Atatürk ve İnönü

ÖNSÖZ

Türkiye ile ilgili izlenimlerini yazan Joseph H. Grew, ömrünün 1904-1945 arasındaki
yıllarını çok önemli politik görevlerde geçirmiş olan bir ABD'li diplomattır. 1904
yılında, Franklin Roosevelt'in amcası olan Theodor Roosevelt'in cumhurbaşkanlığı
sırasında Amerikan Dışişleri'ne girmiş ve sırası ile Kahire Konsolosluğu, Meksika
Sefaret Kâtipliği, Petersburg, Berlin Birinci Sefaret Kâtipliği görevlerinde
bulunmuş, Balkan ve Birinci Dünya savaşlarında hep Berlin'de kalarak savaşların
oluşunu izlemiştir. Savaşın bitişinden bir yıl önce Amerika'ya dönerek Dışişleri
Bakanlığı Batı Avrupa Dairesi'nde çalışmış 1918'de mütareke hazırlık görüşmelerine
Amerikan delegasyonunun bir üyesi olarak katılmış, daha sonra Paris Konferansı'nda
Fevkâlade Büyükelçi sıfatıyla kurulun sekreterliğini yapmış, Paris ve Kopenhag
büyükelçiliklerinden sonra İsviçre Elçiliğine atanmış, bu görevde iken Lozan
Konferansı'na gönderilen Amerikan Müşahit Kurulunun üyeliğine seçilmiştir. Lozan
Konferansının gerek resmi oturumlarını ve gerekse kulis çalışmalarını izleyen Mr.
Grew, görüşlerini günü gününe canlı tablolar olarak not etmiştir. Özellikle
konferanstaki Türk delegasyonunun durumunu ve çalışmalarını tarafsız bir gözlemci
gözü ile yansıtan bu izlenimleri Türk devrim tarihini inceleyenler için bir belge
değerini taşımaktadır.
Lozan Konferansı'ndan sonra Mr. Grew Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nda göreve
çağrılmış, 1927 yılında da tekrar büyükelçilik sıfatıyla Türkiye'ye gönderilmiştir.
Kendisi Cumhuriyet Hükûmeti nezdine gönderilen ilk ABD elçisidir ve beş yıl bu
görevde bulunmuştur.
Kendisinin Türkiye'de bulunduğu yıllar, Cumhuriyetin kuruluş devresine
raslamaktadır. Bu nedenle Grew, kuruluş devrimizin çeşitli yönlerini, bunalımlarını
zaferlerini, kusur ve başarılarını yakından görmek olanağını bulmuştur. Kendisi
daha Lozan Konferansı'nda Türklere karşı ilgi ve yakınlık duymuş bir insandır.
İzlenimlerinin her bölümünde olduğu gibi, Türkiye'ye ilişkin olanlarında da
sübjektiflikten hemen her zaman uzak kalmış ve yargılarında kesin tarafsızlığı
korumuştur.
Mr. Grew'un gerek Lozan Konferansına, gerek 1927-1932 yılları arasındaki Türkiye'ye
ilişkin notlarında, zaman zaman acı eleştirilere rastlanacaktır. Fakat bunlar,
tarafsız bir gözlemcinin fikirleri olmak bakımından, hem çok ilginç, hem de yakın
tarihimiz üzerinde düşünen ve yazanlar için aydınlatıcı bir nitelikte ve değerde
bulunmaktadır.
Truman'ın başkanlığı sırasında yaşının çok ilerlemiş olmasından ötürü ve kendi
isteği ile emekliye ayrılan Mr. Grew, bütün politik hayatını 1952 yılında
''Turbulent Era: Çalkantılı Devir'' adıyla iki ciltlik bir kitap olarak
yayınlamıştır. Biz bu eserden, yalnızca ''Lozan Konferansı'' ve ''Türkiye'deki
Misyonum'' başlıklı bölümleri alıyoruz.

GİRİŞ

1914'ten önceki devre içinde büyük devletler arasındaki rekabetin bir sonucu olarak
varlığını sürdüren Osmanlı İmparatorluğu artık tarihinin son devrini yaşamaktaydı.
Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgi, son darbeyi oluşturmuştu.
Türkiye'ye bir işgal kuvveti gönderen Müttefikler, 10 Ağustos 1920'de Sevr
Antlaşması'nı imzalayarak Osmanlı İmparatorluğu'na sadece Anadolu'daki küçük bir
toprak parçasını bıraktılar. Birtakım açık ve gizli anlaşmalarla Osmanlı
imparatorluğundan yalnız geniş toprak parçaları alınmıyor, aynı zamanda kendisine
bırakılan topraklar üzerinde ulusal egemenliğine de son veriliyordu. Bir tarihçiye
göre Sevr Antlaşması ''modern tarihte en ağır cezalandırıcı barış antlaşmalarından
birini ve savaş yağmalarının en insafsız ve en hesaplı şekilde bölüşülmesini
oluşturmakta idi.''
Bu antlaşmaya göre, Trakya ve Batı Anadolu Yunanistan'a, Doğu Anadolu Ermenistan'a
ve Kürdistan'a verilecek, İstanbul uluslararası şehir durumuna getirilecek, Adana
Fransız, Antalya İtalyan sömürgesi olacaktı; orduya, donanmaya sahip
bulunmayacaktık; maliyemiz, adliyemiz, kara ve deniz sınırlarımız, Boğazlarımız ve
öteki bütün kurumlarımız yabancı kontrolü altına verilecekti, azınlıklar ülkenin
gerçek sahiplerinden daha çok hak ve ayrıcalıklara sahip olacaklardı.
Fakat Türkleri bu antlaşmayı imzalamaya zorlayan Müttefikler, Türk
millîyetçiliğinin kuvvetini çok yanlış hesaplamışlardı. 1919'da üstelik Yunanlıları
da izmir'e asker çıkarmaya teşvik etmeleri, Yunanlıların zulüm ve çapulculukları,
Türk millîyetçiliğini büsbütün kızıştırdı ve teşkilâtlandırdı. Bu teşkilatlanma ve
şahlanmanın sonucu, Müttefiklerin Anadolu'da tam bir yenilgiye uğratılmasıdır.
Fakat savaş alanında kazanılan zaferin, diplomasi salonunda da onaylanması ve millî
bağımsızlığımızın bütün dünyaya onaylatılması gerekiyordu. Lozan Konferansının
amacı buydu. Bu konferansta ''yüzyıllık hesaplar'' görülecek,tasfiye edilmiş
Osmanlı İmparatorluğu'na Türk milleti olarak yaşama hakkı verilecekti.
Bu konferansta, bir tarafı İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya,
Sırp-Hırvat devletleri; öbür tarafı da Türkiye oluşturmaktaydı.
Bu milletlerin başlıca delegeleri şunlardı:
Türkiye: İsmet Paşa (Dışişleri Bakanı), Hasan (Saka) ve Rıza Nur; İngiltere: Lurd
Curzon (Dışişleri Bakanı), Rumbold; Fransa: Poincaré (Başbakan), Barrare; İtalya:
Mussolini (Başbakan), Garroni; Yunanistan: Venizelos; Japonya: Hayachi, Otchial;
Yugoslavya; Spalaikovitch ve Rakitch.
Ayrıca konferansa gözlemci olarak gelen bazı delegasyonlar arasında; Amerikan
kurulundan Child, Amiral Bristol (İstanbul'daki Amerika Yüksek Komiseri) ve bu
izlenimlerin yazarı Mr. Grew; Bulgaristan kurulundan Başbakan Stambolisky ve
Matmazel Stancioff bulunmaktaydı. Lozan Konferansı macerasının başlıca
kahramanlarını işte bu kişiler oluşturuyordu.
Konferansta çözülecek başlıca sorunlar ise şunlardı: Türkiye'nin sınırları,
Ermenistan özerkliği, Osmanlı borçları, adli, mali, ekonomik, kültürel
kapitülasyonlar, azınlıklar ve Boğazlar, Yunan savaş tazminatı.

KONFERANS BAŞLIYOR:
13 KASIM 1922
Konferansın 20 Kasımda başlayacağı bildirildi. Ayın 17'sinde karım Alice ile
birlikte Lozan'a hareket ediyoruz; orada ne kadar kalacağımızı Allah bilir.
Konferansın, zevkli olmakla birlikte güç ve çetin geçeceğini sanıyorum. Türkler,
Sevr Andlaşmasının imzalandığı sıradaki durumlarında değiller. Bu kere şapkalarını
ellerinde taşıyarak değil, fakat arkalarında muzaffer bir ordu bırakarak
geliyorlar. Bu da işleri bir hayli başkalaştırıyor...
LOZAN, 19 KASIM 1922
Akşam saat 6'da Poincaré ile birlikte özel bir trenle Paris'ten gelmekte olan Lord
Curzon'u karşılamaya, oradan da doğruca Mussolini ile bir gece görüşmesi yapmak
üzere Territet'e gittim. Bütün diplomatlar, bu gece Lozan'a gelmiş olacaklar.
Mussolini'nin doğruca Lozan'a gelmeyip öteki diplomatlarla Territet'de görüşmek
için ısrar etmesinin nedenlerinden biri olarak, kendisinin gençliğinde serserilik
suçu ile Lozan'da tutuklanıp şehirden çıkarılmasını ve o kızgınlığının hâlâ
sürmekte olmasını gösteriyorlar. Fakat bu söylentilere pek güvenmemek gerek. Çünkü
kendisi herşeye rağmen buraya gelecek(1)...
20 KASIM, AÇILIŞ OTURUMU
Salon çeşitli ulusların delegeleri, İsviçreli memurlar, Bern'deki kordiplomatik ve
250 gazeteci ile dolu. Konferans Başkanı Habb(1), Fransızca olarak verdiği güzel
bir söylevle toplantıyı açtı, delegelere ''İsviçre'ye hoş geldiniz" dedi; Lord
Curzon kendisine cevap verdi. Başka söylev verilmeyecekti. Fakat, Curzon'dan sonra
İsmet Paşa ayağa kalktı, tehdit ve çatma havası taşıyan bir konuşma yaptı. İlk
oturum tamamen bir tören olduğu için, bu şekilde konuşmanın ne yeri, ne de
sırasıydı; eğer mutlaka konuşacaksa, Başkanın hoş geldin deyişine ve İsviçre'nin
konukseverliğine teşekkür etmekle yetinmeliydi. Konuşması kötü etki yaptı.
Mussolini'nin yüzünde son derece vahşi bir ifade belirmişti; İsmet'in boğazına
atılmak ister gibi bakıyordu. Başkan oturumu tatil etti. (2).
21 KASIM, İLK OTURUM
Törenden sonraki ilk oturum, bugün Duchy'de Şato Otelinde açıldı. Lord Curzon
başkanlık ediyor ve tatlı bir dille konuşuyordu. Büyük devletler tarafından
hazırlanmış olan ve kadife kelimeler, fakat ezici yöntemler içeren konferans iç
tüzüğüne ilişkin maddeler üzerine İsmet Paşa'nın yaptığı itirazları reddediyordu.
Yapılan konuşmaları, İsmet Paşa sekreterinin fısıldamaları ile izlemekteydi. Her
maddenin okunuşundan sonra kesin şekilde karar vermiş bir insan havası ile öne
doğru kımıldıyor ve cevap vermek istediğini bildiriyordu; sonra yavaş ve kesin bir
dille sekreterine Türkçe olarak yazdırıyordu. Yazdığını bitirince Fransızca olarak
konferans kuruluna okuyordu. Paşa'nın durumuna karşı gerçekten yakınlık ve sempati
duyuyordum. Kendisi muzaffer bir devleti temsil ediyor, fakat yenilmiş bir düşman
gözüyle bakılıyor, delegasyonunun ise, konferanstaki varlığının farkına bile
varılmak istenmiyor. Fakat en küçük şeylere bile itiraz etmekle hata ediyor; yalnız
önemli noktaları ele alsa ve onlar üzerinde ısrarla dursa daha iyi edecek. Kısa bir
süre içinde baltalayıcı bir taktik kullandığı etkisini bıraktı. Konferansa doğrudan
davet edilmiş olanlardan başka hiçbir milletin alınmamasını istedi, reddedildi.
Önemli komitelerden birinin başkanlığını istedi, reddedildi. Konferansta görülecek
işlerin incelenmesiyle görevli üç komisyondan birinin başkanlığına bir Türk'ün
getirilmesini istedi, reddedildi. Başka bütün itirazları redde uğradı. Yalnız
Boğazlar sorunu görüşüleceği zaman Gürcistan ve Ukrayna delegelerinin de dinlenmesi
konusundaki isteği kabul edildi. Her itirazdan sonra Lord Curzon aldırış etmeksizin
öteki maddeye geçiyordu.
22 KASIM, ÇARŞAMBA
Amerikan kurulundan Child, dün Türk delegasyonundan Celalettin Arif Bey'le bir
konuşma yaparak, kendilerinin konferansta savunacakları bazı ilginç noktaları
öğrenmişti. Türkler:
1. Manda ve nüfuz bölgelerinden kurtulmak istiyorlar.
2. Ne Millet Meclisinin hissiyatı, ne kamuoyu, Ermenilere ve öteki azınlıklara
toprak verilmesini asla kabul edemez.
3. Ankara hükûmeti Musul petrol yataklarında Amerikan hissesinin öteki herhangi bir
milletinkine eşit ya da daha çok olmasını arzular.
4. Türkiye'deki Amerikan kuruluşlarını korumayı samimi olarak ister.
Türk delegasyonu burada gerçekten güç durumda; bir yandan Ankara Millet Meclisi
diplomatik zaferler kazanılmasını ve millî gururun tatmin edilmesini ihtirasla
istiyor; fakat beri yandan buradaki muhasım taraflar onları mahvedici usullerle
ezmeye çalışıyorlar. Kendilerinin barış konferansları için gözle görülür bir
deneyimleri yok; fakat şahsen onlara karşı bir sempati beslemekteyim. Dost ve
gözlemci olarak kendilerine, makul olmayan istekler ileri sürerek, konferansı
çıkmaza sokmalarını önlemek konusunda yardım edebiliriz. İsmet Paşa'nın acı ve
zehir dolu bakışlarını gördükçe, bunların sinirlilik, endişe ve huzursuzluktan
başka birşey ifade etmediklerini anlıyorum.
22 KASIM CUMA
General Weygand'ın başkanlığındaki alt komisyonda hazırlanan rapor, Toprak ve
Askerî Sorunlar Komisyonu'na verildi. Bu raporda:
1) Bulgaristan ile Doğu Trakya arasındaki sınır çizgisinin iki yanıyla, Barış
Konferansınca Doğu ve Batı Trakya arasında çizilecek sınırın her iki yanında otuzar
kilometre genişliğinde bir alanın askerî olmayan bir bölge durumuna getirileceği.
2) Neuilly Antlaşmasına katılan devletler tarafından Bulgaristan'a verilmiş olan
bir sözü yerine getirmek üzere, Dedeağaç'ta bir serbest liman kurulacağı, hem bu
liman, hem de demiryolunun Büyük Britanya, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya,
Yugoslavya, Bulgaristan ve Türkiye temsilcilerinden kurulu uluslararası bir
komisyonca yönetileceği,
3) Bu uluslararası komisyonun, yine aynı ülkelerin uzmanlarından oluşmuş bir alt
komisyonun da askerî olmayan bölgeyi denetleyeceği bildirilmekteydi.
Öğleden sonraki oturum çok tartışmalı oldu ve bir sürü güzel nükteye, hazır
cevaplık örneklerine yol açtı. İri yapılı, kabarık saçlı ve haydut kılıklı bir adam
olan Bulgar Başbakanı Stamboliski, kendi kurulunun üyeleri ile birlikte içeri girdi
ve Başkan Curzon'un tam karşısındaki yerine oturdu. Kendisinin hemen arkasında,
Bulgaristan'ın Londra Elçisinin kızı olan Matmazel Stancioff oturuyor ve yapılan
konuşmaları Bulgarcadan başka dil bilmeyen Başbakanın kulağına fısıldayarak
çeviriyordu. Başbakanın cevaplarını da Lord Curzon'a ilettiği zaman çok iyi bir
İngilizce ile, konferansın genel kuruluna seslendiği zaman da çok güzel Fransızca
ile tercüme ediyordu. Fakat bu cevaplar gerçekte Başbakanın değil, kendisinindi.
Çünkü Bulgar Başbakanı birkaç cümle söylüyor, Matmazel bunları uzun söylev şekline
getiriyordu. Zekâsının inceliği ve nükteleriyle kahkahalara yol açtı.
İsmet Paşa askerî olmayan bölgeler kurulmasını kabul, fakat anlaşmayı imzalayan
devletlerce bu bölgenin tecavüze uğramayacağına ilişkin uluslararası bir güvence
verilmesinde ısrar etti; kontrol komisyonu planını ise kabul etmedi. Lord Curzon ve
Venizelos böyle bir kontrol komisyonunun çok gerekli olduğu, askerî olmayan
bölgenin tarafsızlaştırılmasının ise daha sonra ele alınması gerektiği fikrini
savundular. İsmet Paşa, Bulgaristan'dan Dedeağaç'a uzanan demiryolunun uluslararası
bir komisyona havale edilmesine de itiraz etti. O zaman Bulgarlar kendi görüşlerini
açıklayarak Dedeağaç'ın Bulgar egemenliği altında kalması ya da burada Danzig'te
olduğu gibi bağımsız bir devlet meydana getirilmesini istediler. Bu istek
Venizelos'un ateşli bir konuşma yapmasına ve konuşma gücünün parlaklığını ortaya
koymasına yol açtı. Odadaki bütün delegeler can kulağı ile kendisini dinliyorlardı.
Bu konuşmadaki başlıca iddia, Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşa katılmamış
olan bir ülkeye daha çok ayrıcalıklar tanınamayacağı idi. Matmazel Stancioff,
Yunanistan bir sürü limana sahip olduğu halde, zavallı Bulgaristan'ın yalnızca
Karadeniz'de üç küçük limanı olduğunu söyledi, Venizelos hemen buna cevap vererek;
''Allah, Yunanistan'ı tam deniz ortasına koymuş, bu benim suçum mu?'' deyince,
Bulgarlar dahil katılarak herkes güldü. Buna benzer bir iki nükte daha oldu ve
sonunda Lord Curzon ''Bu kardeşçe kucaklaşmalardan sonra oturumu kapayabiliriz''
dedi, bir kere daha kahkahalar yükseldi. Gerçekten çok neşeli bir toplantı.
İsmet Paşa, Barreré ve daha bazı delegeler bir çeşit fısıldar gibi çok yavaş sesle
konuşuyorlar. Fakat bütün konuşmalar tercüme edildiği için söylenenleri anlamak
mümkün. Fransızca olarak bir konuşma yapıldığında Lord Curzon tercümana işaret
ediyor, o da konuşma biter bitmez tereddütsüz, çok iyi bir şekilde İngilizceye
tercüme ediyor. İngilizce konuşan tek delege, Lord Curzon, İsmet Paşa'nın kulakları
işitmiyor, bunun için de yanında oturan sekreteri konuşmalar yapılırken not alıyor.
Paşa da yazılırken bunları okuyor. Cevap vermek istediğinde çoğunlukla düşündüğü ya
da not ettirdiği için biraz gecikme oluyor.
22 KASIM, PAZARTESİ
Bugün İsmet Paşa ile görüştüm. Kendisi diplomattan çok askerce konuşan ve yine öyle
düşünen bir adam. Türkiye'nin iç işlerine müdahale ettirmemek ve bağımsızlığına toz
kondurmamak konusunda mümkün olduğu kadar azimkâr davranması ve sonuna kadar
dayanması için Ankara'dan talimat aldığını kesinlikle, ısrarla belirtti. Bu nedenle
kapitülasyonlar konusunun büyük güçlükler doğuracağını ümit ettiğini söyleyerek,
vatanındaki çok kuvvetli millî duygulara bağlı olan Türk kurulunun anlayışla
karşılanmasını rica etti. ''Türkiye, kanunları ve hukuk sisteminde yabancıların
haklarını tehlikeye düşürecek hiçbir şey yapmayacaktır'' dedi, fakat biz de
kendisine uygulama ve yönetimin, kanun kadar önemli bir unsur olduğunu hatırlattık.
Bu konuşmamızın bir sonucu olarak İsmet Paşa, öyle ümit ediyoruz ki, Türkiye'deki
dini ve kültürel kurumlarımızın korunacağına ilişkin güvence verecek.
2 ARALIK, 1922
Kapitülasyonlar sorununu görüşecek olan komisyonun ilk toplantısı bugün İtalyan
delegesi Garroni'nin başkanlığında yapıldı. Garroni konuşmasını İtalyanca olarak
yaptı, bu tercüme edildikten sonra Fransızca olarak konuştu. Kendisi yaşlı ve kibar
bir adam, öyle sanıyorum ki Lord Curzon'un ezici yöntemlerini onun kadar başarı ile
yürütemeyecek...
İsmet Paşa kapitülasyonlar sorununda Türk görüşünü uzun uzun anlattı:
Kapitülasyonlar kalkmalıdır, fakat Türkiye Millet Meclisi Hükûmeti onların yerine
uluslararası hukuk prensiplerine göre ve karşılıklı olmak koşulu ile gereken
güvenceleri verecektir. Curzon, Bareré, Hayashi ve Child birer konuşma ile
görüşlerini bildirdiler.
Child bu soruna elverişli bir çözüm yolu bulunmasının her iki tarafa da yarar
sağlayacağını ve bu ortak çıkar ne kadar çabuk elde edilirse o kadar hayırlı
olacağını söyledi. Toplantıdan sonra Curzon, Child'in konuşmasını iki yanı keskin
kılıca benzetti ve gülüştük.
Delegemiz Child'in yetenek ve zekâsına hayranlık duyuyorum. Çok düşünüp az
konuşuyor, söyledikleri hep dikkatli bir düşüncenin ürünü oluyor. Kendisi pek haklı
olarak bu konferansı bir poker oyununa benzetmekte; dış görünüş ne olursa olsun,
konferansın bütün oturumlarında söylenen sözlerin, gerçek düşünceleri maskelemek
görevini gördüğünü söylüyor ve bir poker oyununda yapıldığı gibi, delegelerin
gerçek düşüncelerini anlamak için yüzlerindeki ifadeleri inceliyor. Pek çok kere de
o kadar doğru sonuca varıyor ki, şaşmamak elde değil. Eski dünyanın diplomasisi
hiçbir şekilde geçmişte kalmamış. Her gün onunla karşı karşıya geliyoruz.
4 ARALIK PAZARTESİ
Lord Curzon başkanlığındaki askerlik ve toprak sorunları komisyonunun Boğazlar
konusu üzerindeki görüşmelere ilişkin ilk toplantısı çok dramatik bir hava içinde
geçti. Başlarında Çiçerin'in bulunduğu Rus delegasyonu ve bu arada Gürcistan,
Ukrayna ve Bulgar delegeleri toplantıda hazır bulunuyorlardı. İsmet Paşa her çeşit
ayrıntıdan kaçınarak politikasının çok genel bir açıklamasını yaptı:
1) Boğazlar, Türkiye için hayati bir önem taşır,
2) Misakı Millî hükümlerine uygun olarak İstanbul ve Marmara Denizi için
Türkiye'nin güvenliğine hiç dokunmayacak bir düzen meydana getirilmelidir.
3) Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Boğazları dünya ticaret ulaşımına açmak ister.
Curzon, İsmet Paşa'dan daha küçük ayrıntıya ilişkin görüşlerini de geniş olarak
açıklamasını istedi, fakat o henüz bu ayrıntıya girmeye hazır olmadığını bildirdi.
Bundan sonra Çiçerin Rusya, Gürcistan ve Ukrayna'nın görüşünü bildirdi:
1) Kayıtsız ve şartsız olarak Boğazlar savaş ve barış zamanlarında bütün ticaret
gemilerine açık olmalıdır.
2) Boğazlar, Türkiye'den başka bütün milletlerin savaş gemilerine, uçaklarına
sürekli açık bulunmalıdır.
3) Türkiye Boğazları istediği şekilde tahkim etmek, bu suları korumak için istediği
şekilde donanma, uçak servisleri kurmak ve silâhlandırmak konusunda serbest
bırakılmalıdır. Rumen ve Bulgar delegeleri de aynı fikri savundular.
O zaman Curzon, Rus blokunun söylediklerini çok zekice ve alaylı bir şekilde
özetledi. Rusların, Boğazların ağzında Müttefiklerin olmayan bir silâhlı kuvvet
bulundurduğunu ileri sürerek, bu kuvvetin derhal oradan çekilmesini istediklerine
işaret etti. Curzon bu kuvvetin oradan kaldırılması isteğine kendisinin de
katıldığını söyledi ve bir taraftan parmağı ile Çiçerin'i gösterip, bir yandan da
kelimelerinin üzerine basarak, ''Bu kuvvet işte şuradadır ve durumun gereğini
düşünürken bunu hiç unutmamalıdır'' dedi. Sonra Rus, Bulgar ve Romen önerilerinin
gerçekte birbirlerine zıt olduklarını açıklayarak Türklerden bu üç öneriden
hangisine katıldıklarını bildirmeye ve bir öneri ileri sürmeye hazır olup
olmadıklarını sordu. İsmet Paşa, Rus görüşünün Türk görüşüne diğerlerinden daha
uygun olduğunu, fakat kendi önerisini ileri sürmeden önce öteki devletlerin de
görüşlerini öğrenmek istediğini bildirdi. O zaman Curzon'un yüzünde alaycı bir
ifade belirerek oldukça incitici deyimlerle: ''Demek Türkiye kendisini en çok
ilgilendiren bir konuda kişisel görüşünü açıklamıyor, buna karşılık Ruslar
kendilerini Türklerin yerine koyuyor ve onlar adına kendi görüşlerini
açıklıyorlar'' diyerek durumun hayret verici olduğuna işaret etti ve ''eğer
gözlerimi kapamış olsa idim, Çiçerin'in bir fes giyip kendisini İsmet Paşa olarak
takdim ettiğine inanacaktım'' dedi. Kendi görüşlerini açıklamak konusundaki
ricasına Türk delegasyonunun verdiği cevabın konferansın onur ve ağırbaşlılığına
uygun düşmediğini Türk kurulunun konferansla oynadığını küçük gördüğünü, bunun
bütün dünya efkârında çok olumsuz bir izlenim yaratacağını ekledi. Çiçerin müdahale
ederek İngiltere, Fransa ve İtalya'dan Boğazlar sorununun çözümü hakkındaki fikrini
bildirmelerini istedi. Curzon cevap vererek, komisyon başkanı olarak hazır bulunan
bütün delegasyonlardan, bu arada özellikle Boğazlar bölgesine komşu olan ülkeler ve
Türkiye'den bu konudaki fikirlerini bildirmelerini istemiş olduğunu, yarım saatten
beri de Türk delegasyonundan bir cevap almak için uğraştığını, fakat başaramadığını
söyledi. Şu ana kadar ileri sürülen önerileri incelemek ve görüşlerini konferansa
bildirmek üzere konferansı erteledi (1).
Çiçerin alımsız ve çelimsiz bir adam. İnce bir sesle burnundan konuşuyor, yırtıcı
bir kuş gibi bakıyor. Hain gözleri ve gaga burnu ile gerçekten Bolşevik bir yırtıcı
kuş. Child kendisini tüyleri dökülmüş bir horoza benzetiyor. Ceketinin yakasında
iri bir bayrak rozeti var. Öteki Ruslar kötü görünüşlü kişiler değiller. Gürcü
olduğunu sandığım birisi, yukarı kıvrılmış uzun bıyıklı, yerli giysisiyle
geziniyor.
6 ARALIK, ÇARŞAMBA
Boğazlar rejimi komisyonunun yine çok ilginç toplantısı. Başkan Curzon oturum
açılır açılmaz, Müttefiklerin plânını bildirdi:
Boğazlar, İngiltere, Fransa, Japonya, İtalya, Rusya, Amerika, Bulgaristan ve
Türkiye hükûmetlerinin birer temsilcilerinden kurulu uluslararası bir komisyonun
kontrolü altında askerî olmayan bir bölge durumuna getirilecek, Türkiye bu
komisyonun başkanı olacak, Boğazlar savaşta ve barışta bütün ticaret ve savaş
gemilerine açık bulundurulacaktır. Şekli sonradan belirlenmek üzere İstanbul'un
korunması için güvence verilecektir.
Bundan sonra Child söz aldı ve Amerikan görüşünü açıklayarak dedi ki:
''Karadeniz'deki geleceğin ticaretini yalnız deniz kıyısındaki ülkelere inhisar
ettiren bir durumu kabul edemeyiz. Karadeniz'e bağlı ticaret işleri yeryüzündeki
bütün ülkelerin çıkarlarıyla ilgilidir. Coğrafi durumuna dayanarak hiçbir milletin
öteki bütün ülkeleri bu haklardan yoksun etmek gücüne sahip kılınması asla kabul
edilemez. Bu yalnız bizim millî politikamıza değil, Karadeniz çevresindeki her
ülkenin çıkarlarıyla, Karadeniz özgürlüğünün tarihî gelişmesine karşıt bir durum
olur. Boğazların ve Karadeniz'in yalnız bu ya da şu milletce sınırsız bir şekilde
kontrolü dünya politikasına karşıttır. Karadeniz özgürlüğünün bu temel kurallarını
inkâr edecek bir ülke bulunmasını aklım almıyor. Türkiye'nin de bunları inkâr
edeceğini aklım almıyor. Bu kurallar bu konferansça güvence altına alınmalıdır.
Başka hiçbir çözüm şeklini hükûmetim kabul edemez.''
İsmet Paşa ve Curzon'la görüşmeler şunu ortaya çıkardı ki, Türklerin Boğazları
bütün savaş gemilerine kapamak, tahkim etmek konusundaki Rus önerisinde ısrar
etmeleri tehlikesi vardır. Bu, şüphesiz serbest ticarete ilişkin bütün güvenceleri
ortadan kaldırmasına ve Rusların er geç Boğazların kontrolünü Türklerin elinden
almalarına fırsat verecektir. Child, İsmet Paşa'ya şöyle dedi: ''Çanakkale'de bir
kale kuruyorsunuz, bunu elinizde tutabildiğiniz sürece söylenecek hiçbir söz yok,
ama başka birisi bunu elinizden alırsa başınıza neler gelecek? Burada hiç kaleye
sahip olmasanız da, onun yerine uluslararası bir anlaşmayı kabul etseniz daha
hayırlı olmaz mı?''
Türklerin bu konuda kesin bir karar vermeden ve hem bizim, hem de müttefiklerin
isteklerini körü körüne reddetmeden önce samimi kanılarımızı öğrenmeleri iyi oldu.
Öyle sanıyoruz ki Türk delegasyonu, Ruslarla işbirliği yapmakta çok ileri
gittiklerini anlamış ve bir Rus tehdidi olasılığından daha çok korkmaya
başlamışlardır.
İsmet Paşa, Müttefiklerin plânları iyice inceleninceye kadar bu konuda kesin bir
karar vermekten vazgeçti. Çiçerin, İngiltere aleyhine uzun uzun konuştu. Curzon'un
Boğazlardaki Türk egemenliğinden ötürü Rusya'nın geçmişte birçok sıkıntıda
kalmasına işaret ederek, Türklerin bu şekilde hareket etmekle pek iyi ettiğini,
fakat 1919'dan beri İngiltere'nin İstanbul'a sokulmasından Rusya'nın daha çok
sıkıldığını söyledi. Başta Curzon olmak üzere herkes gülüştü. Çiçerin, Sovyet Rusya
ile Çar Rusyasının politikalarının farklı olduğunu söyleyerek, Müttefiklerle
silâhsızlanma konusunda her çeşit görüşmeye hazır olduklarını bildirdi.
Curzon oturumu kaparken, Rusların ''masumane niyetlerini'' öğrenmiş olmaktan pek
memnun olduğunu ve eğer bu niyetlerinde samimi iseler Boğazlar konusundaki eski
önerilerini bırakacaklarını ümit ettiğini söyledi.
7 ARALIK, PERŞEMBE
Curzon, Barreré ve İsmet Paşa Boğazlar sorunu hakkındaki Amerikan görüşünün
dayandığı prensibi bildirmemizden ötürü ayrı ayrı teşekkür ettiler. Şu anda öyle
görünüyor ki Boğazlar ve Karadeniz'in bütün savaş gemilerine kapalı tutulmasını
isteyen Ruslar, uzlaştırıcı bir çözüm yolu bulmaya yönelmiş olan Türkler üzerindeki
etkilerini yitirmişlerdir. Türk uzmanları genel kuralları inceleyecekler. Şimdiki
genel eğilim, Boğazlar ve Marmara çevresindeki bütün adalarda, Karadeniz ve bütün
geçitlerde her türlü tahkimat ve silâhlanmanın en yüksek derecede sınırlanması
merkezindedir. Bunun sağlanması, Yakın Doğu'da istikrarlı bir barışın kurulması
için büyük bir kazanç olacak.
Öğleden sonra yaptığımız bir görüşmede Danimarka delegesi Udenburg bana bütün
tarafsız ülkelerin bu sabah alt komisyonda kapitülasyonlar konusundaki görüşlerini
bildirdiklerini, İspanya dışında hepsinin az çok uygun fikirler ileri sürdüklerini
bildirdi. Yalnız İspanya delegesi, Majeste Kralın herhangi şekilde olursa olsun
kapitülasyonların kalktığını duymak istemediğini söylemiş. Fakat ötekiler
İspanya'nın bu konuda anlayışsız olduğunu, bu şekilde davranışının Türkleri
kızdırmak ve büsbütün uzlaşmaz duruma getirmekten başka bir işe yaramayacağı
fikrindedirler. Herkes kapitülasyonların kalkması gerektiğini biliyor. Onlar
kalkmalı, yalnız yerine inandırıcı güvenceler elde etmeye çalışılmalı. Ana fikir
bu...
8 ARALIK, CUMA
Boğazlar sorunu hakkındaki bir tartışmadan sonra Curzon, Türkiye'deki Müttefik
mezarlıklarının sahipliğinin Müttefiklere verilmesini, bunun kuvvetli bir millî
duygu meselesi olduğunu belirterek istekte bulundu.
İsmet Paşa, bir milletin kendi sınırları içindeki bir toprak parçasını bu şekilde
başkalarına verdiğine dair tarihte bir örnek olup olmadığını sordu. Curzon derhal
cevap vererek Napolyon'un St. Helena Adası'nda yaşadığı ev ve gömüldüğü yerin
İngiltere tarafından Fransa'ya verilmiş bulunduğunu ve orada sürekli Fransız
bayrağının dalgalandığını söyledi. Curzon konferans masasında hiç şaşırmıyor ve söz
altında kalmıyor. Yanımda oturan Venizelos'un da Yunan mezarlıklarından söz etmek
için yerinde kıpırdadığını gördüm; ama galiba ağzını hiç açmamasının daha hayırlı
olduğunu düşünerek bundan vazgeçti. Fakat Çiçerin Romanya'nın dikkatli olmasını ve
Yunanlıların durumuna düşmekten çekinmelerini salık verince, bir olay çıkarmaktan
da kendini alamadı. Derhal karşılık veren Venizelos, uluslararası konferanslarda bu
şekildeki yakışıksız imaların yersizliğine işaret ederek Çiçerin'den sözlerini
düzeltmesini istedi. Çiçerin kâğıtlarını karıştırdı, danışmanlarına danıştı, bir
hayli bocalayarak yalnız genel ifadelerle enternasyonal bir duruma değindiği
cevabını verdi. Venizelos omuzlarını silkerek konferansı işgal etmemek için bu konu
üzerindeki sözünü bitirdiğini ve üzerinde durmayacağını söyledi. Kendisine ister
sempati duyalım, ister duymayalım, Venizelos konuştuğunda hepimiz dinliyoruz.
Üzerine sürekli dikkati çeken bir adam; Barreré, Hayashi ve İsmet Paşa'nın tutuk ve
renksiz konuşmalarından sonra onun serbest, kendinden emin ve aydınlık konuşmasını
dinlemek zevkli oluyor. Venizelos daima aydınlık ve çok etkili; Curzon da aynı
derecede çok açık, düşüncelerini en uygun kelimelerle ve en iyi şekilde ifade
etmekte hiç güçlük çekmiyor. Kesin açık ve mükemmel cümlelerle konuşuyor. Barrere
fısıldıyor, İtalyan Garroni dinlenmeye değer hiçbir şey konuşmuyor, hep
başkalarının dümen suyundan yürüyor. Paşa kötü bir Fransızca ile duraklaya
duraklaya konuşuyor, sık sık durarak, söyleyeceği kelimeleri arıyor veya notlarına
bakıyor. Japon delegesi Hayashi ise kötü bir İngilizce ile konuşuyor, her keresinde
üç dört kelime söylüyor, sonra öteki kelimeleri buluncaya kadar düşüncelerini
elleriyle anlatmaya çalışıyor, kendisini bir hayli zora sokuyor. Çiçerin cam
üzerine bir çivi sürüldüğü zaman çıkan sesle konuşuyor.
10-21 ARALIK 1922
Barış konferanslarının her gün kaydettiği ilerlemeleri adım adım izlemek kolay
değil. Lozan'daki komisyonlar ve alt komisyonlar önlerindeki çeşitli sorunları
tartışmaya devam ediyorlar, her oturum sonunda da çözülecek bir sürü sorun
kalıyor...
Kesin olarak ortaya çıkan bir şey varsa o da şu ki, şimdiden sonra konferansın en
önemli çalışması konferans masasında değil, fakat çeşitli ulusların delegelerinin
kendi özel odalarında cereyan edecek. Noel tatili yapılmayacak, oysa ne Türkler ne
de Müttefikler çalışmaların kesintiye uğramasını istemiyorlar! Âdet yerini bulsun
diye konferans salonundaki oturumlar devam edecek, ama pazarlık ve alışverişler iki
otelin odalarında yapılacak. Konferans oturumlarındaki görüşmeleri bu hatıra
defterine artık geçirmeyeceğim, çünkü bu birtakım öneri ve karşı önerileri
sıralamaktan başka bir işe yaramayacak. Asıl ilginç olan notları, çeşitli
delegelerle yaptığımız özel görüşmelerden çıkarmak mümkün.
Boğazlar sorununda bir anlaşmaya varmak için 19 Aralık toplantısında Müttefikler,
Türkler ve Ruslarca ileri sürülen öneriler ve karşı önerilerden sonra Curzon
emredici bir davranışla, ültimatom deyimini kullanmadı, ama gerçekte bir ültimatom
verdi. Müttefiklerin son sözü söylemiş, Türklere son tavizi vermiş olduklarını,
bundan daha ileri gidemeyeceklerini, fakat eğer arzu ederlerse Türklere ertesi günü
bir daha cevap verme şansı bırakacaklarını söyledi. Daha sonra Curzon bize büyük
bir şans oyunu oynadıklarını bildirdi ve objektif bir gözle kendi kendisinin
eğlenceli bir tasvirini yaptı: Türklere karşı, sanki onlar barış şartlarını
dinlemek için galiplerin huzuruna sürüklenmiş mağlup düşmanlar gibi alaycı bir
tonla konuştuğunu söyledi. Curzon'un dediği gibi İsmet cüretli ve sert bir cevap
verebilir ve Müttefikleri bir delik içine sokabilir. O gün öğleden sonra ve ertesi
gün otel koridorları vızıldadı durdu. Romen delegesi ''kıyamet bugün kopacak, ama
sonucu iyi mi, kötü mü olur bilmiyorum'' dedi. Kimse neler olup biteceğini
kestiremiyordu.
Nihayet 20 Aralık saat 11.06'da Lord Curzon'un ''söz Türk delegasyonunundur'' sözü
ile bu nazik toplantı açıldı. İsmet Paşa kalkarak Curzon'un bir gün önceki
sözlerini cevapladı. Birçok önemli noktalar üzerinde hâlâ ısrar etmekle beraber,
ılımlı ve uzlaştırıcı bir tonla konuşuyordu. Curzon, İsmet'e cevap vererek
meselenin konferans odası dışında her iki tarafın yararına daha uygun bir şekilde
çözümleneceğine inandığını söyledi. Rusların hiç ses çıkarmaması hayret uyandırdı.
Çiçerin'in yüzünde alaylı bir tebessüm belirdi. Türklerin müttefikliğini kaybetmiş
ve Lozan'daki çalışmalarının tam bir başarısızlığa uğradığını anlamıştılar
herhalde.
Japonya delegesi Hayashi görülmemiş derecede patavatsız bir konuşma yaparak,
''dünkü ültimatomu duyunca görüşmelerin akamete uğrayacağını sanmış ve korkmuştum,
fakat bunun önüne geçilmiş olduğunu görmekten memnun oldum'' dedi.
Akşam bizimle birlikte yemek yiyen İngiliz delegesi Sir William Tyrel bana,
Hayashi'nin herkesin ağzına almaktan korktuğu ültimatom deyimini kullandığını
duyunca başından aşağı buz gibi bir suyun döküldüğünü hissetmiş olduğunu söyledi.
Bu dramatik toplantının bir anında İsmet'in yerinde olmayı çok isterdim, çünkü o
zaman mükemmel bir sayı kaydedecekti. İstanbul'daki yabancı gemilerden söz
ediliyor, İsmet bu gemilerin kaldırılmasını istiyordu (1). Curzon bu gemilerin
tıpkı taksi ve arabalar gibi bir yerden başka bir yere rahatça gitmeye olanak veren
araçlar olduğunu İstanbul'un da Paris ve Berlin'den farklı olarak bir liman
olmasından ötürü bu gemileri korumanın gerekli ve doğal olduğunu söyledi. İşte bu
anda Paşa ayağa kalkıp ''şu halde ekselansınızın da bir liman olan Londra'da bir
Türk gemisi bulundurmalarına hiçbir itirazı olmayacağını ümit ederim'' deseydi
Curzon'a dehşetli bir yumruk olurdu. Ama kendisinin kulakları işitmiyor, onun için
de söylenenleri sekreterinin notlarından izlemek zorunda kalarak hazır cevaplık
yapmaya olanak bulamıyor. Oysa Curzon bunun ustası...
Biz konferans odası dışındaki çalışmalarımızla daha yararlı olabiliriz, bunu da her
gün yapıyoruz. Ama Türklerin bize karşı gösterdikleri iyi niyeti de yitirmemeliyiz.
Çünkü biz de onlarla ayrı bir anlaşma yapacağız. Konferansın başarıyla bitmesini
çabuklaştırmayı ne kadar istersek isteyelim, Türklerle aramızı bozmamaya çok dikkat
etmeliyiz. Amacımız Türkiye'ye her sorunda yumuşaklık ve uzlaşmayı salık vermek,
fakat aynı zamanda onlara kendi çıkarlarıyla Müttefiklerin çıkarlarının aynı
olduğunu anlatmaktır...
İsmet Paşa'nın son önerisi şudur: Boğazlar için uluslararası bir komisyon kurulsun,
fakat bu komisyon yalnız Boğazlardan geçecek savaş gemisinin sayısını kontrol etmek
yetkisinde olsun. Bu önerinin pek muhtemel olarak kabul edileceğini umuyorum. İşler
ilerledikçe bu davaya bizim de karışmamızdan ötürü üzüntülü değilim...
Eğer gazeteciler konferansın bazı oturumlarında bulunsalar, bir sürü heyecan verici
haberler toplayabilecekler. 21 Aralıkta azınlıklar sorununu inceleyen alt
komisyonun toplantısında Venizelos sakin bir havayla konuşmasına başlayıp, sonra
ansızın fırtınalı bir şekilde Türklere hücuma geçti. Önceden Türklerin yüzbinlerce
Yunanlıyı yurtdışına attıkları halde, şimdi kendi istekleriyle Yunanistan'a dönmek
isteyen birkaç Yunanlıyı salıvermediklerinden şikâyet etti. O kadar şiddetli ve
tecavüzkâr konuşuyordu ki, Başkan Montagna kendisini sükûnete davet etti. Gittikçe
daha çok kızışan Venizelos kollarını başının üstünde sağa sola sallayarak:
''Sakinim, sakinim'' diye bağırdı. Ben tam onun yanı başında oturduğum için, kol
hareketleri bir hayli rahatımı kaçırıyordu.
Bunun üzerine Türk delegesi Rıza Nur Bey söze karıştı ve masanın üzerinde
Venizelos'a doğru bağırmaya başladı. Solo bir düet haline gelmişti. Montagna
sükûneti sağlamak için iki elinin parmaklarıyla masaya vuruyordu. Fakat
konuşmacıları yatıştırmanın olanaksız olduğunu anlayınca oturumu erteledi. Fakat bu
adeta çılgına dönmüş olan Venizelos üzerinde bir etki yapmadı. Venizelos alt komite
toplantılarında çoğunlukla zaptedilmez duruma geliyor ve iki taraf için de uygun
şekilde çözülmüş, geçilmiş olan bazı maddeleri ve gereksiz sorunları tekrar
tartışma konusu yaparak konu dışına çıkıyor. Montagna çok iyi bir başkan, her
davayı iki taraf için de son derece uygun şekilde ustalıkla ortaya koyuyor, bir
sorunda orta yolu tutarak çoğunlukla iki tarafı birleştiriyor. Fransız delegesi
Laroche da iyi, fakat İngiliz delegeleri Rumbold ve Ryan çok zayıf ve güçsüz.
21 ARALIK, PERŞEMBE
İtalyan delegasyonunun bu akşam verdiği ziyafette ikinci Türk delegesi Rıza Nur
Bey'le tatlı bir görüşme yaptık. Bu görüşme, Musul'da verilecek imtiyazlara
Amerika'nın katılmasını tercih ettiklerini, fakat çok geç kalacağımızdan
korktukları konusundaki inancımızı güçlendirdi. Rıza Bey bizimle bir an önce
anlaşma yapmanın, hatta Müttefikleriyle yapacakları anlaşmadan daha önce bunu
sonuçlandırmanın Amerika yönünden daha hayırlı olacağını ifade etti. Kendisine
şimdiki halde niyetimizin bu olmadığını söyleyince, o da ''niyetiniz ne olursa
olsun içeri girmek istediğiniz her anda açık kapı bulacaksınız, fakat unutmayın ki
açık kapı politikası demek, ilk giren arslan payını alır demektir'' cevabını verdi.
Hem o, hem de İsmet Paşa bize, Musul petrollerinin Amerikalılar tarafından
işletilmesini tercih edeceklerini, çünkü bizim çevrilecek hiçbir politik dolabımız
olmadığını bildiklerini söylediler.
Fakat iyi bir akşam yemeği sırasında Türklerin söyledikleri hiçbir söze fazla önem
vermemek gerek. Nitekim başka bir yerden duyduğuma göre İsmet, yine iyi bir
şampanyanın keyiflendirici etkisi altında Curzon'a İngilizlerin Musul'u elde
tutmalarında hiçbir sakınca görmediklerini üç kere söylemiş. Konferansta atasözü
haline gelen bir kanı da şu ki, Türkler bu gibi ziyafetlerin ertesinde eskisinden
daha inatçı oluyor ve her şeye düpedüz hayır diyorlar.
HAVA BULUTLANIYOR

22 Aralık Cuma günü birçok delege Noel tatilini başka yerde geçirmek üzere
Lozan'dan ayrıldılar.
Birkaç günlük kısa tatil devresi sırasında konferansın havası iyiden iyiye
değişmiş. Biz bıraktığımızda genel bir iyimserlik havası vardı. 26 Aralıkta
döndüğümüz zaman bulutlar toplanmıştı ve herkes kapitülasyonlar sorununda bir
çıkmaza girilmek üzere bulunduğundan söz ediyordu. Curzon, Child'e yalnız bu
kadarını söylemişti.
27 Aralıkta konferansı toplayan ülkelerin delegeleri Curzon'un odasında bir
toplantı yaptılar. Child'i de çağırmışlar ve bu toplantıda, ertesi gün yapılacak
kapitülasyonlar komisyonunun oturumunda Türklere karşı bileşik bir cephe
kurulmasına karar verilmiş. Açıkça anlıyorduk ki, Curzon, Musul konusunda Türklerin
çok inatçı olduklarını görmekte ve konferansın yalnız İngiltere'yi ilgilendiren bu
sorundan ötürü değil de, hem kendisinin, hem de bütün dünyanın ilgili bulunduğu
kapitülasyonlar sorunundan ötürü çıkmaza girmesini tercih etmekteydi.
28 Aralık toplantısı Sir Horace Rumbold'un başkanlığı altında bulunan ve tam bir
çıkmaza girmiş olan adli kapitülasyonlar sorununun komisyon raporunu dinlemek
amacıyla yapılmaktaydı. Curzon görüşmelere başlayabilmek için Garroni'nin açış
konuşmasını yapmasını önerdi. Fakat Child karşı koyarak bu toplantıya özellikle
Rumbold komitesinin raporunu dinlemek amacıyla çağrılmış bulunduğumuzu, her şeyden
önce Rumbold'un raporunu okumasının daha uygun olacağını söyledi. Bunun üzerine
Montagna Child'e neden böyle bir öneri yaptığını sordu. Child şu cevabı verdi:
''Eğer bir çıkmaza girilirse bu toplantıya Garroni'nin mi, yoksa Rumbold'un mu
damgasını vurulmasını isterdiniz?" Montagna Child'in elini tutarak ''Hay Allah
iyiliğini versin'' dedi.
Toplantıda İsmet önceden de sanıldığı gibi uzlaşmaya hiç yanaşmayan bir tutum
takındı. Curzon, Barreé, Garroni, Hayashi ve Bombard kapitülasyonların kaldırılması
yolunda şimdiye dek Müttefiklerce verilen ödünlere karşı Paşa'nın böyle bir tavır
takınmasını şiddetli deyimlerle protesto ettiler. Curzon'un konuşması alışılmış
tonunu korumakla birlikte çok zayıftı. Türklerin mahkemelerine yabancı yargıçlar
kabul ederlerse millî egemenliklerinin baltalanmış olacağı yolundaki şikâyetlere
karşı Curzon, ''millî egemenlik'' deyiminin Türklerin kafasında değişmez fikir
durumuna gelmiş olduğunu, ne zaman bir imtiyaz söz konusu olsa hemen millî
egemenliklerinin tehlikeye düştüğü sanısına kapıldıklarını, fakat bu garip fikrin
hiç kimsenin zihninde var olmadığını söyledi. Curzon alay etmek istiyordu, ama bu
kere pek beceremiyordu.
Toplantı salonunda Türkler ileri sürülmüş olan fikirleri gözden geçirmek ve gerekli
cevabı hazırlamak için süre verilmesini istediler.

CURZON'UN BIKKINLIĞI

28 ARALIK, PERŞEMBE
Bugün kapitülasyonlar sorunundaki o gergin toplantıdan sonra akşam yemeğini
Curzon'un odasında yedik. Son günlerin ezici etkilerini üzerinden attığı belliydi,
neşesi yerinde ve son derece konuksever. Fakat konferansın sonu hakkında kötümser
olduğunu saklamıyor. İsmet Paşa ile yaptığı görüşmeleri anlattı. Belli ki ona toy
bir okul çocuğu gibi muamele etmekten hoşlanıyor. Bir keresinde ona şöyle demiş:
''İsmet, sen bana tıpkı laternayı hatırlatıyorsun. Bizi bıktırıp usandırana kadar
hep aynı havayı çalıyorsun: Millî egemenlik, millî egemenlik, millî egemenlik. Bu
sözü duymaktan hepimize gına geldi.''
Curzon'un zekâ derecesinden şüphe etmeye başladım. Benim inancıma göre gerçekten
zeki bir adam konferansın başından beri onun yaptığı gibi hep yıldırma taktiği
kullanmazdı. Türklerin tabiatını bilmiyorum, ama öyle sanıyorum ki gerçekten zeki
ve durumun gereklerine uygun olmasını bilen bir adam daha az kırıcı, daha çok
saygılı yöntemler kullanarak anlaşma çareleri arardı. Belki de yanılıyorum.
Curzon'un Türkleri benden daha iyi anlamış olması da mümkündür. Ama ne olursa
olsun, hangi yöntemleri kullanırsa kullansın, Curzon'un pek az bir şey başardığı
gerçek gibi... Galiba Türklere bir anlaşma taslağı verecekler ve bunu ya kabul, ya
da reddetmelerini isteyecekler.
Curzon böbürlenmekten hoşlanan bir adam. Fakat belki de yaşı ilerlemiş
olduğundandır. Bütün hayatı boyunca duyduğu ''dünyanın en önemli adamı'' sözü artık
ona pek uymuyor.
Curzon bize Musul sorunu hakkında İsmet'le yaptığı yazışmayı gösterdi: iki taraf da
birbirlerine pek çok notalar göndermiş, fakat hiçbiri bir adım ileri gidememiş.
Konferansın sonu hakkında Curzon kötümser, Montagna ise açıkça iyimser. Belki bu da
bir politikadır, kimbilir? Ben şahsen artık iki tarafın da savaşı sürdürmek
istemediği prensibi üzerinde bir anlaşmaya varabileceğine inanıyorum, arzunun
elinden ise hiçbir şey kurtulmaz...
KONFERANS ÇIKMAZA GİRİYOR

OCAK-ŞUBAT 1923
Yılbaşı tatili bittikten sonra 3 Ocakta konferans tekrar çalışmaya başladı. Ortalık
söylentilerle dolu... Bu söylentilerden biri: Yunanlılar, eğer konferans bir
çıkmaza girip de dağılırsa, Türklerin askerlerini güneye çekmek zorunda
kalacaklarına, böylece Trakya boşalmış olduğu için Yunanlıların da bu bölgeye
rahatça girebilmek olanağına sahip olacağına inanıyorlar, bu nedenle de konferansı
başarısızlığa uğratmak ve bir çıkmaza sürüklemek için ellerinden geleni yapıyorlar.
İkinci bir söylenti Türkler öteki bütün ülkelerin delegelerine sunmak için ayrı
ayrı anlaşma projeleri hazırlıyorlar ve böylece Müttefikleri birbirlerinden
ayırarak her biriyle ayrı ayrı anlaşma imzalamaya çalışıyorlar. Fakat koridorları
dolduran bu söylentilere insan pek az inanıyor. Paris'ten yeni dönmüş bulunan ve
çok bitkin görünen Curzon, akşam yemeğini bizim odamızda ben ve karımla yedi.
Paris'te pek kötü günler geçirdiğini Fransız devlet adamlarından birini bırakıp
öbürü ile görüşmeler yaptığını, son iki gününü de trende geçirdiğini söyledi.
Gezerken hiç uyumazmış. Kendisinin bu kadar siniri bozuk ve bitkin olduğunu hiç
görmemiştim. Fakat iyi bir akşam yemeğinden sonra neşesi yerine geldi, ona biraz
piyano çaldım ve gece geç vakte kadar tatlı tatlı sohbet ettik. 11 Ocakta yaş günü
imiş; bu yıldönümünü, Türklere bir anlaşma projesi vererek kutlayacakmış. 20 Ocağa
kadar hepimizin Lozan'dan ayrılabileceğimizi söyledi. Bu elbette bir iyimserlik
belirtisi...
Bununla birlikte biz de gazetelerin yaydığı ve özellikle İngiliz, Türk ve Yunan
delegasyonlarından sızdığı anlaşılan kötümser tahminlere katılıyoruz. Şimdi
konferansın propaganda bölümündeyiz, mırıltılara kulak asmamak gerek. Belki
Yunanlılar dışında, herkes bir an önce barışa kavuşmak istiyor. Görünüşe göre bunun
başlıca engeli kapitülasyonlar, mali sorunlar ve Musul olacak. Sonuncu sorun da,
Türkler Musulu almak istiyor, fakat İngilizler oradan toprak vermeyi kesinlikle
reddediyorlar. Bu reddedişe sebep olarak, oradaki manda yönetimine ve Araplara
karşı İngilizlerin şeref sözüne dayanan sorumluluklarla bağlı bulunmalarını ileri
sürüyorlar. Kaldı ki nedenlerden biri, İngilizlerin petrol yataklarına, sahip
olmaları daha önemlisi ise Musul'un İran, İslam Birliği ve Doğu ülkeleri arasında
askerî bakımdan kilit noktası olmasıdır. Curzon'un Musul sorununda ödünler vererek
mi, bütün ödünleri reddederek mi, sorunun çözümünü sonraya bırakarak mı, bir
anlaşmaya varmak istediğini henüz kestiremiyoruz. Ancak şüphe etmiyoruz ki
konferansın kesintiye uğramasından ve bunun sonucu Türklerin güneyde askerî
hazırlıklara başlayarak Yunanlılara Trakya'yı ele geçirme fırsatı vermesinden
Venizelos hiç üzüntü duymuyor. İki haftadan beri Yunanlılar pek can sıktılar;
Barreré Yunanlılara pekâlâ etki edebilecek olan İngilizlerin hiç ses
çıkarmamalarının Fransızları sinirlendirmekte olduğunu söyledi. Kendi dediğine göre
Barreré bir Fransız temsilcisi olarak kaldıkça Müttefikleri en geniş ölçüde
destekleyecekmiş; Türklere eğer Türkiye Müttefiklere karşı sataşma davranışlarına
girecek olursa Fransa'nın savaşa girmekten kaçınacağını sanmakta iseler
yanıldıklarını söylemiş. Fakat kendi hükûmetinden Müttefikleri desteklemek
konusunda ne dereceye kadar yetki aldığı şüpheli. Ankara'dan pek ürkütücü raporlar
geliyor, fakat biz buradaki Türk delegelerinden pek dengeli olmayanlarının
heyecanlı atıp tutmaları gibi, onların da aslında birer gösteriş ve oyun olduğu
kanısındayız. İngilizlerin ve Türklerin birbirlerine pek kötü ültimatomlar
göndermekte yarışa girmekle pek tehlikeli oyun oynadıklarına, fakat talihin yardımı
ile bu patırtılı numaraların sonuca etkisi olmayacağına inanmaktayız.
Azınlıklar komitesinin 6 Ocak oturumunda bir skandal oldu. İtalyan delegesi
Montagna ve İngiliz delegesi Rumbold ulusal bir Ermenistan devleti kurulması
lehinde konuştular, Fransız delegesi Victor Lacroix'ya söz verildiği sırada Rıza
Nur söze karıştı ve ısrarla söz istedi. Müttefiklerin bu azınlıkları Türkler
aleyhine boyuna kışkırtmış oldukları için de burada böyle konuşmak zorunda
kaldıklarını, bu insanların şimdiki durumundan tamamen Müttefiklerin sorumlu
olduğunu ve Türk delegasyonunun bu durumda çok söz dinlemek istemediğini ve
toplantıyı terkedeceklerini söyledi. Montagna, Rıza Nur salonda kalmaya ikna
edebilmek için elinden gelen bütün çabayı harcadı, bu davranışının parlamenter
usullere çok aykırı düşeceğini, eğer kararında direnirse konferanstan ihraç
edileceğini söyledi. Fakat bunlar Nur'a hiç etki etmedi ve orada bulunanların
salondan çıkış usullerine karşı dakikalarca resmi protestolar ileri sürüldü. Bundan
sonra Lacroix, orada hazır bulunmayan Türklere Ermeni sorununda uzlaştırıcı
olmalarını rica ederek konuşmasını okudu. Resmi bir protesto ve açıklama ricası
İsmet Paşa'ya da yöneltilerek, kendisinden Rıza Nur'un davranışını destekleyip
desteklemediği soruldu. O buna kaçamaklı bir cevap verdi ve mesele kapatıldı, fakat
pek kötü bir izlenim meydana geldi.
Bütün Türk delegasyonu şu kanıda ki, Türkiye'deki Ermenilerin bulundukları yerlerde
kalmaları daha yararlıdır ve yabancı entrikalarına âlet olmazlarsa güvenlik ve
huzur içinde yaşarlar. Öteki yerlerdeki Ermenileri Anadolu'ya dönmeye kışkırtacak
her plânı, hiçbir toprak kaybı ve ulusal egemenliğin sarsılması söz konusu olmasa
bile, derhal reddedeceklerine eminiz. Türkler en ısrarlı inatçılığı bu sorunda
gösteriyor.
9 OCAK, SALI
Dün gece Nicholson, Rıza Nur'a gitmiş ve azınlıklar sorunu üzerinde uzun boylu
konuşmuştur. Söylediğine göre Nur'u tamamen kazanmış ve fikirlerini benimsetmiş. Bu
sabah toplantıdan yarım saat önce İsmet Paşa Curzon'la görüşmeye geldi. Yuvarlak
bir masa çevresinde konuştular, İsmet bir santim bile ileri gitmeyi reddetti, hele
Rum Patrikliğinin hangi şartlar altında olursa olsun alıkonulmasının sözünün bile
edilmemesini istedi. Yarım saatin sonunda Curzon daha çok vakit kaybetmenin
gereksiz olduğunu bir çıkmaza saplanıp kaldıklarını, hiçbir sonuca
varamayacaklarını söyledi. Toplantıya İsmet'le birlikte ve başka şeyler konuşarak
gittiler. Tam kapıya geldiklerinde İsmet tamamen tepeden inme bir şekilde;
''Pekâlâ, isteklerinizi kabul edeceğim'' dedi. Bence bu çok anlamlı bir olay.
Anlaşılıyor ki, Türkler ne elde edebilirsek o kârdır diyerek en son dakikaya kadar
her sorunda blöf yapacaklar. Bu da onların anlaşmayı imzalamadan Lozan'dan
ayrılmayacaklarına inanmamıza hak veriyor. Başlangıçta da işaret ettiğim gibi, bu
konferans bir poker oyunu gibi geçecek. Gerçekten de öyle oluyor.
14 OCAK, PAZAR
İsmet Paşa'dan randevu alarak saat 22'de kendisini ziyarete gittim, yarım saat
yanında kaldım. Konuşmamız derhal gösterdi ki, kendisi şimdiye dek gördüğümden çok
inatçı ve uzlaşıcı olmaktan pek uzak ruh hali içersindedir. En önemli sorunları
teker teker önüme serdi: Boğazlar - bir iki nokta dışında, çözüldü; kapitülasyonlar
- çözümlenmedi; azınlıklar - çözümlendi; mali sorunlar, Musul - çözümlenmedi; ve
açıkça anlattı ki Türklerin görüşleri kabul edilmedikçe bu sorunlarda anlaşmak
olanaksızdır.
Konuşmamızın az sonraki bölümünde sanki tesadüfen yeri gelmiş gibi yaparak
kendisine: ''Siz delegemiz Child'e, Rıza Nur da bana, Türkiye'nin Amerika ile bir
dostluk ve ticaret antlaşması yapmak istediğinden söz etmiştiniz'' dedim. Paşa, bu
isteğinin değişmemiş olduğunu söyledi. Bu sorunu ne zaman görüşebileceğimizi
sordum. Hemen ''yarın!'' cevabını verdi. Ben de Türklerle Müttefikler arasında bir
antlaşma imzalanacağı açıkça belli olmadan bu konuda görüşmelere başlamamızı doğru
bulmadığımızı işaret ettim. Normal diplomatik ilişkilere yeniden ve bir an önce
başlamanın, bütün ilgili ülkelerin yararına olduğunu söyledi.
Genel nitelikteki konuşmamız şunları ortaya çıkardı ve açıkça gösterdi ki:
(1) Paşa bizimle görüşmelere başlamaya isteklidir.
(2) Müttefiklere ödün vermek konusunda bir adım bile ileri gitmeyecektir - hiç
değilse son ana kadar. Son anda ve kartlarını açtıkları zaman şimdiki
davranışlarının ne dereceye kadar blöf olduğunu öğrenebileceğiz. Bu gece İsmet'i
çok ciddi ve eskisine oranla daha katılaşmış gördüm; yüzünde samimi tebessümlerden
eser bile yoktu. Bütün düşünce ve kararlarını çok kesin ve soğuk bir şekilde
kestirip atıyordu. Belli ki bugün tersliği üstünde, bu belki dün geceyi neşeli
geçirmiş olmasından. Belki de Hasan Beyin Ankara'dan getirmiş olduğu talimatın
kendisini kuvvetle destekleyici nitelikte olmasından ileri geliyordu.
15 OCAK, PAZARTESİ
Konferansın görünüşü herkesin canını sıkıyor, bütün delegelerde bir kötümserlik,
ruh perişanlığı var. Barreré bile bütün çareleri tüketmiş görünüyor ve hiç değilse
konferansın bir başka süreye ertelenmesini savunuyor. Şimdiye kadar herkesten daha
iyimser olan, sürekli sabır tavsiye eden ve sonunda her şeyin yoluna gireceğini
söyleyen Montagna otelin önünde Child'la karşılaşmış. Child kendisine: ''Montagna,
eğer işler hep öyle gider ve konferans bir sonuca ulaşmazsa Mussolini sana pek
öfkelenmeyecek mi? Bu senin mesleki durumunu sarsmayacak mı?'' diye sormuş.
Montagna'nın gözleri faltaşı gibi açılmış ve bir anda doğruca Curzon'un odasına
dalmış. Daha sonra Curzon, Child'i gördü ve ''Bu Montagna'ya da ne olmuş
Allahaşkına? Şimdike dek içimizde en sakin ve iyimser olan oydu; bu sabah bütün
tüyleri kirpi gibi dikilmiş bir durumda odama hücum etti ve ''şu işleri derhal
bitir, gereksiz tartışmaları bırak ve Türklerin kafasına bir antlaşma projesi
fırlatıver'' diye bağırdı. ''Kendisine ne oldu, anlamıyorum'' diye sordu.
Curzon, Child'i çağırarak demiş ki: ''Siz bir süre önce bize, eğer bir çıkmaza
saplanıp kalırsak yardım edeceğinizi söylediniz. Şimdi yardımınızı istiyorum.
İtalyanlarda yürek yok. Fransızlar hiçbir şey yapmıyor. Siz ne salık verirsiniz?"
Child, İsmet Paşa'dan aşağı inmesini rica edeceğini ve üçünün birlikte konuşmasını
teklif etmiş. Curzon, ikinci İngiliz delegesi olan Rumbold'un da bulunmasını
istemiş. Child, Rumbold'dan söz edilmesini bile istemediğini söylemiş. Curzon
kendisine böyle emir verilmesine içerlemiş; o isteklerinin tartışılmasına alışmamış
bir adam. Fakat Child bu toplantının ya kendi önerdiği şekilde yapılmasını ya da
hiç yapılmamasını söylemiş, bunun üzerine Curzon yüzünü kötü şekilde buruşturarak
razı olmuş. İstanbul'da Türk aleyhtarlığı ile iyiden iyiye ün yapmış olan
Rumbold'un böyle bir toplantıda işi olmaması gerekir elbette...
Child öğleden sonra İsmet'e giderek, özellikle kapitülasyonlar sorununda bir
anlaşmaya varmanın mümkün olup olmadığını anlamak üzere akşam kendi odasında
Curzon'la bir görüşme yapmaya gelmesini teklif etmiş. İsmet ''beni Müttefiklerin
yine eski müttefikleriyle mi karşılaştıracaksınız?'' diye sormuş.
Child, kendisine hiçbir öneriyi desteklemeyeceğini, yalnız İsmet Paşa'ya bir öneri
ileri sürmesi için fırsat hazırlamış olduğu cevabını vermiş.
İsmet razı olarak geldi. Child, İsmet ve Curzon bütün gece konuştular ve hiçbir
sonuca varamadılar. Child, İsmet'in de, Curzon'un da aynı derecede hem aslan
terbiyecisi, hem hanımeli yetiştiricisinin özelliklerine sahip olduklarını
söylüyor. Curzon adlî kapitülasyonlar üzerinde durdu; mahkemeler, cezaevleri ve
kanunlar aynı şekilde kaldıkça, hiçbir yabancının Türkiye'de iş yapamayacağını
söyledi. Delil olarak pek çok örnekler verdi; örneğin bir Türk polisi bir İngiliz
subayının karısının yüzüne bir anahtar destesi ile dehşetli bir darbe vurmuş.
Kocası bunu protesto ettiği an, karısını da kocasını da cezaevine atmışlar; subayı
saldırmak ve adam dövmek, karısını da fahişelikle suçlamışlar. Bu sözler ve
örneklere karşı İsmet sükunetle ''bu gibi şeylerin yoluna konabilmesi için vakit
gerektir'' diyerek cevapladı. O anda Curzon kollarını sallayıp duvarı yumruklayarak
bağırdı: ''İşte benim de boyuna söyleyip durduğum şey bu ya.''
17 OCAK, ÇARŞAMBA
Amiral Bristol bugün İsmet ile uzun bir görüşme yaptı. Bristol görüşme konusunu
kapitülasyonlar üzerinde toplayarak, eğer bunlar kalkacak olursa yerlerine başka
bir rejim konulması zorunluluğu üzerinde ısrarla durdu.
Bugünkü Türk adlî rejiminin başlıca kusur ve eksiklikleri olarak şunlara işaret
etti:
(1) - Seçiliş yolları ve çok düşük ücretlerinden ötürü yargıçlara güvenilmemesi,
(2) - Medenî, ticarî ve ceza kanunlarının yeniden düzenlenmesi, bu kanunlardan
şeriat hukukuna ilişkin izlerin atılması gereği,
(3) Duruşmaların uygun şekilde yönetimi, tanık çağrılması ve kanıt toplanması
hakkındaki usul kanunlarının bulunmayışı,
(4) İkametgâha saldırıyı önleyici kanunların yapılması gereği,
(5) Yeni ceza evlerine ve yönetmeliklerine olan gereksinme.
Amiral, Türkiye'de yabancıların güvenlik içinde yaşayabilmeleri ve ticaret
yapabilmelerine olanak verecek bir hukuk rejimi kurulabilmesi için zamana
gereksinme duyulacağını da özellikle belirtti. İsmet Paşa ileri sürülen bu
delilleri reddetmemekle birlikte, ne Türkiye'nin, ne de Türkiye'de ticaret yapmak
isteyen yabancıların yararları bakımından şimdiki adlî rejimde bu reformları
yapmanın zorunlu olduğu fikrine katılmadı. Yabancı iş adamlarının iddialarının
abartmalı olduğunu, Türkiye'de hemen iş yapmak istemeseler bile çok kısa bir sürede
korkularının yersiz olduğunu anlayacaklarını ileri sürdü. Türkiye'nin yararı
bakımından ise, kapitülasyonları kaldırarak kesin bağımsızlığa kavuşmanın ve ne
reform yapmak için herhangi bir geçiş rejimine, ne de kapitülasyonların yerine
geçecek yeni bir rejime, hiç baş vurmamanın Türkiye için öteki bütün görüşlerden
daha yararlı olacağı kanısında bulunduğunu söyledi. Türkiye'nin içişlerine
yabancılar tarafından hiçbir şekilde müdahaleye olanak vermeyen mutlak bağımsızlık
sorununun şimdi ve ebediyen çözülmesi, Türk halkının kesin isteğidir. İsmet Paşa,
her şeyi göze alarak ve doğacak bütün sonuçları kabullenerek bu konudaki tavrını ve
görüşünü asla değiştirmeyeceğini mümkün olduğu kadar açık şekilde belirtti. Paşa
ile görüşmelerimizde hiçbir sonuca varamadık.
18 OCAK, 1923
Bu akşam Türkler ilk olarak Saray'da büyük bir akşam ziyafeti verdiler. Child ve
ben ziyafetin sonuna kadar kaldık. Sonra gitmek istediğimizde İsmet ikimizin de
ellerinden tutarak engel oldu ve bizi bitişikteki odaya çekti. İçki getirtti. Peşi
peşine o kadar hızla ve düzenle şerefimize kadeh kaldırıyordu ki, kendisine ayak
uydurmaya olanak bulamıyordum. Her kadehten sonra elini dizine koyup arkaya doğru
yaslanıyor ve incir çekirdeğini doldurmayacak şeylere bile kahkaha ile gülüyordu.
Bir aralık ellerimizi tuttu ve yaşamanın çok güzel bir şey olduğunu söyledi. O
kadar neşeliydi ki, o anda elinizde herhangi bir belge olsa derhal imzalayacak
gibiydi...
22 OCAK, PAZARTESİ
Bu sabah saat 11.30'da Child ile Curzon'u ziyarete gittik, konferansın durumu
hakkında ne düşündüğünü sorduk. Verdiği cevapta samimiyetsizlikten eser yoktu.
Fransızların kendisini hayal kırıklığına uğrattıklarını, her sorunda ve özellikle
kapitülasyonlar üzerinde boyuna zaafa düştüklerini, bütün konferans plânlarını
Türklere açıklamış olduklarını söyledi.
İngiliz-Fransız ilişkilerindeki bu ânî değişiklik galiba Paris'te Poincare ile
görüşmüş olan Bompard'ın şimdi buraya dönmesiyle ilgili. Curzon, Fransız
başdelegesi Barreé ile görüşmeye gitmiş. Sözde Barreé doktorlarının gösterdiği
lüzum üzerine Paris'e dönecek. Fakat gerçekte hükûmeti kendisini geri çağırdı.
Şimdiye dek o İngilizleri desteklemiş, fakat belli ki Başbakan Poincare artık buna
izin vermeyecek. Uzun bir meslek hayatının hazin bitişi. Barrere 25 yıl kadar
Fransa'nın İtalya elçiliğini yapmıştı. Söylendiğine göre gençliğinde bir sosyalist
imiş ve İtalyan kralına itimatnamesini verdiğinde kral kendisine, nasıl olup da
siyasi ideallerinde böyle bir değişme olduğunu sormuş. O da şu cevabı vermiş:
''Ekselans, gençliğinde radikal olmayan bir insanın yüreği yoktur, fakat
yaşlılığında muhafazakar olmayanın kafası yoktur.''
Curzon, bize gelecek hafta Türklere bir antlaşma projesi vermek konusundaki
düşüncesini açıkladı. Türkler imza etseler de, etmeseler de, antlaşma projesini
kendilerine verdikten iki gün sonra Lozan'dan ayrılmayı düşündüğünü söyledi.
Şimdiye dek Fransızlar, Türklere karşı Curzon'un yaptığı gibi etkin ve kesip atıcı
şekilde değil, daha yavaş ve sabırlı davranılmasını istemekteydiler, fakat şimdi,
konferansı hemen sonuçlandırmayı, eğer Türkler bir antlaşmayı kabullenmezlerse,
düşünceleri daha uygun bir duruma gelinceye dek görüşmeleri ertelemeyi istiyorlar.
Şimdiye dek iyimserliğini korumuş olan Montagna, Müttefiklerin bu zayıf durumunda
ve mümkün olan bütün ödünleri verdikten sonra görüşmelerin tatmin edici şekilde
devamının mümkün olmadığına inanıyor. Özellikle, Montagna ile Curzon'un sinsi sinsi
ortaya yaydıkları habere göre Fransızlar Türklerle ayrı bir antlaşma yapmak
istiyorlar, bunun için de görüşmeleri kesintiye uğratmaya çalışıyorlarmış.
Gerçekten, Bombard'ın Paris'ten dönüşü birbirlerine güvenemeyen Müttefiklerin
gevşek ve sarsak durumlarını tamamen ortaya çıkarmakla kalmadı, fakat Fransızların
bütün fırsatlardan egoistçe yararlanmaya hazır olduklarını da gösterdi.
Curzon, Lozan'ı terk edecekleri an konferansı da dağıtacağını, çünkü kendisinin
yokluğunda geri kalan Müttefiklerin ''antlaşmayı berbat etmeleri''ne fırsat vermek
istemediğini söyledi. Kendisi ayrıldığında imzalamak yetkisine sahip hiç kimsenin
burada kalmamasını sağlamaya dikkat edecekmiş.
Durum çok karanlık görünüyor, fakat ben iki tarafın da barış istediğine ve bunun
bir yolunun bulunabileceğine inanıyorum.
28 OCAK, PAZAR
Child, Türkler ve Müttefiklerle sürekli konuşarak arabuluculuk yapmak için elinden
geldiğince çaba gösteriyor. Fakat Türkler inatçılık göstermekte direniyorlar. Fakat
ben yine konferansın bir anlaşmaya varılmadan dağıtılacağına inanmıyorum.
Türklere resmi bir akşam yemeği verdik. Ruşen Eşref Beyin hanımı sağımda, Mustafa
Şerif Bey de solumda oturuyorlardı. Paşa hatırımı sordu: ''İyiyim teşekkür ederim''
dedim. ''Ben de iyiyim, son derece memnunum'' diye karşılıkta bulundu ve rahatça
güldü. Fakat bütün yemek boyunca iç sıkıntısı içinde olduğu görülüyordu. Benim tam
karşımda oturduğu için yüz hatlarını inceliyordum. Hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.
Bayan Ruşen Eşref cumartesi günü Türkiye'ye dönmek için nasıl hazırlandıklarını,
nasıl gideceklerini uzun uzun anlattı. Fakat daha sonra bizimle pazar günü Bern'de
bir öğle yemeği davetine boş bulunup ''peki'' dedikleri anda falso verdiler.
Saatler ilerledikçe Paşa'nın ruh durumu düzeliyordu. Bir süre dansı seyretti, sonra
büfeye giderek yeşil ''chartreuse'' likörü içti, İtalyan delegeleriyle bilardo
oynadı.
31 OCAK, ÇARŞAMBA
Bugünkü genel toplantıda Curzon antlaşma projesini Türklere resmen verdi.
Sonra komisyonlar toplanarak o zamana kadar verilmiş olan kararları özetledi; her
komisyon başkanı, konferans süresince Türklere verilmiş olan ödünleri teker teker
belirttiler. Sonra tekrar genel bir oturum yapıldı. Bu oturumda delegemiz Child,
Japon, Romen ve Sırp delegeleri konuştular.
İsmet Paşa kısa bir cevap vererek, kendilerine sunulan antlaşma projesinde yalnız
üzerinde anlaşmaya varılmış maddelerin değil, hatta hiç öne sürülüp tartışılmamış
olan yeni maddelerin de bulunduğunu bildirdi. Bu nedenle Müttefiklerle görüşüp
barış şartları üzerinde anlaşmaya çalışmak için kendilerine sekiz günlük süre
verilmesini istedi. Curzon, cevap olarak Paşa'nın tam yetkiye sahip bulunması ve
Ankara'ya dönmek ihtiyacında olmamasından ötürü memnuniyetini belirtti.
Müttefik delegelerin Paşa'ya verilecek süreyi belirlemeleri için oturuma ara
verildi. Curzon bu aranın on dakikalık olduğunu bildirmişti, fakat bir saat sürdü.
İlk oturumda olağanüstü bazı davranışlar olmuştu. İngiliz delegasyonunun yardımcı
sekreteri Bentinck durmadan odaya girip çıkıyor, elinde kâğıtlarla dönerek bunları
İngiliz delegelerine veriyordu. Onlar da pür telaş okuyorlardı. Sonradan öğrendim
ki bunlar, Fransız Başbakanının İngiliz Büyükelçisine gönderdiği telgrafın parça
parça deşifre edilmiş metinleriydi. Bu telgrafta Poincare eğer Müttefikler
Türklerle toplu bir anlaşma imzalamayı başaramazlarsa Fransa'nın Türkiye ile ayrıca
görüşmelere başlayıp bir antlaşma imzalamak hakkını korumakta olduğunu
bildirmekteydi.
Doğrudan doğruya kendisini hedef tutan bu nota, Curzon'un çok canını sıktı. Bombard
ve Garroni ile birlikte dışarı çıktıklarında, Curzon, Bombard'ın üzerine yürüyerek
kendisini Türkler antlaşmayı imzalasa da, imzalamasa da cuma günü Lozan'dan
ayrılmaya karar vermiş olmakla suçladı. Bombard böyle bir antlaşma yapmış olduğunu
inkâr etti. Curzon tanık olarak Rumbold ve Crowe'i çağırttı, bunun üzerine Bombard
ve Garroni odadan çıkmak üzere derhal ayağa kalktılar ve ancak Curzon sözlerini
geri alınca kaldılar ve Türklerle görüşmeleri sürdürmeyi kararlaştırdılar.
Oturum açıldığında Curzon, Paşa'nın tamamen haklı ve makul olduğunu bildirmekle
beraber, kişisel nedenlerden ötürü kendisinin birkaç gün içinde Londra'ya dönmek
zorunda olduğunu bildirdi. Öte yandan şimdiye dek İngiliz delegasyonu adına
konferans görüşmelerini kendisinin yönetmiş olduğunu, görüşmelerin bu son bölümünde
bu görevi başkasına bırakmaya hükûmetinin izin vermediğini ekledi. Bununla birlikte
hareketini pazar gününe kadar erteleyebileceğini söyleyerek, Paşa'dan bu süre
içinde gerekli danışmaları yapmasının mümkün olup olmadığını sordu. Paşa, Curzon'un
ricasını yerine getirmek için elinden geldiğince çaba göstereceğini belirtti;
Curzon, toplu bir zafer elde etmenin onuruna pazar günü Paşa'nın elini sıkacağını
umduğunu söyleyerek oturumu kapadı.
2 ŞUBAT CUMA
Bugün de çok ilginç geçti. Üç Müttefik ülke delegesi ve hukuk danışmanları öğleye
kadar odalarına kapanarak pek ciddi bir şekilde Türklerin karşı önerilerini içine
alan antlaşma projesini biçime sokmaya, gerekli gördükleri düzeltmeleri yapmaya
çalıştılar. Bazı ödünler verdikleri kesin, ama bunların neler olduğunu bilmiyoruz.
Öğle üzeri Fransız delegasyonunun davranışında ansızın bir değişme oldu. Belki de
Paris'le Londra arasındaki diplomatik ilişkiler sonucunda Fransız delegesi Bombard,
yarın sabah Türklere bir ültimatom verilmesi konusunda Curzon'u destekleyecekmiş.
Türklere yeniden gözden geçirilmiş antlaşma metni verilecek ve pazar günü Şato
Otelinde 16.30'da tüm Müttefik delegasyonlarının hazır bulunacakları ve eğer İsmet
Paşa isterse gelip imzalaması için kendisini orada bekleyecekleri söylenecek, aksi
durumda hemen o gece Müttefiklerin Lozan'ı terk edecekleri söylenecekmiş. Paşa'nın
bunu imzalayıp imzalamayacağı belli değil, fakat Curzon, resmî olmayan görüşmeleri
sürdürmenin Türkleri oyalayıcı taktiklerini uzatmaya yöneltmekten başka bir işe
yaramayacağı kanısında... Öte yandan tamamen gizli olarak öğreniyoruz ki Mussolini
buradaki İtalyan delegasyonuna her ne pahasına olursa olsun antlaşmayı imzalamaları
konusunda talimat göndermiş. Garroni bunu Curzon'a söylemedi. Curzon'u görmeye
giderek, ''bu senin konferansındır, yürütüp götürmek de sana düşer'' şeklinde bir
şeyler söylemiş. Fakat Curzon bu sözün anlamını anlamazlıktan geliyor. İkinci
İtalyan delegesi Montagna durumdan hoşnut değil. ''Ah Curzon'la ben konuşmuş olsa
idim!...'' diyor.
Her ne hal ise bu gece durum pek karışık. Eski dünya politika ve diplomasisinin iç
yüzünü görüyor ve Amerika'nın bu dolaplar dışında kalmasından memnunluk duyuyoruz.
Bir çözüm yoluna gidilmesini sağlamak için Child bütün gün çeşitli delegelerle
durmadan görüştü. Gece Nicholson ile yaptığı memnuniyet verici bir konuşmanın tam
ortasında İngiliz delegelerinden Sir Eyre Crowe geldi, pek kızgın bir şekilde,
artık daha çok konuşmanın yararsız olduğunu, Müttefiklerin son fedakârlığı yapmış
bulunduklarını, görüşmelerin sürdürülmesi konusundaki her öneriyi reddedeceklerini
söyledi. Bunun üzerine Child, ''Eğer düşünceniz bu ise, ben de bundan sonra bir an
bile aranıza girmeyeceğim; iyi geceler'' dedi ve hemen kalkarak yukarı çıktı.
3 ŞUBAT, PAZARTESİ
Yine ilginç bir gün, herkes birbirine barometrenin durumunu soruyor; verilen
cevaplar, her kişinin iyimser ya da kötümser yaradılışta oluşuna göre birbirinden
hayret verecek kadar ayrı oluyor. Biri, hiç umut kalmadığını, Müttefiklerin (ya da
Türklerin) artık son fedakârlığı da yapmış olduklarını, daha ileriye
gidemeyeceklerini, Curzon'un yarın akşam 21'de Lozan'dan ayrılacağını söylerken,
bir başkası da ne Türklerin, ne de Müttefiklerin antlaşmayı imzalamadan Lozan'dan
ayrılmayacaklarını, yalnız son dakikaya kadar birbirlerinin gözünü korkutmayı
sınayacaklarını ileri sürüyor. Ben de sonuncu kanıdayım. Öte yandan iki tarafın
uzmanları da maddeler üzerindeki çalışmaları sürdürüyorlar. Curzon bugün İsmet'e,
yarın öğleden sonra antlaşma metninin masaya konulacağını, eğer isterse gelip
imzalamasını, bunun kendisine verilmiş son şans olduğunu söylemiş. Curzon, Bombard
ve Garroni ile birlikte yaptıkları toplantıda Müttefiklerin son fedakârlıklarını da
içine alan kesin antlaşma hükümleri İsmet Paşa'ya verildi.
Öyle görünüyor ki Curzon kendisini şiddet politikasında desteklemeleri için Fransız
ve İtalyanları kendi yanına çekmeyi başarmış. Oysa Montagna, eğer uygun görürse
Türklere de göstermelerini rica ederek Child'e bir mektup gönderdi. Bu mektupta
İtalyan delegasyonunun da İngilizlerle birlikte Lozan'dan ayrılacağını, Türklerle
ayrı bir antlaşma ve görüşme yapmaya hiç niyetleri olmadığını söylüyor. Ayrıca
Türkiye'deki yabancıların adli durumları konusunda Müttefiklerin yaptığı son
fedakârlığı içine alan yeni projeyi gönderiyor.
4 ŞUBAT, PAZAR
Korkunç bir gün. Hiçbirimiz neler olup biteceğini bilemiyoruz. Bildiğimiz yalnız şu
idi ki, Müttefikler antlaşma projesini bugün saat 16'da ''ister imzalayın, ister
imzalamayın'' diyerek Türklerin önüne uzatacaklar; Curzon da sonuç ne olursa olsun,
saat 21'de Lozan'dan ayrılmaya and içmiştir.
Saat 15.30'da hepimiz öğle yemeğinde iken ilk önemli gelişme görüldü. İtalyan
delegasyonundan Arlotta'nın telaşla yemek salonuna girip Garroni'ye bir kâğıt
uzattığını gördük. Garroni hemen fırladı ve salondan çıktı. Bu Türklerin
hazırladığı ve Müttefiklerin projesine cevap olarak verdikleri yeni bir antlaşma
projesidir. Türklerin projesinde yalnız şimdiye dek komisyonlarda her iki tarafın
birlikte anlaşıp kabul ettikleri maddeler bulunmakta, öteki maddelerin tümü dışarda
bırakılmaktadır. Bu projeye eklediği notada İsmet Paşa şimdiye dek taraflardan her
ikisinin de kabullendikleri bu maddelerin bir barış antlaşması için yeterli bir
temel olduğunu, üzerinde birlikte anlaşmaya varılmamış olan öteki maddelerin
sonradan çözülebileceğini bildirmektedir. Çok zekice bir manevra...
Müttefik ülkeler temsilcileri derhal Curzon'un odasında bir görüşme yapmaya
gittiler. Saat 17.30'da kalabalık bir danışma grubu ile birlikte aşağı inmiş olan
İsmet Paşa'yı davet ettiler. Saat 19'da Bentinck bana telefon etti. Pek muhtemel
olarak birkaç dakika içinde Türklerin antlaşmayı imzalayacakları haberini vererek
törende bulunmak için bizim delegelerin Curzon'un odasında hazır durumda
beklememizi salık verdi. Child ve Bristol'u bularak otelin holünde Curzon'un
odasına çıkan holün merdiven ucunda beklemeye başladık.
Otelin holü son düğümün çözülmesini bekleyen bütün delegasyonların üyeleri ve
gazetecilerle dolu. Hava iyice elektriklenmiş. Kimse ağzını açıp konuşamıyor;
yalnız dinliyor ve bekliyoruz. Merdivenin yukarı kısmındaki salonda İngiliz
delegasyonunun çanta ve bavulları hazırlanmış, duruyor. Dün Paşa Curzon'la
görüşmeye giderken İngilizler öteye beriye koşuşup yarın gitmeye kesin olarak karar
vermiş oldukları için hazırlıklarını onun önünde tamamlamaya çalışıyorlar ve
İsmet'in burnu dibinde eşyalarını topluyorlardı.
Böylece, bekledik ve her an antlaşmanın imza törenini görmek için davet edilmeyi
umduk. Ansızın saat tam 20'de yukarıda bir kapının açıldığı duyuldu. Herkes kalktı
ve merdivene doğru ilerledi. Bir an içinde Paşa göründü, arkasında delege
arkadaşları olduğu halde merdivenden inmeye başladı.
Son basamaklara gelince melon şapkasını çıkardı, neşeli bir insan tavrı ile gülerek
ve başını sağa sola çevirerek, nezaketle salondaki kalabalığı selamladı ve otelden
çıkıp gitti. Bu sahneyi ömrüm oldukça unutmayacağım. Konferans bitmişti. Hiçbir
imzalama olmayacaktı. Bir saat önce Bentinck'in telefonla verdiği haber üzerine
böyle bir sonuçla karşılaşacağımızı hatıra bile getirmiyorduk. Child ve Bristol ile
birlikte hemen Curzon'un odasına gittik. Herkes dışarı çıkmıştı. Bir anda Curzon
göründü, kızgın bir boğa gibi odaya hücum etti, bizlere baktı, parmağını havada
dalgalandırarak aşağı yukarı yürümeye başladı. Durmadan ter döküyor ve
içerdekilerin yüzlerine bakıyordu. Birden bağırdı: ''Dört korkunç saatten beri
burada oturduk ve İsmet her sözümüze şu bayat ve adi kelimelerle cevap verdi:
'Bağımsız ve ulusal egemenlik.' Biz elimizden geleni yaptık. Hatta Bombard bile
masayı yumrukladı ve İsmet'i savaş kundakçılığı ile suçladı. Şimdiye dek
kendisinden duyduğum en kuvvetli konuşmayı yaptı.''
Curzon'dan Paşa'nın hangi sorunda anlaşmazlık çıkardığını sordum, adli sorunda
cevabını verdi (fakat bu yarı yarıya doğruydu, çünkü sonradan İsmet'in ekonomik
maddeleri de benimsemediğini öğrendik). Yine Curzon'un anlattığına göre İsmet son
dakikada danışmanlarıyla yan odaya geçmiş, Müttefikler de kendisinin geri
döneceğini ve antlaşmayı imzalayacağını ummuşlar. Fakat o dönmüş, imzalamayı
reddetmiş, selam vererek odadan çıkmış.
Her şey bitmişti. Curzon ızdırap ve korku içinde idi. İsmet Paşa ile görüşmemizin
yararlı olup olmayacağını sorduk. Montagna ve Bombard'ın kendisiyle görüşmeye
gitmiş olduklarını, fakat hiçbir şey elde edemediklerini söyledi. Yeniden harekete
geçmek istediğimizi söyledik ve ana kördüğümün adli maddelerde mi olduğunu sorduk;
evet cevabını verdi.
Hemen aşağı koştuk ve Palas Oteline gittik. Bombard ve Montagna orada İsmet'le
birlikteydiler; fakat bizi başka bir odaya aldılar. Kapıcı, Lord Curzon'un treninin
bir saat geciktiğini ve kendisinin ancak saat 10'da hareket edebileceğini söyledi.
Fakat bunun doğru olmadığı anlaşıldı. Aslında Curzon, Bombardın İsmet'le yapmakta
olduğu görüşmenin sonucunu beklemek için treni kendi emriyle geciktirmişti. Fakat
Bombard'ın sonuç alamadığını öğrenir öğrenmez tren yoluna devam ettirildi ve
9.25'te Curzon Lozan'dan hareket etti.
Biz otele gelip oturduktan sonra İsmet, Bombard ve Montagna'nın gitmesi üzerine
bizim odamıza geldi. Bir saat kadar konuştuk. Adli sorunlar üzerinde İsmet Paşa'yı
bir hayli ikna ettik, fakat o ekonomik maddelerin adli maddelerden daha az önemli
bir engel olmadığını, antlaşma projesindeki ekonomik maddelerin Türkiye'yi ''malî
ve sınaî tutsaklığa'' sürükleyeceğini söyledi. Kendisine ''Eğer biz ekonomik
maddelerde Müttefiklerin fedakârlık yapmasını sağlarsak, siz de adli maddelerde
fedakârlık yapar mısınız'' diye sorduk. ''Öneriniz nedir'' diye sordu. Biz de cevap
olarak, ''yalnız İstanbul ve İzmir'de değil, Samsun ve Adana'da da mahkemelere
yabancı danışman kabul edilmesini'' istedik. Tartışmamız yarım saat sürdü, sonra
İsmet Türkçe bir söz söyleyerek ayağa kalktı (sonradan aramızda bulunan ve Türkçe
bilen Gillespie'den öğrendiğimize göre ''kalbim tıkanıyor'' demiş); içeri gidip üç
dakika sonra geri geldi. Belli ki danışmanları ile görüşmüştü, fakat sanki onları
hiç görmemiş gibi yaparak ve tartışmayı devam ettirerek, ''Pekâlâ, kabul ediyorum''
dedi. ''Samsun ve Adana'yı mı'' diye sorduk, ''Hayır, yalnız Samsun'u'' dedi.
''Fakat bu Curzon'u Lozan'da kalmaya ikna etmemize yetmez'' dedik. Yirmi dakika
daha tartıştık. Kendisini adamakıllı sıkıştırıyorduk. Yine kalktı, bitişik odaya
gitti, döndü ve oturdu. Korkunç derecede yorgun görünüyordu. Kısa bir duruştan
sonra, yine hiç danışmanları ile görüşmemiş gibi yaparak, ''Peki Adana'yı kabul
ediyorum, fakat siz de Müttefiklerin bizim istediğimiz konularda fedakârlık
yapmalarını sağlamadan bizim bu fedakârlıklarımızı onlara söylemeyeceğinize şeref
sözü vermelisiniz'' dedi. Kabul ettik, kalktık, el sıkıştık ve bunun görüşmelere
yeniden başlamak için haklı bir neden olacağına inandığımızı belirterek otomobile
bindik ve hızla istasyona koştuk. Türklerden kopardığımız fedakârlıkların çok
önemli olduğunu bilmenin memnuniyeti içindeydik. Çünkü İsmet Paşa Müttefiklere
karşı bu konularda inatla direnmişti. O anda Curzon'un Lozan'da kalacağına emindik.
İstasyonda Bombard'ın otomobile bindiğini gördüm ve Curzon daha gitmediği halde
onun ne diye harekete hazırlandığına hayret ettim. Daha başkaları da otomobillerine
biniyorlardı. Bizim otomobilin az ilerisinde duran Mc Clure'e yaklaşarak Curzon'un
treninin ne zaman kalkacağını sordum. O, ''Curzon gitti bile; tren az önce kalktı''
cevabını verdi. Bütün İngiliz delegasyonu gitmiş. İşte bu kadar.
Acaba istasyona beş dakika önce yetişebilse idik, Lozan Konferansını kurtarabilecek
miydik? Şimdi bunu düşünmenin hiç anlamı yok. Curzon'da hiç bulunmayan, fakat
mutlaka bulunması gereken özellik; sabır, bu olmadan Türklerle başa çıkmaya
çalışmak yararsız.
Öte yandan Curzon Türklerin ihtiras durumuna gelmiş olan ulusal istekleri ve
özleyişlerini hiç anlamaz göründü. Konferans masasında, sanki kendisinin
Hindistan'daki uyruklarından biri imiş gibi, İsmet'e daima yukarıdan bakmakla
Müttefiklerin davasına hiç hayrı dokunmadı. Benim kanımca, konferansın
başarısızlığa uğramasının en önemli nedenlerinden birisi de, Fransızların
mızıkçılığıdır. Onlar Müttefiklerin sımsıkı cephesinde delik açtılar. Türklere yeni
bir cesaret ve güç verdiler ve başarılı bir sonuca ulaşma şanslarını yıktılar.
Bunun sorumluluğu onlara aittir; Bombard'ın en sonda yaptığı güçlü konuşmalar çok
geç kalmıştır. Daha önce Poincare Paris'ten zaten yapacağı zararı yapmış
bulunuyordu...
6 ŞUBAT, SALI
Birçok Türk ve İtalyan delege henüz Lozan'da. Bugün Garroni ve Montagna Roma'ya
hareket ettiler. İsmet Paşa da kendilerini uğurlamak için istasyona gelmişti.
Onların hareketinden az sonra kendilerine Roma'dan bir telgraf geldi. Telgrafta
Lozan'da kalmaları ve antlaşmayı imzalamaları emrediliyor, fakat çok geç. Fransız
delegesi Massigli de burada.
Paris'ten aldığı direktife uyarak İsmet Paşa'yı ziyarete gitti. Ona kapitülasyonlar
sorunundaki son fedakârlıklarının ne olabileceğini yazılı olarak bildirirse,
Müttefiklerin Antlaşmayı imzalamaya hazırlanacaklarını bildirdi. Türk delegasyonu
kendi aralarında yaptıkları bir saatlik görüşmeden sonra Massigli'ye şu cevabı
verdi: ''Biz cevabımızı Müttefiklere pazar günü bildirdik. Şimdi önerilerini yazılı
olarak bildirmek Müttefiklere düşer.''
Herkes Lozan'dan ayrılmış olduğu için onlar da Ankara'ya döneceklerini ve millete
danışacaklarını bildirdiler. İsmet Paşa konferansın büsbütün dağılmayıp yalnız bir
başka tarihe bırakılmış olmasından memnunluk duyduğunu söyledi ve Ankara'ya
gittikten sonra eğer isterlerse Müttefiklerin kendisini tekrar görüşmeye
çağırabileceklerini söyledi.
Lozan Konferansının birinci bölümü böylece sona erdi.

KONFERANSIN SON PERDESİ

Lozan Konferansının ilk bölümü, Mr. Grew'un anlattığı gibi 4 Şubat 1923 Pazar
akşamı sona ermiş ve Türk kurulu ''Biz son sözümüzü söyledik, eğer isterseniz bizi
tekrar çağırırsınız'' diyerek ve Müttefiklerin İsmet Paşa'dan Lozan'da kalması ve
beklemesi konusundaki son ricalarını da reddederek 7 Şubat sabahı Ankara'ya hareket
etmişti. Müttefikler konferansı tamamen dağılmış değil, fakat bir başka tarihe
bırakılmış olarak kabullenmekteydiler. Aradaki devre içinde iki tarafın delegeleri
de düşünecekler, hükûmetlerine, meclislerine, milletlerine danışacaklar, karşılıklı
olarak birbirlerinin fikirlerini yoklamaya devam edecek ve sonunda tekrar
toplanarak barış antlaşmasını imzalayacaklardı. İki buçuk ay süre ile Türkiye
Millet Meclisi hükûmeti ile Müttefik devletler hükûmetleri arasında karşılıklı
olarak diplomatik yazışmalar yapıldı, notalar alınıp verildi, kabul ya da redde
uğrayan öneri ve karşı öneriler ileri sürüldü ve en sonunda barış konferansının son
bölümü için yeter ortam hazırlandığı görülerek 23 Nisanda tekrar görüşmelere
başlanması için iki taraf da anlaştı. Türk kurulu eski kadrosundan bir kısmını
koruyarak 18 Nisan Çarşamba günü Doğu Ekspresi ile İstanbul'dan Lozan'a hareket
etti.
23 Nisan Pazartesi günü yapılan açılış oturumunda Müttefik delegasyonlarında bazı
önemli değişiklikler yapılmış olduğu derhal göze çarptı. İngiliz kurulunun başında,
geçen toplantının başarısızlığa uğramasının başlıca etkenlerinden biri olan Lord
Curzon'un yerini, İngiltere'nin İstanbul'daki Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold
almıştı. Fransız delegasyonunda da Barreré ve Bombard'ın yerini Fransa'nın İstanbul
Yüksek Komiseri General Pelle, İtalya delegasyonunda ise Garroni'nin yerini
Montagna almış bulunuyorlardı.
Türk kurulu yine İsmet Paşa, Rıza Nur ve Hasan beylerden kurulu idi. Yunanlıların
başında yine Venizelos vardı. Bütün delegasyonların fikri şu idi: Dünyada hiçbir
ulus savaş istemiyor; bu kere barış her ne pahasına olursa olsun imzalanmalıdır.
Fakat bu madem ki barış konferansının son bölümüdür, birbirimize karşı sonuna dek
dayatalım ve ne kadar mümkünse o kadar çok şey koparalım.
Bu nedenledir ki konferansın bu ikinci bölümü birincisine oranla daha çetin, çok
daha tartışmalı ve delegeler için çok daha yorucu ve bitirici bir şekilde
geçmiştir.
Anılarını aktardığımız Mr. Grew, konferansın bu ikinci bölümünde günü gününe notlar
tutmayı başaramamıştır. Fakat konferansın bitiminden bir ay sonra İsviçre'deki
İnterlaken'de toplanan Amerikan Konsolosluk memurlarına resmi olmayan bilgi
vererek, bu ikinci bölümün başlıca olaylarını anlatmıştır. Kendisinin bu
konuşmasından bazı bölümler aktarıyoruz.
Basın haberlerinden hepiniz öğrenmiş bulunuyorsunuz ki İsmet Paşa Lozan'da büyük
bir diplomatik zafer kazanmıştır. Bütün Müttefik diplomatlarının sırtını yere
getirmiştir. Bu olayı inkâr etmenin yararı yoktur. Bu tamamen doğrudur ve
kolaylıkla açıklanması mümkündür. Belki bu, tarihte kazanılmış en büyük diplomatik
zaferdir ve daha başlangıçta İsmet Paşa'nın bütün kozları elinde bulundurmasıyla
sağlanmıştır. Daha işe başlarken elinde dört as vardı ve bunlar anlaşmayı sağlayan
yararlı temeller oldu. Birincisi, arkasından zaferden yeni çıkmış bir ordu
bulunuyordu ve bu, Sevr anlaşması sırasındaki Türk ordusundan çok başkaydı.
İkincisi ordu çok iyi denebilecek bir durumda ve her an savaşa girmeye istekli bir
halde idi. Üçüncüsü, büyük ülkelerden hiçbirisi savaş istemiyor, İsmet Paşa da bunu
biliyordu. Dördüncüsü, Müttefikler diplomatik görüşmelerde bile sıkı ve birleşik
bir cephe kuramıyorlardı. Daha çok çıkarlar elde etmeye çalışacak yerde, her devlet
her şeyden önce kendi yanındakinden kuşkulanıyordu, hiçbiri genel ve ortak bir plan
hazırlayıp bunu her güçlüğe göğüs gererek gerçekleştirmeye yanaşmıyordu.
Lozan Konferansının 23 Nisanda başlayıp 24 Temmuzda sonuçlanan ikinci bölümü birçok
bakımdan birinci bölüme oranla daha ilginçtir, fakat ben bu devredeki görüşmelerin
uzun boylu açıklamasını yaparak sizleri yormak istemiyorum, bu nedenle en önemli
çizgilerden yalnız iki üçünü anlatmakla yetineceğim. Amerikan delegasyonunun
karşılaştığı ilk güç sorun, İngiliz dostlarımızla içten ilişkiler kurmakta kendini
gösterdi. Konferansın ilk bölümünde Lord Curzon bizim delegasyonun iyiden iyiye
Türk taraftarı olduğu ve yaptıkları makyavelik manevralarla Türk delegasyonuna
yardım ettiği, cesaret verdiği izlenimini almıştı. Oysa kurulumuz üyelerinden uzun
süre İstanbul'da kalmış bir ya da ikisinin Türk taraftarlığı yaptıkları ve Türk
delegeleri ile sık sık birlikte bulundukları doğrudur. Fakat bütün delegasyonumuzun
Türk taraftarlığı yaptığı ya da Batılı ülkelerin yararları aleyhine herhangi bir
davranışta bulunduğu veya söz söylediği suçlamasının hiçbir esası yoktur. Bütün
konferans boyunca biz: Amerikan yararlarını korumak ve uygun gördüğümüz her yola
başvurarak barışı sağlamak olan resmi görevimizin gereklerini yerine getirmekten
başka hiçbir şey düşünmedik ve yapmadık.
Çeşitli kaynaklardan, İngiliz hükûmetinin konferansın bu ikinci bölümünde bizim
bulunmamızı istediğini öğrendik. Fakat Fransız ve İtalyan hükûmetleri aynı fikirde
değildirler, bu nedenle genel sekreterlik bize de davatiye gönderdi ve Amerika'yı
yalnız başına benim temsil etmem kararlaştı.
İlk günden başlayarak Müttefik arkadaşlarımı teker teker görerek kendilerine
durumumuzu, konferansta ne yapmak istediğimizi ve kendilerine haber vermeden bir
adım bile atmayacağımı söyledim. Ondan sonra ne zaman İsmet Paşa ile görüşsem (ki
hemen haber alınıyordu) arkasından derhal Müttefik arkadaşlarıma giderek neler
konuştuğumu bildiriyordum.
Lozan Konferansının bu ikinci bölümünde en ciddi gelişme kuşkusuz Türk - Yunan
savaş tazminatı oldu. Öyle bir an geldi ki konferansın tekrar kesilmesine ve
Avrupa'da savaş patlamasına kıl kadar mesafe kaldı. Çünkü Yunan ordusu doğu
Trakya'yı istila etseydi (ki buna niyetleniyordu) hiç kuşkusuz Balkanlarda genel
bir tutuşma olacaktı ve bu ateşin nerelere dek gideceğini kimse kestiremezdi.
Tehlike 19 Mayıs'ta kendini açığa vurdu. O gün Yunan hükûmetinin Türkiye'ye bir
ültimatom vermek üzere olduğunu öğrendim. Bu ültimatomun dayandığı noktalar
şunlardır:
1) Yunan tutuklularına kötü muamele yapılması,
2) İstanbul'da Yunan bankalarında bulunan kasaların açılması,
3) Yunanlıların Anadolu'dan sürülmesi.
Fakat Venizelos bu noktaları zayıf bulmuş ve hükûmetine eğer Türklere bir ültimatom
verilecekse bunun, Türklerin Yunanlılardan istedikleri savaş tazminatı konusuna
dayandırılmasını salık vermiş. Biraz sonra da İsmet Paşa'ya giderek kendisiyle
tehditkâr ve kavgacı bir şekilde konuşmuş. İsmet Paşa: ''Ne demek istiyorsunuz?
Amacınız beni savaşla mı tehdit etmektir?'' diye sorunca Venizelos biraz yumuşamış
ve savaş zararlarını ödeme prensibinde anlaşmalarını, ancak Yunanlılardan bu
ödemenin para şeklinde yapılmasını istememesini, Yunanistan'ın buna gücü olmadığını
ileri sürmüş. İsmet Paşa da bir hakem kuruluna başvurmasını, ya da Yunanlıların
toptan bir para vermelerini teklif etmiş, fakat Venizelos bu teklifleri kabul
etmemiş. İşin bu bölümünde Paşa çok sinirli idi ve savaş tehditlerinin önüne geçmek
için Doğu Trakya'ya Türk kuvvetleri göndermek üzere Müttefiklerin iznini istedi. Bu
istek kuşkusuz reddedildi.
Bu sırada Lozan'a Yunan Dışişleri Bakanı Apostol Aleksandridis geldi ve
Venizelos'tan daha kavgacı bir tutum takındı. Yunanlıların tazminat ödemektense
savaşmaya kesin şekilde karar vermiş olduklarını söyledi ve Montagna'ya ''Bundan
önce Müttefikler Yunan saldırısını desteklemişlerdi deyince, Montagna'dan ''Zafer
kimi zaman yenilgiden daha pahalıya mal olur ve Müttefiklerin hepsi değil, bazıları
sizi destekledi'' cevabını aldı.
Aleksandridis, Yunan ordusunun konferansta Müttefiklerin durumunu kuvvetlendiren
bir dayanak olduğunu belirtti, bu ordunun şimdi en güçlü devresinde bulunduğunu,
fakat vakit geçer de bir yere hücum etmek fırsatını bulamazsa, bu gücünü
kaybedeceğini söyledi. Montagna tersleyici ve küçümseyici bir tutumla
Aleksandridis'e bakarak Yunan ordusunun Müttefiklerin durumunu güçlendirmekle
hiçbir ilgisi olmadığını söyledi. O zaman Aleksandridis daha da ileri giderek,
Yunan ordusunun zafer zevkinden yoksun kaldığını ve subayların bu zevke kavuşmak
için Doğu Trakya'yı istila etmek istediğini söyledi.
Bunların nedeni Yunanistan'ın iç politikasıydı. Bir yandan askerî parti hınç ve
intikam hisleri içindeydi, beri yanda da Venizelos'un partisi iktidarı elinde
tutabilmek için dişe dokunur bir iş yapmak gereğini duyuyordu; böylece iki taraf da
kendisini açık bir şekilde savaşa doğru itmekteydi.
Bu günler sırasında, ne yapmak gerektiğini kararlaştırmak için Müttefikler sürekli
toplantılar yaptılar ve ne gariptir ki bu toplantılarda İngiliz delegesi hep sustu.
En sonunda Atina'da resmi bir diplomatik girişim yapılmasına karar verilince,
Atina'daki İngiliz temsilcisi, öteki Müttefik temsilcilerinden ayrı davrandı.
Montagna sonradan bunu şöylece açıkladı:
''Rumbold çok güç durumda. Önceleri Türklere baskı yapmak için Yunanlıları
destekleyici bir tavır takındı. Şimdi ise bu davranışı değiştirmek zorunda kaldı.
Fakat daha önce başka türlü davranmaları, şimdi Müttefiklerle birlikte hareket
etmelerine engel oluyor, onun için yalnız başlarına hareket ediyorlar''. Bu sırada
Fransız delegesi Pelle, İsmet Paşa'ya Yunanlıların savaş tazminatı yerine Türklere
Karaağaç'ı vermelerini kabul etmesi önerisinde bulundu. İsmet Paşa derhal bu toprak
parçasının biraz daha geniş olmasını ve Dimetoka demiryolunu da içine almasını
istedi. Fakat kendisine bunun bir işe yaramayacağı, çünkü Yunanlıların silah
kullanarak bu demiryolunu çalışamaz duruma getirecekleri söylenince, bu isteğinden
caydı.
Montagna Venizelos'a giderek, eğer savaş çıkarırlarsa Türklerin İstanbul ve
Anadolu'daki 400 bin Yunanlıyı öldürmelerinin muhtemel olduğunu hatırlattı.
Venizelos derhal cevap vererek ''eğer onlar bunu yaparlarsa biz de derhal
Yunanistan'daki Müslümanları öldürürüz'' dedi. Bunun üzerine Montagna ''Yalnız
Yunanistan'daki iktidar partisini güçlendirmek için bu kadar korkunç kasaplığı göze
alıyor musunuz?'' diye sordu. Venizelos mesele kendisine bu cepheden gösterilince
söylediklerinden utanmış göründü.
25 Mayıs'ta Müttefik delegeleri herbiriyle ayrı ayrı görüşüp, tüm tarafsız bir ülke
olarak Amerika'nın karşı koyması olmazsa, savaşın önüne geçilemeyeceği kanısında
olduğumu ve isterlerse bu konuda kendilerine yardım edeceğimi bildirdim. Bu önerimi
hepsi de iyi karşıladılar. Özellikle Yugoslav delegesinin sözleri üzerimde derin
bir etki bırakmıştı. Yugoslayva'nın hiçbir tarafı tutmayacağını, eğer
tarafsızlığını bildirirse Türklere cesaret vermiş olacağını, Yunanlıları tutarsa
aradaki gergin havayı büsbütün kızıştıracağını söyledi. Bu konuşmadan edindiğim
izlenim şuydu ki eğer bir savaş patlayacak olursa Yugoslavya savaşa girecektir.
Sırbistan Karaağaç önerisinin aleyhinde idi, çünkü Türkiye'nin Meriç ırmağının bu
yakasına geçmesini istemiyordu. Yugoslav delegesi Yuvanoviç, Bulgarların da bu
öneriye itiraz edeceklerini bildirdi. Çünkü bu öneriye göre Bulgaristan'ın denizle
ilişkisi kesilecekti. Kendisine, Müttefiklerin önerdikleri bu yeni Türk sınırının
stratejik olmaktan çok, Doğu Trakya'daki bir propaganda sorunu olduğunu söyledi.
Bulgar delegesi Teodoroff da İsmet'e Bulgaristan'ın bu sorunda bir destekleyici
davranış takınmasını söylemiş.
Venizelos ve Aleksandridis'in son bir toplantı yapılması konusundaki direnişlerine,
istekleri derhal yerine getirilmezse Doğu Trakya'yı istila edecekleri ve Lozan'ı
terkedecekleri konusundaki tehditlerine rağmen, bu toplantının İsmet Paşa
Ankara'dan cevap alıncaya dek ertelenmesi için her türlü çaba gösterildi. 25
Mayıs'ta toplantının artık daha fazla geriye bırakılmayacağı belli olmuştu. Gece
barışçı bir çözüm yolu bulmak için uzun uzadıya düşündükten sonra önce Venizelos'a
gittim.
Karaağaç önerisini kabul ettiğini söyledi. Arkasından İsmet Paşa'yı ziyaret ettim.
Paşa'ya Yunan tazminatı sorununa ilişkin basında çıkan dedikodulardan huzursuzluk
duyduğumu anlattım. Paşa, bu sorunun nazik bir durum yarattığına inanmıyormuş ve bu
konudaki sözlere hayret ediyormuş gibi davrandı. Kendisine, az önce Venizelos'a
söylemiş olduklarımı aşağı yukarı aynen tekrarladım ve durumu hem Türklerin, hem de
Yunanlıların gözüyle, yani iki açıdan da incelediğimi söyledim. Türk hükûmetinin
ekonomik durumunu güçlendirmek konusundaki isteğine tamamen hak verdiğimi ancak
bunun tazminat almakla çözümlenemeyeceğini, çünkü onların bu parayı pek muhtemel
olarak ödemeyeceklerini, aradaki gergin durumu çığrından çıkarmanın ise tazminat
almaktan daha pahalıya malolacağını söyledim. Paşa oldukça uzun bir konuşma yaparak
Yunanlıların Anadolu'da Türk halkının gözleri önünde yıktıkları evlerden söz etti
ve Müttefiklerin Yunanlılara Karaağaç'ı Türkiye'ye vermeleri konusunda yaptıkları
öneriyi Ankara'ya bildirmiş olduğunu söyledi. Kendisine ''gelecek cevabın olumlu
mu, olumsuz mu olduğunu tahmin ediyorsunuz?'' diye sordum, cevap vermedi. Bunun
üzerine Venizelos'un Karaağaç'ı Türklere vermeyi kabul ettiğini ve pazartesiye dek
Lozan'da kalacağını söyledim. Paşa da o güne kadar Ankara'dan cevap alacağını
umduğunu belirtti. Kendisine arabuluculuk konusundaki çabalarımı ve bunu yapmaktaki
amacımı açıkladım, teşekkür etti. Fakat bu konuşmalardan onun Yunanlılarla
anlaşmaya yanaşıp yanaşmayacağını anlamak kesin olarak mümkün değildi... Bütün
sözleri ve fikirleri hep genel nitelikte kalıyordu. Kafasından geçenleri okumak
olanaksızdı!
Sonunda oturum her ülkeden bir delegenin katılmasıyla saat 17'de yapıldı. Şato
Otelinin küçük bir odasında yapılan oturum çok dramatik oldu. küçük bir masanın
çevresinde yanyana oturduk. Başkanlık yerinde bulunan General Pelle ile paşa tam
karşı karşıya oturmuşlardı. Kızdıkları zaman birbirlerini ayırabilmek amacı ile
Diamandy, Venizelos ile İsmet'in arasına oturmuştu. Son derece ciddi bir hava
içinde görüşmelere başlandı. Her delege sırayla durumun nezaketini belirten bir
konuşma yaptı ve iki tarafa da uzlaşma ve sükunet salık verildi. Rumbold soğuk
mantığını kullandı, Montagna hararetli bir söylev verdi, Pelle de çok iyi bir
konuşma ile durumu kısaca açıkladı. Onun arkasından Japon, Sırp, Romen delegeleri
ve ben konuştuk.
Arkadan Paşa konuşmaya başladı ve daha ilk anda açık bir şekilde belirdi ki kendisi
o doğulu usulü ile sorunu başka yönlere sürüklemeye çalışmaktadır. Diamandy masanın
üzerinden bir kâğıt kaydırarak paşadan konuya gelmesini istedi. O sırada Pelle
İsmet Paşa'ya, Karaağaç önerisini Ankara'ya telle bildirmiş olup olmadığını sordu.
İsmet ''evet'' cevabını verdi. Pelle: ''Bu öneriyi kabul ediyor musunuz?'' diye
sorunca İsmet yine kaçamak yapmaya çalıştı, fakat Pelle diretti ve en sonunda İsmet
binbir dereden su getirip sözü uzattıktan sonra bütün gücü tükenmiş bir insan tavrı
ile ''evet, kabul ediyoruz'' cevabını verdi.
Bütün bunlar iki saat sürdü ve bu süre içinde sinirlerimiz ne kadar olabilirse o
kadar gerilmiş bir durumda idi. Sonunda bir çözüm yolu umudu ortaya çıkınca insan
psikolojisi doğal seyrine girerek havadaki ağırlık hemen dağıldı ve herkeste
sınırsız bir neşe uyandı. O ana kadar İsmetle Venizelos'un arasında oturan Diamandy
ayağa kalkarak Venizelos'a İsmet'in yanına oturmasını rica etti. Bundan sonra
anlaşmanın ayrıntıları en dostane şekilde tartışıldı. Venizelos ve İsmet
birbirlerine'' mon cher ami'' diye hitap ediyorlardı, kollarını birbirinin
omuzlarına atmışlar, okul çocukları gibi gülüşerek konuşuyorlardı ve nerede ise
kucaklaşacaklardı. Rumbold'un yüzünde beliren kırışıklıklar vahşi bir coşkunluğun
belirtisiydi. Japon delegesi ise çok iyi bir ziyafet sofrasından yeni kalkmış gibi
memnun ve keyifle çevresine bakıyordu. Toplantı biteceğine yakın Venizelos, Paşa ve
kendi adına, bu mutlu sonuca erişilmesinde emeği geçmiş olanlara teşekkür etti,
hepimiz ayağa kalktık ve el sıkıştık...
Konferansın ikinci bölümü açıldığında bütün koridorlarda Chester ayrıcalığının
vızıltısı dolaşıyordu (1). Herkes Amerikan delegasyonunun Lozan Konferansında bu
ayrıcalığı korumayı kendine başlıca görevlerden biri olarak kabullendiğine
inanmaktaydı. Oysa, gerçekte Chester ayrıcalığı konferansta resmi bir şekilde
belirtilmedi. Bizim mücadelemiz açık kapı ilkesinde toplanmıştı ve bu davayı
kazandık.
Ayrıcalıklar sorununun çeşitli bölümlerini uzun boylu incelemeksizin bir gün
ansızın karşılaştığımız bir noktaya değinmekle yetineceğim. İngiliz ve
Fransızların, imzalanacak antlaşmaya veya antlaşma protokollarından birine,
savaştan önce Osmanlı hükûmetiyle yapılmış, uygulanmasına başlanmış olan tüm
ayrıcalık sözleşmelerinin hatta resmi formaliteleri tamamlanmamış bile olsa,
şimdiki Türk hükûmetince de geçerli sayılması gerektiğine ilişkin bir madde koymaya
hazırlandıklarını ansızın haber aldık. Bu sıralarda ben karanlıkta çalışıyor
gibiydim.
Çünkü tüm bu plânlar Müttefiklerce özel oturumlarda kararlaştırılmıştı; ben bu
oturumlara alınmıyordum, onların amaçları konusunda tam bir bilgiye sahip olmadığım
için de çıkarımızı koruyacak davranışlara girişmem olanaksız oluyordu. Çok şükür ki
Paşa'dan müttefiklerin planlarını ve düşüncelerini adım adım öğrenmek imkanını
bulabildim.
5 Haziranda yaptığımız bir görüşmede Paşa savaştan önce yapılmış ayrıcalık
sözleşmelerini geçerli saymak için müttefiklerin kendisini adamakıllı
sıkıştırdıklarını bildirdi ve bu konuda ne düşündüğümü sordu. Kendisine, bu kadar
önemli bir prensip sorununda Türk hükûmetinin boyun bükmeyeceğine Amerika'nın tam
güveni olduğunu bildirdim. Paşa çok güç durumda bulunduğunu, Müttefiklerin tamamen
hukuki bir sorunu politik duruma getirdikleri, bu yüzden barışın tehlikeye girmek
üzere olduğunu, çok sıkışırsa Müttefiklerin direnmesine ''peki'' demeyi düşündüğünü
söyledi. Kendine böyle bir durumun Amerikan-Türk ilişkilerini ciddi şekilde
sarsıntıya uğratacağını anlattım. Bu fikrimde direnerek bir saat konuştuk ve Paşa
ayrıldı.
Müttefiklerin ileri sürdüğü öneri bir Fransız ile iki İngiliz şirketinin yani Reji
General Kampanyasının çıkarlarını korumak ve savunmak amacını güdüyordu.
Birinci şirketle ilgili görüşlere kişisel olarak ilgi duyuyorum. 1914'te Türk
hükûmeti Samsun-Sivas demiryolu ve Samsun Limanı yapımını bu şirkete vermiş ve
anlaşma üzerine Fransız şirketi işe başlamıştı. Fransa, Türk hükûmetine milyonlarca
frank borç vermeyi kabullenmiş, bunun da önemli bölümünü savaştan önce Türklere
ödemişti (1). Her şey yoluna girmiş, fakat Osmanlı Parlamentosu, borçlanma
anlaşmasını kabul ettiği halde ayrıcalık anlaşmasını reddetmişti. Bu nedenle
Fransızlar ayrıcalık sorununda adalet prensipleri ve ahlaki bakımdan haklı olmakla
birlikte, hukuki bakımdan iddiaları tam ve itiraz edilmez bir temele dayanmıyordu.
Bu yılın başında yeni Türk hükûmeti vaktiyle Fransız şirketine verilmiş olan bir
ayrıcalığı Amerikan Chester şirketine devretti ve önceden Fransa ile yapılmış olan
sözleşmeyi şimdi Amerika'nın kabul etmesini şart koştu. Bunu konferansta bizi
Fransızlara koz olarak kullanmak amacıyla mı, yoksa Türkiye'nin imarının büyük
bölümünü tarafsız bir devlete havale etmek için mi yapmış olduğunu henüz
anlayabilmiş değiliz.
Her ne olursa olsun, açık kapı prensibine aykırı olarak Müttefiklerin eksik veya
hükümsüz sözleşmeleri hukuki bakımdan geçerli duruma getirmek için bir barış
antlaşmasını araç olarak kullanmalarına izin veremezdik. Türk Petrol Şirketinin
Musul yatakları üzerinde ayrıcalığı ise eski Türk Sadrazamı Sait Halim Paşa'nın
1914 yılında İngiltere'nin İstanbul Sefirine verdiği bir mektuba dayanmaktaydı, bu
nedenle de ne hukuken geçerli, ne de adilâne idi. Geçen üç yıl içinde hükûmetimiz
bu konuda İngiliz hükûmeti ile sürekli şekilde görüşmüş ve bir hakem kuruluna
gidilmesini ısrarla önermiştir. Fakat İngiltere hükûmeti durumunun zayıf olduğunu
bildiği için bu öneriyi hep geri çevirmişti.
Eski ayrıcalıkların yeniden tanınması konusunda antlaşmaya sokulmak istenen maddeyi
tüm Müttefik delegelerle ayrı ayrı görüşüp protesto ettim. Fransız delegesi Pelle
ülkesinin meşru hakları için mücadele edeceğini, beni desteklemeyeceğini söyledi.
İngiliz delegesi Rumbold bu maddenin Fransız şirketini korumak amacını güttüğünü
söyledi ve: ''Eğer siz bir ayrıcalığa milyonlarca dolar yatırsaydınız, sonra da bu
imtiyaz sizin elinizden alınsaydı ne yapardınız?'' dedi. Cevap olarak Fransızların
bu şekilde davranışlarına hak vermişlerse, zarar gören tarafa elbette bunu
giderecek bir tazminat ödemeleri gerektiğini, fakat bu çeşit anlaşmaların barış
antlaşmaları ile değil, hakem kurullarına başvurarak çözülmesi gerektiğini
söyledim.
Antlaşmaya konulmak istenen madde konusunda onbeş noktalık bir itirazname
hazırladım ve Müttefik delegelere, eğer adı geçen maddeyi antlaşmaya sokmak
isterlerse bu itiraznameyi konferans masasına getireceğimi ve ayrıca basına
vereceğimi, buna mecbur kalmaktan üzüntü duyduğumu söyledim. Birçok gün sonra
maddenin antlaşmaya sokulmasından cayıldığını öğrendim. Fakat bu zafer üzerine tam
birbirimizi kutlamaya başlamıştık ki, başka bir haber geldi. Gizli olarak verilen
bu habere göre Müttefikler o maddeyi çıkarmakla birlikte, yerine adı geçen üç
şirketin haklarını koruyacak başka üç madde koymuşlardı. Benden gizli tutulan bu üç
maddenin metinlerini ele geçirdim.
Bir hafta mücadele ettim, herkesin kuyruğuna yapışarak, tavuk kümesine dadanan
tilki gibi kendimi herkese tanıttım. Son toplantıdan önceki iki gün ve gece
sırasında İsmet Paşa'yı yedi kere ziyaret ettim ve kendisine tekrar tekrar
''Amerika Birleşik Devletleri her Türkten görevini yapmasını beklediğini,
Müttefiklerin kendisini hırpalayacaklarını, ağır muamele yapacaklarını, emredici
olarak davranacaklarını, bütün güçleri ile üzerine yükleneceklerini, fakat eğer
sıkı durur ve zaaf göstermezse davayı kazanacağını söyledim. Benim içeri
alınmadığım son toplantı akşam saat 17'de başlayıp ertesi sabah saat 02'ye dek
sürdü. Arada yalnız bir yemek arası verilmişti. Zaman zaman bültenler alıyordum.
İsmet Paşa'ya ecel terleri döktürüyorlardı. Gözlerinin altında derin halkalar
belirmiş, saçları dimdik olmuş, tüm gücü tükenmişti, fakat bütün saldırılara rağmen
ayakta durma ve karşı koymaya devam ediyordu. Sonuç sabaha karşı saat 3'te geldi.
Anlaşıldı ki Müttefikler son bir saldırıdan sonra silâhlarını bırakmışlar ve
antlaşmada Türk Petrol kumpanyasından hiç söz etmemeyi kabullenmişlerdi.
Ertesi sabah Paşa'yı gördüm, on yıl yaşlanmış görünüyordu, fakat mücadelemizde
zaferi kazanmıştık... Öteki komisyonlar da aynı çetin mücadeleden geçtikten sonra
24 Temmuz'da Lozan Barış Antlaşması imzalandı.
Lozan'da bir yandan Müttefiklerle barış görüşmeleri yapılırken, bir yandan da Türk
kurulu ile Amerikan kurulu arasında ayrıca bir dostluk ve ticaret antlaşması yapmak
konusunda görüşmeler cereyan etmekteydi. Mr. Grew'un liderliği altında bulunan
Amerikan delegasyonu ile İsmet Paşa ve öteki Türk delegeleri bu görüşmelere 1923
Haziranında başlamışlar ve 6 Ağustosta bir antlaşma imzalamışlardı. Fakat bu
antlaşma Amerikan Senatosu'nun çoğunluğunca 6 oy farkla reddedilmişti. Bu şekilde
askıda kalan Amerikan-Türk ilişkilerini en uygun şekilde yeniden düzenlemek için,
Amerikan Başkanının isteği üzerine ve Senato'nun onaylamasıyla Mr. Grew, 19 Mayıs
1927'de, Türkiye'ye elçi olarak atanmıştı.

TÜRKİYE ELÇİLİĞİ

Oldukça gürültülü bir hava içinde, Leviathan gemisiyle 1 Ağustos Pazar günü New
York'tan ayrıldım. Bazı ince ruhlu Ermeniler yeni yaptıkları bir mitingte
Türkiye'nin Amerika'daki elçisini, yahut beni veya her ikimizi birden vurma fikrini
ileri sürmüşlerdi. Bu davranışlarıyla Ermeni ırkının ıstıraplarına karşı bütün
dünyanın merhametini ve ilgisini çekmek istiyorlardı. Bu karışık hava yüzünden,
gemiye güvenlik memurlarının koruması altında götürüldüm; gemi kalkıncaya dek
kabinimin kapısında bir polis nöbet tuttu. Fakat can sıkacak hiçbir olay çıkmadı.
Gemimiz fevkalâdeydi. Gezimiz çok rahat geçti. Yalnız bir aralık kızım Elsie çok
heyecan geçirdi, çünkü masamızın yanında duran birini Ermeni'ye benzetmişti. Fakat
kamarot her zaman sakin durdu.
9-18 EYLÜL, 1927
Ağustos sabahı Cleopatra gemisiyle Venedik'ten ayrıldım. Kaptana kendimi tanıttım,
derhal geminin puruva direğine Amerikan bayrağı çektirdi. Gemide bir Mısır Prensi,
İstanbul'daki İtalyan Ticaret Odası Başkanı, Almanlar, Yunanlılar, İtalyanlar,
Fransızlar, Avusturyalılar ve Türklerden oluşan bir yolcu kalabalığı vardı.
17 Ağustosta Pire'yi gördükten sonra, ertesi sabah Çanakkale Boğazı'na girdik.
Boğazdan geçiş benim için ilginç oldu, çünkü Gelibolu savaşlarını en ince noktasına
dek hatırladım. Kaptan bizi, kaptan köşküne çağırdı ve çevreyi buradan seyrettik.
İlk gözümüze çarpan işaret, Fransız savaş gemisi Bouvet'in battığı yer oldu. Onun
batışıyla ilgili haberleri o kadar iyi hatırlıyorum ki... Sonra Avustralya ve
Fransız mezarlıklarıyla, Avustralya Savaş Ölüleri Anıtı, o korkunç ve semeresiz
savaşın sonsuz anıları olarak Çanakkale Boğazı'ndan geçen herkesin gözüne
çarpmaktadır. Daha sonra boğazları ve kaleleri ile Çanakkale... Savaş gemilerinin
buradan geçememiş olmasına şaşmamalı. Her yerde kaleler ve istihkamlar. Fakat Lozan
Antlaşması hükümlerine göre silâhtan arındırılmış. Şimdi uluslararası bir komisyon
boğazları denetliyor. Lozan Antlaşmasında imzası olmayan bizler, bütün
avantajlardan yararlanıyor, fakat hiçbir sorumluluk yüklenmiyoruz. Ne kadar
istenirdi ki hükûmetlerin ölçüleriyle centilmenlerin ölçüleri aynı olsun...
Karanlıkta İstanbul'un ışıkları görünmeye başladı. Şehrin görkemli görüntüsünü
gurup zamanı geçebileceğimizi umduğum için bu durum canımı sıktı. Gemimiz Galata'da
demirledi ve az sonra tüm Amerikan elçilik görevlileri bir sandalla gemiye
yanaştılar; fakat Türk karantina memurları rahat rahat akşam yemeklerini yiyip de
ilk önce gemiye çıkıncaya dek bizim yanımıza gelemediler. Yarım saat bekledikten ve
pasaport formalitelerini bitirdikten sonra dışarı çıktık, otomobilimizle dik bir
yokuş tırmanarak Pera'ya ''Beyoğlu'' çıktık.
21 EYLÜL, İSTANBUL
Zaman uçar gibi geçti ve işte şu anda Ankara'ya gitmek üzere Anadolu
Ekspresindeyim. Yeni bir hükûmetle ilişkiler kurmaktan çok, manzara seyretmek
amacıyla bir gezi yaptığım duygusu içersindeyim. Yarın Dışişleri Bakanına yapacağım
ziyaret tamamen özel nitelikte. Kendimi Türkiye'nin başkentinde bulunca, elbette
ona bir uğrayıp görüşmem gerek.
Galata'dan Haydarpaşa'ya gelirken küçük bir vapurun güvertesinden seyrettiğim gurup
tasvir edilmez derecede güzeldi. Bu gurubun renklerini ancak bir ressam bir bir
sayabilirdi, fakat ben, alevler içindeki gökyüzüne karşı gölge gibi yükselen
camileri, minareleriyle mor pembe bir ışık denizinde yıkanan İstanbul'un bu akşam
görüntüsünü -ki aynı görüntüyü çok kereler gördük- hiç unutamayacağım. Solda Pera
ve Boğaziçi, sağda İstanbul ve Marmara, karşıda Üsküdar ve Haydarpaşa. Denizin
rengi neredeyse lacivert! Dalgaların tepesi ise kızıla yaklaşıyordu. Bu müthiş
güzellik karşısında soluğum kesildi...
22 EYLÜL, ANKARA
Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey kendisini ziyaretim için saat 17.30'da randevu
vermişti. Bakanlık neredeyse yıkılacak derecede harap, karanlık ve kirli bir yapıda
bulunuyordu, fakat yakında yeni bir yapıya taşınacakmış. Kapalı, daracık bir yere
girdik -öyle ki buraya oda bile denilemezdi- ve daha ilk anda bakanın kişiliği beni
şaşırttı; Amiral Bristol ve öteki elçilik memurlarımızdan o kadar sözünü duyduğum
Tevfik Rüştü Bey'in bu insan olduğuna âdeta inanamıyordum.
Bakan beni içten selamladı ve Birleşik Amerika temsilcisi olarak beni kabul
etmekten, özellikle Lozan Antlaşmasına imza koymuş bir insan oluşumdan ötürü
memnunluk duyduğunu belirtti ve İsmet Paşa'nın benden her zaman övgü dolu sözlerle
bahsettiğini ve Lozan Konferansında derin bir anlayış gösterdiğime sık sık işaret
etmiş olduğunu söyledi.
Ben de konferans sırasında Türkiye'yi az çok tanıdığımı, konferansta büyük bir
ustalık ve anlayış göstermiş olan İsmet Paşa'nın kişiliğine karşı derin bir sempati
ve hayranlık duymakta olduğumu Türkiye'nin birkaç yıl içindeki gelişmelerini yakın
bir ilgi ile izlediğimi, cumhurbaşkanımızın beni bu göreve atamış olmasından ötürü
özel bir mutluluk duyduğumu söyleyerek cevap verdim. Daha sonra ''Amiral
Bristol'dan sizi o kadar dinledim ki, daha önceden de zaten sizi iyice tanımış
bulunuyordum'' dedim.
Bu sözümden Tevfik Bey pek hoşlanmış göründü ve Amiral Bristol'ün Türkiye'nin
sorunlarını çok iyi anlamış olduğunu, onun bu kavrayış ve anlayışından ötürüdür ki
iki ülke arasındaki ilişkilerin bugünkü durumda devam ettiğini söyledi.
Bundan sonra kendisine cumhurbaşkanına güven mektubunu ne zaman takdim
edebileceğimin bildirilmesini rica eden bir yazı ile güven mektubunun ve
cumhurbaşkanına hitaben söyleyeceğim söylevin bir kopyesini verdim.
Bakan, 15 Ekimde toplanacak olan Halk Partisi Kongresinden önce kabul edilmem için
çaba göstereceğini ve kabul tarihini bana çok daha önceden haber vereceğini
söyledi.
Amerika'ya Türk elçisi olarak gönderilecek Muhtar Bey'in Ankara'da olup olmadığını
sordum. Bakan, Muhtar Bey'in bir an önce Amerika'ya gönderilmesi için elinden
geldiğince çalıştığını, bu ayın sonundan önce hareket edebileceğini umduğunu
söyledi.
Bu görüşmeden sonra sefarethaneye döndüm, elbise değiştirdim ve akşam 19.30'da
Anadolu Ekspresi ile İstanbul'a hareket ettim.
Türkiye'nin Atina Büyükelçisi Cevat Bey de bu sabah ziyaretime geldi. Önceden
ikimiz St. Petersburg'da elçilik kâtibi, daha sonra Bern'de elçi olarak bulunmuş ve
dost olmuştuk. Bugünkü uzun görüşmemiz eski dostluğumuzu tazeledi.
Cevat, Amerika'ya Türk elçisi olarak gönderilmesi kararlaştırılan Muhtar Bey'in çok
iyi bir temsilci olacağını söyledi. Ben de cevaben bundan emin olduğumu, fakat
kendisinin İngilizce bilmeyişinin çalışmaları sırasında kendisini güçlüklerle
karşılaştıracağını, çünkü Amerika'daki işadamları ve öteki kişilerle ilişkiler
kurmasının çok önemli olduğunu, oysa bu kişilerden pek azının Fransızca bildiğini
söyledim. Halkımızın Türkiye'yi pek tanımadığını, Ermeniler sorunu ve Abdülhamit
rejiminin bırakmış olduğu eski izlenimleri silmek için Türkiye'nin henüz çok şey
yapmamış olduğunu ekledim. Türkiye'nin yeni gelişmelerini, başarılarını, geleceğe
yönelik programlarını Amerikan halkına mümkün olduğu kadar açık bir şekilde
anlatmanın önemi üzerinde durdum.
İstanbul, Ankara ve öteki ziyaretlerimden söz ettikten sonra Cevat Bey, Gazi ile
yeni görüşmüş olduğunu ve kendisinin eski dostluğumuza dayanarak benimle özel ve
içten bir konuşma yapmak istediğini, gerek hükûmetin, gerek halkın benim elçiliğe
atanmamı pek memnunlukla karşılamış olduğunu, Birleşik Amerika ile yeniden
ilişkiler kurulması ve ilişkilerin geliştirilmesi için ilk Amerikan elçisi olarak
benim gönderilmiş olmamı sevinçle karşıladıklarını söylemek lütfunda bulundu.
26 EYLÜL, İSTANBUL
Bugünlerin üç ünlü sorunu var:
1) Biz buraya gelmeden birkaç gün önce komünistlerden bir grup, Beyoğlu
Caddesindeki Tokatlıyan Otelinin tam bitişiğinde bir oda tutarak içersinde bomba ve
daha pek çok silâh depo etmişler, amaçları çok açık olarak otele yaptığı
ziyaretlerden birinde Gazi'yi öldürmekmiş. Polisler bunu öğrenip odayı basmaya
girişince yaylım ateşine tutulmuşlar ve üçü ölmüş. Komünist çetesinin öldürülmemiş
olan mensupları tutuklanmış ve ötekilerinin bulunması için sıkı aramaya girişilmiş.
Bunların Ermeni oldukları anlaşıldı ve ele geçirilen broşürlerden Üçüncü
Enternasyonal ile ilgili bulundukları ve Rusya'dan para aldıkları ortaya çıkarıldı.
Bunların New York'taki Ermeni cemiyetleriyle de bağlantılı olup olmadıklarını
düşündüm. Kendilerine Altunyan Çetesi adı verilmektedir. Gazeteler bunların
çabalarının gerçek nedenini gizlerdi ve amaçlarının, içersinde büyük bir servet
bulunan Yıldız Köşkü gazinosunu soymak olduğunu ileri sürdüler.
2) Yıldız Köşkü Gazinosu'nda yaz boyunca çeşitli kumar masaları dolup dolup
boşalmış, bazı yüksek Türk memurları, diplomatlar ve daha başka kişiler buraya sık
sık gelmişlerdi. Biz gelmeden az önce burası basılmış, yönetici Serra tutuklanmış
ve orada bulunanların hepsi mahkemeye gönderilmişlerdi.
Bunların içinde İran Sefareti Müsteşarı ile İtalyan Sefaretinin bir yüksek memuru
da bulunmakta idi. Baskın için ileri sürülen neden, gazinonun içeriye Türk memuru
almamayı taahhüt ettiği, fakat bu sözünde durmadığı idi. Türk memurları buraya
sürekli gelip kumar oynamışlardı ve öyle sanırım ki Gazi bu durumu kendi reform
programına aykırı bulmuştu. Çok akıllıca bir davranış.
3) Ünlü bir Türk ailesinin oğlu bir Yahudi kızına âşık olmuş ve kız istemediği
halde aylarca onun peşinden koşmuş, başka bir adamla evlendiğini duymuş; bizim
sefarethanenin az aşağısında kızla karşılaşmış ve bıçaklayarak öldürmüş. Bunun
üzerine hemen harekete geçilerek delikanlıyı cezadan kurtarmak amacıyla kendisinin
deli olduğu bildirilmiş ve bir hastaneye gönderilmiş. Kızın cenaze töreninde
Yahudiler adalet adamları aleyhine gösteri yaptıklarından tutuklanmışlar. Yine ünlü
bir Yahudi olan Pardo, İsmet Paşa'ya bir mektup yazarak adalet istemiş ve katilin
cezalandırılmasını talep etmiş. Kısa bir süre sonra da tutuklanmış. Biz
geldiğimizde gazeteler bu haberlerle doluydu. Fakat şimdi Paşa, adalet makamlarına
gönderdiği bir mektubu yayımladı. Bu mektupta, Pardo'nun kendisine yolladığı
mektubun aslını görmediğini, bakanlığındaki ilgili memurların bu mektubu
inceleyerek doğruca Adalet Bakanlığı'na göndermiş olduklarını, fakat kendisinin
şahsen Pardo'yu tanıdığını, bu kişinin yıllarca önce askerî okulda Fransızca
öğretmenliği yaptığını, dürüst karakterli bir insan olduğunu ve yanlış bir iş
yapabileceğine ihtimal vermediğini bildiriyordu. Bu mektubun bir sonucu olarak
Pardo ve öteki Yahudiler mahkemede beraat ettiler. Paşa'nın hakseverliği her
tarafta hararetle övülüyor. Başlangıçta adalet makamlarının şiddetli bir Yahudi
aleyhtarlığı şeklinde görülen davranışları, hükûmetin muhteşem alicenaplığı
hakkındaki sevinç çığlıkları ile sona erdi. Fakat katili mahkemeye sevketmeye hiç
niyet yok.
Bir söz daha. Bu anılarda kuşkusuz Türk hükûmetini sık sık yereceğim, nasıl ki
ülkemde kendi hükûmetimi yerdiğim gibi.
Her hükûmet yanlışlar yapar ya da adil kararlar verir. Türk hükûmeti gibi bir sürü
sorunlarla karşı karşıya kalan, yeni yapıların temellerini atan başka milletlerde
ancak birkaç neslin başarabildiği temel değişiklik ve gelişmeleri çok kısa bir
süreye sığdırmakla kendini görevlendiren bir hükûmetin ise çok daha fazla hatalar
yapması çok normaldir. Bunun için eleştirilerimi yaparken bu noktayı her zaman göz
önünde tutacağım. Türk hükûmetinin şimdiye kadar başarmış olduğu işlere, altından
kalkılamaz gibi görünen bir işi gerçekleştirmek yoluna girmesine ve birçok
tahminlerin aksine olarak bütün bu sorunları çözmek yeteneğine, gücüne sahip
olduğunu gösterebilmiş olmasına derin bir hayranlık duymaktayım. Bundan sonraki
gelişmelerinde aldığı önlemler ve kararlar zaman zaman sabrımı tüketse, hatta beni
gazaba getirse bile, yine de Türkiye'nin daha büyük hedeflere yönelen çalışmalarına
tüm kalbimle sempati duyacağım. Güçlü bir millîyetçilik, onun başarılarının
anasıdır, oysa içerdeki tüm güçler istediği yönde gelişmek için serbest
bırakılırsa, bugün Türkiye'nin durumunda bulunan herhangi bir ulusun varlığını
sürdürebileceği umut edilmez. Bu nedenle onun şovenist ruh yapısına tahammül etmeli
ve Türkiye Cumhuriyeti'nin daha büyük hedeflerini içtenlikle göz önüne getirerek
eleştirilerimizde ölçülü olmalıyız.
1 EKİM 1927
Bugün Polonya Elçisi Novarski ile görüştüm. Kendisi İsmet Paşa'ya karşı büyük bir
sempati duyduğunu, onu çok zarif bir insan ve güçlü bir yönetici olarak gördüğünü
söyledi. Tevfik Rüştü Bey'in tamamen başka tipte bir insan ve fazla bir Sovyet
taraftarı olduğunu ekledi. Bununla birlikte Cumhurbaşkanına çok bağlı bir memur
olduğunu, Cumhurbaşkanının Sovyet taraftarlığının ise duygulardan pek uzak
bulunduğunu anlattı. Yunan savaşı sırasında Sovyet Rusya'dan yardım gördüğü için
Gazi bu ülkeye karşı bir dereceye dek minnettarlık duyuyor ve dostluk ilişkileri
içinde yaşamayı çok istiyormuş, fakat Türkiye'de her ne şekilde olursa olsun,
Sovyet propagandalarının ilk belirtisi acımasız şekilde bastırılmış, buna
girişenler asılmış. Elçinin kanısına göre bu şekil çabalara bundan böyle de hiç göz
yumulmayacakmış.
Mr. Kovalski, Mustafa Kemal Paşa'nın iyi duygulara sahip, düşündüklerini olduğu
gibi ve açıkça söylemeye alışmış, zekâsı çok aydınlık şekilde çalışan, gerçekten
büyük bir adam olduğunu söyledi.
Pek doğal olarak Cumhurbaşkanı bir diktatör olmak zorunda kalmış, çünkü Türkiye,
İsviçre ve öteki Avrupa ülkeleri ile karşılaştırılamaz. Türkler daha kendi
kendilerini yönetecek duruma gelmemişler; bir diktatörlük olmazsa ülke
parçalanabilir.
12 EKİM, 1927
Protokol Genel Müdürü Saffet Ziya Bey saat 2.45'te elçiliğe gelerek beni ve elçilik
erkânını aldı, güven mektubumu sunmak üzere otomobillerle Çankaya'ya gittik. Köşke
girmeden önce bir tören kıtasınca selamlandık, Köşkün kapısında Tevfik Rüştü ve
öteki görevliler bizi karşıladı.
Hemen cumhurbaşkanının odasına girdim. Kendisi masasının önünde duruyordu, sağında
Tevfik Rüştü Bey, solunda da Saffet Ziya Bey yer aldı. Ben de masanın tam
karşısındaki halının ortasında durdum ve İngilizce olarak söylevimi okudum. Tevfik
Rüştü Bey Türkçeye çevirdi. Bundan sonra da Cumhurbaşkanı, apaçık bir şekilde
belirlenen şiddetli bir soğukalgınlığından. rahatsız olduğu için çok yavaş bir
sesle kendi cevabını okudu. Tevfik Rüştü Bey de bunu Fransızcaya çevirdi.
Güven mektubumu verip el sıkıştıktan sonra özel şekilde konuşmaya başladık. Bana,
Türkiye'ye daha önce hiç gelip gelmemiş olduğumu sordu. Ankara'yı da nasıl
bulduğumu sorduktan sonra elçilik erkanını kendisine tanıtmamı söyledi.
Bu görüşmeden sonra Tevfik Rüştü Bey'i ziyaret ettim. Bana Gazi üzerinde çok iyi
bir izlenim bırakmış olduğumu, kendisini şimdiye dek hiç bu derece memnun
görmediğini, Gazi'yi memnun etmenin ise kolay bir şey olmadığını söyledi. Ben de
kendisine Cumhurbaşkanının üzerimde fevkalade bir etki bırakmış olduğunu, özellikle
çehresindeki kudret ve irade ifadesini hiç unutamayacağımı söyledim. Gerçekten de
Gazi'de amacına erişmek için her güçlüğü yenebilecek bir insan çehresi vardı.
Köşkten ayrıldıktan sonra, Başbakanlıktaki odasında İsmet Paşa'yı ziyaret ettim.
Beni büyük bir sıcaklıkla selâmladı, karşı karşıya oturduk ve tercümansız olarak
Fransızca konuştuk. Beni eskisinden daha genç gördüğünü söyledi, ben de üzerinde
taşıdığı ağır sorumluluklara rağmen kendisinin hiç yaşlanmamış olduğuna işaret
ettim. Onu daha ihtiyarlamamış gördüğüm için gerçekten şaşırdım. Yalnız saçları
daha aklaşmış ve az şişmanlamıştı. Fakat Lozan Konferansından bu yana pek
değişmemişti, yüzünde aynı tebessüm ve gözlerinin çevresinde aynı kırışıklıklar
vardı.
Genel konular üzerinde konuştuk. Paşa, Türkiye'nin çabalarından söz etti ve ülkenin
yıkık bir yapıya benzediğini, mali kaynakların pek dar oluşundan, bu yapının pek
yavaş onarılacağını, bununla birlikte inşaatın hızla sürdüğünü söyledi. Ben de
kendisine özel olarak ilgilendiğini bildidiğim demiryolu yapımından söz ettim.
Konuşmamız gerçekten samimi geçti. Sanıyorum ki İsmet Paşa'nın kulakları daha çok
ağırlaşmış. Kelimelerin ne kadarını işitip ne kadarını işitmediği belli olmuyor.
15 EKİM, CUMARTESİ, 1927
Halk Partisinin Kurultay toplantısı sabah 10'da Büyük Millet Meclisi'nde yapıldı.
Mecliste tek parti var. Bir muhalefet partisi kurulmasına izin vermeyi denemişler,
fakat bu partinin taktikleri suikastler ve isyanlar şeklini alınca, pek doğal
olarak daha çok göz yumamamışlar. Muhalefet liderleri İzmir'de asılmış ve böylece
yalnız hükûmet partisi kalmış. Milletvekili adayları hükûmetçe belirleniyor ve gözü
kapalı şekilde seçiliyorlar. Birçokları temsil ettikleri bölgeleri hiç görmemişler.
Bu nedenden Halk Partisi'nin bugünkü toplantısı çoğunluk olarak atanmış
milletvekillerinin bir toplantısı oldu. Bu toplantıyla ilgili olarak uzun süreden
beri haberler yayımlanıyordu. Çünkü Cumhurbaşkanı bu fırsattan yararlanarak
Türkiye'nin 1919'dan sonraki tarihini anlatan 1200 sayfalık bir söylev verecek. Bu
söylevde dramatik açıklamalar yapılacak ve Türkiye Cumhuriyetinin başarıları geniş
şekilde anlatılacak. Söylev Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve Almanca olarak
Leipzig'de özel bir firmaca bastırılmış. Sanıldığına göre söylevin okunması altı
gün sürecek ve fevkalâde ilginç bir belge olacak.
Saat 9.40'ta elçilik kâtibimiz İves'le birlikte Meclise geldik ve diplomatlar
locasına çıkarıldık. Loca, on iskemle alacak kadar küçük bir odaydı. Arka sıradaki
iskemleler, ayakta daha çok insan durabilsin diye kaldırılmış. İçerde Polonya,
Çekoslovakya elçileri ve görevlileri vardı. Az sonra diplomatlara yer gösteren
protokol şefi Saffet Bey geldi ve heyecanlı bir sesle Rus Elçisi ve Kordiplomatik
duayeni Suritz Yoldaş'ın gelmekte olduğunu kulağıma fısıldadı ve ''ne yapayım''
diye sordu. ''Beni kendisine takdim ediniz'' dedim. Soğuk bir şekilde takdim
edildik, el sıkıştık ve ben ön sıradaki yerimi yaşlı bir insana gösterilmesi
gereken nezaket gereği ona verdim. Saffet Bey korktuğu şekilde bir ''olay''
çıkmamış olduğunu görmekten ötürü rahat bir soluk aldı.
Saat tam 10'da alkış tufanı içerisinde Gazi ansızın salona girdi, kürsüdeki yerini
aldı ve oturumu açtı.
Kısa bir açış konuşmasından sonra kürsüden inerek milletvekilleri arasında bir yere
oturdu ve bu sırada İsmet Paşa kürsüye gelerek sanırım ad çekme usulü ile
Başbakanlık Divanı üyelerini seçtirdi. Sonra Mustafa Kemal İsmet Paşa'nın oturduğu
kürsünün altında bulunan başka bir kürsüye gelerek söylevini okumaya başladı.
Başlangıçta sesi zayıf çıkıyordu, fakat çok müzikal bir sesi var; iyi okuyor.
Belgelere sıra geldiğinde bunları Ruşen Eşref Bey'e verip okutuyordu. Sık sık
alkışlar yükselmekteydi.
Saat 11.15'te oturuma kısa bir ara verildi. Sigara içmek üzere fuayeye çıktık;
Suritz Yoldaş da yanıma geldi, tatlı bir sohbet yaptık. Az sonra oturumun yeniden
açılacağını bildiren ziller çalmaya başladı. Tam içeri girmek üzere iken Saffet Bey
gelerek beni Meclis Başkanı Kâzım Paşa'yı ziyarete götürdü. Paşa ile kısa bir
görüşme yaptık.
Ben tam Meclis binasından çıkmaya hazırlanıyordum ki, Saffet Bey tekrar göründü ve
Gazi'nin beni özel locasına davet ettiğini bildirdi. Locaya gittiğimde, orada
bulunan zavallı Muhtar Bey dışarı çıkmak zorunda kaldı. Az sonra Suritz Yoldaş da
geldi ve aşağı yukarı dirsek dirseğe oturduk. Buradan tüm kongreyi görüyorduk, elçi
olarak yalnız ikimiz kalmıştık. Durum beni bir hayli eğlendirdi.
Bu locaya davet edilişimizin iç yüzünü daha sonra Muhtar Bey'den öğrendik.
Kendisine bir mektup yazarak, Gazi'nin locasında onu rahatsız ettiğim için özür
dilemiştim. Muhtar Bey de rahatsız edilmenin asla söz konusu olmadığını Gazi'nin
locasına gelmem ve oturmamı kendisinin sağlamış olduğunu söyledi. Meğer Suritz
Yoldaş oturacak yer için sorun çıkarmış ve Türk diplomatlarının oturduğu locada
kendisine yer istemiş. Bu diretişi elbette saçmaydı, çünkü kordiplomatik için ayrı
bir loca ayrılmıştı ve Gazi kendi locasına istediği kişiyi davet edebilirdi. Buna
rağmen Suritz'in kendi yerinde rahat olmadığı ve Gazi'nin locasında rahat bir yere
oturmak konusundaki direnişine ses çıkarılmamış ve oraya davet edilmiş. Ben ilk
oturumda hazır bulunarak görevimi yapmış olduğum, loca kalabalık, ben de Türkçe
bilmediğim için kongrede daha çok kalmakta yarar görmediğimden Meclis'ten
ayrılıyordum, öteki birçok diplomat da ayrılmışlardı. Fakat Suritz Yoldaş, Gazi'nin
locasına geçmekte diretince, eğer ben oradan ayrılırsam herkesin bunu Rus elçisine
özel muamele yapıldığı, benim de bundan ötürü gittiğim şeklinde yorumlanacağını
düşünerek Gazi'nin yanına beni de davet etmek gereğini duymuşlar ve tam zamanında
beni durdurmuşlar. İnsan burada her adımını dikkatli atmak zorunda!
Gazi müthiş şekilde bir belge okuduktan sonra saat 12.30'da öğle yemeği için
oturuma tekrar ara verildi. Merdivenlerden inerken kendi odasına çıkmakta olan Gazi
ile karşılaştım. Yanında bulunan İsmet Paşa durdu ve beni hararetli şekilde
selâmladı. Ruşen Eşref ve Nusret Sadullah beylerle de karşılaştım ve kendileriyle
birkaç kelime konuştum. İkisi de içtenlikten daha ileri bir yakınlık gösterdiler.
29 EKİM, 1927
Türklerin Cumhuriyet Bayramı. Saat 14'te resmî elbiselerimizi giymiş olarak
Gazi'nin resmî kabulünde bulunmak ve geçit törenini izlemek için Meclis'e gittik.
Ön sırada Rus, Japon, Fransız ve İngilizlerin bulunduğu tribüne gitmeden önce karım
ve kızıma Gazi'nin tribünü yanındaki diplomatlar tribününde yer verdiler. Saat
14.30'da elçilik kurulları kıdem sırasıyla ayrı ayrı Gazi tarafından kabul
edildiler. Ben kısa bir kutlama konuşması yaptım ve arkadaşlarımı takdim ettim.
Bundan sonra tribüne gittik.
Ön sırada oturduklarını söylediğim elçiler ve ben pek ciddi şekilde oturuyorduk.
Altın işlemeli elbiseleri ve geleneksel diplomatik monoklleriyle Fransız ve İngiliz
elçileri özellikle göze çarpıyordu. Suritz Yoldaş ve ben de parlak smokinlerimizle
görüntüyü tamamlıyorduk.
Fransız elçisi Daeshner tribünde göründüğünde ''Vive la France; yaşasın Fransa!''
sesleri yükseldi. Onun arkasında ben gelince, sonradan akla gelmiş bir düşüncenin
belirtisi halinde, orada bulunanlardan biri ''Vive L'Amerique aussi; Amerika da
yaşasın!'' dedi.
Kabul resmini tamamladıktan sonra Gazi yürüyerek geldi, bizim tribünün önünden
geçerek yerini aldı. Arkasında İsmet ve Fevzi paşalarla kabine üyeleri bulunmakta
idi. Bundan sonra geçit başladı. Piyade, süvari, topçu birlikleri, erkek ve kız
izciler, sporcular, esnaf birlikleri -bu arada arabalar, taksiler- sıra ile
geçtiler. Bu geçit sırasında sıra ile çeşitli bandolar askerî marş çaldılar; fakat
her bando aynı marşı çalıyordu, öyle ki kulaklarımızı delen bu müziğin hiç
bitmeyeceğinden korktum. Deniz bandosu gerçekten iyi idi.
Gece Cumhuriyet Bayramı şerefine ve Türk Ocağı yararına verilen baloya gittik.
Müthiş kalabalık vardı, çünkü tüm Ankara orada idi.
Bizden az sonra Gazi geldi ve kendisi için özel şekilde hazırlanan yere oturdu.
Herkesten önce karım Alice ve kızım Anita kendisine takdim edildi.
Sonradan öğrendiğime göre Suritz Yoldaş bunu görünce hırsından kıpkırmızı kesilmiş.
Az sonra ben de kendisine yaklaştım ve saygılarımı sundum. Gazi'nin sesi yine
kısılmış, büyük söylevini hazırlamak için yaptığı çok yorucu çalışma bittiği için,
şimdi dinlenmeye çalışıyor...
Birçok Türk memurları ile tanıştım ve Türk Ocağı Başkanı Hamdullah Suphi,
milletvekili ve Devletler Hukuku Profesörü Yusuf Akçura beylerle tatlı bir sohbet
yaptım. Hamdullah Suphi Bey, daha önce Millî Eğitim Bakanı imiş, bana Türkiye'deki
Amerikan okullarına çok içten şekilde taraftar olduğunu söyledi. Ayrıca tüm
Türkiye'de vatanseverlik ve millîyetçilik ruhunu ve entelektüel kültürü yaymak ve
geliştirmek için gençlik grupları kurmak amacında olan Türk Ocağı Teşkilatı
hakkında bilgi verdi. Türk Ocağının, fikir ve ilhamını Halk Partisinden alan bir
ulusal propaganda teşkilatı olduğu 60 bin üyesi bulunduğu söyleniyor.
Daha sonra Türkiye'deki Amerikan okullarının yeniden açılmasına karar verecek olan
bugünkü Millî Eğitim Bakanı Necati Bey'e takdim edildim. Kendisi yalnız bana bir
selam verdi ve hemen arkasını dönerek ayrıldı. Bunu.
1) ya Türkçeden başka dil bilmediğinden,
2) ya kim olduğumu anlamadığından,
3) ya sarhoş olduğundan,
4) veya Türkiye'de tüm yabancı okullarına karşı koyduğu ve bu nedenle benimle
ilişki kurmak istemediğinden yapmış olabilir. Daha sonra geçen olaylara bakarak,
üçüncü olasılığın daha doğru olduğunu sanıyorum.
1 KASIM, 1927
Üçüncü Büyük Millet Meclisi bu sabah saat 9.30'da toplandı. Tüm diplomatik misyon
şefleri, yanlarında birer sekreterle birlikte, Gazi'nin özel locasının sağ ve
solundaki iki locada oturmuşlardı. Gazi'nin locasında Genel Kurmay Başkanı Fevzi
Paşa ve Muhtar Bey oturuyorlardı. Rus Elçisi karısıyla gelmişti.
İlk bir saat kırkbeş dakikada milletvekilleri teker teker kürsüye çıkarak,
cumhuriyet prensipleri ve millet için çalışacaklarına and içtiler.
Daha sonra Meclis Başkanları ve kâtipleri seçildi. Bunun arkasından Cumhurbaşkanı
seçimi yapıldı. Tüm milletvekilleri Ruşen Eşref Bey tarafından adları okundukça
geliyor ve konuşma kürsüsüne yerleştirilmiş olan iki gümüş vazo içersine oylarını
atıyorlardı. Sekiz kişilik bir kurulca oylar sayıldı ve Meclis Başkanı Kâzım Paşa
12.45'de sonucu bildirdi; Gazi Mustafa Kemal Paşa gelecek dört yıl için Türk
Cumhuriyetinin başkanlığına seçilmişti. Herkes ayağa kalktı ve uzun uzun alkışladı.
Alelacele elçilik binasına geldik, yemek yedik ve öğleden sonraki tören için
elbiselerimizi değiştirerek saat 14'de karımla Meclise gittik. Yeni seçilen
Cumhurbaşkanı 14.15'de geldi, kürsüye çıktı and içtikten sonra on dakikalık
söylevde bulundu. Bu söylevde kendisini ikinci kere Cumhurbaşkanlığına seçtikleri
için Türk ulusuna ve Meclis'e sonsuz teşekkürlerini bildirdi. Türkiye'nin içerde ve
dışarda kazandığı başarılara işaret etti ve üçüncü BMM'nin Türk ulusunun lâyık
olduğu ilerlemeleri gerçekleştireceğine güvendiğini söyledi.
Gazi, Meclise girerken hoş bir olay oldu. Karım, o ana kadar locada uyuklamış ve
bir yandan çevreyi seyreder gibi yaparken, bir yandan da rüya görmüştü. Gazi
kürsüye çıkınca, çevresindekiler kendisinin uyuklamakta olduğunu anlamasınlar diye
son derece hararetle alkışlamaya başlamıştı. Ertesi gün yarı resmi Millîyet
gazetesinde şu haber çıktı: ''Gazi Meclis'e girerken, elçiler locasında bulunan
Bayan Grew'ün hararetli alkışları özellikle belirtilmeye değer.''
Söylevini bitirince Gazi, özel bir odada kabine üyelerini ve diplomatik misyon
şeflerini kabul etti. Bir daire şeklinde ayakta durduk, Başkan geldi ve her elçinin
önünde kısa tebrik konuşmalarını dinlemek için az durarak önümüzden geçti. Daha
sonra Kâzım Paşa'yı da aynı şekilde tebrike gittik.
3 KASIM 1927
Önceden randevu alarak saat 15.30'da Tevfik Rüştü Bey'i ziyarete gittim yeniden
Dışişleri Bakanlığına atanmış olmasından ötürü tebriklerimi sundum.
Bundan sonra Amerikan Senatosunun 6 Aralıkta toplanacağını, o süreye dek Lozan'da
imzalanmış, fakat Senatoca reddedilmiş olan Türk-Amerikan Antlaşması karşısında,
bir tavır değişikliği olup olmadığının anlaşılabileceğini, Cumhurbaşkanımızın ancak
o zaman bu antlaşmayı tekrar Senatoya gönderip göndermemek konusunda bir karar
verebileceğini anlattım ve sonucun ne olacağını tahmin etmeye şimdiden olanak
olmadığını söyledim.
Ayrıca şu noktaya işaret ettim ki, benim Türkiye elçiliğim de Senatoda bu
toplantıda onaylanacak; görevimi sürdürebilmem için Senatonun onayı şarttır. Bazı
senatörlerin benim atanmama itiraz edecekleri kesin ise de, muhalefet lideri James
Garard, antlaşmaya karşı koymakla birlikte benim yakın dostumdur ve atanmama karşı
koymayacağı sözünü vermiştir; ben de zaten Türkiye'den çekilmeyi hiç
istememekteyim.
Bununla birlikte Tevfik Rüştü Bey'e açıkladım ki, Senatoda benim atanmam
görüşülürken senatörlerden biri: ''Türkiye'nin Birleşik Amerika sefiri nerede?
Bizim sefirimiz eylül ortasında Türkiye'ye vardı fakat aradan üç ay geçtiği halde
Amerika'ya hiçbir Türk sefiri gelmedi,'' derse, kuşkusuz bu aksi bir tepki
uyandırabilir ve bu tepkinin nasıl bir sonuç doğuracağı kestirilemez.
T. Rüştü Bey'e dedim ki: ''Türkiye'ye geldiğimizde bana Muhtar Bey'in birkaç gün
içinde, pek geç olarak eylül sonundan önce Amerika'ya hareket edeceğini
söylemiştiniz, ben de bunu telgrafla hükûmetime bildirmiştim. Daha sonra Muhtar
Bey'in hareketi 2 Kasım'a bırakıldı, bunu da telle bildirdim. Az sonra hareketi 22
kasıma ertelendi, bunu da üçüncü kere hükûmetime telledim. Oysa şimdi Muhtar Bey'in
aralık ortasından önce yola çıkmasının mümkün olmadığını öğrenmiş bulunuyorum; hem
hayret, hem huzursuzluk içindeyim.''
Bakan, sözlerimi büyük ve içten bir ilgi ile dinledi ve Muhtar Bey'in çok
gecikmeden yola çıkması için direktif vereceğini söyledi. Sonra beni çok yakın ve
içten bir dost olarak kabul ettiğini ve elçinin bugüne dek gecikmiş olmasının
nedenini açıklayacağını ekledi. Meğer, Muhtar Bey'in hareket edemeyişinin nedeni
kendisine Amerika'da ev ve otomobil sağlanması ile ilgili bazı sorunlardan ileri
geliyormuş, yeni kabine kurulmadan bu sorunlar bir karara bağlanamadığı için yola
çıkamamakta imiş. Tevfik Rüştü, şimdi kabinenin kurulduğunu, sorunun hemen ele
alınıp karar verileceğini, bu nedenle Muhtar Bey'in hareket edip, bu kararlardan
yolda iken haberdar edileceğini söyledi. Çok açık konuştuğum için bana teşekkür
etti ve durumu tamamen kavramış olduğunu ekledi. Ben de kendisine Muhtar Bey'in bir
Amerikan gemisi ile gitmesinin çok yararlı olacağını, bunun Amerika'da da çok iyi
bir izlenim yaratacağını, eğer 22 Kasım'da Leviathan gemisiyle hareket ederse,
Senatonun açılış gününden çok önce Washington'a varabileceğini söyledim.
Dışişleri Bakanı, Lozan'da imzalanmış olan Türk-Amerikan Antlaşmasının Senatoda
kabulü sorunu konusundaki görüşünü şöyle ifade etti: ''Benim için senatonuzun bunu
kabul etmesiyle etmemesi arasında hiçbir fark yok.'' Bu tavrın nedeni şu ki,
antlaşma, Türk hükûmetinin öteki ülkelerle yaptığı anlaşmalara oranla Amerika'ya
daha çok haklar tanımaktadır ve yeniden yapılacak görüşmelerde, Amerika aynı
derecede uygun koşullar elde edemez. Ancak Rüştü Bey bunu böyle değil de, şöyle
söyledi: ''Daha ilerde bundan daha iyi bir antlaşma yapabileceğinizi
ummamalısınız''? Ben de cevaben bizim antlaşmamızın öteki müttefiklerle yapılan
antlaşmadan hiç farklı olmadığını söyledim. Bakan, iki veya üç noktadan, özellikle
konsolosluklarla ilgili maddelerde, bu antlaşmanın öteki antlaşmalardan daha çok
Amerika lehinde koşullar içerdiğini söyledi. Bu noktaların neler olduğunu sordum, o
anda hatırlayamadığını, fakat daha önce bunları incelemiş bulunduğu cevabını verdi.
Türkiye, Amerika ile yapılacak olan bu antlaşma, son olarak çözülünceye dek öteki
ülkelerle yapacağı anlaşmaları askıda tuttuğunu, bu ülkelerin Türkiye'den bize
verilen aynı avantajları kendilerine de istemiş olduklarını, Türk hükûmetinin ise
bu avantajları başkalarına tanımamak çarelerini araştırdığını anlattı ve şimdi
benimle tamamen içten ve gizli şekilde konuşmakta olduğunu ifade etti. Dedi ki,
Lozan'da bizimle yaptıkları antlaşma, öteki tüm antlaşmalardan çok iyidir; Türk
hükûmetinin yaptığı ilk antlaşma olduğu için biz bu avantajları elde etmişizdir;
Türk hükûmeti bu antlaşmayı Amerika gibi büyük bir ülke ile dostluğunun sembolü
olarak imzalamış olmaktan memnuniyet duymuştur ve bu nedenden onun manevi etkisine
çok önem vermektedir, fakat teknik bakımdan ele alınırsa bu antlaşmanın hiç imza
edilmemiş olmasından da Türk hükûmeti aynı derecede mutluluk duyacaktır. Dışişleri
Bakanı, Türk hükûmetinin gerçek fikrinin de tamamen bu şekilde ifade
edilebileceğini belirtti.
30 KASIM, 1927
Bugün bizim Dışişleri Bakanlığından aldığım telgrafta, Muhtar Bey'in dün sabah
Washington'a sağ salim vardığını, muhalefet lideri Gerard'ın ise basında, Muhtar
bey'in 30 bin Ermeni'nin öldürülmesinden sorumlu olduğu, Türkiye ile diplomatik
ilişkilerin yeniden başlaması ve notalar alınıp verilmesinin Anayasaya aykırı
bulunduğu yolunda sert bir hücuma geçtiği bildirilmektedir. Fakat Muhtar Bey'in
Washington'a vardığı haberini duymak bile bana rahatlık verdi. Eğer kendisine bir
şey olur, başına bir iş gelirse, Gerard, hiç değilse kendi vicdanına karşı sorumlu
olacak...
6 KASIM 1927
Gerard'ın basında yaptığı hücumlar ve Amerika gazetelerinde Muhtar Bey'in Leviathan
gemisinden New-York'ta silâhlı ve motorsikletli polisler eşliğinde alınıp
Washington'a götürüldüğüne lişkin çıkan haberler, Türk basını tarafından hayret
edilecek bir anlayışla karşılandı. Muhtar Bey New-York'a 28 kasımda varmış olmasına
rağmen buradaki basında 3 Aralığa dek yalnız kendisinin Washigton'a varmış olduğuna
ilişkin kısa bir haberden başka bir şey çıkmadı; çünkü Türk gazeteleri genel olarak
haberlerini Avrupa gazetelerinden alıyor, bunlar ise buraya ancak üç dört gün sonra
geliyor. 3 Aralık'taki olayla ilgili geniş haberler yayınlandı. Bununla birlikte
bugünkü 6 Aralık tarihine dek gazeteler hiçbir yorumda bulunmadılar; yalnız bugün
Cumhuriyet gazetesi Amerika'daki Ermeni ve Yunan propagandasına karşı önlemler
almadığı için Türk hükûmetini suçlayan ılımlı bir yazı yayımladı; yazıda, Amerikan
hükûmetinin bu propaganda ile fikir birliği yapmadığı da belirtilmekte idi.
Dün Amerikan Cumhurbaşkanı Coolidge yeni Türkiye Elçisinin itimatnamesini kabul
ederek kendisine Amerikan hükûmetinin tam güveni olduğunu, resmi Amerikan memurları
ile her an işbirliği yapabileceğini söylemiş.
9 ARALIK, 1927
Hükûmetle ilişki kurmak, Muhtar-Gerard olayı üzerine konuşmak ve Türk basınını
yatıştıracak açıklamalarda bulunmak üzere saat 7.30'da Ankara'ya hareket edeceğim.
Fakat hiçbir iş üzerinde durmayacağım. Ankara'ya her gidişimde amacımın bir şey
istemek olduğu fikrine kapılmalarını istemiyorum.
Kendi konumumdan yararlanarak Amerikan okulları ve öteki kuruluşların her çeşit
haklarını Türk hükûmetinin isteği dışında sağlamaya çalıştığım izlenimlerini
almalarını da istememekteyim. Eğer onlar Amerikan okullarını ve kuruluşlarını
istemiyorlarsa, boğazlarına sarılmayı düşünecek değiliz; kapitülasyonlar devri
geçti...
10 ARALIK, 1927
Önceden aldığım randevuya uyarak Tevfik Rüştü Bey saat 19'da beni kabul etti, bir
saat görüştük. Beni içten selâmladı ve soğuk algınlığından rahatsız olduğu için,
bana da mikrop geçirmemek amacıyla ellerime kolonya döktü. Gerard'ın, Muhtar Bey
Amerika'ya vardığı zaman yaptığı hücumlardan ötürü çok üzüldüğümü ve olayı son
derece üzüntü verici olarak kabullendiğimi, bununla birlikte Gerard'ın hiç bir
şekilde hükûmeti temsil etmediğini ve hükûmet adına konuşmadığını belirttim. Yalnız
hükûmetin fikirlerine değer verilmesini, hükûmetin ise Muhtar bey'i içten
karşıladığını belirttim.
Rüştü Bey yalnız Amerikan hükûmetinin görüş şekline önem verdiğini ve bir azınlık
tarafından yapılmış olan hücumların kendisini hiç üzmemiş olduğunu söyledi ve dedi
ki: ''Dünyanın en güçlü hükûmetlerinden biri olan büyük Amerikan hükûmeti ile Türk
hükûmeti dost kalacak ve hiçbir şey bu dostluğa engel olamayacaktır. Bu dostluğun
manevi etkisi büyüktür''. Bu konuda uzun boylu konuştu.
Bundan sonra ben de Millîyet'te Yakup Kadri'nin yazdığı yazıdan, yalnız ifadesinin
sertliğinden ötürü değil, birçok hatalar ve yanlış haberlerle dolu olduğundan çok
üzüldüğümü anlattım. Yazıda söylediği gibi Lozan'da yapılan antlaşma Senatoda iki
kere reddedilmemiştir. Muhtar Bey'e karşı düşmanca gösteriler ve sokak saldırıları
yapılmamıştır. Böyle olduğu halde yazı sanki Muhtar Bey yolda tartaklanmış ve polis
kendisini hiç korumamış gibi bir hava vermektedir. Bu yanlış izlenimlerin
düzeltilmesi dileğinde bulundum. Tevfik Bey benimle aynı fikirde olduğunu, Muhtar
Bey'e karşı sokak saldırıları ve fiilî tecavüz yapılmadığını bildiğini,
Millîyet'teki yazıyı yayınlanmadan önce görmediğini, bu gibi şeylerin
tekrarlanmaması için dikkat edeceğini ve yanlış haberlerin düzeltileceğini söyledi.
Ben de Bakana, daha önemli Amerikan gazetelerinde Muhtar - Gerard olayına ilişkin
çıkan yazıların kendisini ilgilendirebileceği kanısında olduğumu söyleyerek, New-
York Herald Tribune, New-York World gazetelerinden parçalar okudum ve bu
ikincisinin demokrat ve muhalif gazete olduğuna işaret ettim. Tevfik Bey bu
gazetelerdeki yorumları pek ilginç bulduğunu ve bunları Türk basınına vereceğini,
muhalif basının Amerika'da ne kadar dürüst davrandığını göstererek kendilerine bir
ders vereceğini söyledi. Bu söz bir hayli hoşuma gitmekle birlikte üzerinde
durmadan geçtim. Sözünü ettiğim yazıların Fransızca çevirilerini üzerine
iğneleyerek gazeteleri kendisine bıraktım, fakat bu işi tamamen özel şekilde ve
kişisel isteğim üzerine yapmış olduğumu, bu haberlerin Türk gazetelerinde benim
tarafımdan kesilerek verildiğine işaret edilmesini istemediğimi de belirttim. Beni
güç duruma düşürmeyeceği konusunda kendisine güvenmemi söyledi. Kendisine Baltimore
Sun gazetesindeki yazıyı göstermedim, çünkü bunda Ermenistan ile ilgili olarak
Türkiye aleyhine düşünceler ve belgeler vardı. Yukarıda adı geçen gazetelerden ilki
Gerard'ın saldırılarını ''acınacak derecede gülünç'' olarak nitelendiriyordu.
Muhalif olarak ikinci gazetede ise, Türkiye ile diplomatik ilişkilere yeniden
başlamanın, tamamen hükûmetin hakları ve yetkileri içinde bir iş olduğu
söyleniyor...
Bundan sonra çıkan Türk gazetelerinde Gerard olayından ılımlı bir dille söz
edilmeye başlandı.
14 OCAK, 1928
Tevfik Bey onuruna verdiğimiz ziyafet tam bir başarı oldu... Yemek, saat 20.30'da
idi. Tevfik Bey ve hanımı 9.15'de geldiler. Bir gazinodan ödünç olarak masa ve
iskemleler almıştık, bunları 14 kişinin oturabileceği şekilde yemek odasına güzel
bir şekilde yerleştirdik. İstanbul'dan getirttiğimiz harikulade güller ve
menekşelerle masayı süsledik. İstanbul'daki elçilik memurlarımız, orada bulunan
İtalyan elçisinden o gün Ankara'ya gelirken canlı istakoz getirmek lütfunda
bulunmasını rica etmişlerdi. Fakat o, sırf ricamızı yerine getirmekten kaçınmak
için Ankara'ya hareketini bir gün erteledi ve bu yüzden kendi elçiliğinde yarın
sabah yapılacak bir düğünde bulunmak olanağından yoksun kaldı. Kendisinin daha
cesur olduğunu sanırdım. Türkler ne havyara, ne de pek güzel pişmiş olan istakoza
iltifat etmediler. Dışişleri Bakanlığının siyasi danışmanı olan Ragıp Raif Bey'den
başka bunlara el süren olmadı.
Masaya oturur oturmaz Tevfik Bey bana hitaben karşıdan yüksek sesle konuşmaya
başladı, böylece hiç kimsenin konuşmasına fırsat vermeden, yemek boyunca politik
düşüncelerinin açıklamasını yaptı. Maiyetindekiler ve Nusret Sadullah Bey son
derece perişan ve utanmış bir şekilde bakıyorlardı, fakat ben memnun ve neşeli
idim, çünkü hem Tevfik Bey'in görüşleri her zaman ilginçti, hem de böylelikle ben
yanımda bulunan hanımlarla çocukça konuşmalar yapmak zorunluluğundan kurtulmuş
oluyordum. Kendisi Çin'den söze başlayarak, Çan Kay Şek'in yakında zaferi
kazanacağını ve Çin'in başına geçeceğini, komünistlerin artık davayı kaybetmiş
olduklarını söyledi. Onun görüşüne göre, komünist lider Çan Solin, en sonunda
Mançurya'ya çekilmek zorunda kalacak, Çan Kay Şek Pekin'i ele geçirip millîyetçi
Çin'i sımsıkı birleştirecek. Kendisi, yani Tevfik Rüştü Bey, Çin'deki Türk
Maslahatgüzarı aracılığı ile Çan Kay Şek'e Mançurya, Moğolistan ve Türkistan'ı
millîyetçi Çin'le birleştirmeye çalışmamasını, çünkü bu takıntıların güçten çok
zayıflık yaratacağını söylemiş, nasıl ki Türkiye de bugün Irak ve Suriye kendisine
verilse kabul etmeyecekmiş, çünkü buralardaki halk Türk değilmiş. Yine Rüştü Bey'e
göre, Mançurya her bakımdan bir Japon, Moğol ve Türk ülkesidir. Tıpkı Türkiye gibi,
Çin'in geri kalan bölümü de tüm millîyetçi bir temel üzerine sağlam bir şekilde
kurulabilir. Bugün Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu'na oranla çok daha güçlüdür.
Rüştü Bey daha sonra bana, yalnız Gazi, İsmet Paşa ve kendisinin bildiği bir sırrı
açıkladı: Çan Kay Şek, başlangıçta millîyetçi bir kurulla Ankara'ya gelmeyi
tasarlamış, fakat Çin'de olaylar başka yöne dönünce bu plânını gerçekleştirememiş.
Kendisi Çan Kay Şek'ten söz ederken coşkunluğa kapılıyor.
Sonra sözü Avrupa ve Balkanlara getirerek dedi ki: ''Bugün için artık bir Balkan
sorunu yoktur; bu sorun kalkmış ve Akdeniz sorunu durumuna gelmiştir.''
Yakındoğunun sınırı değişmiştir; artık bu sınır İran'ı içine almıyor. Yakındoğu
Türkiye ve Balkanlardan oluşur. Sınırı Türkiye'nin doğu sınırıdır. İran, Rusya,
Irak ve Afganistan Ortadoğu'yu oluşturmaktadır, ondan öteki de Uzakdoğudur. Türkiye
bugün bir batılı devlettir; Balkanlardaki bir köylünün ölümü, Türkiye için
Afganistan'da bir kralın ölümünden daha önemlidir. Boğazlar sorunu sonsuz olarak
çözülmüştür. Çünkü bunlar daimi şekilde açılmıştır; fakat Türkiye Boğazlar yüzünden
Avrupa için sürekli önem taşıyacaktır. Çılgın bir adam bir zaman Boğazlar sorununu
çözmenin en iyi çaresi, iki boğazı da toprakla doldurmaktır, demiş. Ben de Tevfik
Bey'e, ileri sürdüğü fikirlere bakılırsa Akdeniz'i de doldurmanın çok uygun
olacağını söyledim. Masanın öteki ucunda yemeğini yemekte olan Ragıp Raif Bey söze
karışarak, bunun hiç istenmeye değer bir şey olmadığını, çünkü o zaman Ankara'nın
istakoz bulamayacağını söyledi ve önündeki istakoza bir daha bulamayacakmış gibi
saldırdı.
22 OCAK, 1928
Associated Press Ajansı Muhabiri Miss Priscilla Ring, bugün saat 16'da beni ziyaret
ederek, Bursa'daki Amerikan okulunda üç öğrencinin (kız) Hıristiyan olduğu, Türk
makamlarının olay hakkında soruşturma açmış olduklarını, eğer okulda Türk
çocuklarının Hristiyanlaştırma çabası saptanırsa okulun kapatılacağı haberini verdi
(1).
Miss Ring, bu haber bütün sabah gazetelerinde yayınlanmış olduğuna göre, kendisinin
de olayı AP'ye bildirmesinde bir sakınca görüp görmediğimi sordu. Bu çeşitten bir
olayın Senatoda benim elçiliğimin onaylanmasına bir hayli etkisi dokunacağını, bazı
senatörlerin bunları alabildiğine istismar ederek senatonun onayını önlemeye
yarayacağını bilmekle birlikte Amerikan Kültür Kurulu Başkanı Goodshell'in de
fikrini aldıktan sonra Ring'in ajansa tel çekmesinde sakınca görmediğimi söyledim.
Goodshell'i gördükten sonra telgrafını çekti. Goodshell kendisine, soruşturmayı
memnunlukla karşılamış olduğunu, çünkü Amerikan okullarının din propagandasını
yasaklayan kanuna titizlikle uyduklarını, soruşturmanın bunu ortaya çıkaracağını
söylemiş. Bursa okulundaki bazı kızlar, Öğretmen Edith Sanderson'a büyük bir
hayranlık duymakta imişler, onun mutluluk ve ruh sükunetinin Hristiyanlıktan ileri
geldiğini görerek bu dinin pek iyi bir din olduğuna inanmışlar: Öteki kızlardan
bazıları ise, kıskançlıktan ötürü, bunların yataklarının altından anı defterlerini
aşırmış ve Türk Millî Eğitim memurlarına vermişler; bunlar da defterleri Türkçeye
çevirerek Ankara Millî Eğitim Bakanlığı'na göndermişler. Orası da soruşturma
yapılmasını emretmiş. Olayı Dışişleri Bakanlığımıza bildirdim.
İpin ucu Necati Bey'in elinde olduğuna göre, Bursa'daki okulun kapatılacağı bana
kesin gibi görünüyor. Vakit gazetesinde çıkan bir yazıda Bursa'daki öğretmenlerden
söz ederek, bunların davranışlarının ''Cumhuriyete yapılmış caniyane bir ihanet''
olduğu söylenmektedir. Okul Müdürünün aynı zamanda Bursa Amerikan Konsolosu
olduğuna ilişkin yanlış bir söylenti çıktı. Bu söylentiye göre Vakit gazetesi
konsolosların, hatta elçilerin bile suç işledikleri zaman cezalandırılmalarını
ileri sürüyor.
31 OCAK, 1928
Talihsizlikler, çok ender tek başına gelir. Bugün pek kötü bir gün oldu. Sabah
gazeteleri bir resmi tebliğ şeklinde, Millî Eğitim Bakanlığı'nın Bursa'daki
Amerikan okulunu kapatmak ve din propagandası yapmaktan sorumlu olanları adliyeye
vermek niyetinde olduğunu bildirdiler. Bu olay, öteki bütün yabancı okulları
kapatmaya doğru atılmış ileri bir adım olacak herhalde. Şimdi önemli olan şey,
kolejleri bu tehlikeden korumaktır.
A.P. muhabiri Miss Ring Bursa dönüşünde beni ziyaret ederek, okul olayı konusunda
ajansına göndermek üzere bulunduğu telgrafı gösterdi. Bu telgrafta adı geçen okulda
gerçekten din propagandası yapıldığı, bu davranışın öteki Amerikan öğretim
kuruluşlarını da tehlikeye düşürdüğü için buradaki Amerikalılarca pek kötü
karşılandığı bildirilmekteydi. Birkaç değişiklik yaptıktan sonra, telgrafı
göndermeden önce Goodshell'e Amerikan Kız Koleji ve Robert Koleji Müdürlerine birer
kere göstermesini salık verdim. Miss Ring'in söylediğine göre, Bursa olayında adı
geçen Öğretmen Miss Sanderson, kendi istekleri üzerine kızlara Hristiyanlık ve
kutsal kitap hakkında bilgi vermiş olduğunu açıkça itiraf etmekte ve tüm
sorumluluğu üzerine aldığını bildirmekte imiş. Bir süre önce de bir Amerikalı, bu
okulu ziyaret ettiğinde Miss Sanderson kendisine bazı kızları göstermiş ve övünçlü
bir davranışla, bunların İncil okumakta olduklarını, fakat sakın ses çıkarmamasını
söylemiş. Bunu Miss Ring'e bizzat o Amerikalı anlatmış.
2 ŞUBAT, 1928
Dışişleri Bakanlığımızdan Bursa olayı konusunda telgraflar geldi. Bursa olayı
karşısında bakanlığın takındığı tavır çok ölçülü idi: Telgraflarda derhal ''durumu
yatıştırmak ve kontrol etmek için resmi ve dostane ilişkiler kurulması''
bildiriliyor, fakat bunun yalnız bir salık vermeden ibaret olduğu, durumun gereğine
göre nasıl davranmak gerektiğinin tespiti bana bırakılıyordu. Benim görüşüm şu ki:
diplomatik yoldan karşı koymada bulunmak zamanı daha gelmemiştir, dostane ilişkiler
ise yeni bir diplomatik karşı koyma olarak yorumlanacaktır. Gazeteler benim
Ankara'ya gittiğimi elbette haber alacak ve bu ziyaretin bir diplomatik karşı koyma
amacıyla yapıldığı kanısına varacaklardır. Bu gergin durumda Tevfik Rüştü Beyi'in
de basına söz geçireceğini ummuyorum. İsmet Paşa'ya gitmek ise hem güç, hem de
bugün için belki de akıllıca bir iş değil. En iyisi, şimdiki durumda olayları kendi
normal akışına bırakmak. Bizim kanımız ne olursa olsun, okul hakkında ileri sürülen
suçlamalar hiç şüphe götürmez şekilde ispat edildi; durumumuz zayıf, olayın
kaynağını meydana getiren milliyetçilik duygusu ile başa çıkmamız mümkün değil.
Öyle sanıyorum ki, olayların en kızışmış olduğu devrede benim kenarda kalarak
sesimi çıkarmamış olmamı Türk hükûmeti takdir edecek ve böylece, harekete geçmek
için uygun an geldiğinde, yapacağım başvurmayı daha nazikâne ve anlayışlı bir
şekilde karşılayacak. Dışişleri Bakanlığımıza bu yolda bir tel çektim. Bugünkü
Millîyet'te çok çirkin bir yazı çıktı...
5 ŞUBAT, PAZAR
Amerikan okulları aleyhine açılan basın kampanyasının karanlığı içinde ilk ışık
demeti bugün Falih Rıfkı Bey'in yazdığı yazıda göründü.
Hem milletvekili, hem de gazeteci olan Falih Bey bu yazısında, Türk Eğitim sistemi
mükemmelleşinceye dek Türkiye'de yabancı okullarına ihtiyaç bulunduğunu ileri
sürmektedir. Bana öyle geliyor ki sorumlu çevreler basın kampanyasının
yumuşatılması fikrini ileri sürmüşlerdir ve Falih Rıfkı'nın yazısı bu fikirle
yazılmıştır; çünkü kendisi o çevrelerle yakın ilişki içindedir. Şu andaki tahminim
budur.
7 ŞUBAT, 1928
Önceden randevu alarak saat 16.30'da Dışişleri Bakanlığı'nda Tevfik Rüştü Beyi
ziyaret ettim. Gerçi, ana amacım Bursa olayını görüşmekti, fakat daha önce başka
sorunları ele almayı, okul olayına da bu arada raslantıdanmış gibi sözü getirmeyi
düşünüyordum. Fakat, Rüştü Bey kendiliğinden hemen bu konuyu açtı ve olaydan ötürü
çok üzüldüğünü ve Türk hükûmetini Bursa okuluna karşı bu kadar sert önlemler almaya
yönelten nedenleri bana anlatmak istediğini söyledi.
Bundan sonra Amerikan Kültür Kurulu Başkanı Goodshell'in Türkiye'deki Amerikan
okullarında kesin şekilde din propagandası yapmaktan kaçınması, Türk hükûmetinin
koyduğu kurallara tüm bir güven ve inanışla uyulması konusunda demeci ve tüm
Amerikan okullarına bu yolda verdiği direktif üzerinde konuştuk.
Başka konulara geçmeden önce Amerikan okulları aleyhinde Türk gazetelerinde çıkan
yazılara son verilmesini rica ettim ve bu yazılarda yalnız Bursa değil, tüm
Amerikan okullarında aynı davranış yapılıyormuş gibi bir izlenim verildiğini
söyledim. Dedim ki, eğer tüm Amerikan okulları aleyhine bir kampanya açılacak
olursa, hemen her okulda aynı nitelikte olaylar bulmak kolay olacaktır, çünkü her
okulda ters huylu ve hoşnut olmayan öğretmenler ve öğrenciler tüm asılsız
suçlamaları kapmaya hazırdır. Rüştü Bey tüm okullara karşı bir kampanya açılmasının
söz konusu olmadığını, aleyhteki yazıları durdurmak için bazı adımları şimdiden
atmış bulunduğunu söyledi.
14 ŞUBAT, 1928
Bursa'daki öğretmenlerden üçünün duruşmasına dün başlandı; bazı öğrenciler tanık
olarak dinlendi ve duruşma 5 Marta bırakıldı.
Gedikpaşa okulu müfettişlerce ve büyük bir sertlikle denetlenerek öğrencilere sekiz
soruya yazılı olarak cevap verdirildi. Başöğretmen Miss Ethel Putney, müfettişlerin
davranışını ''yakışıksız'' olarak nitelendiriyor. Bununla birlikte daha sonra
kendisi müfettişlerce davet edilmiş ve okulu bu kadar mükemmel yönettiği için
tebrik edilmiş; demek durum orada çok iyi...
Merzifon'daki durum ise çok kötü. Orada müfettişler Türk bayrağı ile birlikte
dalgalanan Amerikan bayrağının indirilmesi, pazar günleri ders yapılması, pazartesi
ve perşembe günleri öğleden sonraları tatil verilmesi için direnmişler. (Bilindiği
gibi o tarihte resmi tatil cuma günleri idi.) Goodshell pazar günleri sorununda
sonuna dek uğraşacağını ve bu konuda direnilecek olursa Amerikan Kültür
Kurullarının tüm okulları kapatacağını ve Türkiye'den çekileceğini söyledi. Böyle
olursa ben de Türkiye'den ayrılabilirim. Çünkü bu koşullarda Senatonun benim
elçiliğimi onaylayacağını hiç sanmıyorum. Maalesef müfettişler öğretmenlerin oturma
odasında Türkçe bir İncil bulmuşlar; gerçi bunların öğrencilerin eline
geçemeyeceğini söylemişler ama, Amerikan öğretmenlerinin elinde Türkçe İncil'in ne
işi var?
15 ŞUBAT, 1928
10 Şubatta Ankara'daki Elçilik Kâtibimiz İves'ten bir tel alarak hayrete düştüm. Bu
telgrafta bildirdiğine göre Dışişleri Bakanı kendisini çağırarak benimle yaptığı
konuşmada çok ileri gitmiş olduğunu, kabinenin Bursa'daki okulu yeniden açmayı
hiçbir şekilde düşünmediğini söylemiş. Ayrıca öteki konulardan bazıları için de
aleyhte belgeler ele geçirilmiş bulunduğunu, fakat hükûmetin şimdiki durumda
bunları yalnız dosyaya koymakla yetineceğini ve Amerikan okullarına karşı iyi
niyetini göstermeyi sürdüreceğini belirtmiş. 12 Şubatta bizim Dışişleri
Bakanlığı'na bir tel çekerek bundan önce vermiş olduğum haberi İves'in telgrafına
göre düzelttim. Bu benim için çok sıkıcı ve tatsız oldu; çünkü Bakanlık Rüştü
Bey'le yaptığım görüşmede elde ettiğim sonuçlar için beni kutlamıştı.
15 Şubatta Amerika'dan aldığım bir telde olayın kötü bir etki yarattığı, özellikle
kilise çevreleri ve kadın kuruluşlarında olumsuz bir izlenim uyandırdığı,
Türkiye'nin muhaliflerine çok iyi bir silâh verilmiş olduğu bildirilmektedir. 18
Şubatta Ankara'ya gittiğimde bu tel çok işime yarayacak... Tevfik Rüştü Bey, Türk
basınına hâkim olacağına söz vermiş olmasına rağmen, gazetelerde her gün çok ağır
yazılar çıkmaktaydı.
21 ŞUBAT, 1928
Dün geceki baloda aldığım randevuya uyarak bugün İsmet Paşa'yı ziyaret ettim.
Kendisine şu noktayı belirttim ki, Türk hükûmetinin şu anda yapacağı olumlu bir
jest, Amerika'da çok iyi bir etki yaratacaktır ve eğer Amerikan halkını Türk
hükûmetinin Amerikan okullarına karşı değil, fakat, din propagandasına karşı
mücadeleye girişmiş olduğuna inandırmak isteniyorsa böyle bir jest çok gereklidir.
Bursa'daki Amerikan öğretmenlerinin beraat edeceklerini umduğumu, bir ya da birkaç
Amerikan okulunun yeniden açılmasına karar verilecek olursa, bu jestin Amerika'da
şüphesiz takdirle karşılanacağını, fakat bu izin birkaç hafta geciktirilirse,
psikolojik etkinin yitirileceğini söyledim. Paşa beni içten dinledi ve dün gece
baloda benimle konuştuktan sonra hemen Tevfik Rüştü ve Necati beyleri gördüğünü ve
hiç değilse okullardan birinin yeniden açılabileceğini sandığını, ancak bu okullara
en çok nerede gereksinme bulunduğunu öğrenmek için bakanlığın inceleme yapması
gerektiğini söyledi. Kendisine, bu incelemenin daha önce yapılmış olabileceğini,
çünkü Amerikan Kültür Kurulunun dört ay önce Talas ve Maraş'taki okulları yeniden
açmak için izin istediğini ve iki yerde de öğretmenlerle yöneticilerin hazır ve
beklemekte oldukları cevabını verdim. Paşa, sorunun bir an önce karara bağlanması
için çaba göstereceğini ve olanak oranında acele bana haber vereceğini söyledi...
Bundan sonra bir süre Türkiye'nin ekonomik gelişmelerinden ve Paşa'nın en önemli
sorunlardan biri saydığı demiryolu yapımından söz ettik. Kendisine bugüne dek
başarılmış olan işlere hayranlık duyduğumu söyledim.
Daha sonra Balkanlar'daki durumu tartıştık ve Avrupa'nın fırtına merkezinin her
zaman burası olduğu fikrinde anlaştık. Fransız-İtalyan rekabetinin doğurduğu
sorunlar ve Türk-Amerikan ilişkileri üzerine görüştük. Bu konuşmamız çok içten
şekilde bir saat sürdü.
24 ŞUBAT, 1928
Akşam yemeğimizi Polonya Elçiliğinde Enis Bey ve sefaret erkanı ile birlikte
yedikten sonra, saat 11'da Tevfik Rüştü Bey'in verdiği baloya gittik. Balo
gerçekten pek parlaktı; hükûmet, meclis üyeleri ve kordiplomatik hep orada idi. Çok
şükür ki, kar fırtınası yolları kapamıştı. Geçen yıl İsmet Paşa'nın balosunda
otomobiller binaya yaklaşamamış, bu yüzden konuklar karlar içinde yürüyerek içeri
girmek zorunda kalmışlardı; birçok hanımın das ayakkabıları mahvolmuş bazıları da
karlar içine yuvarlanarak baloya hiç girememişlerdi.
Türkiye'deki Amerikan okulları konusunda İsmet Paşa'ya bazı söyleyeceklerim vardı,
kendisinden ertesi gün için bir randevu aldım. Tam gece yarısı Gazi geldi ve
salonda ilerledi. Yanında İngiltere Büyükelçisi Sir George ile Times gazetesinin
muhabiri J.W. Collins vardı. Müzik ve dans iyi gidiyordu, büfe çok zengindi,
şampanyaya ise kalite ve miktar bakımından diyecek yoktu. Sanırım üç şampanya
masası vardı, bütün gece üçü de boş kalmadı. Saat 02'de Sir George'un oyun sırası
bitmiş, Ruşen Eşref Bey, Mustafa Kemal'in benimle poker oynamak istediğini haber
vermişti. Gazi, iki Türk hanımı, ben ve çok sevdiğim Millî Eğitim Bakanı Necati Bey
olmak üzere beş kişi oyun odasında masaya oturduk. Fiş ücretlerini ödedik; masanın
üzeri fişlerle dolu bir halde oyuna başladık; önünüzde 500 liranız varsa hepsini
ileri sürebilirdiniz, ki bu sık sık yapılıyordu ve karşınızdakiler bunu çoğunlukla
görüyorlardı. Dehşetli bir şansım vardı, bütün potlarda kazanıyordum. Bir keresinde
Gazi 500 demişti ben bunu 500 daha çıkardım. Gazi gördü. Gazi'nin fulüne karşılık
ben dört onlu açtım. Bunun üzerine öne doğru eğildi ve fişlerini benim önüme doğru
iterken yanağımı dostane bir şekilde okşadı. İki veya üç saat sonra ben elimi,
karım Alice'e bıraktım. Hava almak üzere dışarı çıktım. Aynı şans onda da vardı.
Fakat bir keresinde o kadar utanmıştı ki, Gazi'nin fulüne karşılık elinde yine dört
onlu bulunduğu halde, bunlardan yalnız üçünü göstermişti. Döndüğüm zaman Gazi,
Alice'in çok iyi oynadığını söyledi; bilmiyordu ki Alice, onun sandığından da daha
iyi oynamıştı. Fakat bundan sonra şansım beni terketti. Bir tek elde dahi
kazanmaksızın kaybettim. O zamana kadar hep kaybetmiş olan Gazi ise şimdi kazanmaya
başlamıştı. Çok tedbirli oynayan Necati Bey de kaybetmişti. Son bir iki saat içinde
Gazi'nin kazanmaya karar verdiği ve kazanacağına inandığı açıkça belli olmuştu.
Masada oturmadığım zaman her zaman elini bana gösteriyordu. En iyi oyuncularda bile
görülmeyen tarzda poker oynuyor, bir floşu tamamlamak için iki kart çekiyordu;
fakat tamamlayamazsa bile potu tamamlıyordu, çünkü ötekiler hemen çekiliyorlardı.
Sabah 7-8 sıralarında peynirli sandviç ve çaydan oluşan bir kahvaltı yaptık. Saat
5'te Alice yatmaya gitmişti. Gazi'nin bütün gece sevgi ve hayranlık dolu bakışlarla
efendisini seyretmiş olan köpeği, berideki bir divan üzerinde çoktan uykuya
dalmıştı. Saat 9'da bütün paraları kazanmış olan Gazi son bir oyun daha önerdi. Bu
oyunun son elinde, baştan beri ortada dönmüş olan para onbinleri bulmuştu.
Hesapları tutan Eşref Bey'den bir deste para aldı ve çok nazikane şekilde hepimize,
kaç lira kaybetmişsek aynen o kadarını geri verdi. Böylece çok güzel bir zaman
geçirmiş oluyorduk; ne kazanan ne de kaybeden vardı. Eşi bulunmaz bir poker
partisi. Sabah saat 9.15'te oradan ayrıldım. Tevfik Rüştü ve Saffet Ziya Beylerin
hanımları iyi bir gün dileyerek beni uğurladılar. Böylece Ankara sosyetesinin iç
çevrelerine girmiş bulunuyordum.
26 ŞUBAT, 1928
Rüştü Bey'le yaptığım konuşmanın mı, yoksa baloda Necati Bey'e gösterdiğim tatlı
bakış etkisiyle midir bilmiyorum, bu sabah Elçilik Kâtibimiz İves'ten aldığım bir
telde Millî Eğitim Bakanlığı'nın Sivas'taki erkek okulunun açılması ve
Merzifon'daki okula bir meslek bölümünün eklenmesine izin verdiği bildirilmektedir.
Bu hiç değilse Türk hükûmetinden istediğim olumlu jesti ortaya koyuyor.
Kendisine hemen telefon ettiğim Goodshell bana teşekkürlerini bildiriyor. Ancak
bana şunu da haber verdi ki Sivas'taki Amerikan Okulu beş yıl süre ile Sağlık
Bakanlığı'na kiralanmıştır. Necati Bey'in yapılması olanaksız olduğunu bildiği şeyi
emredecek kadar çocukluk ve saçmalık yapmasına imkan yok. Goodshell'e Ankara'ya
gitmesini ve bu işi düzeltmesini salık verdim. Bu arada hemen AP muhabiri Miss
Ring'i çağırtarak durumu anlattım; böylece hiç olmazsa kendimi Amerika'da tanıtmak
olanağını buluruz. Daha çok beklemeye cesaret edemedim; çünkü kimbilir, belki de
Türk Amerikan ilişkilerinin görüşülmesine yarın Senatoda başlanabilir. Benim salık
vermem üzerine Miss Ring telgrafını çekmeden önce Goodshell ile görüşmeye gitti;
sonra bana gelerek telini okudu; çok iyi buldum...
29 ŞUBAT, 1928
İnsan Türkiye'de çokça kalır ve Türklerle geniş şekilde ilişkide bulunursa şunu
anlıyor ki, Türklerin ne sözlerine, ne de davranışlarına bakarak zihinlerinden
geçen şeyi anlamak olanaksızdır. Eğer sabır ve itidalinizi koruyabilirseniz,
kendilerini bu bakımdan incelemek çok ilginç bir araştırma olur. Rüştü Bey'le
konuşmalarımı irdeliyor ve şunlarla karşılaşıyorum:
Geçen yıl 22 Eylülde bana, Muhtar Bey'in ay sonundan önce yada ekimde kalkacak ilk
gemi ile Washington'a hareket edeceğini bildiriyordu; oysa şimdi biliyoruz ki,
Muhtar Bey'in o an Kasımdan önce hareket etmek aklından bile geçmiyordu.
10 Aralıkta Cumhurbaşkanımız Coolidge'in Muhtar Bey'e verdiği söylevin tam metnini
Türk gazetelerinde aynen yayınlattıracağına, Muhtar Bey'in Amerika'ya varışı
konusunda Yakup Kadri Bey'in verdiği yanlış haberleri düzelttireceğine söz
vremişti. Bu sözlerinden hiçbirini tutmadı. Yine 10 Aralıkta silâhsızlanma Hazırlık
Komisyonunun 15 Martta Cenevre'de yapacağı toplantıda Türkiye'nin kesin şekilde
temsil edileceğini ve belirli bir program sunacağına söz vermişti. Daha sonra 7
Şubatta kendisinin bu konuda tekrar fikrini yokladığımda, uluslararası konferanslar
işi ile görevli bulunan yardımcısı Ragıp Raif Bey'in bu sorun hakkında hiçbir şey
bilmediğini ve bu toplantıda bulunmak için davetiye bile almamış olduklarını
söyledi.
10 Ocakta, Çan Kay Şek'in Gazi'nin eserine karşı büyük bir hayranlık duyduğunu,
onun yaptıklarını Çin'de de aynen uygulamak istediğini, Türk hükûmet sistemini
incelemek üzere Ankara'ya 14 kişilik bir kurul gönderdiğini, bu kurulun şimdi Port
Sait'te bulunduğunu ve kısa süre sonra Ankara'ya geleceklerini söyledi. Oysa Mart
başında Dışişleri Bakanlığı'nda ne bu kurul, ne de Ankara'ya gelişi konusunda
hiçbir bilgi yoktu. Çan Kay Şek'in yalnız Gazi'ye bir fotoğrafını göndermiş olduğu
söyleniyordu.
7 Şubatta Amerikan okulları aleyhine açılan basın kampanyasını durduracağını
vaadetmişti. Oysa aynı nitelikteki yayın on gün sürdü.
Aylarca önce, okulların yeniden açılmasının, Anadolu'daki okul yapılarımızın Millî
Eğitim Bakanlığı'nca satın alınması için yapılacak görüşmelere bağlı olduğunu
söylemişti.
Hemen bu görüşmeler için Goodshell'in davet edilmesini rica ettim. Fakat bu davet
bugüne dek olmadı.
20 Şubattaki son görüşmemizde, okullardan bir ya da birkaçının yeniden açılmasına
hemen izin vermek suretiyle bir olumlu jest yapılması, böylece Bursa olayının
uyandırdığı olumsuz etkinin bir dereceye dek hafifletilmesini rica ettiğimde, Rüştü
Bey Merzifon'daki okula bir teknik bölüm eklenmesi ve Sivas'taki erkek okulunun
yeniden açılması için izin verildiği haberini gönderdi. Şimdi anlaşılıyor ki, millî
Eğitim Bakanlığı çok daha önceden ve kendi girişimi ile Merzifon'da teknik kurslar
açılmasını rica etmiş; yani şimdi verilen izin bir ayrıcalık değilmiş. Sivas'taki
okula gelince, bunun binası da beş yıl süre ile Sağlık Bakanlığı'na kiraya
verilmiş; bu duruma göre okulun 1930'dan önce açılması olanaksız. Böyle olduğu
halde bakanlık, okulun açılması için ileri sürdüğü koşullardan birinde, derslere
gelecek öğretim döneminde, yani 1928 Eylülünde başlanmasını istiyor.
Madalyanın öteki yüzünü ise şu olaylarla belirtmek isterim:
Son olarak Muhtar Bey'in Amerika'ya vakit geçirmeden hareket etmesinin gereğinden
söz ettiğimde Rüştü Bey, Muhtar Bey'in bir saat içinde hazırlığa başlaması için
kesin emir verdi.
Muhtar Bey olayı karşısında çok anlayışlı bir tavır takındı.
Türk-Amerikan Antlaşması karşısında Türk hükûmetinin görüşü hakkında hayret
edilecek kadar açık konuştu ve Amerikan hükûmeti yeniden görüşmelere başlamayı
isteyinceye dek ilişkilerimizin şimdiki esaslar üzerinde süreceğini, İsmet Paşa ile
fikir birliği ettiğini kendiliğinden söyledi. Bir süre sonra Bursa olayı konusunda
basını yatıştırdı ve tahrikçi denetimleri durdurttu, ancak bu yatışma ve durma,
doğal bir şekilde kendiliğinden de olmuş olabilir.
Rüştü Bey, konusundaki açık izlenimim şu ki, kendisi ileriyi geriyi hesaplamadan
konuşan büyük bir söz ebesi ve büyük bir nazariyeci...
Sorunların derinliğine ilişkin bölümlerinde bilgili değil. Sözlerini ve
güvencelerini hem şüphe, hem de ihtiyatla karşılamalı. Onun bu durumu beni
Dışişleri Bakanlığımıza karşı pek doğal olarak güç durumlara düşürüyor: Verdiği
sözleri ve demeçleri gerçek diye kabullenerek Bakanlığa bildiriyorum, fakat
sonradan bunları ya değiştirmek ya da tersine çevirmek zorunda kalıyorum. Birçok
ülkede dışişleri bakanları tam yetki ile konuşur ve hükûmetinin kesin düşüncelerini
bildirir; ya da hükûmetin henüz kesin bir kararı yoksa, kendi payına söz vermez ve
tedbir kaydı ile sözlerini tartar. Rüştü Bey hiç böyle yapmıyor: Kendi ve hükûmeti
hesabına kesin konuşuyor, sonra da kendisini ve hükûmetini ters yola çeviriyor,
hatta bazen sözlerini düzeltmek zahmetine bile katlanmıyor. Benim için yeni bir
diplomasi şekli.
Okulların açılması sorununa gelince; bunun Necati Bey'in makyavelce bir taktiği
olduğuna inanıyorum. O olumlu jestini yaptı. Öyle bir jest ki uygulanması mümkün
olmayan bir şey olduğu için ona hiçbir şeye mal olmadı. Ancak ne de olsa bu jest
Amerika'da iyi bir etki bırakacak ve bu bakımdan yararlı olacak. Bununla birlikte
Necati Bey'in okullarımızı açmaya hiç niyeti olmadığına eminim. Goodshell yeniden
karşı koymamı istiyor. Fakat şimdilik hiçbir şey yapmak istemiyorum. Kendisi
Ankara'ya gitmeli ve durumun ne olduğunu anlamalı. Belki de gidecek ve geçen yıl
olduğu gibi bir görüşme sağlamayı başaracak. Necati Bey bir yolunu bulup onu
atlatacak. Okulların geleceği için umutlandırıcı hiçbir yön göremiyorum. Ben
elimden geleni yaptım ve hemen hemen tamamen başarısızlığa uğradım.
23 MART, 1928
Yeni bir okul olayı, bu kere İstanbul'daki kolejde oldu. Millîyet gazetesi bunun
Robert Kolejde olduğunu, iki Yunanlı öğrencinin Türk öğrencilerin önünde Türkiye
haritasını yırttıklarını haber verdi. Kız Koleji Müdiresinin bana anlattığına göre,
adı geçen kolejin hazırlık sınıfında bulunan 10 yaşlarında iki çocuk, çalışma
salonunda asılı duran bir Türkiye haritası üzerinde delikler açmışlar ve Türkiye
hakkında yakışıksız işaretler yapmışlar. Türk öğrenciler bunu derhal Millîyet'e
haber vermişler. Suçlu öğrencilerden biri Rum, öteki Maltalı imiş. İkisi de hemen
okuldan çıkarılmış, polisler soruşturma yapmaya geldiler, fakat olayın burada
kapanacağı umuluyor. On yaşlarında iki çocuğun düşüncesizce yaptıkları bu iş için
okuldan çıkarılma cezası çok ve aşırı bir ceza oldu, fakat şu anda ülkede bağnaz
millîyetçilik o kadar şahlanmıştı ki, kolejin daha yumuşak davranması kendi adına
pek hayırlı olmazdı...
6 NİSAN, 1928
Saat 17.15'de masamda otururken iki telgraf geldi. Bunlardan biri Dışişleri
Bakanımız Kellog'dan. Şöyle diyor: ''Türkiye'ye elçi olarak atanmanızın Senatoca
onaylandığını bildirmekle özel bir memnunluk duymaktayım. Cumhurbaşkanı ve ben,
şahsınız adına çok iyi koşullar içerisinde bugüne dek başardığınız işleri takdir
etmekteyiz. Elçiliğiniz onaylandığı için Türk-Amerikan ilişkilerinin gelişmesi ve
sağlamlaşması konusunda geleceğe güvenle bakmaktayım.''
Muhtar Bey'in telgrafı ise şu:
''Senatonuzun elçiliğinizi onayladığını öğrendim. Sevinçle ve tüm kalbimle
tebrikler. Madam Grew'e saygılar.''
Bu haber üzerine hepimiz bir bayram havasına büründük.
30 NİSAN, 1928
Dışişleri Bakanlığımıza, Bursa'daki üç öğretmenin üç gün hapse ve üç lira para
cezasına mahkûm edildiğini ve avukatın kararı temyiz ettiğini bildiren bir tel
çektim. Ayrıca Ankara'daki Elçilik Kâtibimize de telle şu direktifi verdim:
''Bursa'daki öğretmenlerden üçü de suçlu bulunmuş ve üç gün hapse mahkûm
edilmiştir. Bu haber hiç kuşkusuz Amerika'da çok olumsuz izlenim bırakacak ve Türk
aleyhtarı propagandanın yeniden doğmasına yol açacak. Tevfik Rüştü Bey bana 19
Nisanda, binası kiraya verilmiş olduğu için çalışamayacak olan Sivas okulu yerine
başka yerdeki bir okulun açılacağına söz vermişti. Eğer şimdi sözünü yerine getirir
ve bunu Amerikan hükûmeti ile basınına bildirmekliğime izin verirse, Türk
hükûmetinin iyi niyeti kanıtlanmış olur ve kamuoyu yatışır. Mümkün olduğu kadar iyi
bir etki uyandırabilmesi için bu haberin hemen verilmesi gerekir. İsteğe en uygun
olanı, Talas'taki okulun yeniden açılmasıdır.
Sorunu Dışişleri Bakanlığı Genel Sekteri Enis Bey'le tartışabilirsin. Ancak bu
girişimi diplomatik bir davranış olarak değil de, tüm kişisel bir istekle yaptığını
açıkla ve bir an önce harekete geçme konusunda salık vermeyi kendi adına yapıyormuş
gibi göster...''
2 MAYIS, 1928
A.P. muhabiri bugün bana dedi ki, Bursa'da yargıç, öğretmenler aleyhine karar
verdikten sonra avukata, Okul Müdiresi Miss Jilson'u suçlandırmak ve mahkûm etmek
zorunda kaldığı için çok üzüldüğünü, fakat bunu yapmak zorunda olduğunu söylemiş.
Avukatın kanısına göre yargıç da Ankara'dan direktif almış, öğretmenleri beraat
ettirerek Millî Eğitim Bakanlığını güç duruma sokmaya cesaret edememiş, Miss Ring
Eskişehir'de bulunan Yargıtay'ın, Bursa'nın havasından uzak bulunduğu için kararı
bozacağı ve davayı yalnız kanıtlara bakıp inceleyeceği için hiç değilse Miss
Jilson'u beraat ettireceği umudunda...
Miss Ring'in söylediğine göre Bursa halkı şimdi öğretmenlere son derece dostça
bakıyorlarmış; halkın duyguları düşmanlıktan tüm bir sempatiye çevrilmiş...
8 MAYIS, 1928
Bazı diplomatik arkadaşlarım, yazılı ya da sözlü bir şekilde ortaya çıkmadığı
halde, Türkiye Cumhuriyetine karşı alttan kaynayan bir muhalefet cereyanının
gittikçe güçlendiğini ve önem kazandığını söylemektedir. Politik durumun bu bölümü
hakkında Dışişleri Bakanlığımıza heyecan uyandırıcı haberler ve bunlarla ilgili
yorumlar göndermeye devam ediyorum. Bunlardan ilki ve en önemlisi şu: İhsan Bey
duruşmasının sonucu, bu davanın açılmasını tahrik etmiş olan İsmet Paşa'nın
şahsında hükûmet için bir darbeye ve prestij kaybına yol açtı. İhsan Bey'e
yöneltilen ihanet suçu üzerine çok durulmadı, yalnızca nüfuz yolsuzluğu ve görevi
ihmal gibi küçük suçlardan hüküm giydirildi. Duruşmaların başında kendisinin
asılacağı sanılıyordu, tamamen sözde kalmak üzere üç yıl hapse mahkûm edildi. Hatta
kendisini bu kadar mahkûm etmek bile güçlükle olmuş, yargıçlardan üçte biri bu
kararı kabul etmemişler; ötekiler ise açık şekilde hükûmetin isteğine boyun eğmek
için bu kararı vermişler. İhsan Bey davası hiç kuşkusuz politik bir nitelik
taşımakta idi. Kendisinin, haklı veya haksız olarak, hükûmete muhalefet ettiğinden
şüpheleniliyordu İnsan Bey'e yöneltilen suç, mahkemeye sevkedilmesinin ana nedenini
gizlemek amacına dayanıyordu. Tahıl işleri için devletçe ayrılan parada yolsuzluk
yapmak suçu ile eski Ticaret Bakanı Ali Cenani Bey'in mahkemeye sevki ise, hükûmet
dışı çevrelerin kışkırtması ile olmuş. Ali Cenani Bey'in yakın dostları olan Gazi
ve İsmet Paşa henüz duruma hakim olmaya fırsat bulamadan önce, iş adliyeye intikal
ettirilivermiş. Kendisi bir ay hapse ve hesabını veremediği 173 bin lirayı hükûmete
geri vermeye mahkûm edildi.
Şimdiki halde hükûmet aleyhine yoğun bir kampanya açıldığına ilişkin hiçbir belirti
bulunmadığı için, Divanı Âli'nin işlerinin gittikçe artacağı umulamaz. İhsan Bey'in
kendisine gelince, verilen kararı dinlediğinde neşeli bir şekilde tebessüm etmişti,
duruşma sonunda yenilgiye uğramak değil, fakat bir zafer kazandığını hissetmenin
ifadesiydi bu.
Türkiye Cumhuriyeti içindeki politik durumun, hükûmetin halka inandırmak istediği
kadar toz pembe olmadığı, belki aslında o kadar önemli olmayan çeşitli
belirtilerden kendini açığa vuruyor.
1) Genel Müfettiş İbrahim Tali Bey'in yönetimi altında bulunan bazı doğu illerinin,
baharda yollar geçilebilir duruma gelince derhal geliş gidişe açılacağı resmen
bildirildiği halde, bu söz gerçekleştirilemedi. Bu bölgeler eskisi gibi yine
sımsıkı kapalı tutuluyor.
2) Diyarbakır'da oturan birisinin İngiltere Konsolosu Alexander Waugh'a anlattığına
ve onun da bana aktardığına göre, Doğu illerinin yeni valisi oraya gelince, halktan
bir kurul, hükûmete bağlılıklarını bildirmek üzere Ankara'ya gönderilmiş. Bu kurul
dönüşte köylülerce karşılanmış, hükûmetin aldığı anti-İslâmik önlemler ve kararları
protesto ettiklerinin bir işareti olmak üzere kulak ve burunları kesilerek
Diyarbakır'a gönderilmiştir. Bu haberin doğruluğunu kesin olarak bilmeye olanak
yok; fakat böyle bir olayın olması olanak dışında değil.
3) Ocak ayında Maraş'tan gelen bir Amerikan misyoneri ile konuşmuştum. Bana
söylediğine göre, özellikle halifeliğin kaldırılmasından ötürü hükûmete karşı
muhalefet gittikçe artmakta ve bu aleyhtarlık o bölgede her gün biraz daha açık bir
şekil almaktaymış. Kendisi son günlerde yapmış olduğu bir ziyarette, valinin hem
masasının üzerinde, hem de sağ ve soldaki üst çekmecelerde birer dolu tabanca
olduğunu görmüş. Son günlerde evinin çevresinde silahlı nöbetçiler beklemekteymiş.
4) 7 Şubatta Tevfik Rüştü Bey'le görüştüğümde bana Bursa'nın taassup ve muhalefet
yatağı olduğunu, buradaki Amerikan okuluna karşı hükûmetin şiddetli önlemler
almasının nedeninin, yalnız kendi kendisini savunmak amacından ileri geldiğini
söylemişti. Yani halkı yatıştırmak ve hükûmet aleyhine propagandanın dini
prensipler üzerine dayanmasını önlemek zorunluğu vardı.
Bu bizi, halifeliğin, medreselerin, şer'i mahkemelerin, dervişlerin ve tekkelerin
kaldırılması ve geçen yıl İsviçre Medeni Hukukunun kabul edilerek Türk çoğunluğunun
din seçmekte serbest bırakılmasının bir sonucu olarak B. M. M.'nce son günlerde
İslâmlığın devlet dini olarak tanınmasından vazgeçilmesi olayı üzerinde düşünmeye
yöneltiyor.
Hukuk ve adalet gittikçe laikleştirildikçe, son adım olarak devletin kendini dinden
ayırması kaçınılmaz bir sonuçtu. Fakat İslamlık Türkiye'nin medeniyetidir; Fransa
gibi gerçekten Avrupalı olan ve dini gerçekten devletten ayırmış bulunan ülkelerden
ayrı olarak, İslamlık'tan sıyrılmış Türkiye'nin, gelecekteki gelişmesine ve
kültürüne temel olarak alabileceği, kendine özgü bir uygarlığı yoktur. Şimdi, bütün
yapabileceği şey Batı'yı taklittir; bu taklidi Japonya gibi etkili bir şekilde
başarıp, başaramaması ise, önce liderlerinin güçlü, otoriter ve uyma yeteneğine
sahip olup olmamasına, ikinci olarak da içten içe kaynayan ve esas itibarıyla dini
taassuba dayanan muhalefetin gücüne ve gelişmesine bağlıdır. Birinci noktada,
Ankara'da bulunan herkesin gördüğü gibi, pek azı dışında (örneğin Fevzi Paşa),
bugünkü liderler hep dine karşı ilgisiz kişilerdir. Bazıları kültürsüz, kimileri
görgü ve ahlaki dürüstlükten yoksun, fakat her biri de ülkelerinin birlik ve güç
kazanması, gelişip ilerlemesini tutkuyla isteyen yurtseverlik duyguları ile dopdolu
insanlar. Bu, ulusun manevi ilerlemesini değilse bile, maddi ve politik gelişmesini
sağlayacak... İkinci nokta, yani muhalefetin gelişmesi ve güçlenmesi konusunda
doğruluk ve yanlışlığını ancak zamanın gösterebileceği ayrı ayrı fikirler var;
fakat şurası kesin ki, İslamlığın bir kenara atılması, halkın belki büyük bir
çoğunluğunda, özellikle Anadolu köylüsü arasında ezici derecede ağır olan
vergilerden de çok hoşnutsuzluk uyandırmıştır; bu hoşnutsuzluğa dayanan
muhalefetin, gelecekte kendisini göstermesi mümkündür.
Bu nedenle diplomat arkadaşlarım arasında şimdi de hükûmetin tehlikeli durumda
olduğuna ve İsmet Paşa'nın istifaya zorunlu kılınması ile sonuçlanacak bir kabine
krizinin güçlükle savuşturulmuş olduğuna inananlar var. Bunlara göre İhsan Bey
fiyaskosu hükûmetin durumunu iyice sarsmış ve istifa tehlikesi ile burun buruna
getirmiştir. Bu düşüncede olanların tahminlerine göre, ülkedeki birliği koruma
gücünde olan biricik insan Mustafa Kemal bir gün hayata veda edecek, edince de
kurduğu yapı yıkılacaktır. Öte yandan muhalefetin güç ve tehlikesini çok küçümseyen
ve Gazi şimdi bile sahneden çekilse, arkalarında kendilerini sımsıkı destekleyen
orduya dayanarak İsmet, Fevzi ve Kâzım paşaların duruma hakim olacaklarına
inananlar da var. Ben bu sonuncu fikre katılmakla birlikte, herşeyin orduya bağlı
olduğunu da görüyorum; eğer ordu şefleri bağlı kalırlarsa sorun yok; fakat
generaller arasında ayrılık başgösterirse, sonucun ne olacağını önceden kestirmek
mümkün değildir. Söylendiğine göre bu ayrılık şimdi de varmış. Gazi'nin sağlığı
konusunda, şüphesiz muhalefet kaynaklarından çıkarılan heyecan verici dedikoduların
gerçek olduğuna ilişkin hiçbir belirti yok. Son günlerde kulağıma gelen bir
söylentiye göre, Gazi'ye bir ameliyat yapılarak böbreği alınmış. Bu ameliyatın
nasıl yapıldığı, biri Türk, biri Ermeni,biri de yabancı olmak üzere üç doktorun bu
ameliyatta hazır bulunduğu geniş olarak anlatılıyordu. sonradan anlaşıldı ki bu
ameliyat, Gazi'nin berberince kötü şekilde kesildiği için mikrop kapan bir yüz
sivilcesinin tedavi edilmesiymiş. Gazi sağlıklı bir hayat sürüyor: her gün ata
biniyor, çiftliği ile uğraşıyor.
Gelecekteki iç çatışma ve krizler ne olursa olsun, Türk hükûmetinin komşuları ile
dostane ilişkilerini perçinlemek için her türlü çabayı harcamasını doğal
karşılamalıdır. İtalya ve Yunanistan'la yakında imzalanacak olan saldırmazlık
antlaşmaları, tüm çabalarını yurt içindeki güçlüklerle didinmeye vermesini mümkün
kılacağı ve içerde ciddi bir kriz çıkacak olursa, hiç değilse dışardan bir sıkıntı
gelmesini önleyeceği için, Türk hükûmeti hesabına hayırlı olacak.
8 MAYIS 1928
Bursa okulunun kapanması, öğretmenlerin mahkûm edilmesi olaylarını gözden geçiren
bir insan, tam bir laikleşme durumunda bulunan bir hükûmetin neden bu kadar telaş
ve gürültü çıkardığını sormamazlık edemez. Ancak olayın Türkler için taşıdığı
anlam, birkaç öğrencinin Hıristiyan olması değil, fakat dini bir sorunun
millîyetçiliğe aykırı bir yöneliş olarak yorumlanmasıdır. Hükûmeti o kadar şiddetli
şekilde harekete yönelten de budur. Bunun en iyi ifadesini, 2, 9, ve 16 Şubat
tarihlerinde çıkan Hayat dergisindeki üç yazıda görmek mümkündür. Ana neden, kültür
uygarcılığıdır. Hıristiyanlığın kendisi, dinsiz bir hükûmetin gözünde pek önem
taşımaz. Türk öğrencilerine Hıristiyanlık telkini yapılmasının gerek Türk halkı,
gerek Türk hükûmeti gözünde tehlikeli olan yönü, bu din hakkında yalnız tartışmalar
yapılmasının bile çabuk etki altında kalan gençlerin Türk devletine karşı manevi
bağlarını koparması olasılığıdır.
Mehmet Emin Bey Hayat dergisindeki yazılarının birinde şöyle diyor: ''Yabancı okul,
gençlik üzerinde politik bir etki kaynağıdır. Bu okullar, dersleri ve yetiştirme
şekilleriyle, Türk gençliğini bağlı oldukları toplumdan yüz çevirtip başka
toplumlara sevgi gösterten ve yabancı bir ideale doğru sürükleyen kuruluşlardır.
Yabancı okulların daha az önemli olmayan bir kötülüğü de, ücretlerinin çok yüksek
oluşundan ötürü buraya yalnızca zengin ve yüksek sınıftaki ailelerin çocuklarının
gönderilebilmesidir. Demokrasi için sınıf ahlakından daha şanslı bir şey yoktur.
Zengin sınıf çocuklarının halkın çoğunluğundan ayrı bir eğitim görmesi, sonuçları
çok tehlikeli olan sosyolojik bir hatadır. Ülkenin en büyük liderlerine bakınız:
İçlerinden hiçbiri yabancı okullarının birinde iki saat bile oturmuş mudur?
Karakter büyük ölçüde bir ulusal sorundur. Ancak ulusal bir çevrede şekil alır.
Karakter dışardan getirilemez, çünkü o dışta, maddi bir şey değildir. Yabancı okul,
çocuğun karakterine, yabancı ideallere göre şekil verir. İster dini, ister politik
şekle dökülsün, yabancı idealler içinde yoğrulan karakter, ulusal Türk ideallerine
aykırıdır. Çocuklarını yabancı okullarına veren aileler, evlatlarının ilerde büyük
Türkler olmaları ihtimalini kendi elleri ile saf dışı ettiklerini düşünmeli değil
midirler?''
Türklere göre böyle bir sorunda hiçbir uzlaşma söz konusu olamaz. Kültür
millîyetçiliği. Bütün sorunun özünü meydana getiren şey, en basit deyimi ile işte
budur.
Bunun tamamen tersi olarak, Amerika ve Kuzey Avrupa'da gözde olan öğretim ve genel
eğitim şekillerinden Türkiye'de de yararlanılması için iktidarda bulunanlar
arasında gittikçe artan başka bir yönelim bulunduğu da söyleniyor. Anglo-sakson ve
Töton ülkelerindeki ticari girişim ruhunun ve Türkiye'nin ekonomik refaha kavuşması
bakımından ticaret şekillerinin öğretimini kavramış bulunan bu kişiler, bu öğretim
sistemini kabullenmeye yönelmektedirler. Hem milletvekili hem de gazeteci
olduğundan görüşlerini geniş ölçüde yayabilen Falih Rıfkı Bey'in, geçen yıl Rio de
Janeiro'ya yaptığı ziyaret sırasında, Brezilya'daki Latin ırkından olan yerli
halkın basit usullerine karşılık Amerikalı ve İngilizlerin taşıdıkları ticari
girişim ruhunun güçlü şekilde etkisi altında kaldığı söyleniyor. Bu görüşte
bulunanlara göre Türkiye, Latin kültürü hayranlığını bırakarak, Kuzey Amerika ve
Kuzey Batı Avrupa kültürünü benimsemek yolundadır. Son günlerde Saffet ve Ruşen
Eşref beyler gibi bazı ileri gelen milletvekillerinin İngiliz dilini öğrenmeye
karşı gittikçe daha çok ilgi göstermeleri de bunun bir kanıtı olarak
gösterilmektedir.
3 TEMMUZ 1928
Oscar Straus'un 1922'de Boston'da yayımlanmış olan ''Dört Yönetim Altında'' adlı
eserini okurken hayretle gördüm ki, geçen yüzyılın sonlarında burada elçi olarak
bulunduğu sıralarda kendisini en çok uğraştıran sorun, misyoner okullarının
korunması olmuş, Türkler şimdiki gibi, o devirde de ve aynı nedenlerle okulları
kapatmışlar. O da neşe verici sözler ve sonu gelmez geciktirmelerle karşılaşmış.
Demek memurlar pek fazla değişmemiş.
20 TEMMUZ 1928
Akşam yemeğine oturmadan az önce Ruşen Eşref Bey'i telefona çağırdılar. Gazi
kendisinin hemen gelmesini istemiş. Bunun için yemeğe kalamayacağını söyledi. Başka
hiçbir ülkede görülmeyen bu şekildeki keyfi davranışlar karşısında ne düşündüğümüzü
karımla birlikte kendisine söyledik, milletvekillerinin ziyafet düzenlerini böyle
son dakikada bozmalarının diplomatları hiç de memnun edecek bir davranış olmadığına
işaret ettik. Ben, bizim cumhurbaşkanımızın basit bir işaretle bir misafirin yemeği
bırakmasına asla meydan vermeyeceğini söyledim. Ruşen Eşref Bey'in çok açık ve
içten konuştuğunu bildiğimiz için, ben de bu fırsattan yararlanarak içimi döktüm.
Sözlerimizi anlayışla dinledi ve dedi ki: ''Türkiye bir avuç insanca
yönetilmektedir, kendisi de bunlardan biridir; Gazi sabahları çok geç kalkmakta ve
genellikle geceleri çalışmak istemektedir; işte bu nedenle kendisi çağırdığında
gitmemek mümkün değildir; herhalde Gazi'nin şu anda görüşecek, önemli bir işi
vardır.''
Daha sonra bana anlattığına göre o akşam saat 22'de sarayda yemek yemişler; gece
yarısından başlayarak sabah saat 5'e kadar çalışmışlar. Kendisi pekâla bizimle
yemek yiyebilir ve yemekten hemen sonra Gazi'ye gitmek üzere ayrılabilirdi. Fakat
Gazi çağırdığında, hiç kimse başkalarına verdiği sözü yerine getirmeye cesaret
edemiyor (1).
17 AĞUSTOS 1928
Öğle yemeğinden sonra karımla birlikte elçiliğin yatı ile Suadiye'ye gittik.
Yolumuzun üzerinde bulunan Moda kıyısı donatılmış ve yıllık kürek yarışlarından
ötürü Türk savaş gemileri ve sandallarla dolmuştu. Gazi'nin geniş yatı üzerinde
önceden Arap harfleri ile yazılmış ''Ertuğrul'' kelimesinin şimdi Lâtin harfleri
ile yazılmış olduğu hemen dikkatimi çekti. Lâtin sayıları bir ay önce tramvay
arabaları üzerinde görülmeye başlamıştı. Birkaç gün önce de adı Lâtin harfleriyle
yazılmış bir Türk vapurunun evimizin önünden geçtiğini görmüştük. Ruşen Eşref
Bey'in bana söylediğine göre Dolmabahçe Sarayı'nda yeni alfabeyi öğrenmek için her
gün ders yapılıyormuş, bu derslere Gazi de her zaman geliyormuş. Ruşen Eşref Bey
yeni alfabenin, başlangıçta sanıldığından çok daha erken olarak, bir ya da iki yıl
içinde tutunacağına ve yerleşeceğine inanıyor. Fransızca olarak yayınlanmakta olan
Millîyet gazetesinde hemen her gün yeni harflerle Türkçe yazılar yayınlanmaya
başlıyor. İlgiyi uyandırmak için her çeşit çaba gösterilmekte. Son söylevlerinden
birinde Gazi, Türk halkının yüzde sekseninin okuma yazma bilmemesinin bir rezalet
olduğunu ve herkesin yeni alfabeyi öğrenme ve öğretmeyi bir vatan görevi olarak ele
alması gerektiğini söyledi.
20 AĞUSTOS 1928
Talas'ta bulunan Goodshell'den çok iyi haberler aldım. Millî Eğitim Bakanlığı
sonunda Talas'taki Amerikan okulunu açmaya karar vermiş. Bunun için ileri sürdüğü
beş koşul Mr. Nilson'ca kabul edildi. Ahlâk ve yurt bilgisi, Türkçe ve Türkiye
Coğrafyası, Türk Ticaret Hukuku gibi derslerin Türk öğretmenlerince verilmesi,
müdür yardımcısının bir Türk olması ve öteki koşullar uygun görülüyor. Bu haber
üzerine, Bursa öğretmenlerinin Eskişehir'deki temyizi kazandıklarına ilişkin resmi
olmayan haberleri de alınca, sindirilmemiş bir yemek gibi, aylardan beri zihnimde
oturmuş bulunan bir yükün kalktığını duydum...
8 EYLÜL 1928
Milletvekillerinden bir kısmı yeni harflerin kullanılmasına itiraz etmişlerdi.
Gazi, Dolmabahçe Sarayı'nda 300 kişilik bir toplantı düzenledi; karşı gelen
milletvekillerini kürsüye çıkarttı, itirazlarını açıklattı, sonra da İsmet Paşa
aracılığı ile kendilerine haber salarak, itiraz sevdasından vazgeçerlerse kendileri
için daha iyi olacağını, söyledi. Böylece karşı koyma daha doğarken bastırıldı,
yeniden gözden geçirilmiş olan Türk dili tek adamca düzenlenerek dikte ettirildi.
13 EYLÜL 1928
Verdiğimiz öğle yemeğine Fransız Elçisi Charles, Falih Rıfkı Bey, General de Rond
ve eşi geldiler.
Yeni alfabe komisyonunun başkanı Falih Rıfkı ve parti içinde alfabe hareketini
yaymakla görevli olan Saffet beylerin ikisi de kendilerini tüm bu işe vermişler ve
bütün ülkede bugüne dek sağlanan ilerlemeden coşkun bir heyecan duyuyorlar. Kızlar,
İstanbul'da en aşağı sınıftan insanların bile alfabeye çalıştıklarını gördüklerini
söylüyorlar. Otomobil plakalarında Lâtin harflerini kullanan ilk elçilik biz olduk,
Gazi'nin kararı tüm ülkeye yayılınca, ben de tüm elçilik plakalarına ''U.S.A.'' -
Amerika Sefareti- 359'' yazılması için emir verdim. Bunu da Gazi hemen haber
alabilsin diye Ruşen Eşref Bey'e göstermekten özel bir zevk duydum. Ertesi gün ilk
gümrük beyannamemizi yeni harflerle yazdık: Kavas bunu gümrük memuruna götürünce,
memur şöyle bir göz atmış ve Türkçeye çevirerek, getirmesini söyledikten sonra geri
vermiş. Fakat kendisine bunun zaten Türkçe olarak yazılmış bulunduğunu bildirince
isteksiz bir şekilde beyannameyi kabul etmiş. Adları büyük harflerle yazılmış olan
Türk gemileri, hatta şirket vapurlarının sayısı gün geçtikçe artıyor.
Burası ilerlemeye gerçekten çok yetenekli bir ülke. Bir kararı
gerçekleştireceklerinde hiç vakit kaybetmiyorlar. İkinci adım, hafta tatili olarak
cuma yerine pazar gününün kabulü olacak; eğer buna da Meclisin gelecek oturumunda
kararı verilecek olursa hiç şaşmayacağım. Saffet Bey'in işaret ettiği gibi hafta
tatilinin cumaya rastlaması, yabancı ülkelerle yapılan tüm ticaret işlerinin
haftada üç gün kesilmesine yol açıyor. Çünkü Türklerin hafta tatili bitince
yabancılarınki başladığından, perşembe günü öğleden sonra, cuma, cumartesi öğleden
sonra ve pazar günleri iş yapılamıyor. Pazar tatilinin kabul edilmesi Türkiye'nin
şekil bakımından batılılaşmasının son adımı olacak.
Yalnız bir adım atılmayacak: Yani Kur'anı yeni harflerle yazmaya girişilmeyecek..
Çünkü bu, benim kanımca, çok tehlikeli bir iş olurdu; Saffet Bey'in söylediği gibi,
bunun gereği de yoktur. Ülkedeki din unsuru birbiri arkasından karşılaştığı
darbelere dayanmak zorunda bırakıldı, fakat Kur'an'ın yazısını değiştirmek bu
darbelerin en ağırı olacak.
21 EYLÜL, 1928
Halide Edip Hanımın Türk Mücadelesi (The Turkish Ordeal) adlı kitabını bitirdim.
Kitap 1918'den 1923'e dek meydana gelen olayların baştan başa tek yönlü
açıklamasıdır. İngilizlerin ve Yunanlıların zulümlerini en canlı ve dehşet verici
renklerle tasvir ettiği için, Türk millîyetçilik davasının ve kahramanca
başarılarının çok iyi bir propagandasıdır. Eğer çok satılacak olursa Amerikan halkı
üzerinde çok yararlı bir etki uyandırabilir sanırım; çünkü ''altta kalan''ın
geçirdiği bunalımları, ızdırapları çok dramatik şekilde tasvir etmektedir; iyi
yürekli Amerikalılar genellikle bu gibi kişilere yakınlık duyarlar.
Halide Hanım, Türk millîyetçiliği sorununa tüm kalbiyle bağlı kalmıştır; fakat
Mustafa Kemal aleyhindeki kanılarında çok samimidir. Kitabının son satırlarında bu
kanısını çok zekice özetliyor:
''Bütün istiklâl mücadelesi sırasında Mustafa Kemal'i Türk ulusu kendi sembolü
olarak yüceltmiştir. Bu nedenle her gerçek Türk'ün, hatta onarılmaz derecede
haksızlık ettiği kişilerin bile kalbinde, Mustafa Kemal Paşa'nın tahtı
bulunacaktır." (Halide Edip, The Turkish Ordeal - New-York: The Century Co. 1928,
say. 407)
Gazi, övülür gibi görünerek işte böyle yeriliyor. Devlet Başkanı hakkında derken
anlaşılıyor ki aleyhinde konuşmak büyük suç. Bununla birlikte ben o kanıdayım ki,
Halide'nin bütün kitabında ve Asia dergisindeki yazılarında Gazi'ye yüklediği
özellikler, kendisini ve büyük adamların çoğunu büyük işler başarmaya muktedir
kılmış özelliklerden ibarettir. Kişisel güç, irade gücü, kişisel girişim ve tutku,
hatta acımasızlık, birçok ulusal kahramanın özellikleri olmuştur, öyle ki, bu
özelliklere sahip olmasalardı, hiçbir zaman ulusal kahraman olamazlardı. Belki,
Halide, Gazi'nin özel yaşantısına ilişkin söylediklerinde biraz ileri gitmiştir,
fakat ne olursa olsun bunların tümü doğrudur ve boş şeyler için enerji harcayan tek
güçlü adam Mustafa Kemal değildir.
Önemli olan sonuçlardır ve eğer Gazi daha az acımasız olsa, dinî esaslara dayanan
muhalefete karşı daha uzlaşıcı davransaydı, kurulan eser iskambil kağıtlarından
yapılmış bir yapı gibi çoktan yıkılıp gitmiş olurdu. Bir süre daha millîyetçiler
otokratik ve ultrachauvinistic (bağnazlık derecesinde aşırı millîyetçi) politikayı
sürdürmek zorundadırlar, ta ki bugünkü durum billurlaşsın ve bir kuşak yetişsin.
Basında ve başka yerlerdeki tanrılaştırma davranışı insanı sinirlendirmekle
birlikte, bu ulus için, bu durumda izlenebilecek en akıllıca yolun bu olduğuna
kuşku yoktur.
23 ŞUBAT, 1930
Kişiler arasındaki küskünlük ve kırgınlıkların, Türk politikasında, politik
inançlardan çok daha önemli rol oynamış ve hâlâ da oynamakta olduğunu gittikçe daha
iyi anlıyorum. Anadolu Millî Mücadelesi'nin başladığı tarihten beri, liderler
arasındaki anlaşmazlıklar, birçok durumlarda politik görüş ayrılıklarından çok,
birbirlerinin kişiliklerine karşı duydukları sempati veya antipatilerden doğmuştur.
Bunun en iyi örneğini şimdiki gruplaşmalardan anlamak olasıdır. Bir yanda ayrı
politik görüşlere sahip kişiler işbirliği yaparlarken, öte yanda aynı görüşlerin
sahipleri birbirleriyle geçinemiyorlar. Cumhuriyetin ilk günlerinde geçimsizlik
çıkaran grubun muhafazakârlar olduğu kabul edilmişse de, gerçekte bunlar, Gazi'nin
çevresinde toplanan ve ilerici olduklarını söyleyen birçoklarından daha muhafazakar
değildirler. O zamanki başlıca politik sorun parlamento rejimi ve diktatörlük
tartışması idi; fakat gruplaşmalar yalnız bu sorun karşısında olmuyordu. Örneğin,
Fethi, Hamdullah Suphi, Nusret Sadullah, Edip Servet vb. beylerle İstiklal
Mahkemesi'nin Ali Bey'i, Necati Bey ve ötekileri aynı düşünce okulundan saymak pek
güçtür; buna karşılık birinci tipteki birçok kişinin ayrılıp karşı tarafa
geçtiklerini görmekteyiz. Halide Hanımı ve potilik ideallerini bilmem, fakat
kitabından aldığım izlenime göre, onun bugünkü durumuna yön veren başlıca neden,
kişisel kırgınlık ve küskünlük olmuştur. Bana öyle görünüyor ki... Cumhuriyetin ilk
sahnelerindeki ana aktörlerin kişisel ilişkileri, kendilerinin inaçlarından daha
çok hesaba katılmıştır. Böylece bir grup sürekli olarak güç kazanmış, ötekiler ise
ihmale uğramıştır; bu arada ortaya çıkan ihtiras çatışmaları, grup incinmeleri,
rekabetler ve bunların doğurduğu anlaşmazlıklar, ilginç bir tartışma konusudur...
Bugünkü duruma gelince, işaret ettiğim bakımdan çok bir değişiklik olduğunu
sanmıyorum. Gördüğüm durum şudur ki Gazi, çevresinde bulunanların ve
danışmanlarının kişisel düşmanlıklarını, bunları birbirlerine karşı ileri sürerek
dayanıklı bir denge sağlayabilmesi için, yatıştırmaya değil de, körüklemeye
çalışıyor. Geçenlerde Nuri ile Falih Rıfkı, Vasıf ile Recep Zühtü beyler arasında
birer yumruk kavgası yapıldı (1). Bir söylentiye göre yine geçenlerde Kütahya
milletvekili ve Gazi'nin mahrem arkadaşlarından olan Nuri Bey kabineden özel bir
ricada bulunarak, devlet yapılarındaki kalorifer tesisatı yapımının, temsilcisi
bulunduğu bir firmaya verilmesini istemiş. Anlaşıldığına göre İsmet Paşa, bu işin
ancak en ucuz fiat isteyen firmaya verilebileceği kuralına aykırı olduğunu
söyleyerek bu isteği reddetmiş. Nuri Bey fena halde kızmış ve Başbakan aleyhine,
onun ekonomi politikasını yererek, özellikle demiryolu politikasını budalaca
bulduğunu söyleyerek el altından propagandaya girişmiş. Nuri Bey'in, Gazi ile İsmet
Paşa'nın arasını ne dereceye kadar açabileceği bilinmiyor, fakat İsmet Paşa'nın
istifa edeceğine ilişkin öteden beri ortada dolaşan söylentilerin yeniden ortaya
çıkmasının kaynağı budur sanıyorum. Şüphesiz bu söylentilere kulak asmamak gerek,
fakat ne de olsa bu derece duman çıkan yerde ateş bulunması gerekir. Öyle sanıyorum
ki, Gazi, bu kavgaları gizli bir neşe ile seyrediyor; çünkü kendi güvenliğinin,
kişiler arasındaki geçimsizliklere büyük ölçüde bağlı olduğunu hissediyor. Bununla
birlikte İsmet Paşa ''bir sıkıntılar denizi'' içindeki sessizlikle kendi yolunu
sürdürüyor, zaman zaman ekonomik hatalar yapmakla birlikte, öyle sanıyorum ki
ayaklarının çevresinde gürültü çıkaranlara ve çelme takmaya yeltenenlere pek
aldırmıyor.
6 AĞUSTOS 1930
Öğleden sonra Gillespie heyecanla bana geldi ve birisi milletvekili olan iki Türk
arkadaşından, artık hükûmetin yaptığı hataların sorumluluğunu yüklenmek istemediği
için Gazi'nin Halk Partisi'nden istifa edeceğini ve hiçbir partiden olmayacağını
duyduğunu söyledi. Gazi, Fransa'da elçi olarak bulunan Fethi Bey'i çağıracak ve
Liberal Parti (Serbest Fırka) adı ile yine bir parti kurmasını isteyecekmiş. Bu bir
muhalefet partisi olacak ve şimdi sürgünde bulunan Rauf Bey, Dr. Adnan Bey, Halide
Hanım ve öteki eski liberallerin yurda dönmelerine izin verilecekmiş. Bu son derece
ciddî ve önemli bir haberdi. Eğer doğru ise, izlenen yoldaki bu anî değişmeyi doğru
olarak görmek ve bunun yalnız İsmet Paşa'dan kurtulmak için yapılan bir manevra mı,
yoksa diktatörlükten iyi niyetlerle ayrılıp iki partili normal bir cumhuriyetçi
hükûmete gitmek için gerçek bir girişim mi olduğunu anlamak için elçilikte enine
boyuna düşünmemiz ve tartışma yapmamız gerekecektir. Haber doğru çıkarsa,
Türkiye'ye geldiğimden bu yana ilk olarak en büyük politik gelişmeye tanık olacağım
demektir.
11 AĞUSTOS, 1930
Şüphesiz bütün düşüncelerimiz yeni politik bomba ile dolu. Bunun gerçek anlamını
kavramak ve altında neler yattığını anlamak için kafamızı bir hayli çalıştırmamız
gerekiyor. Bu sabah elçilik erkânı ile bir toplantı yaptık ve bir saat kadar
çalıştık. Dışişleri Bakanlığımıza olayla ilgili şu bilgiyi verdim:
''Burada ansızın önemli bir politik gelişme oldu. Fethi Bey, Fransa Elçiliği'nden
istifa etmiş ve Gazi'ye gönderdiği bir mektupta, muhalefet partisi olarak çalışmak
üzere yeni bir parti kurmak niyetinde olduğunu bildirmiştir. Birbuçuk ay önce
yazıldığı açıkça belli olmakla birlikte ancak şimdi yayınlanan bu mektupta Fethi
Bey, hükûmeti mali ve ekonomik konularda yanlış bir politika izlemiş olmakla
suçlamakta, ülkedeki ekonomik çöküntünün kısmen bu ekonomik hatalardan ileri
geldiğini söylemekte ve dışişlerinin yönetimi kadar, adlî yönetimi de yermektedir.
Düşüncelerini özetleyerek, Türkiye'de işlerin kötü gitmesini; B.M.M.nin tek
partiden kurulmasına, milletvekillerinin Mecliste rahatça tartışamayıp ve kendi
kabinelerini yermekten kaçınmalarına, böylece hükûmetin sorumsuzmuş gibi bir duruma
gelmiş olmasına bağlamaktadır. Bütün bunlardan kurtulmanın çaresi olarak gerek
Mecliste, gerek basında tam politik tartışma özgürlüğüne sahip bir muhalefet
partisi kurulması gereğinden söz edilmektedir.
Bu mektubu almış olduğunu açıklayan Gazi, Fethi Bey'in önerisini uygun bulmuş ve
kurulacak yeni partiyi memnunlukla karşılayacağını bildirmiş; millet işlerinin
rahatça tartışılmasına olanak verecek olan bu partinin kurulmasının cumhuriyetin
ana kurallarına uygun olduğu inancını belirtmiştir.
Yeni partinin doğuşu, herkesçe lâyık olduğu ilgi ile karşılandı. Yalova'daki yazlık
köşkünde verilen baloda, Gazi, Fethi Bey'le birlikte resim çektirdi. Fethi Bey ve
İsmet Paşa halkın karşısına birlikte çıktılar ve İsmet Paşa eski ''arkadaşı''nın
politika sahnesine çıkışını memnunlukla karşılamış olduğunu, hükûmetin ve Halk
Partisinin, Mecliste tartışma anı geldiğinde yeni partinin politikası ve ileri
sürdüğü fikirlere itibar göstereceğini açıkça belirtti. Yarın gazetesinin ateşli
editörü, Fethi Bey'e telgrafla tebriklerini sundu. Kendisine verdiği cevapta Fethi
Bey, henüz programını hazırlamakta olduğunu bildirdi. Fakat ''Yarın'' Fethi Bey'in
çalışmalarının tamamlanmasını beklemedi ve hem partinin programını, hem de buraya
girecekleri söylenen milletvekillerinin adlarını yayınladı. Bu listede politik
idealleri birbirlerine aykırı olan o kadar insan var ki, bunların olumlu fikirlerde
değil de, yalnız olumsuz bazı duygu ve davranışlarda birleştikleri kanısını
uyandırıyor. Önümüzdeki birkaç ay içinde çok daha önemli olaylar geçebilir. Fethi
Bey'in Başbakan olarak İsmet Paşa'nın yerine geçeceği, Gazi'nin Halk Partisinden
istifa ederek politik otoritesini iki parti arasındaki barışı korumaya vereceği
söyleniyor.
Bütün bu olup bitenler bir sürü tahminlere yol açıyor. Ancak bundan sonra baş
gösterecek olaylar ve yeni kanıtlarla durumun içyüzünü kesin olarak teşhis edinceye
kadar, bunları yalnız birer tahmin olarak kabul etmek gerekir. İnsan kendi kendine
soruyor: Bu olayların ne kadarını politik ideallerin gelişmesine, ne kadarını da
İsmet Paşa ve hükûmetinden kurtulmak için başvurulmuş oportünist bir politika
manevrasına bağlamak mümkündür. Yeni parti nasıl bir düzende kurulacak, üyeleri
nasıl seçilecek, şimdiki milletvekillerinden ne kadarı buna girecek; ne gibi doğru
bir yol bulunacak da, mücadeleci bir yaratılışta olan İsmet Paşa ayak diretecek
olursa, Fethi Bey Başbakan olabilecek ve kabinesini kurabilecek? Ve sonuç olarak şu
soru akla geliyor; bütün bunlar ne dereceye kadar sırf bir gösterişten ibarettir,
normal parti hükûmeti beş yıllık diktatörlüğün ne dereceye kadar yerine
geçebilecektir, iktidarda bulunanlar Mecliste ve basında haklı ve serbest tartışma
ve yermelere ne dereceye kadar tolerans gösterecektir?
Sorunun politik ideal cephesini ele alınca, koşullar elverdiğinde iki partili
sisteme geçmenin, bazı Türk liderlerinin zihninde bir süreden beri son amaç olarak
yaşatıldığını kabul etmek gerekir. Gazi, 1925'den beri Türk politik hayatının
taşıdığı anormal karakterin açıkça farkındaydı ve Batı demokrasisi ve parlâmento
kurallarına daha çok yaklaşmak için Türkiye'nin iç ve dış durumunun uygun duruma
geleceği anı büyük bir heyecanla beklemekteydi. Gazi'nin çok yakın bazı
arkadaşlarıyla iki partili sistemi 1928'de tartıştığına inanmak için nedenler
vardır ve Gazi'nin emriyle bir muhalefet partisi kurulmasının, öteki reformların
yapılış şekillerine tamamen uygun olduğunu kabul etmek gerekir.
1924'de ''Genç Türk'' politikacıları, padişahçılar, entellektüeller, dinî mezhepler
temsilcileri ve ''Entente liberale'' tarafından Terakki Partisi adı ile yine bir
parti kurulmuştu. Bu parti Rauf Bey, Refet Paşa, Dr. Adnan Bey ve Kâzım Karabekir
Paşa tarafından, başında Gazi'nin bulunduğu Halk Partisine karşı bir muhalefet
partisi olarak kurulmuştu. Başlangıçta Gazi bir muhalefet partisine izin vermeye
istekli görünmüşse de, Terakkicilerin gittikçe artan gücü ve 1925'de çıkan Kürt
isyanı ile ilgili olduklarından şüphe edilmesi, partinin kapatılmasına ve
liderlerine gözdağı verilmesine yol açmıştır. Terakkicilere sempati duyan Fethi Bey
kabinesi düşmüş, Fethi Bey, Paris'e elçi olarak gönderilmişti. Ancak kabul etmek
gerekir ki, o partinin ansızın doğuşu o sırada hoşnutlukla karşılanmamıştı; oysa
şimdiki yeni partinin durumu hiç böyle değil... Şu noktaya da işaret edebiliriz ki,
geçen yıl hükûmetin politikası ve çalışması hakkında da basında çıkan eleştirilere
tamamen değilse bile -diktatörlüğün ilk yıllarına oranla çok daha fazla- tolerans
gösterilmişti. Söz özgürlüğüne daha çok yer verilmesi için genel bir eğilim
gösterilmiştir; bunun için yeni partinin doğuşunu, bu eğilimin bir sonucu ve
Türkiye'nin batılılaşma isteğinin gerçekleşmesinde yeni bir adım olarak kabul etmek
mümkündür.
Öte yandan bu yeni adım hakkında daha realist açıklamalar yapılmıyor değil. Son
zamanlarda işler pek yolunda gitmemişti; bunun başlıca nedeni ekonomik çöküntüdür;
bu çöküntüden de hükûmet suçlu tutulmaktadır. Pek çok stratejik demiryolu
yapılmıştır, çok daha fazla yabancı malı alınmıştır, yabancı borçlarına karşı aşırı
bir millîyetçilik gösterilmiştir, tarımsal gelişmeye pek az yer verilmiştir.
Türkiye'de bir kamuoyu var olunca, hükûmete karşı çeşitli hoşnutsuzlukların da
bulunması normaldi. Bu hoşnutsuzlar kütlesinin başında bulunan Kürtlerin yeniden
ayaklanmaları, ilerde doğuracağı sonuçları önceden kestirmek mümkün olmayan bir
tehlike havasını pek canlı bir şekilde Türk liderlerinin gözleri önüne koymuştu. Bu
arada şunu belirtmek yararlı olur ki, 1925'deki Kürt isyanı, bu isyanı bastırmak
için genel bir baskı politikası kullanmayı kabul etmeyen Fethi Bey'in düşmesine yol
açmıştı; şimdi Fethi Bey'in yurt içi politikasında önemli bir mevki ve liderliğe
gelişi ile, daha iyi teşkilâtlanmış Kürtlerin tekrar başkaldırmaları da aynı ana
rastlamaktaydı (1).
Sözün kısası bu dönem öyle bir devir ki, Türk liderleri yalnızca kendi omuzlarına
yüklenmiş olan sorumluluktan sevinç ve neşe duyabilecek durumda değiller. Böyle
devirlerde insanlar sorumluluğu başkasının sırtına yüklemekten hoşlanırlar; fakat
Türkiye'de işlerin düzenleniş şekli, sorumluluğu çok merkezileştirmiştir.
Genellikle kabul edildiğine göre Gazi, kendi kişisel prestijini tehdit eden herşeye
karşı çok duyarlık gösteriyor ve yine söylendiğine göre, yapılan her hatanın,
yolunda gitmeyen her işin suçunun kendisine yüklenmesinden artık bıkmıştır. Eğer
durum gerçekten böyle ise, yeni bir başbakanı ve kabineyi kolaylıkla iş başına
getirme olanağını verecek olan yeni bir partiye başvurmak kadar normal birşey
olamazdı. Türk diktatörlüğü, işler yolunda gittiğinde diktatör bakımından fevkâlade
sistem; fakat sıkıntı ve gerginlik anlarında bütün sorumluluk diktatöre yükleniyor,
kazanılan başarılar ise hemen yalnız başbakanın itibarını artırmaya yarıyor. Gazi
ile İsmet Paşa arasındaki anlaşmazlık, Gazi'nin başbakanı değiştirmek isteği,
İsmet'in de yerini başkasına kaptırmamak hususundaki azminden çok söz edilmiştir.
Bu nedenle, bütün bu olayları ve koşulları gözden geçirirken diplomat arkadaşlarım
ve kendileriyle konuştuğum öteki kişiler şu görüşten hareket etmektedirler:
Yeni gelişmelerin iki amacı vardır: 1) Gazi'nin kendine yönelen eleştirilerin
sıkıntısı ve ağırlığını gidermek için, Fethi Bey ve Serbest Fırka'ya bir emniyet
sübabı görevi gördürmek, 2) Güçlü Gazi'nin hiç hoşuna gitmeyen İsmet Paşa'yı büyük
bir politika manevrası ile iktidardan düşürmek; Bu manevranın niteliği gereği,
İsmet Paşa hiç değilse başlangıçta bir savaş açmayacaktır.
Bunlardan başka, Fethi Bey'in Fransız bankacılık çevrelerinde çok iyi tanındığı, bu
nedenle eğer Türkiye, Fransa'dan borç para almak ya da Osmanlı borçlarına ilişkin
antlaşmalarda bir değişiklik yapmak isteyecek olursa, kendisinin parti lideri veya
başbakan olarak Ankara'da bulunmasının hiç de yararsız olmayacağı ekleniyor.
30 AĞUSTOS 1930
Yeni parti, örgütlenmekte güçlük çekiyor; şimdiye dek bu partiye geçtiğini açıkça
bildiren yalnız 13 milletvekili var. Halk Partisinin de kendi kendini yeniden
örgütlendirmek humması içinde bulunduğu söyleniyor; bütün üyelerinden durumlarını
belirtmeleri istenmiş ve kendilerine hükûmetin aleyhinde iseler derhal partiyi
terketmelerini, değilseler sürekli olarak bu partide kalacaklarının umulduğu
bildirilmiş. Duyduğuma göre yeni partiye seçimlere dek Mecliste 70 milletvekili
verilecekmiş; fakat bu doğru ise, hiç kuşkum yok ki bu 70 milletvekili nasıl
verildiyse, bir gün yine öylece çekilip alınabilecektir ve ''geri dön'' davetine
herhalde pek azı itaatsizlik edecektir. Bununla birlikte basın her gün biraz daha
çok politik savaş alanı durumuna geliyor, karşılıklı suçlamalar birbirini
kovalıyor. Fethi Bey'in milletvekili ve belediye seçimlerinde azınlıklara da
seçimlere katılma hakkı verilmesine ilişkin demeci İsmet Paşa'yı destekleyenlerce
itiraza uğradı. Şu noktaya da itiraz ediliyor ki, yeni parti her türlü memnun
olmayan ve kinci politikacıların bir toplanma yeri olmuştur ve böyle bir çekirdek,
gerçekten güçlü bir ilerleme partisi için sağlam bir temel olamaz. Adalet Bakanı da
bugünkü adlî sistemi hararetle savunarak çekişmeye katıldı. Verdiği demeçte Halk
Partisinin kimseye açıklama yapmak zorunda olmadığını da bildirmekteydi. Fethi Bey
verdiği cevapta, Bakanın bu demeci herhalde sarhoşken vermiş olduğunu söyledi ve
içindeki bir sürü saçma, mantıksız iddialara zekice işaret etti. Mahmut Esat Bey de
bu konuşmaya Fethi Bey'in ileri sürdüğü noktalara hiç değinmeden, mağrurâne bir
demeçle karşılık verdi. Türkiye'nin bu yılki politik hayatı pek eğlenceli geçecek;
çünkü birkaç ay öncesine kadar hükûmet hakkında hep aynı parlak sözlerle gazeteleri
dolduran pohpohlamaların yerini şimdi politik yermeler, tartışma ve çekişmeler
almaya başladı. İlk hücum bayrağı ''Yarın'' gazetesinde çekildi. Bunun sağlıklı bir
hamle olup olmadığını şimdiden kestirmeye olanak yoktur. Yüzeysel bir görüşle bu
muhalefet, hükûmete karşı yararlı bir denge unsuru görevini yapacak; fakat politik
gelişimin bugünkü bölümünde Türkiye'nin etkin bir muhalefete hazırlıklı olup
olmadığı ya da bunu sindirip sindiremiyeceği, çok şüphe götürür bir sorundur...
5 EYLÜL 1930
Fethi Bey'in, İzmir'e gelişindeşehir âdeta alt üst oldu. Bütün İzmirliler
hükûmetin politikası ve çalışması hakkındaki hoşnutsuzlukları açığa vurmak için
sonunda bir fırsat bulmuş olmanın coşkunluğu içinde, kendisini bir fatih gibi
karşıladılar. İzmir'de çıkan Halk Partili Anadolu gazetesinin idarehanesine hücum
ve baskı makineleri tahrip edildi. Basın haberlerine göre bir kişi öldü, birçokları
yaralandı ve 300 kişi tutuklandı. Millîyet gazetesinin yaptığı yoruma göre, bütün
bu olaylar, ayak takımından serseriler, komünistler ve cânilerce çıkarılmıştır,
herhangi politik bir anlam taşımamaktadır. Fakat bu yorumun, Türk basınında çıkan
yorumların en çocukçası olduğuna kuşku yok. Yüksek memurlardan biri, basında
yansıyan haberlerin çok abartılı olduğunu ve 300 kişinin tutuklanması dışında
hiçbir olayın olmadığını söyledi. Bu durum, hiç değilse Fethi Bey'in ve partisinin
ülkede güç kazanmayacağını ileri sürenleri biraz durup düşünmeye yöneltmelidir.
11 EYLÜL 1930
Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Yunus Nadi Bey, Gazi'den Türkiye'deki politik hayatı
şimdi içinde bulunduğu karışıklıktan kurtarmak için kılavuzluk etmesini rica etti.
Buna cevaben yazdığı açık mektupta Gazi, tarihi bağlarla bağlı bulunduğu Halk
Partisinden istifa etmeyi hiç aklına getirmemiş olduğunu, Devlet Başkanlığı
sırasında iki partiye karşı tam tarafsızlığa uymakla birlikte, bu görevden
ayrıldığında yine eski partisine döneceğini kesin olarak bildirmekteydi. Yine bu
mektupta İzmir'deki son olayları üzüntüyle karşıladığını belirtiyordu. Liberal bir
gazete olan ''Son Posta''nın başyazarı tevkif ve kışkırtıcı nitelikte yorumlar
yapmak suçu ile mahkemeye gönderildi; aynı zamanda İzmir'de çıkan Halk Partili
''Anadolu'' gazetesi başyazarı da yine İzmir olayları hakkındaki yazılarından ötürü
tutuklandı. Basına verilen özgürlük işte bu kadar. Durum son derece şaşırtıcı;
ilerde ne gibi sonuçlar başgöstereceğine ilişkin herhangi bir kehanette bulunmaya
olanak yok; bütün tahminler aynı derecede itibara şayan görünmekte. Kesin olan
bilinen biricik şey şu ki, Türkiye'de kendini gösteren değişmeleri dış
görünüşlerine göre değerlendirmekte nadiren isabet vardır; perde arkasındaki
entrika ise durmadan ilerlemektedir. Meclis toplandığında belki ele avuca daha çok
sığar ipuçları elde etmek mümkün olacak.
24 EYLÜL 1930
Dışişleri Bakanı Stimson'a yazdığım mektupta şunları anlattım:
''Türkiye'nin liderleri, Fethi Bey'in İzmir'de gördüğü sıcak kabulden son derece
hayrete düştüler. Yerel otoritelerin akılları başlarından gitti. Kendisinden hiç
hoşlanılmayan Adalet Bakanı Mahmut Esat'ın da herhalde bu karışıklıklarda payı var.
O sırada kendisi İzmir'de bulunuyordu ve hiç şüphesiz yerel otoriteler, Halk
Partisi uğruna neler yapabileceklerini kendisine göstermek çabasına düştüler.
Polis, kalabalığa karşı akılsızca davrandı ve tatsızlığın çoğu işte bundan çıktı.
Fakat yukardakiler, hattâ bunlar arasında Gazi bile, yeni partiye karşı halkın çok
sıcak bir sevgisi bulunduğu, bunu biraz soğutmaya çalışmanın hiçbir zararı
dokunmayacağı düşüncesine yöneldiler. Meclis Başkanı Kâzım Paşa İzmir'e gönderildi.
Kendisi orada Fethi ve Mahmut Esat Beyleri bir araya getirdi ve o günkü olaylar
sırasında ölmüş bulunan bir çocuğun cenaze töreninde, ikisini mezarlıkta
kucaklaştırmak için gerekli düzeni sağladı. İzmir'deki ''Hizmet'' gazetesindeki bir
yazı Cumhuriyete tecavüz eder nitelikte görüldüğü için, hem bu gazetenin, hem bu
yazıyı aktarmış olan İstanbul'daki Son Posta gazetesinin sorumlu müdürleri
tutuklandı.
Fakat bunlardan çok daha önemli olarak Gazi konuştu, hem de iki kere. Anadolu
Ajansı aracılığı ile verdiği demeçte, kendisinin yeni parti tarafında olmadığını
bildirdi, bir açık mektupla da kendisi ile Halk Partisi arasındaki tarihî bağları
belirtti. Sözleri aslında özel bir önem ve anlam taşımıyordu, fakat halka bunları
söylediği sırada var olan koşullar, bu sözlere büyük bir anlam ve güç
kazandırmaktaydı. Gerçekte şunu söylemek istiyordu: ''İkinci bir parti çok güzel
bir şeydir, ama dikkatli olunuz''.
Fethi Bey'in 7 Eylüldeki İzmir söylevi, söylev olarak pek renksizdi, ama muhteşem
bir başarı vesilesi oldu. Müthiş bir kalabalık kendisini dinlemeye gelmiş,
coşkunluk artık zirvesine çıkmıştı. Sesinin kısık olması ve zaman zaman Nuri Bey'i
bir hoparlör olarak kullanması, söylevinin açıklık ve programla uzak ve yakın bir
ilgisi bulunmaması hiçbir şeyi değiştirmiyordu.
Balıkesir ve Manisa'ya yaptığı kısa ziyaretlerde halkın yine coşkun sevgi gösterisi
ile karşılandı. İstasyonların birinde küçük bir köylü çocuğu verdiği söylevinde
''Türkiye'nin belkemiği olan köylünün acıları pek büyüktür'' dedi ve bunları teker
teker anlattı. Fethi Bey bu küçük çocuğa ''Köylünün geleceği, partinizin
geleceğidir'' şeklinde cevap verdi.
B.M.M. şu sırada dış borçlardaki büyük artıştan ötürü bir kanun çıkarmanın
zorunluluk durumuna geldiğini bahane ederek; 22 Eylülde toplantıya çağırıldı.
Gündemde şu maddelerin de bulunacağı sanılmaktadır: Güven oyuna giderek ya da
gitmeyerek İsmet Paşa'ya politikasını savunma fırsatı verilmesi, Fethi Bey'in
milletvekili olarak seçilmesi. Meclisin kendi kendini dağıtması ve yeni seçimlere
gidilmesinden de söz ediliyor. Oysa Meclisin toplanması ile Adalet Bakanının
istifası aynı ana rastlamaktadır. Yakında kabinede başka değişiklikler olacağı da
beklenmektedir. Kabinesini yeniden kurabilmesi için İsmet Paşa'nın istifa edeceğine
ve hemen arkasından güven oyu isteyeceğine kesin gözüyle bakılıyor.
Yeni bir partinin kurulmasını, hiç değilse biriki yönden açıklamak olasıdır. Benim
kanıma göre bunu tek nedene değil de, birçok nedene birden bağlamalıdır. Gazi yavaş
yavaş şu görüşe varmıştır ki, tek parti sistemi Avrupa ve Batı ile
karşılaştırılınca Türkiye için bir aşağılık işaretidir. Amerikalı ve Avrupalı
yazarlar son günlerde çoğunlukla şekil bakımından Batılı, fakat gerçekte Doğulu
olarak tasvir ettikleri Türk diktatörlüğünden çok söz etmişlerdir. Türkiye'nin bu
şekilde geliştirilmesi Gazi'nin gözüne çarpmış ve hiç hoşuna gitmemiştir. Fransız
politik kurumlarına hayranlık duyan Fethi Bey'in Batıda ve özellikle Fransa'da
Türkiye hakkında beslenen düşüncelere ilişkin yorumları da bu konuda kuşkusuz çok
önemli bir rol oynamıştır.
Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Türk liderleri öteki ülkelerde yapılan
şeylere çocukça bir saygı duymakta kendilerinin Avrupalı olmadıkları konusundaki
her sözü büyük bir duygusallıkla karşılamakta ve dış şekillere öykünme konusunda
hayret verici bir güç göstermektedirler.
Bir muhalefet partisinin kurulmasına yol açan birinci neden bu.. Bununla birlikte
daha pratik düşünceler de önemli bir rol oynamıştır ki, bunlardan birincisi Devlet
Başkanı aynı zamanda parti başkanı bulunduğunda tek partili sistemin politika
uygulaması bakımından çok ciddi sakıncalar taşımasıdır; bu sistem, sorumluluğu
merkezîleştirmektedir; bu merkezîleştirme açık şekilde güçlük ve sıkıntılara yol
açmaktadır. İşte ikinci bir partinin kurulmasının doğuracağı sonuçlardan biri,
Gazi'nin üzerinden sorumluluğu kaldırmak ve Türkiye'deki politika oyunlarını İsmet
ile Fethi arasındaki bir mücadele durumuna getirmek olacaktır. Halktaki
hoşnutsuzluğa çare bulmak bakımından da iki parti sisteminin yadsınamaz yararları
vardır.
Türkiye'de bir muhalefet partisinin karşısına çıkan güçlükleri kavramıyor değilim.
Türk halkı politik bakımdan olgunlaşmamış olduğu ve politik sorunlar her zaman
kişileştirildiği için, muhalefet partisi her çeşitten insanı, çeşit çeşit
nedenlerle kendine çekecektir. Bunun için çok aşırı unsurlar muhalefeti gözden
düşürebilecek, veya bir gün parti iktidara gelirse, mütecanis olmayan karakterinden
ötürü, kendine özgü bir programı yürürlüğe koyması ve hattâ böyle bir programı
formülleştirmesi bile son derce güç olacak. Fethi Bey'in bu güçlüklerle başa
çıkabilecek bir yaradılışta olduğundan kuşku duyuyorum, fakat Gazi destekleyecek
olursa, onun liderlik konusundaki bazı eksikliklerini giderebilir.
İsmet Paşa hükûmeti kendi kendini çok güç duruma düşürmüştür. Kabinenin bazı
üyeleri ehliyetsizlikleri ile ünlü kişilerdi; bir hayli beceriksizlikler ve bazı
kötü işler yapılmıştı. Muhalefet partisinin meydana getirilmesi, Halk Partisinin
kendisine çekidüzen vermesi ve gençleşmesi için bir etki unsuru ve eğer akıllı,
disiplinli bir şekilde yönetilecek olursa, Türkiye'nin politik terbiyesi için
etkili bir araç görevini görebilir.
29 EYLÜL 1930
Ankara'dan dönen Gillespie, Meclisin 24 Eylüldeki açılış toplantısı hakkında ilginç
haberler verdi. Gazi özel locasında oturmuş, hükûmet ile muhalefet arasındaki
karşılıklı hamleler ve saldırıları seyrediyor; güzel bir vuruş yapıldığında gözleri
memnuniyetle parlıyor, iki taraftan biri karşısındakinin hamlesi karşısında
korkakça gerilediğinde kaşlarını çatıyormuş. Gillespie, Gazi'nin bu durumunu, iki
ayrı münazara takımında birbiriyle çarpışan oğullarını seyreden bir babaya
benzetiyor. Kendisi belki de yazın Yalova'da yaptığı dinlenmenin sonucu olacak, çok
iyi görünüyor, gece ve gündüz İsmet, Fethi ve öteki milletvekilleriyle
çalışıyormuş; toplantılardan sonra Meclisteki odanın pencerelerinden kendisinin
birbiri arkasına birçok gruplarla görüştüğünü, gece geç saatlere kadar sürekli
ayakta durarak konuştuğunu ve çalıştığını görmek mümkünmüş. Meclisin genel görünümü
iyiden iyiye değişmiş; önceden hükûmetin bütün önerileri ve çalışmaları otomatik ve
duygusuz bir şekilde kabul edilirken, şimdi herkes heyecan dolu; önemli sorunlar
rahatça tartışılıyor, yapıcı eleştiriler formülleştiriliyor ve gerçek bir
parlâmento havası hüküm sürüyor.
Yeni kabine eskisine oranla çok daha güçlü; öyle görünüyor ki Türkiye'de radikalizm
artık kalkmıştır. Dört yeni bakan, sağlam, muhafazakâr, ehliyetli kişilerdir ve
hükûmetin sesine ölçüsüz bir güç veriyorlar. (1) hükûmetin bundan sonraki
çalışmasının çok az daha keyfî ve daha az mutaassıp olacağı kanısındayım.
Eğer Fethi Bey, muhalefetini aynı derecede yüksek ve yapıcı plânda tutmayı
başarırsa, radikalizm ve demagojiye kapılmazsa, Türkiye'de parlâmenterizmin
geleceği ve bütün ülkenin görünümü iyiden iyiye parlayacak.
Bir sürü insanla konuştuktan ve bunların yeni davranışa karşı gösterdikleri çok
yakın ilgi ve içtenliklerini gördükten sonra Gillespie, psikolojik bakımdan tam
zamanında atılmış olan bu adımın, Gazi'nin politik idealizminin yalnız yeni bir
gelişme devresi olduğu konusundaki inancımı güçlendirdi. Dr. Refik (Saydam)
kendisine şöyle demiş: ''İki yıl önce bu adımı atmak imkânsızdı; ülkede düzenin
kurulmasını ve uygulanan yeni reformların sindirilmesini beklemek zorunda idik. Bu
an şimdi gelmiştir ve normal bir parlâmento esası üzerinde yürümeye hazırız...''
27 EKİM, 1930
Tarihi bir gün... Yunanistan Başbakanı, Türkiye Başkentini ziyaret ediyor.
Antlaşmalar imzalanıyor, iki ülke arasında zaman zaman baş gösteren savaşların
kestiği ilişkilerin üzerine dostluk mühürü basılıyor. (30 Ekimde Venizelos ile
İsmet Paşa arasında bir dostluk ve tarafsızlık anlaşması imzalanmıştı). Bay ve
Bayan Venizelos, Yunan Dışişleri Bakanı Mihalakopulos ve eşi özel bir trenle saat
9.30'da Ankara'ya geldiler. Her yerde Yunan bayrakları dalgalanıyor; istasyondan
sonra konukların geçecekleri caddeler ''hoş geldiniz'' anlamına Yunanca ''Kalos
irthate'' yazıları ile donanmış. İnsanın Ankara'da bulunduğuna inanası gelmiyor.
Akşam, Ankara Palas'ta; Venizelos onuruna verilen baloya gittik. Venizelos'u son
gördüğüm akşamı hatırlıyorum: Lozan'da bütün bir geceyi tarafsız ve fayda
beklemeyen bir ülkenin temsilcisi olarak, müttefiklerin de onayı ile, iki ülkenin
tazminat sorunu yüzünden bir savaşa tutuşmalarını önlemek ve konferansı kesintiye
uğratmaktan alıkoymak için bir İsmet Paşa'ya, bir Venizelos'a giderek aralarını
bulmaya çalışmakla geçirmiştim. Pek hareketli geçen üç ay içinde konferans
masasında hep onun yanında oturmuştum. Başında şimdi de aynı kasket vardı; fakat
1923'ten beri daha yaşlanmış görünmüyor. Kendileriyle ancak pek seyrek görüşen
kabine üyeleri ve öteki kişilerle uzun uzun konuşmaya fırsat verdiği için bu
balolar çok yararlı oluyor. Yeni Millî Eğitim Bakanı Esat Beyle kolejlerimiz ve
okullarımız konusunda çok iyi bir konuşma yaptık. Kendisi bu kuruluşların lehinde
görünüyor. Mavi Tuna valsi çalınırken Anita ile eski Viyana usülü çok iyi bir vals
yaptık. Güzel bir müzik, odalar ve harikulâde bir pist Anita bol bol dansetti ve
yüksek kişilerin takdirlerini kazandı.
3 ARALIK, 1930
Dışişleri Bakanı Stimson'a:
Fethi Bey 17 Kasımda partisini kapattı...
Yeni partinin ölümüne rastlayan günler uğursuzluklarla dolu idi. Fethi Bey, son
belediye seçimlerinde Halk Partisinin baskı ve hile yaptırdığını ileri sürerek bu
konu üzerinde İçişleri Bakanı için gensoru açtırdı. Fethi'nin söylevi iyi değildi.
Kâğıttan okuyarak yaptığı konuşma çok uzun sürdü. İleri sürdüğü delillerden
bazıları da çok sağlam sayılmazdı. Centilmen olarak görünen, fakat 1927'de Ankara
ve İzmir'deki İstiklâl Mahkemelerinin Başkanlığını yapmış olan Ali Bey (Çetinkaya)
Serbest Fırkacılara şiddetle hücum eden söylevinin bir yerinde Fethi Beyi işaret
ederek ''İşte Mondros Antlaşmasından sorumlu olan adam'', sonra İsmet Paşa'ya
dönerek ''ve işte Mudanya Antlaşmasından sorumlu olan adam'' dedi. Şüphesiz Ali Bey
kişilere saldırdığında hiç de güven verici olmayan bir hava meydana geliyor. Oysa,
halk idam sehpaları kurulacağını düşünmeye ve gizli gizli fısıldamaya başladı. Bu,
sözde parlâmenter görüşmelerden sonra Fethi Bey kendi taraftarları ile bir görüşme
yaptı, sonra Gazi, İsmet Paşa, Kâzım Paşa ve ötekiler ile hepimizde şaşkınlık
uyandıran birçok konuşmaya katıldı. Bütün bu işlerin sonucu olarak parti kapatıldı.
Ertesi akşam Fethi Bey, Ağaoğlu Ahmet'le birlikte İstanbul'a hareket etti. Ben de
istasyonda idim. Fethi, kompartımanın penceresinden neşeli bir şekilde dışarı
bakıyor, arasıra birisi yanına yaklaşıp el sıkışıyorlar ve birkaç kelime
konuşuyorlardı. Fakat bu kişilerin sayısı çok değildi ve konuşmaları pek kısa
sürüyordu. Fethi'nin başyardımcısı ve eski Rus Duması üyesi Ağaoğlu Ahmet Bey garda
etrafını çevirmiş olan gazetecilerle durmadan konuşarak olup bitenleri anlatmaya
çalışıyordu; sonunda bitkin bir durumda ağır ağır trene bindi; lokomotif islim
bıraktı ve tren kalktı. Bu, Fethi Bey'in Ankara'dan ikinci ayrılışı idi. Birincisi
1925 yılında olmuş ve arkasından İstiklal Mahkemesi kurulmuştu. Bu ikinci ayrılış
daha az dramatik, fakat yine de acıklı idi, başarısızlık açıktı.
Türkiye demokrasiyi bir parça uygulamakta neden bir kere daha başarısızlığa
uğramıştı? Bu bir başarısızlıktı, hem de 1925-1926'dakinden daha ciddi bir
başarısızlık; oysa o an şiddet yöntemleri kullanmak için daha haklı nedenler ileri
sürülebilirdi. Birçok kişi suçu Fethi Bey'de buluyor. Kendisinin zayıf olduğunu,
çalışmadığını, derinlere inemediğini ve olayların içine giremediğini söylüyorlardı.
Bunların kanısına göre kendisi İzmir'e gitmemeliydi, hatta bütün ülkede bir parti
örgütü kurmaya kalkışmamalıydı; sessizce Meclis'e girmeli ve hükûmeti orada tenkit
etmeliydi. Belki kendisi muhalefet liderliği görevini gereğinden çok ciddiye almış
ve Türkiye'de bir muhalefet partisini yönetmenin güçlüklerini ve tehlikelerini
yeter derecede açık bir şekilde anlamamıştır. Türkiye'nin politik bakımdan
olgunlaşmamış olduğunu göz önüne alınca bu açıklamaların doğru olduğunu kabul etmek
gerekiyor; fakat İzmir olaylarından önce bunların bu kadar doğru olduğunu belki pek
az kişi takdir edebilmişti. Gazi, Fethi, hatta İsmet, Türk kamuoyunun ne durumda
olduğunu bilmiyorlardı; içten içe biriken hoşnutsuzluğun ne kadar büyük bir güç
kazanmış olduğu konusunda hiçbir fikirleri yoktu. Fethi Bey, Paris'te Fransız
meclisi'ni seyrederken Türkiye'de gerçek bir parlamento hayatının rüyasını görüyor;
Gazi, Çankaya'da Türklerin eski tarihi hakkında sabahlara kadar çevresindekilere
ders veriyordu. İsmet Paşa ise demiryollarının altından kalkabilmek için
çalışıyordu. Zaten kendisinin bu yeni partiye gerçekten inandığından kuşkuluyum.
İzmir bir bitişin başlangıcı idi. Gazi telaşa düştü. Önceden Fethi Bey'e hiç
değilse yeni partiye karşı iyi niyetli bir tarafsızlık tavrı takınacağına söz
vermişken, şimdi Halk Partisi'ne yakınlık ve tarihi bağlılığını doğruluyor ve yeni
partiye karşı maddi ve manevi yardımını kesiyordu. Bu işareti alınca gazetelerin
çoğu Fethi'ye ve partisine karşı ağır ve zaman zaman çok kişisel saldırılara
geçtiler. Bunun arkasından belediye seçimlerinin doğurduğu karışıklıklar çıktı. Bu
karışıklıklar çok kötü bir şekil aldı, polis duruma hakim olamadı. Yeni parti
ülkedeki politik havayı anlamak için bir termometre olmuştu ve bu termometrenin
gösterdiği yüksek ısıyı kimse görmemezlik edemezdi. Gazi, daha çok telaşlandı;
görünüşe göre Fethi Bey Meclis'te inandırıcı hiçbir şey yapmıyordu, söylevlerinde
sertlikten eser yoktu; Ağaoğlu, Tatar şivesi ile konuşuyor, bu da söylediklerinin
anlaşılmasını güçleştiriyordu; Serbest Fırka'nın öteki on milletvekili ise
Meclis'te bir arada oturmaktan başka hiçbir şey yapmıyorlardı. Bana söylediklerine
göre milletvekillerinin tek dereceli olarak seçilmesi nedeni iplerin tamamen
kopmasına yol açtı. Fethi Bey bunu istiyor, Gazi istemiyordu. Sonunda Fevzi Paşa da
muhtemelen demiryollarının değeri konusunda Serbest Fırka ile muhalefet partisi
arasındaki fikir ayrılığından ötürü, Fethi Bey'in aleyhinde harekete geçti...
Fakat bir şey kazanılmıştır: Gazi halkla direkt ilişki kurup ülkeyi dolaysız olarak
öğrenecektir, öte yandan Halk Partisi yeni bir şekil almaktadır ve sağ, sol, merkez
olmak üzere üç gruba ayrılması mümkündür.
Yeni partinin kapandığı gece Gazi, Anadolu'da iki ay süreceği söylenen bir inceleme
gezisine çıktı. Bugüne dek Kayseri, Sivas, Tokat, Trabzon, Amasya, Samsun ve
İstanbul'u ziyaret etti. Bu gezisinde köylülerle, okul çocukları ile ve her kişi
ile konuşmaktadır.Halkın acılarını ve şikayetlerini kendi ağızlarından öğrenmek
istiyor. Genç kuşağın komünist eğilimler taşıdığından şüphe ediliyor. Bu
eğilimlerin sanıldığından daha güçlü olduğunu söylediler.
Bana ısrarla söylediklerine göre İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin yüzde 75'i
komünist eğilimli imiş. Genç kuşağın yeniden düz ve dar millîyetçilik yoluna
getirilmesi gerekiyor.

TÜRKİYE'DEKİ GÖREVİM SONA ERİYOR

27 OCAK 1931
Dışişleri Bakanı Stimson'a:
23 Aralık 1930'da Menemen'de geçen olay hakkında elçiliğin 31 Aralık telgrafında
kısaca bilgi verilmişti. Çeşitli kaynaklardan elde ettiğimiz raporlar, şimdi bu
gericilik gösterisinin önemini tartmaya ve doğuracağı sonuçlar hakkında doğru bir
tahmin yapmaya olanak vermektedir.
Çeşitli anlatış ve açıklamaların birbirleriyle çelişen yönlerini ayıkladıktan
sonra, bu olayın pek muhtemel olarak şu şekilde geçtiğine inanabiliriz: 23 Aralık
Salı günü sabahı,başlarında Mehmet adlı bir derviş bulunan Nakşibendi tarikatına
bağlı altı veya yedi mutaassıp silahlı kişi Menemen'deki meydan yerine geliyorlar.
Manisa'dan yürüyerek gelen, geçtikleri köy ve kasabalarda kendilerini dinleyecek
kadar dindar olanlara vaazlar vermiş olan bu kişilerin söyledikleri sözler halkı
kışkırtıcı nitelikte imiş, tekrar şeriata dönülmesini, peçe ve fes giyilmesini,
Arap harflerinin kullanılmasını savunuyorlarmış! Kısaca, Cumhuriyetin en çok
övündüğü reformların aleyhinde vaaz veriyorlarmış.
Menemen, İzmir'in 20 kilometre kadar kuzeyinde küçük bir kasabadır. Meydanın
karşısında cami, hükûmet binası ve birkaç dükkân vardır. Orucun başlarına vurduğu
ileri sürülen bir hacı grubu, işte bu meydanda kendilerine göre bir gösteriye
başlamışlar. Orada bulunan bazı tanıklara inanılacak olursa, dervişler kendilerinin
liderleri bulunduğu askerî İslam kuvvetlerinin cumhuriyeti devireceklerini,
Abdülhamit'in oğlunun yeniden halife olarak tahta çıkarılacağını, şimdi Menemen'i
çevirmiş bulunan bir imanlılar ordusunun Ankara üzerine yürüyeceğini ve buradan
bütün dünyayı fethe çıkacağını, kendilerine karşı koyanların mahvedileceğini
söylemekte imişler. Çıkardıkları patırtıdan meraka kapılan bir sürü insan,
nümayişçilerin çevresinde toplanmış. Bu kalabalık, dervişlere sempati duyuyor
muydu, yoksa kendilerini yalnız merak yüzünden pasif olarak mı dinliyordu? Bunu
kesinlikle öğrenmek mümkün olmadı; fakat bu kalabalığı oluşturan insanların
içlerinde uyumakta olan taassubun, tahrikçilerin ateşli vaazları ile uyandığı
sanılmaktadır.
İşte bu nazik anda, genç bir yedek subay olan Kubilây Bey ortaya çıkıyor.
Kendisinin buraya bir askerî birlikle mi gönderildiği, yoksa tesadüfen oradan
geçerken mi olay yerine geldiği hakkında raporların verdiği haberler birbirlerini
tutmuyor. Her ne şekilde olursa olsun, kendisi tahrikçilerin yanına tek başına
sokuluyor ve herhalde üniformasının prestijine güvenerek Derviş Mehmet ile
tartışmaya başlıyor ve kalabalığı dağıtmaya girişiyor. Raporların oy birliği ile
bildirdiklerine göre çok düşüncesizcesine ve patavatsızca davranıyor. Bunun üzerine
Derviş Mehmet tarafından vuruluyor. Fakat onun arkasından bir gece bekçisi de
Derviş Mehmet'i vuruyor, kendisi de vuruluyor. hükûmet gazeteleri ısrarla
belirttiklerine göre Kubilay'ın başı koparılmış, bir kazmanın üzerine takılarak
kasabada dolaştırılmış, dervişler ve müridler kanını içmişler, fakat bu haberlerin
doğru olduğundan şüphe edilebilir.
Bu olaylar geçerken askerî makamlar haberdar edilmiş ve makineli tüfekli bir
jandarma kıtası olay yerine gelmiştir, bunların attığı kurşunlarla üç derviş ölmüş,
biri kaçmış, kalabalık dağıtıldıktan sonra olay sona ermiş.
Hükûmet bu olayın yarattığı duruma tepki göstermekte gecikmedi. Basında derhal
hükûmeti devirmeye kalkan gericilere ateş püsküren yoğun bir kampanya açıldı.
Çeşitli yerlerde, özellikle İzmir'de pek çok kişi tutuklandı. 2 Ocak 1931'de İsmet
Paşa BMM'de olay hakkında bilgi verdi. Manisa ilçeleri, Menemen ve Balıkesir'de
sıkı yönetim ilan edildi. 15 Ocak'ta olağanüstü yetkilerle çalışan bir sıkıyönetim
mahkemesi davaları görmeye başladı. Yüzden fazla kişi mahkeme huzurundadır ki
bunların 15-20'si hocalardır. İkinci bir grup da mahkemeye gönderilmek üzeredir.
Bunlar duruşmalarda dava vekillerince temsil edilemezler. Kendilerine yüklenen suç,
halkı ayaklandırmaya teşvik etmektir, Ceza Kanunu'nun 149'uncu maddesine göre de
bunun cezası en az onbeş yıl ağır hapistir. Beş subay ve 20 er de ayrıca
itaatsizlik suçundan sıkıyönetim mahkemesine verilmiştir. Bu da isyanı bastırmaya
çağırılan askerlerin kalabalığa ateş açma emrini dinlemedikleri hakkındaki
söylentileri doğruluyor.
Menemen gösterisinin doğrudan doğruya hükûmet aleyhine yöneldiği, bu nedenle isyan
niteliği taşıdığı açıksa da, olayın aslında büyük bir önemi yoktu. Şu halde İzmir
bölgesinde normal mahkemelerin yerine neden sıkıyönetim mahkemeleri kuruldu? Bu
önemli soruya cevap verebileceğime emin olmamakla birlikte, aşağıdaki görüşlerimin
doğruluğuna inanmak için güçlü nedenler vardır:
Fethi Bey 1930'da İzmir'i ziyaret ettiğinde, bugünkü ekonomik ve politik koşulların
doğurduğu hoşnutsuzluk bütün ülkede oldukça yüksek dereceye çıkmış bulunuyordu.
Fethi Bey İzmir limanına çıktığında yapılan ve gerek hacim ve gerek yoğunluk
bakımından en abartılı tahminleri bile aşan gösteri hatırlardadır. Fethi Bey'in
orada bulunduğu dört beş gün içinde İzmir'in içi ve çevresinde baş gösteren
olaylar, Halk Partisi hükûmetine karşı duyulan gerçek bir hoşnutsuzluğun
ifadesiydi. Polis ve jandarma birliklerine karşı yer yer direniş gösterilmişti.
Toplumun bütün sınıflarındaki hoşnutsuzlar muhalefet partisini hükûmeti azarlamak
için bir araç olarak görüyorlardı, bu partiye girmekle dertlerine çare bulunacağını
sanıyorlardı. Kapatılmış tekkelerin birçok mensupları, amaç ve niyetlerini yanlış
olarak yorumladıkları Serbest Fırka'ya resmen kaydolmuş veya onun taraftarları
arasına katılmışlardı.
Bu hoşnutsuzluk gösterisi hükûmetin canını sıktı. Gafil avlanılmıştı. Fethi Bey'in
İzmir'den ayrılması üzerine gürültü ve patırtılar sona erince, İzmir gösterileri
ile kendini açık bir şekilde gösteren hoşnutsuzluğun ne derece yaygın olduğunu
anlamak ve bu gizli hoşnutsuzluğun daha başka gösterilerle de açığa vurulmasını
önlemek için tedbirler aramak bir zorunluluk olmuştu. Gazi, Anadolu ve Trakya'da
büyük bir inceleme gezisi yaptı, bu arada İzmir'e gelmeyi de tasarlamıştı. Aynı
anda Halk Partisi baştan aşağı yeniden örgütlenme yoluna gitti. Eğer yanlış
düşünmüyorsam bu yeniden örgütlenme Halk Partisi'ni faşist prensipleri üzerine
kurulu bir politika ve eğitim organizması durumuna getirecek, faşizm Türkçeye
çevrilince yeni bir ''Kemalizm''e eşit olacak..
Bunun arkasından Menemen olayı çıktı. Bu kez hükûmet olayı kendi lehine kullanmaya
ve bundan yararlanmaya hazırlıklı ve kararlı idi. Fethi Bey kampanyası ile (belki
sandığımdan çok) sarsılmış olan hükûmetin prestijini onarmak için bulunmaz bir
fırsattı bu. Hoşnutsuzluğun en açık şekilde kendini gösterdiği bu yerde derhal
şiddetli önlemler alındı. Gerici din kışkırtıcılığını bastırmak suretiyle yıkıcı
politik görüşlere kapılmış olanlara da iyi bir ders verilecek, cumhuriyet
prensipleri yeniden öğretilecek, hükûmet ve Halk Partisi'nin sağlamlık ve
sarsılmazlığı bir kere daha onaylattırılacak. Aynı anda irticaya, özellikle
hükûmetin ilerici ve batılılaşma politikası ile savaşan dini gericiliğe ağır bir
şamar indirilecek, Menemen karışıklıkları tüm bu birbirine bağlı hedefleri
gerçekleştirmek için elverişli bir fırsat hazırladı.
Çok kişiler hükûmetin, 1925'te Kürt isyanını bastırmak için alınan çok şiddetli
önlemlere yeniden başvuracağını umuyorlardı. Fakat Menemen olayının korkunç Kürt
isyanının taşıdığı önemle hiç ilgisi yoktu; bu nedenle bir kuşkuya düşmeksizin daha
az şiddetli önlemlerle işi yönetmek mümkündü. Nitekim üç bölgede askerî rejim
kurmakla birlikte, 1925'teki Takriri Sükun Kanunu gibi bir baskı rejimi tüm ülkeye
uygulanmadı. Anlaşılıyor ki bazı nüfuzlu milletvekilleri, o kanunu hatırlayarak,
başlangıçta İstiklal Mahkemeleri'nin yeniden kurulması fikrini savunmuşlardır,
fakat İsmet Paşa'nın daha ihtiyatlı öneri ve öğütleri en sonunda ağır bastı ve
şimdi kanuna daha uygun usuller uygulanmaktadır.
Bu arada basının takındığı tavrı da birkaç kelime ile belirtmeliyim. Bütün
gazetelerin konuyu ele derhal alışları, ağız birliği etmeleri, olayı çok velveleli
ve korkunç bir şekilde yansıtmaları ve bu yayınlarında hükûmetin cumhuriyeti
kurtarmak için sert ve amansız şekilde davranması gerektiğini ima etmeleri ve tüm
bunlar gösteriyor ki basın kampanyası 1925 Kürt isyanındaki zihniyetle
yönetilmektedir. Fakat 2 Ocak'ta İsmet Paşa'nın Meclis'teki söylevinden sonra,
basında salık verilenden daha ılımlı önlemler alındı.
Halkın tersine olarak hükûmet ve ordu Menemen olayları ile çok ilgilendi. Bu
isyanın taşıdığı anlam Gazi'yi çok üzmüş, çünkü kendisi bütün ülkede halkın
hoşnutsuzluğunun elbet farkında idiyse de, hükûmetinin yaptığı reformların halk
kütlesinin ruhuna işlemediğini şimdi daha açık görüyor. Şurasını kesinlikle
kavramış olmalıdır ki, halk cumhuriyeti benimsememiştir, onun amaçlarını yanlış
anlamış ya da güvensizlikle karşılamışıtr. Pek önemi olmayan bu olayın bir sonucu
olarak şimdi, cumhuriyetçi hükûmetin amacını Türk halkının zihnine iyice
yerleştirmek için bir eğitim kampanyası açılması muhtemeldir.
Hükûmet ile halk arasında geniş bir uçurum bulunduğu ortaya çıkmıştır. Ankara'dan
yöneltilen askerî bürokrasi kütlelerle bağlılık kurabilmiş değildir. Hükûmet
yukarıdan zorla kabul ettirilmektedir ve halk tabakasını oluşturan Türkler,
hükûmeti hayatın zorunlu kötülüklerinden biri olarak düşünüyorlar. Cumhuriyetin
başardığı en önemli işler olan politik, sosyal, terbiyevi ve dini reformlar halk
tarafından ancak belirli bir oranda benimsenmektedir. Bunun sonucu şudur ki, hiç
değilse pasif şekilde gerici olmayan Türkler yalnız yönetenler sınıfına mensup pek
az kişiden ibarettir; halkın büyük çoğunluğu gerici olarak kalmıştır. Gerçekten,
yalnız kanunlar çerçevesi içinde bu reformları halkın kalbine ve yaşantısına
sindirmek için hiçbir sistematik çaba gösterilmemiştir. Bu nedenle, hükûmetin
liberal prensipleri halkın gönlünde mayalandırmak konusundaki başarısızlığı
karşısında Kürt ve Menemen isyanları gibi aktif gerici davranışlarının çoğalmamış
olması çok dikkat çekici görülmektedir. Bunu ancak Türkiye'deki ortalama halk
kütlesinin yumuşak başlılığı ve duygusuz (apatik) fatalizmi ile açıklamak olasıdır.
Özetleyecek olursak, tüm ülkede yaygın ve pasif bir durumda yaşamakta olan
gericilik, İzmir bölgesinde kımıldamış ve harekete geçmiştir. Mahalli bir
karışıklık, hükûmetin dört noktada toplanabilecek isteklerini gerçekleştirmek
fırsatını sağlamıştır:
Hükûmete ve reformlarına karşı etkin bir şekilde muhalefet etmiş olan hoşnutsuzlar
ve gerici unsurları cezalandırmak, hükûmetin güç ve nüfuzunu bir kere daha
duyurmak, gençliğin cumhuriyete karşı coşkulu sevgisini harekete getirmek, batı
uygarlığı yolunda ilerleme parolasını yaymak ve bir gün gelip gerici güçler
tarafından ezilmek istemiyorsa cumhuriyetçi hükûmetin halkın zihnine yerleştirmesi
kesinlikle zorunlu olan dersleri geniş ölçüde vermek. Menemen olayının, Ankara'da
hükûmeti yönetenlere, yönettikleri halk ile olan ilişkileri ve onlara karşı
davranışları konusunda iyi bir ders etkisi yapıp yapmayacağı ilerde anlaşılacaktır.
7 ŞUBAT 1931
Dışişleri Bakanı Stimson'a:
Menemen bir olay olmaktan çok, bir belirti idi. Bu nedenle son 12 yıl içerisinde
Türk tarihinin bu görünüş ve belirtiler altında ne gibi aşamalar geçirdiğini
anlamaya çalışmak yararlı olacaktır.
Önce milliyetçiliğin her şeyden önce Yunanlılar ve Müttefiklere karşı silâhlı bir
mücadele olarak anlaşıldığı bir kahramanlık devri vardı. Bu devir 1919 Mayısında
Yunanlıların İzmir'e çıkışı ile başladı ve Lozan Antlaşmasının imzalanmasiyle 1923
yazında sona erdi. Fikir ayrılıkları, savaş tehlikesinden ötürü ve pratik amaçlarla
bir yana bırakıldı. Sultanlığın kaldırılması, politik bir davranıştan çok, kendi
kendini savunma düşüncesi ile hemen alınıvermiş bir kararın uygulanması idi.
Fakat Lozan Konferansından sonra manzara değişiyor. Cumhuriyet ilân edilmiştir.
İstanbul'da bir halife bulundurmaya devam etmek politik bir olanaksızlık durumuna
gelmiştir. Bu nedenle kendisi o makamdan atılıyor, medreseler kapatılıyor. Köklü
bir reform yapmak gereği açık duruma geliyor, fakat bu amaca en uygun hükûmet şekli
henüz bulunamıyor. 1924 yılında Halife yurttan ayrılıyor. Aslında bir muhafazakar
parti olan Terakki Fırkası 1924 Ekiminde kuruluyor. Bunu üç ay süren Fethi Bey'in
Bakanlığı sırasındaki kararsızlık devresi izliyor.
1925'de Fethi Bey'in düşmesi, Takriri Sükûn Kanunu'nun çıkması ve İstiklâl
Mahkemelerinin kurulması, diktatörlük lehinde bilinçli bir kararı temsil
etmektedir. Aynı anda o güne dek geri plânda bırakılmış olan batılılaşma programı
ön plâna geçiyor ve daha açık bir şekilde, formülleştiriliyor. 1927'de İzmir ve
Ankara'daki davalar diktatörlüğün bir hayli ağır bastığının işaretidir.
Hükûmet, tasarladığı plânları uygularken şiddet yöntemleri kullanmakta haklı idi.
Türkiye'nin bu durumunda reformları yapabilmek için başka bir yol yoktu.
Terakkicilerin savundukları aşamalı reform metodu kuramsal bakımdan çok iyi fakat
pratik bakımdan olanaksızdı. Fakat hükûmetin haklı olması onu ister istemez bazı
sonuçlara katlanmaya sürükledi. Birçok yetenekli ve özgür düşünceli insanları görev
kadrosu dışına çıkardı ve izlediği aman vermezlik politikası, Türk tarihinin
meçhulü olmayan bir insan tipini kendi çevresine çekti. Verilen emirleri körü
körüne yerine getiren, fakat bir dalkavuktan başka bir şey olmayan bu insan tipinin
hükûmet çevrelerine sokulması kaçınılmaz sonuçtu. Her ihtilâlde olumsuz ve yıkıcı
bir devrenin arkasından olumlu bir devrenin gelmesi zorunludur. Bu geçiş devresini
iyi ayarlamak, nazik bir devlet adamlığı sorunudur.
Menemen olayı son derece önemli ve anlamlıydı; çünkü batılılaşma davranışının halka
nüfuz etmemiş olmasının belirtisiydi. Millî Eğitim Bakanlığı Prof. John Dewey'in
dizleri dibine oturup Columbia'daki öğretmenler koleji, Bergson, Durkheim ve öteki
filozoflar, terbiyeciler hakkında sohbet ederken, içerde gerici Nakşibendi
tarikatının lideri Şeyh Esat rahatça işini görmekte idi. Ankara'daki Bakteryoloji
Enstitüsü'nü ziyaret etmek ve çifte gözlü mikroskopları ve Paris'te yapılabilen en
modern santrifüj araçlarını görmek insanı hayrette bırakır; ama beri yanda
Ankara'nın kendi köylerinde bile muskalar kullanılmaktadır ve muskalar kataloğu,
Zeiss mikroskoplarının kataloğundan çok daha pratik değer taşımaktadır.
Kötümser mi olmalı? Hayır, Türkiye 1930 Ağustosundan bu yana birçok şeyler ve bu
arada şunu öğrenmiştir ki, batılılaşma hareketi Ankara'dan verilen emirlerle
gerçekleştirilemez; bu iş başlangıçta sanıldığı kadar basit ve yalnız maddi bir şey
değildir. Ankara, halka neyi öğretmek istediğini açık ve kesin olarak bilmiyor;
fakat Şeyh Esat'ın başarısını göz önüne getirince, bir şeyler öğretilmesi, hem de
hiç vakit geçirmeden öğretilmesi gerektiği anlaşılıyor.
Fakat nasıl? İşte şimdi Ankara'nın ruhunu sıkıştıran, yüreğini oynatan sorun budur.
Rusya ve İtalya'yı örnek tutarak kütle eğitimi yolunu mu tutmalı, yoksa Anglo-
Sakson ülkelerinde olduğu gibi kişilere sorumluluk duygusu, kişisel girişim ruhu ve
öteki nitelikleri aşılayan eğitim sistemini mi uygulamalı? Birincisinden korkarım,
ikincisinden umutluyum. Her ne olursa olsun, hava muazzam düşünceler ve
aksiyonlarla dolu...
29 TEMMUZ 1931
Russel Boardman ve John Polando adlı iki Amerikalı havacı dün Türkiye saati ile
saat 6'da New-York'tan hareket edip, hiç yere inmeksizin uçarak bugün öğleden sonra
Yeşilköy Havaalanı'na indiler.
Amerikan pilotlarının yönettikleri Cape Cod uçağının Yeşilköy üstlerinde görünüşü
ve alçalışı, bize hayatımızın belki en heyecanlı anlarını yaşattı. Sabah alana
birçok sivil ve askerî uçak inmişti. Onun için havada bir uçak daha görünce bunun
da onlardan biri olması olasılığını düşünerek sıkıntılı bir durumda gözlüklerimi
çıkardım. Sonra onun siyah ve sarı renkte olduğunu görünce hepimiz sevinçle
bağırmaya başladık. Bir uçağın bu derece güzel ve zarif bir şekilde yere inişini
hiç görmemiştik. Uçağa önce ben yaklaştım. Polando ve Boardman başarılarının
sevinci içinde birbirlerinin ellerini sıkıyorlardı. Derhal sordum:
''Hiç yere inmeden mi geldiniz?''
Polando cevap verdi:
''Evet''. O anda bütün bilmek istediğim bundan başka her şey değildi. Uyuşmuş olan
mafsallarını gevşetmeye çalışarak ağır ağır uçaktan çıktılar, Boardman ayakta zor
duruyor ve alanda sallana sallana yürüyordu; sözlerimizi güçlükle duyuyorlardı.
Kendilerini valiye takdim ettim ve hep birlikte havacılarımız onuruna hazırlanan
büfeye giderek şereflerine şampanya içtik. Burada bize gezilerinin nasıl geçtiğini
hikâye ettiler. Korkunç derecede yorgun oldukları için az sonra kendilerini aldım,
Naci ve Abdurrahman beylerin Buick arabasıyla elçiliğe, oradan da Pera Palas
Oteline götürerek kendilerini konuk edecek Türk Havacılar Birliği üyelerine teslim
ettim.
1 AĞUSTOS 1931
Mucizeler mucizesi bir olay: Gazi kahraman havacılarımızı Yalova'da kabul etmek
istediğini bildirdi. Çok seçkin yabancılar, generaller, amiraller, bakanlar, hatta
başkentte resmen konuşmak isteğinde bulunduklarında bile çoğunlukla bu kutsal
divanın huzuruna çıkamazlar; en az günlerce bekletilirler. Fakat bu iki Amerikalı
genci Gazi'nin hemen şereflendirmesi için derhal davet ettiler. Saat 14.15'de
Dolmabahçe'de özel defteri imzaladıktan sonra Gazi'nin özel yatı Sakarya ile, vali,
birçok resmi kişi, gazeteciler ve foto muhabirleri ile birlikte hareket ederek saat
16.30'da Yalova'ya geldik. Resmi bir kurul ve büyük bir halk kalabalığı
havacılarımızı derin bir coşkunluk, sevinç ve alkışlarla karşıladı. Genellikle
durgun görünen Türk halkının bu kadar içten bir sevinçle coştuğunu hiç görmemiştim.
Otomobillere binerek Yalova kaplıcalarındaki gazinoya gittik. Buradan bizi İsmet
Paşa, Tevfik Rüştü Bey ve öteki Türk yüksek memurları karşıladılar. Havacılarımızı
kendilerine takdim ettim. İsmet Paşa çok güzel bir konuşma yaptıktan sonra
pilotlarımızın yakalarına Türk Havacılık Birliği'nin elmaslarla süslü en değerli
rozetlerini taktı. Bu rozetler daha önce dört yabancıya, bu arada Lindberg'in
yerine annesi Bayan Lindberg'e takılmıştı.
Şampanya içip dans ettikten sonra Tevfik Bey bizi Gazi'nin huzuruna götürdü. Gazi,
çok sıcak ve şahane bir hoşgeldin konuşması yaptı. Söylediklerine göre
havacılarımızın geldiklerinden beri Gazi başka hiçbir konuyu ne konuşuyor ne de
düşünüyormuş. Kendisi Polando ve Boardman'a gezilerinin nasıl geçtiğini sorduktan
ve bir süre konuştuktan sonra çok vakitlerini almak ve Yalova'yı görmelerine engel
olmak istemediğini söyledi. Hep birlikte balkona çıkarak fotoğraf çektirdik.
Ziyaret burada sona erdi. Evimize doğru yola çıkarken İsmet Paşa çevik adımlarla
evinin bahçesine çıktı ve o çok sevimli, mıknatıslayıcı tebessümüyle bize ''güle
güle'' dedi, gözden kayboluncaya kadar da elini salladı. Tanıdığım uluslar
içerisinde bu kadar çekici bir kişiliğe sahip pek az insana rastladım. Şansımıza
Yalova'nın en güzel günlerinden biri, serin, yeşil ve ruha huzur verici...
İki gün sonra Dışişleri Bakanlığımıza, Gazi'nin havacılarımıza gösterdiği çok içten
kabulden, kendilerine madalya takıldığından vb söz eden ve Cumhurbaşkanı Hoover'in
pilotlarımıza burada çok değer verileceğine inandığım bir kutlama telgrafı
göndermesinin pek yerinde olacağını bildiren bir tel gönderdim. Fakat bu arada da
Gazi, Başkan Hoover'e kendiliğinden şu telgrafı göndermiş:
''Amerikalı kahramanlar Türk ulusunun kalbini sevinçle doldurmuştur. Başarmış
oldukları harikûlade işin sonunda bu cesur gençlerin yüzlerinde gördüğüm neşe ve
azim ifadesi bana şu inancı verdi ki, insanlık için kazandıkları bu büyük zafer
onlar için yalnız bir başlangıçtır.
Asil ve muhterem şahsiyetiniz aracılığı ile bu büyük kahramanları yetiştiren şanlı
ulusunuzu kutlamak benim için büyük bir zevktir.'' Gazi'nin telgrafına Başkan
Hoover şu cevabı verdi:
''New-York'tan İstanbul'a yaptıkları başarılı bir uçuştan sonra Amerikan pilotları
Boardman ve Polando'ya karşı göstermiş olduğunuz nezaketten ötürü samimi
takdirlerimi ifade etmek isterim.''
Korkarım ki bu tel Dışişleri Bakanlığında düşünceleri işlemez duruma getiren o
uzun, boğucu ve sinirleri harap edici günlerde yazılmıştı, çünkü Gazi'nin
alışılagelmiş çok uzun mesajına uygun bir cevap olmaktan çok uzak... Kaldı ki,
Gazi'nin hazırladığı telgraf, Yalova'da İngilizceye çevrildiğinden aslındaki
içtenlikten de biraz yitirmiş. Ne olursa olsun, Gazi bu telgrafa çok sinirlendi,
her iki telgrafın metinlerini basına vermeden önce, kâtibi Tevfik Beyi elçiliğe
göndererek Hoover'in bu telgrafını kendisininkine cevap olarak mı göndermiş
olduğunu sordu. Elçilik, kâtibimiz Shaw, Gazi'nin telgrafının 1 Ağustos Cumartesi,
Hoover'inkinin ise 3 Ağustos Pazartesi tarihini taşıdıklarına bakılacak olursa;
öyle olmasının muhtemel olduğunu söyledi. Gazi'nin telgrafı İngilizce olarak
gönderildiğine göre, Amerikan başkentinde çeviri için süre yitirilmiş olduğu da
düşünülemezdi.
Dışişleri Bakanlığımızın, Cumhurbaşkanının mesajının hiç değilse Gazi'ninki kadar
uzun ve içten olmasını sağlamamış olmasından üzüntü duyuyorum. Bu küçük şeylere
burada çok titizlik gösteriliyor. Fevkalâde duyguların, Başkan Hoover'in telgrafı
ile incitilmiş olmasına cidden üzülmek gerek.
6 AĞUSTOS 1931
Sabah Dışişleri Bakanlığımızdan aldığım bir tel beni çok mutlu etti. Bu telde
Başkan Hoover 3 Ağustos tarihli telgrafını gönderdikten sonra Gazi'den çok içten
bir mesaj alınmış olduğu bildiriliyor ve Türklere Başkan Hoover'in ilk mesajı
göndermiş olduğunda daha Gazi'nin mesajının alınmamış bulunduğunu bildirmekle
görevlendirilmiş olduğum bildiriliyordu. Shaw'a derhal direktif vererek Dolmabahçe
Sarayı'nda Tevfik Bey'i görmesini ve durumu açıklamasını söyledim. Tevfik Bey
Gazi'yi hemen haberdar edeceğini söylemiş; böylece sorun çözümlenmiş oldu. Ben de
bugün mutlu ufukta hiç bulut kalmaması için ayrıca Ankara'da Tevfik Rüştü Bey'e
nazikane bir tel çekerek, Dışişleri Bakanlığımızca Gazi'nin mesajına Başkan'ın
şükranlarını bildirmekle görevlendirildiğimi yazdım.
18 OCAK 1932
5 Ocakta aldığım bir telgraftan Başkan Hoover'in beni Japonya'ya göndermek
isteğinde olduğunu öğrenmiştim. Daha sonra aldığım bir telde de Japon gazetelerinin
benim elçiliğim için Japon hükûmetinden agreman istemediğini yazdıkları
bildiriliyordu. Aynı akşam Anadolu Ajansı Washington'dan alınan haberlere göre
benim Japonya'ya atanmış olduğumu bildirdi. Ertesi gün buradaki bütün gazeteler bu
haberi yayınladılar ve Amerika'dan, Avrupa'dan kutlama telgrafları gelmeye başladı.
3 MART, 1932
Ankara'da son günümüz... Öğle yemeğini Polonya Elçiliğinde yedik. Sonra Gazi'nin
orkestrası tarafından bizim için özel olarak verilen konsere gittik. Türklerin bize
göstermiş oldukları konukseverliği ömrümde hiçbir yerde görmedim. Geçen akşam Şükrü
Kaya Bey'in evindeydik; Kızım Elsie Ankara Kalesini gösteren bir yağlı boya tabloyu
çok beğendi. Ertesi akşam Şükrü Kaya iyi dileklerini ekleyerek tabloyu Elsie'ye
gönderdi. Yine geçenlerde bir akşam İsmet Paşa'nın sekreteri Elise'ye tavla oyununu
öğretmiş, hemen ertesi akşam Paşa'nın selâmları ile birlikte, çok zarif ve yeni bir
tavla kutusu geldi. Önceki gün yine Elsie söz arasında ve rastlantı olarak Saffet
Bey'e Gazi'nin orkestrasını dinlemediği için üzüldüğünü söylemiş; dün bizim için
özel bir konser düzenlendiğini, programı bizim belirlememizi istediklerini ve
istediğimiz kişileri konsere getirebileceğimizi haber verdiler Tschaikovski'nin 5.
senfonisini istedik, çünkü bu senfoni bize her zaman Türkiye ve Boğaziçi'ni
hatırlatacak. Bugün gittiğimiz konserde bizi orkestra şefi Zeki Bey karşıladı;
senfoniyi pek güzel çaldılar.
Birkaç dostumuz akşam çayına geldiler ve sonra istasyona gittik. Çok heyecanlı
idik. İsmet ve Kâzım paşalarla eşleri, Şükrü Kaya ve öteki pek çok dostumuz, elçi
arkadaşlarım orada idiler. Karım Alice'nin söylediğine göre İsmet Paşa'nın
kendisine güle güle derken gözleri yaşarmış. Bunları yazmak hoş gibi görünür, fakat
hayatta bir sürü tatsız şeyler var, insan ise tatlı şeyleri anmak istiyor.
8 MAYIS, 1932
Büyükelçinin, kendisi ve eşi onuruna verilen veda ziyafetindeki söylevi: ''...Genel
olarak Türk Amerikan ilişkilerine gelince, şuna inanıyorum ki, bu ükeye gelecek her
Amerikan elçisi, bu ilişkilerin sürekli şekilde güçlendiğini ve daha iyiye doğru
gittiğini görecektir. Başka türlü olması mümkün müdür? Türkiye bilmektedir ki,
Amerika onun yalnız en iyi müşterilerinden biri değil, fakat aynı zamanda ve ondan
çok daha önemli olarak en iyi dostlarından biridir. Bunu pek çok açık örneklerle
gösterdik ve göstermeye devama da hazır bulunuyoruz.
Türkiye'nin kendisine gelince, genç bir Cumhuriyetin gelişme tarihinde ölçüsüz bir
önem taşıyan bu beş yıl içinde, yeni bir devrenin adım adım ilerleyişini, açılıp
serpildiğini görmüş olmayı büyük bir mazhariyet saymaktayım. On yıl kadar önce
Lozan'daki uluslararası nefretler, uluslararası tahrip hırsı, yeni bir savaşla
burun buruna geliş anları ile dolu konferans masasında altı ay oturmuş herkes,
uluslararası çekişme, güvensizlik ve düşmanlık politikasının yerine yeni bir
uluslararası dostluk politikasını parlak bir başarıyla koyabilmiş olmayı tarihin en
ilham verici olaylarından biri olarak kabul etmektedir. Geçen yıl Venizelos'un
Ankara'yı ziyaret etmesinin unutulmaz hatırası, eski bir can düşmanına karşı
gösterilen içten kabul, Yunan bayrakları ile süslü ve üzerlerinde Yunanca ''Hoş
geldiniz'' yazılı taklar, konukseverlik havasıyla dolup taşan ziyafetler,
söylevler, arkasından İsmet Paşa'nın yaptığı iade ziyaretleri -yüzyıllar süren kin
ve kavgadan vazgeçiş- bütün bunların yüklendiği dramatik anlamı tarihteki pek az
olayda bulmak mümkündür. Dünyada bu iki insanın bu şahane zaferinden daha ince ve
zarif bir cesaret ve ileriyi gören devlet adamlığı örneği vermek mümkün müdür?
Türkiye'ye gelişimden beri Tevfik Rüştü Bey bana daima; ''Bizim dış politikamız
basit ve açıktır: Herkesle dost geçinmeyi, hiçbir gruplaşmaya girmemeyi istiyoruz''
demişti. Beş yıl önce Türkiye düşmanlarla çevriliydi, bugün güvenilir dostlarla
kuşatılmaktadır. Bu aydınlık politikayı gerçekleştirmek bütün ülkeler için değerli
bir ders değil midir?
Türkiye'nin iç sorunlarına gelince; bunlar çok güç ve sayısızdır; fakat geçmişteki
başarıları, gelecek için de iyimser olmayı haklı kılmaktadır. Çok şey yapılmıştır,
çok işler de yapılacaktır; başarılı olmak için bu engin ve ateşli iradeye bakarak,
Türkiye Cumhuriyetinin geleceğine güveniyor ve inanıyorum...''
12 MART, 1932
Saat 10'da, ''İtalia'' vapuru ile İstanbul'dan hareket ettik. Türk, Amerikan ve
öteki yabancı dostlarımızın hemen hepsi bizi uğurlamaya gelmişti. Hepimizin gözleri
yaşlı idi. Şansımıza hava çok güzel. Biz gözden kayboluncaya dek hepsi rıhtımda,
kaldı. Sarayburnu'nu kıvrılırken, son olarak gördüğümüz Boğaziçi, Galata, Beyoğlu,
Üsküdar ve parlak mavi koruyucularından değerli taşlar gibi yükselen Adalar,
gözlerimizin önünde harikûlade güzel bir görüntü olarak seriliyor ve beraberimizde
hiç kaybolmayacak bir şeyler götürüyoruz. Dünya üzerinde bu kadar güzel yerlere pek
az rastlanır ve geçen beş yılın anılarıyla bizim gözümüzde bambaşka bir şekilde
anlam kazanan bu güzelliklerin derinliğine hiçbir gezgin erişemez.
İsmet Paşa ve Şükrü Kaya benim veda mesajlarıma en sıcak ifadelerle, radyo
aracılığı ile cevap verdiler.
Türkiye'deki görevimiz böylece sona erdi.