Baba İshak Destanı

I. BÖLÜM

Fırtınanın ormanda gök gibi gürlediği; ilk yaz yağmurlarının haşin, uslu, güzel ve hesapsız boşandığı bir geceydi. Terliyordum, hırsımdan yumruğumu sıkıyor, sabrımı yiyordum. Yüreğim Nesimi’nin çığlığını kuşanmıştı sanki:
“Bende sığar iki cihan
Ben bu cihana sığmazam”
Sonunda ipek gibi yumuşak, ama derin bir uykuya daldım. Sıkıntım, toprağa serin soluğuyla yayılan, şirin, pembemsi bir mercan çiçeği gibi dineldi. Ve bu uyku beni büyük serüvenlere, yaşamımda tatmadığım görkemli bir düşün maviliklerine götürdü.
Ağır bir kilit şakırtısıyla birlikte, demir kapım açıldı. İçeri akça sakallı, kızıl börklü, çarıklı bir koca Simavna kadısı oğlu ?eyh Bedreddin girdi. Aynı anda sağ kulağımın memesi bilincime şu dört soruyu üfledi:
Aydın ellerinde ceran gezer mi?
Analar al yeşil tuğra bezer mi?
Bacılar tuğraya sedef dizer mi?
Sedefin üstüne ayet yazar mı?
Bedreddin’in eğninde ibrişimle teğellenmiş halis deve tüyü dokuması bir çerkez kaftanı, elinde ise yeşil bir asa vardı. ?eyhin hemen ardında ünlü mülhid Burak Baba’nın gülümseyen zeki gözlerini farkettim. İrice gövdesinin belden yukarısı çıplak olup, aşağısına kırmızı bezden bir futan bağlamıştı. Başına ise hafif, al bir sarık şeklinde tülbent sarmış ve iki tarafına manda boynuzu raptetmişti. Babanın elinde gayet uzun ve heybetli bir nefir vardı.
Hemen ayağa kalktım, buyur ettim ranzama. Hayretimden hayalarım titriyor, göğsümden göbeğime kızgın ter damlaları sızıyordu. Burak Baba torbasından aluç çiçeği kokan alımlı bir kalender iklimi çıkardı, alıp ranzama serdim. Kilimin göbeğinde narin bir kar çiçeği vardı. Taze gelin hüneri ve eşek teri kokuyordu. Geçip karşılıklı bağdaş kurdular. Hal hatır sorduktan sonra, Bedreddin ziyaretinin nedenini şöyle açıkladı:
“Bir aydır ki bu mağrur, bu mahzun, bu ağlamaklı hücreden, senin geceler boyu ‘Baba Ishak! Baba İlyas!’ diye yükselen sayıklamalarını duyarım. Avazın kabrimi, kabrim bilincimi uyardı. Anladım ki sen tüm sıfatlar saltanatını kaldırmaya ant içen, zamanın gerçek sahibi Ishak’ın serüvenini okuyor, fakat bir türlü bu düğümü çözemiyorsun. Ruhum bu meseleyi sana anlatmamı buyurdu. Kalktım, Sind mülhidleri gibi üryan ve giryan geçinen, güzeli sevip güzele inanan ve inancının ateşinde yanan Derviş Burak’a vardım. Ishak’ın hurucunu iyi bilen bir derviş olması sebebiyle yanıma alıp, bu viranhaneye yöneldim.”
“Işığın yönelmediği karanlık var mı? Çok iyi ettiniz. Bana Baba’nın destanını dilinizden dinleme fırsatını verdiniz. Dahası, mavi gecelerin, vahşi bozkırların, toygarların, ördeklerin, turaçların, kazların ve küçük su kuşlarının selamını ilettiniz, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.”
Bedreddin, daracık hücremi, iri, ela gözleriyle şöyle bir süzdükten sonra, Burak Baba’ya:
“?u hale bak Derviş Burak” dedi. “Asırlar geçmiş aradan, bilincimiz, yaratıcı gücümüz, gönencimiz kurtulamamış hâlâ... Kurtulamamış şu lanetli şehvetin, servetin ve şiddetin hükmünden.”
Burak Baba, kurnaz, şirin, şeytani bir edayla hücreyi süzerek gülümsedi.
Bedreddin, “Başla anlatmaya Derviş başla, vaktimiz dardır” dedi.
“Nereden başlayalım; Ishak’ın şafağı öylesine muhteşemdir ki, onu dil hüneriyle tasvir etmek, hakkıyla renklendirmek, Sultan Süleyman’ın harcı ancak.”
Bedreddin, “Haklısın” dedi. “Huruç ki, yaratan insanlığın gönlünde harmanlanan tüm zenginliklerin, tüm çirkinliklerin ve tüm güzelliklerin yalın bir hançer gibi ışığa çıktığı ve inancın sancaklaştığı ince bir sanattır. Zordur elbet böyle bir sanatın anlatılması, ama sen yine de bir başla bakalım. Türkmen’in Anadolu’ya göçünden başla ki, Ishak’ın hurucu daha iyi anlaşılsın. Zaten bu işi birlikte kotaracağız.”
Derviş Burak, ensesini tatlı tatlı kaşıdıktan sonra, yorgunluğunu usulca duvara yasladı ve başladı anlatmaya:

Günahın defne filiziyle beslendiği
Deccalın arza indiği
Işığın gizlendiği
Bir vakit
Kan kılıca meftun oldu.
Harzemin harlı şeşberi
Karahıtayı vurdu.
Ki ol cümle tahtların tahtı
Büyük Selçuk’un bahtı
Nağralar nallar altında
Turab oldu.
Uç verince sonra muhteşem Moğol
Asya sahralarından
Ürktü yuvalarından
Horasan’dan Fergana’dan
Azerbaycan ve Errandan
Türkmen kolları.
Halaçlar kıpçaklar
Karluklar kanklılar
Envai çeşit Türk tarikatları
Yeseviler
Hayderiler
Kalenderiler
Aktılar oymak oymak
urum illerine.
***
Urum ki
O zamanlar
Bir kavimler seccadesi
Çiçek destesi gibi
Elvan elvan idi.
Uluğ Keykubat’ın
Bu sırlar seccadesine
Hükmettiği bir seher vakti
Arifler Sultanı
Baba İlyas
Tacını hırkasını
Tesbihini asasını
Ve aynasını alıp
Horasan’dan
Sökün eyledi Rum’a.
Ve bir uludoğan gibi süzülüp
Çat Köyü’ne Amasya’nın
Serdi postunu.
Güneşe ve yeşil ovalara gülen
Geniş pencereli
Bir tekke yaptırdı
Çimenler doruğuna.

Tam bu sırada, yanar-dönere çalan bir çift mercan bakışlı kumru kondu mazgalımıza. Kumrulardan birisi:
“Ey Bedreddin, ateş palalı erenlerin piri Bedreddin! Ben ki, Gırnata Sultanı İbni Ahmer’in zındıklıkla suçlayıp zındanda boğdurduğu ?air Lisanuddin Bin Hatib’im; İbni Haldun’un dostu...”
Diğeri:
“Beni tanıdın mı Bedreddin? Ben ki Memlük Sultanı Müeyyeddin’in ‘derisi yüzülsün, ölüsü yedi gün halka gösterilsin’ diye ferman buyurduğu Ozan Nesimi’yim.”
İkisi birden:
“Sükutumuzu som altın eyleyip, dinlemeye geldik kılıcın aşkını; terleyen nabzın, kitabın ve prangalı inancın aşkını...”
Üçümüz de felaket şaşırdık. Bedreddin:
“Siz ki, kırılan kalemlerin inadısınız. Çoban yıldızı gibi ışıyor hâlâ gecenin tepesinde avazınız. Dinleyin, dinledikçe dilimizi büyüleyin; büyüleyin ki, güzelleşsin destanımız.” dedi ve sustu. Susmasıyla kurşun gibi bir sessizlik çöktü betona. Bekledik, bekledik, bekledik.... Baktım olacak gibi değil, ?eyhin ve Baba’nın bakışlarını kumrulardan almak, destanın akışını sağlamak için Baba’yı dürterek:
“Derviş” dedim. “Göçlerin olduğu dönemlerde, şu emirler gürzünün, yani bugün bile nasıl ortaya çıktığı benim için bir sır olan şu Anadolu Selçuklu Devleti’nin durumu neydi ve Türkmenlerle ilişkileri nasıldı?”

Selçuklu’nun
Demirbuyruk devleti
Altaylar’dan Erciyes’e
Hançer gibi sokulan
Konar-göçer beylerin
eseridir.
Ateşi ve örsü
Narı ve buğdayı özümlediler.
Güneş çılgın bir kız memesi gibi aç
Ufuklar davetkâr idi.
Ki
Sürüleri ve mülkleriyle
Toprağa çöreklenip
Fetih-ferman büyüdüler.
Göçerlikte
Ortak olan otlaklar
Yerleşikte
Yağmacı devlet çarkının
“Miri toprakları” oldu.
Gelgelelim
Melikler taht
Emirler post dalaşıydı
Vurgunun yılan başıyla
Mahvettiler “Miri toprak” düzenini.
Askeri iktalardan
Vakıf adlı
Özel mülkler türedi.
Küçüldü araziler
Rüşvete şarap oldu kan
Nice karunlar parladı
Vurgun ocaklarından.
Bereket açlıkla besledi
Kendi ustasını.
Mera vermediler
Moğol’dan tüyen
O büyük Türkmen’e.
“Uçurumlarda tutun onları” dediler.
Sonunda toprak
Düşman kesildi
Kendi cömertliğine
Ve kaynamaz oldu
Ağustosta beyni kaynayanın
Zemheride kazanı.
***
Velhasıl
Senin anlayacağın
Kıtlığa
Zulmün ve servetin hükmettiği
Göktekinin ‘kurtarıcım yerdedir’
Yerdekinin ‘kurtarıcım göktedir’
dediği
Acayip bir devran idi
Selçuk devranı.
Hele
Huruç devrinin Sultanı
Keyhüsrev ki
Devletin yüreğiydi.
Tahtına
Babası Keykubatı
Zehirleyerek geçen
İri, obur
Bir ur gibiydi.
Onun sarayı da
Tüm Selçuk sarayları gibi
Ney ve şehvet
Tülüne bürünürdü.
Türkçe yazmaz konuşmaz
Türkmeni hor-hakir
Asi, külhani, kurnaz
görürdü.
Ve şu hüküm yükselirdi
Onun haram nefesinden:
“Hunhar Türkler
Köpek ve Kurt gibidirler
Fırsat geçerse ellerine
Yağmayı ganimet bilirler.
Fakat güçlü gelirse düşman
Tüyerler.”
O vakitler
Keyhüsrev’in sağ kolu
Sadeddin köpek idi.
O ki
Gölgesini görünce
Gövdesinden utanan
Gazabını korkusundan
Korkusunu halkın homurtusundan
Alan
Ve boğazı haram ile kuşkudan
Dili yalan ile dedikodudan
Bizar olan
Bir zalim idi.

Destanın tam bu noktasında kumrulardan birisi:
“Nur ol derviş! nur ol!” diye çığırdı. “Zalim ki haram toprağında filizlenir. Zalim ki, korku, yalan, iftira ve kuşku kökleriyle beslenir. Hermes’in kişiliğinde yalanı tanrılaştıranlar gibi, zulmü tanrı tahtına oturtur toprağı güçlendikçe. Ve zalim ki, en kanlı kararlarını susarak verir.”
Üçümüz de şaşkın şaşkın birbirimize baktık. Bedreddin sakalını sıvazlayarak gülümsedi. Derviş, göbeğini kaşıdı. Ve ben hiçbir şey olmamış gibi duvara yaslanırken, “Peki Derviş” dedim, “O dönem Türkmeninin yaşayışı, maddi ve manevi dünyası nasıldı? Çıplak nağralarıyla yeri göğü sarsan bu oymakların tümü aynı inanç kuşağından mıydı?” Bu sorumu Bedreddin yanıtladı.

Selçuklu mülkünde
Türkmen kolları
Kösteksiz otlamış
Ağılsız büyümüş
Sürüler misali
“Otları ve suları
İzleyerek yaşıyorlardı”
Halıcılık ve at terbiyesinde
Bilgi ocağı idiler.
Acayip yayan
Çıplak, cömert
Samimi ve basittiler.
Başlarında
Ayağını taştan
Sırrını yoldaştan
Sakınan
Hem hekim
Hem sihirbaz
Hem musikişinas
Hem de rakkas olan
Kam ozanlar soyundan
Babalar vardı.
Obalarda Halk tasavvufunu
Bunlar yayıyorlardı.
***
Acem mülkünde iken
Deve sütü ve kertenkeleyle
beslenen
Atak Arap kurtları
Türkmen beyleri ile
Ticarete girdiler.
Davar, halı, çadır alıp
İşlenmiş mal verdiler.
Ve üstelik onlara
Ticaretin büyülü dili ile
Hurili meyveli
Tubalı kevserli
Gül bir cennet vaadettiler.
Böylece
Eskiden görünen putlara
Tapan bu erenler
Basra karunlarından
Görünmeyen tek bir puta
Tapmayı öğrendiler.
Lakin
Bir fark ile ki
Türkmen çıplakları
Ali destanını
?aman ruhuyla
Mazdek örsünde
Döver iken
Türkmen beyleri
Ticaretin memelerinden emdiler kini
Ve hazır bir hırka gibi
Giydirdiler eski inançlarına
Arap tüccarlarının
Hanefi mezhebini.
***
Göçerlerin
Burçak ve nar kokulu
Üç eli vardı.
Bir eli
Boynu demir kolyeli
Hayderilerdi.
Bir eli
Aşk ateşinde yanan
“Başı hayran
Gönlü viran
Gözü pür-tufan” olan
Yesevilerdi.
Bir eli ise
Saçlarını
Sakal bıyık ve kaşlarını kazıtan
Seher kiliminde yatan
Tabiata
Suya ve aya aşık erenlerdi.
Yani
Sultan Keykubat’ın (I)
Mazdeki ve Hürremi
Piçleri dediği
Tarlalarda
Ve taş ocaklarında
Çalıştırmak için
Zorla devşirdiği
Sırtlarında cavlaklarıyla
Mazlum Kalenderilerdi.

Kumrular mazgaldan kalkarak yanıbaşımıza, ranzamıza kondular. Gözlerinde elvan elvan gülümsüyordu ruhlarının zenginliği. Nişangâhı yakut alazı gibi yanan bir felsefe, mavi bir derinlik, kocaman iki göz, bir bebek merakı, gül, kelam ve çıplak ve hilafsız bekleyen bir kılıç. Sonra buğday danesi ve sonra uçurumları bakışlarına yükleyen bir narin gazal.... Simavna Kadısı bunları seyrederken, gayet kibar bir tarzda, dizimdeki mahpus işi zeytin tesbihi aldı, gülümsedi. Gülüşünde cazip bir minyatür inceliği vardı. İnsanın içini ferahlatan, önyargılarını, kuşkularını dumura uğratan bilge bir incelik... O anda duraksamasını fırsat bilerek, “?eyhim” dedim, “Hacı Bektaş-ı Veli ne zaman geçti Anadolu’ya?” Alnıma baktı, dilinin o yumuşacık tonu, sekmeyen ritmik edasıyla:
İlyas’ın Rum’a geçtiği
Bir zaman sonra
Rivayet ederler kim
Arıların salkım salkım
Dallara oğul verdiği
Hasretin göverdiği
Bir bereket deminde
?eyh Yesevi
Nefes evladı
Hacı Bektaş-ı Veli’yi
Çilehanesine çağırdı.
Başına geyik derisinden bir börk
Beline kılıç kuşatıp
Tuğra ve alem verdi.
Yesevi:
“Ya Hacı Bektaş” dedi
“Muştular olsun ki
Tarikat mürşidliği senindir
Bundan böyle
Kırk yıl egemenliğin
Ve gönül çiçeklerinde
Canlı bir güzelliğin olacak.
?imdiye dek bizim idi
Bu kudret
Lakin vademiz yetti
Var git
Seni urum illerine saldım
Ve urum abdallarına
Baş kılıp ser-çeşme eyledim.”
***
Ki ol vakit
Muştuluk nuruna gark oldu toprak.
Tüyleri yakut kızılı
Alnı ak
Bir kısrak
Fışkırdı tan yerinden.
Ve kızgın damlalar düştü
Duru sırlağanlara
Kurtların gözlerinden.
Yol açıldı destana.
Hacı Bektaş-ı Veli
Kardeşi Menteş ile
Ak bir güvercin donunda
Horasan’dan uçuverdi Elbistan’a.
Ve bir darı çiçeğinin böğrüne
Susam yaprağının üzerine
Serdi kaftanını.
Ve yeşil benli alnını
Erenler cilvegâhı
Anadolu toprağına dayayarak
Üç kez öpüverdi.
O gece
Bir cem çiçeği
Uykusuna dalıp
Tan sökünce
Yöneldi Amasya’ya
Mürşidi İlyas’a.
İlyas O’nu
Bir mürüvvet karanfiliyle karşıladı
Gül suyu sunup
Kızıldarı çorbası içirdi.
?eyhinin
İlmini ve iznini alan Bektaş
Gecenin ilk sancısına
Çakan bir şimşek gibi
Akıverdi Erciyes’e.

II. BÖLÜM

Bedreddin daha sonra devler ve cüceler, yecücler ve mecücler alemini değerlendirdi. Envai çeşit belirti, mucize ve alametlerden söz etti. Devler aleminde, zamanın, çiçek başı yiyerek engerek doğurduğunu; huzurun, insafın ve mürüvvetin ilençlere uğrayıp baldıran ağusu içtiğini; toprağın, hırsları doyuramaz hale geldiğini; dalların damla damla morfin ağladığını; mezarları ısırganların kapladığını; köpeklerin bağlılıklarını yitirip nankörleştiğini ve artık efendi sevgisini özgelerinden kıskanmadığını; zihnin, ruhun ve sağduyunun cin çarpmışa döndüğünü; orospuların kocaman kalçalarının ay gibi gülümsediğini ve bir saniyede bin erkeği şehvet nuruyla iğdiş ettiğini... Ve huruç göğünde parlak yıldızların belirdiğini; atmacaların kanatlarından emin, başı dik ve sevinçle coştuğunu; balın, sütün ve meyvenin çıldırdığını; köklerin cömertçe dallandığını, derinlere indiğini, güçlendiğini, düğümlendiğini; yumurtadan burun veren civcivlerin cik cik öttüğünü; bir canda iki yüreğin tartışmaya durduğunu ve bebeklerin erken doğduğunu...
Velhasıl Bedreddin düzende düzensizliğin, uyumda uyumsuzluğun, birlikte ayrılığın, ihtişamda isyanın, korkuda kırımın mayalandığını; anların eşek arılarınca izlendiğini; karıncanın ve ipekböceğinin sıgaya çekildiğini; ve görülmemiş bir gücün, kılıç ve mihrabın egemenliğini tehdit eder hale geldiğini...
Sonunda, ak ipek bir mendil ile, geniş alnını sildi. Ve hiç beklemediğim bir konuya, Baba İlyas’ın uzan yerlerden gelen Türkmenler için düzenlediği son cem toplantılarından birisini anlatmaya başladı.
Dışarda kartal avazlı
Bir gece vardı.
Puslu ayazlı
Bir gece...
Tekkenin bir yanını abdallar
Bir yanını
Taşkın mermer memeli
Ve ağır, nazlı
Devingen kalçalı
Hatunlar almıştı.
Hatunların önünde
Kilimleri öbek öbek
Pembe şakayikler
Acem çiçekleri
Vahşi böğürtlenler nakşeden
İnce parmaklı
Yağız kızlar oturuyordu.
Ve başları kandilli
Üç ayaklı
Bakır çerağlar yanıyordu
Tekkenin orta direğinde.
Ve ocağında
Çatır çatır büyüyordu
Duvarların duru yeşil aynasında
?avkıyan
Dut ağacının odu.
............................
.............................
Önce ustura ve taşa
Sıra sıra traşa geldiler.
Sonra çerağlar yakıp
Dört yöne karşı
Mum sönünceye dek
Hu çekerek
Gülbanklar okudular.
Kurbanlar kestiler
?arap ve zeytin aşkına
Kanlarını gömüp
Kemiklerini sakladılar.
***
Az sonra
Gür bir köknar dalı gibi
Girdi içeri
Vefai Kürdi’nin
Gözde müridi İlyas.
Bağdaş kurdu
Zümrüt zemin üzre
İşlenmiş çiçeklere.
***
Yarpuz kokan
Yeşil bir don içinde
Gülümsedi
Dedi:
“Ay ışığı goncalara vuranda
Kükredi birlik deryası
Beni sahile saldı
Derya iken menzilim
Damla oldu.
Size geldim
Yaklaşın yaklaşın
İri, işkilli gözler ile
Süzmeyin beni öyle
Ben ne Nemrud
ne ?eddad, ne Firavun
Ne Cemşit, ne Kisra
Ne de Karun’um.
Sofi değilim ibadet bilmem
Veli değilim keramet bilmem
Yedi iklim gezgini
Sahrada bir kumum.
Bilin ki
Doğanlara
Ve doğacak olanlara
Bildirin ki
İnsan
İki direkli bir deryadır
Cihanda olan her şey
İnsanda vardır.
Tutmuş
İnsanı insana
Köle eylemişler
Halbu ki
Bir kainat harikası
Yıkıcı bir hükümdardır.
*
Dağ, dorukları belirdi gözbebeklerinde. İşaret parmağıyla sılsileleri göstererek, bağırdı. Yumurtalar gibi dizilen ve taş gibi dinleyen kadınlar şaşkındı.
“?u dağlara bakın
Bizleri aciz ve hayran kılan
Dağlara.
Bülbül bizim içindir
Bizim içindir gülistan
Geyikteki misk
Dildeki destan
Zerredeki tufan bizim içindir.
Velhasıl
Bu alem
Yedikat yer
Kürsi kalem
Herşey bizim içindir
Ya bu zulüm niçindir?”
*
Bir derviş:
“Ey akıl aynasının mürşidi İlyas
Sultanda kurt merhameti
Bizde kuzu korkusu var
Nasıl yıkacağız
Koca bir zulmü
Bu çıplak halimizle
Anlat biraz”
Önündeki hançere
Arpa ve hardal danesine
Baktı İlyas.
Gülümsedi:
“Doğrudur yoloğlu doğrudur” dedi.
“Bu alemin ki
Yüzbin ibret vardır
Her zerresinde.
Bir ibreti dinleseydi, Keyhüsrev
Zulmü nimet eylemezdi açlığımıza.
Hırsını dizgin
?iddetini kamçı kılmış
Sürüyor devranını.
Ama sol gözü sağ gözüne
Sol eli sağ eline
Karşı çıkıyor.
Kaburga kemiği kesilmiş
Asileri
Kırılıyor doğrultmak isteyince.
Bize gelince
Biz O’na güzellik edeceğiz
Kavmini mülk azabından
Vücudunu ruhundan
Azad edeceğiz.
Sen gönlünü hoş tut derviş
Her damla terin bahtı
Gün gibidir.
İnci isteyen inanç
Zulüm deryasında yol bulur.
Biz ki
Bir ay etrafında
Yüzbin yıldız
Bir güh etrafında
Yüzbin çiçeğiz.
Bakma sahte kudretine sultanın
Kamu yollar içinde bir can olup
Alemi gözüne dar edeceğiz.
Sen gönlünü hoş tut derviş
Gözünü aç özünü bil
Keyhüsrev tanrı değil.”
*
Bir diğer derviş
“Ey İlyas
Sulara seccade saccade salan
Himmet penceresi İlyas
Bakma bu dumanlı sorulara
Herşey bize bağlıdır
Batın biziz zahir biziz
Evvel biziz ahir biziz!”
diye bağırdı.
İlyas’ın gülümseyen
İri, bilgin gözleri
Karşı duvarın
Oniki köşeli yıldızlarla oyalanmış
Sinesi zeytin yeşili
Haydari kilimine çevrildi.
Gayet içten:
“Haklısın derviş” dedi.
“Biz ki
Nelere kadir değiliz ki
Düşün hele
Birlik iken vucudu mutlak ile
?u maddi aleme tohumlar gibi düştük
Önce maden
Sonra nebat
Sonra hayvan
Sonra adem
Evrelerinden geçtik
İriştik insanı kamile.
Elbet gönül buyruğudur
Be canım
Ne lanet zaptedebilir hareketi
Ne de saltanat
Döllendikçe güzelleşen
Bir Kürt kızına döner
Baldan leziz olur
?u aziz hayat.”
Birden acı acı bağrışmalar, küfürler, inlemeler ve derinlerden gelen uğultular duyuldu. Arı kovanına çomak sokmuşcasına... Az sonra da uğultuların yerini toplu ve gür bir tarzda yükselen türküler aldı. Kumruların cilve çiçekleri gibi dikeldiklerini, Bedreddin’le Burak Baba’nın ise tepeden tırnağa kulak kesildiklerini gördüm. Bedreddin meraklı bakışlarla “Nedir bunlar, kuzgunlar şahinlere mi saldırdı?” diye sordu. “Evet” dedim, “alevlerin sulara karşı kenetlenişi, pırlantanın örste dövülüşüdür.” Her ikisi de birbirlerine baktılar. “Bu türkülerin söyleneceğini ve söylendikçe de güzelleşeceğini taa o zamandan biliyorduk” dercesine, derin bir soluk aldılar. Ama ben gayet olağan bir durum karşısındaymışız gibi doğrudan sohbete girdim. “Peki” dedi, “İlyas’ın inanç ocağı gönüllere huruç kıvılcımları sunarken, Ishak nerelerdeydi ve ne yapıyordu?” Bu soruyu yine Bedreddin yanıtladı.
İlyas
Müridlerini
Urum illerini uyarmak için
Çat köyünden
?ahin sürüsü gibi
Dört bir yöne uçurduğunda
Bir bölüğü
Tokat, Çorum, Amasya
Bozok ve Sıvas’a
Bir bölüğü de
Maraş, Adıyaman
Malatya ve Elbistan’a
Yöneldi.
İlyas kendi sarığını
Baş halefi Ishak’a verdi
Saldı güney illerine
Seçkin dervişleriyle.
*
Ishak
Dişiliğe düşen
Aç bir döl gibi
Düştü Hısn-ı Mansur
Toprağına bir gece.
Ulu şamanlar misali
Büyüledi çevresini
Az bir zaman içinde
Hastalara baktı
Geçimsiz çiftleri barıştırdı.
Çorak gönülleri
Aşk tohumlarıyla yeşerterek
Yöresindeki şöhret halkasını genişletti
Ve silahlandırdı açlığı
Güneş gibi meşhur oldu o diyarda.
*
Öyel bir dem geldi ki
Bir alaca zamanda Ishak
Diz çöküp
İki elini iki uyluğunun
Üzerine indirerek
Ve soluğunu göbeğine
doğru vererek
Duru bir “hu!” ile cuşa geldi
Sonra çekildi yüreğinin derinliklerine
Tohumun yağmuru dinlemesi gibi
Dinledi yüreğini.
Dedi:
“Korlanıyor içimdeki cevher
Demirde karıncanın
Gökte balabanın izini
Kamışta şekeri
Cevherde cevheri
Ayırdeder oldum
Dahası
Ben cihana aşık oldum
Bu cihan ki
Bir destandır
Bülbüle gül
Ferhada ?irin görünen
Felaket bir gülistandır.
Odur bebeklerin yüzündeki güzellik
Eyüb’ün bağrını dağlatan
Yahya’yı her dem ağlatan odur.
Ve aslı birdir suların
İnsanı güneşi gibidir
Ummanı aşk ile ışır
Dönüşü aşk iledir.”
Sonra
Koydu seccadesine
Sapı sedef kakmalı
Yeşil demirden Karmeti kılıcını
Seyreyledi bir zaman.
“Bu kılıç
Bu güzel kılıç
Toprağı kurtarmak için
Düştü toprağa.
Ateş sular ve dağlar
Yedi iklim dört rüzgar
Tava geldiğinde
Onu kavrayıp yürüyeceğim
Çıplak bir Hind mülhidi
Çetin bir Çarvakacı gibi
Döğüşeceğim” dedi.
Ve yerin
Ve göğün
Sırrını kavrayıp
Cenneti cehennemle
Zaptetmek için
Kalktı ayağa.

III. BÖLÜM

Kumrulardan biri:
“Ishak! Ishak! ah Ishak! Ateş köpüklü ırmakların nilüferi Ishak! Hıdırilyas baharının tanyeri Ishak! Karıncalar mahşerinin neferi Ishak! Döğüş Ishak! Bir inancın, bin acın, bin yaranla düş toprağa, düş Ishak” diye nağralandı. Tavandan beton kırıntıları döküldü döşemeye. Kulak memelerimiz ürperdi. Ve aynı anda, sırtıma güçlü bir dost şaplağı indirdi Burak Baba. İşaret parmağını burnuma doğru dikerek, gayet ciddi,
“Çürümenin, çökmenin en güçlü kanıtı zulümdür” dedi. “Devranını alınteri ve göznurunun kendisinde uyandırdığı öcüyle sürdüren, keyfilik dualarıyla harama secde eden ve halkı kurbanlık sürü gibi güden berbat bir nesnedir O.”
Hafif duraksadı, bekledi... Gür kirpikli, maviş, dalgın bakışlarını dumanlı ellerine çevirdi ve geriye doğru kaykılarak,
“Dostum Bedreddin” dedi, “Türkmen kesiminde olup bitenleri anlattı. ?imdi gelelim aynı dönemde, zulüm ininde, yani şu Keyhüsrev’in sarayında olup bitenlere”
Keyhüsrev
Nevrozun köklere vardığı
Aygırların arsızlaşıp
Bulutların boğum boğum kızardığı
bir demde
Emirleri danişmendleri
?eyhleri seyitleri toplayıp
Derin fikir danıştı.
*
“Nedir!” diye bağırdı
“Nedir bre kocalar
Suların en aydınlık
Ormanların en yeşil
Dağların en sarplık
Yerlerinden esen
Bu lanet yelleri nedir!”
*
“Açlar tehditindedir
Canımın canındaki
Gizli hazinem.”

Öfkesine mor bir kıvılcım düşmüştü. Bakışları delirginleşmiş, sakalı alazlanmıştı.
“Dinleyin!
Bir zamanlar
Çıplak ayaklı
Ermeni Pavlikilerinin
Kanlarıyla sulanan
?u yukarı Kızılırmak
Havzasının yüreğini
dinleyin!
Türkmenlerin
Marifet ilmiyle
Bu civarda güçlendiği
Kürtlerinse
Kulak memelerini
Hançerleriyle delip
Birer huruç alameti
Yani şahin teli geçirdiği
Ayyuka çıktı.”
*
“Gayri
Mülküm teşhis
Gürzüm çare istiyor
Kerem bizim
Keramet sizindir
Açın kudret pınarlarını
Söz ilminizindir.”
*
Cin edalı ?eyhül İslam
El-pençe divan durup
?eytani bir sırıtışla
“Haşmetlü Sultanım” dedi
“Biliriz ki
Bin başlı bir beladır başımıza
Bu çıplak Oğuz oymakları.
Acem diyarında iken açlıktan gebirirlerdi
Yüca Arap ve Fars emirlerine dayanan
Ata-sultanların mutfağı için
Yılda yirmidörtbin koyun verirlerdi.
Hiç unutmam
Sarayın mutfak nazırı Han Salar
Koyunları toplamaları için
Obalara tahsildarlar saldığında
Sopalarla “hurra”lanıp kovdular
İnlettiler yeri göğü
Kıstırıp birini şehit ettiler.
.......................................
.......................................
Demirin pasını yediği
Kayaların göverdiği
Bir demdi ki
Sultan Sancar’ın pençesi
Vali Kamaç
Asilerden tahsildarın diyetiyle
Otuzbin koyun istedi
Lakin
Bu köpekler
Gözüpektirler
Boyun eğeceklerine
Kum gibi toplanarak
Kılıç üşürdüler.”
*
“Ki
Sabah semahına
Bin turna çıktı
Enginliğin ayazına
Turnalar avazına
Büründü cümle yıldızlar.
Ne taht kalacaktı
Ne de tac
Bir anda derlenerek
Kara bir bayrak ile
Belh’e yürüdü Kamaç.
Oğuzlar
Kancık kurtlar misali
Urung urung uluyarak
Daldılar ordusuna Kamaç’ın
Parelenen kalkanın
Kırılan kılıncın
Üşüştü sesine kan
Kaçamadı yiğit Kamaç
Yiğit han
Oğluyla birlikte
Oğuz teberine karşı
Ne direniş
Ne el-aman
........................”
*
“Haberi alan Sancar
Zırh-teber ordusuyla
Yürüdü Belh üzre
Çıplaklar
Hatunlarla çocukları
Ön saflara sürerek
Diz çöktürüp
Özengi öptürerek
Yalvardılar Sultana.
Yüzbin dinar
Bin köle sundular
Anlaşmak için.”
*
Haşmetli Sancar
Üşürülmüş
?ahmar dilli
Kılınç alazıyla cevapladı
Amana düşen belayı.
Dikeldi
Engerek başı gibi
Melanet
Toprak
Kan ile şişti
Sağırlaştı nağralarla
Merhamet.
Sonunda
Bozkırın babaç hırsı
Haşmetini paraladı Sancar’ın
Ve Vahşi bir pars gibi tasmalayıp
Çılgın nidalar ile
Yanlarına alarak Onu
Yürüdüler İran içlerine.
Merv’i, Tus’u, Nişabur’u
Meşhed’i ve Serahs’ı ele geçirdiler.
Servetleri paylaştılar
Dağıttılar haremleri
Camileri yaktılar
Din ve devlet erbabının
Vurdular başlarını.”
*
Sultan
Sararmış benziyle
“Bre koca!
Bre koca!..
Bunları biliriz” dedi
“Niçin anlatır
Deşersin acımızı
Fikrinin incisini göster”
...................................
...................................
“Fikrimin incisi
Odur ki haşmetlüm
Türkmen tayfasından
Korkuya gerek yoktur
Onlar iktidarı alamazlar
Alsalar dahi
Teslim olur
Hakim olamazlar
Onlar ki
Sultan Sancar’ı
Gündüzleri tahta oturtan
Geceleri ise
Demir kafeste tutan
Cahil bozkır sürüleridir
.....................................
Daha o zamanlar
Kılıçları kınlarına girince
Kendilerini
Yaldızlı sütunların
Yeşim fıskıyelerin
Dalkavukların
Aşuftelerin
Hadımların
Arasında buldular.
Elmas küpelerin cazibesine
Ve saçlarını anber ile ören
Diri, davetkâr kalçalı
Rakkaselerin
Fingirdek gül göbeğine
Mest oldular.
*
?anlarına
Kasideler okundu
Neyler dillendi
Sazlar tınılayıp
Peşrevler pare edildi
Ki sonunda
İhanete ihtişam
Kapısından giren
Bu göçer isyanının
Eşitlik fikri
Eski sasani debdebesinin
ruzigârında
Çiğdem buğusu gibi
Dağılıp gitti.”
*
Sultan
“Peki peki” dedi
Parmağını
Post-vaşak üzre bağdaş kuran
Ak sakallı danişmende çevirdi
“Söyle
Bilim hikmetinin tılsımı
Velayet ve keramet sahibi
Ulu danişmend.
Sen ki
Hakikat burcunda yanan
Bir çerağ gibisin
Deryadan derin
Yerden sakinsin
Bu sarayda
İbret ile bakıp
Hikmet ile söyleyecek
Ve fikrimi gevhere
Sedef eyleyecek olan sensin.
Unutma ki
Bu tahtın
Aklı Kamil
Sözü delil
İşi hasıl olmalıdır
Türkmene karşı.”
*
Danişmend destur alıp
Söze girdi
“Bunlar ki Sultanım” dedi
“Başlangıçta sonu
Sonda başlangıcı
Kötüde iyiyi
İyide kötüyü
Gizlide aşikârı
Aşikârda gizliyi
Görmeye başladılar
Başlarını kesseniz
Bir başın aşkına
Bin baş filizlenecek
Dillerini kesseniz
(İbni Abdul misali)
Sözleri güçlenecek
Gayri mümkünü yok sultanım
Oluşacak dönüşecek değişecekler
Döğüştükçe güzelleşecekler”
....................................................
Safran sarısına döndü
Benzi Sultanın
Tahtından
“Yeter danişmend!” diyerek
Ayağa kalktı.
“Karşımda mülk düşmanı
Bir Balkan Bogomili
Ve güneşin çocukları denen
?u ibretler ibreti
Ermeni melaneti gibi
Konuşuyorsun
Yazık!
Yazık!
Öz itibarına
Öz dilinle
Mezar kazıyorsun”
..............................
Kaşlarını çatarak
Yumruklarını sıkıp
Dişlerini gıcırdatarak
“Söyleyin
Söyleyin!” dedi
“İçinizde bu şaşkının
Fikrine beli diyen
Niyetini destekleyen
Var mı?”
“HAAAA?AAAA.....”
....................................
“Zaten
Her sedeften inci çıkar sandınız
Her sineği tor şahin
Her sayayı huma gölgesi saydınız.
Sonunda neler oldu
Erkeği sel
Kadını göl oldu
Aç kavimlerin
Demiri Davut gibi yoğurdular
Örsünde gafletimin
Derin dallı
Köklerden öğrendiler
Toprağın buyruğunu
Ve doruklarda oymaklanıp
Ciğerlerine çektiler
Volkanların soluğunu
Ama tahtım düşlere daldı
Vezirim sağır
Danişmendim kör oldu.”
*
Ve aniden titremeye
Göbek taşındaymış gibi
Başladı terlemeye Sultan.
Derin kahkahalar savurdu
Birden durdu
Yere vurdu tacını
“Bulutsuzdur
Durudur
Bir yenme umududur
Bu yıkıcı
Yaratıcı
Canlı cesur kahkahalar
Ve bilin ki
Kükreyen volkan gücüdür
Kükreyen volkan gücü
Dölümdeki güç
Ne Ye’cüc
Ne de me’cüc
Yıkamaz İskender Seddini
Deccal çıkmak üzredir diyenin
Vurdururum kellesini.
?imdi hepiniz
Hepiniz kalkın!
Beni öfkem ile
Yalnız bırakın!”

IV. BÖLÜM

Aniden uyandım. Sırılsıklamdım. Oturdum, üzerimi değiştirdim. Bir tas su içtim. Sonra ampülün cılız ışığı altında terleyen karşı duvarı ve duvarda asılı duran, gülümseyen bebeği seyrettim. Bir fare çıktı lağımdan; süpürgenin ardında gizlendi, kurnazca kokladı beni, aldırmadım. Demir kapı, beton ve ranza buz gibiydi. Dışardan arada sırada güvercin üveymeleri ve dağ bülbüllerinin nağmeleri geliyordu. Ensemi kaşıdım, esnedim, ürperdim, yorganın altına girdim. Gözkapaklarım yavaşça süzüldü. Babayı yeniden karşımda konuşur buldum.
Tilkilerin kurnazca pavkırdığı
Nemrudi bir tuzak havasında
Keyhüsrev
Çat kadısı Köre’nin ihbarıyla
Kumandanı Ertuğrul’a
Bastırdı köyü.
Durum İlyas’a
Öncedem malum oldu.
Bir azrail firarisi donunda
Çıplak ayak
Amasya’ya sığındı
Rivayet olunur ki
Onbinlerin sulara
Uğultular saldığı günün
Arifesinde İlyas
Prangalara vurulup
Haraşna’da
Bir zındana atıldı
Orada bir keşişin olduğunu gördü
İkna eyledi kendi davasına O’nu
Kırk gün sonunda zından
Yarıldı bir şirvan narı gibi
Ve ol Dede Garkın çiçeği
Boynu altın kutaslı
Boz bir kısrak üzerinde
Oğuz şamanı misali
Havalandı göğe
Cismi sır
Fikri klavuz oldu.

Birden, şiddetli bir deprem krizine tutulmuş gibi sarsılmaya başladı hücre. Sarı sorguçlu israfil kuşlarının çığlıkları geldi derinlerden. Uğuldadı iç koğuşlar. Süsenler, sümbüller, hercailer, kına çiçekleri, kız gamzeleri... bürüdü betonu. Klavuz kızılına döndü kumruların kanatları. Bedreddin şaşkınlaşan bakışını bakışıma dikerek,
Kara Kunduz derili
Baycu Noyan ki dedi
Harzemşahlar devletini
Bir vuruşta yıkıp
Anadolu kapısına dayandığında
Küçücük tüylü atlarının
Duyulur oldu Ermenistan’da
Nal sesleri
Böyle bir zamanda Babalılar
İlyas’ın basıldığı haberini aldılar
Kefersu’da
“Karıncalar ve çeğirgeler gibi”
Ayaklandılar
Başta Harzemler olmak üzre
Her kavimden destek alarak
Samsat Kâhta
Ve Adıyaman’a daldılar.
*
Artık nüfus yoğunluğu
Vergi ağırlığı
Otlak darlığı
Ayaklanmıştı
*
Artık
Hafif ve seyyal kılıcın
Ağır ve hantal kılıçla
Hesaplaşma
Serüveni başlamıştı
*
Malatya subaşısı
Muzaffereddin Ali-?ir
Zırh-zemberek yürüdü üzerlerine
Dörtnala şahlanan saflar
Koç gibi girdi birbirlerine
Mavi ak pırıltılı
Al al kuş sağanağı
Gürledi sazlıklardan
Turunç renkli
Kan buğusu bürüdü goncaları
Ve doru
Ve sevlaki kişneyişlerle
Kızgın nallar fırladı kısraklardan
Kii
Kılıcı bükülmüş
Defteri dürülmüş
Bir halde
Zor attı canını
Malatya’ya Ali-?ir
*
Lakin
Sabrını hırsıyla vurdu
Titredi tığıl tığıl
Üç gün üç gece
Korkunç kudurdu
Kürtlerin Germiyanlıların
Zorbazı delisi
Kulu firarisiyle
Dehşet bir ordu kurdu
Ve bir sabah
Altında savrulan
Mercani bir at
Elinde zebani topuzu
Sırtında kara bir hilat ile
Yöneldi Türkmen koluna
*
Bu sırada
Babailer Göksu’ya dayandılar
Bağırlarını toprağa verip
Yüzlerini akıntıya gömerek
Hayli kandılar
Ve Elbistan’da
Ali-?ir’in son bendini de yıkıp
Çağların kızlığından ığıldayarak gelen
Gümüş bir nehir gibi
Aktılar Kızılırmağa...
*
Koyaklara tünediler
Güvercin sürüsü gibi
Sıvas’a bir gün kala
Göklerin çatal-şimşek gürlediği
Bir sabah
Bir çam ormanından
Yağmurun yağışını
Ve dağların bulutlara
Nazlı nazlı
Ağışını seyrettiler
Toprak
İnançlarının aydınlık
Doruğu gibi ışıyordu
Toprak aç
Canhıraş
Ve tarumardı
Sazlıklarda gövel ördek dumanı
Uçurumlarda püren çiçekleri
Sularda yazbahar yeşili vardı.
*
Ertesi gün Baba
Öncü kollarının başında
Amasya’ya yönelirken
Ordusu da
Yeşil firuzeli
Yivli
İncecik minareli
şehri
Taşlarına
?ehnamenin işlendiği
Ulu Sıvas surlarını kuşattı
*
İğdişbaşı Hurremşah
Korkusunu yenmek için
Allah! Allah!
Nidasıyla geçti baskına
Dumanlı kan alacası
Bir derviş cemine döndü şehir
Ve hayli uğraştan sonra
Kızaran teberlerin öfkesini
Sıcak kellesiyle yatıştırdı
Hürremşah
Ve akşam üzre
Bir baba divanı kuruldu
Hayata illet katan
Çiçeği ağlatan
İnsanı satan
Bir nice baş vuruldu
*
Bu arada
Ishak Amasya’ya irişti
Ahi çıraklarını fitleyip
Düşürdü şehri
Ve bir ebabil kuşu gibi
Yuvalandı kaleye
Haberi duyan Sultan
Ünlü kumandan Armağanşah’ı
Çift başlı çaylak armalı
Zırhlı ordusuyla
Seferber etti
Gökkubbenin bulutsuz gürlediği
Kuzgunların çığrışarak
Ufuklarda bölük bölük belirdiği
Ve karıncaların
Kaplumbağaların gözyaşlarını içtiği
Bir vakit
Amasya kuşatıldı
*
?ehri
Ishak’ın gözde yiğitleri
Taceddin Yusuf Tebrizi
Ve Bedreddin İbrahim Kaymari
Savundular
Her ikisi de
Yesevi halifesi
Baba Maçin misali
Çıplak ayakları
Cenk meydanlarında
Taşlara batan
Ulu dervişler idi
Bismillahsız
Başladı vuruşmaları
Yalın-çığlık
Dumanlı
Ve fütursuz
*
Çift ağızlı
Çılgın teberleri
?eşberleri
Hünerleri
Batıni küfürleri
Düşen kelleleriyle
Harmanlandı günboyu
Sonunda Ishak
Kürek kemiğinden yaralanarak
Çekildi cenkten
Ve ağır ağır
Sokakları devraldı karanlıklar
Cesetler soğudu kan içinde
Uykuya daldı silahlar
Değişti yönleri nehirlerin
Geçiverdi yeniden
Haramın ateş halkası
Gırtlağına terin
*
Vakta ki
Armağanşah
Baba’yı pençeleyip
Kaleye attı
Soydu sorguladı münkirce
Pranga kendi sabrına
Sopa sopalığına
Lanet okudu
Mengene bunaldı
Zincir inledi
Lakin
Ishak-ı ?ami
La dedi
Lo demedi
*
Sonunda
Armağanşah
“Baba! Baba!
Hurucunu yokettik
Yokettik Babaaaaa!”
diye ünledi
Ishak
Dişlerini tükürerek
“Paşa! Paşa!
Bir haya bin baş getiren
kanlı paşa
Huruç ruhlarda köklendi
Unutma ki
Gece yine doğuracak
Kulaklar rengi ve şekli
Gözler sesi görmeye başlayacak
Ateş demirde gizlendi
Çıkacak bir ala-tanda
Göğü kuşatacak” dedi
*
Ve gece ile gündüzün
Alaca sınırında cellat
Boynuna ilmiği geçirip
Ol ulu huruç gülünü
Kale burcundan asakodu
Baba Resul
Gün boyunca surlarda
Sallanıp durdu
Akşam üzre
Halkın önünde O’nu
Babeki bir pala ile
Pare pare parelediler ki
Korku gökleri ala
Türkmene ibret ola
*
Rivayet ederler kim
O gece
Babanın her paresinden
Sıcacık kanlı sinesinden
?u kuğu çığlığı yükseldi
“İlmini hamlenin hançeri kılsan
Alnının alazı cihana vurur
Serrinden sır çarmıhına çakılsan
Damlalar derya doğurur
*
Demire cemre düşerse
Çölde bereket kudurur
Fikir huruçta pişerse
Sancak gönderinde durur
*
Sırrımın sırrında bir narin gülsün
Parelendim her paremde hüzünsün
Selçukludan cellat sökün eylese
Benden acı senden inkâr süzülsün”
*
Baba Burak, destanın bu faslında hüzünlenmişti. Ranzanın başında, destanı taş sukunetiyle dinleyen kumrulardan birisi dayanamayıp,
“İlim tere baş olursa
Bin gelir birde birleşir
Ter ilme yoldaş olursa
Zerrecik enginleşir”
diye bağırdı. Bu çıplak avaz Baba’yı canlandırdı.

Babai ordusu ki
Tokat’ta müşkülünü halledip
Bir bahar seli gibi
Amasya’ya aktığında
Paşalar bir ulakla
Haber saldılar Onlara
Ulak
“Mürşidiniz Ishak
Günahının ilmiğinden
Ektiğinin bedelini ödedi
Kan-revan içre oldu helak
Dönün illerinize
Yazık olacak size” dedi
Babalılar
Ishak’ın öldüğüne inanmadılar
“Baba Resul Allah!
Baba Resul Allah!”
Nidalarıyla
Yürüdüler Amasya’ya
O yörenin
İsyani kısmet
Yağmayı nimet
Bilen çepnileri
Akın akın dağlardan
Katılınca yürüyüşe
Bir hayli büyüdüler
Ölümcül bir korku sardı paşaları
Armağanşah
Sırtında salyangoz
Kabuğu taşıyan
Bir keşiş ıstakozu gibi
Zırhsız gezemez oldu.

V. BÖLÜM

Ve yemişlerin dallarda
Dolunayı yediği
Bir gece
Keyhüsrev uykusundan fırladı
Yapıştı veziri
Sadettin köpeğinin yakasına
“Bre vezir!
Bre vezir!
Söyle be bre vezir
Bu ne musibettir
Kısır kısrak dölleniyor
Kan ile tavlanıyor demir
Sabrım kırdı yularını
Karıncalar işese duyacağım
Arılar semaha durdu
Korkudan çıldıracağım!”
*
Sadettin Köpek
“Sakin ol
Sakin ol Sultanım” dedi
“Sen ki
Allahın kınından
Sıyrılmış kılıcısın
Gel de şu gökkubbeye bak
Bak tepende
Talih incisi
Sabah yıldızı var
?aşma bu zaferlere
Onlar
Balı tattılar
Gayri
Zehire kanacaklar”
*
“Ne zaman
Bre vezir
Ne zaman
Ödlekliğim yiğitliğime zından
Egemenliğim günahıma gülistan
oldu.
Yürek fırtına yılgısındadır
Cerenlerim kurt oldu
Ateş oldu
Derilmiyor güllerim
Batırdınız beni batırdınız
Devletin yelkenine hışmınızı
Dümenine şaşkınlığınızı
Atadınız
Ağırlaşıyor şimdi
Başımda tacım
Bin bin yele verdim
yüzbini
?imdi bire muhtacım”
*
“Yeter gayri
Beni bu masallarla avutmayın
Bu azrail kafesinde
Bu sarayda
Daha fazla tutmayın
Babalılar
Girdikleri şehirleri
Terli alınlarıyla aydınlatıyorlar
Ve fersah fersah
Hakim oluyorlar zamana
Zındanlar ana karnına
Yılgı sancıya dönüşüyor
Mağrur bir kale gibi düşüyor
?iddeti fermanımın.”
*
Lakin
Sultan
O gece hırsından
Dinlemedi vezirini
Hareme girdi
Buhranını
Kafkas illerinden
Yeni derilen
Körpe Gürcü minelerinin
Kızlığına boşaltarak yatıştı
Ve sabah
Hazinesi mutfağı
Haremiyle birlikte
Beyşehir Gölü üzerindeki
Kubadiye Hisarına kaçtı
Ve dahi
Ol zamanda
Hayırlı şeyler oldu
Azrail kudurdu
Zehir kiriş ve hançer
Fendinin kurdu
Vezir Sadettin Köpek
Yılan dilli
Eğrelti rüzgarlarının estiği
Ecelin atlanıp
Toprağın kana kestiği
Bir vakit
Keyhüsrev’in buyruğuyla
Cellat kemendine düşüp
Başından oldu.

VI.BÖLÜM

Az sonra gökkubbe gürlemeye, şimşek şavkında, usul usul çiselemeye başladı. Kumrulardan biri kahkahayla gülerek:
“Sadettin köpeğin ölümünü kutluyor bereket baba” diye bağırdı.
Burak Baba:
“Babil yosması gibi delirtir mahkumu bu yağmur” diye mırıldandı. “?u toprak kokusuna bak; yosun ve muşmula kokusuna... Örümcekler, ağlarını germiş bizi dinliyor. Kilit merak kesilmiş, terleiş çimiş çimiş.. Sen titriyorsun. Benimse sırtımı yakıyor duvar. Terliyorum... dahası, hücreye sopa, feryat, küfür ve inat kokusu doluyor. Süpürge bunalıyor.
Bedreddin, yasemin tesbihini koluna geçirdi, sakalını sıvazladı:
“Hurucun sonuna geldik derviş. Anlatmaya başla da seher yelleriyle birlikte çekip gidelim bu viraneden” dedi.
İrkildim, yadırgadım bu çıkışı. Baba, gönlümü almak istercesine elini dizime koyarak gülümsedi:
“?u başındaki usta işi kınalı kellepuşun hoşuma gitti” dedi ve usuldan girdi söze.

Babailer
Bir turna katarı gibi girdiler
Amasya toprağına
Tan henüz sökmemişti
Ufukta ak bir ışık
“Kurt kuyruğu” belirmişti
Önde
Kara libaslı
Kızıl börklü
Çarıklı Yeseviler
Ve kılıçları
Zerdüşt ateşinde pişen
Kalenderiler yürüyordu
*
Onların ardında
Bellerinde yakubi pıçaklarıyla
Kurdu uğurlu
Tavşanı uğursuz sayan
Ak çefyeli
Kara Kürdiye çuhalı
dağlılar
Yani
Çoban hakkını yirmide bir
Değirmen hakkını onaltıda bir
gören
Ve oniki hayvanlı
?ivan takvimi kullanıp
Dört yöne dört ayrı
renk veren
açlar
Yani
?eytanın insanla birleşmesinden
Cin taifesinden türeyen
Ve çeliği hünerinin sinesinde sınayıp
Kılamlar okuyarak
Newrozda hoyratça sevişen
babaçlar
Yani
Kıyam meydanlarında
Kartal barı oynarcasına döğüşen
Ve kılıçları ellerinden
Öldükten sonra düşen
Dehhak’ın büyük korkusu
Kurmançlar
YÜRÜYORDU.
*
İncecik bir pus içinde
Mavi ladin korularından geçtiler
Armağanşah’ı buldular karşılarında
Bir hayli didiştiler
Ve kılıç çemberine alıp
Biçtiler O’nu.
Sonra
Hu çekerek geçtiler
Dolunayın şavkında
Çekerek ırmağını
Yürüyün canlar dediler
Tepegözün canevine
Yürüyün!
Dalga dalga
Konya iline
*
Sultan
Seferber etti derhal
Erzurum kışlasını
Yola çıkan alaylar
Altı günde ulaştılar Sıvas’a
Yöreden güç alarak
Vurmak için
Bir diğer babi kolunu
Sarktılar Keyseriye
Acayip kılıç kırıldı
Ziyaret denilen yerde
Atlar döşdöşe girdi
Toprak altında geberdi
fareler
Sultan yine yenildi
Ama allar yeşiller içinde
?ehit edildi Menteş.
*
Acıyı duymuşcasına
Kanat açtı
Sultansazlığından
Hasandağına
Narin endamlı leylekler
Dikkuyruk kuşları
Ötleğenler
*
Ve yaralarına
Ana sütü
Mürver çiçeği
Keklik eti bastırarak
Yürüdüler bozkırları
Konya’ya doğru
Kadınları bebekleri
Berhaneleri ve sürüleriyle
Malya ovasında
Sünbül dumanı misali
kümelendiler
*
Umudun son soluğu
Son salvosuyla
Güçlü bir ordu topladı
Sultan Keyhüsrev
Franklardan Kürtlerden Gürcülerden
Oluşan bir ordunun başına
Emir Necmuddin’i
Behramşah Candar’ı
Gürcü Zahiruddin ?ir’i
Ve haçlı tortusu
Frank Frederik’i getirdi
*
Malya’da tan atıyordu
Çiğ düşmüş diken filizleri
Çimenler ışıyordu
Sis sarmıştı bozkırı
Uzak korulardan
Ak ayaklı
Pamuk kuyruklu
Bir tavşan
Seyrediyordu
Türkmen saflarını
*
Sultan’ın saflarında
Türkmenler ilkin
Saldırmayı redettiler
Hayran idiler Ishak’ın kudretine
Keramet ve cesaretine
Durumu anlayan
Emir Necmuddin
Frankları yerleştirdi
Ordunun önüne
Lakin bunlar da
Kocaman kalkanlarıyla ilerlerken
dalgalandılar
Ishak’ın namı karşısında
Titreyerek haç çıkardılar
Sultanın cenk tellalı
Davulunu gümbürdeterek
?öyle bağırdı
Babai saflarına:
Koyun çobanı güdemez
Dar genişe hükmedemez
Dikelen bir yılan başı
Bin kılıçla başedemez

Aynı anda
Çıplak bir babai
Nağrası duyuldu:
Deryanın aşkı Nil’edir
Nil derya iledir
Bir olsa bin firavun
Yüzbin piramit dikse
Nil’i zapteylemek
nafiledir

Saflar
İki kılıç ormanı gibi
Dokuzboğan yürüyüşüyle
Yaklaştı gözgöze
İlk saldırı
Türkmenlerin canhıraş
Feryatlarıyla başladı
Zırhlara çarptılar
Alaz alaz
........................
Demir gövdelerle
Çıplak gövdelerin hesaplaşması
Sürdü bir hayli
Ve çengi kıvırtması
Çin-cellat fendiyle
Üstün gelerek
Arkadan irişen
Altmışbin piştar neferi
Frankların sayesinde
Kazandı zaferi
*
Ve demir iştaha geldi
Tepesinde Türkmenin
Bebeleri kadınlarından gayri
Erleri erenleri
“İriş Baba Resul Allah İriş!”
Nidalarıyla inletti meydanları
Ve çok adam helak oldu
Malya ovası Horasan erenlerinden
pak oldu
Sonra Kefersuttan
Malya’ya kadar
Bebeklerini
Çukurlarda çulpazların
Üzerine koyarak
Elde teber döğüşen kadınlar
Atlar tavuklar
Ve koyunlar paylaşıldı
Askerler arasında
Ve o gece
?irin
Çalkara bakışlı
Türkmen cerenlerinin
Çiçekler gibi saf ve yalansız
Namusları koklandı
Sahra çadırlarında
*
Yenenler yürüyüşe geçtiler
Başlarına basarak ölülerin
?arap ve taze etle
Hırs hengame gurur
Ve şehvetle
Girdiler şehre
Orospu kolları gibi
Açıldı önlerinde
Kapıları sarayların
Kırk gün kırk gece
Kahkahalarının
Nefsi iştihalarının
Ve uçkurlarının
Yesiri kesildiler
Kubadiye Hisarından
Dönen Sultan
Yeni bir çağ
Kazanmış gibi
Üçbin altın dağıttı Franklara
Ziyafetler nişanlar sundu
*
Artık yürüdükçe
Menzillere ışık saçan
Ufuklar açan ordu yoktu
Kılıçlarını molalarda güneşlendirerek
Ve billur sulara vererek
Bir derviş teberi gibi uyuyan
Ve meyvelerin toprağa düşüşüyle
Bebeklerin avazı kızların gülüşüyle
Uyanan ordu yoktu
*
Ama çok şey öğrenmişti toprak
Dökülen kandan
Düşen silahların
Çağrısını taşımıştı
Köklere sular
Ve babai
Nağralarını yüklenerek
Esmişti Anadolu dağlarına
rüzigâr

Baba, destanın bu noktasında durdu, bıkkın ve umarsız bir havada koltuk altını kaşıdı,
“Ben Ishak’ın kaderini, ‘önce ağını ören, sonra ördüğü ağın merkezinde ters çevrilip ölen’ bir ipekböceğinin kaderine benzetirim” dedi.
Baba, bunları anlatırken alnım tırsım tırsım terlemeye, sol gözüm pırpırlanıp delirmeye başladı. Acayip, alangirli şeyler belirdi gözbebeklerimde. Ağır, yalazlı bir kılıç ile Afşin, Babek’in kellesini vurdu. Hz. Ömer, Demirci Kawa’nın kendi kanlı direfş’inden (tulum) yaptığı isyan bayrağını yaktı. Belkemiğim pıçak ucundaymış gibi ürperdi. Tırnaklarım morardı sızım sızım. Titredi dudaklarım. Tüylerim dikeldi, iştahım coştu. Gıcırdamaya koyuldu dişlerim.
Aniden sabrıma saldırdım. Bağırarak fırladım ayağa. Bedreddin’le Baba da benimle birlikte ayağa fırladılar. “Amaaan! delirdi yoloğlu!” diyerek dışarı attılar kendilerini. Kumrular ise, telaşla pervazlanıp tuvaletin sifonuna kondular.
İlkin battaniyeleri ve döşeği yedim. Kuzu büryan gibi sindi damağıma tadı. Sonra, bir yumrukla beton ranzayı kırdım. Gevrek bir çörek gibi kıtır kıtır yiyip bitirdim. On parmağımı daldırdım beton zemine. Toprak çıkardım derinliklerden. Çerkez helvası yercesine yutmaya koyuldum lokma lokma. Yeraltından, lağımdan, korkuyla koşuşan fare sürülerinin çığlımcıkları geliyordu. Örümcekler ağlarını, çatıdaki güvercinler yuvalarını terkediyordu. Mazgaldan beni seyreden Baba:
“Ah yoloğlu ah! Karanlıkları da böyle yiyebilsen, şu karanlıkları” diyordu.
Kumrular ise:
“Gözlerine bakın gözlerine!” diye bağırıyordu. “Bir beril, bir yakut, bir sümer safiri, bir Hz. Süleyman cevahiri gibi nasıl da parlıyorlar. Böyledir işte ağır tutsaklık cinneti, köpürmüş aygır arzusu, yılan iştahı böyledir. Böyledir işte timaristan yesirinin dermansız illeti, sevgi susuzluğu, döğüşme hasreti böyledir.”
Birden tiz bir demir vınlayışıyla uyandım. Gözlerimi açtığımda, karşımda onları buldum. Ensesi yasin tulumu gibi şişen ve zındancılıkta bir hayli pişen kalantor müdür, asker ve gardiyan kalabalığının önündeydi. Parmaklıklara tahta copla vurarak:
“Bak” dedi, “sayımlara bile kalkamaz oldun. Bırak artık bu anlamsız grevi!”
Donuk bakışların altındaydım. Kulaklarım babai gülbenklerinin yankısındaydı hâlâ.

Babam İlyas al haberi
Işık budur ekmek budur bal budur
Kılınç çemberinde durduk semaha
İnanç budur ömür budur yol budur

-SON-
-1983-