2890 Yılında

JULES VERNE
2890 YILINDA
Tarih 25 Temmuz 2890... Earth-Herald gazetesinin çoktan bir dünya egemenine dönüşmüş patronu Francis Bennett'nin "sıradan" bir gününe tanıklık ediyoruz: Yanında çalışan bilimadamları ve "beyaz dizi" romancılarının yanısıra büyükelçilere de "her fırsatta" konumlarını hatırlatan; gece yatmadan gazetesinin kâr hesaplarını yapan; öte yandan, Paris'e, bir alışveriş gezisine çıkan karısı ile"fonotelefotları" sayesinde aynı saatte "naklen" yemek yiyen bir "imparator"un özelinde biz 20. yüzyıl sonu insanlarına yine de hayli "tanıdık gelen", şaşırtıcı bir dünya çizer Jules Verne.
Belki de, her şeyi biraz fazlaca hızlı öngördüğünden...
kaf

ÇEViREN AYKUT DERMAN



Bir Fransız yazarının 1890 yılındaki öyküsü
Jules Verne'in bu öyküsünün bir öyküsü var: Öncelikle, yazara The Forum adlı Amerikan dergisinin editörü Lorettus S. Metcalf tarafından ısmarlandığı anlaşılıyor. Jules Verne kaleme aldığı metni dergiye Kasım 1888'de gönderdi, öykü Şubat 1889'da yayımlandı.
Yaşamöyküsü yazarları uzun süre, Jules Verne'in bu öyküyü oğlu Michel ile ortak yazdığını ileri sürdüler. Birkaç yıl önce, Jules Verne'in editörü Hetzel'e yazdığı, aslı Ulusal Kütüphane'de bulunan bir mektubun ortaya çıkması, bu işbirliği hakkında daha geniş bilgi edinmemizi sağladı. Jules Verne şunları yazıyor: "Amiens ziyaretiniz sırasında size sözünü ettiğim metin New York'ta çıkan The Forum dergisinde yayımlandı; Michel ile yaptığımız anlaşma sonucu, bütünüyle onun kaleminden çıktı (bu aramızda kalsın) ve anlaşıldığına göre çok da beğenildi1."
l Pıero Gondolo della Rıva'nrn gönderme yaptığı mektup, "A propos d'une nouvelle", Cahıer de l'Herne no 25, Jules Verne, 1974

Bu durumda, İngilizce versiyonundaki başlığı in the year 2889 olan bu öykünün yazarı Michel Verne. Bununla birlikte mektupta sözü geçen anlaşmanın nasıl bir anlaşma olduğu aklımıza takılabilir: Yalnızca telif ücreti mi söz konusuydu? Bundan emin olamayız. Michel bu öyküyü, 1910 yılında yayımlanan (Jules Verne'in ölümünden beş yıl sonra) Hier et demain/Dün ve Bugün başlıklı öykü derlemesine aldı. Ne var ki, 2889 Yılında başlığı bu kez, Amerikalı Bir Gazetecinin 2889 Yılında Bir Çalışma Günü olarak değiştirilmiş, başına da şu not düşülmüştü: "Bu fantezi ilk kez İngilizce olarak 1889 yılında The Forum adlı Amerikan dergisinde yayımlanmıştı, daha sonra, üzerinde bazı değişiklikler yapılarak Fransızca olarak yayımlandı. Bu versiyonunda, metnin bazı yerlerinde İngilizce özgün metin esas alındı".
Metin gerçekten de 1889-1910 yılları arasında Fransa'da, Jules Verne'in sağlığında yayımlandı. Dahası, 18 Ocak 1891'de Amiens Akademisi'nde, halka açık bir toplantıda hazır bulunanlara yazar tarafından okundu ve aynı yıl Akademi Anılarında Jules Verne imzasıyla yayımlandı. Mic-hel'in 1910 yılındaki notunda sözünü ettiği "bazı değişiklikler" bizim için önemli: Bu değişiklikler bu kez kesin olarak Jules Verne'e mal edilebilir. Dolayısıyla bugün elinizdeki metin, öykünün yeniden yayımlanan bu versiyonudur, Hier et de-main'de yayımlanan öykülere gelince, bunlar Michel Verne'in 1910'da yaptığı derlemedir.

Bu değişiklikleri incelemeden önce ve herkese hakkını teslim etmiş olmak için, Etienne Clu-zel'in de gösterdiği gibi, şunu anımsatmakta yarar olduğunu düşünüyoruz: Bu metinde yer alan "buluş"ların hepsi, Albert Robida'nm 1883'te yayımlanan Le Vingtieme Siecle/Yirminci Yüzyıl başlıklı kitabından alınmıştır: "Bu kitapta özellikle şu buluşlara rastlıyoruz: belirli bir güzergâhta yolcu taşıyan hava gemileri, basınçlı tüpler içinde gerçekleştirilen kıta içi, kıtalararası, hatta Atlantik ötesi taşımacılık, evlere yemek dağıtan yemek fabrikaları, telefonograf ve telefonoskop aracılığıyla herkesin kendi evinden izleyebileceği tiyatro, telefonograf ve telefonoskop gazeteciliği".2 Dolayısıyla, metinde geçen buluşların özgünlüğünden pek söz edilemez, buna karşın konunun işlenişi özgündür.
Jules Verne öykünün Fransızca basımına birçok değişiklik getirmiştir. Öncelikle, öykü kahramanının adı farklıdır: İngilizce metinde Fritz Na-poleon Smith adını taşır ve Earth Chronicle gazetesini yönetir. Manhattan Chronicle gazetesinin kurucusu George Washington Smith'in soyundan gelir. Jules Verne bu kahramanın bu kez New York Herald gazetesinin kurucusu ünlü James Gordon Bennett'in soyundan geldiğini söyler. Bu kişiyi, yazarın daha önce L'Ile mysterieuse/Esrarlı
2 Etienne Cluzel, "Leş antıcıpatıons de Jules Verne et celles . d'Albert Robıda" Bulletın du bıblıophıle, no l, 1961.

Ada (1875) başlıklı kitabında Gedeon Spilett adıyla canlandırdığını görürüz: "Gedeon Spilett, doğru bir haber elde edip gazetesine en kısa sürede ulaştırmak için hiçbir zorluk önünde geri adım atmayan ve insanda hayranlık uyandıran, Stanley'ler ve başkaları gibi İngiliz ya da Amerikan gazetecilerinin soyundandı. Birleşik Devletler'de, örneğin New York Herald gibi gazeteler gerçekten çok güçlü birer yayın organıdır, yöneticileri de bu gücün dikkate alınması gereken birer temsilcisidir".
Başka tür değişikliklere gelince, bunlar Jules Verne'in çoğu kez belirsiz dokunuşlarla Fransızca metne eklediği abartmalı mizahtır. "Sonsuz cebirsel formüller"le oynayan bilim adamları, renkli fotoğrafı bulan Japon mucidinin uzayıp giden adı, nihiliumun bulunuşu, hastaları ölen, ama iyileştikten sonra ölen doktor bu değişikliklere örnek olarak verilebilir. Bunların dışında, modayı ve kadını konu alan, Fransız anlayışına daha uygun mizaha da rastlıyoruz. İngilizce metinde "kadının bir biçim sorunundan başka bir şey olma-dığı"nı ileri süren terzi yer almaz Qules Verne bu özlü sözü L'Ile â helice/Uskurlu Ada'da, 1895'te yeniden kullanır); aynı metinde Francis'in karısının yanağına öpücük kondurması yer almadığı gibi, öykünün sonunda kadının köpüklü dalgaların arasından yükselen Venüs gibi otomatik banyonun içinde belirmesi de yer almaz.
Üçüncü tür değişiklikler de, Jules Verne'in hiç vazgeçmediği üslup özelliklerinden biri olan iro-

nik eleştirilerdir. Bunun bir örneği, Jules Verne'in başka metinlerinde de eleştirdiği (örneğin Tribu-lations d'ıın Chinois en Chine/Bir Çinlinin Çin 'deki Serüvenlerinde) ölüm cezasıdır: "Suçlu, hakkında mahkumiyet kararı verilmeden cezalandırılacak...". Bu sözler o dönemin aktüalitesi-ne doğrudan gönderme yapmaktadır; infaz elektrikli sandalyede gerçekleştirilecek; bu yöntemin kullanıldığı infazların ilki 6 Ağustos 1890'da A.B.D.'de gerçekleştirildi. Merih gezegeninde, "liberal demokratların muhafazakâr cumhuriyetçilere karşı" gerçekleştirdiği devrimin metne eklenmesi de siyasal geleneklerin yergisine örnektir. Bu tuhaf etiketlerin, 1888 yılında Amiens'deki siyasal tartışmalarla ilgili olduğunu biliyoruz3. Belediye danışmanı ve akademi üyesi Jules Verne, yapılan seçimlerden iki yıl sonra, kendisini dinleyenlere göz kırpıyor.
Bu öyküyle birlikte Metcalf a gönderdiği mektupta Jules Verne şöyle diyor: "Böyle bir konuyu işleyebilmek için kalın bir kitap yazmak gerekirdi. Dolayısıyla, kararlaştırılan sınırlar içinde kalabilmek için, ilerleme olgusunun yalnızca belirli tuhaflıkları üzerinde durabildim4". Birkaç yıl sonra, Amerikan geleneklerinin acımasız yergisi olan Uskurlu Ada'da aynı konuyu bu kez çok daha
3 Danıel Compere, "M Jules Verne, conseıller mumcıpal", Cahıer de l'Herne.
4 Gondolo della Rıva'nın söz ettiği mektup

büyük boyutlarda, daha keskin bir mizahla yeniden ele alacaktır Ne var ki daha bu öyküde, konuya ilerde pembe gözlükle bakmayacağı kesinlikle belli olmaktadır Amerikan toplumunda basın çok büyük bir güce sahiptir, insanlara gelince, edilgen birer tüketicidir, her bin mekanik bir kuklaya indirgenmiştir, öyle ki, genç bir bilgin insan yaratmayı düşlemektedir "Eksik kalacak olan yalnızca ruhu olacaktır " diye ekler Jules Verne Fransızca baskıda Dünyanın geleceği, büyük güçler arasında kurulacak bir denge olacaktır Rusya, Amerika, Fransa ve onları tehdit eden Çın "Yeni buluşlar göz önüne alındığında", savaş çıkmasının bundan böyle olanaksız görünmesine karşın, Çin'deki doğum oranının düşürülmesi düşünülmektedir Jules Verne, ingiltere'ye takılmadan edemez Bu ülke bir Amerikan sömürgesi olmuştur Kendi sömürgelerinin tümünü yitirmiş, elinde yalnızca Cebelitarık kalmıştır, Jules Verne, ingiltere'nin elinde tuttuğu bu sömürgeyi birçok yapıtında alaya almıştır (özellikle Hector Serva-dac, [1877] ile Gıl Braltar, [1887] başlıklı metinlerinde)
Amerikan toplumunda yazarların rolü bile sınırlandırılmıştır Yazarlar gerçekliği açımlamak uğruna, duş kurmaktan ve üslup yaratmaktan vazgeçmişlerdir Oysa edebiyat bir silahtır Jules Verne bunu, kaleme aldığı metinle kanıtlamaktadır Amacının 29 yüzyıldaki günlük yaşamı betimlemek olmadığı açıktır, sözünü ettiği buluşlar-

dan bazıları, bu metni kaleme aldığı sırada zaten gerçekleştirilmiş durumdadır Hayır, 2890 yılı doğrudan 1890 yılını hedef almaktadır, Jules Ver-ne'ın içinde yaşadığı donemi eleştirir kapitalizmin doğuşu, sahte ilerlemeler, tıp alanındaki çaresizlikler, modanın tuhaflıkları, ulusçuluk peşinde koşmalar, vb Jules Verne, sonuçta tüm yapıtlarının çizgisini bütünüyle sürdüren bu öyküsünde, içinde yaşadığı zamanın yol aldığı geleceğe karşı duyduğu karamsarlığı çağdaşlarından çok daha ağırlıklı olarak gözlerimizin önüne sermektedir
DANIEL COMPERE

2890 Yılında

Şu yirmi dokuzuncu yüzyıl insanı sonsuz düşler dünyasında yaşıyor ama bunun farkında değil. Çevresini saran harika şeyleri, teknolojik gelişmenin ona her gün sunduğu yeniliklere soğuk bakacak kadar kanıksamış. Bu gelişmenin hakkını biraz olsun verse, uygarlığımızın inceliklerini daha iyi değerlendirecek. Geçmiş uygarlıklarla karşılaşürsa, ne büyük bir yol alındığının farkına varacak. Yüz metre genişliğindeki yollar, içindeki sıcaklığın yaz-kış değişmediği üç yüz metre yüksekliğindeki yapılar, binlerce hava otomobiliyle hava otobüsünün mekik dokuduğu gökyüzü onda daha büyük hayranlık uyandıracak. İçinde kimi zaman on milyona yakın insanın oturduğu bu kentlerin yanında, bin yıl önceki kasabalar, köyler, havası kirli, çamur deryası içinde, atların çektiği —evet, atların! İnsanın inanası gelmiyor!—, giderken zangır zangır sarsılan dev sandıkların sokaklarında dolaşıp durduğu şu Paris'ler, Londra'lar, Berlin'ler, New York'lar ne kadar donanımsızmış! Yolcular, yetersiz, kusurlu

büyük yolcu gemilerini ve trenleri, bunların sık sık kaza yaptığını, üstelik ağır aksak gittiğini anımsayacak olsa, hava trenlerine, özellikle de basınçlı tüp içinde giden, hem de saatte 1500 km hızla giden araçlara bir kez daha hayran kalmayıp da ne yapar? Morse'un ve Hugues'ün geliştirdiği, haberlerin ve telgrafların yerine çabuk ulaştırılmasında çok yetersiz kalan aygıtları düşündüğünde, elinin altındaki telefonları ve telefotları çok daha büyük bir zevkle kullanmaz mı?
Tuhaf şey! İnsanın ağzını bir karış açık bırakan bu buluşlar, dedelerimizin çok iyi bildiği ama yeterince üzerinde durmadığı bilimsel ilkeleri temel alıyor. Gerçekten de ısı, buhar ve elektrik enerjisi neredeyse insanlık kadar eski sayılabilir. Ondokuzuncu yüzyılın sonunda bilim adamları fiziksel kuvvet ile kimyasal kuvvet arasındaki tek farkın, esir denen boşluk içinde hareket eden parçacıkların kendilerine özgü farklı titreşim biçimleri olduğunu daha o zamandan ileri sürmüyor muydu?
Söz konusu kuvvetler arasındaki bağıntıyı keşfetmekle bu büyük adımı atmış oldukları halde, bunları birbirinden farklı kılan titreşim biçimlerini ayrı ayrı belirlemek için araya bu kadar uzun bir sürenin girmiş olması anlaşılır gibi değil. Bu kuvvetlerden birinin öteki olmaksızın üretilebileceğinin çok yakın bir geçmişte keşfedilip üretim yönteminin bulunmuş olması da özellikle olağanüstü.

Bütün bunlar olup bittiği halde, ünlü Oswald Nyer gibi bir insan ancak bundan yüz yıl önce, 2790'da ortaya çıkabildi.
Bu büyük insan, insanlığa en çok yaran dokunmuş kişilerden biridir. Onun dahice buluşu, tüm öteki buluşların temelini oluşturdu! Ardından da bir sürü mucit, takım yıldızlan andırır biçimde sökün etti; bunların en sonuncusu ve en olağanüstü olanı da James Jackson'dır. Güneş enerjisini, dünyamızın bünyesinde bulundurduğu elektrik enerjisini, ayrıca çağlayanlar, rüzgâr, dere ve ırmak, vb. gibi kaynakların enerjisini elektrik enerjisine dönüştürmek üzere yoğunlaş-tınp toplayan akümülatörlerin gerçekleştirilmesini bu kişiye borçluyuz. Aynı şekilde, akümülatör-lerde oluşan yoğun ısıyı, ışığı, elektriği, mekanik gücü, bunlardan istenen iş elde edildikten sonra uzaya geri veren dönüştürücüleri bulan da bu kişidir.
Evet! Gerçek ilerleme işte bu iki aygıt tasarlandığı anda başlamış oldu. Bu buluşun uygulama alanları da saymakla bitecek gibi değil. Bu sayede örneğin kış mevsiminin ayazı, yazın aşırı sıcakları bu mevsime aktarılarak yumuşatılabildi ve bu uygulama tarım alanında büyük bir gelişmeyi de beraberinde getirdi. Yine bu buluş, hava araçlarına gerekli devindirici kuvveti sağlayarak dünya ticaretinde müthiş bir patlamaya yol açtı. Pil ve üreteç gerektirmeksizin sürekli elektrik enerjisi üretimini, yanma ve akkorlaşma

olmaksızın ışık üretimini, bunların dışında da sanayi üretimini yüz katına çıkaran o tükenmez iş kaynağını yine bu iki aygıt sağladı.
Sözü edilen bütün bu harika buluşları, Kuzey ve Güney Amerika kıtalarının birlikte oluşturduğu Amerika Birleşik Devletleri'nin şimdiki başkenti Universal-City'nin 16823. caddesinde kısa süre önce inşa edilen benzersiz bir yapının içinde, — Earth-Herald binasında— topluca bulacağız.
New York Herald gazetesinin kurucusu Gor-don Bennett, mezarından kalkıp, bugün torununun bilmem kaçıncı torunu ünlü Francis Ben-nett'in sahibi olduğu bu mermer ve altından oluşturulmuş sarayı görseydi ne derdi acaba? Bennett ailesi, aradan yirmi beş kuşak geçtiği halde New York Meraldi elinde tutmayı sürdürüyor. Bundan iki yüzyıl önce, A.B.D'nin yönetim merkezi Washington'dan Universal-City'ye taşındığında gazete de hükümeti izleyerek —belki de hükümet gazeteyi izlemiştir— bu yeni kente yerleşmiş, adı da Earth-Herald olarak değiştirilmişti.
Gazetenin Francis Bennett'in yönetiminde kötüye gittiği sanılmasın. Hayır! Tam tersine, Francis Bennett gazeteye yeni bir buluş olan telefon gazeteciliğini getirerek benzeri olmayan bir güç ve canlılık kazandırdı. Earth-Herald bundan böyle, antik dönemlerde olduğu gibi her sabah basılan yazılı medya aracı değil, "sözlü" gazete oldu:

Gazeteye abone olan okurlar kendilerini ilgilendiren haberleri, siyasetçi ya da bilim adamlarıyla bir muhabir aracılığıyla yaptıkları kısa görüşmelerle alıyorlar. Abone olmayanlara gelince, bilindiği gibi, sayıları birkaç yüzü geçmiyor, bunlar da günün haberlerini, ülke yüzeyine yayılmış sayısız fonograf kabinlerinden alıyorlar.
Francis Bennett'in getirdiği bu yenilik yüzyılların gazetesini yeniden ateşledi. Abone sayısı birkaç ay içinde seksen beş milyona çıktı, genel müdürün serveti de giderek otuz milyara yükseldi; bugün bunun çok daha üzerinde tabii. Francis Bennett işte bu servet sayesinde gazetesinin yeni binasını inşa ettirebildi, — her biri üç kilometre uzunluğunda dört önyüzü bulunan, üzerinde Konfederasyon'un yetmiş beş yıldızının yer aldığı görkemli bir çatının altında her yöne uzayıp giden dev bir yapı.
Amerikalılar öyle ya da böyle bir hükümdarın egemenliğini kabul edebilecek zihniyette olsalardı, gazeteciler kralı Francis Bennett çoktan her iki kıtanın da kralı ilan edilirdi. Dudak mı büküyorsunuz? Bundan hiç kuşkunuz olmasın, çünkü tüm ulusların en etkili ve yetkili kişileri, hatta bizim bakanlarımız bile, onun kapısının eşiğini aşındırıp duruyor ve her konuda öneri dilenip onayını almaya, desteğini sağlamaya uğraşıyor. Yardım ettiği bilim adamlarının, destek sağladığı sanatçıların, arkasında durduğu mucitlerin sayısını kafanızın içinde şöyle bir canlandırmaya çalı-

şm. Yönetilmesi onunki kadar yorucu bir krallık düşünülemez; durmak bilmez bir etkinlik gerektiriyor; eskiden olsa, bu kadar yoğun bir mesaiye hiç kimse dayanamazdı kuşkusuz. Ne mutlu ki günümüz insanları daha sağlam bir yapıya sahip, bunu insan bedenindeki gelişmelere ve jimnastiğe borçluyuz, bu sayede ortalama otuz yedi yaş olan yaşam süresi elli sekize çıktı, —tabii bunda bilimsel verilerle hazırlanmış besin maddelerinin de etkisi var; bu arada ilerde, besleyici havanın keşfedilmesi de bekleniyor, böylece insanların beslenme sorunu kökünden çözümlenmiş olacak... hem de bunu yalnızca soluk alıp vererek yapmış olacaklar.
Şimdi de lütfen, Earth-Meraldi yöneten kişinin bir gün boyunca neler yaptığını öğrenmek için, zahmet edip onu koşuşturmaları arasında bir izleyelim — hatta bunu bugün, 2890 yılının 25 temmuzunda yapalım.
Francis Bennett bu sabah oldukça keyifsiz uyandı. Karısı sekiz gündür Fransa'daydı. Dolayısıyla biraz yalnızlık çekiyordu. İnanabiliyor musunuz? On yıllık evliydiler ve herkesin Professi-onal Beauty olarak adlandırdığı Bayan Edith Bennett, evinden ilk kez bu kadar uzun süre uzak kalıyordu. Avrupa'ya sık sık yaptığı yolculuklar, özellikle de şapkalarını satın almaya gittiği Paris yolculukları genellikle üç dört gün sürerdi.

Dolayısıyla Francis Bennett'in ilk yaptığı iş fo-notelefotunu açmak oldu, aygıtın bağlantısı Champs-Elysees'de sahibi bulunduğu malikaneye kadar uzanıyordu.
Telefotun tamamladığı telefon, işte size zamanımızın teknoloji alanında yaptığı bir fetih daha. Sesin bu kadar yıldır elektrik akımıyla aktarılabil-mesine karşın, görüntünün de aynı yöntemle aktarılabilmesi ancak dün sayılabilecek kadar kısa bir süre önce başarılabildi. Çok değerli bir buluştu bu, öyle ki Francis Bennett o sabah, ikisini birbirinden ayıran onca mesafeye karşın karısının görüntüsü telefotun aynasında belirdiğinde, bu buluşu yapana dua edenlere bir kişi daha eklenmiş oldu.
Ne tatlı bir görüntü bu! Bir akşam önce gittiği balonun ya da tiyatronun mahmurluğunu tam olarak üzerinden atamamış olan Bayan Bennett yatağından henüz çıkmamış. Vakit neredeyse öğle, oysa Bayan Bennett sevimli başını yastığın dantellerine gömmüş uyuyor.
Birden kıpırdanıyor, dudakları titriyor... Düş mü görüyor dersiniz? Evet! Düş görüyor... Ağzından bir sözcük dökülüyor: "Francis... sevgilim benim!"
Bu tatlı sesin kendi adını söylediğini duyan Francis Bennett'in keyfi yerine geldi ve Uyuyan Güzel'i uyandırmak istemedi; yatağından dışarı atlayarak mekanik giydiricisinin içine girdi.

İki dakika sonra, makine bir uşağın yardımına gerek duymadan, onu yıkanmış, saçları taranmış, ayakkabıları ayağında, tepeden tırnağa giydirilip düğmeleri iliklenmiş olarak denetleyeceği büroların eşiğine bırakmıştı bile. Bir çalışma günü başlıyordu. Francis Bennett önce, tefrika romanların o günkü bölümünü okurlara okuyanların çalıştığı salona girdi.
Çok geniş olan bu salonun tavanı yarı saydam bir kubbeyle örtülmüştü. Bir köşede, Earth-He-raldın, telefonlarının başına geçmiş yüz romanın o günkü bölümünü meraktan çatlayan okurlara okumakta olan yüz edebiyatçı iş başındaydı.
Beş dakika dinlenmekte olan bir edebiyatçıya dönerek: — Çok güzel, dostum, dedi Francis Bennett, yazdığınız son bölüm çok güzel. Taşralı genç kadının aşığı ile felsefenin bazı yüce konularını tartıştığı sahne çok ince bir gözlemin ürünü. Taşraya özgü töreleri şimdiye kadar hiç böylesine güzel betimleyen biri çıkmamıştı. Devam edin sevgili dostum Archibald, kolay gelsin. Sayenizde dünden bu yana on bin yeni abone kazandık!
— Bay John Last, diyerek konuşmasını sürdürdü bir başka çalışma arkadaşına dönerek, sizden pek memnun değilim. Romanınız yaşanmışlık izlenimi bırakmıyor! Amacınıza doğru paldır küldür gidiyorsunuz. Peki ya belgesel yöntemler nerede? Açımlamak gerek! Zamanımızda metinler kalemle değil, bisturiyle yazılıyor. Gerçek yaşam-

claki her eylem, art arda gelen kaçıcı düşüncelerin bir bileşkesi, etiyle kemiğiyle yaşayan bir kahraman yaratabilmek için bu düşünceleri sayıp dökmek gerek. Bunu yapmanın en kolay yolu da, insanın ruhunu açımlayıp kişiliğini ortaya çıkaran elektriksel hipnoz yöntemine baş vurmak. Kendi yaşamınızı gözleyin sevgili John Last! Biraz önce övdüğüm meslektaşınızın yaptığını yapın. Kendinize hipnoz uygulatın... ne dersiniz? Bunu yaptığınızı söylüyorsunuz?... Yeten kadar yaptırmıyorsunuz öyleyse, yeteri kadar değil!
Francis Bennett bu küçük öğüdü verdikten sonra, denetimini sürdürmek için röportaj salonuna giriyor. Bin beş yüz telefonun başına oturmuş bin beş yüz röportajcı, o gece dünyanın dört bir yanından derlenmiş haberleri abonelere aktarmakta. Benzeri olmayan bu hizmetin çalışma düzeni herkesin dilinde. Her röportajcının önünde, kendi telefonunun dışında bir dizi düğme var; bu düğmeler onun şu ya da bu telefot ile bağlantı kurmasını sağlıyor. Dolayısıyla aboneler olayların yalnızca aktarılmasıyla yetinmeyip, seri fotoğraf alma yöntemiyle elde edilmiş görüntülerini de izleyebiliyor.
Francis Bennett bu kez, yıldızlar dünyasında yapılan yeni keşiflerle büyük gelişmeler göstereceğine kuşku bulunmayan gökbilim alanıyla ilgilenen bu birime bağlı on gökbilim röportajcısından birine yöneliyor.
— Ee Cash, en son ne yakalayabildiniz?...

— Merkür, Venüs ve Merih gezegenlerinin te-lefotoğraflannı, efendim.
— Sonuncu fotoğraf ilginç, değil mi?...
— Evet! Bu, Yıldızlararası Merkezi Devlet'te, muhafazakâr cumhuriyetçiler karşısında liberal demokratların yararına bir devrim oluşturabilir.
— Bizde olduğu gibi yani. Peki ya Jüpiter?
— Henüz bir şey yok! Jüpiterlilerin gönderdiği sinyalleri alamıyoruz. Belki bizim sinyallerimiz de onlara ulaşmıyordur?
— Bu sizin alanınıza giriyor, bu konuda sorumlu sizsiniz Bay Cash, diye yanıt verdi, durumdan hiç memnun kalmayarak bilimsel redaksiyon salonuna geçen Francis Bennett.
Hesap makinelerinin üzerine eğilmiş otuz bilgin, kendini doksan beşinci dereceden denklemlerin çözümüne vermişti. Kimi bilginler, aritmetikteki dört işlemi su gibi yapan bir ilkokul çocuğu gibi cebirsel sonsuzluk formülleri ile yirmi dört boyutlu uzay formülleri üzerinde çalışıyordu.
Francis Bennett onların arasına bir bomba gibi düştü.
— Ee beyler, neler duyuyorum? Jüpiter'den bir yanıt alamamışız?... Bu hep böyle mi gidecek yani! Evet, Corley, siz yirmi yıldır bu gezegen üzerinde çalışıyorsunuz, bana öyle geliyor ki...
— Ne yapabiliriz efendim, dedi sorguya çekilen bilgin, optik alanında çok eksiğimiz var, elimizde üç kilometre uzunluğunda teleskoplar olmasına karşın...

— Duyuyor musunuz Peer, diye sözünü kesti Francis Bennett, Corley'in yanındaki bilgine seslenerek, optik alanında çok eksiğimiz varmış!... Bu da sizin uzmanlık alanınıza giriyor, dostum! Gözlüklerinizi takın, hey Tanrım! Gözlüklerinizi takın!
Sonra Corley'e dönerek:
— Jüpiter bir yana, Ay ile ilgili bir sonuç alabildik mi bari?...
— Çok fazla değil Bay Bennett!
— Ee, bu kez optiği suçlayamazsınız. Ay bize, düzgün bir haberleşme ağı kurduğumuz Merih'ten altı yüz kez daha yakın. Bu uyduyu izleyecek teleskoplarımız olmadığını ileri süremezsiniz...
— Hayır ama Ay'dan sinyal alamıyoruz ki, diye yanıt verdi Corley, kafasının içinde soru işaretleri olan bir bilginin ince gülümsemesiyle.
— Yani Ay'ın üzerinde kimse yaşamıyor mu demek istiyorsunuz?
— En azından bize dönük yüzünde kimse yaşamıyor, Bay Bennett. Kim bilir belki arka yüzünde...
— Öyleyse, Corley, bundan emin olmanın çok basit bir yolu var...
— Hangi yol?
— Ay'ın arka yüzünü bize döndürmek!
Ve hemen o gün, Bennett kuruluşunun bilginleri, uydumuzun karanlık yüzünü bize döndürmenin mekanik yollarını bulmak üzere yeni bir çalışma başlattılar.

\
Bütün bunlar bir yana, Francis Bennett'in yüzünü güldürecek bir olay vardı. Earth-Heraldın gökbilimcilerinden biri, yeni keşfedilen Gandini gezegeni hakkında veriler elde etmişti. Bu gezegen, Güneş çevresindeki yörüngesini tamamlamak için bin altı yüz milyon üç yüz kırk sekiz bin iki yüz seksen dört buçuk kilometre yol alıyordu ve bu yolu kat edebilmesi için tam iki yüz yetmiş iki yıl, yüz doksan dört gün, on iki saat, kırk üç dakika, dokuz saniye ve saniyenin onda sekizi kadar bir süreye gerek vardı.
Bu kadar ayrıntılı bilgi, Francis Bennett'in ağzının kulaklarına varmasına yol açtı.
— Çok güzel! diye bağırdı, bu bilgiyi ivedi olarak röportaj servisine aktarın. Halkın gökbilime ilişkin konulara ne kadar düşkün olduğunu biliyorsunuz. Bu haberin gazetenin bugünkü sayısında yer almasını istiyorum.
Francis Bennett röportaj salonundan ayrılmadan önce özel röportajcılar grubunun yanına gitti ve ünlü kişilerden sorumlu görevliye sordu:
— Başkan Wilcox ile röportaj yaptınız mı?
— Evet Bay Bennett, rahatsızlığının mide büyümesi olduğunu, midesinin çok duyarlı biçimde tüple yıkanacağını haber sütununda yayımlıyorum.
— Harika. Peki, ya şu katil Chapmann davası?... Yargılamaya katılacak jüri üyeleriyle konuştunuz mu?
— Evet, üyelerin hepsi zanlının suçlu oldu-

ğundan emin, bu yüzden davaya katılmalarına bile gerek kalmayacak. Suçlu, hakkında verilecek karardan önce idam edilecek...
— İdam mı edilecek... Elektrikli sandalyede mi?...
— Elektrikli sandalyede Bay Bennett, hiç acı çekmeyecek... öyle sanıyorum, çünkü bu ayrıntı üzerinde henüz bir karar alınmadı.
Yarım kilometre uzunluğunda geniş bir alanı kaplayan yandaki salon reklamlara ayrılmıştı, Earth-Herald gibi bir gazetenin reklam bölümünün nasıl çalışacağını düşünmek hiç de zor değil. Günde ortalama üç milyon dolar gelir sağlıyor. Tabii bu gelir dahice bir sistem sayesinde gerçekleşiyor, reklamların bir bölümü tüm ülkeye benzeri görülmemiş yeni bir buluş aracılığı ile yayımlanıyor ve bu buluşun haklan, açlıktan ölen zavallı buluş sahibinden yalnızca üç dolara satın alınmış. Bu yeni sistemle reklamlar bulutlara yansıtılıyor, o kadar büyük boyutlarda afişler olarak yansıtılıyor ki tüm kıtadan rahatlıkla okunabiliyor.
Bin ışıldak, sonsuz büyüklükteki reklamları bu galeriden gökyüzündeki bulutlara renkli olarak sürekli gönderiyor, oradan da tüm kıtaya yansıyor.
Ne var ki Francis Bennett o gün reklam bölümüne girdiğinde, mekanisyenleri kapalı ışıldaklarının başında kollarını kavuşturmuş otururken buldu. Onlardan bilgi alıyor... Tek yanıt olarak masmavi gökyüzünü gösteriyorlar ona.

— Evet!... Bugün hava bulutlu değil, diye mırıldanıyor, hava reklamı yayımlamaya olanak yok! Ne yapmalı? Yağmur gerekseydi yağdırabi-lirdik! Ama bize gerekli olan bulutlar!...
— Evet... bembeyaz güzel bulutlar, diyor me-kanisyenlerin şefi.
— Peki öyleyse, Bay Samuel Mark, bilimsel
araştırma bölümüne yani meteoroloji servisine
danışın. Onlara benim tarafımdan, yapay bulut
oluşturma konusunda derhal çalışmaya başlama
larını söyleyin. Vaktimizi havanın bulutlanmasını
bekleyerek geçiremeyiz. • >
Francis Bennett, gazetenin çeşitli bölümleri
nin denetimini bitirdikten sonra kabul salonuna
geçti, burada onu, Amerikan hükümetinin gö
zünde saygınlığı olan etkili ve yetkili elçiler, ba
kanlar bekliyordu. Bu baylar, Earth-Heraldm çok
güçlü yöneticisinin çeşitli konulardaki önerilerini
almaya gelmişti. Francis Bennett içeri girdiğinde
herkes ateşli biçimde tartışıyordu. •** '
— Ekselansları beni bağışlasın, diyordu Rus elçisine Fransız elçisi, Avrupa haritasında hiçbir değişiklik yapmak gerekmediğini düşünüyorum. Kıtanın kuzeyi Slavların olsun, kabul! Ama Güneyi Latinlerin! Ren nehrinin çizeceği ortak sınır benim için çok uygun. Ayrıca şu da iyi bilinsin ki, hükümetim, Roma, Madrid ve Viyana vilayetlerimizi kendi topraklarınıza katma girişiminde bulunacak olursanız, buna şiddetle karşı çıkacak.

— İyi söylediniz! dedi Francis Bennett, tartışmaya katılarak. Nasıl yani sayın Rus büyükelçisi, Ren kıyılarından Çin sınırına kadar uzanan uçsuz bucaksız topraklar size yetmiyor mu? Kuzey Buz Denizi, Atlas Okyanusu, Karadeniz, İstanbul Boğazı ve Hint Okyanusu ile çevrelenen sınırsız toprakları içeren koskoca bir imparatorluğunuz yok mu? Ayrıca tehdit neye yarar ki? Günümüzün modern buluşları göz önüne alınırsa, yüz kilometre mesafeye firlatılabilen boğucu gaz obüsleri, yirmi fersah uzunluğunda, koskoca bir orduyu bir anda yok edebilecek güçteki elektrik kıvılcımları, veba, kolera, sarı humma mikrobu taşıyan ve bir ülkeyi birkaç saat içinde saf dışı bırakabilecek füzeler düşünülecek olursa, savaşa kalkışmak akıllıca olur mu?
— Bütün bunları biz de biliyoruz, diye cevap verdi Rusya elçisi. Ne var ki bizi bize bırakıyorlar mı? Doğu sınırımızdaki Çin bize sürekli baskı yapıyor, dolayısıyla da ne pahasına olursa olsun Batı'da şansımızı denememiz gerekiyor...
— Sorun yalnızca bu mu, diye karşılık verdi Francis Bennett, koruyucu bir havaya bürünerek. Tamam öyleyse, Çin'in güttüğü yayılma siyaseti madem ki dünya için bir tehlike oluşturuyor, o zurnan biz de Tanrının Oğlu'nun tepesine bineriz. Onu, ülkesindeki doğum oranını sınırlı tutmaya, buna uymayanlara ölüm cezası vermeye zorlarız. Böylelikle denge sağlanmış olur.

— Ya siz, dedi Earth-Herald'in yöneticisi, İngiltere konsolosuna dönerek, size ne gibi bir yardımda bulunabilirim?
— Çok büyük bir yardımda bulunabilirsiniz, diye yanıt verdi konsolos, saygıyla eğilerek. Gazetenizin bizim lehimize bir kampanya başlatması bunun için yeterli olacaktır...
— Hangi konuda? - .
— Büyük Britanya'nın A.B.D.'ye bağlanmasına karşı çıkmak için yalnızca.
— Yalnızca bunun için ha! diye bağırdı Fran-cis Bennett, omuz silkerek. Üzerinden yüz elli yıl geçmiş bir sorun bu. İngilizler, ülkelerinin artık bir Amerikan sömürgesi olduğunu ne zaman anlayacaklar? Tam bir çılgınlık bu. Hükümetiniz benden kendi devletime karşı bir kampanya başlatmamı nasıl bekleyebilir anlayamıyorum...
— Bay Bennett, Munro doktrini Amerika'nın Amerikalılara ait olduğunu söyler, ama yalnızca Amerika'nın biliyorsunuz...
— Ama İngiltere bizim sömürgelerimizden biri, bayım, hem de en değerli sömürgelerimizden biri, onu size geri vermeye razı olabileceğimizi aklınızdan bile geçirmemelisiniz.
— Önerimi kabul etmiyor musunuz?
— Kabul etmiyorum, üsteleyecek olursanız, röportajcılarımızdan birini hemen devreye sokup bu öneriyi savaş nedeni saydığımızı ilan ederiz!
— Bitti demek! diye mırıldandı konsolos. Birleşik Krallık, Kanada ve Yeni Britanya bütünüyle

Amerikalıların oldu, Hindistan'ı Ruslar aldı, Avustralya ve Yeni Zelanda da orada yaşayanların! Eskiden İngiltere dediğimiz topraklardan elimizde ne kaldı?... Hiçbir şey!
— Hiçbir şey kalmadı mı diyorsunuz? diye karşılık verdi Francis Bennett. Peki, ya Cebelitarık?
O sırada saat on iki olmuştu. Earth-Heraldın yöneticisi eliyle bir işaret yaparak toplantıyı bitirdiğini belirtti ve salondan ayrıldığında yürüyen bir iskemleye oturup birkaç dakika içinde, bir kilometre uzaklıkta, binanın öteki ucundaki yemek odasına gitti.
Sofra hazırdı. Francis Bennett yerine oturdu. Elinin uzanabileceği uzaklıkta bir dizi kumanda kolu vardı, önünde yer alan bir fonotelefotun ay-nasındaysa Paris'teki malikânesinin yemek odası belirmişti. Aradaki saat farkına karşın Bay ve Bayan Bennett yemeklerini aynı saatte yemeyi kararlaştırmışlardı. Birbirine bin fersah uzaklıktaki iki insanın baş başa yemek yemesinden, birbirinin yüzünü görmesinden, fonotelefotlar aracılığıyla birbiriyle konuşmasından daha hoş ne olabilirdi!
Ne var ki Paris'teki yemek odası o anda boştu.
"Edith gecikecek, dedi kendi kendine Francis Bennett. Oh! Kadınların şu gecikme huyu yok mu! Her şey gelişip iyiye gidiyor, bunun dışında..."

Bu çok doğru gözlemi yaptıktan sonra, kumanda kollarından birini çevirdi.
Çağımızın bir eli yağda bir eli balda tüm insanları gibi, Francis Bennett de ev mutfağından vazgeçerek evlere servis yapan büyük Yemek Şirketi'ne abone olmuştu. Bu şirket, kurduğu basınçlı tüpler ağı aracılığıyla bin bir çeşit yemek dağıtıyor. Sistem pahalı bir sistem, buna kuşku yok ama mutfağı çok iyi, bir avantajı da erkek olsun, kadın olsun o korkunç aşçıbaşıları ortadan kaldırması.
Francis Bennett bu durumda, pek hoşuna gitmemekle birlikte, yemeğini yalnız başına yiyordu; kahvesini bitireceği sırada eve dönen Bayan Bennett telefotun aynasında belirdi.
— Nereden geliyorsun böyle sevgili Edith? diye sordu Francis Bennett.
— Hay Allah! diye karşılık verdi Bayan Bennett, bitirdin mi yemeğini? Geç kaldım demek?... Nereden mi geliyorum?... Şapkacımdan tabii ki!... Bu yıl burada görkemli şapkalar var! Hatta bunlara şapka bile denemez... hepsi birer kümbet, birer kubbe! Kendimi kaptırdığım için biraz geç kalmışım...
— Biraz mı, sevgilim, ben öğle yemeğimi bitirdim bile...
— Eh ne yapalım dostum... işine dön öyleyse, diye karşılık verdi Bayan Bennett. Benim daha terzime de uğramam gerekiyor.

Ve bu terzi, "kadın, yalnızca biçim sorunudur" ilkesini ileri süren ünlü Wormspire'den başkası değildi.
Francis Bennett, Bayan Bennett'in yanağını telefotun aynasından öptükten sonra pencereye yöneldi, pencerenin önünde onu hava otomobili bekliyordu.
— Beyefendi nereye gidiyor? diye sordu hava aracının şoförü.
— Dur bakayım, biraz vaktim var, diye yanıt verdi Francis Bennett. Beni Niagara'daki akümü-latör fabrikalarıma götürün.
Yerçekimini sıfırlama ilkesine göre çalışan harika bir araç olan hava otomobili, saatte altı yüz kilometre hızla boşlukta ileri atıldı. Altlarında, yayaları, yürüyen kaldırımlar üzerinde istedikleri yere götüren caddeleriyle kentler, elektrik telle-riyle örümcek ağı gibi örülmüş kırsal alanlar uzanıyordu.
Francis Bennet, yarım saat içinde Niagara'daki fabrikasına ulaşmıştı bile. Bu fabrikada, çağlayanların gücünden yararlanılarak elde edilen enerjiyi tüketicilere satıyor ya da isterlerse onlara kiralıyordu. Oraya yaptığı ziyaret bittikten sonra, Philadelphia, Boston ve New York üzerinden Universal-City'ye geri döndü; hava otomobili onu buraya saat beşe doğru bıraktı.
Earth-Heraldm bekleme salonunda kalabalık bir topluluk onu bekliyordu. İstekte bulunacak kişilerle yapacağı günlük toplantı için herkesin

gözü kapıdaydı. Bunlar, sermaye isteyen mucitler, her tarakta bezi olan ve oraya müthiş öneriler sunmaya gelen iş adamlarıydı. Bu çok çeşitli öneriler arasında bir seçim yapmak, kötü olanları atmak, kuşkulu olanları incelemek, iyi olanları da kabul etmek gerekiyordu.
Francis Bennett, yararsız ya da uygulama şansı bulunmayan önerileri bir çırpıda kenara koydu. Bu adamlardan biri, resim sanatını yeniden canlandırmayı öneriyordu; bu sanat o kadar gözden düşmüştü ki, Millet'nin Angelus'ü piyasada on beş franktan satılıyordu; buysa, adı kolaylıkla hatırda kaldığı için büyük bir ün kazanan Japon Aruzisva-Rioşi-Nikrom-Sanjukamboz-Kio-Baski-Ku'nun 19. yüzyılın sonunda icat ettiği renkli fotoğraf sayesinde gerçekleşmişti. Bir başkası, pri-mogen basilini bulmuştu, organizmaya sıvı halde verilecek olan bu basıl insanı ölümsüz kılacaktı. Pratik zekalı bir kimyacı, kilosu üç milyon dolar eden nihilium adlı yeni bir element bulmuştu. Cüretli bir doktor, hastalarının hâlâ öldüğünü ama bundan böyle hiç olmazsa iyileşmiş olarak öldüğünü ileri sürüyordu. Daha da cüretli bir doktor, beyin romatizmasına yeni bir ilaç bulduğunu söylüyordu...
Francis Bennett düşler aleminde gezen bu kişileri kısa sürede başından savdı.
Bazıları daha iyi kabul gördü. Bunların arasında oldukça açık alnıyla müthiş zeki olduğu anlaşılan bir delikanlı vardı.

— Beyefendi, dedi, eskiden yetmiş beş tane basit cisim vardı, oysa bugün bunların sayısı üçe düştü, bundan haberiniz var mıydı?
— Tabii ki var, diye yanıt verdi Francis Ben-nett.
— Şimdi sıkı durun, ben bu üç basit cismi tek bir basit cisme indirmek üzereyim. Yeterince param olursa, bunu birkaç haftaya kadar başarabilirim.
— Ya sonra?
— Sonra, efendim, böylelikle mutlak olanı belirlemiş olacağını.
— Peki, bu buluş ne gibi sonuçlar verecek?
— Her türlü maddeyi kolaylıkla yaratabileceğiz, örneğin taş, ahşap, maden, fibrin...
— İnsan yaratacağınızı da mı ileri sürüyorsunuz yani?...
— Kesinlikle... Ne var ki bu insanın ruhu olmayacak...
— Eksik kalan yalnızca bu mu olacak! diye karşılık verdi Francis Bennett alaylı biçimde; bu arada bu genç adamı gazetenin bilim kuruluna aldı.
Bir başka mucit, 19. yüzyılın o zamandan bu yana sık sık yenilenmiş eski deneylerini temel alarak, koca bir kenti tek blok halinde bir yerden başka bir yere taşımayı düşünüyordu. Bu, denizden on beş mil kadar içerde kurulmuş Sta-af kentiydi; raylar üzerinde deniz kıyısına taşındıktan sonra, tatil ve eğlence kentine dönüştürü-

lecekti. Böylelikle üzerinde inşaat yapılmış ya da boş duran araziler müthiş bir artı değer kazanacaktı.
Bu proje Francis Bennett'in aklına yattı ve girişimin yüzde ellisini finanse etmeye karar verdi.
— Biliyorsunuz efendim, dedi bir üçüncü istek sahibi, güneş ve yer akümülatörlerimiz ve transformatörlerimiz sayesinde mevsimleri birbirine eşitleyebildik. Şimdi de elimizdeki enerjinin bir bölümünü ısı enerjisine dönüştürüp bu ısıyı kutup bölgelerine aktaralım, böylelikle oradaki buzları eritelim...
— Projenizi bana bırakın, dedi Francis Ben-nett, ve bir hafta sonra uğrayın.
Bunların dışında bir dördüncü bilgin, tüm dünyanın ilgisini çeken sorunlardan biriyle ilgili sonucun o akşam alınacağı haberini veriyordu.
Yüz yıl önce doktor Nathaniel Faithburn'ün yaptığı çok cüretli bir deney tüm dünyanın ilgisini çekmişti. Bu kişi, insanın kış uykusuna yatabileceğim savunanların yanında yer alıyordu, yani insan bedeninin yaşamsal işlevlerinin çok ya-vaşlatılabileceğini, belli bir süre sonra da yeniden çalışır hale getirilebileceğini savunuyordu; kusursuzluğunu kanıtlamak için de bu yöntemi kendi üzerinde denemeye karar vermişti. Tam tamına yüz yıl sonra kendisini yeniden yaşama döndürmek için yapılması gereken işlemleri ho-lograf aracılığı ile vasiyet ettikten sonra, sıfırın altında 172 derece soğuklukta dondurulmuştu; bu

işlem sonucu mumyalaşan doktor Faithburn, söz konusu süreyi tamamlaması için bir mezara konmuştu.
İşte tam bugün, yani 25 Temmuz 2890 günü bu süre doluyordu ve Francis Bennett'en, herkesin büyük bir merakla beklediği söz konusu işlemlerin Earth-Heraldın salonlarından birinde gerçekleştirilmesini rica etmişlerdi. Böylelikle yaşama dönme olgusu halk tarafından dakikası dakikasına izlenebilecekti.
Bu öneri kabul edildi, bu işlem akşam saat dokuzda yapılacağı için Francis Bennett dinleti salonunu giderek bir şezlonga uzandı. Sonra, bir düğmeyi çevirerek Merkez Konser Birimi ile bağlantı kurdu.
Çok yoğun geçen bir çalışma gününden sonra, dönemin en ünlü şeflerinin yönetiminde, bir dizi armonik-cebirsel formüllerin uygulanmasıyla icra edilen müzikleri dinlemekten çok hoşlandı!
Ortalık kararmıştı, çok derin bir uykuya dalan Francis Bennett bunun farkında bile değildi. Birden bir kapı açıldı.
— Kim var orada? dedi elinin altındaki bir kumandayı çevirerek.
Hemen ardından, boşlukta meydana gelen elektriksel titreşim sonucu, salonun havası ışığa boğuldu.
— Ha, siz misiniz doktor? dedi Francis Bennett.

— Benim, diye cevap verdi, onunla bir yıllığına günlük sağlık denetimini yapmak üzere anlaşmış olan doktor Sam. Nasılsınız bakalım?
— İyiyim.
— Çok iyi... şu dilinizi bir görelim! Diline elindeki mikroskopla baktı.
— Güzel... Şimdi de nabzınıza bir bakalım!... Nabzına sismografı andıran bir aygıtla dokundu.
— Çok güzel!... Ya iştahınız?...
— Eh!
— Evet... Mide!... Mideniz pek iyi sayılmaz! Mideniz yaşlanıyor! Ne var ki ameliyat tekniği büyük gelişmeler gösterdi! Size yeni bir mide takmamız gerekecek!... Biliyorsunuz, elimizde iki yıl garantili yedek mideler var...
— Çaresine bakarız, diye karşılık verdi Fran-cis Bennett. Bu arada, doktor, benimle akşam yemeği yer misiniz?
Yemek sırasında Paris'le fonotelefon bağlantısı kurulmuştu. Edith Bennett bu kez masasının başındaydı ve akşam yemeği doktor Şam'ın güzel sözlerinin de katkısıyla çok neşeli geçti. Yemeğin sonuna doğru :
— Universal-City'ye ne zaman dönmeyi düşünüyorsun, sevgili Edith? diye sordu Francis Bennett.
— Hemen hareket ediyorum.
— Tüp geçitle mi, yoksa hava treniyle mi?
— Tüp geçitle. 5 ,

— Öyleyse yakında buradasın.
— Gece saat on bir elli dokuzda.
— Paris saatiyle mi?. .
— Hayır, hayır! Universal-City saatiyle.
— Yakında görüşürüz öyleyse, hareket saatini kaçırma sakın.
Deniz altından işleyen bu tüp geçitler, Avrupa ile Amerika'yı 295 dakikada birbirine bağladığı için hava trenlerine yeğ tutuluyordu; hava trenleri saatte yalnızca 1000 kilometre yapabiliyordu.
Doktor, meslektaşı Nathaniel Faithburn'ün dirilişinde hazır bulunacağına söz vererek gitti; Francis Bennett de günün hesaplarını kapatmak için bürosuna çekildi. Günlük harcamaları 1500 dolan bulan bir şirket söz konusu olduğu için, müthiş bir işlemdi bu. Ne mutlu ki, modern mekaniğin kaydettiği ilerlemeler bu tür işlemleri çok kolaylaştırmıştı. Francis Bennett, çok tuşlu elektrikli hesap makinesiyle bu işin altından yirmi beş dakikada kalktı.
Zaman gelmişti. Toplama işlemini yapan aygıtın son tuşuna basarken, deney salonundaki davetlilere adı bildiriliyordu. Hemen oraya geçti ve aralarına doktor Sam'in de katıldığı bir sürü bilim adamı tarafından karşılandı.
Nathaniel Faithburn'ün bedeni orada, salonun ortasında yüksekçe bir yere yerleştirilmiş tabutunun içinde duruyor.

Telefot çalıştırıldı, böylelikle bütün dünya işlemin her aşamasını izleyebilecek.
Tabut açılıyor... Nathaniel Faithburn'ün bedeni dışarı çıkarılıyor... Bir mumya gibi öylece duruyor, sarı, sert, kupkuru bir mumya. Tahta gibi ses veriyor. Bedeni ısıtıyorlar... elektrik veriyorlar... Bir sonuç yok... Hipnoz uyguluyorlar... Telkin yapıyorlar... Dış dünyaya duyarsız, istediği devinimi yapma yetisini yitirmiş bu bedene ne yapılsa boşuna...
— Ee, doktor Sam? diye soruyor Francis Ben-nett.
Doktor Sam bedenin üzerine eğiliyor, çok büyük bir dikkatle inceliyor... Bedene, deri altı enjeksiyon aygıtı kullanarak, o zamanlar hâlâ moda olan Brown-Sequard iksiri enjekte ediyor...
Mumya nasıl mumyalanmışsa öylece duruyor.
— Bana kalırsa, diye yanıt veriyor doktor Sam, gelecek uykusuna yatırma işleminin süresi tutturulamamış...
— Yani?
— Yani Nathaniel Faithburn ölmüş. ,
— Ölmüş mü?
— Ölmüş biri kadar ölü!
— Ne zamandan beri böyle, söyleyebilir misiniz?
— Ne zamandan beri mi? diye karşılık veriyor doktor Sam. Bilim aşkıyla kendini dondurmaya karar verdiğinden beri...

— Haydi bakalım, diyor Francis Bennett, işte size yetkinleştirilmesi gereken bir yöntem daha!
— Tam üstüne bastınız, diyor doktor Sam; bu arada gelecek uykusu kurulu üyeleri ölüyü taşıyıp götürüyor.
Francis Bennett doktor Sam ile birlikte odasına döndü, bu çok yoğun günün sonunda yorgun göründüğünden, doktor ona yatmadan önce banyo yapmasını önerdi.
— Haklısınız doktor, bu beni kendime getirir.
— Kesinlikle bay Bennett, ayrıca, isterseniz, giderken size...
— Gereği yok doktor. Evimde her zaman banyom hazırdır, hatta banyo yapmak için odamdan bile çıkmama gerek yok. Bakın, yalnızca şu düğmeye dokunmakla musluklar harekete geçecek ve banyo küveti, içinde otuz yedi derece sıcaklıkta suyla dolu olarak kendiliğinden buraya gelecek.
Francis Bennett düğmeye basmıştı. Boğuk bir su sesi duyulmaya başlamış, bu ses giderek yükselmişti... Sonra, odanın dibinde açılan bir kapıdan beliren banyo küveti, rayların üzerinde elektrik gücüyle ilerlemeye başladı.
Tanrım! Doktor Sam, utancından elleriyle yüzünü örterken, banyo küvetinin içinden edepsiz küçük çığlıklar yükseliyordu...

İ
Okyanus aşan tüp geçitle yarım saat kadar önce eve dönmüş olan Bayan Bennett küvetin içindeydi...
Ertesi gün, 26 Temmuz 2890, Earth-Heralcfm genel yönetmeni, bürolarının arasındaki yirmi kilometrelik turuna yeniden başlıyordu; akşam olup da elektrikli hesap makinesini çalıştırdığında o günün kârı tam iki yüz elli bin dolardı — bir önceki günden elli bin dolar daha fazla.
Yirmi dokuzuncu yüzyılın sonunda gazetecilik hiç de fena bir meslek sayılmaz doğrusu!