üzülüyordum; ama o üzüntüyü anımsamaya utanıyorum; çünkü ona, herkesten çok
üzgün olduğumu göstererek onurumu kurtarma isteğim, başkalarının bana ne gözle
bakacağı düşüncesi, beni Mimi'nin başlığını ve çevredekilerin yüzlerini
incelemeye yönlendiren amaçsız merak gibi durumlar karışıyordu. Yalnızca, bir
tek acının duygusunu duymadığım için kendimden nefret ediyor ve öteki duyguları
saklamaya çalışıyordum; bundan dolayı da üzüntüm doğal ve içten değildi. Üstelik
kendimi mutsuz duymaktan bir tür zevk alıyor, talihsizliğimin bilincini
güçlendirmeye çalışıyordum. Bu bencilce duygu, asıl üzüntümü daha çok
bastırıyordu.
Her zaman büyük üzüntülerden sonra olduğu gibi, bu geceyi de rahat ve deliksiz
bir uykuyla geçirdim, kuru gözlerle ve yatışmış sinirlerle uyandım. Saat onda,
tabutu çıkarmadan önce yapılacak ayine bizi çağırdılar. Oda gözyaşları içinde
hanımlarıyla esenleşmeye gelen uşaklar ve köylülerle doluydu. Ayin yapılırken
ben gereği gibi ağlıyor, istavroz çıkarıyor, secdeye kapanıyordum, ama içimden,
tapınmaktan uzak ve oldukça soğukkanlıydım; sırtıma giydirdikleri ve
koltuklarımı sıkan yarım frakla ilgileniyor, pantolonumun dizlerinin
kirlenmemesi için nasıl devinmemin uygun olacağını düşünüyor ve usulca
çevredekileri süzüyordum. Babam kireç gibi renksiz, tabutun başucunda duruyor ve
kendisini tutmak için açıkça çaba gösteriyordu. Onun siyah fraklı uzun vücudu,
solgun ve anlamlı yüzü, her zamanki gibi uyumlu davranışları; istavroz
çıkarırken, eğilip elini yere değdirirken, papazın elinden mumu alırken ya da
tabuta yaklaşırken olağanüstü zarif görünüyordu. Ancak, neden bilmiyorum, şu
dakikada onun bu zarifliği hoşuma gitmiyordu. Mimi duvara yaslanmıştı ve ayakta
zorla duruyormuş gibiydi. Entarisi buruşuk ve kuş tüyü içinde, başlığı bir yana
düşmüş, şiş gözleri kıpkırmızıydı, başı titriyordu; yürekler paralayıcı bir
sesle durmadan hıçkırıyor, yüzünü mendiliyle ve eliyle sürekli kapatıyordu. Bana
öyle geliyordu ki, bunu seyircilere karşı yüzünü kapatarak yapmacık
hıçkırıklara bir dakika olsun ara verip dinlenmek için yapıyordu. Biraz önce,
annemin ölümünün kendisi için dayanamayacağı korkunç bir darbe olduğunu, bu
darbenin onu her şeyden yoksun kıldığını ve bu meleğin ölmeden önce kendisini ve
Katinka'nın geleceğini sağlamayı unutmadığını babama söylemiş olduğunu
anımsadım. O bunları anlatırken, acı gözyaşları döküyordu, belki de üzüntüsü
gerçekti; ama temiz ve tam bir üzüntü değildi bu. Lüboçka kreple çevrili siyah
entarisiyle, gözyaşlarından ıslanmış yüzüyle başı eğik, arada bir tabuta bakıyor
ve yüzünde yalnızca çocukça bir korku görünüyordu. Katenka, annesinin yanında
duruyordu ve yüzü süzülmüş olmakla birlikte, her zamanki gibi pembeydi. Açık
özyapılı olan Valodya, üzüntüsünde de içtendi; kimi zaman durağan bakışlarını
bir yere dikmiş, düşünerek duruyor; kimi zaman, ağzı birdenbire bükülmeye
başlıyor ve ivedi ivedi istavroz çıkararak eğiliyordu. Cenaze töreninde bulunan
herkes, benim için dayanılmaz kişilerdi. Annemin bu dünya için yaratılmadığı ve
öbür dünyada daha rahat edeceği türünden avutucu sözleri bende bir tür öfke
uyandırıyordu. Onun için konuşup ağlaşmaya ne hakları vardı? Kimileri konuşurken
bizi "öksüz" diye niteliyordu. Sanki onlar söylemese, biz annesi ölen çocukların
bu sanla çağrıldığını bilmeyecekmişiz gibi! Yeni evlenen bir kıza "madam"
demekte nasıl ivedi davranıyorlarsa, aynı biçimde bizi de ilk kez bu sanla
çağırmak, sanırım hoşlarına gidiyordu. Salonun uzak bir köşesinde, büfe odasının
açık kapısının arkasında hemen hemen saklanmış gibi diz çökmüş, ak saçlı iki
büklüm bir yaşlı kadın duruyordu. Ellerini bağlamış, gözlerini göğe kaldırmış,
ağlamıyor ama dua ediyordu.
Ruhu Tanrıya yükseliyor, kendisini de dünyada her şeyden çok sevdiği kimseye
kavuşturması için yalvarıyor ve bunun pek yakında gerçekleşeceğine inanıyordu.
'İşte onu gerçekten seven biri,' diye düşündüm ve kendi kendimden utandım.
Ayin bitmişti. Rahmetli annemin yüzü açık duruyor ve bizden başka herkes birbiri
ardına ona yaklaşıp son saygı görevlerini yerine getiriyorlardı.
Sonda bulunanlardan biri, rahmetliyle vedalaşmak üzere, Tanrı bilir niçin,
kucağında getirdiği beş yaşlarındaki güzel kızıyla yaklaşmıştı. Bu sırada
kazayla düşürdüğüm ıslak mendilimi almak istiyordum; tam eğildiğim sırada, yüz
yıl daha yaşasam unutamayacağım ve anımsadıkça vücudumu soğuk bir titreme
kaplayan korkunç ve yürekler paralayıcı bir çığlık, beni sarstı. Başımı
kaldırdım: tabutun yanındaki iskemlede aynı köylü kadın duruyor; yuvalarından
fırlamış gözlerle, rahmetlinin yüzüne baktıktan sonra korkuyla geriye çekilmiş,
küçük ellerini sallayan, korkunç sesiyle de avaz avaz bağıran kızı zorla
yatıştırmaya çalışıyordu. Beni şaşırtan sesten daha korkunç bir çığlık kopararak
kendimi dışarı attım.
Ancak şu dakikada günlük kokusuna karışıp odayı dolduran o güçlü ve ağır kokunun
nereden geldiğini anladım; birkaç gün önce güzellikle, çekicilikle dolu olan ve
dünyada en çok sevdiğim annemin yüzünün korku uyandıracağı düşüncesi, sanki ilk
kez acı gerçeği açığa vurmuş, ruhumu korkunç bir umutsuzlukla doldurmuştu.



XXVIII

SON ACI ANILAR

Artık annemiz yoktu, ama yaşamımız değişmeksizin akıp gidiyordu; aynı odalarda,
aynı saatlerde yatıp kalkıyorduk; sabah ve akşam çayları, öğle ve akşam
yemekleri, her şey zamanındaydı; masalar, iskemleler yerlerindeydi; evimizde ve
yaşam biçimimizde hiçbir şey değişmemişti; yalnızca o yoktu.
Bana öyle geliyordu ki, böyle bir yıkımdan sonra her şey değişmeliydi; her
zamanki yaşam biçimimiz, onun anısını aşağılama gibi geliyor, yokluğunu pek
canlı olarak anımsatıyordu.
Gömülüşünün ertesi günü, öğle yemeğinden sonra uykum gelince kuş tüyü yumuşacık
yatağımda, sıcak pamuklu yorgan altında uyumaya niyet ederek Natalya Savişna'nın
odasına gitmiştim. İçeri girdiğim zaman Natalya Savişna yatağındaydı, belki de
uyuyordu; ayak sesimi duyunca yatağında doğruldu. Sineklerden korunmak için
yüzüne örttüğü yünlü atkıyı açtı, başlığını düzeltti ve yatağın kıyısına oturdu.
Eskiden yemeklerden sonra onun odasına uyumak için sık sık geldiğimden, bu
gelişimin de nedenini anlamış olacak ki, yatağından kalkarak bana:
- Ne o? Sanırım dinlenmeye geldiniz, kuzucuğum, değil mi? Yatın, dedi.
Onu elinden tutarak:
- Hayır, Natalya Savişna... Hiç de bunun için değil... Şöyle bir geldim... Siz
de yorgunsunuz; siz yatın, daha iyi.
- Hayır babacığım, artık uykumu aldım dedi (üç gündür uyumadığını iyi biliyorum)
ve içini çekerek:
-Uykunun sırası değil diye ekledi.
Yıkımımız konusunda Natalya Savişna ile konuşmak istiyordum; onun sevgi ve
içtenliğini bildiğim için, onunla birlikte ağlaşmak, bana bir avuntu olacaktı.
Biraz sustuktan sonra karyolaya yerleşerek:
- Şu olanlar hiç aklınıza gelir miydi, Natalya Savişna? dedim. Yaşlı kadıncağız,
bunu kendisine niye sorduğumu belki de anlayamayarak, bana şaşkınlık ve merakla
baktı.
- Kimin aklına gelebilirdi? diye yineledim.
En candan acıma duygusuyla yüzüme baktı:
- Ah, babacığım, bunu kim bekleyebilirdi, şimdi bile aklım almıyor. Benim gibi
yaşlı bir kadının kara toprağa girme sırası çoktan geldi; oysa bak neler
görecekmişim? Tanrı acısın, dedeniz olan yaşlı efendimiz Prens Nikolay
Nikolayeviç'in, iki erkek kardeşimin, kızkardeşim Anuşka'nın, hepsinin öldüğünü
gördüm ve hepsi de benden gençti yavrucuğum. Çok günah işlemişim ki, şimdi bir
de onun arkasına kaldım, Tanrının buyruğu! Onu oraya sevdiği için aldı, çünkü
oraya iyiler gerekli.
Bu sıradan düşünce, beni sevindirip şaşırttı ve ben Natalya Savişna'ya daha çok
sokuldum. Ellerini göğsünde kavuşturarak yukarı baktı; çökük nemli gözlerinde
büyük, ama yatışmış bir üzüntü vardı. Yıllarca, bütün aşkını üzerinde topladığı
insandan, Tanrı'nın kendisini uzun zaman ayırmayacağına büyük bir inancı vardı.
- Ya, babacık, sanki daha dün onu kucağımda sallayıp kundaklıyordum. O da beni
Naşa diye çağırırdı. Koşarak yanıma gelir, boynuma sarılır, şunları söylerdi:
"Benim Naşacığım, benim güzelim, benim hindiciğim!..
Ben de şaka olarak:
- İnanmam, yavrucuğum, beni sevmiyorsunuz; biraz bekleyin, büyüyün ve evlenin
de, Naşa'yı bak nasıl unutursunuz," derdim. O, düşünmeye başlardı; "Hayır,
Naşa'yı da birlikte götüremezsem, evlenmem daha iyi. Hiç bir zaman Naşa'yı
bırakmam ki," derdi. Oysa, bıraktı ve gitti... Beklemedi. Rahmetli beni nasıl da
severdi! Doğrusunu isterseniz, sevmediği bir kimse yoktu ki! Ya, yavrucuğum,
annenizi asla unutmamalısınız; O, insan değil melekti. Ruhu cennete gittiği
zaman sizi sevecek ve sizinle sevinecektir.
- Natalya Savişna, niçin gittiği zaman diyorsun? O, şimdiden orada değil mi?
diye sordum. Natalya Savişna bana daha çok sokulup sesini alçaltarak:
- Hayır yavrucuğum, şimdi onun ruhu buradadır, diyor, yukarıları gösteriyordu.
Hemen hemen fısıldayarak öyle bir duygu ve inançla konuşuyordu ki, ben elimde
olmadan gözlerimi yukarı kaldırıp kornişlere bakıyor, sanki bir şey arıyordum.
O sözünü sürdürerek:
- Günahsız ruhlar cennete varmadan önce, kırk türlü çileden geçer ve kırk gün
kadar da kendi evinde kalabilirmiş...
Daha uzun zaman aynı biçimde, aynı yalınlık ve inançla, sanki kendi gözüyle
görmüş gibi, kimsenin içinde en ufak bir kuşku bile uyandırmadan, sıradan
şeylerden söz edercesine konuştu. Soluğumu tutarak onu dinliyor, söylediklerine,
pek iyi anlamamakla birlikte, tümüyle inanıyordum. Natalya Savişna, sonuç
olarak:
- İşte yavrucuğum, o buradadır; bize bakıyor ve belki söylediklerimizi de
dinliyor, diye sözlerini bitirdi ve başını eğerek sustu.
Dökülen yaşlarını silmek için mendil aramaya kalktı, yüzüme bakarak heyecandan
titreyen sesiyle:
- Böylelikle, Tanrı beni kendisine daha çok yaklaştırdı. Artık burada yapacak
neyim kaldı ki? Kimin için yaşayacağım? Kimi seveceğim? dedi.
Gözyaşlarımı zor tutarak, sitemle:
- Ya bizi sevmiyor musunuz? dedim.
- Yavrum, sizleri nasıl sevdiğimi Tanrı biliyor; ama, onu sevdiğim gibi, kimseyi
sevmedim, sevemem de!
Daha çok konuşamadı, başını öte yana çevirdi ve acı acı hıçkırmaya başladı.
Artık uyumayı düşünmüyordum, karşı karşıya konuşmadan oturuyor ve ağlıyorduk.
Odaya Foka girdi; durumumuzu görünce, rahatsız etmek istemeyerek, çekingen
bakışlarla, sessizce kapıda durdu. Gözlerini mendille silen Natalya Savişna:
- Fokaşa, niçin geldin? dedi.
- Helva için gereken bir buçuk funt (57) üzüm, 4 şeker ve 3 avuç darı almaya
geldim deyince, Natalya Savişna çabucak enfiyesini çekti, sık adımlarla sandığa
yaklaştı ve:
- Şimdi, şimdi kardeşim, diye söylendi. Önem verdiği görevinin başına geçince,
konuşmamızdan doğan üzgünlük izleri, üzerinden silinivermişti. Çıkardığı şekeri
kantarda tartarken:
- Dört funtu ne yapacakmış, üç buçuk da yetişir, dedi.
Kantardan birkaç şeker aldı:
- Ne oluyor? Daha dün sekiz funt darı verdim, gene istiyorlar. Sen bilirsin Foka
Dimidiç, ben daha çok darı veremem. Evdeki karışıklığa sevinen Vaynka, belki de
anlamazlar, diye düşünüyor. Hayır, ben efendilerimin mallarının yağmalanmasına
göz yumamam. Görülmüş şey mi bu, sekiz funt?
- Ne yapalım, o her şeyin tükendiğini söylüyor.
- Peki, al bakalım, al! Hepsini al!
Benimle konuşurken, duyduğum üzgün sesinin, ufak tefek şeyler yüzünden,
birdenbire böyle bir homurdanışa dönmesi, beni şaşırttı. Sonraları, bunu uzun
uzadıya düşünürken, anladım ki; içinden geçenlere bakmayarak, işiyle uğraşacak
kadar ruhunda güç bulabiliyor, alışkanlık da onu gündelik işlerine çekiyordu.
Üzüntü onu öyle etkilemişti ki, başka işlerle uğraştığını gizlemeye gerek
görmüyor, böyle bir düşüncenin akla geleceğini de düşünmüyordu.
Gurur, gerçek bir üzüntüye hiç yakışmayan bir duygu olmakla birlikte, bu duygu
insanın doğasına o denli derin işlemiştir ki, en büyük acı bile, onu binde bir
unutturabilir. Gurur, üzüntülü durumlarda ya üzgün, ya mutsuz ya da metin
görünmek isteğiyle ortaya çıkar; açıkça söyleyemediğimiz bu bayağı istekler,
hiçbir zaman, en acı üzüntülerimizi duyduğumuz sırada bile, bizi bırakmaz ve
acımızın büyüklüğünü, içtenliğini, değerini ortadan kaldırır. Natalya Savişna,
yıkımından öyle sarsılmıştı ki, içinde hiçbir istek kalmamıştı, yaşaması da
alışkanlığındandı.
Foka'ya istenen erzakı verdikten ve ayinde ilahi okuyanlara ikram edilecek
böreği anımsattıktan sonra, onu gönderdi. Çorabını alıp yanıma oturdu.
Aynı konu üzerinde konuşmaya başladık. Bir kez daha ağladık, bir kez daha
gözyaşlarımızı sildik.
Natalya Savişna ile konuşmamız her gün yineleniyor, onun sessiz gözyaşları,
dingin, dindar sözleri bana avuntu veriyor; içimi açıyordu.
Ancak, çok geçmeden bizi ayırdılar; annemi gömdükten üç gün sonra evce
Moskova'ya taşındık, bir daha da onu görmek kısmet olmadı.
Büyükannem bu korkunç haberi ancak biz döndükten sonra öğrendi, üzüntüsü
sonsuzdu. Bizleri ona bırakmıyorlardı, çünkü tam bir hafta kendisini yitirerek
yattı. Hiç ilaç içmek istemediği gibi, kimseyle de konuşmuyor, uyumuyor ve bir
lokma bile yemek yemiyordu. Doktorlar yaşamından kaygı duymaya başladılar. Kimi
zaman, odasında yalnızca koltuğa oturduğunda, birdenbire gülmeye, sonra gözyaşı
dökmeden hıçkırmaya başlıyor, ürpermeler geçiriyor, doğal olmayan bir sesle
anlamsız, korkunç sözler savuruyordu. Bu, büyükannemi sarsan ilk acıydı, bu acı
onu umutsuzluğa düşürdü. Yıkımının nedenini başka birine yüklemek gerekiyordu ve
o birine o korkunç sözleri söylüyor, tehditler savuruyor, koltuğundan sıçrıyor,
geniş adımlarla odayı dolaşıyor, sonra bayılıp düşüyordu.
Bir gün odasına girdim, her zamanki gibi koltuğunda oturuyor ve yatışmışa
benziyordu; ancak, bakışı içime işledi. Gözleri fazlasıyla açık, ama bakışları
belirsiz ve donuktu. Bana baktığı halde görmediğini anlıyordum. Dudaklarında
yavaş yavaş bir gülümseme belirdi ve sevecenlik dolu içli bir sesle konuşmaya
başladı:
- Gel, yavrucuğum, meleğim.
Bana söylediğini sanarak yaklaştım; ama, o bana değil, başka yere bakıyordu:
-Ah, canım benim, ne çok acı çektiğimi bilseydin... şimdi geldiğine öyle
seviniyorum ki...
Annemi düşleminde canlandırdığını anladım ve durdum. O, kaşlarını çatarak
konuşmasını sürdürüyordu:
- Seni yitirdiğimi söylediler; saçmalığa bak! Senin benden önce ölmenin olanağı
var mı? dedi ve korkunç, isterik kahkahalarla gülmeye başladı.
Ancak büyük bir sevgiyle sevebilen insanların üzüntüleri de büyük olur; sevmek
isteği, acılarına panzehir gibi gelir, onlara şifa verir... Bunun için insanın
manevi doğası, maddi doğasından daha dayanıklıdır; acı, hiçbir zaman öldürmez.
Bir hafta sonra büyükannem ağlayabiliyordu ve biraz iyileşmeye de başladı.
Kendine geldiği zaman, ilk düşüncesi biz olduk, bize olan sevgisi de arttı.
Koltuğunun yanından ayrılmıyorduk; sessizce ağlıyor, annemden söz ediyor ve bizi
sevecenlikle okşuyordu..
Büyükannemin üzüntüsünü gereğinden çok büyüttüğü kimsenin aklına gelmezdi; bu
üzüntünün dışa vurulması çok derin ve etkiliydi. Ama nedense, Natalya Savişna'ya
daha çok acıyordum ve bugüne dek, annemi hiç kimsenin, bu temiz yürekli kadın
gibi içten sevmediğine, ona böyle yanmadığına emindim...
Annemin ölümüyle o mutlu çocukluk çağım bitmiş ve benim için yeni bir dönem,
öksüzlük dönemi başlamış oluyordu. Bir daha hiç görmediğim; ruhsal yaşamımın
gidişinde, gelişmesinde çok güçlü ve olumlu etkisi olan Natalya Savişna'yla
ilgili anılarım, ilk dönemin anıları olduğu için, onunla ve ölümüyle ilgili
birkaç sözcük daha söyleyeceğim.
Adamlarımızın anlattıklarına göre, Natalya Savişna'nın, biz ayrıldıktan sonra
işsizlikten çok canı sıkılmıştı. Bütün sandıklar henüz onun elinde olduğu,
onları karıştırıp aktardığı, evirip çevirdiği halde, çocukluktan beri alıştığı,
efendilerinin oturduğu köy evinin gürültüsünün, koşuşturmasının eksikliğini
duyuyordu. Acı, yaşamının değişikliği ve işsizlik, onun hep eğilimli olduğu
yaşlılık hastalığını artırdı. Annemin ölümünden tam bir yıl sonra, ödemden
yatağa düştü.
Natalya Savişna'nın Petrovskoe köyündeki büyük evimizde akrabasız, dostsuz,
yalnız bir yaşam sürmesi güç, ölmesi daha güç olmuştu sanıyorum. Evimizde
Natalya Savişna'yı herkes seviyor ve sayıyordu; bununla birlikte, o hiç kimseyle
dostluk kurmadığı gibi bununla da övünürdü. Efendilerinin güvenini kazanmış,
eşya dolu bunca sandığın ve evin yönetimi elindeyken, bir kimseyle arkadaşlığın
kendisini kesinlikle ikiyüzlülük yapmak ve kötülüklere göz yummak zorunda
bırakacağını sanıyordu. Bunun için, belki de öteki adamlarımızla bir yakınlığı
olmadığından herkesten uzaklaşmıştı; evde hiç yakını ve akrabası olmadığını,
efendilerin mülkü için hiç kimseye göz yummayacağını söylüyordu.
Saf dualarında duygularını Tanrıya açarken avuntu arar ve bulurdu; kimi zaman
hepimizin yaşadığımız üzüntülü dakikalarda bizim için en büyük avuntu,
gözyaşlarıyla bir başkasının dertlerimize ortak olmasıdır ki, böyle bir anda
Natalya Savişna yatağına, ellerini yalıyan, sarı gözlerini yüzüne diken köpeğini
alır, onunla konuşur, onu okşarken sessiz sessiz ağlarmış. Moşka acı acı ulumaya
başladığı zaman onu avutmaya çalışır, "Yeter, sen olmasan da ölümümün
yaklaştığını biliyorum," dermiş.
Ölümünden bir ay önce, sandığından beyaz patiska, tülbent ve pembe kurdeleler
çıkarıp yanındaki kızın yardımıyla kendisine bir beyaz entari ve başlık dikmiş;
cenazesi için gerekecek her şeyi, en ince ayrıntısına değin düşünmüş ve
buyruklar vermiş. Hem de efendilerinin sandıklarını düzenleyip, olağanüstü
özenli bir liste yaparak kilerciye teslim etmiş. Büyükannemin armağan ettiği
şalı, iki ipekli entariyi, eskiden tümüyle kendisine verilen, büyükbabamın
sırmalı üniformasını çıkarmış. Onun titizliğiyle setrenin sırması yeniymiş gibi
kalmış, çuhasına da güve dokunmamış. Ölümünden önce bu iki entariden pembesini
Valodya'ya sabahlık ya da hırka için; öteki karelisini aynı amaçla bana; şalı da
Lüboçka'ya vermeyi istemişmiş. Üniformayı da hangimiz daha önce subay olursak
ona. Gömülmesi ve ayini için ayırdığı 40 rubleden başka, varını yoğunu kendi
kardeşine bıraakmış. Köleliği çoktan kaldırılmış ve uzak illerden birinde
yerleşmiş bulunan kardeşi en aşağılık bir biçimde yaşıyordu. Bunun için olacak,
onunla hiçbir bağlantısı yoktu.
Kardeşi miras almak için geldiğinde, rahmetlinin bütün eşyasının kâğıt parayla
25 ruble tuttuğunu anlayınca bütün yaşamını zengin bir kapıda, ufak bir bez
parçası üzerine titreyerek cimrilikle geçiren bu yaşlı kadının hiçbir şey
bırakmamasına inanmak istememişti. Oysa gerçek buydu.
Natalya Savişna iki ay süren hastalığı sırasında çok acı çekmiş ve bu acılara,
Hristiyanlara özgü bir boyun eğişle katlanmış; söylenmemiş, yakınmamış, ama
alışkanlığı üzere, her dakika Tanrı'nın adını anmıştı. Ölümünden bir saat önce,
dingin ve hoşnut, günahlarını çıkartmış, okunmuş şarapla ve yağlarla gereken
ayini yaptırmıştı. Bütün evdekilerle olan kırgınlıklar için bağışlanmasını
dilemiş ve kendi papazı Vasiliy Baba'ya, hepimize, onu koruduğumuz ve iyilikler
ettiğimiz için nasıl teşekkür edeceğini bilmediğini söylemiş; kimi zaman bizi
bilmeyerek üzmüşse, bağışlamamızı rica etmiş ve "Hiçbir zaman hırsızlık etmedim,
efendilerimin bir ipliğini bile kendime mal etmedim," demiş. Bu, kendisinde
değer verdiği tek nitelikti.
Hazırladığı giysi ve başlığı giyerek yastıklara yaslanmış ve son dakikasına dek
papazla konuşmayı sürdürmüş. Sonra yoksullara bir şey bırakmadığını anımsayarak
on ruble çıkarmış, bunun kilisede dağıtılmasını rica etmiş; daha sonra istavroz
çıkarmış, yatağa uzanmış, sevinçli bir gülümsemeyle Tanrı'nın adını anarak son
nefesini vermiş.
Yaşamını hiç üzülmeden bırakmış, ölümden korkmamış, onu bir nimet olarak kabul
etmiş! Bu, çoğu kez söylendiği halde, gerçek olarak pek az görülen bir şeydir!
Natalya Savişna ölümden korkmayabilirdi, çünkü o İncil'in yargılarına tümüyle
uymuş ve sarsılmaz bir inanla göçmüştü. Yaşamı temiz, ikiyüzlü olmayan bir aşkla
doluydu.
Onun inancı daha yükseklere ve yaşamı daha yüce amaçlara ulaşabileceği halde
biraz geri kaldığı için, temiz ruhu daha az mı sevgi ve hayranlığı hak ediyor?.
O, üzülmeden ve korkmadan ölerek, yaşamdaki en iyi, en yüksek erdemi göstermiş
oluyor.
Annemin mezarı üzerine yapılmış olan küçük kilisenin yanına, kendi isteğiyle
gömülmüştü. Altında yattığı ısırgan otlarının bürüdüğü tümsek, kara bir
parmaklıkla çevrilmişti. Kiliseden çıkınca, bu parmaklığa yaklaşıp önünde
eğilmeyi hiçbir zaman unutmam.
Kimi zaman kiliseyle kara parmaklık arasında sessizce dururum, gönlümde
birdenbire acı anılar canlanır da içimden derim ki: "Acaba alınyazısı beni,
arkalarından sonsuza dek yanayım diye mi bu iki varlıkla birleştirmişti?

BİTTİ






LEV TOLSTOY
YENİYETMELİK

Rusçadan çeviren:
Râna ÇAKIRÖZ

YENİYETMELİK

ARABAYLA YOLCULUK

Yine Petrovskoya'daki evin önünde iki araba hazırlanmıştı: Birine, kupa
arabasına, Mini, Katenka, Lüboçka ile oda hizmetçileri yerleşmişler, kâhya Yakof
da arabacının yanına oturmuştu; yaylı arabayaysa, Volodya, hizmete yeni alınan
uşak Vasiliy ve ben binecektik.
Bizden birkaç gün sonra Moskova'ya gelecek olan babam, kapıda başı açık duruyor,
kupanın pencerelerine ve yaylıya doğru istavroz çıkarıyordu:
- "İsa sizi korusun... Haydi sür..." Yakof ve arabacılar (kendi hayvanlarımızla
gidiyorduk) şapkaları ellerinde haç çıkardılar: "Haydi uğurlar olsun... Deh
deh..." Kupa yaylı bozuk yolda hoplamaya başlıyor ve büyük geçidin iki yanındaki
kayın ağaçları, birbiri ardınca yanımızdan koşuyorlar. Hiç üzgün değilim;
düşüncelerim geride bıraktıklarıma değil, ilerde göreceklerime çevrilmişti.
Bugüne kadar, benliğimi dolduran acı anılarla ilgisi olan eşyalardan
uzaklaştıkça, bu anılar gücünü yitiriyor ve çok geçmeden yerini güç, gençlik ve
umut dolu yaşama duygusu alıyordu.
Ömrümde, yolculuğumuzun bu dört günü kadar hoş ve iyi geçen günlerim pek azdı.
Eğlenceli demiyorum, çünkü bu anda eğlenmek içimden gelmezdi, annem yeni
ölmüştü. Gözümde; ne önünden titremeden geçemediğim annemin kilitli odasının
kapısı, bir tür korkuyla baktığımız kapağı kapalı duran piyanosu, ne yas
giysileri (üstümüzde basit yol giysileri vardı), ne de annemin anısını incitmek
korkusuyla yaşamın canlılığına katılmamı engelleyen ve yitirdiğimiz değerli
insanı canlandıran eşyalar vardı. Tersine, burada, şairane yerler, değişik
eşyalar dikkatimi çekiyor, beni eğlendiriyor, ilkyaza dönmüş doğa içimi
sevinçle, geleceğin aydınlık umutlarıyla dolduruyordu.
Acımasız, çoğu zaman yeni görev alan insanlarda olduğu gibi, aşırı çaba gösteren
Vasiliy, sabah erkenden her şeyin hazır olduğunu ve yola çıkma zamanı geldiğini
ileri sürerek üzerimizdeki yorganı çekti. Sabahın tatlı uykusunu çeyrek saat
olsun uzatmak için bir hayli kurnazlık yaptık, kıvrandık, kızdık ama Vasiliy'in
sert yüzünden hiçbir şeye kanmayacağını ve yorganımızı yirmi kez kez daha
çekmeye hazır olduğunu anladık, yataktan fırlayarak avluya yüzümüzü yıkamaya
koştuk.
Sahanlıkta, uşak Mitka'nın pişmiş istakoz gibi kızararak üflediği semaver artık
kaynamıştı. Dışarda hava, kokulu bir gübreden yükselen buhar gibi sisli ve
nemliydi. Güneş, göğün doğusunu ve avlunun dört yanını çeviren sundurmaların
çatılarını, neşeli bol ışıklarıyla aydınlatıyor, bu sundurmaların çatılarını
örten otlar, üzerlerine düşen çiğlerden cilalanmış gibi parlıyordu.
Sundurmaların yemliklerine bağlı atlarımız görünüyor, yedikleri yemi durmadan
çiğneyişleri duyuluyordu. Sabaha karşı, dinlenmek için kuru gübre yığınına
ilişen çok tüylü bir köpek, tembel tembel gerindikten sonra tırıs tırıs avlunun
öbür yanına koştu. Hamarat ev sahibi, gıcırdayan avlu kapısını açtı; dalgın
inekleri, böğürme ve ayak sesleri henüz duyulmaya başlayan sokağa koyvererek
yeni uyanan komşuyla bir iki laf atmaya koyuldu. Gömleğinin kolları sıvalı
Filip, derin kuyunun çıkrığını çevirerek çıkardığı duru suyu çevreye saça saça
az önce uyuyan ördeklerin yıkanmaya başladığı su birikintileri bulunan meşe
yalağa döküyordu. Ben büyük bir hızla geniş sakallı, gösterişli Filip'in yüzüne
ve gücünü kullandıkça çıplak kollarında kesin bir biçimde ortaya çıkan kas ve
pazularına bakıyordum.
Öte yanda; arkasında kızlarla Mini'nin yattığı ve akşam ortamızdayken
konuştuğumuz paravanın öbür yanında kıpırdanışlar duyuluyordu.
Maşa, eteğiyle örterek bizden saklamaya çalıştığı birçok eşyayla sık sık
yanımızdan geçiyordu. Sonunda kapı açıldı, bizi çaya çağırdılar.
Fazla çaba gösteren ve öteberi taşımak için durmadan odaya girip çıkan Vasiliy,
bize göz kırpıyor, türlü diller dökerek bir an önce yola çıkmamız için Marya
İvanovna'ya yalvarıyordu. Koşulan atlar ara sıra çıngıraklarını çınlatarak
sabırsızlık gösteriyorlardı.
Sandıklar, bavullar, büyüklü küçüklü kutular yeniden arabaya konuyor; biz de
yerlerimize geçiyoruz. Ama her seferinde yaylının oturma yerinde bir yığıntı
buluyor, daha önce bunların nasıl yerleştirilmiş olduğuna, şimdi de nasıl
oturabileceğimize bir türlü akıl erdiremiyorduk. Hele arabamıza verilen ve
oturduğum yerin altına konan çay takımının, üç köşeli kapağı olan ceviz kutusu
beni kızdırıyordu ama, Vasiliy, her şeyin yerli yerine gireceğini söylüyor,
benim de ona inanmaktan başka çarem kalmıyordu.
Güneş göğün doğusunu baştan başa örten ak bir bulut arkasından görünür görünmez,
ortalık ferah, neşeli ışıklarla aydınlandı. Çevrede her şey o kadar güzeldi ki,
kendimde bir tür hafiflik, rahatlık duyuyordum. Yol, ekinleri biçilmiş tarlalar
ve çiğlerle parlayan yeşillikler arasında, rasgele atılmış bir kurdela gibi
önümüzde uzanıyordu. Yolun bazı yerlerinde, çamurda kuruyup kalan arabaların
tekerlek izleriyle, taze yeşil otlara, uzun ve devinimsiz gölge veren hüzünlü
söğüt ağaçlarına veya yapışık küçük yapraklı kayın ağacı fidanlarına
raslıyorduk. Tekerleklerin, çıngırakların bir örnek gürültüsü, yol boyunca
ötüşen çayır kuşlarının seslerini bastırıyordu. Arabamıza özgü bir tür ekşi ve
güve dokunmuş çuha kokusu da, sabahın temiz havasında yitiyordu. Bütün bu şeyler
içimde gerçek bir haz veren hoş bir heyecan uyandırıyor, kesinlikle bir şeyler
yapmak isteğini duyuyordum.
Handa sabah duası etmek için vakit bulamamıştım; ama, herhangi bir nedenle dua
etmeyi unuttuğum günlerde başıma kesinlikle bir uğursuzluk geldiğini çok kez
denemiştim. Bunun için bu eksiğimi düzeltmeye çalışarak başımdan kasketimi
çıkardım, arabanın bir yanına döndüm, dualar okumaya, kimsenin görmemesi için de
ceketimin altında istavroz çıkarmaya başladım. Ama, bin türlü şey dikkatimi
çekiyor, ben de aynı duanın sözlerini dalgınlıkla birkaç kez yineliyordum.
İşte yol boyunca uzanan keçiyolu üzerinde yavaş yavaş ilerleyen iki gölge.
Bunlar azizleri dolaşan iki hacıydı. Başlarında birer kirli baş örtüsü, kirli
bezlerle sarılı ayaklarında ağır çarıklar vardı, sırtlarında da kayın ağacı
kabuğundan yapılmış birer çanta asılıydı. Onlar, sopalarını tekdüze sallayarak,
ancak bizi görecek kadar başlarını çevirdikten sonra ağır, yorgun adımlarıyla
birbiri ardından ilerlerken, "Nereye, niçin gidiyorlar? Yolculukları ne kadar
sürecek? Yola düşen uzun gölgeleri, yanından geçecekleri söğüt ağacının
gölgesiyle ne vakit birleşecek?" gibi sorular kafamı kurcalıyordu. İşte karşıdan
dört atlı bir posta arabası hızla yaklaşıyor, iki arşın yakınımızdan geçerken
merakla, gülümsemeyle bize bakan yüzler iki saniye içinde yitiyor. Bu adamların
bizimle hiçbir ilgisi olmaması, belki de yüzlerini bir daha göremeyecek olmamız
nedense insana çok garip geliyordu.
İşte yolun bir yanında, hamutları boynunda, koşum kayışları üzerlerine atılmış,
ter içinde iki tüylü beygir koşuyor. Arkasından, yelesinde çıngırağı ara sıra
hafifçe çıngırdayan çatal hamutlu bir atla, kocaman çizmeli uzun bacaklarını
atın iki yanında sallayan genç bir arabacı geliyor, şapkasını bir yana eğmiş,
yayvan bir ağızla şarkı söylüyordu. Yüzünde, duruşunda tembelliğin, gamsızlığın
verdiği o kadar büyük bir sevinç seziliyordu ki, bana, insanın arabacı olup
işini bitiren boş atlarla eve dönmesi, üzünçlü şarkılar söylemesi en büyük bir
mutluluk gibi geliyordu. İşte, uzaklardaki yarın ötesinde, açık mavi göğün
altında yeşil damlı bir köy kilisesi görünüyor... İşte çiftlik sahibinin evinin
kırmızı çatısı, yeşil bahçesi. Bu evde kim oturuyor? Acaba çocukları, babaları,
anneleri, öğretmenleri var mı? Bu eve gidip, ev sahipleriyle tanışsak nasıl
olur? Bu sırada, yol vermek zorunda kaldığımız, kalın bacaklı, besili
üçer at koşulu bir sürü koca yük arabası yanımızdan geçiyordu.
Vasiliy kamçıyı sallayan, kocaman ayaklarını arabanın önünde sarkıtan ilk
arabacıya: - "Ne götürüyorsunuz?" diye sordu, adam, uzun uzun dikkatli, anlamsız
bir bakışla bizi süzdü, işitemeyeceğimiz kadar uzaklaşınca bir şeyler
mırıldanarak yanıt vedi. Vasiliy, çevresi örtülü olan ikinci arabanın ön
bölümünde yeni bir hasıra bürünmüş yatan arabacıya: - "Yükünüz nedir?" diye
sordu. Bir an için hasırın altından, kırmızımtırak sakallı, kırmızı yüzlü,
kumral bir baş göründü; ilgisiz, küçümser bir bakışla yaylımızı süzdü, yitip
gitti. Bunun üzerine ben: "Herhalde bu arabacılar bizim kim olduğumuzu, nereden
gelip nereye gittiğimizi bilmiyorlar" diye düşündüm.
Bir buçuk saatten beri gördüğüm türlü şeyleri izlemeye dalmış, kilometre
taşlarındaki rakamlara dikkat etmemiştim. Güneş sırtımı, başımı daha çok yakmaya
başlıyor, yolun tozu artıyor, çay takımı kutusunun üç köşeli kapağı da beni daha
çok rahatsız ediyordu. Bu yüzden birkaç kez yer değiştirdim. Sıcak, rahatsızlık,
sıkıntı duymaya başladım. Bütün dikkatim kilometre taşlarına, üzerlerindeki
rakamlara çevrilmişti. Önümüzdeki durağa ne kadar zamanda varabileceğimizi türlü
matematik yollarıyla bulmaya çalışıyorum: "On iki verst, otuz altının üçte
biridir. Lipets durağına kadar kırk bir vest var, demek ki biz yolun üçte birini
ve bilmem ne kadarını geçmişiz, vb."
Arabacının yanında oturan Vasiliy'in kestirmeye başladığını sezince ona:
- Kuzum Vasiliy, ne olur, biraz da senin yerine ben geçeyim dedim. Razı oldu,
yerlerimizi değiştirdik. Vasiliy hemen horlamaya başladı, arabada kimseye yer
bırakmayacak biçimde yayılıverdi. Oturduğum yüksek yer hoş bir görünüme
bakıyordu. Soldan ikinci Neruçinskaya, Diyaçok ortada, Levaya ve Aptekar adlı
dört atımızın her birini, en ince ayrıntısına kadar bilirdim. Biraz sıkılarak
Filip'e:
- Niçin Diyaçok bugün sola değil de sağa koşulmuş? diye sordum.
- Diyaçok mu?
Ben sürdürerek:
- Neruçinskaya'nın yükü yok gibi, dedim.
Filip son sözüme aldırış etmeden
- Diyaçok sola koşulamaz. O, sola koşulacak hayvanlardan değildir. Sola bunun
gibi değil, adamakıllı bir hayvan gerekir, dedi.
Filip bunu söylerken var gücüyle terbiyeleri çekerek sağa eğiliyor, Diyaçok'un
alabildiğine çekmesine karşın, zavallının kuyruğunu, ayaklarını kendine özgü bir
biçimde aşağıdan kamçılamaya başlıyor; Bunu yalnızca, dinlemek ve niçin olduğunu
bilmiyorum, başındaki şapkayı bir yana eğmek istediği zaman kesiyordu. Böyle
bulunmaz bir fırsattan yararlanarak, arabayı kullanmayı bana bırakması için
yalvardım.
Filip, önce dizginin birini, sonra ötekini verdi. Sonunda dizginlerin hepsi,
altısı da kırbaçla birlikte elime geçti.
Sevincim sonsuzdu. Her yönden Filip'e benzemeye çalışıyor, ona:
- "İyi mi?" diye soruyordum. Benden pek hoşnut olmadığı anlaşılıyordu. Bir atın
fazla yük altında kaldığını, öbürünün hiç güç harcamadığını söyleyerek dirseğini
göğsüme dayadı ve dizginleri elimden aldı.
Sıcak gittikçe artıyor. Gökte sabun köpüklerini andıran beyaz bulutlar, balonlar
gibi yükseliyor, şişiyor, birbirleriyle birleşerek koyu kurşuni gölgelere
dönüşüyordu. Ufak bir çıkınla şişeyi tutan bir el, kupanın penceresinden uzandı.
Vasiliy, şaşılacak bir çeviklikle arabayı durdurmadan yere atlayarak bize börek
ve şıra getirdi.
Dik inişlerde hepimiz arabalardan iniyor, bazen birbirimizle yarış ederek
köprüye kadar koşuyorduk. Bu arada Vasiliy ile Yakof tekerlekleri frenleyerek,
araba tam devrileceği anda desteklemeye güçleri yetecekmiş gibi iki yandan
kupayı tutuyorlardı.
Daha sonra Mimi'nin izniyle Lüboçka veya Katinka yaylıya, Volodya veya ben
kupaya yerleşiyoruz. Bu yer değiştirme kızların pek hoşuna gidiyor; çünkü kızlar
haklı olarak yaylıyı daha neşeli buluyorlar. Bazen günün sıcak saatlerinde
koruluktan geçerken, arabadan geride kalarak yeşil otlar topluyor, yaylıda
çardak yapıyorduk. Gezici çardak biçimini alan yaylı, bütün hızıyla kupaya
yetişiyor, bu anda Lüboçka sevinç duyduğu zamanlarda yinelemeyi hiç unutmadığı
ve atmaktan hoşlandığı ince, keskin bir sesle bağırıyordu.
İşte yemek yiyeceğimiz, dinleneceğimiz köy. Yavaş yavaş duman, katran gibi köy
kokuları; konuşma, ayak, tekerlek sesleri gelmeye başladı. Çıngıraklar artık
ovadaki gibi çınlamıyor, yolun iki yanında damları otla örtülü, oyma tahta
merdivenli, kırmızı yeşil kepenkli, bazılarında meraklı kadınların yüzleri
görünen küçük pencereli evler bir görünüyor, bir yitiyordu. Üstlerinde gömlekten
başka bir şey olmayan oğlanlı kızlı köy çocukları, gözlerini açıp ellerini
uzatarak kımıldamadan yerlerinde duruyor, yahut Filip'in korkutucu tavırlarına
bakmayarak çıplak ayaklarıyla tozlar içinde arabanın arkasına bağlı olan
bavullara tırmanmaya çalışıyorlardı. İşte kızıl saçlı hancı yamakları, okşayıcı
sözler ve davranışlarla birbirlerini bastırarak gelip geçeni kandırmaya
çalışıyor, arabanın iki yanında koşuşuyorlardı. Duuurr!!! Kapı gıcırdıyor,
dingiller kapıya çarpıyor, avluya giriyoruz.
Oh!.. Şimdi dört saat dinlenecek, istediğimizi yapabileceğiz.

II

FIRTINA

Batıya doğru ilerleyen güneşin yandan düşen kızgın ışıkları, ensemi, yüzümü
dayanılmayacak kadar yakıp kavuruyor, arabaların kızmış olan yanlarına el
değdirilmiyordu. Yoldan yükselen koyu bir toz havayı kaplıyor, onu dağıtacak en
hafif bir rüzgâr bile esmiyordu. Önümüzde hep aynı uzaklıkta, Yakof'un kasketi,
arabacının şapkası, ara sıra salladığı kamçısı görünen kupanın tozlanmış gövdesi
tekdüze sallanıyordu.
Ne yapacağımı bilmiyordum. Ne yanımda uyuklayan Volodya'nın tozdan kararmış
yüzü, ne Filip'in omuzlarının kımıldanması, ne de arabamızın bir dar açıyla
ardımıza düşen ve bizimle birlikte ilerleyen gölgesi beni eğlendiriyordu. Bütün
dikkatim, uzaktan seçebildiğim kilometre taşlarına, gökyüzünde biraz önce
serpilmiş gibi duran, şimdi birleşerek korkunç kara renklere bürünüp iç
daraltan, kocaman bir biçim alan bulutlara çevrilmişti. Ara sıra uzaklardan gök
gürültüsü duyuluyordu. Bu son durum, bir an önce hana varmak için duyduğum
sabırsızlığı artırıyordu. Fırtına bana, anlatılmaz, ağır bir sıkıntı, korku
veriyordu.
En yakın köye daha on verst kadar vardı. Nereden geldiği belli olmayan koyu mor
renkte kocaman bir bulut, en ufak bir rüzgâr bile olmadığı halde, hızla bize
doğru ilerliyordu. Güneş henüz bulutlarla örtülmemişti, bu bulutun iç daraltan
biçimini, ufka kadar uzanan uzun kurşuni gölgelerini aydınlatıyordu. Arada bir,
uzaklarda şimşek çakıyordu. Gittikçe artan, yaklaşan kesik kesik gürültülerle
bütün gökyüzüne yayılan hafif bir uğultu duyuluyordu. Vasiliy yerinden kalkarak
yaylının körüğünü kaldırdı. Paltolarını giyen arabacılar, göğün her gürlemesinde
şapkalarını ellerine alarak istavroz çıkarıyorlardı. Atlar kulaklarını dikiyor,
yaklaşmakta olan buluttan çevreye yayılan taze havayı kokluyorlarmış gibi burun
deliklerini açıyorlar, arabamız tozlu yolda hızla ilerliyor, içimi korku
kaplıyor, damarlarımdaki kanın daha hızlı aktığını duyuyordum. En öndeki
bulutlar güneşi örtmeye başlamıştı. Bir an için görünen güneş, son kez ufkun iç
daraltıcı, korkunç yanını aydınlattı, yitti. Her yan birdenbire değişti, iç
daraltıcı bir görünüş aldı. Bir koruluk oluşturan akça kavaklar titremeye
başladılar.
Bu bulutun gölgesinin altında iyice görünen kirli beyaz bir renk alan yapraklar
hışırdıyor, titreşiyordu. Büyük kayın ağaçlarının tepeleri sallanmaya başlıyor,
kuru ot demetleri yol üzerinde uçuşuyordu. Kuşlar, ak göğüslü kırlangıçlar bizi
durdurmak istiyorlarmış gibi yaylının dört yanında dolaşıyor, atların tam
göğüslerinin altından geçiyorlardı. Kargalar, tüyleri karışmış olan kanatlarıyla
rüzgârın önünde sürükleniyorlardı. Arabanın dizlerimizi örten deri örtüsü
kalkarak içimize nemli rüzgâr dalgaları geçiriyor, sallanarak arabanın gövdesine
çarpıyordu. Şimşekler arabanın içinde çakıyorlarmış gibi gözleri kamaştırıyor;
bir an için arabanın kurşuni çuhasını, şeritleri, Volodya'nın bir köşeye
büzülmüş vücudunu aydınlatıyordu. Aynı dakikada tam başımızın üzerinde kopan,
sanki kocaman dolambaçlı bir çizgide yükseldikçe yükselen, yayıldıkça yayılan,
gittikçe güçlenen şiddetli bir uğultu, elimizde olmayarak soluğumuzu kesiyor,
bizi titretip sersemletici bir çıtırtıya dönüşüyordu.
"Tanrı'nın öfkesi!" Bu halk sözünde ne şiirli bir duygu vardır.
Tekerlekler gittikçe artan bir hızla dönüyordu. Vasiliy'in ve sabırsızlıkla
dizginleri sallayan Filip'in korktuklarını, omuz başlarının titremesinden
sezdim. Yaylı hızla tepeden iniyor, tahta köprü boyunca tıkırdayarak
ilerliyordu. Kıpırdamaya korkuyor, her an başımıza gelebilecek yıkımı
bekliyordum.
Duurr! Koşum koptu, arasız, sersemletici gök gürültülerine bakmaksızın köprüde
durmak zorunda kaldık.
Başımızı yaylının bir yanına dayayarak yüreğim durmuş, soluğum kesilmiş bir
durumda, yandaki atı eliyle, kırbaç değneğiyle itip koşumları düzelten, ağır
ağır düğümleyen Filip'in kalın kara parmaklarına umutsuz umutsuz bakıyordum.
Fırtına yaklaştıkça korkum, sıkıntım da artıyordu. Fırtınadan önceki o çoğu
zaman fırtınanın kopacağını haber veren ürpertici sessizlik anı gelince bu
duygularım artık öyle gerildi ki, bu durum çeyrek saat daha sürmüş olsaydı,
kesinlikle heyecanımdan ölürdüm.
Tam bu sırada köprünün altından kirli, yırtık gömlekli, şişkin, anlamsız yüzlü,
kassız çarpık ayaklı, tıraş edilmiş açık başını sallayan bir adam çıktı, parlak
kırmızı bir tokmağı andıran sakat elini arabamıza uzattı:
- Tanrı rızası için yoksula bir sadaka, diyen titrek bir ses duyuldu. Dilenci
her sözcükte yarı beline kadar eğiliyor, istavroz çıkarıyordu.
O dakikada içimi dolduran büyük korkuyu anlatamayacağım. Tüylerim diken diken
olmuş, gözlerim korkunun verdiği şaşkınlıkla dilenciye dikilmişti.
Sadakamızı yolda dağıtan Vasiliy, koşumların nasıl onarılması gerektiğini
Filip'e öğretiyordu; ancak her şey hazır olduğu ve Filip de dizginleri alarak
yerine çıktığı an yan cebinden bir şeyler çıkardı. Yola koyulur koyulmaz
şiddetli bir şimşek, bir anda bütün dereyi parlak bir ışıkla aydınlatarak
hayvanları durmak zorunda bıraktı, arkasından öyle korkunç bir gök gürültüsü
duyuldu ki, bütün gök kubbenin üzerimize yıkıldığını sandık. Rüzgâr gittikçe
artıyor, atların yeleleri, kuyrukları, Vasiliy'in kaputu, araba örtüsünün uçları
güçlü rüzgârın vuruşlarıyla hep aynı yana doğru dalgalanıyordu. Arabanın deri
körüğüne iri bir yağmur tanesi düştü. Arkasından ikinci, üçüncü damlalar düştü;
sonra birdenbire üstümüzde trampet çalınıyormuş gibi hızlandı, çevre, yağmurun
sürekli gürültüsüyle doldu. Vasiliy'in kollarının deviniminden para kesesini
çözdüğünü anladım. Dilenci: "Tanrı rızası için bir sadaka" diye istavroz
çıkarmalarını, eğilmelerini bırakmayarak, tekerleklerin altına girecek kadar
arabanın yakınında koşuyordu. Sonunda bir bakır kuruş, yanımızdan geçerek yere
düştü. Zayıf kollarını bacaklarını örten sırılsıklam olmuş gömleğiyle yol
ortasında rüzgârdan sallanarak şaşkın şaşkın duraklayan zavallı yaratık,
gözümden yitti. Yağmur güçlü rüzgârın etkisiyle yan yan, bardaktan boşanırcasına
yağıyordu. Vasiliy'in sırtından inen sular, arabanın örtüsünde toplanan bulanık
su birikintisine sel gibi akıyordu. Önce küçük yuvarlaklar biçiminde toplanan
tozlar, sonradan tekerleklerin yoğurduğu sulu bir çamura dönüştü. Sarsıntılar
azaldı, çamur içindeki araba izlerinden, bulanık seller akmaya başladı.
Şimşeklerden çıkan ışıklar daha zayıf, daha geniş bir alanı aydınlatıyordu.
Aralıksız yağan yağmurun sesinden, gök gürlemeleri eskisi kadar işitilmiyordu.
Neden sonra yağmur seyrekleşti; kara bulut parçalanarak dalgalı bulutlara
ayrıldı. Güneşin bulunduğu yer aydınlanmaya başladı, bulutun kuzguni renkli
kıyısından göğün mavi bir parçası azıcık göründü. Bir dakika sonra güneşin
titrek ışığı, yoldaki su birikintilerinde, elekten geçiyormuş gibi düz, ince
yağan yağmurun çizgilerinde, yol kıyısındaki yıkanmış parlak otlarda
ışıldıyordu. Kara bulut eskisi gibi göğün karşı yanını korkunç bir biçimde
kaplıyordu. Ama, artık ondan korkmuyordum. İçimdeki ağır korkunun yerini,
anlatılamayacak kadar hoş bir yaşama duygusu kaplıyor; ruhum, tazelenen,
neşelenen doğa gibi sevinçle doluyordu. Vasiliy kaputunun yakasını indirdi,
kasketini çıkarıp silkeledi. Volodya dizlerimizdeki araba örtüsünü kaldırdı. Ben
de arabadan başımı çıkarıp güzel kokulu taze havayı kana kana içime çektim.
Arkasında bavulların bağlı bulunduğu kupanın yıkanmış parlak gövdesi önümüzde
sallanarak ilerliyor, atların sırtları, koşumları, tekerleklerin lastikleri,
hepsi ıslanmış, güneşte cilalanmış gibi parlıyordu. Yolun bir yanında güzden
ekilmiş, yer yer sel yolları bulunan, toprakları ıslak, yeşillikleri parlayan,
gölgeli bir halı gibi ufka kadar serilmiş uçsuz bucaksız bir tarla vardı. Öteki
yanında ceviz, yaban akdiken fidanlarıyla karışmış bir akçakavak korusu, sonsuz
bir mutluluğa kavuşmuş gibi kıpırdanıyor, yıkanmış dallardan, yerdeki geçen
yıldan kalan kuru yapraklara yavaş yavaş yağmur damlaları süzülüyordu. Her yanda
tepeli tarla kuşları, neşeli ötüşleriyle uçuşup duruyorlardı. Islak
çalılıklardan küçük kuşların telaşlı devinimleri duyuluyor, koruluk içinden
guguk kuşunun sesi geliyordu. İlkyaz fırtınasından sonra çok hoş olan ormanın,
kayın ağacı, menekşe, çürük yaprak, mantar, yaban akdiken kokularında, insanı
büyüleyen öyle bir şey vardır ki, arabada oturamıyor, basamaklardan atlayarak
yağmur tanelerinin ıslatmasına bakmadan koruluğa doğru koşuyor, yaban akdikenin
ıslak, çiçekli dallarını koparıp yüzüme çarpa çarpa hoş kokusunu içiyordum.
Çizmelerime yapışan büyük çamur parçalarına, çoraplarımın çoktan beri ıslak
olmasına karşın, çamurlara bata çıka kupanın penceresine doğru koştum, birkaç
yaban akdiken dalı uzatarak:
- Lüboçka.. Lüboçka... bakın ne hoş, diye bağırdım.
Kızlar bağrışıyor, çığlık koparıyorlardı. Mimi de, oradan çekilmemi, yoksa
kesinlikle arabanın altına gireceğimi, söylüyordu bağırarak. Ben de:
- Bir kere kokla da bak ne güzel, diye yineliyordum.


III

YENİ UFUKLAR

Katinka yaylıda yanıma oturmuş, güzel başını eğerek tekerleklerin altında uzayıp
giden tozlu yola dalgın dalgın bakıyordu. Ben de konuşmadan ona bakıyor, pembe
yüzünün ilk kez gördüğüm ve hiç de çocukça olmayan üzgün anlatımına şaşıyordum.
- İşte artık Moskova'ya yaklaşıyoruz. Moskova'yı nasıl tasarlıyorsun, büyük mü,
küçük mü? diye sordum.
O isteksizce:
- Bilmiyorum, yanıtını verdi.
- Ama söyleyiver, Serpuhovo'dan büyük mü? Küçük mü? Buna yanıt ver.
- Ne?
- Bir şey yok.
Katinka bir insanın, karşısındakinin düşüncesini anlamasına yardım eden,
konuşmada yol gösteren bir içgüdüyle ilgisizliğinin beni incittiğini anlayarak
başını kaldırıp bana çevirdi:
- Babanız size, büyükannede oturacağımızı söyledi mi? dedi.
- Söyledi. Büyükanne artık hep bizimle birlikte oturmak istiyor.
- Hepimiz mi?
- Öyle ya. Biz üst katın bir yanında, siz öteki yanında, babam da küçük evde
oturacak. Yemeği de hep birlikte büyükannenin oturduğu alt katta yeriz.
- Maman, büyükannenin çok gururlu, sert olduğunu söylerdi.
- Hayır, ilk önce öyle sanılır. Gururludur ama, hiç de sert değildir. Tersine,
çok iyi yürekli, neşelidir. Onun doğum gününde verilen baloyu bir görmüş
olsaydın...
- Yine de ondan korkuyorum; bununla birlikte ne olacağımızı Tanrı bilir.
Katinka birdenbire sustu, yine düşünmeye başladı. Endişeyle:
- Nee?.. ne demek istedin? diye sordum...
- Hiç, öyle işte!
- Hayır: "Tanrı bilir" diye bir şey söyledin.
- Hani, sen büyükannenin balosunu anlatıyordun.
- Evet. Yazık ki sizler yoktunuz. Çok kalabalıktı, bin kadar konukla generaller
ve bando vardı. Ben de dans ettim... Birden sözümü yarıda bırakarak:
- Katinka, beni dinlemiyorsun! dedim.
- Hayır, dinliyorum. Dans ettiğinizi söylüyordun.
- Niçin bu kadar üzüntülüsün?
- İnsan her vakit neşeli olamaz ki..
- Öyle değil. Biz Moskova'dan geldik geleli sen çok değiştin, dedim, kesin bir
niyetle ona dönerek.
- Doğru söyle, nedir sendeki bu garip durum? diye ekledim.
Sözlerimin kendisinde bir ilgi uyandırdığını açıkça gösteren bir canlılıkla:
- Garip durum mu? Hiç de değil.
- Hayır, hiç de eskisi gibi değilsin. Eskiden her şeyde bizimle birlik olduğun,
bizi akraba gibi tuttuğun, seni sevdiğimiz kadar, senin de bizi sevdiğin
belliydi. Şimdiyse, çok ciddileştin, bizden çekiniyorsun.
- Hiç de öyle değil...
Çoktan beri içimde sakladığım içten gelen duygularımı söyleyeceğim zamanlar,
gözlerime dolan yaşların akmaya yaklaştığını, her zaman haber veren burnumdaki
hafif kaşıntıyı duymaya başladığım sırada:
- Dur sözümü tamamlayayım - diye sözünü kestim - sanki bizi istemiyormuşsun gibi
bizden uzaklaşıyorsun, yalnızca Mimi ile konuşuyorsun.
- İnsan hep aynı olamaz ki; bazen değişmek gerektir, diye yanıt verdi.
Söyleyecek bir söz bulamadığı vakitler, her şeyi talihten bilip öylece
açıklamaya alışmıştı.
Bir gün kendisine "Aptal kız" diyen Lüboçka'ya darılarak: "Herkes akıllı olamaz,
bazılarının da aptal olması gerektir" yolunda karşılık verdiğini anımsıyorum.
Ama bana söylenen: "Bazen değişmek gerekir sözleri" beni kandıramadı, sormayı
sürdürdüm:
- Neden peki?
Katinka Filip'in sırtına dikkatle bakıp hafifçe kızararak:
- Her vakit birlikte oturacak değiliz ya, dedi. Ölen annenizle arkadaş olan
annem, onunla birlikte oturabilirdi. Ama çok sert olduğu söylenen Kontesle
geçinip geçinemeyeceklerini Tanrı bilir. Bundan başka her şeye karşın yine de
biz ayrılacağız. Siz zenginsiniz Petrovskoyeniz var, ama biz yoksuluz, annemin
hiçbir şeyi yok.
Bu: "Zenginsiniz - yoksulsunuz" sözleri, düşünceleri, bana pek garip geldi. O
zamanki düşüncelerime göre, ancak dilenciler, mujikler yoksul olabilirdi.
Düşlemimde, zarif, güzel Katinka ile yoksulluk arasında bir ilişki göremiyordum.
Bana öyle geliyordu ki, mademki Mimi ile Katinka hep bizimle birlikte oturdular,
yine oturmayı sürdürecekler, her şeyimiz ortak olacak. Başka türlü olamazdı.
Şimdiyse, onların kimsesiz olmalarını düşündüren binlerce yeni, karışık düşünce
aklımı kurcalıyordu. Bizim zengin, onların yoksul oluşundan utandım. Öyle ki,
kızardım, Katinka'nın yüzüne bakmaya bir türlü cesaret edemedim.
Kendi kendime: "Onların yoksul bizim zengin olmamızdan ne çıkar. Nasıl oluyor da
bu yüzden ayrılmamız gerekiyor?" Elimizde olan her şeyi, niçin yarı yarıya
paylaşmayalım? diye düşünüyordum. Ama bu işte Katinka ile konuşmamızın bir işe
yaramayacağını anlıyor, bütün bu mantıklı düşüncelerime karşıt olarak, yaşamsal
bir duyguyla onun haklı olduğunu, bu düşüncemi ona anlatmanın yersizliğini
duyumsuyordum.
- Gerçekten bizden ayrılacak mısın? Nasıl ayrı yaşarız? dedim.
- Ne yapalım, bu benim için de acı. Bir gün ayrılırsak yapacağımı biliyorum.
- Oyuncu olacaksın değil mi? Bu budalalık, diye bağırdım.
Oyuncu olmak, onun başlıca isteğinin bu olduğunu biliyordum.
- Hayır, bunu ben küçükken söylerdim.
- Öyleyse ne yapacaksın?
- Manastıra gider, orada yaşar, kara giysiyle kadife başlık giyerim.
Katinka ağlamaya başladı.
Okuyucularım, yaşamın belli bir döneminde görüşlerinizin tümüyle değiştiğini,
şimdiye kadar gördüğünüz bütün eşyaların, birdenbire size, bilmediğiniz
yanlarını çevirdiklerini, bilmem hiç fark ettiniz mi?.. Yolculuğumuzda duyduğum
bu ruh değişikliğini, ilk gençliğimin başlangıcı diye kabul ediyorum.
Dünyada yaşayan yalnızca bizim ailemiz olmadığını, bütün ilgilerin yalnızca
bizim çevremizde dönmediğini, bizimle hiç ilgisi olmayan, bizi hiç düşünmeyen,
hatta bizim varlığımızdan haberi olmayan insanların bambaşka bir yaşamı olduğunu
ilk kez olarak açıkça anladım. Kuşkusuz, bunların hepsini eskiden de bilirdim,
ama, şimdiki gibi anlayarak, bilerek değil.
Bir düşünce, belli bir biçimde kanıya dönüşür. Çoğu zaman hiç beklenmeyen, aynı
kanıya varmak için diğer düşüncelerin geçtiği yollardan değil, bambaşka bir
yoldan geçebilir. Katinka ile aramızdaki, bana dokunan, onun gelecek yaşamı
üzerinde beni düşüncelere sürükleyen konuşma, düşüncelerimin kanıya dönüşmesi
için bir vesile olmuştu. Evlerinin her birinde hiç olmazsa, bizimki kadar
kalabalık bir ailenin yaşadığı her köyde, her kentte, bir an merakla arabamıza
bakan, sonsuza kadar gözlerimizden yiten kadınlara, çocuklara; Petrovskoye'de
alıştığım gibi selam vermek bir yana, hatta yüzüme bakmaya bile gönül indirmeyen
satıcılarla mujiklere baktıkça,kafamda ilk kez şu soru belirdi: "Bizi hiç
düşünmeyen, bizim için çalışmayan bu insanlar, neyle uğraşıyor olabilirler?" Bu
sorudan: "Nasıl, neyle yaşıyorlar? Çocuklarını nasıl eğitiyorlar? Onları
okutuyorlar mı? Onları oynamaya bırakıyorlar mı? Nasıl cezalandırıyorlar?" gibi
birçok soru ortaya çıktı.











IV

MOSKOVA'DA

Eşyalar, insanlar üzerindeki görüşlerimin, onlarla ilişkilerimin değişmesi,
Moskova'ya gelişimle birlikte daha göze çarpar bir görünüş aldı.
Büyükannemle ilk karşılaştığımızda, onun zayıflamış, buruşmuş yüzünü, fersiz
gözlerini görünce kendisine karşı beslediğim derin saygı, korku duyguları, acıma
duygusuna dönüştü
Yüzünü Lüboçka'nın başına dayayarak, karşısında sevgili kızının cesedini
görüyormuş gibi hıçkıra hıçkıra ağladığı zaman, duyduğum acımak duygusu da
sevgiye döndü. Bizi karşıladığı sırada üzüntüsünü görmek beni rahatsız ediyordu.
Onun gözünde bir hiç olan biz çocukların, ancak değerli birer anı olduğumuzu
anlıyor, yanağıma kondurduğu her öpücüğünde: "O yok... o öldü. Onu bir daha
göremeyeceğim!" diye düşündüğünü duyumsuyordum.
Moskova'da bizimle hemen hiç ilgilenmeyen, hep düşünceli görünen, yalnızca yemek
zamanlarında siyah giysi veya frakını giymiş olarak yanımıza inen babam, büyük
yakaları dışarı taşmış gömlekleriyle, sabahlıklarıyla, kâhyaları ve uşaklarıyla,
harman gezintileri ve avlarıyla gözümden çok düşmüştü.
Büyükannemin lala diye çağırdığı, neden olduğunu Tanrı bilir, tam ortasında
iplik çizgisi görünen kızıl bir perukayı, iyi bildiğim dazlak, saygıdeğer
tepesine yeğleyerek başına geçiren Karl İvanoviç, bana öyle garip, öyle gülünç
görünüyordu ki, eskiden bunun nasıl farkına varmadığıma şaştım.
Kızlarla bizim aramızda da gözle görülmeyen bir duvar oluştu. Onların da, bizim
de, kendimize göre gizlerimiz vardı. Bana öyle geliyordu ki, onlar günden güne
uzanan etekleriyle, biz de subyeli pantolonlarımızla övünüyorduk.
Mimi'ye gelince, ilk pazar günü öğle yemeğine, öyle süslü bir giysiyle, öyle
renkli kurdelelerle indi ki, artık köyde olmadığımız, bundan sonra her şeyin
başka türlü olacağı derhal anlaşılıyordu.

V

AĞABEYİM

Ağabeyimden ancak bir yaş, birkaç ay küçüktüm. Birlikte büyüdük, okuduk, hep
birlikte oynadık. Hiç kimse aramızda büyük küçük farkı gözetmezdi. Ama o
sıralarda, Volodya'nın yaşı, yeteneği, eğilimleri nedeniyle arkadaş
olamayacağımızı anlamıştım. Öyle sanıyordum ki, Volodya benden üstün olduğunu
biliyor, bununla gururlanıyordu. Belki de yanlış olan bu kanım, kendisiyle her
karşılaşmamda onurumu incitiyor, bana acı veriyordu. O her bakımdan, oyunda,
öğrenimde, kavgada, tavır ve davranışlarında benden üstündü, bütün bunlar beni
ondan uzaklaştırıyor, bana nedenini anlayamadığım iç acıları veriyordu.
Volodya'ya ilk kez Hollanda keteninden pileli frenk gömlekleri yapıldığı vakit,
doğrudan doğruya; -bunlardan bana da yapılmaması canımı sıkıyor, diye söylemiş
olsaydım, herhalde daha çok hafiflik duyar, her yakasını düzeltişinde bunu, sırf
bana karşı yapılan bir aşağılama diye almazdım.
Beni en çok üzen nokta da; bazen sezdiğim gibi; Volodya'nın düşüncelerimi
anladığı halde, bunu gizlemeye çalışmasıydı.
Kardeş, arkadaş, karı koca, efendi, uşak gibi hep bir arada yaşayan insanların
aralarında tam bir içtenlik olmadığı zamanlardaki bakışları, davranışları,
belirsiz gülümsemeleri altında sezilen gizli ilişkileri kim fark etmemiştir?
Gözleriniz şöyle rasgele karşılaştığı sırada bütün söylenmemiş istekleriniz,
düşünceleriniz, bunu karşınızdakinin anlamış olmasının doğurduğu korku,
duraksama, çekingen bakışlarınızda okunur.
Belki fazla duygulu oluşum, her şeyi çözümlemek isteğim bu noktada beni
aldatıyor, belki de Volodya, benim duyduğum şeyleri hiç duymuyordu. O ateşli,
açık kalpli, zevklerinde kararsızdı. Kendisini eğlendiren, yalnızca çok değişik
olana her şeye bütün yüreğiyle bağlanırdı. Bazen resimlere merak sarar, resim
yapmaya başlar, elindeki parasını bu uğurda harcar, resim hocasından, babamdan,
annemden dilenirdi. Bazen bütün evi arayarak bulduğu biblolara kendini verir,
onlarla masasını süsler; bazen de gizlice bulduğu, gece gündüz durmadan okuduğu
romanlara dalardı. Elimde olmayarak onun bu haline imrenirdim, ama izinden
gitmeyi kabul etmeyecek kadar gururlu, kendime yeni bir yol seçemeyecek kadar da
gençtim, beceriksizdim. Kavgalarımızda, Volodya'nın açık bir biçimde belli olan
efendiliğini, neşeli, içten özyapısını kıskandığım kadar hiçbir şeyi
kıskanmıyordum. Çok iyi davrandığını anlıyor, ama onun gibi yapamıyordum.
Bir gün, eşya toplama merakının son sınırına ulaştığı bir sırada yazı masasına
yaklaştım, raslantıyla renkli bir şişesini kırdım. Odaya giren Volodya, masa
üzerinde simetrik bir biçimde yerleştirilmiş olan bibloların karışmış olduğunu
görünce:
- Nerede küçük şişem? dedi, yüzde yüz sen...
- Elimde olmayarak düşürdüm, kırıldı. Ne zararı var?
Kırık şişeye üzgün üzgün bakıp parçalarını birbirine yapıştırmaya çalışan
Volodya:
- Çok rica ederim, dedi. Eşyalarımı hiçbir vakit elleme.
- Çok rica ederim, sen de buyurma! kırdımsa kırdım, ne uzatıyorsun? diyerek hiç
isteğim olmadığı halde gülümsedim.
Volodya, babamdan geçen omuz silkme devinimiyle:
- Senin için olmayabilir ama, benim için zararı var. Kırdığı yetmiyormuş gibi
bir de gülüyor, kötü çocuk, diye sürdürdü.
- Ben mi kötü çocuğum? Sen de büyüksün ama aklın yok!
Volodya hafifçe beni itti:
- Seninle kavga edecek değilim, çekil şurdan! dedi.
- Ne itiyorsun?
- Çekil diyorum!..
Volodya elimden tutarak beni masanın yanından ayırmak istediyse de, öfkem
sınırına varmıştı; masanın ayağından tutmamla devirmem bir oldu: "Al bakalım!"
Bütün porselen, kristal biblolar şangur şangur çevreye dağıldı. Düşen şeyleri
eliyle tutmak isteyen ağabeyim:
- Geçimsiz çocuk! diye bağırdı.
Odadan çıkarken şöyle düşünüyordum:
"Artık aramızda hiçbir şey kalmadı. Ölünceye kadar birbirimizin yüzüne
bakmayacağız."
Akşama kadar konuşmadık. Kendimi suçlu görüyor, yüzüne bakmaya cesaret
edemiyordum. Bütün gün hiçbir işe el sürmedim. Volodya'ya gelince, tam tersine
derslerine çalıştı, her zaman olduğu gibi yemekten sonra kızlarla konuşup
şakalaştı.
Dersten sonra öğretmenin arkasından ben de odadan çıkıyordum, çünkü kardeşimle
baş başa kalmaktan utanıyor, rahatsız oluyordum. Son tarih dersinden sonra,
defterimi alarak kapıya doğru yürüdüm. Volodya'nın yanından geçerken, ona
yaklaşarak barışmak istediğim halde, suratımı astım, dargın göründüm. Volodya
tam o anda başını kaldırdı, zor seçilebilen candan bir gülümsemeyle korkmadan
yüzüme baktı; gözlerimiz karşılaştı. Onun beni anladığını sezdim, aynı zamanda
bu duyguyu Volodya'nın da yaşadığını anladım; ama anlatılmaz bir duygunun
etkisiyle başımı çevirmek zorunda kaldım. O çok doğal candan bir sesle:
- Nikolinka, dargınlığımız yeter, seni kırdımsa bağışla dedi ve elini uzattı.
İçimden boğazıma doğru göğsümü sıkarak bir şeyin yükseldiğini, soluğumun
kesildiğini duydum. Bir saniye süren bu durumdan sonra gözlerim yaşla doldu,
kendimi daha iyi duyumsadım. Volodya'nın elini sıkarken:
- A-sıl... sen ba...ğış...la Vo-lo... dy.. a dedim.
Neden ağladığımı bir türlü anlamıyormuş gibi yüzüme bakıyordu.


VI

MAŞA

Dünya hakkında değişen görüşlerimin hiçbirisi, hizmetçi kızlardan birini
yalnızca kadın hizmetçi gibi değil, bir derece rahat ve mutluluğumu da
etkileyebilen bir kadın olarak görmeye başlamam kadar şaşırtıcı değildi. Kendimi
bildim bileli, Maşa'nın evimizde olduğunu anımsıyorum. Kendisine karşı
beslediğim düşünceleri, tümüyle değiştiren, şimdi size anlatacağım bir olaya
kadar, ona dikkat etmemiştim. Ben on dört yaşımdayken, Maşa yirmi beşindeydi ve
çok güzeldi, ama onu betimlemekten korkuyorum. İsteklerimin şahlandığı sıralarda
düşlediğim tutkulu varlığının yeniden düşlemimde canlanmasından korkuyorum.
Betimlememde yanılmamak için şunu söyleyebilirim: o, olağanüstü beyaz, etine
dolgun, kısacası, tam bir kadındı; ben de, on dört yaşımdaydım...
Elimde ders kitabı olduğu halde yalnızca döşeme aralıklarına basmaya çalışarak
gezindiğim, yahut, saçma bir hava tutturduğum, yahut masanın kıyısına düşen bir
damla mürekkebi dağıttığım, yahut da bir özdeyişi bilinçsizce yinelediğim
dakikaların birinde, yani kafamın çalışmadığı, düşlemimin bütün duyarlığıyla
egemen olduğu bir sırada sınıftan çıktım, şöyle bir aşağı indim. Ayakları
potinli birisi öteki merdivenlerden yukarı çıkıyordu. Doğal olarak kim olduğunu
anlamak istedim ama birdenbire ayak sesleri kesildi, Maşa'nın: "Bırakın canım,
ne takılıyorsunuz? Şimdi Anna İvanova gelirse görürsünüz" dediğini işittim.
Volodya da fısıltıyla: "-Gelmez." dedi, bu konuşmadan sonra Volodya'nın onu
zorla alıkoymak istediğini anlatan bir hışırtı duyuldu. Bir aralık: "Ne
yapıyorsunuz? Ellerinizi nereye sokuyorsunuz? Utanmaz!.." diye bağıran, bir yana
kaymış başörtüsünün arasından beyaz, tombul boynu görünen Maşa, koşarak yanımdan
geçti.
Bu olayın beni ne kadar şaşırttığını anlatamam. Bununla birlikte şaşkınlığım
geçince, Volodya'nın böyle davranmakta haklı olduğu kanısına vardım. Artık onun
böyle davrandığına değil, bu yaptığının insana haz vereceğini nasıl anladığıma
şaşıyordum. Elimde olmayarak Volodya'ya öykünme isteği duydum.
Bazen aşağıdaki aralıkta saatlerce dolaşır, yukardan gelecek olan bir ses veya
çıtırtıyı, sinirlerim gergin bir durumda dinlerdim. O sıralarda en büyük isteğim
olmasına karşın, Volodya'ya öykünmek için kendimi zorlamıyordum. Bazen kızların
odasından gelen gürültüleri büyük bir kıskançlık ve çekememezlik içinde dinler:
"Acaba yukarı çıkıp Volodya'nın yaptığı gibi Maşa'yı öpmek isteseydim, durumum
nasıl olurdu? Maşa'nın: "Ne istiyorsunuz?" sorusuna, basık burnumla, hiçbir
biçime girmeyen dik saçlarımla ben, nasıl bir yanıt verirdim?" diye
düşünüyordum. Bazen Maşa'nın Volodya'ya: "- Başımın kara yazısı! Ne çam sakızı
gibi yapışıyorsunuz? Çekilin şuradan çapkın! Hiç Nikolay Petroviç'in buraya
gelip yaramazlık ettiğini gördünüz mü" dediğini duyardım. Ama bilmiyordu ki, o
dakikada merdivenin altında oturup dinleyen Nikolay Petroviç, Volodya'nın
yerinde olmak için her şeyini vermeye hazırdı.
Zaten sıkılgandım, çirkin olduğum kanısı bunu büsbütün artırıyordu. İnsanın
eğilimleri üzerinde kendi görünüşünün, hatta görünüşünden de çok güzel ya da
çirkin olduğu konusundaki kanısı kadar hiçbir şeyin etkili olmadığına
inanıyorum.
Onurum, çirkinliğim yüzünden düştüğüm bu duruma katlanmama engel oluyordu, ben
gözümün önünde Volodya'nın güzel görünüşüyle elde ettiği ve bütün varlığımla
kıskandığım zevklerden, uzanamadığı ciğere pis diyen kedi gibi tiksinmeye
çalışıyor, aklımı, düşlemimi gururlu bir yalnızlıktan zevk almaya zorluyordum.



VII

SAÇMA

Mimi heyecandan tıkanırcasına:
"Aman Tanrım! Barut! ne yapıyorsunuz? Evi yakıp bizi yok etmek mi istiyorsunuz?"
diyerek anlatılması güç bir şiddetle hepimizin çekilmemizi buyurduktan sonra
kararlı adımlarla yerde dağılı duran saçmalara yaklaştı, barutun birden
patlamasından doğabilecek tehlikeye aldırış etmeden, saçmayı ayaklarıyla
çiğnemeye başladı. Tehlikeyi ortadan kaldırdığı kanısına vardığı zaman Mihey'i
çağırdı, bütün bu barutları uzak bir yere, en iyisi suya atmasını buyurduktan ,
başını büyüklenir bir tavırla sallayarak konuk odasına doğru yürüdü: "- Çok
güzel, size çok iyi göz kulak oluyorlar, hiç diyecek yok doğrusu" diye
homurdanıyordu.
Kendisine ayrılan daireden bize doğru gelen babamla birlikte büyükannemin
odasına indiğimizde Mimi'yi orada bulduk. Pencerenin önünde, bir şey bilip de
saklamak isteyenlerde görülen resmi bir tavırla, çok ciddi oturuyor ve kapıdan
yana bakıyordu. Elinde kâğıtlara sarılmış bir şeyler vardı. Bunun deminki
saçmalar olduğunu, büyükannemin de her şeyden haberi bulunduğunu hemen anladım.
Büyükannemin odasında Mimi'den başka öfkeli, kıpkırmızı yüzünden siniri bozuk
olduğu anlaşılan oda hizmetçisi Gaşa ile onu boş yere yatıştırmaya çalışan,
bunun için de başını, gözünü oynatıp duran, kısa boylu, ufak tefek, çiçekbozuğu
yüzlü doktor Blümental vardı.
Büyükannem yarı dönmüş bir biçimde oturuyor, kızdığı zamanlarda açmayı huy
edindiği yolculuk falına bakıyordu. Babam, derin bir saygıyla elini öperek:
- Nasılsınız maman? İyi uyudunuz mu? dedi.
Büyükannem, babamın yersiz, gereksiz bir soru sorduğunu anlatan bir sesle:
- Çok güzel efendim. Her zaman sağlıklı olduğumu galiba biliyorsunuz, diyerek
Gaşa'ya döndü:
- Bana temiz bir mendil veriyor musun? dedi.
Gaşa, koltuğun kıyısında duran kar gibi beyaz patiska mendili göstererek:
- Verdim ya.
- Güzelim, bu kirli paçavrayı kaldırın, bana temiz bir mendil verin.
Gaşa komodine yaklaştı, çekmecesini çekti, o kadar hızla kapattı ki odanın
camları zangırdadı. Büyükannem korkunç bir bakışla hepimize baktıktan sonra,
büyük bir dikkatle hizmetçinin devinimlerini süzmeye başladı. Sanırsam
değiştirmeden aynı mendili verdiği sırada büyükannem:
- Tütünümü ne vakit ufalayacaksınız, şekerim? dedi.
- Vakit bulursam yaparım.
- Ne dediniz?
- Birazdan ufalarım.
- Eğer bana hizmet etmek istemiyorsanız güzelim, söyleseydiniz; sizi çoktan
salıverirdim.
Gaşa:
- Salıverin, ağlayacak değiliz ya, diye hafif bir sesle homurdandı.
Bunu işiten doktor, Gaşa'ya bir işaret yaptıysa da öyle korkunç bir bakışla
karşılaştı ki hemen gözlerini indirerek, anahtarının zinciriyle oynamaya
koyuldu. Gaşa homurdanarak odadan çıkınca büyükannem babama dönerek:
- Görüyor musunuz azizim, benim evimde benimle nasıl konuşuyorlar...
Hiç beklemediği bir soruyla karşılaşan babam şaşkın şaşkın:
- Maman, izin verin tütününüzü ben hazırlayayım.
- Teşekkür ederim. Tütünümü kendisinden başka kimsenin istediğim gibi
yapamayacağını bildiği için böyle kaba davranıyor, dedi. Bir dakikalık susuştan
sonra:
- Biliyor musunuz dostum, çocuklarınız az kalsın bugün evi yakıyorlardı, diye
ekledi.
Babam saygılı bir merakla büyükanneme bakıyordu.
- Neyle oynadıklarını gördünüz mü? Mimi'ye dönerek:
"- Gösterin" dedi.
Saçmayı eline alan babam, gülümsemekten kendini alamadı:
- Bunlar saçmadan başka bir şey değil maman, dedi. Tehlikesiz şeylerdir.
- Bana öğrettiğiniz için çok teşekkür ederim, ama ders almak için çok yaşlıyım.
Doktor:
- Hep sinir bozukluğu, diye fısıldıyordu. Babam derhal bize dönerek:
- Bunları nerden aldınız? Bunlarla oynamak için kimden izin aldınız? dedi.
Büyükannem en çok "lala" sözcüğünün üzerinde hafifseyerek durdu:
- Bunu çocuklardan değil laladan sormalısınız, o neye bakıyor? dedi.
Mimi:
- Voldemer, bu barutları Karl İvanoviç'in verdiğini söyledi, diyerek ortaya
atıldı. Büyükannem:
- Görüyor musunuz, ne iyi adam, dedi; adı neydi? Nerde şu lala? Çağırın bakalım
buraya diye sürdürdü. Babam:
- Gezmeye gönderdim dedi.
- Doğru değil. O her dakika burada olmalı. Çocuklar benim değil sizindir, benden
daha akıllı olduğunuz için size nasihat vermeye de hakkım yok. Ama artık onlara
Alman köylüsü lala, evet, Tirol şarkılarıyla kötü huylarından başka bir şey
öğretemeyen aptal bir köylü değil, bir eğitmen tutmanın zamanı geldi sanırım.
Size soruyorum: Çocuklara Tirol şarkıları öğretmek çok mu gerekli? Ama şimdi
çocukları düşünen kimse yok, siz de istediğinizi yapabilirsiniz.
Annemizden sonraki durumumuzu anlatmak için kullanılan "şimdi" sözcüğü
büyükannemin yüreğinde acı anılar uyandırdı, gözlerini portreli tabakaya
indirerek düşünceye daldı.
Babam ivedi ivedi:
- Bunu çoktandır düşünüyor, bunun için size danışmak istiyordum maman; çocuklara
ders veren St. Jérôme'u tutsak nasıl olur? dedi.
- Çok yerinde bir şey yapmış olursunuz dostum. Büyükannem bunu söylerken şimdiye
kadar sesinde duyulan hoşnutsuzluk işitilmiyordu.- St. Jérôme yalnızca çocukları
gezmeye götürmede işe yarayan basit bir lala değil, des enfants de bonne maison,
nasıl davranmaları gerektiğini bilen bir eğitmendir.
- Hemen yarın kendisiyle konuşurum.
Gerçekten bu konuşmadan iki gün sonra, Karl İvanoviç yerini genç, züppe
Fransız'a bıraktı.








VIII

KARL İVANOVİÇ'İN YAŞAMI

Karl İvanoviç bizden sonsuz olarak ayrılacağının öngününde akşamın geç saatinde
başında kırmızı takkesi, sırtında pamuklu hırkasıyla karyolasının önünde
bavulunun üzerine eğilmiş, titizlikle eşyalarını yerleştiriyordu.
Son günlerde Karl İvanoviç'in bize karşı olan davranışları soğuklaştı sanki,
bizimle karşılaşmaktan çekiniyordu. Şimdi de odaya girdiğimde, küskün bir
bakışla beni süzdü, yine işini görmeyi sürdürdü. Karyolama uzandım, eskiden bunu
yapmamı istemeyen Karl İvanoviç, şimdi hiçbir şey söylemedi. Eskisi gibi bize
darılmaması, davranışlarımızda özgür bırakarak bizimle ilgilenmemesi, bana,
yaklaşan ayrılığı anımsattı. Bizi artık sevmemesine üzülüyor, bu duygumu
kendisine duyurmak istiyordum. Ona yaklaştım:
- Karl İvanoviç, izin verirseniz size yardım edeyim, dedim.
Karl İvanoviç bana bir an baktı, yine başını çevirdi. Bu kısa bakışında, bize
karşı olan soğukluğunun nedeni olduğunu düşündüğüm ilgisizlik yerine, büyük bir
üzünç okunuyordu. Tümüyle doğrulup derin bir soluk alan Karl İvanoviç:
- Tanrı her şeyi görür, her şeyi bilir ve her şey onun kutsal buyruğuna
bağlıdır, dedi. Kendisine sahte olmayan içten bir ilgiyle baktığımı fark edince:
- Evet Nikolenka beşikten mezara kadar talihsiz olmak benim alın yazım.
İnsanlara ettiğim bütün iyilikler kötülükle karşılandı. Benim ödülüm burada
değil oradadır, diyerek eliyle gökleri gösterdi. Dünyada çektiklerimi, başımdan
geçenleri bileydiniz! Kunduracı, asker kaçağı, fabrikacı, öğretmen oldum; şimdi
hiçbir şeyim! Hazreti İsa gibi başımı sokacak yerim yok... Gözlerini kapadı,
koltuğuna çöktü.
Kendisini dinleyenlere aldırış etmeden en gizli düşüncelerini bile ortaya
koyacak kadar duygulu bir ruh durumu içinde bulunduğunu gördüm ve gözlerimi
sevimli yüzünden ayırmaksızın sessizce karyolaya oturdum.
- Çocuk değilsiniz, her şeyi anlayabilirsiniz. Başımdan geçenleri size
anlatayım. Bir gün gelir, çocuklar, sizi çok seven yaşlı dostunuzu anımsarsınız!
Karl İvanoviç yanında duran masaya elini dayadı, burunotunu çekti, gözlerini
göklere kaldırarak bize hep yazı yazdırdığı gırtlaktan çıkan tekdüze, kendine
özgü sesiyle öyküsüne başladı:
- Diyebilirim ki, talihsizliğim annemin karnındayken başladı. Daha da heyecanla:
"- Das Unglück verfolgte mich schon im Schosse meiner Mutter!" (1) diye
yineledi.
Bu öyküyü aynı sesten, aynı anlatışla, aynı olay sırasıyla birkaç kez dinlediğim
için doğal olarak ilk tümcesinden de anlayacağınız gibi Rusçasındaki bozukluğa
bakmadan olduğu gibi anlatabileceğimi sanıyorum.
Bu öykü, onun asıl yaşamı mıydı, yoksa evimizdeki yalnızlığının sonucu olarak
uydurduğu, birkaç kez yinelediği için kendisinin de inanmaya başladığı bir masal
mıydı, yoksa yaşamına bazı düşsel olaylar mı ekliyordu, bu soruların yanıtlarını
bugüne kadar verebilmiş değilim. Bir yandan, gerçeğin başlıca kanıtı, öyküsünü
anlatırken görülen canlılıkla olayların her defasında aynı sırayı gütmesiydi ki,
doğruluğuna inanmamanın olanağı yoktu. Diğer yandan öyküsündeki şairce
abartmaların çokluğu da, kuşku uyandırıyordu.
- "Damarlarımda dolaşan, Kont Von Sommerblattların soylu kanıdır:... In meinen
Adern fliesse das edle Blut der Grafen von Sommerblatt...(2) Düğünden altı hafta
sonra dünyaya geldim. Annemin kocası - ona babacığım derdim - Kont
Sommerblattların mülkünde kiracıydı. Annemin bu onursuz davranışını unutamıyor,
beni de sevmiyordu. Benim Johann adlı bir kardeşimle, iki kız kardeşim vardı;
kendi ailemin yabancısıydım... Ich war ein Fremdes in meiner eigenen Familie.
(3) Johann yaramazlık yapar, babam: "-Bu Karl denen çocuğun yüzünden hiç rahatım
olmayacak..." der, beni azarlar, cezalandırır. Kız kardeşlerimin arasında
dargınlık çıkar, babam: "- Karl'ın uslandığını görmeyeceğiz" der, gene beni
azarlar, cezalandırır. Beni seven, okşayan yalnızca iyi yürekli annemdi. Beni
sık sık: "- Karl, odama gel" diye çağırır, usulcacık öperdi: "Zavallı Karl, seni
kimseler sevmiyor, ama ben seni kimseye değişmem, annenin senden bir ricası var:
iyi oku, hep namusunla yaşa. Tanrı seni bırakmaz!" derdi. Ben de çalışırdım.
Dinsel törenlere katılabileceğim çağa yani 14 yaşıma gelince, annem babama:
"-Gustav, Karl artık büyüdü. Onu ne yapacağız?" dedi. Babamın: "-Bilmiyorum"
demesi üzerine, annem: "Kentte Bay Şultz'un yanına verelim, kunduracı olsun",
dedi, babam da razı oldu, und mein Vater sagte gut. (4) Altı yıl yedi ay
kentteki kunduracı ustasının yanında kaldım. Ustam beni çok sever: "-Karl iyi
bir işçidir, yakında benim Geselle'im olacak" derdi. Ama Tanrı, düşündüğümüz
gibi kısmet etmedi... 1796'da kura ilan edildi, on yediyle yirmi bir yaş
arasında askerlik edebilecek herkes, kentte toplanmaya zorunlu tutuldu.
"- Babamla kardeşim Johann kente geldiler, hep birlikte askerlik kur'asını
çekmeye gittik. Johann kötü bir numara çekti, asker olacaktı. Ben iyi bir numara
çekerek askerlikten kurtuldum. Ondan da ayrılıyordum..." "Ich hatte einen
einzigen Sohn und von diesem muss ich mich trennen" (5) dedi.
Onu elinden tutarak: "Babacığım", dedim, "niçin böyle söylüyorsunuz? Benimle
gelin, size bir şey söyleyeceğim." Babam geldi, birlikte bir meyhaneye gittik,
masaya oturduk, ben iki bira ısmarladım, getirdiler. Hepimiz birer bardak içtik,
Johann da içti. Ben: "Babacığım dedim, bir oğlum vardı, ondan da ayrılıyorum,
deme. Bunu duydukça yüreğim parçalanıyor. Kardeşim askere gitmeyecek, onun
yerine ben asker olacağım... Karl'a burada kimsenin gereksinmesi yoktur, Karl
asker olacak."
Babam:
"Siz namuslu bir insansınız Karl İvanoviç!" Du bist ein braver Bursche, sagte
mir mein Vater und küsste mich... diyerek beni öptü.
"Asker oldum."

IX

ÖNCEKİ BÖLÜMÜN ARKASI

Karl İvanoviç sürdürdü: - O zamanlar korkunç zamanlardı. Napoleon dönemiydi.
Napoleon Almanya'yı almak istiyordu, biz de son soluğumuza kadar yurdumuzu
savunmak kararındaydık! und wir vertheidigten unser Vaterland bis auf den lezten
Trophfen Blut diyordu.
"- Ben Austerluz, Ulm, Wagram, ich war bei Wagram çarpışmalarında bulundum.
Ona şaşkınlıkla bakarak:
- Gerçekten savaştınız mı? Siz de mi insan öldürdünüz? diye sordum.
Karl İvanoviç, adam öldürmediğini söyledi.
"- Bir gün bir Fransız grenadieri arkadaşlarından geride kalmış, yolun üzerine
düşmüştü. Silahımı çekip onu öldürmek için koştum, aber der Franzose warf sein
Gewehr und rief pardon (6) ve kendisini salıverdim.
"- Napoleon Wagram savaşında birliklerimizi kuşatarak bir adaya sıkıştırdı.
Çevremizi öyle çevirmişti ki, hiç kimsenin kurtulma olasılığı yoktu. Üç gün
yiyeceksiz, dizlerimize kadar su içinde kaldık. Cani Napoleon bizi ne alıyor, ne
de salıveriyordu! und der Bösewicht Napoléon wollte uns nicht gefangen nehmen
und auch nicht frei lassen! (7)
"Dördüncü gün, Tanrı'ya şükür tutsak olduk, kaleye götürüldük. Üstümde lacivert
bir pantolon, iyi çuhadan bir ceket, 15 taler para, bir de babamın armağan
ettiği gümüş saat vardı. Fransızlar bunların hepsini aldılar. Gene talihim
varmış, fanilamın içine annemin diktiği üç altını kimse görmedi.
Kalede uzun zaman kalmak istemediğim için, kaçmaya karar verdim. Büyük bir
bayram günü bizi bekleyen çavuşa "- Çavuş ağa, bugün büyük bir bayramdır,
bayramı kutlamak istiyorum", dedim. "Lütfen iki şişe madera şarabı getirin,
birlikte içelim." Çavuş: "- Peki" diyerek getirdi. Birer kadeh içtikten sonra
elinden tuttum:
"- Çavuş ağa, acaba sizin de anneniz, babanız var mıdır?" diye sordum. "- Vardır
Bay Mayer", yanıtını verdi. "- Annemle babam, sekiz yıldan beri beni
görmedikleri gibi, sağ veya kemiklerimin çürümüş olup olmadığını da
bilmiyorlar." Çavuş ağa, fanilamda dikili iki altınım var, onları alın, beni
özgür bırakın ne olur!.. Benden bu iyiliği esirgemeyin; annem, ömrü oldukça
sizin için Tanrı'ya dua eder.
Çavuş bir kadeh madera içtikten sonra; "- Bay Mayer" dedi, "sizi seviyorum, size
acıyorum, ama siz bir tutsaksınız, ben de askerim." Elini sıktım, "- Çavuş ağa!"
Ich drückte ihm die Hand und sagte. (8)
"Siz yoksul bir adamsınız", dedi. "Paranızı almam, ama yardım ederim. Yatmaya
gidince bir kova rakı getirtin, askerlere içirin. Onlar uyuyakalır, ben de sizi
görmeyiveririm."
"İyi bir adamdı. Bir kova rakı aldırttım. Askerler sarhoş oldukları zaman
çizmelerimi çektim, eski kaputumu sırtıma geçirdim, usulca kapıdan çıktım.
Surların üzerine çıkarak atlamak istedimse de, aşağıda su olduğu için, en son
kalan giysim berbat olmasın diye vazgeçtim ve kapıya gittim.
"Nöbetçi silahıyla geziyor, auf und ab (9), bana bakıyordu. "Qui vive?" (10)
sagte er auf ein Mal, (11) ben susuyordum. Qui vive? sagte er zum zweiten Mal,
(12) ben yine susuyordum. Üçüncü kez: Qui vive? sagte er zum dritten Mal? diye
sordu, ben de koşmaya başladım, suyu atlayarak karşı yana geçtim, var gücümle
koşmayı sürdürdüm.
"Bütün gece koştum, tanyeri ağarmaya başladığı zaman görünüp tanınmaktan
korktuğum için, çavdarları yüksek bir tarlaya saklandım, oracıkta diz çökerek
ellerimi açtım, beni koruduğu için Tanrı'ya dua ettikten sonra rahat bir uykuya
daldım.
"Akşama doğru uyandım, yola koyuldum. Birdenbire iki siyah at koşulu büyük bir
Alman yük arabası arkamdan yetişti. Arabada iyi giyinmiş biri oturuyor, piposunu
içerek bana bakıyordu. Yavaşlayarak geçmelerini bekledim. Ben yavaşladıkça araba
yavaşlıyor, ben hızlandıkça araba hızlanıyor, adam da gözlerini benden
ayırmıyordu. Yolun üzerinde oturdum, adam atlarını durdurdu, bana:
- Delikanlı, böyle geç vakit nereye gidiyorsunuz? dedi.
- Frankfurt'a
- Yer var, arabama binin, sizi oraya kadar götürürüm. Yanına oturduktan sonra
sordu:
- Niçin yanınızda bir eşyanız yok, sakalınız traşlı değil, giysileriniz de çamur
içinde.
- Yoksul bir adamım, bir fabrikada çalışmak istiyorum. Yolda düştüğüm için
giysilerim çamurlandı.
- Yalan söylüyorsunuz delikanlı, yollar bugünlerde kupkuru.
Yanıt veremedim, bu iyi yürekli insan:
- Bana doğrusunu söyleyin, dedi. Kimsiniz? Nereden geliyorsunuz? Yüzünüz hoşuma
gitti. Namuslu bir insansanız, size yardım ederim.
Her şeyi olduğu gibi anlattım.
- Peki delikanlı, birlikte halat fabrikama gidelim; size iş, para, giysi
veririm, yanımda kalırsınız. Ben de kabul ettim.
Halat fabrikasına vardık, bu iyi adam karısına:
- Bu delikanlı yurdu için savaştı. Tutsaklıktan kaçtığı için de ne evi, ne
giysisi, ne de ekmeği var. Yanımızda kalacak, kendisine giysi ver, karnını
doyur.
Bir buçuk yıl halat fabrikasında kaldım. Patronum beni çok seviyor, bırakmak
istemiyordu. Rahatım da yerindeydi. O vakitler genç, uzun boylu, mavi gözlü,
düzgün burunlu bir erkektim. Patronun karısı Bayan L... (Adını söyleyemeyeceğim)
genç, güzel bir kadındı, beni sevdi. İlk gördüğünde:
- Bay Mayer dedi, anneniz sizi nasıl çağırırdı?
- Karlhen dedim.
O zaman:
- Karlhen, yanıma oturun, dedi.
Yanına oturdum.
- Karlhen beni öpün, dedi.
Kendisini öptüğüm zaman:
- Karlhen, sizi o kadar seviyorum ki, artık dayanamayacağım, diyerek titremeye
başladı.
Karl İvanoviç bu sözlerden sonra epey sustu, başını hafifçe sallayarak içten
bakışlı gözlerini süzdü, iyi anıların etkisi altında olan bir insan tavrıyla
gülümsemeye başladı.
Sabahlığına daha sıkı sarınarak koltuğuna iyice yerleşti, öyküsünü sürdürdü:
"Yaşamımda çok iyi, çok kötü günler gördüm, ama karyolasının baş ucundaki
kanaviçeyle işlenmiş olan İsa'nın resmini göstererek - Tanık olsun ki hiç kimse
Karl İvanoviç namussuz bir adamdır dememiştir" - Bay L...'nin bana yaptığı
iyiliğe iyilikbilmezlikle karşılık vermek istemedim, kaçmaya karar verdim. Gece,
herkes yattıktan sonra patrona bir mektup yazarak masanın üstüne bıraktım,
giysimle üç altını aldım, sessizce sokağa çıktım. Beni kimse görmemişti. Yola
koyuldum.

X

ARKASI

Dokuz yıldır annemi görmemiştim. Sağ mıydı, yoksa çoktan toprağa mı gömülmüştü,
haberim yoktu. Yurduma doğru yol alıyordum. Kente girdiğim zaman ilk işim: Kont
Sommerblat'ın kiracısının nerede yaşadığını sormak oldu. Bana yanıt olarak
şunları söylediler: "Kont Sommerblat öldü. Gustav Mayer büyük sokakta oturuyor,
likör mağazası işletiyor." Yeni yeleğimle fabrikacının armağanı olan ceketimi
giydim, saçımı güzelce taradım, babamın likör mağazasına gittim. Dükkânda oturan
kız kardeşim Mariechen, benden ne istediğimi sordu. Ben: "Bir kadeh likör
içebilir miyim?" dedim. Babasına dönerek: "Vater! dedi. Bu genç bir kadeh likör
istiyor." Babam: "Bu gence bir kadeh likör ver", diye karşılık verdi. Oturduğum
masada likörümü içiyor, babama, Mariechen'e, dükkâna giren Johann'a bakıyordum.
Babam söz arasında: "Delikanlı, dedi, "ordumuzun şimdi nerede olduğunu her halde
biliyorsunuz?' Ben de: "Ben oradan geliyorum. Ordu şu anda Viyana önlerinde
bulunuyor" yanıtını verdim. "Oğlumuz askerdi. Dokuz yıl öncesine kadar bir şey
yazıyordu. Sağ mı, öldü mü, bilmiyoruz. Karım durmadan arkasından ağlıyor."
Pipomu tüttürerek: "Oğlunuzun adı nedir? Nerede hizmet ediyordu? Belki kendisini
tanıyorum" dedim. "Adı, Karl Mayer'di Avusturya'da hizmet ediyor" Mariechen:
"Sizin gibi uzun boylu, yakışıklı bir erkekti" diye ekledi. "-Ben oğlunuz Karl'ı
tanıyorum." Babam: "Amelia... Sagte auf einmal mein Vater (13), buraya gelin,
oğlunuzu tanıyan bir genç var." Kapıda görünen sevgili anneciğimi derhal
tanıdım. "Siz oğlumuzu tanıyormuşsunuz" dedi, yüzümü görür görmez rengi
değişerek titremeye başladı. Evet onu gördüm. Yüreğim duracakmış gibi atıyordu.
Gözlerimi yukarı kaldıramıyordum. "Demek Karl yaşıyor, Tanrı'ya şükürler
olsun... Nerede benim sevgili oğlum? Sevgili oğlumu bir daha görebilsem gözüm
arkada kalmaz, ama Tanrı böyle istemiyor" diyerek ağlamaya başladı. Artık
dayanamadım: "Anneciğim", dedim. "Ben sizin oğlunuz Karl'ım." Annem kollarıma
yığıldı. Karl İvanoviç gözlerini kapamıştı, dudakları titriyordu. Biraz kendine
geldikten sonra yanaklarından süzülen iri damlaları silerek: Mutter!! - Sagte
ich- ich bin ihr Sohn, ich bin ihr Karl! und sie stürtzte mir in die Arme (14)
diye yineledi.
- Ama son günlerimi yurdumda geçirmeyi Tanrı bana nasip etmedi, çekeceğim çok
acı varmış... Das unglück verflogte mich überall. (15) Yurdumda ancak üç ay
kalabildim. Bir pazar günü birahanede oturmuş biramı içiyor, pipomu
tellendiriyor, arkadaşlarla savaştan, Napoleon'dan, İmparator Franz'dan
konuşuyorduk. Herkes düşüncesini söylüyordu. Yanımızda kurşuni giysili
tanımadığımız biri oturuyor, konuşmalarımıza karışmadan kahvesiyle piposunu
içiyordu. Gece nöbetçisi saatin on olduğunu haber verince şapkamı aldım,
hesabımı keserek evime döndüm. Gece yarısı kapı çalındı. Uyandım, kim olduğunu
sordum: "- Macht auf..." (16) Kim olduğunuz söylerseniz kapıyı açarım."
Dışardan: "- Macht auf im Namen des Gesetzes..." (17) Kapıyı açtım. İki silahlı
asker, kapının arkasında duruyordu. Birahanede yanımızda oturan kurşuni giysili,
tanımadığımız genç adam odaya girdi. Meğer casusmuş... Casus: "Benimle birlikte
gelin" dedi.
Peki, diyerek pantolonomu, çizmelerimi giydim, askılarımı taktım, gezinmeye
başladım. Öfkemden boğulacaktım. İçimden:
- Bu bir alçaktır, sözleri geçti. Kılıcımın asılı durduğu yere yaklaştım,
birdenbire kaparak:
- Sen bir casussun, kendini koru, dedim. Bir sola, bir sağa, bir de kafasına
indirdim, casus yere yuvarlandı. Bavulumu, paraları alıp pencereden dışarı
fırladım. Ich kam nach Ems (18), orada General Sazin'le tanıştım. Beni çok
sevdi, elçiliğinde bana bir pasaport uydurarak çocuklarını okutmam için birlikte
Rusya'ya getirdi. General Sazin öldükten sonra da anneniz beni evine çağırdı:
"- Karl İvanoviç, çocuklarımı size emanet ediyorum. Onları sevin, sizi hiçbir
zaman bırakmam. Yaşlılığınızı da düşünürüm, dedi. Şimdi o olmadığı için hepsi
unutuldu. Yirmi yıllık hizmetime karşılık, ekmek dilenmem için beni sokağa
salıveriyorlar diyerek, kolumdan tutup kendine çekti, başımdan öperek:
"-Tanrı her şeyi görür, hepsini bilir, her şey onun buyruğundadır. Ama çocuklar
sizlere acıyorum" diye öyküsünü bitirdi.

XI

KÖTÜ NOT

Büyükannem bir yıl süren yasından sonra, kendisini çok sarsan acılarından biraz
kurtulmuş gibiydi; ara sıra, çoğu bizimle aynı yaşta olan kız ve erkek çocuklar
olmak üzere, konuk kabul etmeye başlamıştı.
Lüboçka'nın doğum günü olan 13 aralık günü, Prenses Karnakova ile kızları, Bayan
Valahina ile Soniçke, İlinka, Grap, küçük İvinlerin ikisi, daha yemekten önce
bize gelmişlerdi.
Çağrılıların toplandığı aşağı salondan yükselen konuşmalar, kahkahalar,
gürültüler bize kadar geldiği halde, sabah derslerimizi bitirmediğimiz için
onlara katılamıyorduk. Ders çalıştığımız odada asılı duran izlencemizde: Lundi
de 2 à maitre d'histoire et de geographie yazılıydı. İşte bu maitre d'histoire'ı
bekledikten, dinledikten, uğurladıktan sonra ancak özgür kalabileceğiz. Saat
ikiyi yirmi dakika geçtiği halde, tarih öğretmeninden hâlâ bir ses çıkmadığı
gibi, her zaman geçtiği sokakta da görünmüyordu; görünmesini de istemiyordum.
Volodya, dersini hazırladığı Smaragdof'un kitabından bir dakika başını
kaldırarak:
- Lebedyev galiba bugün gelmeyecek, dedi.
- Aman umarım gelmez, çünkü hiçbir şey bilmiyorum, dedim, üzgün bir sesle: ama
geliyor işte, diye ekledim. Volodya yerinden kalktı, pencereye yaklaştı:
- Hayır, dedi. O değil, bir başkası.
Çalışmadığı, dinlendiği dakikalarda yaptığı gibi gerinip aynı zamanda başını da
kaşıyarak:
- Saat iki bucuğa kadar bekleriz, o zamana kadar yine gelmezse, St. Jérôme'a,
kitapları toplayacağımızı haber verebiliriz, diye ekledi.
Ben de gerindiğim sırada Kaydonov'un iki elimle tuttuğum kitabını başımın
üstünde titrettikten sonra:
- Derse gelmekten ne zevk alıyor, anlamıyorum... dedim.
İşsizliğin verdiği sıkıntıdan kitabımı açarak dersimi okumaya başladım. Ders hem
uzun, hem de zordu; bense hiçbir şey bilmiyor, ne kadar okusam
yetiştiremeyeceğim gibi, aklımda da bir şey kalmayacağını anlıyordum. Hem öyle
heyecanlıydım ki, bu anda kafamı bir konu üzerinde toplamama olanak yoktu.
Bana çok sıkıntılı, çok ağır gelen tarihten önceki derste, Lebedyev beni St.
Jérôme'a şikâyet etmiş; ders notu defterime de çok kötü sayılan "2" numara
atmıştı. Daha o gün St. Jérôme, gelecek derste de numaram "3"ten aşağı düşerse
cezalandırılacağımı söylemişti. İşte gelecek ders geldi, doğrusu çok da
korkuyorum.
Bilmediğim dersime o kadar dalmıştım ki, dışardan gelen ayaktan çıkarılan lastik
sesi beni şaşırtmıştı. Başımı çevirdiğimde kapıda, bana çok soğuk gelen
Lebedyev'in çiçek bozuğu yüzü, çok iyi tanıdığım, önü iliklenmiş lacivert fraklı
hantal vücudu görünmüştü. Öğretmen ağır ağır şapkasını pencereye, defterini de
masanın üzerine koyduktan sonra, sanki çok gerekliymiş gibi, iki eliyle frakın
kuyruklarını kaldırarak derin bir soluk aldı, yerine oturdu. Terli ellerini
ovuşturdu:
- Baylar, dedi. Önce geçen dersimizi yineleyelim, sonra da ortaçağda geçen
olaylar üzerine size bilgi vermeye çalışacağım.
Bu, dersinizi anlatın demektir.
Volodya, dersini iyi bilen kimselerde görülen bir tavırla, çok rahat ve güven
içinde anlatırken ben de iş olsun diye merdiven başına çıktım, aşağı inmemize
izin verilmediği halde, nasıl oldu bilmiyorum, kendimi aşağıda buldum.
Her zaman gözetme noktası olan kapının arkasına yerleşmek üzereydim ki, her
zaman başıma bir dert açan Mimi, birdenbire bana çarptı, korkunç bir bakışla bir
bana, bir de kızların kapısına, yine bana baktıktan sonra:
"- Siz burada mısınız?" dedi. Bir kez sınıfta olmadığım, sonra hiç yakışık
almayan bir yerde bulunduğum için kendimi her bakımdan suçlu buluyor, bunun için
de başımı önüne eğip susuyor, kendimi pişmanlığın en açık örneği olarak
görüyordum. Mimi:
- Bu kadarı da fazla, burada ne yapıyordunuz?, diye sordu. Ben susuyordum. O,
bükülmüş parmağını tırabzana vurarak: "Bunu böyle bırakmam. Hepsini Kontes'e
anlatacağım" diye sürdürdü.
Sınıfa döndüğüm zaman saat üçe beş vardı. Öğretmen, ne girdiğimin, ne de
çıktığımın farkında değilmiş gibi Volodya'ya yeni dersini anlatıyordu. Dersini
bitirip defterleri topladığı, Volodya da ders kuponunu getirmek için başka odaya
gittiği zaman, birdenbire, beni unuttuklarını, artık hiçbir sorun kalmadığını
düşünerek sevinmiştim ki, öğretmen gaddarca bir gülümsemeyle bana döndü ve
ellerini ovuşturarak:
- Umarım ki dersinizi hazırladınız, dedi.
- Evet hazırladım, yanıtını verdim.
İskemlesinde sallanıp düşünceli gözlerle ayaklarına bakarak:
- Kutsal Louis'nin haçlı seferlerinden bir şeyler anlatmak sıkıntısına katlanır
mısınız? Kaşını kaldırıp parmağıyla hokkayı gösterdikten sonra:
- Evvela Fransa kralının bu sefere çıkmasının nedenlerini söyleyin, sonra da;
havada bir şey tutuyormuş gibi ellerini sallayarak:
"- Bu seferin özel yanlarını anlatın"; elindeki defterleri masanın sol yanına
vurarak: - "Bu seferin Avrupa devletleri üzerindeki etkisini anlatın." Başını
sağ yana eğerek defterleri de o yana vurduktan sonra: "-Hele Fransa'ya olan
etkisini söyleyin..." diyerek sorunusu bitirdi.
Birkaç kez yutkundum, başımı bir yana eğerek yanıt veremedim. Sonunda masada
duran kaz tüyü kalemi elime aldım... Şimdi de kalemi koparıyor, susmayı
sürdürüyordum. Öğretmen elini uzattı:
- Kalemi alabilir miyim?, dedi. Gerekebilir. Şimdi buyurun.
- Louis, şey Kutsal Louis... İyi ve şey... akıllı bir çardı.
- Kim?
- Çar. O Kudüs'e sefer yapmayı kurdu, Fransa'nın yönetimini annesine bıraktı.
- Annesinin adı neydi?
- Bı... bı... lanka.
- Nasıl ? Bılanka mı?
Dudaklarımı yana bükerek tuhaf bir biçimde gülümsedim. Öğretmen alaylı alaylı:
- Peki efendim. Daha başka şeyler biliyor musunuz? dedi.
Benim için artık yitirecek bir şey kalmamıştı. Bir kez öksürdükten sonra yalan
yanlış aklıma ne geldiyse sıraladım.
Öğretmen susuyor, elimden aldığı tüy kalemle masanın tozlarını temizliyor, arada
bir: "- Güzel, çok güzel!" diyordu. Hiçbir şey bilmediğimi, söylemek istediğimi
gereği gibi anlatamadığımı anlıyor, öğretmenin de beni susturarak yanlışımı
düzeltmemesine çok üzülüyordum. Öğretmen bir az önce söylediğim:
- "Kudüs'e hangi amaçla sefer yapmayı düşündü?" tümcesini yineledi:
- "Çünkü onun için... Çünkü o..."
Ben tümüyle şaşırdım, bir sözcük daha söyleyemedim. Hatta bu cani öğretmen soran
bir susuşla bir yıl yüzüme baksa, yine yanıt vermek gücünü kendimde
göremeyeceğimi anlıyordum.
Üç dakika kadar yüzüme baktıktan sonra öğretmenin yüzü derin bir üzüntüye
büründü, bu sırada odaya giren Volodya'ya dokunaklı bir sesle:
- Lütfen defterlerinizi getirin, not atacağım, dedi.
Volodya defteri verdi, ders fişini de usulca önüne koydu.
Hoca defteri açtı, kalemini dikkatli dikkatli mürekkebe batırarak güzel
yazısıyla Volodya'nın ders ve davranış bölümlerine beşer numara yazdı. Sonra
kalemi benim numara hanelerimin üzerinde durdurdu, silkeledi, düşünmeye başladı.
Birdenbire, elinin güç fark edilir hafif bir deviniminden sonra, ders bölümünde
güzel bir "bir" rakamıyla bir nokta; ikinci bir devinimiyle davranış bölümünde
de ikinci bir "bir" rakamıyla bir nokta belirdi.
Öğretmen not defterimizi dikkatle kapattı, ayağa kalktı, yalvarış, korku,
pişmanlık dolu bakışlarımı görmüyormuş gibi kapıya doğru yürüdü. Arkasından:
Mihayıl Larinoviç diye seslendim.
Ne söyleyeceğimi anlayan hoca:
- Hayır, dedi. Derse böyle çalışılmaz, boşuna para almak istemiyorum.
Lastiklerini, kalın paltosunu giydi, atkısını titizlikle bağladı. Demek benim
başıma gelen yıkımdan sonra, başka şeylerle uğraşabiliyordu. Onun bir kalem
oynatışı benim için ne büyük bir yıkım...
St. Jérôme odaya girerek:
- Ders bitti mi? diye sordu.
- Evet.
- Öğretmen hoşnut kaldı mı?
Volodya:
- Evet, dedi.
- Kaç numara aldınız?
- Beş.
- Ya Nikola?
Ben susuyordum. Volodya:
- Galiba dört, dedi.
Kardeşim, hiç değilse bugün için olsun beni kurtarmanın gerektiğini anlıyordu.
Varsın cezalandırsınlar ama konukların olduğu sırada değil. St. Jérôme:
- Voyons, messieurs. (Her tümcenin başında bu sözcüğü kullanmayı severdi.)
Faites votre toilette et descendons.(19)








XII

KÜÇÜK ANAHTAR

Aşağıya indiğimizde konuklarla görüşecek kadar vakit geçmiş geçmemişti ki bizi
sofraya çağırdılar. Babam bu sırada kumarda çok kazandığından olacak çok
neşeliydi. Lüboçka'ya değerli bir gümüş takımı armağan etti. Yemekteyken Lüboçka
için hazırladığı bir kutu şekeri dairesinde unuttuğunu anımsayarak bana:
- Koko, başkasını göndereceğime sen git. Anahtarlar büyük masanın üzerindeki
midye kabuğu içindedir. Anladın mı? Alır, en büyüğüyle sağdaki ikinci çekmeceyi
açarsın. Orada bir kutuyla kâğıda sarılmış şekerler göreceksin, alır getirirsin.
Yemeklerden sonra sigara için hep birini gönderdiğini bildiğim için:
- Sigaralarınızı da getireyim mi? dedim.
- Getir ama bir şeye ellemek yok ha... diye arkamdan bağırdı.
Söylediği yerde anahtarı buldum, çekmeceyi açmak üzereydim ki aynı dizide asılı
duran minimini anahtarın nereyi açacağını merak ederek durdum.
Masanın üzerindeki binlerce eşya arasında, masanın kenar parmaklığına dayanan
işlemeli, asma kilitli bir çanta duruyordu. Küçük anahtarın kilide uyup
uymayacağını anlamak istedim, denemem başarıyla sonuçlandı. Çanta açıldı, içinde
bir yığın kâğıt buldum. İçimdeki merak, bu kâğıtlarda neler olduğunu anlamam
için o kadar direniyordu ki, vicdanımın sesini dinlemeye vakit bulamadan okumaya
başladım.
...................
Büyüklere, hele babama karşı beslediğim çocuk saygısı o kadar güçlüydü ki, aklım
okuduklarımdan herhangi bir sonuç çıkarmayı bilinçsizce geri çeviriyordu.
Babamın, benim için erişilmez, anlaşılmaz, güzel, bambaşka bir dünyada
yaşadığını seziyor, yaşamının gizlerine girmek isteğimin, kutsal şeyleri ayak
altına almak gibi bir davranış olduğunu anlıyordum.
Babamın çantasını açarak rasgele ortaya çıkardığım şeyler; içimde, kötü bir
davranışta bulunduğumdan başka hiçbir iz bırakmadı. Bir tür rahatsızlık duyuyor,
kendimden utanıyordum.
Bu duygunun etkisi altında, çantayı olabildiği kadar çabucak kapatmak
istiyordum. Ama bu uğursuz günde türlü türlü yıkımla karşılaşmam alnıma
yazılmış: Anahtarı deliğe soktuktan sonra kapıyı kilitledim diye anahtarı
çektim, ama işe bakın, gereken yana değil, tersine çevirmiş olacağım ki, elimde
anahtarın sapı kaldı. Kırılmış anahtarı, kilit içinde kalan parçaya yapıştırmak
istiyor, o parçayı çıkarmak için boşuna bir mucize bekliyordum. Sonunda,
babamın, odasına döner dönmez ortaya çıkaracağı yeni bir suç işlediğim
hakkındaki korkunç düşünceye kendimi alıştırmaktan başka umarım kalmadı.
Mimi'nin yakınması, kötü not, anahtar... Başıma, bunlardan daha büyük yıkım
gelemezdi... Büyükanneme, Mimi'nin şikâyetinden dolayı; St. Jérôme'a, kötü not
için; babama, anahtar için hesap verecektim, hem de bu akşam. Yazı odasında
yumuşak halı üzerinde gezinerek kendi kendime:
- Acaba ne olacak? Neler yaptım neler... diye söyleniyordum.. Biraz sonra
şekerleri, sigaraları aldım: "- Başa gelen çekilir" diyerek eve doğru koşmaya
başladım.
Çocukluğumda Nikolay'dan duyduğum bu (uğursuz) sözler, yaşamımın en güç
dakikalarında beni avutuyordu. Salona girerken heyecanlı, doğal değil, ama çok
neşeliydim.



XIII

VEFASIZ KIZ

Yemekten sonra coşkuyla katıldığım çocuk oyunları başladı. "Kedi-fare oyununda
benimle birlikte oynayan, Karnakovların eğitmenine doğru beceriksizce koşarken
elimde olmayarak eteğine basıp yırttım. Eğitmenin, yırtılan eteğini dikmek için
üzüntülü bir yüzle hizmetçilerin odasına doğru yürümesinin; kızların, hele
Soniçka'nın pek hoşuna gittiğini anladım, bu eğlenceyi kendilerine bir daha
sunmaya karar verdim. Bu güzel kararımdan sonra eğitmen odaya girer girmez türlü
devinimlerle çevresinde koşmaya başladım, topuğum yine eteğine takılıp
yırtıncaya kadar, bu devinimlerimi sürdürdüm. Soniçka ile Prenseslerin, gülmemek
için kendilerini zorlamaları gururumu okşuyordu. Ama St. Jérôme, yaptıklarımın
farkına varmış olacak ki, kaşlarını çatarak -bu halini hiç sevmezdim- bana
yaklaştı, neşemin iyi bir sonuç vermeyeceğini, daha ciddi olmazsam, bayram
olduğuna bakmayarak beni pişman edeceğini söyledi.
Ama ben sinirleri bozulmuş, cebindeki paradan çoğunu yitiren, borçlarının
tutarını hesaplamaktan korkarak zararını kapatmak için değil, içinde bulunduğu
durumun korkunçluğunu anlamaya vakit kalmasın diye bilinçsizce oynayan bir
kumarbaza benziyordum. Küstahça gülümseyerek uzaklaştım.
"Kedi-fare" oyunundan sonra birisi, "Lange Nase" oyunu oynayalım, dedi. Oyun,
karşılıklı dizilmiş sandalyelerde yine karşılıklı oturan kızlarla erkeklerin
birbirlerini seçmeleri biçiminde oynanıyordu.
Prenseslerin küçüğü her seferinde İvinilerin küçüğünü, Katinka, Volodya'yı veya
İlinka'yı; Soniçka da Seryoja'yı seçiyor, şaşılacak şey değil mi, Seryoja'nın
kendisine doğru ilerleyerek her defasında karşısına geçip oturmasından
sıkılmıyordu. Soniçka şakrak, sevimli bir gülüşle gülüyor, Seryoja'nın
davranışının doğruluğunu başıyla onaylıyordu; beni kimse seçmiyordu. Onurumu en
çok kıran şey de, fazla, gereksiz olduğumu anlamamdı. Her defasında benim için:
"- Seçilmemiş kim kaldı? Ha... Nikolinka. Sen de onu al." derlerdi. Bunun için
de sıra bana geldiği zaman doğruca ya kızkardeşime yahut çirkin prenseslerden
birine yaklaşır, yazık ki bunda asla yanılmazdım. Soniçka'ya gelince; Seryoja
ile o kadar çok ilgileniyordu ki, orada olduğumun bile farkında değildi. İçimden
ona vefasız dememin nedenini anlamıyorum, çünkü o, Seryoja'yı değil beni
seçeceğine hiçbir vakit söz vermemişti. Bununla birlikte bana karşı vicdansızca
davrandığına inanıyordum.
Oyundan sonra nefret ettiğim, ama bir türlü gözlerimi ayıramadığım vefasızın,
Seryoja ve Katinka ile birlikte bir köşeye çekilip gizli gizli bir şeyler
konuştuklarının farkına vardım. Sırlarını anlamak için saklandığım piyanonun
arkasından şunları gördüm: Katinka ince bir mendilin iki köşesinden tutarak
Soniçka ile Seryoja'nın başlarını gizliyordu. Seryoja: "Madem ki yitirdiniz,
borcunuzu ödeyin" diyordu. Soniçka, yüzü kızarmış, ellerini aşağıya bırakmış,
suçlu gibi önünde duruyor: "- Hayır ben yitirmedim. Öyle değil mi Matmazel
Katharine" yanıtını veriyordu. Katinka da "-Ben doğruyu severim, bahsi
yitirdiniz ma chère" yanıtını veriyordu.
Katinka bu sözcükleri söyler söylemez Seryoja eğildi, Soniçka'yı öptü. Düpedüz
kızın pembe dudaklarından öptü. Soniçka da; bu hiç bir şey değil de çok neşeli
bir şeymiş gibi güldü. Ne korkunç şey... Gidi hain vefasız...



XIV

TUTULMA

Birdenbire bütün kadınlardan, özellikle de Soniçka'dan nefret etmeye
başlamıştım. Kendi kendime bu oyunların hiç de eğlenceli olmadığını, ancak
kızlara yaraştığını söylüyor, kavga çıkarmak istiyor, herkesi şaşırtacak şeyler
yapmak istiyordum. Beklediğim fırsat da gecikmedi.
St. Jérôme, Mimi ile bir şeyler konuşduktan sonra odadan çıktı. Ayak seslerinin
önce merdivende, sonra da sınıfa doğru ilerlediği işitildi. Aklıma, Mimi'nin
beni derste nerede gördüğünü söylediği, St. Jérôme'un da not defterine bakmak
için gittiği, geldi. O sıralarda St. Jérôme'nun bana ceza vermekten başka bir
düşüncesi olmadığını sanıyordum. Çocukların on iki ile on dört yaş arasında yani
çocukluktan gençliğe geçtiği dönemde yangın çıkarmaya, hatta cinayet işlemeye
çok fazla eğilimleri olduğunu bir yerde okumuştum; yeniyetmeliğimi, hele o
uğursuz gün içinde bulunduğum ruh durumunu anımsadıkça, hiçbir amaç güdülmeden,
kimseye zarar vermeden yalnızca merak duygusuyla, bilinçsizce davranmak
isteğiyle, en korkunç cinayetlerin işlenebileceğini açıkça anlıyorum. Kimi zaman
ilerisi o kadar karanlık görünüyor ki, insan, düş kurmaktan bile korkuyor,
aklının çalışmasını durduruyor, ne geçmişin, ne de geleceğin olmadığına kendini
inandırmaya çalışıyor. Düşüncenin isteme egemen olmadığı, insanca olmayan
duyguların egemen olduğu dakikalarda deneyimsiz bir çocuğun, hiçbir korku
duymadan, hiç duraksamadan çok sevdiği anne, baba ve kardeşlerinin içinde
yattığı kendi evini yakmak için hazırladığı ateşi, merakla gülümseyerek
üfleyebileceğini anlıyorum. Bunun gibi düşüncenin durduğu bir sırada on yedi
yaşındaki bir köylü çocuğun, babasının yattığı sıranın yanında az önce bilenen
baltayı incelerken, birdenbire babasının boynuna indirdiği ve sıranın altına
doğru akan kanları bön bön seyrettiği işitilmemiş değildir. Yine aynı duyguların
etkisiyle; şöyle düşünüyordum: bir uçurumun kıyısında durup kendimi buraya
atarsam, yahut dolu bir tabancayı şakağıma dayayıp beynime sıkarsam, yahut da
toplum içinde herkesin sevgi ve saygısını kazanan orun sahibi bir kişiye
yaklaşıp burnundan tutarak: "Haydi bakalım" dersem acaba ne olur?
Hiçbir şey düşünemediğim ve heyecanlı olduğum bir dakikada aşağı inen St.
Jérôme: bugün çok yaramazlık ettiğim ve dersimi bilmediğim için burada bulunmak
hakkımın olmadığını, yukarı çıkmam gerektiğini söyledi. Kendisine dilimi
göstererek hiçbir yere gitmeyeceğimi bildirdim.
St. Jérôme ilk dakika şaşkınlık ve öfkesinden bir sözcük bile söyleyemedi, sonra
arkamdan yetişerek:
- C'est bien, büyükanneniz engel olmasaydı sizi çoktan cezalandıracaktım; fakat
görüyorum ki sizi dayaktan başka yola getirecek bir şey yoktur, siz bugün bunu
hak ettiniz.
Bunları o kadar bağırarak söyledi ki, herkes duydu. Kanım, tanımlanamaz bir
güçle beynime yürüdü. Yüreğimin şiddetle çarptığını, yüzümün sarardığını ve
elimde olmadan dudaklarımın titrediğini duyumsuyordum. O dakikada çok korkunç
bir durumda olacağım ki, St. Jérôme yüzüme bakmaktan çekinerek bana yaklaştı ve
kolumdan yakaladı; fakat elinin dokunuşunu duyar duymaz birdenbire kötüleştim,
hırsımdan kendimi yitirdim ve kolumu kurtararak çocukluğumun bütün gücüyle onu
ittim. Yaptığımı korku ve şaşkınlık içinde seyreden Volodya bana yaklaş-tı ve:
"- Sana ne oluyor?" dedi. Ben gözyaşları arasında "- Bırak beni!
Hiçbiriniz beni sevmiyor, ne kadar mutsuz olduğumu anlayamıyorsunuz!" dedim ve
odadakilere dönerek kendimden geçmiş bir durumda: "Hepiniz kötü, iğrenç
insanlarsınız", diye haykırdım.
Bu sırada St. Jérôme, kararlı bir anlatımı olan, sararmış yüzüyle yine yaklaştı,
savunmama vakit bırakmadan güçlü elleriyle kelepçe gibi bileklerimden yapıştı ve
sürüklemeye başladı: Heyecandan başım dönüyordu. Gücüm kesilinceye kadar
dizlerimi ve kafamı savurduğumu, burnumun birisinin bacaklarına çarptığını,
ağzıma bir ceketin süründüğünü, her yandan ayak sesleri işittiğini ve toz
kokusuyla St. Jérôme'un kullandığı menekşe kokusunu duyduğumu anımsıyorum.
Beş dakika sonra karanlık odanın kapısı üstüme kapanmıştı:
St. Jérôme'nun:
- Vasiliy! sopayı getir diyen, utku kazanmış, iğrenç sesi duyuldu.


XV

DÜŞLEMLERİM

Başıma gelen bunca yıkımdan sonra ölmeyeceğimi, bir gün bunları dinginlikle
anımsayacağımı o sıralarda bilebilir miydim?
Yaptıklarımı anımsadıkça ne olacağımı kestiremiyor, büsbütün yok olduğumu
seziyordum.
Önceleri çevremde ve aşağıda tam bir dinginlik egemendi. Belki de içimdeki
heyecanın gücünden böyle sanıyordum. Bununla birlikte yavaş yavaş sesleri ayırt
etmeye başladım: Yukarıya çıkan Vasiliy, pencerenin içine süpürgeye benzer bir
şey attıktan sonra sandığın üzerine uzandı. Aşağıdan August Antonoviç'in gür
sesi duyuldu. (Sanırım benden söz ediyordu.) Arkasından çocuk sesleri,
gülüşmeler, koşuşmalar ve karanlık odada kapatıldığımdan kimsenin haberi yokmuş,
kimse beni düşünmüyormuş gibi, birkaç dakika sonra evin her zamanki canlılığı
geri döndü.
Ağlayamıyordum ama, yüreğimde taş gibi bir ağırlık vardı. Düş kurduğum,
düşündüğüm şeyler, karmakarışık olan kafamda büyük bir hızla birbirini
kovalıyordu. Fakat yıkımımı her anımsayışım düşlemimin bu sürükleyici zincirine
ara veriyordu, ben yine bilinmeyen yazgımın içinden çıkılmaz dehlizine,
umutsuzluğuna ve korkuya dalıyordum.
Bazen, herkesin bana karşı beslediği soğukluğun, hatta nefretin bilinmeyen bir
nedeni olduğu aklıma geliyordu. Filip'e kadar herkesin, nefret ve acımdan zevk
duyduklarına inanıyordum. Kendi kendime, annemin babamın oğlu, Volodya'nın
kardeşi değil, Tanrı rızası için alınan, atılmış yoksul bir öksüz olduğumu
düşünüyordum. Bu saçma düşünce, bana bir tür üzünçlü avuntu verdiği gibi, doğru
olduğuna da inanıyordum. Talihimin kötülüğünü suçlarıma bağlamıyor, zavallı Karl
İvanoviç'in talihsizliği gibi doğuştan olduğunu düşünerek ferahlık buluyordum.
Keşfettiğim bu gizi bundan sonra saklamanın ne anlamı vardı? Hemen yarın babama
giderek: "- Baba doğuşumun gizini benden boşuna saklıyorsun, ben biliyorum"
diyeceğim. O bana: "- Ne yapalım kuzum, er geç bunu öğrenecektin. Oğlum
değilsin, fakat seni oğul edindim... Eğer sevgime layık olursan hiçbir vakit
seni bırakmam", yanıtını verecek. Ben: "- Baba, seni böyle çağırmaya hakkım
yoksa da son kez baba diye sesleniyorum, seni her zaman sevdim ve seveceğim.
İyiliklerini hiçbir vakit unutmayacağım; fakat artık senin evinde de
kalamayacağım. Burada kimse beni sevmiyor. St. Jérôme beni yok etmeye kararlı.
İkimizden birinin bu evden gitmesi gerek, çünkü kendime egemen değilim ve her
kötülüğü yapabilecek kadar ondan nefret ediyorum. Kendisini öldüreceğim, evet
baba, ben onu öldüreceğim" diyeceğim. Babam bana yalvaracak, fakat ben elimi
sallayarak: "- Hayır dostum, velinimetim, birlikte yaşamayacağız, bırak
gideyim", dedikten sonra onu kucaklayacak ve niçin olduğunu bilmiyorum
Fransızca: "Oh, mon père, oh mon bienfaiteur, donne-moi pour la dernière fois ta
bénédiction et que la volonté de Dien soit faite!" (20) diyeceğim. Karanlık
odada oturduğum sandığın üzerinde bunları düşündükçe hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.
Birdenbire beni bekleyen yüz kızartıcı cezayı anımsıyorum, gerçek gözlerimin
önüne geliyor ve bir anda düşlemim dağılıyor.
Bazen kendimi evden uzakta, özgürlüğüme kavuşmuş görüyorum. Süvari alayına
giriyor ve savaşa gidiyorum. Düşman her yanımı sarıyor, kılıcımı savuruyorum.
Bir...iki...üç... derken hepsini yere seriyorum... Yorgunluktan ve aldığım
yaralardan bitkin olarak yere yuvarlanıyor: "Zafer!" diye bağırıyorum. General
bana yaklaşıyor: "Nerede bizim kurtarıcımız?" diyor. Beni gösteriyorlar.
General, sevinç gözyaşları içerisinde sarılarak: "Zafer!" diye bağırıyor.
İyileşiyor, kolum siyah bir sargıyla asılı olarak Tverskoy Bulvarı'nda
geziyorum. Artık general oldum. Bir gün Çar benimle karşılaşıyor: "Bu yaralı
delikanlı kimdir?" diyor. Ona "Bu, ünlü kahraman Nikolay'dır" yanıtını
veriyorlar. Çar bana yaklaşıyor: "Teşekkür ederim. Benden ne dilersen yerine
getireceğim." Saygıyla eğilip kılıcıma dayanarak: "- Vatanım uğruna kan döktüğüm
için mutluyum. Hatta uğrunda ölmeyi bile isterdim. Ama mademki senden her şey
isteyebilme iznini bana bağışlıyorsun; düşmanım olan St. Jérôme adındaki
yabancıyı öldürmeme izin ver. Bu düşmanımı öldürmeliyim..." yanıtını
veriyorum... Korku içindeki St. Jérôme'un karşısına geçiyor: "-Benim yıkımıma
neden oldun, à genoux.!!" diyorum. Fakat birdenbire gerçek St. Jérôme'un elinde
sopayla her dakika odama girebileceğini anımsıyor, yurdunu kurtaran general
değil, güçsüz, acınacak bir yaratık olduğumu görüyorum.
Kâh Tanrı'yı düşünüyor ve küstahça ona beni niçin cezalandırdığını soruyorum.
"Sabah akşam dua etmeyi de unutmuyordum. Öyleyse bu acılar niçin?" Gençliğimin
ilk dönemlerinde beni rahat bırakmayan dinle ilgili düşüncelerimin kesin olarak
bugün başladığını söyleyebilirim. Bu kuşkularım, başımdan geçen yıkımların beni
inançsızlık ve başkaldırıya yöneltmesinden doğmuş değildir. Bir günlük
tutukluluğumda, tümüyle bozuk bir ruh durumu içindeyken aklıma gelen Tanrı'nın
adaletsizliği düşüncesinin, yağmurdan sonra verimli bir toprağa düşen kötü bir
tohum gibi çabucak büyüyüp kök salmasındandır. Bazen herhalde öleceğimi
düşünerek benim yerime cansız bir vücut bulacak olan St. Jérôme'un şaşkınlığını
canlı olarak gözümün önüne getiriyordum. Natayla Savişna'nın: "Bir ölünün ruhu
kırk gün kadar evinde dolaşır" dediğini anımsıyor ve düşlemimde ölümümden sonra
evimizin bütün odalarında görünmeden dolaşıyor, Lüboçka'nın içli gözyaşlarını,
büyükannemin üzüntüsünü, babamın August Antonoviç'le konuştuklarını gizlice
dinliyorum. Babam yaşlı gözleriyle: "O, çok iyi bir çocuktu" diyor. St. Jérôme
da: "Evet, ama çok yaramazdı" yanıtını veriyor. Babam "Ölülere saygı göstermeniz
gerekir, diyor, ölümüne siz neden oldunuz. Onu siz korkuttunuz. Onu
korkutmanıza, alçakça davranışlarınıza dayanamadı... Çekil buradan katil!"
St. Jérôme diz çökerek ağlayacak, af dileyecek. Kırk günden sonra ruhum göklere
yükseliyor. Orada olağanüstü güzel, beyaz saydam, uzunca bir şey görüyorum,
annem olduğunu anlıyorum. Beyaz şey beni sevecenlikle kucaklıyor. Fakat ben
heyecan içindeyim ve sanki onu tanımıyorum. "Gerçekten annemsen, bana daha iyi
görün ki seni kucaklayabileyim" diyorum. "Burada hepimiz böyleyiz, seni daha iyi
kucaklayamam, bu kadarından hoşnut değil misin?" diye yanıt veren sesini
işitiyorum. "Hayır, hoşnutum, ama sen beni gıdıklayamıyorsun, ben de senin
ellerini öpemiyorum." "-Bu gibi şeylerin burada yeri yoktur. Burası böyle de
güzeldir" diyor, ben gerçekten bu güzelliği duyuyorum, onunla birlikte daha
yükseklere uçmaya başlıyoruz. Bu sırada uyanır gibi oluyorum, karanlık odada bir
sandığın üstünde, yüzüm gözyaşlarımla ıslanmış bir durumda bilinçsizce: "Uçuyor,
daha yükseklere uçuyoruz" diye yineleyerek kendime geliyorum. Durumumu anlamak
için bir süre türlü çabalar harcıyorum, fakat düşlemimde anlayamadığım uzak ve
karanlık uçurumlar görünüyor.
Gerçeğin dağıttığı ferah, mutlu düşlemlerime yeniden dönmek için çalışıyorum,
ama bu kadar yorulduktan sonra kavuştuğum düşlemleri uzatmanın olanağı
olmadığını, daha garibi, bunlardan artık haz duymadığımı görüyorum.



XVI

ALDIRMA, BU DA GEÇER

Geceyi hücrede geçirdim, kimse beni aramadı. Ancak ertesi pazar günü beni
sınıftan yanındaki küçük odaya geçirdiler, yine kilitlediler. Yalnızca kapatma
cezasını yeterli göreceklerini düşünerek umutlanmaya başladım. Tatlı ve
dinlendirici bir uykunun, donuk camlarda oynayan güneş ışığının, dışarıdan gelen
her zamanki gürültülerin etkisiyle sinirlerim yatıştı. Bununla birlikte
yalnızlıktan çok sıkılıyordum: bir şeyler yapmak, içimde biriken duyguları
başkasına anlatmak istiyordum, ama çevremde canlı bir yaratık yoktu. Odasında
gezinen St. Jérôme'un tiksindiğim ama işitmemek elimden gelmeyen dingin, neşeli
ıslıkları durumumu büsbütün ağırlaştırıyordu. Şuna inanıyordum ki, canı ıslık
çalmak istemediği halde yalnızca bana işkence olsun diye böyle yapıyordu.
St. Jérôme ile Volodya saat ikide aşağı indiler, Nikolay yemeğimi getirdi.
Kendisiyle konuşmaya başlayıp da yaptıklarımı ve bana yapacaklarını anlatınca:
"Aldırmayın bayım! bu da geçer" dedi.
Sonraları da birçok kez azmimi destekleyen bu atasözü, beni biraz avuttu. Fakat
ekmekle su yerine, yemeğimin hem de gül tatlısıyla gelmesi, beni epeyce
düşündürmüştü. Eğer bana bu tatlıyı göndermemiş olsalardı, cezamın kapatmayla
biteceğini düşünebilirdim. Fakat şimdi öyle anlıyordum ki, ben henüz
cezalandırılmış değildim, yalnızca zararlı bir insan gibi başkalarından
uzaklaştırılmıştım. Asıl cezam ileridedir. Bu sorunun çözümüne daldığım bir
sırada tutuklu odamın anahtarı kilit içinde döndü. Gayet asık ve resmi bir yüzle
odaya giren St. Jérôme yüzüme bakmadan:
"- Büyükannenize gideceğiz" dedi.
Odadan çıkmadan önce, ceketimin tebeşir tozuyla kirlenen kolunu temizlemek
istedimse de, St. Jérôme sanki ahlak bakımından pek düşmüş bir durumda olduğum
için dış görünüşümle ilgilenmeme hiç gerek yokmuş gibi, bunun tümüyle yararsız
olduğunu söyledi.
St. Jérôme elimden tutup beni salondan geçirirken, Katinka, Lüboçka ve Volodya,
pazartesi günleri penceremizin önünden geçirilen tutuklulara baktığımız gibi
bana bakıyorlardı.
Elini öpmek için büyükannemin koltuğuna yaklaştığımda, başını çevirerek elini
pelerininin altına sakladı. Uzunca süren bir sessizlikten sonra beni öyle bir
bakışla süzdü ki, gözlerimi ellerimi nereye saklayacağımı bilemiyordum, sonra:
- Evet güzelim, size karşı olan sevgime çok değer verdiğinizi, benim için gerçek
bir avuntu olduğunuzu söyleyebilirim, dedi, sözcükleri uzatarak: ricalarımı
kabul edip eğitiminizi üzerine alan St. Jérôme, artık evimde kalmak istemiyor.
Neden? Sizin yüzünüzden şekerim, diye ekledi, biraz durduktan sonra ne
söyleyeceğini önceden hazırlamış olduğunu anlatan bir sesle: Size ettiği
hizmetten ve sizi gözetmesinden dolayı kendisine minnet duyacağınızı sanıyordum.
Ama siz bacak kadar boyunuza bakmadan ona el kaldırmaya cüret ettiniz. Çok
güzel! Olağanüstü! Artık ben efendice davranışlardan anlamadığınızı, size karşı
daha başka bayağı araçlar kullanmak gerektiğini düşünmeye başlıyorum... St.
Jérôme'u göstererek sert, buyuran bir sesle: - Derhal af dileyeceksin...
İşitiyor musun?" dedi.
Büyükannemin gösterdiği yana baktığım zaman St. Jérôme'un ceketini gördüm,
başımı çevirdim, yerimden kımıldamadım. Yine yüreğim tıkanırcasına sıkılmaya
başladı.
- Ne oluyorsunuz? Söylediklerimi duymadınız mı?
Bütün vücudum titriyordu, ama yerimden kımıldamıyordum. Büyükannem çektiğim
acının farkına varmış olacak kı; Koko! dedi, buyurucu değil, daha ziyade sevecen
bir sesle: Seni tanıyamıyorum, Koko, diye yineledi.
- Büyükanne! ondan asla af dilemeyeceğim, dedim ve bir sözcük daha söylersem
beni boğan gözyaşlarımı tutamayacağımı anlayarak hemen sustum.
- Ben sana buyuruyorum, rica ediyorum. Ne duruyorsun?
- Ben... istemiyorum... yapamayacağım... diyebildim ve göğsümde toplanan
hıçkırıklar kendilerini tutan engeli birdenbire yıkarak sel gibi boşandı. St.
Jérôme tragedyalarda görülen bir sesle:
- C'est ainsi que vous obéissez à votre seconde mère, c'est ainsi que vous
reconnaissez ses bontés, à genoux. (21)
Başını benden çeviren büyükannem yaşaran gözlerini silerek:
- Tanrım! dedi, bunları anneniz görseydi. Evet görseydi, ama her şeyde bir hayır
vardır. O bu üzüntülere dayanamazdı... Dayanamazdı.
Büyükannemin ağlaması gittikçe artmaya başladı. Ben de ağlıyordum ama af dilemek
aklımdan bile geçmiyordu.
St. Jérôme:
- Tranquillisez-vous au nom du ciel, madame la comtesse, dedi. (22)
Fakat büyükannem artık onu dinlemiyordu, ellerini yüzüne kapamıştı. Çok geçmeden
ağlaması şiddetli bir hıçkırık biçimini aldı, Mimi ile Gaşa telaşlı bir yüzle
koşarak odaya girdiler. Çevreye isporto ve ilaç kokuları yayıldı, bütün evde
fısıltılar, koşuşmalar başladı. St. Jérôme beni yukarı götürürken:
- Yaptığınızı beğeniyor musunuz? dedi.
"- Aman Tanrım, neler yaptım! Ne büyük caniyim."
St. Jérôme odama girmemi söyledikten sonra ayrıldı. Henüz aşağı inmişti ki, ben
ne yaptığımın farkında olmaksızın sokak kapısına giden merdivenden koşmaya
başladım.
Evden mi kaçmak, yoksa kendimi suya mı atmak istediğimi anımsayamıyorum. Ancak
kimseyi görmemek için yüzümü ellerimle kapıyor, merdivende koşmayı
sürdürüyordum. Birdenbire tanıdık bir ses:
- Nereye? Ben de seni arıyorum, dostum, dedi.
Yandan geçmek istedimse de babam elimden yakaladı, o önde ben arkada küçük
dinlenme odasına girerken sert bir sesle:
- Benimle gel güzelim!.. Odamdaki çantamı nasıl oluyor da karıştırabiliyorsun?
Efendim?.. dedi. Kulağımdan çekerek:
- Niçin suyuyorsun? diye ekledi.
- Yanlış yaptım. Nasıl yaptığımı kendim de bilmiyorum.
- Nasıl olduğunu bilmiyorsun ha... Bilmiyorsun... dedikçe kulağımı da çekiyordu:
Bir daha seni ilgilendirmeyen şeye burnunu sokacak mısın? sokacak mısın?
diyorum..."
Kulağımda duyduğum korkunç acıya karşın ağlamıyor, ama içim ferahlıyordu. Babam
kulağımı bırakır bırakmaz ellerini tutarak gözyaşları arasında öpmeye başladım,
hıçkırıklar içinde:
- Döv beni! Daha fazla döv! Ben kötü, hiçbir şeye yaramaz bir insanım! diyordum.
Babam beni hafifçe iterek:
- Sana ne oldu? dedi.
Ceketini yakaladım ve:
- Hayır gitmeyeceğim, herkesin benden nefret ettiğini biliyorum, ama Tanrı
aşkına sözlerimi dinle, ya beni onlardan koru, yahut evinden kov. Ben onunla bir
arada yaşayamayacağım. O, her türlü davranışla benim onurumu kırmak, önünde diz
çöktürmek, bana dayak atmak istiyor, buna dayanamam. Küçük değilim, bu çekilmez
şey. Yaşayamam, kendimi öldüreceğim. Büyükanneme benim kötü bir çocuk olduğumu
söyledi. Büyükannem hastalandı, belki de benim yüzümden ölecek. Ben... onunla...
Tanrı aşkına dayak at... Ne için işkence... ediyorlar?..
Gözyaşlarından boğluyordum. Divana çöktüm, kendimde daha fazla konuşacak güç
bulamıyordum. Başımı babamın dizlerine koydum, öyle korkunç bir biçimde
ağlıyordum ki, öleceğimi sandım. Babam bir ilgiyle eğilerek:
- Sana ne oldu tontonum?
Ben ancak:
- O benim celladım... Bana işkence ediyor... öleceğim... kimse beni sevmiyor,
dedim, kendimden geçtim.
Babam beni kucağına alarak yatak odama götürmüş. Uyumuşum.
Uyandığım zaman vakit epeyce ilerlemişti. Karyolamın yanında tek bir mum
yanıyor, odada aile doktorumuz, Mimi ve Lüboçka oturuyorlardı. Sağlık durumumdan
korktukları yüzlerinden okunuyordu. Oysa ben 12 saatlik bir uykudan sonra
kendimi o kadar hafif ve iyi buluyordum ki çok hasta olduğum hakkındaki
kanılarını bozmak hoşuma gitseydi, hemen yatağımdan fırlardım.


XVII

KİN

Evet bu duygu, tam anlamıyla bir kindi. Öyle ki, bu kin, romanlarda sözü geçen,
ama benim inanmadığım, başkalarına kötülük etmekten haz duyan kine benzemiyordu.
Karşısındakine, bu saygınıza değer bir kimse dahi olsa, yenilmeyen bir nefret
duygusu aşılayan, onun saçlarından, boynundan, yürüyüşünden, sesinden,
kollarından, bacaklarından ve davranışlarından bir tiksinme vermekle birlikte
anlatılmaz bir güçle ona doğru sürükleyerek her halini heyecanlı bir dikkatle
izlemeye yönelten bir kindi. İşte St. Jérôme'a karşı bu duyguyu besliyordum.
St. Jérôme bir buçuk yıldan beri evimizdeydi. Şimdi bu adamı soğukkanlılıkla
incelerken kendisinin iyi ama her bakımdan bir Fransız olduğunu görüyorum. Aklı
başında, oldukça eğitimli, bize karşı olan görevini iyi yapan, bununla birlikte
Rus özyapısına karşıt, ama ulusuna özgü hafif bir bencillik, gösteriş, küstahlık
ve bilgisiz olduğu yargısına varılacak derecede kendine güven duygusu olan
biriydi. Bunların hiçbirini beğenmiyordum. Doğal olarak büyükannem, dayak
hakkındaki düşüncelerini kendisine anlattığı için bizi dövemiyordu ama, sık sık
hele beni dayakla korkutuyor, fouetter sözcüğünü tiksindirici ve beni dövmekten
büyük bir zevk duyacakmış gibi bir tonla "fouàtter" biçiminde söylüyordu.
Hiçbir vakit tatmadığım dayak açısından korkmuyordum, ama St. Jérôme'un, beni
dövebileceği düşüncesi dahi beni kızdırıyor, çileden çıkarıyordu.
Karl İvanoviç'in kızdığı zamanlarda bizi bir cetvel veya pantolon askısıyla
dövdüğü olurdu. Nedense bunu anımsarken hiç de sinirlenmiyordum. Hatta
anlattığım sıralarda (ki on dört yaşındaydım) Karl İvanoviç beni dövseydi onun
dayağını soğukkanlılıkla kabul ederdim. Karl İvanoviç'i seviyordum. Kendimi
anımsadığımdan beri bu adamı ailemizden biri olarak kabul etmeye alışmıştım. St.
Jérôme'a gelince kendisine bütün büyüklere karşı elimde olmadan duyduğum
saygıdan başka bir duygu beslemediğim, gururlu ve kendini beğenmiş bir adamdı.
Karl İvanoviç, bütün yüreğimle sevdiğim, buna karşın o zamanki çocuk aklımla
toplumsal durumunu bizden aşağı tuttuğum gülünç bir yaşlı, bir lalaydı.
St. Jérôme ise, tersine, okumuş, herkesle aynı düzeyde olmaya çalışan genç,
yakışıklı bir züppeydi.
Karl İvanoviç bize her zaman soğukkanlılıkla çıkışır, cezalandırırdı. Bunu,
hoşuna gitmeyen bir ödev olarak yaptığı belliydi. St. Jérôme öğretmenlik rolünü
takınmayı severdi. Bizi cezalandırdığı vakit, bunu bizim iyiliğimizden çok kendi
zevki için yaptığı belliydi. Kendi görkemine kendisi bayılıyordu. Tümcelerinin
sonunda yaptığı vurguları ve accent circonflexe'leriyle söylediği gösterişli
Fransızca tümceleri bende anlatılmaz bir tiksinme doğuruyordu. Karl İvanoviç
kızdığı vakit: "gülünç kukla, yaramaz çocuk, şampanya sineği" gibi sözler
söylerdi. St. Jérôme onuru kıran, mauvais sujet, vilian garnement (23) gibi
sözcükler kullanırdı.
Karl İvanoviç bizi, yüzümüz duvara dönük bir durumda köşeye diz çöktürürdü ki,
cezamız bu durumdan doğan bir ağrıdan ileri gitmezdi. St. Jérôme, göğsünü
şişirir, elleriyle gösterişli devinimler yaparak dramatik bir sesle: " à genoux,
mauvais sujet!"(24) diye bağırır ve yüzümüz kendisine dönük diz çöktürerek af
dilememizi buyururdu ki" bu ceza onurumuzu kırıyordu.
Bana ceza vermedikleri gibi olanları da kimse anımsatmadı: ama ben bu iki günde
çektiğim yılgı, utanma, korku ve kini unutmadım. St. Jérôme o günden sonra
benimle ilgisini kesmiş, artık hiçbir alıp vereceği kalmamış gibi davranıyordu.
Bununla birlikte kendisine, sinirlerim bozulmadan bakamıyordum. Gözlerimizin
raslantıyla karşılaştığı her defasında düşmanlığımın açık olarak gözlerimde
okunduğunu sanıyor ve hemen bakışlarıma bir aldırışsızlık vermek için
çalışıyordum. Takındığım yalancı tavrı anladığını duyumsayınca da yüzüm
kızarıyor, başımı çeviriyordum.
Kısacası, onunla herhangi bir biçimde karşılaşınca içime anlatılmaz bir ağırlık
çöküyordu.



XVIII

HİZMETÇİ KIZLARIN ODASI

Kendimi günden güne daha da yalnız duyumsuyordum. En çok, yalnız başıma yaptığım
incelemelerden, daldığım düşüncelerden zevk alıyordum. Düşüncelerimin amacını
gelecek bölümde anlatacağım. İncelemelerimin sahnesi hizmetçi kızların odası ki,
burada beni ilgilendiren hem eğlenceli, hem çok acıklı bir roman yaşanıyordu.
Romanın kahramanı da pek doğal olarak Maşa idi. O hizmetimize girmeden önce
tanıdığı, daha o zamanlar kendisiyle evleneceğine söz veren Vasiliy'i seviyordu.
Beş yıl önce onları birbirinden ayıran felek kendilerini büyükannemin evinde
yine karşılaştırdıysa da, Maşa'nın dayısı Nikolay'ı da karşılıklı sevgilerine
bir engel olarak ortalarına attı. Nikolay, yeğeninin münasebetsiz ve haşarı
adını verdiği Vasiliy ile evlenmesinin sözünü bile işitmek istemiyordu.
Bu engel öyle bir ters etki yaptı ki, eskiden gayet soğukkanlı, ilgisiz davranan
Vasiliy, birdenbire deli gibi Maşa'yı sevmeye başladı. Kölelikten yetişmiş pembe
gömlekli, biryantinli saçlı bir terzi ancak böyle sevebilirdi.
Sevgisini çok tuhaf ve saçma bir biçimde ortaya koyduğu halde, (örneğin: Maşa
ile karşılaştığında onun canını acıtmaya çalışırdı, ya çimdikler, ya bir iki
şamar atar ya da soluk aldırmayacak kadar büyük bir güçle sıkardı), aşkında
içtendi. Nikolay'ın, yeğenini asla kendisine vermeyeceği kanısına vardıktan
sonra, üzüntüden içmeye, meyhanelerde dolaşmaya, kavgalar çıkarmaya başladı;
öyle ki, birkaç kez karakolda dayak yiyecek duruma düştü. Ama galiba, bütün bu
davranışlarıyla bunlardan doğan olaylar, Vasiliy'i Maşa'nın gözünde yükseltiyor,
ona olan aşkını bir kat daha artırıyordu. Vasiliy'in karakolda yattığı günler,
Maşa'nın gözyaşları sel gibi boşanır, bu zavallı âşıklara sıcak bir ilgi
gösteren Gaşa'ya kara talihini anlatır, dayısının dayak ve sövgülerine aldırış
etmeden sevgilisini avutmak için gizlice karakola gidip gelirdi.
Okuyucularım, şimdi birlikte içine gireceğimiz topluluk sizi tiksindirmesin.
Eğer yüreğinizin sevgi, ilgi telleri gevşememişse, kızların odasında bu tellerde
yankılanacak sesler bulursunuz. Arkamdan gelip gelmeyeceğinizi bilmiyorum ama
ben, odada olupbitenleri görebildiğim merdivendeki yerime gidiyorum. İşte
üstünde ütü, mukavvadan yapılmış burnu kırık bir kuklanın, bir tasın, bir
ibriğin durduğu raf; işte içinde kara bir mum parçası, bir ibrişim yumak,
ısırılmış yeşil hıyar ve şeker kutusunun karmakarışık durduğu pencere; işte
üzerinde basmayla kaplanmış bir tuğlanın, yeni başlanmış bir dikişin durduğu
büyük masa. Yanında da, sevdiğim pembe keten entarisi, en çok dikkatimi çeken
mavi başörtüsüyle Maşa oturuyordu. Dikiş dikiyor, ya mumu düzeltmek, ya iğneyle
başını kaşımak için işini bırakıyordu. Ben de ona bakıyor ve: "Niçin o, bu açık
mavi gözleri, gür kumral saçı ve yüksek göğsüyle bir küçük hanım olarak
doğmamış?" diye düşünüyordum. Pembe kurdeleli başlık ve Mimi'ninki gibi değil
de, Tverskoy bulvarında gördüğüm al ipek sabahlıkla konuk odasında oturmak ona
ne kadar yakışırdı. O, kasnakta bir şeyler işlerdi, ben de aynada onu seyreder,
mantosunu tutar, yemeğini bile getirirdim. Kısacası, her isteğini yapardım.
Oysa Vasiliy; içinden, pantolonun üstüne salıverdiği kirli pembe bir gömlek
görünen dar ceketi, sarhoş yüzüyle ne kadar iğrençti. Vücudunun ve sırtının her
deviniminde, kendisine atılan iğrenç dayağın izlerini görür gibi oluyordum.
Maşa yastığa iğneyi saptadığı sırada, içeri giren Vasiliy'e başını kaldırmadan:
- Ne o Vasiliy, dedi. Yine mi?
- Ne olacak. Ondan bir hayır beklenir mi? Hiç olmazsa bir şeye karar verseydi.
Onun yüzünden boşuna üzülüp duruyorum.
Bir aralık öbür hizmetçi Nacoja:
- Çay içecek misiniz? dedi.
- Teşekkür ederim. Bu hırsız olası dayın niye benden bu kadar nefret ediyor?
Güzel giysilerimi, çalımımı, yürüyüşümü mü kıskanıyor yoksa?... diyen Vasiliy,
elini sallayarak: "Adaaam sende..." sözleriyle konuşmasını kesti. Maşa elindeki
ipliği koparırken:
- İstediğini yapmalı, dedi. Oysa siz hep...
- Artık gücüm kalmadı. İşte bu kadar.
Bu arada büyükannemin oda kapısının kapanışı, merdivenden inen Gaşa'nın
homurdanışı duyuldu:
- Nasıl yaranabilirsin? Ne istediğini kendisi de bilmiyor... Bu da yaşam mı
sanki... diyor ve ellerini sallayarak,
- İnsan ya ölmeli, yahut da iyi yaşamalı... Tövbe Tanrım! diye söyleniyordu.
Kendisini karşılamak için ayağa kalkan Vasiliy:
- Saygılarımı sunarım. Agafya Mihaylovna, dedi. Gaşa onu kızgın bir bakışla
süzerek:
- Amaaan siz de! Saygının maygının sırası değil. Buraya niçin geliyorsun?
Erkeklerin, kızların arasında ne işi var? diyerek karşılık verdi. Vasiliy
sıkışmış bir durumda:
- Sağlık haberinizi almak için uğradım. Gaşa daha çok kızdı, avazı çıktığı kadar
bağırarak:
- Yakında gebereceğim. İşte benim sağlığım, dedi.
Vasiliy güldü.
- Gülecek hiçbir şey yok. Mademki git diyorum, ne duruyorsun, haydi!... Pis
herife bak, evlenecekmiş!.. Haydi yallah, budala sen de!..
Agafya Mihaylovna bu sözlerden sonra sert adımlarla odasına geçti ve kapıyı o
kadar hızlı kapattı ki pencere camları zangırdadı.
Bölmenin arkasında daha bir süre her şeye, herkese sövdüğü, yaşamına ilendiği,
eşyalarını öteye beriye fırlattığı, sevgili kedisini kulağından tutup dövdüğü
duyuldu. En sonunda, biraz aralanan kapıdan acı acı bağıran kedinin kuyruğundan
tutularak dışarı atıldığı görüldü... Vasiliy fısıltıyla:
- Ne yapalım, dedi, galiba çay içmemiz başka bir güne kaldı. Hoşça kalın...
Nacoja göz kırptı ve:
- Aldırma... Ben şimdi gider semavere bakarım, yanıtını verdi.
Nacoja odadan çıkar çıkmaz Vasiliy, Maşa'ya daha fazla sokuldu:
- İkisinden biri: ya doğru Kontese gidip olanları anlatacağım, ya her şeyi
öylece bırakıp dünyanın öbür ucuna kaçacağım.
- Beni kime bırakacaksın?
- Zaten beni düşündüren de sensin, yoksa billahi çoktaaan özgürlüğüme
kavuşmuştum.
Maşa biraz sustuktan sonra:
- Vasiliy dedi, niçin gömleklerini yıkamak için bana getirmiyorsun? Yakasından
tuttu:
- Baksana, kapkara olmuş.
O dakikada aşağıdan büyükannemin çıngırağı duyuldu, Gaşa odasından çıktı.
Kendisini görüp ayağa kalkan Vasiliy'i kapının önünden iterek:
- Kızcağızdan ne istiyorsun? Utanmaz adam. Kızı bu duruma getirdiğin halde, hâlâ
peşini bırakmıyorsun. Galiba onun gözyaşları hoşuna gidiyor. Çık dışarı,
gözlerim seni görmesin! Sonra Maşa'ya döndü:
- Bu adamın nesini beğeniyorsun? Bunun yüzünden bugün dayından az mı dayak
yedin? Yine de dediğin dedik: ille Vasiliy Gruskof'la evleneceğim! Aptal!
Maşa birdenbire boşanan gözyaşları arasında:
- Evet... Öldürseniz de ondan başkasıyla evlenmeyeceğim. Başkasını sevmeyeceğim.
Sandığın üstünde yatıp başörtüsüyle gözlerini silen Maşa'ya uzun uzun bakıyor,
Vasiliy hakkındaki düşüncelerimi değiştirmek ve Maşa'ya bu kadar çekici görünen
yanını bulmak istiyordum. Maşa'nın üzüntüsünü çok candan paylaşmama karşın, bana
bu kadar güzel görünen bu kızın nasıl olup da Vasiliy'i sevdiğini bir türlü
anlayamıyordum.
Yukarıya, odama çıktıktan sonra şöyle düşünüyordum: "Büyüdüğüm zaman Petroska
bana kalacağı için Maşa ile Vasiliy de benim kölelerim olacaklar. Ben yazı
odamda oturup pipo içeceğim ve Maşa elinde ütüyle kapımın önünden mutfağa
geçecek. Maşa'yı çağırmalarını buyuracağım. O gelecek, odada ikimizden başka
kimse olmayacak. Birdenbire Vasiliy odaya girecek, Maşa'yı gördükten sonra:
"Yıkıldım", diyerek Maşa ile birlikte ağlamaya başlayacaklar. Ben de: "Vasiliy,
birbirinizi sevdiğinizi biliyorum. Al sana bin ruble, evlen, mutlu ol." diyecek
ve dinlenme odama çekileceğim. İnsanın aklında hiçbir iz bırakmadan geçen
sayısız düşünce ve düşlemle birlikte çok derin izler bırakanlar da vardır. Öyle
ki, düşüncenin özü olan sorunu unuttuğunuz halde onun çok iyi bir şey olduğunu
anımsıyor, bıraktığı izin etkisi altında kalarak canlandırmaya çalışıyorsunuz.
Mutluluğu, ancak Vasiliy ile evlenmekte bulan Maşa için kendi duygularımdan
özveride bulunduğum düşüncesi, ruhumda söz ettiğim gibi derin bir iz brakmıştı.



XIX

YENİYETMELİK

Yeniyetmeliğimde hoşuma giden sürekli düşüncelerimin nelerle ilgili olduğunu
söylersem, kimse inanmaz, çünkü bu düşünceler, ne durumuma, ne de yaşıma
uygundu. Bununla birlikte insanın durumuyla ahlakı ve özyapısı arasında görülen
bu aykırılık bence bir gerçektir.
Yalnızlığa çekilerek düşüncelerimle, duygularımla baş başa kaldığım bir yıl
içinde, insanın dünyadaki görevlerini, soyut şeyleri, ruhun sonsuz oluşunu, öbür
dünyayı düşlerdim. İnsan düşüncelerinin en yüksek aşamalarını oluşturan, ama
kimsenin çözemediği sorunları, ben çocuk aklımla, deneyimsizliğin verdiği güçle
çözmeye çalışıyordum.
Bence akıl, herkeste ayrı olan gelişmesinde bütün insanlığın şimdiye kadar
tuttuğu aynı gelişme yolundan gider. Türlü türlü felsefe kuramlarının özü olan
düşünceler de, aklın bölünmez birer parçasıdır; insan, felsefe kuramlarını
bilmediği sıralarda bile bunu az çok anlıyordu.
Bu düşünceler, ancak; öyle şaşırtıcı bir biçimde kafamda beliriyordu ki, bu
yararlı, bu önemli gerçekleri ilk olarak benim bulduğumu sanıyor, daha ileri
giderek yaşama uydurmaya çalışıyordum.
Bir gün, mutluluğun dış nedenlere değil de bizim onu görüşümüze bağlı olduğunu
düşündüm. Acı çekmeye alışan bir insan, talihsiz olamaz... Bu görüşle ya kendimi
sıkıntıya alıştırmak için, duyduğum korkunç ağrıya karşın, kollarımı yana açarak
Tatişçef'in sözlüklerini beşer dakika ellerimde tutardım, ya karanlık bir odaya
girer, kalın bir urganla başımı, arkamı o kadar kırbaçlardım ki, elimde olmadan
gözlerimden yaşlar akardı.
Başka bir gün birdenbire her an ölebileceğimi anımsadım, mutlu olmak için
geleceği düşünmeyip yaşanan dakikadan yararlanmanın gerekliliğini -ki insanların
şimdiye kadar niçin bunu anlamadıklarını biliyorum- anladım. Bu düşüncenin
etkisi altında üç gün derslerimi bıraktım; yatağımda uzanarak hoşuma giden bir
romanı okuyarak, son paramla aldığım ballı kurabiyeleri yiyerek keyifli keyifli
vakit geçirdim.
Bir gün de kara tahtanın önünde durup geometri biçimleri çizerken kafamda şimşek
gibi bir düşünce parladı. Bakışım (simetri) niçin göze hoş görünüyor? Aslında
bakışım nedir? Kendi kendime, bu da doğal bir duygudur, yanıtını verdim;
bakışımın aslı nedir? Yaşamın her şeyinde bakışım var mıdır? İşte yaşam diyerek
tahtaya bir daire çizdim. Ölümünden sonra ruh sonsuzluğa kavuşuyor; işte bu da
sonsuzluk diyerek daire çevresinin bir noktasından tahtanın kıyısına kadar düz
bir çizgi çektim. Peki, niçin dairenin öbür yanında da böyle bir çizgi yok? Hiç,
bir yanlı sonsuzluk olur mu? Herhalde biz bundan önce de yaşamışız ama, o
yaşamımızın anılarını unutmuş olacağız.
Şimdi zorlukla anımsayabildiğim, ama o vakit bana çok yeni, çok aydınlık görünen
bu düşünceler hoşuma gitmişti; bir yaprak kâğıt üzerinde bunları saptamaya
çalışmıştım. O sırada kafamın içini binlerce düşünce doldurduğundan, oturduğum
yerden kalkarak odada gezinmek zorunda kaldım. Pencereye yaklaştığım zaman
arabacımızın su arabasına koştuğu hayvan dikkatimi çekti; bütün düşüncelerim, bu
at öldükten sonra ruhunun hangi hayvana, yahut insana geçeceği sorununu çözmek
üzerinde toplandı. O sırada odadan geçen Volodya, bir şeyler düşündüğümün
farkına varmış, gülümsemişti. Bu gülümsemesi bütün düşündüklerimin ne kadar
saçma olduğunu anlamama yetti.
Bilmediğim bir nedenle aklımda kalan bu olayı anlatmaktan amacım; okuyucularıma
o sıralardaki düşüncelerimi iyice göstermek içindir.
Bütün felsefe kuramları arasında hiçbiri, bir zamanlar beni adeta çılgına
döndüren kuşkuculuk kadar ilgilendirmemişti. Dünyada benden başka hiç kimsenin,
hiçbir şeyin var olmadığını düşlüyor, cisimlerin eşya değil, onlara dikkat
ettiğim zaman görünen birer biçim olduğunu, ben bakmadığım zaman da hemen
ortadan yittiklerini düşünüyordum. Bir sözcükle kanılarım, eşyaların değil,
onlarla olan ilişkimizin var olduğunu ileri süren Schelling ile
birleştirilmişti. Bu sürekli düşüncenin etkisi altında bazen o derece
saçmalıyordum ki; kendimin var olmadığı yerde bir boşluk bulacağım düşüncesiyle
birden gözlerimi başka yana çeviriyordum.
Akıl, ruh etkinliğinin beceriksiz, zavallı bir yöneticisidir.
Benim zavallı aklım da içine girilemeyen sorunları çözemediği gibi, olduğundan
daha büyük bir çaba gösteriyor, böylece bana, birbiri ardınca kanılarımı
yitirtiyordu. Zaten bu kanılarla hiç uğraşmasam belki daha iyi olurdu.
Bütün bu yorucu çalışmalar, bana, istemimin zayıflamasına neden olan bir zekâ
esnekliğinden, düşünce duruluğumla duygularımın tazeliğini yok eden felsefe
incelemeleri yapma alışkanlığından başka bir şey kazandırmadı.
Soyut düşünceler, insanın, belli dakikalardaki ruh durumlarını bilinçli bir
biçimde tutabilme yeteneğinden doğuyor. Soyut şeyleri düşünmeye karşı olan
eğilimim, algı yeteneğimi doğal olmayan bir biçimde o kadar geliştirdi ki, bazen
en basit bir şeyi düşünürken içinden çıkılmaz bir düşünce çözümlemesi çemberine
giriyor, artık beni ilgilendiren sorunu değil, düşündüklerimi düşünmeye
başlıyorum. Ne düşündüğümü kendime soruyor, düşündüklerimi düşünüyorum, yanıtını
veriyorum. Peki şimdi ne düşünüyorum? ki, düşündüğümü düşünüyorum, kafam
karmakarışık, bu hal böylece sürüp gidiyor.
Bununla birlikte bulduğum felsefe görüşleri, gururumu pek çok okşuyordu.
Kendimi, insanlığın esenliğine yarayacak gerçekler bulan büyük bir adam sanıyor,
büyük bir güvenle soydaşlarıma bakıyordum. Ama gariptir, bu insanlarla
karşılaştığım vakit ayrı ayrı her birinin önünde sıkılıyordum. Başkalarının
karşısında artamlarımı ortaya koymak şöyle dursun, en basit bir söz söylerken
veya bir davranışta bulunurken bile sıkılmamaya alışamadım.


XX

VOLODYA

Yaşamımın bu dönemlerini anlatmayı sürdürdükçe bu iş benim için daha zorlaşıyor,
daha fazla çetinleşmeye başlıyor. Çocukluğumu parlak bir biçimde aydınlatan
içten sıcak duygulara, bu dönemdeki anıların arasında çok seyrek raslıyorum. Bir
çöle benzettiğim yeniyetmelik çağımı, elimde olmayan bir istekle, olanak olduğu
kadar çabuk geçerek güzellik, şiir dolu olan gençliğin başlangıcı ve bu çağın
sonu olan içten, soylu duyguların yine aydınlatacağı mutlu günlere ulaşmak
istiyorum.
Anılarımın ardından adım adım yürüyemeyeceğim. Yalnızca, öykümün bu satırlarında
özyapıma, tuttuğum yola kesin, olumlu bir etkisi olan olağanüstü adamla
dostluğumun başlangıcına kadar olup bitenlerin en önemlerini kısaca anlatacağım.
Volodya'nın üniversiteye girmesi yaklaştı. Artık derslerimiz ayrılmış bulunuyor.
Volodya'nın, gayet rahat bir biçimde, tebeşiri kara tahtaya vurarak, bana
ulaşılmaz bir hikmet gibi gelen, sinüs, kosinüs ve fonksiyonları anlatmasını
elimde olmayan bir saygıyla dinliyordum. Bir pazar günü yemekten sonra iki
profesör ve bütün hocalarımız büyükannemin odasında toplanmış, babamın ve bazı
konukların önünde Volodya'nın üniversiteye giriş sınavlarının denemesini
yapıyorlardı. Volodya bu yoklamada büyükannemi çok sevindiren yanıtlar vermişti.
Bazı derslerden bana da soru soruyorlardı. Ama iyi yanıt veremiyordum. Üstelik
profesörler, büyükannemden bilgisizliğimi saklamaya çalışıyorlardı ki bu da beni
daha çok sıkıyordu. Yani benimle fazla ilgilenmiyorlardı, zaten on beş yaşında
olduğum için sınavlarıma daha bir yıl vardı. Volodya ancak yemek saatlerinde
aşağı iniyor, bütün günü ve akşamları, kendi isteğiyle ders çalışmakla
geçiriyordu. Volodya çok onurluydu, sınavlarını orta değil en iyi dereceyle
vermek istiyordu.
Sonunda ilk sınav günü geldi. Volodya maden düğmeli lacivert frakını, rugan
çizmelerini giydi, altın saatini taktı. Babamın faytonu kapıya yaklaştı...
Nikolay arabanın diz örtüsünü açıyor, Volodya ile St. Jérôme üniversiteye doğru
yollanıyorlar. Kızlar hele Katinka, neşeli, heyecanlı gözlerle pencereden,
arabaya binmek üzere olan Volodya'nın düzgün vücuduna bakıyorlardı. Babam:
"Tanrı yardımcın olsun..." diye dua ediyor, büyükannem de, sürüklenerek geldiği
pencerede, araba dar sokağın köşesinde kayboluncaya kadar yaşlı gözlerle
istavroz çıkarıyor, bir şeyler mırıldanıyordu.
Volodya dönüyor. Herkes sabırsızlık içinde: Nasıl geçti? Ne oldu? Kaç numara
alabildin? gibi sorular yağdırıyor, ama Volodya'nın neşeli yüzünden sınavın iyi
geçtiği anlaşılıyor. Beş numara almış. Ertesi gün de aynı başarı dilekleri ve
korku duygularıyla gönderiliyor, aynı sevinçle karşılanıyordu. Böylece dokuz gün
geçti. Onuncu gün sonuncu ve en zor sınav olan din dersinden girecekti. Hepimiz
pencere önündeyiz, daha büyük bir sabırsızlıkla Volodya'yı bekliyorduk. Saat iki
olduğu halde hâlâ gelmemişti... Birdenbire Lüboçka yüzünü cama yapıştırarak:
- Ah!.. İşte geldiler! Ta kendileri...
Gerçekten, Volodya artık lacivert frakı, gri kasketiyle değil, mavi işlemeli
yakalı üniversite üniforması, üç köşeli şapkası, yanında yaldızlı kılıcıyla
arabada St. Jérôme ile birlikte oturuyordu. Büyükannem Volodya'yı bu üniformayla
görünce:
- Ah... O sağ olup bugünleri görmeliydi! diye hıçkırarak kendinden geçti.
Neşe içinde koşarak girişe dalan Volodya beni, Lüboçka'yı, Mimi'yi, Katinka'yı
öptü, bu sırada Katinka kulaklarına kadar kızarmıştı. Volodya, sevinçten
nerdeyse kendini yitirecekti. Bu üniformayla çok iyi görünüyordu. Mavi yakası,
henüz terlemeye başlayan siyah bıyıklarına ne kadar yakışıyordu. Uzun, ince bir
beli, soylu bir yürüyüşü vardı. Bu sayılı günde yemeğimizi büyükannemin odasında
yedik. Yüzlerimiz neşeyle parlıyordu. Tatlılar yenildiği sırada sofracıbaşı,
nazik ama gururlu, aynı zamanda neşeli bir yüzle peçeteye sarılmış bir şişe
şampanya getirdi. Büyükkannem, annemin ölümünden sonra ilk kez şampanya
içiyordu. Volodya'yı kutlarken dolu bir kadeh içti, ona bakarak sevinçten yine
ağlamaya başladı. Artık Volodya özel arabasıyla geziyor, kendi tanıdıklarını
kabul ediyor, tütün içiyor, balolara gidiyordu. Hatta bir kez odasında
arkadaşlarıyla birlikte iki şişe şampanya içtiklerini, her kadeh kaldırışta da
tanımadığım kimselerin adlarını fısıldadıklarını ve le fond de la bouteille (25)
kime kalacağını tartıştıklarını gördüm. Öğle yemeklerini her gün evde yiyor,
yemeklerden sonra eskisi gibi Katinka ile birlikte dinlenme odasına çekilerek
gizli gizli bir şeyler konuşuyorlardı. Konuşmalarına katılmadan duyabildiklerime
göre yalnızca okudukları romanların kahramanlarından, aşk ve kıskançlıktan
konuşuyorlardı, bu konularda kendilerini ilgilendirecek, eğlendirecek ne
bulduklarını, kibar kibar gülümseyerek ateşli ateşli tartışmalarının anlamını
bir türlü kavrayamıyordum.
Kısacası, Katinka ile Volodya arasında, çocukluk arkadaşlarında olan içten
duygudan başka, bizi onlardan ayıran ve kendilerini gizlice birbirine bağlayan
tuhaf bir ilişki olduğunu seziyordum...




XXI

KATİNKA - LÜBOÇKA

Katinka on altı yaşına bastı, biraz daha büyüdü, onda, çocuklukla genç kızlık
arasındaki kızlarda görülen yapmacık utangaçlık, devinimlerdeki beceriksizlik
yerine henüz açılmış bir çiçeğin zarifliği, tazeliği geçmişti, ama kendisi
değişmedi. Eski açık mavi gözler, hep gülümseyen bir bakış. Alnıyla hemen hemen
bir çizgi oluşturan kanatları güçlü bir burun, gülüşü büyülü küçük bir ağız,
saydam pembe yanaklardaki küçük çukurlar, aynı beyaz küçük eller... Ona, eskiden
olduğu gibi, temiz çocuk adı yakışıyordu.
Onda, yeni olarak yalnızca büyükler gibi topladığı gür, kumral saçları ve
kendisini sevindirdiği kadar utandıran taze göğsü görünüyordu.
Lüboçka da onunla birlikte eğitildiği, büyüdüğü halde, bu yönden bambaşka bir
kızdı.
Lüboçka'nın boyu orta, kemik hastalığı yüzünden ayakları hâlâ çarpık, vücudu
çirkindi. Onun yalnızca gözleri güzeldi. İnsanın hoşuna giden gurur ve saflık
dolu bu iri, kara gözler, görenlerin dikkatini çekerdi. Lüboçka her davranışında
gayet doğal, içtendi, oysa Katinka, bir başkasına benzemek istiyormuş gibi
davranıyordu. Lüboçka doğruca insanın gözüne bakardı, hatta bazen o iri, o kara
gözlerini herhangi bir kimsenin üzerine diker, o kadar çok bakardı ki, bu
davranışının saygısızlık olduğunu söyleyerek kendisini paylarlardı. Katinka
tersine kirpiklerini indirir, gözlerini süzer, iyi göremediğini ileri sürerdi,
oysa gözlerinde bir kusur olmadığını çok iyi biliyordum. Lüboçka başkalarının
önünde yapmacık davranışlarda bulunmasını sevmez ve konukların yanında biri
kendisini öperse hemen somurtarak böyle davranışlardan hoşlanmadığını söylerdi.
Öte yandan Katinka, konukların yanında Mimi'ye karşı çok sevecen davranmayı,
herhangi bir kız konukla kucaklaşarak salonda gezinmeyi çok severdi... Lüboçka
çok neşeliydi. Öyle ki bazen kahkahasının şiddetinden ellerini sallayarak odanın
ortasında dönerdi. Katinka yine tersine gülmeye başladığı zaman mendiliyle yahut
eliyle ağzını kapatırdı. Lüboçka düz oturur, ellerini aşağıya sarkıtarak
yürürdü. Katinka yürürken başını biraz eğer, ellerini kavuşuturdu. Lüboçka genç
bir erkekle konuşmak fırsatını bulunca çok sevinir, ille bir süvariyle
evleneceğini söylerdi. Katinka bütün erkeklerin kötü olduğunu, hiçbir vakit
kocaya varmayacağını söyler, bir erkekle konuştuğu sırada çok değişir, bir
şeyden korkuyormuş gibi bir hal takınırdı. Lüboçka boğazını sever, korsasını
soluk alamayacak derecede sıktığı için Mimi'ye darılırdı. Katinka tersine çok az
yemek yer, parmağını sık sık giysisinin üstünden korsasının altına sokarak ne
kadar bol olduğunu gösterirdi. Lüboçka baş resimleri yapmasını severdi, Katinka
yalnızca çiçeklerden hoşlanırdı. Lüboçka Filt'in konçertolarını, Beethoven'in
sonatlarını çok düzgün çalardı.Katinka çeşitlemeler, valsler çalarken fazlasıyla
duraklar, gürültü yapar, durmadan pedala basar, herhangi bir parçayı çalmaya
başlamadan önce gayet içli bir biçimde üç akort arpeggio alırdı.
Bununla birlikte o sıradaki görüşlerime göre, Katinka büyüklere daha çok benzer,
bunun için de daha çok hoşuma giderdi.



XXII

BABAM

Babam, Volodya üniversiteye başladığından beri daha çok neşelenmeye, büyükanneme
daha sık yemeğe gelmeye başlamıştı. Bununla birlikte Nikolay'dan öğrendiğime
göre neşesinin asıl nedeni, son zamanlarda kumarda çok kazanmasıydı. Öyle ki,
bazı akşamlar kulübe gitmeden bize uğrar, piyanonun başına geçerek bizi
çevresine toplar, ökçesiz yumuşak çizmeleriyle -ökçeli ayakkabıları hem sevmez,
hem de hiçbir vakit giymezdi- tempo tutup çingene şarkıları söylerdi. Bu
dakikalarda onun sevgilisi olan Lüboçka'nın, tapındığı babama neşeli bir
heyecanla bakması, görülecek şeydi.
Babam bazen ders odamıza girer, ciddi bir yüzle ders anlatışımı dinlerdi. Ama
yanlışlarımı düzeltmek için söylediği sözlerden, bana öğrettikleri şeyleri
yeteri kadar bilmediğini anlardım. Bazen, büyükannemin nedensiz olarak kızdığı,
herkese söylendiği sırada, o sessizce gözlerini kırparak bize işaretler yapardı.
Sonra da "Çocuklar bugün epey azarlandık" derdi. Nitekim babam, çocukluk
düşlemlerimle çıkardığım erişilmez yüksekliklerden yavaş yavaş aşağı inmeye
başlamıştı. Eskiden olduğu gibi candan bir sevgi, saygıyla büyük beyaz ellerini
öpüyordum, ama bazı davranışlarını eleştirmeye yelteniyor, hatta kimi zaman onun
için öyle şeyler düşünüyordum ki, bu düşüncelerin kafamda yer alması bile beni
korkutuyordu. Beni böyle düşündüren, bana bir hayli de acı veren o raslantıyı,
hiçbir vakit unutmayacağım.
Bir gün akşamın geç vaktinde beyaz yeleğiyle siyah frakını giymiş olan babam,
kendi odasında hazırlanan Volodya'yı baloya götürmek üzere konuk odasına
girmişti. Büyükannem Volodya çıkmazdan önce kendisine uğraması için -o, baloya
gitmeden Volodya'yı görmeyi, kendisini kutsamayı ve bazı öğütler vermeyi,
alışkanlık edinmişti - yatak odasında bekliyordu. Tek bir lambayla aydınlatılan
salonda Katinka ile Mimi aşağı yukarı geziniyor, Lüboçka da piyanonun başında
oturmuş mamanın çok sevdiği Filt'in ikinci konçertosunu ezberliyordu.
Annemle kız kardeşim arasında olan soy benzerliğini hiçbir zaman, hiç kimsede
görmedim. Bu benzeyiş, yalnızca yüzlerinde yahut vücutlarında değil, ellerinde,
yürüyüşlerinde hele seslerinde, en çok kullandıkları sözlerde, anlaşılmaz bir
biçimde görülürdü. Annem, "hiç bırakmıyorlar" demeye alışmıştı, Lüboçka da
kızdığı zaman öyle derdi. Bu tümceyi: "Hiiiçç bıırakmıyooorlarr..." biçiminde
öyle uzatarak söylerdi ki, annemin sesini işitiyormuş gibi olurdum. Ama asıl
benzeyiş Lüboçka'nın piyano çalmasında, çalarken yaptığı devinimlerdeydi:
giysisini aynı biçimde düzeltmesi, nota sayfalarını sol eliyle yukardan tutup
çevirişi, güç bir parçayı beceremediği zaman öfkeyle tuşları yumruklayarak,
"Aman Tanrım..." demesi, Filt biçemi (çok yerinde olarak jeu parlé denen bu
biçemin güzelliğini bugünkü piyanistlerin türlü ustalıkları dahi
unutturamamıştır) tanımlanamaz bir incelikle çalması, anneme en çok benzeyen
yanlarıydı.
Babam sık, küçük adımlarla odaya girdi, kendisini görerek çalmayı bırakan
Lüboçka'ya yaklaştı. Onu yerine oturtup:
- Çalmayı sürdür Lüba, dedi. Seni dinlemeyi ne kadar sevdiğimi biliyorsun.
Lüboçka yeniden çalmaya başladı. Babam da başını eline dayayarak uzun zaman
karşısında oturdu. Sonra birdenbire omzunu silkeledi, ayağa kalktı, odanın
ortasında gezinmeye başladı. Piyanoya her yaklaşışında duraklıyor, uzun uzun,
dikkatli dikkatli Lüboçka'ya bakıyordu. Yürüyüşünden, davranışlarından heyecanlı
olduğunu anlıyordum. Salonda birkaç kez gidip geldikten sonra, Lüboçka'nın
oturduğu sandalyeye yaklaştı; arkasında durarak siyah saçlarından öptü, yine
birdenbire dönerek gezinmeyi sürdürdü.
Lüboçka çalmasını bitirdiğinde babama yaklaşıp da: "-İyi mi?" diye sorduğu
zaman, babam alnını o zamana kadar kendisinde hiç görmediğim bir sevecenlikle
öpmeye başladı. Lüboçka ansızın babamın saat kösteğini bırakıp iri, hayran
gözlerini onun yüzüne dikerek:
- Aman Tanrım!.. Sen ağlıyorsun... dedi, bağışla babacığım, bu parçanın annemin
parçası olduğunu unutmuştum.
Babam heyecandan titreyen bir sesle:
- Hayır yavrum, bu parçayı daha sık çalmanı istiyorum. Seninle birlikte ağlamaya
ne kadar gereksinmem olduğunu bilsen...
Babam Lüboçka'yı bir kez daha öptü, içinden gelen heyecanını yenmeye çalışarak
omzunu oynata oynata Volodya'nın odasıyla salonu birleştiren koridorun
kapısından çıktı, koridorun ortasında durdu:
- Voldemar! Hazır mısın? diye seslendi. O sırada koridorda görünen Maşa,
efendisini görerek gözlerini indirdi, yanından geçmek istediyse de babam onu
durdurdu ve üzerine doğru eğilerek: "Gittikçe güzelleşiyorsun" dedi.
Maşa kızardı, başını eğdi: "İzin verir misiniz?", diye fısıldadı. Maşa
uzaklaştıktan sonra beni gören babam, yine omuzlarını oynattı, öksürerek:
- Hazır mısın Voldemar? dedi.
Babamı seviyorum, ama insanın aklı duygularının etkisi altında değildir, çoğu
duyguların yabancı kaldığı acımasız, ezici düşüncelerle doludur. İşte bu
düşünceleri uzaklaştırmak istedimse de, bir türlü beceremedim.



XXIII

BÜYÜKANNEM

Büyükannem günden güne çöküyordu. Zil çalması, Gaşa'nın homurdanması, kapıların
açılıp kapandıkça çıkardığı sesler, odasından daha sık gelmeye başladı. Artık
bizi yazı odasındaki Voltaire koltuğunda değil, dantelle süslenmiş yastıklı
yüksek karyolasında, yatak odasında kabul ediyordu. Kendisiyle görüştüğüm
sırada, elini açık sarı renkte parlak bir şişkinliğin kapladığını gördüm. Aynı
zamanda odada, beş yıl önce annemin odasında duyduğum ağır bir kokunun farkına
vardım. Doktoru günde üç kez uğradığı, hatta birkaç kez konsültasyon bile
yapıldığı halde, evdekilere, hele babama karşı takındığı gururlu, resmi tavrını
hiç değiştirmedi. Eskiden olduğu gibi kaşlarını kaldırıp sözcükleri uzatarak:
"Azizim..." diyordu.
Birkaç günden beri bizi yanına sokmuyorlar. Bir sabah derste St. Jérôme, Lüboçka
ve Katinka ile birlikte gezmeye çıkmamızı önerdi. Kızağa binerken, büyükannemin
penceresinin altındaki yola otlar serilmiş olduğunu, bahçe kapımızın önünde
lacivert giysili birçok kimsenin gezindiğini gördüğüm halde, bizi böyle zamansız
ne diye gezmeye çıkardıklarını bir türlü anlayamıyordum.
O gün bütün gezinti sırasında nedense öyle neşeliydik ki, her sözcük, her
devinim, en basit bir olay bile bizi kahkahayla güldürüyordu.
Bir gezgin satıcının, tablasını elinde tutup koşarak sokağın öbür yanına geçmesi
bizi güldürüyor; üstü başı dökülen bir arabacının, terbiyenin uçlarını savurarak
dörtnala bize yetişmesi kahkahayla gülmemize neden oluyordu. Kamçısının ucu
kızağın bir yanına ilişen Filip'in geriye dönerek: "Ööööff be." demesine
katılıyorduk. Mimi kızarak: "Yalnızca aptallar nedensiz yere gülerler" diyor,
gülmemek için kendini zor tutan, bundan dolayı da kıpkırmızı kesilen Lüboçka,
göz ucuyla bana bakıyor, gözlerimiz karşılaşıyor, öyle bir kahkahayla gülmeye
başlıyoruz ki, gözlerimizden yaş geliyor, nerdeyse bizi boğacak olan gülme
atağını artık tutamıyoruz. Sinirlerimizin biraz yatıştığı bir sırada Lüboçka'ya
bakıyor, bir süreden beri parola gibi kullandığımız, her defasında arkasından
güldüğümüz sözcüğü söylüyorum, yine gülmekten katılıyoruz.
Dönüşte evimize yaklaşırken Lüboçka'yı korkutmak için yüzümü buruşturmak
üzereydim ki, gözlerim, evin açık duran kapısının bir yanına dayanmış olan tabut
kapağına ilişti, bir yana eğilmiş olan ağzım, şaşkınlığımdan olduğu gibi kaldı.
Sararmış bir yüzle bizi karşılayan St. Jérôme:
- Votre grand'mère est morte (26) dedi.
Büyükannemin ölüsü evde bulunduğu sürece ben de ölümün korkunç duygusunu
-insanlar, nedense bunu hep üzüntüyle karıştırmaya alışmışlardır-
duyuyordum.Yani bu ölü vücut, bir gün benim de kesinlikle öleceğimi
anımsatıyordu. Büyükanneme acımıyor, hiç kimsenin ona içten acıdığını da
sanmıyordum. Evimiz yaslı ziyaretçilerle dolup taştığı halde, ölümüne, içten
üzüntüsüne şaşırdığım bir kişiden başka kimse acımıyordu. Bu kişi, oda
hizmetçisi Gaşa idi. Gaşa tavan arasına çıkıp oraya kapanıyor, durmadan ağlıyor,
kendisine ileniyordu. Kimsenin sözünü dinlemeyen Gaşa, saçını başını yolarak
sevgili hanımını yitirdikten sonra tek avuntusunun ölüm olduğunu söylüyordu.
Duygularda görülen doğaldışılıkların, gerçeğin yadsınamaz kanıtları olduğunu
yineliyorum.
Büyükannemiz öldü, ama evimizde onun anıları yaşıyor, onun için türlü şeyler
söyleniyordu. En çok konuşulan şey, ölümünden önce yazdığı ve içindekileri
vekili olan Prens İvan İvanoviç'ten başka kimsenin bilmediği vasiyetnamesiydi.
Büyükannemin uşakları arasında bir heyecan dolaştığını seziyordum. Sık sık, kime
ne bırakıldığı hakkında konuşuluyor; itiraf edeyim ki bir mirasa konacağımızı,
elimde olmayan bir sevinçle düşünüyordum...
Altı hafta sonra, evimizdeki her yeniliğin değişmez habercisi olan Nikolay,
büyükannemin, bütün mülkünü Lüboçka'ya bıraktığını, Lüboçka evleninceye kadar da
yasal vekili olarak babamızı değil, Prens İvan İvanoviç'i seçtiğini söyledi.



XXIV

BEN

Üniversiteye girmeme ancak birkaç ay kalmıştı. İyi hazırlanıyordum.
Öğretmenlerimi korkuyla beklemek şöyle dursun, çalışma odamdan adeta hoşlanmaya
başlamıştım. İyi hazırladığım dersleri gayet güzel anlatmak beni sevindiriyordu.
Matematik Fakültesi'ne girmeye hazırlanıyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse bu
fakülteye girmek istememin nedeni, sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant,
diferansiyel vb. sözcüklerin aşırı hoşuma gitmesiydi.
Boyum Volodya'dan epey kısa, tıknaz, omuzlarım genişti. Eskisi gibi çirkindim,
eskisi gibi buna üzülmekteydim. Özgün görünmek istiyordum. Beni avutan tek şey,
bir gün babamın: "Senin çok zeki bir suratın var." demesiydi, ben de buna
tümüyle inanıyordum.
St. Jérôme benden çok hoşnuttu. Beni övüyor, ben de ondan nefret etmiyordum.
Hatta bazen bana: "Bu zekâ ve yetenekle şunu veya bunu yapmamak ayıptır" dediği
zaman, onu sevdiğimi bile sanıyordum.
Kız hizmetçilerin odasını gözetlemeler çoktan bitmişti. Kapı arkasına saklanmaya
utanıyordum. Aynı zamanda Maşa'nın Vasiliy'e karşı olan aşkına inanmam, beni
kendisinden soğutmuştu.
Vasiliy'in evlenmesi, beni bu zavallı tutkudan tümüyle kurtardı. Onun ricasıyla
bu evlenme için babamdan ayrıca izin almıştım.
Yeni evliler, ellerinde şeker tepsisiyle teşekkür etmek için babama geldikleri
vakit, mavi kurdeleli başlıklı Maşa, nedense bize de teşekkür ederek
omuzlarımızdan öptüğü sırada, heyecanlanmamış, yalnızca biryantinli saçlarından
yayılan gül kokusunu duymuştum.
En büyük eksikliğim olan ve yaşamımda bana çok zarar getireceği anlaşılan her
şeyi düşünme huyumdan başka, genellikle yeniyetmeliğimdeki bütün eksiklerimden
yavaş yavaş kurtulmaya başlamıştım.



XXV

VOLODYA'NIN ARKADAŞLARI

Volodya'nın arkadaşları arasındaki durumum, gururumu kırıyordu. Gene de onun
misafirleri olduğu zaman odasında oturmak, orada olupbitenleri sessizce
incelemek çok hoşuma gidiyordu. Emir subayı Dubkov ile bir üniversiteli olan
Prens Nehludov, başkalarına göre Volodya'ya daha sık geliyorlardı. Dubkov, ufak
tefek, zayıf, esmer kısa bacaklı, pek de genç olmayan ama yakışıklı ve hep
neşeli bir adamdı. O, her zaman bir şeye kapılan, çevreyi ancak bir yönden
görebilen dar düşünceli, dar düşünceli olduğu için de hoşa giden
insanlardandı.Bu gibilerin düşünceleri bir yanlı ve yanlış olmakla birlikte, çok
içten ve sürükleyicidir. Bunların dar olan bencilliklerini dahi nedense sevimli
bulur, bağışlayabilirsiniz. Bunlardan başka Dubkov'un Volodya ile benim için iki
bakımdan bir çekiciliği vardı, biri asker görünüşlü olması, öteki ve en önemlisi
de yaşıydı. Gençler çok önem verdikleri efendiliğin, nedense bu yaştaki
insanlarda olduğunu sanırlar. Bununla birlikte Dubkov, gerçekten un homme comme
il faut (27) idi. Hoşuma gitmeyen şey, bazı davranışlarımın Volodya'yı
utandırması ve özellikle benim toyluğumdan utanır gibi görünmesiydi.
Nehludov çirkindi. Küçük kurşuni gözleri, dar, çıkık alnı, oransız bir biçimde
uzun olan kolları ve bacaklarıyla yakışıklı sayılmazdı. Güzel denebilecek
yanları, uzun boyu, yüzünün rengi, olağanüstü olan dişleriydi. Parlak, değişen
gözleriyle bazen ciddi, bazen çocuk saflığıyla gülmesi, bu yüze öyle canlı,
özgün bir anlam veriyordu ki, insanın dikkatini çekmemesine olanak yoktu.
Görünüşte çok utangaç olup en ufak bir şeyden kulaklarına kadar kızarırdı. Ama
bu utangaçlığı benimkine benzemiyordu. Kızardıkça, yüzünün azimli anlatımı
güçleniyordu. Sanki kendi zayıflığına kendisi kızıyor gibiydi.
Dubkov'la Volodya çok dost göründükleri halde, bir raslantıyla birleştikleri
anlaşılıyordu. Zevkleri bambaşkaydı. Volodya ile Dubkov'un her türlü duygudan,
ciddi düşüncelerden kaçınıyormuş gibi bir görünüşleri vardı. Nehludov ise
heyecanlıydı, alay edilmesine karşın sık sık felsefe ve gönül sorunları üzerine
düşünceler ileri sürmeye başlardı. Volodya ile Dubkov sevgililerinden konuşmayı
severlerdi, bunların birkaçını birden ve aynı kimseleri sevdikleri olurdu.
Nehludov ise tersine, bir kızıl saçlıya âşık olduğunu söyledikleri vakit
gerçekten darılırdı.
Volodya ile Dubkov sık sık kendi akrabalarıyla alay ettikleri halde,
tapınırcasına saygı duyduğu teyzesinin kötü bir yanına dokunulması, Nehludov'u
çileden çıkarabilirdi. Volodya ile Dubkov akşam yemeklerinden sonra Nehludov'dan
ayrı olarak bir yerlere gezmeye gider, ona eldeğmemiş diye takılırlardı.
Prens Nehludov, daha ilk görüşmemizde konuşmasıyla beni etkilemişti. Zevklerimiz
arasında benzer yanlar olduğu halde, belki de yalnızca bu nedenden, kendisini
ilk kez gördüğümde, bende bıraktığı izlenim hiç de iyi değildi. Keskin bakışı,
tok sesi, gururlu görünüşü, hepsinden fazla da bana karşı olan ilgisizliği hiç
hoşuma gitmiyordu. Konuşurken hep ters yanıtlar vermek, gururunu kırmak için
tartışmada onu yenmek, bana hiç önem vermemesine bakmadan ne kadar akıllı
olduğumu göstermek istiyordum. Ama utangaçlığım buna olanak vermiyordu.



XXVI

DÜŞÜNCELER

Her zamanki gibi, akşam derslerinden sonra odasına girdiğimde Volodya, divana
uzanmış, koluna dayanarak bir Fransız romanı okuyordu. Bana bakmak için başını
bir an kitaptan kaldırdı, sonra yine okumasını sürdürdü. Bu çok doğal, çok
önemsiz davranışı, kızarmama neden oldu. Bana öyle geldi ki, bakışlarında niçin
geldiğimi soran bir anlatım, başını çabuk çevirişinde de, bu bakışları gizlemek
isteyen bir hali vardı. En basit davranışlara bile bir anlam verme alışkanlığı,
o çağın en çok göze çarpan bir özelliğiydi. Masaya yaklaştım, ben de bir kitap
aldım. Okumaya başlamadan önce, bütün gün görüşmediğimiz halde, birbirimize iki
sözcük söylememenin ne kadar gülünç olduğunu düşündüm:
- Bu akşam evde misin? dedim.
- Bilmiyorum, dedi. Niçin sordun?
Konuşmamızın sürmeyeceğini anlayınca:
- İş olsun diye sordum, diyerek kitabı açtım, okumaya başladım.
Gariptir, Volodya ile saatlerce baş başa kaldığımız vakit susarız; ama hiçbir
şey konuşmasa bile, başka birisinin aramızda bulunması, çeşitli, merak verici
konular bulmamıza yeter. Birbirimizi çok iyi tanıdığımızı duyumsuyorduk. Oysa
insanların birbirini çok tanıması da, az tanıması gibi, aynı derecede içten
olmalarını engeller.
Koridordan Dubkov'un:
- Volodya evde mi? dediği işitildi. Volodya ayaklarını yere indirip kitabını
masanın üzerine koyduktan sonra:
- Evet, dedi.
Dubkov'la Nehludov, kaputlu, şapkalı olarak odaya girdiler:
- Nasıl Volodya? Tiyatroya gidiyor muyuz?
Volodya:
- Hayır, işim var dedi, kızardı.
- İşin sırası mı? Ne olursun gidelim...
- Bilet de almadım.
- Kapıda istediğin kadar bilet var. Volodya duraklayarak:
- Dur biraz, şimdi gelirim, dedi, omzunu silkerek odadan çıktı. Volodya'nın,
Dubkov'un önerdiği tiyatroya gitmeye can attığını, ama gitmek istememesinin
parasızlıktan ileri geldiğini, şimdi de vekilharcımızdan ay başına kadar beş
ruble almak için çıktığını çok iyi biliyordum. Dubkov elini bana doğru uzatarak:
- Nasılsın diplomat? dedi.
Volodya'nın arkadaşları beni diplomat diye çağırıyorlardı. Bunun nedeni de: bir
gün rahmetli büyükannemin yemekten sonra onların yanında bizim ilerideki
yaşamımız üzerine konuşurken, Volodya'yı asker, beni de siyah fraklı ve saçı 'à
la çoğ' taranmış bir diplomat -ona göre böyle saç taramak diplomatlarda görülen
bir özellikti- olarak görmeyi umduğunu söylemesiydi.
Nehludov:
- Volodya nereye gitti acaba? diye sordu.
- Bilmiyorum, yanıtını verdim, ama Volodya'nın niçin çıktığını herhalde
anlamışlardır, diye düşünerek kızardım.
- Kesin parası yoktur. Öyle değil mi? Diplomat? dedi, benim gülümseyişimi sözünü
doğrular kabul ederek: benim de param yok. Dubkov sende var mı? diye sordu.
Dubkov çantasını çıkardı, içindeki bozuklukları kısa parmaklarıyla yoklayarak:
- Bakalım, dedi. İşte beş, işte on kapik. Eliyle gülünç bir devinim yaptıktan
sonra: hepsi bu kadar, dedi.
O sırada Volodya odaya girdi.
- Ne oldu, gidiyor muyuz?
- Hayır.
Nehludov:
- Ne kadar gülünçsün Volodya, dedi, parasız olduğunu niçin söylemiyorsun? Gitmek
istiyorsan benim biletimi al.
- Ya sen ne yapacaksın?
Dubkov:
- O, kuzinlerinin locasına gider, yanıtını verdi.
- Hayır, ben gitmek istemiyorum.
- Neden?
- Locada oturmayı sevmediğimi biliyorsun.
- Niçin sevmiyorsun?
- Sevmiyorum. Çünkü rahat edemiyorum.
- Hep eski bahaneler. Seni görmekle çok hoşnut olan insanların yanında niçin
sıkıldığını anlamıyorum. Bu gülünç bir şey mon cher. (28)
Nehludov:
- Ne yapalım. Si je suis timide... (29) Ömründe hiç kızarmadığına eminim, oysa
ben, her an, en ufak bir şeyden kızarırım... dedi, bunları söylerken de
kızarmıştı.
Dubkov koruyucu bir sesle:
- Saves-vous, d'oìt vient votre timidité?.. d'un excès d'amour-propre, mon cher
(30) dedi:
Zayıf yanına dokunulan Nehludov:
- Excès d'amour-propre da nereden çıktı? dedi. Tam tersine ben, amour-propre'un
bende eksik olmasından bu kadar utanıyorum. Bana öyle geliyor ki, benim yanımda
olan insan sıkılır, hoşnut kalmaz... Çünkü...
Dubkov Volodya'yı omzundan tutup ceketini çıkarmaya çalışarak:
- Haydi Volodya. Giyinsene... İgnat, beyin giysilerini getir, dedi.
Nehludov:
- Çünkü... Bundan dolayı... Ben sık sık... diyerek sürdürüyordu. Ama Dubkov
kendisini dinlemeyerek tra tra ra rara ile bir şarkı tutturmuştu.
Nehludov:
- Yooo! Elimden kurtulmuş değilsin, dedi. Utangaçlığın kendine güvenmekten
gelmediğini sana kanıtlayacağım.
Birlikte gidersek, kanıtlarsın.
- Söyledim ya, gitmeyeceğim.
- Öyleyse burada kalıp diplomata kanıtla. Döndüğümüz vakit o bize anlatır.
Nehludov çocukça bir inatla:
- Kanıtlayacağım, dedi. Yalnızca siz çabuk gelin. Sonra yanıma oturarak:
- Siz ne dersiniz? Ben gerçekten bencil miyim?
Bu beklemediğim sorudan o kadar şaşırdım ki, bu konuda görüşüm olduğu halde
birdenbire yanıt veremedim. Ama akıllı olduğumu kanıtlama sırasının geldiğini
düşündüm, sesimin titrediğini ve yüzümün kızardığını duyumsayarak:
- Sanırım bencilsiniz, dedim. Bence her insan bencildir ve bütün yaptıkları da
bu yüzdendir. Nehludov, bana küçümsemeyle gülüyormuş gibi gelen bir
gülümsemeyle:
- Peki, dedi. Sizce bencillik ne demektir?
- Bencillik, insanın kendisinin en iyi ve en akıllı olduğuna inanmış
bulunmasıdır.
- Herkeste böyle bir kanı bulunabilir mi?
- Orasını bilmiyorum, fakat bu gerçeği benden başka kimse itiraf etmiyor. Ben
herkesten akıllı olduğum kanısındayım, sizin de kendiniz için böyle
düşündüğünüze inanıyorum.
- Hayır, ben öyle düşünmüyorum. Benden çok daha akıllı olduklarına inandığım
insanlar bilirim.
Direterek:
- Bu olamaz... yanıtını verdim. Nehludov beni dikkatle süzdükten sonra:
- Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? dedi.
- Doğallıkla.
O sırada birdenbire aklıma bir şey geldi, hemen:
- Bu söylediklerimi kanıtlayacağım, dedim. Niçin kendimizi başkalarından çok
seviyoruz? Çünkü kendimizi başkalarından daha iyi, daha çok sevgiye layık
görüyoruz. Eğer biz, başkalarını kendimizden daha üstün görseydik, onları
kendimizden daha çok severdik. Oysa böyle bir şey düşünülemez bile.
Elimde olmadan kendimi beğenmiş bir gülümsemeyle:
- Düşünülse bile yine ben haklıyım dedim.
Nehludov bir dakika sustuktan sonra:
- Sizin bu kadar akıllı olduğunuzu hiç tahmin etmezdim, dedi. Bunları öyle
candan, öyle içten bir gülümsemeyle söyledi ki, kendimi o anda çok mutlu sandım.
Övgünün, insanın yalnızca duyguları değil, aklı üzerinde de öyle korkunç bir
etkisi var ki, bu hoşa giden etkiyle daha çok akıllandığımı düşündüm. Türlü
düşünceler kafamda birbirini kovaladı. Farkında olmadan bencillikten sevgi
konusuna geçtik. İnsan bu konunun sonunun gelmeyeceğini sanıyor. Yabancı bir
dinleyici için düşüncelerimiz anlamsız olabilirdi, çünkü bunlar, hem bir yanlı,
hem de bulanıktı. Bununla birlikte bu düşüncelerin bizim için önemi büyüktü.
Ruhlarımız o kadar iyi uyum sağlamıştı ki, birinin teline ufak bir dokunma,
diğerinde hemen yankılar yapıyordu. Biz konuşurken bu değişik tellere dokunarak
çıkardığımız seslerin uyumundan hoşlanıyorduk. Birbirimize dökmek istediğimiz
içimizden taşan düşüncelerimizi anlatabilmek için, ne sözcüklerin, ne de zamanın
yetmeyeceğini sanıyorduk.

XXVII

ARKADAŞLIĞIMIZIN BAŞLANGICI

O günden sonra Dimitri Nehludov ile aramızda oldukça tuhaf, ama çok hoş bir
ilişki ortaya çıktı. Başkalarının yanında bana hiç önem vermiyordu. Fakat yalnız
kalınca ikimiz rahat bir köşeye çekilir, her şeyi unutarak konuşmaya dalardık.
Öyle ki, vaktin nasıl geçtiğini duymazdık bile.
İlerdeki yaşamdan, güzel sanatlardan, memuriyet, evlenme, çocuk yetiştirme gibi
şeylerden söz ediyorduk. Konuştuklarımızın ne kadar saçma, anlamsız olduğu
aklımıza bile gelmiyordu. Çünkü bu saçmalar insanın hoşuna giden mantıklı
şeylerdi. Gençlikte de insan daha çok akla inanır, ona değer verir. Gençlikti,
her şeyin kendisine çevrildiği ilerdeki yaşam, geçmişteki değil, gelecekteki
mutluluk düşlemlerinin üzerine kurulan bir umudun etkisiyle o kadar canlı,
değişik, çekici oluyordu ki, aramızda anlaşarak paylaştığımız, gelecek
mutluluğumuzun düşlemlerini oluşturan bu konularda, o çağdaki gerçek
mutluluğumuzu yaratıyordu. Konuşmalarımızın başlıca konusu olan metafizik
sorunlarından çok hoşuma giden şey; düşüncelerin birbiri arkasından hızlanarak
gittikçe soyutlaşması, sonunda anlatılamayacak bir biçimde çıkmaza girmesiydi ki
insan bu dakikada, düşündüklerini anlatayım derken, bambaşka şeyler söyler.
İnsanın, düşünce anlamında yükselerek en son aşamaya vardığı ve artık daha ileri
gitmeyeceğini anladığı dakikaları çok seviyordum.
Karnaval günlerinde Nehludov, türlü eğlence ve zevklene o kadar dalmıştı ki,
günde birkaç kez bize uğradığı halde benimle hiç konuşmadı. Bu davranışı o
derece onuruma dokundu ki, o yine bana gururlu, kötü görünmeye başladı. Artık
arkadaşlığına hiç değer vermediğimi, kendisine karşı hiçbir bağlılık duymadığımı
göstermek için fırsat bekliyordum.
Karnaval günleri geçtikten sonra benimle ilk konuşmak istediği zaman, "ders
hazırlamak zorunda olduğumu söyleyerek yukarı çıktım; ama çeyrek saat sonra
çalışma odasının kapısı açıldı, Nehludov içeri girerek bana yaklaştı:
- Engel olmuyorum ya? dedi. Gerçekten işim olduğunu söylemek istememe karşın:
- Hayır, dedim.
- Öyleyse niçin Volodya'nın odasından çıktınız? Epey oluyor ki sizinle
konuşmadık. Oysa ben, buna o kadar alıştım ki, kendimde bir eksiklik
duyumsuyorum..
Bütün öfkem bir dakikada geçti, Dimitri'yi eskisi gibi; iyi yürekli, hoş görmeye
başladım:
- Neden çıktığımı herhalde biliyorsunuz?
- Belki, diyerek yanıma yerleştikten sonra, tahmin ettim ama söyleyemem, dedi.
Oysa siz söyleyebilirsiniz.
- Söylerim. Çıktım, çünkü size dargındım, hayır kızgındım. Doğrusunu isterseniz
henüz çok genç olduğum için beni aşağı göreceğinizden korkuyorum.
İtirafıma içten, zekice bir bakışla karşılık veren Nehludov:
- Niçin birbirimize bu kadar bağlandığımızı, sizden daha önce tanıdığım, hatta
birçok ortak anılarımız olan insanlardan niçin sizi daha çok sevdiğimi biliyor
musunuz? Ben bunu şimdi anladım. Sizin çok şaşırtıcı, herkeste görülmeyen, her
şeyi olduğu gibi söylemek gibi bir özelliğiniz var.
- Evet. Ben her zaman, en çok itiraftan utandığım şeyleri söylerim. Ama
güvendiğim kimselere.
- Doğru söylüyorsunuz. Şu var ki bir kimseye güvenebilmek için onunla çok iyi
arkadaş olmak gerek. Oysa biz tam anlamıyla arkadaş değiliz. Anımsıyor musunuz,
bir gün arkadaşlıktan konuşurken, içten arkadaş olabilmek için, birbirine
inanmalı demiştik.
- Evet. Size söylediğim şeyleri başka hiç kimseye iletmeyeceğinize güvenmeliyim.
Biliyorsunuz ki, en önemli, meraka değer şeyler de, birbirimize hiç söylemek
istemediğimiz şeylerdir.
- Bunlar da, o kadar çirkin, bayağı düşüncelerdir ki, başkalarına itiraf etmek
zorunda olduğumuzu bilseydik, hiçbir vakit kafamıza giremezlerdi, diyen
Nehludov, iskemlesinden kalkıp gülümseyerek elini ovuşturduktan sonra:
- Nikola, aklıma ne geldiğini biliyor musunuz? sözlerini ekledi, "Dediğimi
yapın, ikimiz için de ne kadar yararlı olacağını göreceksiniz; birbirimize her
şeyi olduğu gibi söylemeye söz verelim. Böylece birbirimizi çok iyi tanır, artık
birbirimizden utanmayız. Başkalarından da korkmamak için, birbirimiz hakkında
hiç kimseye, hiçbir şeyden söz etmemeye ant içelim. Bunu yapalım.
Dediğimiz gibi de yaptık. Aldığımız sonucu sonra anlatacağım.
Karr, her bağlaşmanın iki yanlı olduğunu söyler: biri seviyorsa, öteki sevilmeye
izin veriyordur. Biri öpüyorsa, öteki yanağını uzatıyordur. Bu gerçekten
böyledir. Bizim arkadaşlığımızda, öpen ben, yanağını uzatan Dimitri idi. Ama o
da beni öpmeye hazırdı. Birbirimizi aynı derecede seviyorduk. Çünkü birbirimize
karşılıklı olarak değer veriyor, iyi anlaşıyorduk. Bütün bunlar, Nehludov'un
beni etkilemesini, benim de ona bağlı olmamı engellemiyordu.
Pek doğaldır ki Nehludov'un etkisiyle elimde olmayarak onun erdem idealine
tapınma, sürekli olgunlaşmanın insan için görev olduğuna inanma ilkelerini ben
de benimsedim. Bu çağda insanlığın eksikliklerini düzeltmek, insanın başına
gelen bütün kötülükleri yıkımları yok etmek olası görünüyordu... Böylece kendi
eksikliğinden sıyrılarak, bütün erdemleri benimseyip mutlu olmak da
kolaylaşırdı...
Gençliğin bu soylu düşünceleri gerçekten gülünç müdür, bunların
gerçekleşmemesinden sorumlu olanlar kimlerdir acaba? Bunu yalnızca Tanrı bilir.