Bir Düğün Gecesi

İÇİNDEKİLER

  • I
    • Tezel’in Gece Yolculuğu
  • II
    • Tezel’in Uzun Konuşması
  • III
    • Hep O Yolculuk
  • IV
    • Gönül’ün Dertli Başı
  • V
    • İlhan’ın Donan Gülüşü
  • VI
    • Fitnat Hanım Merhum Kocasına Yine Sormakta
  • VII
    • Tuncer: Sizinle Konuşmak İsterdim Hocam...
  • VIII
    • Nuriş Hanımefendi Düğünün İlk Fotoğrafında
  • IX
    • Birleşmiş Milletler İrtibat Subayı Ertürk’ün Hatıra Defterinden Notlar
  • X
    • Ayşen Dans Pistinde
  • XI
    • Müjgân’ın Anlamadığı Ayşen’in Anlattığı
    • Ayşen’in Anlatamadığı, Ömer’in Anlayabildiği
  • XII
  • SON


BİR DÜĞÜN GECESİ

I

“İntihar etmeyeceksek içelim bari!”
Tezel. Az önce devetabanının dibine bıraktığı içki bardağından boşalan eli titriyor.
Ailenin anlayışlı damadı olarak hemen Tezel’in yardımına koşmam gerek. Tezel ne
anlayışlı, ne de dengeli olmak zorunda. Titreyen ellerini koltukaltlarına sokuyor. Boşalan
bardağına yeniden sarılmamak, o bardağı alıp yere çalmamak için yapıyor bunu.
Bulunduğu yerle bir gece için uyum sağlama adına gösterebileceği tek özen bu: Onu da
kötüye kullanmayın sakın!.. Benim sabrımı taşırmayın. Hadi Ömer!.. Çabuk ol. Bul
şunlardan birini! Nereye kayboldular tepsileri dolaştıranlar?
“Allah kahretsin! Bilsem gelmezdim. Doğru dürüst içki de vermeyeceklerse, ne işim var
benim bu yaşama fukaralarının töreninde?”
Sanki bu yaşama fukaraları onun hiçbir şeyi değil. Ya da üç beş kadeh içki ile abisinin
kızı Ayşen’in gönlünü azıcık hoşedecek, anasının da yüreğine bir fiske su serpecek kadar
bir şeyi. Karımın, Aysel’in bukadarcık bile ilintisi kalmamış olabilir mi bu düğünle?
Dereli ve Özkan Aileleri
Kalkınan memleketimizin milli temeline yeni bir harç olmak üzere kızımız Ayşen’le
oğlumuz Ercan’ın –yoksa Ertan mıydı?– Anadolu Kulübü’nde yapılacak olan nikâh ve
düğün töreninde sizleri de aralarında görmekten mutluluk duyarlar.
Babası İlhan Dereli
Babası Tümgeneral Hayrettin Özkan
İki kuşun gaga gagaya verdiği mavi kartın altında, 1972 yılının 26 Kasımında, saat
19.00’da temele bu harem konulacağı törenin başlamış olacağı bildiriliyordu.
Beklenen gün ve saatte buradayım. Şunca yıl sonra Aysel’le birlikteliğimizin temeline ilk
ayrılığı koyarak. İki yanlı, bunu hiç engellemeyerek. En önemsizi en önemli kılmayı
başarmak için, gerçekten önemli bir birikim. Hem de böyle bir günde.
İntihar etmeyeceksek içelim bari!
Tezel’in yardımına koşmam gerek. Sözü buraya getirmesine kızamayacak, bunu
söylerken alaylı, vurdumduymaz gülüşüne katılamayacak ya da Tezel’i anlamaya
çalışamayacak kadar yorgunum. Bunun da adı, başkalarının an’lık dileklerini an’ında
yerine getirmek olmalı. Bir ot. Bir dal. Esinti çıkarsa kımıldar. Yağmurda ıslanır. Güneşte
başını ışığa uzatır, pırıldar. Bir araba yanından tozutarak geçerse matlaşır, rengi toprağa
yaklaşır. Biri üstüne düşünmeden basabilir. Az sonra da kaldırıp bir duvar kıyısına, bir
çukura birikmiş lağımsı suyun içine atabilir. Evet, evet. Tamam. İnsan ise direnir. Kırk beş
yıl bile olsa, kırk beş yıl, bataklarda yürürken de hiç çamur sıçratmadan paçalarına, hiç
çirkefe batmadan, hiç tozlatmadan üstünü başını, hiç sallanmadan boralarda, fırtınalarda,
hiç midesi bulanmadan, hiç başı ağrımadan... Ne baştır o baş... İnsan başı değil, çivi başı!
Kılıç başı. Bir gürz.
Kırk beş yıllık bu gürzü şimdi çevir bakalım Tezel’e. Sor.
“Ne içiyordun sen?”
Tezel, koltukaltlarında tutukladığı ellerini tam özgür bırakıyordu, durdu. Şimdi iyice
eziyor o elleri koltukaltlarında. Bu yeryüzüyle onu uyuma zorlayacak tek kişi kaldıysa
ortada, onun da şimdi burda, Ömer olduğunu düşünerek. İyi ki Aysel yok, diyerek. Eziyor
ellerini koltukaltlarında. O elleri titrememeye çağırıyor.
“En ucuz deyimle, su gibi viski akıtacakmış ya İlhan bu gece? Ben de hakkını
veriyordum... Daha doğrusu, vermek istiyorum da, değerimi bilen yok...”
Onun iyi niyetini kötüye kullanmayalım bari.
Garsonlardan birinin gözüne çarpabilmek için bakmıyorum. Yok. Tezel’in iyi niyetini
ödüllendirmek için değil. O garsonlardan biri, burda bir Ömer’in de varolduğunu
görebilsin diye...
Törenin bildirilen başlangıç saati üstünden daha otuz dakika bile geçmedi. Daha Ayşen,
Generalin oğlu, –Ertan mıydı adı?– kız tarafı ana ve baba olarak, oğlan tarafı General,
Generalin karısı ve karısının kızkardeşi, karısının erkek kardeşi olarak ayrıca; ayrıca bu
erkek kardeşle bu erkek kardeşin karısı da önem sırasının az dışına itilmiş olarak, düğün
salonunun giriş kapısı önüne dizilmişler, gelenleri karşılıyorlar. İşte onlar. O damat
dayısıyla o dayının karısı, bu sıraya yarım omuzla da olsa, ne denli katılmak isteseler boş.
Rafa dizilmiş kavanozlar arasına fazla gelen kavanoz onlar. Rafın önü boş kalsa ileri
fırlamış olacaklar ama, Müjgân’ın, gelin annesi Müjgân’ın yüzüne bakılırsa, –çok şükür,
çok şükür, asansörden inenler rafın önünü tıkıyorlar ve yine çok şükür, rafın gerisinde
daha bir adımlık yer var da– bunlar, neyse geri itilmiş oluyorlar: Hem siz gidin canım,
gidin. Sizin başka sıralarda başka yerleriniz var. Başka işlevleriniz. Burası reçel
kavanozlarının yeri.
Hayır. Onlara bakmıyorum. Garsonlardan birinin gözüne çarpabilmek için
bakmıyorum. Ayşen’in gözüne çarpabilmek için değil. Garsonların gözüne çarpabilmek
için. Sanki garsonlar, kulübün kan kırmızısı halılarının traş edilmiş tüyleri arasına
karıştılar da...
“Allah kahretsin!” diyor Tezel yeniden. “Allah kahretsin!..” Peki ben kulübün, ortada bir
dikdörtgeni boş bırakarak duvardan duvara çekilmiş kân kırmızısı halılarına bakarken mi
yakalandım? Gözlerim bir ara giriş kapısındaki karşılayıcılara, –Ayşen’e değil canım,
neden Ayşen’e olsun?– en çok da Ayşen’in annesi Müjgân’a takıldı sanıyordum. İster
istemez. Garsonlardan birini aranırken elbet. Elbet ister istemez. Tezel’se boş durduğumu
sanıyor. Boş durur muyum? Durmuyorum. Doğrusu Tezel’in bir garson ele geçirmekte, bir
kadeh içki bulmakta bile ne denli beceriksiz olduğumu düşünmesini istemem. Bugün
ablasıyla, Aysel’le ayrı ayrı yerlerdeysek bunun, benim beceriksizliğim, işbilmezliğim
sonucu olduğunu düşünmesini istemem. Tam karşıtını isterim, tam. Ama apaçık ortada
işte. Onun ‘Allah kahretsin’leri bu kez karşıda, kapı önünde sıraya dizilmiş ‘yaşama
fukaraları’na değil, bana. Yoo, bukadar nankörlüğe gelemem artık! Babamın sefirlik
günlerinde, benim Oxfordlu günlerimde edinilmiş bir iki incelik de bunca yıl yedekte
bekletildiği, iyi bir salamura, dinlendirilmiş bir şarap gibi iyice değerlendiği halde...
“Allah kahretsin! Şu gelene bak, şu kürek mahkûmuna!” Tezel’in, içkisi dışında bir şey
düşünüyorsa, hep benimle ilintili, üstelik beni küçültücü şeyler düşündüğünü sanmam ne
saçma! Kötü. Demek kendime güvenim sıfır. Çarkına okunmuş bir profesörüm demek?
Aysel söyleyince kızmıştım. Demek bu başarılmış? “En sonunda Generalin oğluna ‘peki’
diyen Ayşen gibisin Ömer, başka ne? Ama Ayşen çocuk daha... Ayrıca, başka türlü olması
da pek beklenemezdi... O çevrede, öyle bir baba, öyle bir ana ile... Sarsıldık, sallandık,
doğru. Ne ki... Yok, böyle konuşamam. Seninle böyle konuşmak... Buna izin verme Ömer.
Saçmalatma beni şimdi...”
Öyleyse sus bakalım Aysel. Çekil. Tezel konuşuyor. “... Gördün mü? Karı, boynuna dört
ayrı kalınlıkta ve hiç kullanılmamış parlaklıkta dört sıra altın zincir takılmadan bir general
oğlunun düğününe gidilemezmiş sanıyor!”
İşte. Bu akşam böyle geçebilir. Gelene gidene bakılabilir. Burda, sırmalar, kadehler,
çiçekler, katlar arasında...
Birinci katta tanışılır. İkişer üçer oturulur. Başbaşa kahve, çay içilir. Sağmdakini
gözünün ucuyla tartarsın. Solundakinin ağzını kurcalarsın. Gününe göre, içlerinden biriyle
kolkola çıkarsın. Bir başka gün ikisiyle, üçüyle kolkola çıkarsın. Yeniden buluşmak için
sözleşirsin. Gününe göre, ya buluşursun, ya buluşmazsın. İkinci katta ellişer–yüzer
toplanılır. Söze dökülmemiş elele–kolkola vermeler kutlanır. En çok burda göz kırpılır. En
çok burda eller omuzlara sıkı sıkı bastırılır: Hadi yukarı çıkalım.
Üçüncü katta cinfiz içilip kumar oynanır. Fiyatlar tartışılır. Komisyonlar, yüzdeler...
Dördüncü katta öğle yemeği, akşam yemeği: Bay Bakan’ı tanıyor musunuz? Tahsis Kurulu
Başkanı da gelecek mi? Ne içersiniz, yemekten önce bir şey için. Bir martini?.. İlhan, söyle
senin o banka müdürüne, ayılık etmesin ulan... Bilmez miyim, senin sözünden çıkmaz o.
Çok ötme. Bakan geldi, yer aç. Fırla ayağa! Kapıya fırla! Bak oğlum, mebus bey ne
emrediyorlar? Ne emredersin kirvem? Şey yir misin şey, kariydez şiş yir misin he? Yi yi...
Dördüncü kat uzun sürer. Beşinci katta...
Az sonra nikâh kıyılacak. Biraz gecikmiş, öncesi uzun sürmüş bir nikâh. Konuklar
beşinci kata asansörle çıkıyorlar. Birden burda oluveriyorlar. Aşağıda, girişte mantolarını,
paltolarını, rölövelerini –bazıları kürklerini değil ama– bırakıp üçer beşer ulaşıyorlar
buraya. Dün tarhana kararken bugün ansızın pokere oturuvermiş eller gibi. Dün köylüye
urgan, kına satarken bugün ansızın yedek parça, motor ve kaçak otomobil lastiği satar
gibi...
Çiçekçiler çiçekleri merdivenlerden yukarı, salona taşıdılar. Sepet sepet, buket buket...
Bazılarını salondaki orkestra yüksekliğinin iki yanına –Tezel’in hakkı var. Gerçekten altın
zincire vurulmuş bir kürek mahkûmu bu kadın–, bazılarını dans pistinin çevresine –orda
bir garson duruyor, ama eli boş–, birçoğunu, sonbaharın çok renkli ve en iri patlarıyla göze
en çarpıcı kılınmışlarını giriş kapısının tam karşısına dizdiler. Pistin üst başına
yerleştirilmiş parlak kırmızı örtülü, üstüne güller, karanfiller serpili masanın –
kayınvalidem oralarda, hem baş köşe, hem hiç köşe olan bir koltukta oturuyor şimdilik–
üç yanma... Geciken çiçekler, salonda kendilerine uygun yer bulunamayanlar ve daha
gelmekte olanlar ise asansör iniş kapısının tam karşısına, duvarın dibine sıralandı,
sıralanmakta. Kız ve oğlan tarafı da, her çiçek sepetinin önünde biri olmak üzere çoktan
dizilmişlerdi oraya zaten. Belki ilerde birine anlatırım, kim bilir. Aklımda bulunsun. Yok,
kimseye bir şey anlatacak değilim. Anılarımı da yazmayacağım. Kendimi bir düğün
salonunun şu köşesine diktim; bakıyorum işte.
İlhan, Generalin bir omuz başı gerisinde duruyor. Müjgân, Generalin karısının bir ayak
boyu gerisinde. Buna nasıl boyun eğiyorlar? Müjgân, nasıl oluyor bu? Müjgân’m
dudaklarında bu durumu, bu durumun akla getirebileceği soruları yanıtlamakla görevli bir
gülümseme: Bir kez için. Bir kez için. Giriş çok sıkışık. Çok da gelen var, onun için. Bir kez
için bir omuz boyu ve bir ayak boyu gerileyebiliriz. Kızımın hatırına. Kızımın mutluluğu
için. Bugüne bugün General Generaldir, Generalin karısı da Generalin karısı. Yoksa
Nuriye’nin de, o Generalin de dün ne olduğunu bizden iyi kim bilir? Hem bu bir şey mi
canım? Sen bunları, bu Nuriye’yi falan kabul günlerinde görsen!.. Bu ne ki? Bir akşam için,
bir nikâh süresince Nuriye’nin şu ka–darcık gerisinde durabilirim. Ne çıkar bundan? Yarın
nasıl olsa yuvalarını yaparım. Nuriye’nin Nuriş hanımefendiliğini nasıl yerle yeksan
ederim, görürsünüz. Dün koskoca bir mebus kızıyken, bugün de İlhan’ın karışıyken ben,
bir zamanların şalvarlı, başörtülü Nuriye’sini takar mıyım? O gün telefonda da dedim ya
sana Ömer, demedim mi? Punduna getirip getirip nasıl Nuriye deyi deyiverdiğimi
söylemedim mi? Daha durun. Daha görürsünüz...
“Oy, oy, oy! Suç bende. Bir kadeh içki için bile Generalden kumanda bekliyoruz. En
önemliler toplaşmaymca asıl toplar atılmayacak desene? Tam İlhan’a göre!..”
Tezel’in bu gülüşünü severim. Kısık. Dolgun. Salaklığı düştüğü yerden el uzatıp
kaldıran. Ya da bir çukur açıp içine gömen. Üstüne de bol toprak atan. Gözönünde dolanıp
durmasın diye.
“Nuriş hanımefendi, oğlumun düğününde aileyi tam takım isterim, demiş. Taa
Amerikalardan kızkardeşini bile getirtmiş.. Orda, yanında duran var ya, o işte. Hani
brokarlı, etollü... Eytm hanım diyorlar...”
Devetabanının öte yanında birileri böyle bir şeyler söylüyor. Biri, yaprakların arasından
başını uzatıp da, “Öyle değil mi Ömer bey? Damadın teyzesi değil mi o hanım?” diye
soruverir–se ya? Bundan korkuyorum. Bu tür soruları Tezel yanıtlamak. Ama hiç böyle bir
görevi üstlenmeyecek, bilmez miyim? “Hıh” dedi bir başka ses. “Ayten adı ne zaman Eytm
olmuş ayol?”
Aysel’e sormalı. Her şeyin yılını, gününü koyar o. Koyar kafasına. Abisiyle, yengesiyle
bağlarını tümüyle kesişinin bile bir günü, bir saati vardır. Hâlâ her şeyi kendisi yönetiyor
sanıyor. Yaklaşmaların da, uzaklaşmaların da gününü, saatini ötekilerin ayarlayıp
kararlaştırdıklarını bir türlü göremiyor. Bir türlü inanmak istemiyor buna. Hâlâ, makas
kendi elinde de, zamanını seçip makası kırt diye bastırıverdi sanıyor abisiyle onu bağlayan
aile kurdelesinin orta yerine. Kırt. Kırt ha? Abin isteseydi ya bu düğün olmazdı ya sen de
burdaydın. Abin ne söz? Müjgân bile gerçekten isteseydi, Ayşen’in düğünü bir başka çeşit
olurdu, sen de o zaman burda bulunurdun. Müjgân’m telefondaki sesi: Biliyorum, istesek
de gelmez Aysel. Onun böyle yapmasına çok üzülüyorum inan. Ama lütfen sen gel bari
Ömer. Lütfen gel. Rica ediyorum. Beni kırma...
Öyle ya, paçasına biraz Batı uygarlığı bulaşmış eski bir milletvekili kızının onuruna onur
katacak bir profesör de bulunsun bu törende. Biraz okuyup yazmış, biraz oynayıp çizmiş
kişiler de bulunsun. Oğlan tarafına ‘bak bizde daha neler var diyebilsin Müjgân... Birkaç
saat önce Aysel’in bir yandan bilmem ne araştırma kitabını karıştırıp, bir yandan da
sigarasının dumanlarını havaya püskürte püskürte söyledikleri bunlar. Yok saydığı, sırt
döndüğü birtakım adları nicedir ilk kez ağzına alarak. Bu adları anmak zorunda kaldığı
için de kendine öfkelenerek bir yandan... Ben de durmuşum, o en tanınan bilim adamı
sesimle “İnsan kitaplardan ve kürsülerden iyice yere indi mi, artık batsan da, çıksan da
yürürsün...” diyorum. Aysel şunca yıllık karım. Ne olsa, batana dek yürürsün, iyice batana
dek, diyemedim. Ayrıca, dengeli bilim adamı oluşum, yirmi iki yaşında güzel bir kızın bana
tutkunluğunu sezmemden gizli bir sevinç duymama da engel değil. Değilmiş işte. Aysel’le
tartışmayı kısa kesmemin nedeni bu sevinci kendimden bile gizlemem miydi acaba? Ayşen
sıranın en ucunda duruyor. Burdan bütünüyle görünmüyor şimdi. Bazan iyice görünmez
oluyor hatta. “Ayşen’imi kırma Ömer!” Ana sesi. Bu ana sesi Müjgân’mki bile olsa,
yürekten inandırıcı ve nedense güvercinsi. Gurklayan. “Beni kırma,” demesi yetmedi.
“Ayşen’imi kırma”yı da ekledi.
“Ayşen kırgın bir gelin. Minicik bir kırgın gelin. Amaan, umurumun teki değil Ömer!
İçkim nerde?”
Sahi, Tezel’in içkisi nerde? Onu unuttuk gitti. Ama asıl aranması gereken içki tepsileri
mi şimdi, yoksa ‘Ayşen’imi kırma’nın ardından patlayan Tezel’in bu ‘kırgın gelin’ sözü mü?
Amaaan, umurumun teki değil! Bunu söylerken ellerini koltukaltlarından çıkarıyor Tezel.
Sesi bir an, birkaç kişinin kulağına varacak denli yüksek patladı. Müjgân da, taa ordan bir
koku aldı. Bir kıpırdanma. Durgun, yolunda akan bir su bulandı. Bir şey var. O yanda bir
şey oluyor? Ne oluyor? Ya Tezel edebiyle duramaz da, bir noktada kız tarafını, bizi
utandırırsa?
Açgözlü Müjgân’ın –kitaplardan yere inmenin başlangıcı yeni bir dil öğrenmektir–
gittikçe azala azala pek az kalan korkularını da benim yatıştırmam gerekiyor. Bu yeni dili
öğrenmekte de bocalanıyor ne olsa: Ayşen’in beyinsiz annesi, ne bakıp duruyorsun göz
ucuyla Tezel’e ha? Çağırmasaydınız. Taa İstanbullardan kalkıp gelmesini istemeseydiniz.
Aa, olur mu? Ele güne karşı, Generale, Generalin karısına, üstüne ‘(...) Bankası çiftlere
mutluluklar dilef, ‘Tel–San Şirketi – Tebrikler1, ‘Yunus Dağcı ve Ortakları’, bilmem ne ‘(...)
Kuvvetleri Komutanı ve eşinden’ –Kuvvetleri’nin önünü portmanto gibi her yanından bir
şey sarkan, her yanına bir şey asılı bir kadın kapamış, görünmüyor– ‘Şark halıcılık Şirketi’
–demek Müjgân halı istifleme merakını tüketmemiş daha–, ‘Oyak Pazarlama:
Mutluluklar7, ‘Sertek İnşaattan en iyi di...’, ‘Kar–Taş ve Ortakları’ndan saa–.–ler’
kurdeleleri geçirilmiş bütün bu çiçek sepetlerine, çiçek buketlerine karşı olur mu? Hem
canım, aile çemberinde adı sanatçıya çıkmış, üstelik geçen hafta bir televizyon
programında iki dakika görünen biri de bulunsun.
İşin kötüsü, Aysel haklı. Öyle ya, bunlar duvarlarını Bitaraf Kadın Ressamları’nın
manzara resimleriyle süslemeye, kirazların çiçek açtığı dev panoları içki köşelerinin
arkasına döşemeye başlamadılar mı çoktan? Müjgân, ünlülerin ressamına kendisini çok
güzelleştiren bir portresini yaptırmadı mı daha ta kaç yıl öncelerde? Bale, opera gecelerine
gitmiyorlar mı?.. “Bunlar Ömer abi, annem gibiler, bunlar, bale, opera gecelerine
gidiyorlar saçlarını kabarttırıp ve ertesi sabah kahve içmelerde buluşarak rengi solmuş
yüzleri, buruşuk gözkapaklarıyla, hantal elleriyle, ama o ellerin parmaklarından iki
pırlanta, bir elmas, bir de her yıl değiştirilmiş, her yıl yeniden edinilmiş, her yıl
birbirleriyle yarışarak, vitrinlere yeni konmuş yeni taşlardan, beyaz ya da sarı altından
evlilik yüzükleri de eksik olmadan, dün gece Meric’imizi seyrettik, şeyde, nerde
seyretmiştik, canım işte o kocasını aldatan karının nasıl rezil rüsva oluşunda, demiyorlar
mı, boğacağım geliyor onları!.. Bizim eve asılan iki manzara resmi, bitaraf ressamların da
olsa, sorun anneme, sorun babama bakalım hangi tarafsızın resmiymiş bu, adını
söyleyemez size!”
Bir solukta anlatacağı ne çok şeyi varmış Ayşen’ciğin. Boş bıraktığı nice yeri ise şimdi
benim doldurmam gerekiyor. Tezel’inse bir yandan zararsızlaşırken, öte yandan en
utanılası, en tehlikeli yıllarında olması ne kötü! Ne kötü Müjgân için, İlhan için ne kötü –
tek birleştikleri nokta olmalı bu– Salim efendiden artakalanların bir general ailesine, hadi
onu geç, yarın vızgelecek bu general ailesi, ama böyle bir yüksek topluluğa karşı yüz
ağartacak üç beş üyesini çıkaramaması!..
Müjgân, asansörden inip önlerinde kuyruğa dizilenlerden bir bayın –vişneçürüğü kadife
ceket giymiş, kötü dikilmiş– elini öpmesine izin verirken bir yandan da bana bakıyor. Rica
dolu bakışları: Kuzum, sen ayarla, kiminle tanışmak, kiminle tanışmamak Tezel, olur mu?
Ne kadar içmek, ne kadar içmemek, olur mu Ömer? Bak daha şimdiden... Şimdiden iki
kadeh devirdi. Gözümden kaçmadı. Evde de içmiştir gelmeden. İçmiştir o...
“Sen bekle Tezel. Taa dipte eli tepsili bir garson görüyorum.
“İki bardak birden al.”
Müjgân, elini öpen kadifeli bayı damadın teyzesine, Ayten hanıma devrediyor. Üzülme
sen Müjgân. Yorma kendini. Dünürleriniz ne bilecekler, yıllardır Amerika’ya yerleşmiş
Eytın hanımla şimdi burda olmayan, Cincinatti’de, ‘sitizen’ olan kocası Cim Törk ne
bilecek ve ne bilecek konuklarınızın büyük bir bölümü, Tezel’in İstanbul’da nasıl
yaşadığını? Ne bilecekler burdakilerin çoğu onun ‘serbez’ yaşadığını? “İlhan bey, küçük
hemşireniz büsbütün serbez yaşıyor diyorlar, doğru mu alla–haşkınıza, inanamıyorum.”
“Damat teyzesi mi, damat dayısı mı böyle demiş diye üzme canını sen Müjgân. Ne kaldı
surda alnımızın akıyla ilk torunumun mürüvvetini görmeye? Ahh Tezel hınzırı, ötekinin
yüzünü bile doğru dürüst göstermeyecek bana. Kimbilir kimin ellerinde şimdi biricik oğlan
torunum.” Bu da kayınvalidem. Sevmekten cayamam Fitnat hanımı.
Yirmi yıllık kayınvalideme yakın gelmemeye özen göstererek içki tepsisini ikinci bir
umut ışığı gibi dolaştırmaya başlayan garsona yaklaşmaya çalışıyorum. Ayrıca emekli
albay Ertürk’le karısı Gönül’e de –artık iyice raf dışı, safdışılar– hemen şimdiden
rastlamamam, kendimi onların aklına getirmemem de gerekiyor. Kavanozların dışına
püskürtülmenin kabağı niye benim başıma patlasın? Birader, Ömer bey, biraz kıyıya
çektirseniz şu çiçekleri. Nikâh memuruna geçecek yer kalmamış baksanıza. Her şeye
yetişemiyorum ki tek başıma...
Böyle bir şeyler diyebilir bana; orkestraya ilk olarak, yani düğün marşından önce, Harp
Okulu Marşı’nı ya da Kore Gazileri’ni çalmalarını söylememi isteyebilir emekli albay
Ertürk, damadın dayısı. O isterse olmaz. Ben istersem, kimse emekli albayımızın kendisi
için bir şey istediğini anlamaz. Çünkü o, kendisi için hiçbir şey istemedi ki bu hayatta, hep
vatan için istedi ne istediyse. Sen de haddini ve yerini bil Ömer bey kardeşim. Kore’ye sen
gitmedin bir kez. Marşını çaldırmak da sana düşer; bukadarcık bir zahmete katlan artık.
Herkes haddini ve görevini bilsin, işte bukadar!..
Emekli albayla rastlaşmadan garsona ulaşmak da kolay değil. Her köşeyi tutmuş bir hali
var.
Tezel’in burada bulunuşundan azbuçuk gurur duyan, buna sevinen iki kişi de mi yok
peki? Olmaz olur mu? Biri annesi işte, Fitnat hanım: Bak bir de serseri derler benim bu
kızıma. Serseri diyemem ya, isyankâr, hatır gönül dinlemez olanı asıl öteki. Aysel.
Tezel’çiğim, nesi var işte, koşup geldi yine de torunumun düğününe. Evden çıkarken
yakama bu çiçeği bile o takıverdi.
Emekli albayın karısı Gönül, Tezel’in burda oluşundan daha da hoşnut. Kapıdan
girerken biz –tabii aile çemberinin önden, gecikmeden gelmesi gerekirdi– “Aaaa, Tezel
hanım, sizsiniz değil mi, geçende Paravan’da resminiz vardı vallahi!” demişti.
“Televizyonda da gördük sizi. Bütün komşulara söyledim. Bakın, bakın, dünürümüz İlhan
beyin kızkardeşleri, dedim hatta!..”
Paravan’daki resmi, İstanbul’un onlara mesken olmuş bir gece kulübünde, Yeşilçam’m
bir yığın, iş teklifi bekleyen üçüncü sınıf oyuncularıyla çekilmiş bulunsa da –görmedim
ya–, o televizyon programında Tezel, ünlü bir ressamın yaşam öyküsünde iki dakikalık –
yok, yarım dakikalıkmış; kendisi, emekli albayın karısına, bırakın, canım, yarım dakikalık
bir şey, demişti çünkü–bir figüranlığa çıkmış olsa da, şu Gönül hanımın bunu
önemseyişinden gizli bir hoşnutluk duyacak kerte güçlük mü çekiyor yaşama tutunmaya?
İntihar etmeyeceksek içelim bari!.. Böylece ne olmuş oluyor? Emekli albayın karısından
ayrılınca biz, “İyi bir kadına benziyor bu hatun,” deyivermiş olmasını, önleyemediği bu
gizli hoşnutluğu şöylece kafasından silip atmış mı bulunuyor: Bu iyi hatunlar, bu salaklar
beni ayakta tutsunlar... Yok tutmasınlar! Yok tutmasınlar! Alkol beni ayakta tutar.
Kayınvalidem, oturtulduğu koltuktan beni seçti. Toparlanıp yanında bir yer açmaya bile
çalışıyordu benim için. Ama ben onu seçmemiş, gözüm ona değmemiş gibi yapıyorum.
Kullanılmamış miraslar ne gün içindir, böyle sıkışık an’lar için değilse? Babamın sefirlik
günlerinden bana kalan torbanın ağzını Ayşen’in düğününde de açmazsam ne zaman
açacağım? Her törende açılır o torba. Bayramlarda, kutlamalarda ya da gömülmelerde.
Tezel devetabanının yanında, son umudunu bana bağlamış bir cinayet zanlısı gibi
duruyor. Daha doğrusu, o saksının önünde ayakta durabilme, böyle bir geceyi atlatabilme
umudunu, serinkanlı bilim adamlığımdan henüz istifayı basmama bağlamış biri gibi. O
istifaya karşın, zarafetle ve ciddiyetle bir kadeh içkinin peşine düşerek maşanın ucuyla da
olsa, bir şeylerin ucundan tutuyorum. Bir şeyleri kurtarmaya kalkışıyorum. Birkaç saati ya
da bir Tezel’i. Ayşen’in hatırına, iyi niyetim de üstümde.
“Bu bardaklarda ne var?”
En sonunda karışık kokuları, değişik kumaşları, altınları, elmasları, çok ve beceriksiz
boyanmış yüzleri, kendini hiç sorguya çekmemiş kadın ve erkek gülüşlerini, şimdiden
terlemiş enseleri, eğlenmeye ve kutlamaya kesin kararlı ‘vaay canım!’, ‘ah şekerim!’
ünlemelerini yara yara yanına ulaşıp omzuna dokunmayı başardığım garson, ağzının
içinde bir şeyler geveliyor. Limonata bardaklarındaki sarımtrak sulara uzanıyorum.
Sarımtrak sıvıyla dolu bardaklardan birine, ikisine, üçü... Yok. Üçüne değil. İkisine. Uzun
yıllar dışişleri ailemizin üyesi bulunmuş bir babanın oğlu, üstelik de daha hiçbir gencin
tabanlarını bir masanın üstünden karşısındakine göstermediği çağlarda Oxford eğitimi
görmüş biri olarak, elimde üç bardak birden taşıyamam. Sonunda Tezel gerçekten intihar
edecek bile olsa. Yeniden garson peşine düşmemek, çiğköfteyle Ankara tavasını gümüş
çatallar ve köpüklü şarap eşliğinde yiyecek bu kalabalığı ikide bir varlığından kuşkuya
düşürmemek için Tezel’den başka olsa olsa bir de kendime, evet, en sonunda bir de
kendime bir kadeh içki alabilirim. Bardakları iyice sakınarak, kadifelere, brokarlara
damlatmadan içindekini, duvarların dibinden kıyın kıyın yürüyüp, tanıdık hiçbir yüze
rastlamamaya da özellikle özen göstererek –yıllardır damadı bulunduğum ailenin
herhangi bir yerinden çıkabilir böyle bir yüz– Tezel’in yanına ulaşabilirim.
Tezel, artık nerdeyse, benim elimde iki bardakla dönüşüme değil de, yanma dönüşüme
seviniyor. Sanki yokluğumda biri ona, bluzunuz ne güzel, nerden aldınız, diye sormuş, o da
bunu iyi kötü yanıtlamak zorunda kalmış. Ya da Gönül hanım geçmiş bir kez daha
yanından. Gitmeden bize de buyrun, buyurmazsanız valla üzülürüm, demiş.
Misafirlerimizi siz de karşılaşanız. Sizi televizyonda gören bana soruyor. Buyrun gidelim,
burda bir komşularımız var, onların yanma götüreyim, pek merak ediyorlar, benim kız da
öyle, şimdi telâşem biraz azalsın da getireceğim zaten, demiş de olabilir daha kötüsü.
Çünkü “Bana ne bu yaşama fukaralarının düğününden!” sözü tuzla buz olmuş gibi
duruyor.
Ne güzel kızdı Tezel. Ne havalı. Ailenin en güzel, en yetenekli, en çağdaş çocuğu. Şimdi
şu hale bak. Gözlerinin altı balon balon. Yanyana durmuş, protokolü ikinci dereceden,
üçüncü dereceden, ne kadar geriden olmak elimizdeyse o kadar geriden yerine getirmeye
çalışıyoruz. Ses vermez bir laternayla kolu dönmez bir borulu gramofonuz işte.
“Sana ne oldu? Pek içmezdin bir zamanlar?”
Uzattığım bardağı çarçabuk yarılarken söylüyor bunu. Bir çeyrek saattir yalnız içki
tepsilerini gözetlemiyor mu? Dört dizi altın zincir takınmış kadını seçişi bile, geciken içkiye
karşı kendini oyalamak değildiyse ne? Benim de, birinin önünde eğilmeye hazırlanan
garsonu önleyivermem salt Tezel için miydi? Soruyor bir de. Eskiden içmezmişim pek. Pek
içmezdim, evet. Ne olmuş? İnsanlar değişir. Her bir biçimde. Her bir yöne doğru. Son
yıllar hele, pek içmiyordum. Kafamdan, bilgimden başkaları daha iyi yararlanabilsinler
diye. Sigarayı da bırakmıştım hatta. Beynimi uyuşturuyordu. Oysa benim iri beynim
başkalarına gerekli. Bu nedenle, başkaları adına sigarayı bırakmak için verilen savaş da
var.
Tezel, kendisine tuttuğum sigarayı tüttürüyor. Ben birini bitirdim. Birini daha yaktım.
Buna değin bir sorusu olmadı neyse. Sigaraya karşı verdiğim büyük savaştan habersizdi
çünkü. Şimdi camlı kapıdan içeri girenlere mi bakıyor, yoksa bardağı dikerken bakış açısı o
yana mı rastlıyor, ayırdedemiyorum. Buzu erimiş, kalitesi düşük bir viskiyi art arda
yudumlayıp duruyor.
“Chivas Regal bile değil!”
“Suç sende. Abine öğretmeliydin. Her yere birden tırmanırken bazı aksamalar olacak
elbet, kolay mı?”
Konfeksiyon çağı. Ben de bu çağa uygun hazır sözler bulup söylüyorum işte. Tezel, hazır
giyimin bu denli ayağa düşmüşünü sevmez. Omuz silkip başını çeviriyor zaten: Kısa kes
Ömer. İniştesin. İnişte, göz çıkaran iri laflara yer kalmaz hiç.
Tezel öyle sansın. Ben o inişte yirmi yıllık karımla, aydın olmak adına sırt çevirdiğimiz,
görmezden geldiğimiz bütün ucuzluklara rastladım. Onların arasında kendime de. Şimdiki
kendime. Gencecik bir kızın bana sevdalanmasından delikanlı sevinci duyabilen kendime.
Bu da mı ucuz? Ucuzsa ucuz olsun.
Tezel’in ilgisiz bakışları. İlgisiz bakışları kimin üstünde? İlhan’da mı, Müjgân’da mı,
Generalde mi bütün nişanlarını takmmış, kat kat çene altı dar yakasının üstüne yığışmış
olarak asansörden hâlâ uç uca inip duranların ellerini yüzakı oğlunun yanıbaşmda sıkıp
duran, aşağıda da iki cip dolusu koruyucusu bekleyen? Bana ne Tezel’in nereye
baktığından ya da Generalden ve onun kara–sarı parlak bir kumaşa sarınmış ağlak suratlı
bodur karısından? Ben Ayşen’i görmeye çalışıyorum. Bana ne onların yüzakı Ertan’ından?
Ertan mıydı?
“Ertan mıydı damadın adı?”
“Sen Ercan demedin mi?”
Bilmem. Belki de demişimdir. Ben Ayşen’i düşünüyorum. Hem buraya gelmemezlik
edemiyecek, hem buradan çıkıp gitmeyi her saniye isteyecek ölçüde...
Tezel’e, bütün içkilerin benden, yürü çıkıp gidelim buradan, demek bile istiyorum.
Deme. Deme. Burada hem Ayşen’in sevgisi kanat çırpıyor başının üstünde, hem güven
altındasın Ömer. Sonsuz derecede güven altında. Tezel’in yarın sabah bütünüyle başına
kalmayacağından emin değilsin. Gözünü kırpmadan yapar bunu. Siyah eteği, Rus biçimi
ipek bluzuyla, dizlerinin üstüne çıkan çizmeleriyle bir sabah, bir aralıkta ayılır ayılmaz,
poflayarak çekip gidene dek başına kalır. Kalsın. Aysel’in bu sabahki bakışını, kanayışını
içinin, son aylardaki uzaklığını, uzaklığınızı, senin onun içini kanatışını bu akşamüstü,
kanatışını –Aysel yeniden doğrulmak zorunda kalacak şimdi– hak etmiş olurdun.
Kızkardeşiyle... Yeğeninin düğünü başlamadan daha, Anadolu Kulübü’nden kaçarak...
Ayşen’in seni bir delikanlı gibi nerdeyse sevindiren, buraya gelmeden önce ilk kez kendine
dikkatle baktırıp sana, yaşlandım mı? bile dedirten tutkusundan kaçarak... Yalnız olmayı
bile göze alamadan. Sığınmak için bula bula Tezel’in içkili dünyasını bularak... Tezel’le
ayakta duramayacak denli sarhoş olup herkeslerin girdiği şu kapıdan sarmaş dolaş
çıkarak. Müjgân’ı, İlhan’ı ve belki Fitnat hanımı da kuşkular, öldürücü tedirginlikler içinde
bırakarak... Kimselere renk vermeyecekler. Yine de sürekli aranacaklar. Alçak sesle, üçü
birbirine soracak. Ayşen’e soramayacaklar. Ama Ayşen onlara soracak. Müjgân da,
burdalar hurdalar, şurdalar şurdalar, diye baştan savma yanıtlar sıralamak zorunda
kalacak. Göz ucuyla her şeyi kollayıp, herşeye yön vermek kolay mı? Bu ‘rezalet’ en çok onu
uğraştıracak, en çok onu yoracak: Ben anayım İlhan, ben anayım! İster miyim biricik
kızım, bu mutlu gününde herkeslere mahcup düşsün? Keşke bunları da çağırmasaydık.
Otursalardı oturdukları yerde Aysel gibi!
İlhan, annesini hem hiç göze batmayacak, hem kimsenin gözünden kaçmayacak, gerekli
kimselere onur köşesi bile dedirtebilecek bir koltuğa oturtmuştu. Fitnat hanım siyahlar
içinde, yakasına da Tezel’in iliştiriverdiği bir sarı gonca gülle, aileyi büsbütün tarumar
edebilecek gizli planlarımdan habersiz, gelenlere bakıyor: Şükür bu günleri de gösterene,
diyen bir yüzle. Kendisini, bulunduğu köşede seçerek gelip elini öpenlerin, ne mutlu size,
torununuzun düğününü de gördünüz, inşaallah onun çocuklarımınkini de görürsünüz,
diyenlerin çok olmasını bekliyor. Severim onu. Bu sevgiyi elinden, iki yanaklarından
öpmeye vardıracak denli açığa vuramadım belki. Ona yeterince yakın duramadım ama,
kendisine sevecenliğim sonsuz. Kaç yıldır artık geceli gündüzlü bir hizmetçisi olduğu
halde, o hizmetçiye karşı ‘hanımefendilik’ etmekte gösterdiği beceriksizliği sevdim. Yaşar,
ona kahvesini getirirken usulca bir toparlanmadan, ayağa kalkacakmış gibi yapmadan
alıkoyamaz kendini de, oğlunun gelini Müjgân’ın, “Anne, anne, bunlarla yüzgöz olmaya
gelmez. Otur, hanımlığını bil canım”larını anımsayıp, bu kez de aşırı bir çalımla geri
oturup kurulur koltuğuna. Bunu sevdim. Az sonra burada birçok kişi, ilk dans adımlarını
nasıl şaşıracak. Fitnat hanım da artık bukadarcık şaşırmasın mı yeni adımlarını? Üstünde
en çok ne yanı seçeceğini bilememenin yorgunluğu var. Onu evlâtları arasında bir seçme
yapma durumunda kim bıraktı, bir bilebilse!
İlhan, onu bu koltuğa oturttuğunda Tezel’e annesinin yanından ayrılmamasını
söylemişti. Protokolü bu sırada, böylece yerine getirmesini istemişti ondan. Ama Tezel,
usulca bir okşadı annesinin omzunu: Otur burda sen. Otur sessizce. Gelene gidene bak.
Oğluna bak. Torununa bak. Mutlu ol, demeye getirerek. Sonra beni kolumdan tutup, bu
devetabanının yanını seçti kendine: Şimdi annemin yanında kalsam, herkesle tanışmak
gerekir. İşin büsbütün rezili çıkar, dayanamam...
Henüz otuzunda olmalı. Belki otuzunda bile yok. Yine de nerdeyse Aysel’den çok
yıpranmış. Eli yüzü üfürülmüş sanki. Daha düne dek incecik bir kızdı bu. Ünlüydü de.
Epeyce ünlü bir ressam. Nasıl böyle oldu Tezel? Tablolarına kullanamadığı boyaları
gözlerine, yüzüne mi sürüyor artık? Tablolarını daha güzel boyardı ama. Gergin bir tuvale.
Hep kendi renklerini, kendi esintilerini bularak. Hiç sezdirmeyerek bir boya, bir fırça
kullandığını. Hiç elevermeyerek bu resimlerin bir resim bilgisi taşıdığını. Hiç
bağırmayarak hücrelerin de rengini bildiğini, biçimlerini sezdiğini, kokusunu bile
duyduğunu. İyi bir resim nasıl anlatılır? Hem kendini siliş bu resimlerde, hem tepeden
tırnağa kendisi oluş nasıl boyanır? Gergin bir tuvale böyle boyardı. Şimdi, gözlerini,
gözkapaklarını boyamakta daha hünerli olabilirdi yine de. Kusur gözkapaklarmda mı,
ellerinde mi? Elleri titremeye başlayınca gözkapaklan elbet... elbet gözkapakları şeydince
de...
“Bana bakıp durma. Kapının önüne dizilmiş aileye bak sen!”
Haksızlık etmişim. Onu, yalnız içki tepsilerini kolluyor sanmakla yanılmışım.
“İlle gitmek zorunda değilsin sen de,” diyordu Aysel bu sabah. Uzun süre susuldu sonra.
Ben de, kafası olduğu gibi önündeki işte, o allahın belâsı bitmez tükenmez
araştırmalarında sanıyordum yine. Anadolu Kulübü’nde boy göstermeyi Ayşen’i
sevindirmek için mi, kendimi sevindirmek için mi düşündüğümü bile soruyordum kendi
kendime. “Ama gitmek istiyorsan, iyi ya Ömer, kendi bileceğin şey elbet. Tezel de var işte.”
“Tezel de var işte,” der demez, sesinde bir değişme oldu. Titredi o ses. Ne denli
önlemeye çalışsa da, hüzün elini kolunu sallayarak geldi, çöküp oturdu yüzüne, gözlerine:
Tezel, neden eskisi gibi konuşamaz olduk biz? Konuşursak neden anlaşamaz olduk? Hiçbir
sözün sonunu birbirimizi kırmadan getiremez olduk, neden?
Ben de o zaman neden o eski aşk dolu dostluğumuz için yeni bir çaba harcamaktan
çekindim? Yüzüne, gözlerine bulaşan bu hüznü neden sevip okşamadım? Kim tuttu beni?
Tezel sabah erken, otobüsten annesinin evine iner inmez telefon etti. Ama bu, salt
bugünkü protokolü yerine getirmekte nasıl bir yol izleneceğini Aysel’den öğrenmek istiyor
süsü verilmiş bir telefon olmalı. Ablasıyla aralarında çok uzak, yakınlığı özenle bastırılmış
uzak, soğuk bir konuşma geçti: Hoşgeldin. Sanırım düğüne geldin. Yok, ben
gelmeyeceğim. Bilmem. Ömer’in kendisine sor bunu. Gidecekse birlikte olursunuz. Yaa,
evet. Öyle. Güle güle.
Zorla takınılmış bu uzak tavır, bu soğuk ses, hadi kalk bize gel, çabuk gel, özledim seni,
diyemeyişi bütün gün içinin bir yanını didikleyip durmuştur. Kendi yapamadığını
kızkardeşin–den bekliyor.
Şimdiyse Tezel’e bakıyorum. “Bana bakıp durma!” demesi ona bakıp durmam için bir
çağrıymış gibi. Onunsa içkisiz kalmamaktan öte beklediği hiçbir şey yok. Öyle görünüyor.
Aysel’in uzak sesini ânında unutmuş bir Tezel bu. Değilse de alkol unutturur.